
anna snitkina
@AnnaSnitkina • 83,873 subscribers
kimin ülkesinden geçsem / şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
Shorts
Videos

Bu şarkıya geçen bir kafede denk geldim. O kadar neşeli ve pozitifti ki araştırınca şaşırdım. Kanuni Sultan Süleyman'ın ölümünü anlatan bir Boşnak türküsüymüş. Sözleri de şöyle: "Sultan suleyman hasta oldu, aman aman padisah sehri ramazanin onyedinci gunu, aman aman ramazan oglu ıbrahim sordu ona aman aman ıbrahim o, babacim, suleyman sultan, aman aman suleyman uzuluyor musun, baba, oldugune, aman aman, oldugune? uzuluyor musun imparatorluga ve ıstanbula,aman aman, ıstanbula? suleyman sultan yanitladi, aman aman padisah ey sevgili oglum ıbrahim, aman aman ıbrahim uzulmuyorum oldugume, aman aman oldugume uzulmuyorum ıstanbul icin, aman aman ıstanbul ama bosnayi biraktigima uzuluyorum, bosnayi biraktigima"
anna snitkina155,410 views • 6 months ago

Sınır koymak sınırın dışında bıraktıkların kadar sınırın içine alman gerekenlerle de ilgili bir şey. Hastalıklı bir sınır koyma dili türedi. Tuhaf bir ermişlik ve kendini kapama dili. Oysa uzun vadede kendinde boğulmaya yol açan yeni bir tecrit bu, kendinden azad oluş değil.
anna snitkina142,275 views • 6 months ago

O kadar harika bir ifade ki. "Trafikte bizden hızlı giden herkes manyak, bizden yavaş giden herkes aptaldır." O kadar yoruldum ki herkesin kendini referans alıp kendi mevzisine göre yargı dağıtmasından. Ben nasıl yaşıyorsam o hayat ahlakidir, ben neye inanıyorsam o mutlak doğrudur, ben nasıl yaşıyorsam o hayat idealdir, benim ahlaki sınırlarım herkesin ahlaki sınırları olmak zorundadır. Yoksa ya aptalsınız ya da manyak. Temel nokta ne ? BEN. Delice bir ben. Bu çağda narsistik vebadan bahsediliyor, narsisizmin özü tam olarak bu. Gözleri kendi içine dönük insan. Oysa gözlerimiz çok değil ama biraz olsun dışarıyı da görelim diye yaratıldı. Kendi yaşadığı gibi yaşamayan herkesi narsist diye etiketlemek de narsistik bir tutum değil mi? Tüm güzel sıfatlar bize, tüm marazlı ithamlar ötekine. Tüm yücelik bize, tüm sefillik ötekine. Benim yolumdan gitmen yetmiyor. Benim hızımla da gitmelisin. Öyle kırılgan egolarımız var ki, olur da yaşadığımız hayatın az da olsa dışına çıkıp acaba eksiklik hisseder miyim korkusuyla boyuna ötekinin yolunu, ötekinin hızını eleştiriyoruz. Oysa Sinan Canan hoca çok güzel diyor, günde bir saat kendinizin dışına çıkın. Disosiyatif bir tutumla değil hayır, ben ben olmaktan çıksaydım dahi halihazırdaki benliğimi aynı hoşgörü yahut aynı nefretle mi değerlendirirdim? Ben de bir başkasının hikayesinin aptalı, bir başkasının hikayesinin manyağıyım. Ama bu kendinden çıkış sadece kendimizi eleştirmek için değil kendimizi sevmek için de yapılabilir pekala. Daima yetersiz gördüğüm, eksik gördüğüm benliğim bir başkasının en büyük hayali de olabilir. Dışarıdan bakınca ne kadar sevilebilir biri olduğumu da idrak edebilirim. Bu twit kendime de tavsiye. Tüm önyargılarımı, sosyal, dini ve kültürel aidiyetlerimi, şu vakte dek yaptığım seçimlerimi, hatalarımı, başarılarımı, yani her şeyimi evimde bırakıp balkona çıksam ve kendi evime bir yabancı gibi balkondan baksam, kısa bir anlığına da olsa. Ellerimi gevşetsem. Dünyaya ve kendime merhametten gözlerim dolarak bakarım. Çünkü insan dünyadan ve kendinden tırnaklarını az da olsa çekerse hepimizin aynı yolun trajik yazgısı ile damgalandığını görür. Velhasıl, 8. Emir : arada bir balkona çık ve bir yabancı gibi oradan bak evine. Sinan Canan
anna snitkina79,844 views • 3 months ago

Ayet şöyle diyor : "Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi." Hep düşündüm, insanoğlunun yüklendiği bu şey neydi? Dağın ürktüğü ve ama insanın ürkmediği o şey neydi? Teolojik çeperden çıkıp kendimce cevaplayacağım. "Seçme kudreti" Kubrick "insan seçemezse insanlıktan çıkar" diyor. Fakat Özgürlük ve seçebilmek bazen öyle ağır bir yük ki. Tutsaklık ve seçememek de. Bu ikisi arasındaki çelişkimiz, biat ve isyan, kabul ve red, dahil olmak ve direnmek insanı yoruyor. Ve tam da bu sahne gibi yalnızca birinin size doğru olanı söylemesini istiyorsunuz. Bazen tam olarak böyle yoruluyorsunuz. Bergman'ın Kış Işığı filmindeki gibi "tanrım bana kutsal bir amaç ver ve senin uysal kölen olayım" diyorsunuz. İnsana kendinin dışına taşma özgürlüğü verilmiş, fakat bu taşmadan da sorumlu tutulmuş insan. Dağları ürküten o yükü anlayınca bir dağın hiçliğine dahil olmak çok güven verici geliyor. Zbigniew Herbert şöyle diyor bir şiirinde : "Çakıl taşı Mükemmeldir Kendisine özdeş Sınırlarının farkında Tamamıyla doldurulmuş Taştan bir anlamla" İnsan bazen bir çakıl taşı olmak istiyor.
anna snitkina32,854 views • 1 month ago

Aşkta Terör kitabında Vincent Miller terörize olmuş ilişkileri anlatır ve ilişki dinamiğini temelde ebeveyn ilişkilerimiz üzerine kurduğumuz iddiası karşısında bambaşka bir çıkarım yapar. İlişkiler kardeş rekabetine benzer der. Temelde bir kıtlık psikolojisi vardır, kadın ve erkek birinin ihtiyaçları karşılanıyorsa eğer diğerininki eksik kalacakmış gibi bir rekabet içine girer ve partnerini düşman gibi görmeye başlar der özetle. Bu filmde Samuel ve Sandra arasındaki ilişki, bu rekabeti anımsattı. Başta birbirini seven iki insanın kendi yaralarını birbirine yansıtıp bir yara ve kaos sarmalına saplanıp kalması ve cennetten tekrar tekrar düşüş. Aşk nasıl inşa ediliyorsa inanç da inşa edilebilir. Ve insan şunu pekâla bilir, itina ile inşa ettiğiniz her şey yıkılabilir ve siz yüklediğiniz anlamın altında kalabilirsiniz. Benliğimiz yıkılmasın diye tüm suçu ötekine yıkar, sonra yıkılan ötekinin ve onun temsil ettiği anlamın altında birlikte kalırız. Filmde dediği gibi sahi, kazanınca ne oluyor? Tüm bu iktidar savaşının altında kazanınca ne oluyor? Belki de Samuel de bununla baş edemeyip mağdur rolünü böyle rahat benimsedi. Yeryüzünün en zahmetsiz kadrolu kontenjanı mağduriyet. Mağdur olun, senin yüzünden deyin ve kenara çekilin. Düşüşten kim sorumlu bilmiyorum ama düşünce geri kalkmaktan biz sorumluyuz. Çok yoğun ve sarsıcı bir film. Psikanalizin sinemaya sirayeti de ayrı bir tartışmanın konusu. Daldan dala pek çok düşünce geldi aklıma izlerken. Ama madem konu düşüşten açıldı, bir Japon halk Türküsü alıntısıyla bitireyim: Bir Japon halk türküsünde dediği gibi : "böyledir yaşam / düşersin yedi kez / kalkarsın sekiz kez."
anna snitkina284,483 views • 1 year ago

Ben de evliliğe karşı değilim. Eğer iki insan birbirini yok etmeden birbirlerine şahitlik edip yaşayabiliyorlarsa dünyanın en güzel refakati. Fakat korkuların, kaygıların ötekine yansıtıldığı bir iktidar savaşına; yalnızca aç ve açıkta kalınmaktan korkulan bir gündelik ihtiyaç denklemine döndüyse ilişki, iki taraf da yalnızca alışkanlıktan ve yalnız kalkmaktan korktuğu için bir arada ise ortada bir şahitlik ilişkisi değil alışkın olduğun ve her gün yenildiğin bir savaş meydanı var demektir. Bundan en çok yaralanan çocuklar oluyor. Kaosu yaşam biçimi zannettikleri için bu kaosu tekrarlayacakları ilişkiler yaşıyorlar. Boşanan bir arkadaşım "evet kızıma yüzme öğreten bir babası olmayacak tatillerde, ama ben ona insanın mutsuz olduğu bir ortamda kalmaması gerektiğini öğrettim, bu ona en büyük mirasım." demişti. Kaos ile büyüyen çocuklar ya narsistik ya da bağımlı kişilikler geliştiriyorlar. Terk edilme ve ayrılık korkusu böyle sirayet ediyor çocuklara. Evlilik, birbirine refakat etmek, şahit olmak, şu trajik ve korkunç dünyada bir başka varlığa temas etmek ise elbette çok güzel. Ama doku bozulduysa ve düzelemeyecek gibiyse şayet en azından kişinin kendi yarası ile tek başına meşgul olması daha onurlu geliyor. Pek çoğumuz kaotik ailelerde büyüdük, bunun nasıl bir şey olduğunu biliyoruz. Ve bunun acısını her an hissettik. Yalnızlığın da öyle. Ama bazen idealize edilen mutluluk kalıbı sana uymaz. Tek başına çalışman gereken yaraların vardır. Kendi kendinin yegane şahidi olman gerekir. Bunları çözmeden insan evlenerek yalnızca yalnızlığını iki katına çıkarır. Ya da fıtratına uygun değildir. Evlilikle öfkesi yakıcı ve yıkıcı bir hâle gelir. Evlilik gereken ve işleyen bir sistem ki yüzyıllardır ayakta. Ama çekirdek aile kutsaması bir ideale, insandaki varoluşsal yarığı doldurmaya yarayan bir simülasyona dönüşüp zaruret halini aldığında tabiatımıza ters düşen bir dünyada sürtünerek yaşamaya başlıyoruz. Hangi koşulda benliğim ve bir başkasının benliği daha az zarar görür? Bunun muhasebesini yapıp bireysel bir hikâye inşa etmek gerek. Sana diretilen mutluluk idealini yaşamaya çalışayım derken bir role dönüşmüş kimliksiz biri olursun aksi takdirde. Fotoğraflarda bütün çıkmak uğruna cam kırıkları ile dolu eve sabreder, bunu da evliliğin şanından sayarsın. Dilerim herkes hak ettiği şahidi bulur. Hafif adımlarla dünyadan gülümseyerek geçecekleri şahitler bulur herkes kendine. İşte bu da kırık bir aşk hikayesiden bir kesit :)
anna snitkina196,973 views • 1 year ago

"Her şeyin sahtesi yapılabilir, Virgil. Sevincin, acının, nefretin, hastalığın, iyileşmenin, aşkın bile.'' diyordu The Best Offer filminde. Çok sonradan bunun doğruluğunu anladım. Bazı insanlar mantıkları ile hayat yolunda kendileri için neyin daha zahmetsiz, daha makul olduğuna karar verip bir seçim yapıyorlar ve ardından bu yola uygun duyguyu oluşturup hissetmeye başlıyorlar. Ve ne yazık ki çoğu defa sahte bir duygu oluyor bu. İçsel huzursuzluk ve bir başkasının zaruri hayatını yaşıyor gibi anlamsızlık duyuluyor bu defa. Doğru kişi ile evlendim o halde eşimi sevmeliyim, toplum böyle istiyor diye çocuk yaptım o halde bu çocuğu sevmeliyim, bu iş prestijli diye bunu seçtim o halde bu işi sevmeliyim, bu kişi ile arkadaş olmak network ağıma destek sağlar o halde o arkadaşı sevmeliyim, sanatçı olmak bu filmi sevmeyi gerektirir çok sıkıcı ama bu filmi sevmeliyim, bu espri komik değil ama bu adam patronum o halde gülmeliyim. Her şeyin sahtesi var, her şeyin. Sahte, gerçeğinden daha çok itibar gördüğünde dahi sahte oluşunun sızısını taşır ve bu sızıyı daha büyük bir gösterişle kapatmaya çalışır. Sükunetin, tevazunun, kederin ve bilgeliğin dahi sahtesi yapılabilir, tüm bunları dilinize dolayabilir ama kalbinize dolayamazsınız. Bir de tam aksine önce duyguyu olanca yoğunluğu ile hissedip mantığını bir türlü buna uyduramayanlar var. Duygular sahici bu defa ama mantıklı değil. Bu yalın tutkunun ızdırabı çok daha başka. Ama sahici. Hem gerçek hem de duygu dolu olan bir ara rengin peşindeyim. Hem sahici, hem rengine uygun. Hem tutku dolu, hem de hayat dolu. Neden olmasın? Belki mümkün.
anna snitkina70,742 views • 10 months ago

"Beyin huzura dayanmayı öğrenmedikçe, kaos ev gibi gelir." Huzur dayanılacak bir şey midir? Dinginlik ve itidal insana yer yer kendini cansız ve ölü hissettiriyor. Yaş almanın en güzel yönü, barışın ve suskunluğun içindeki hayatı görebilmek. Huzurun, eviniz olduğu bir yıl olsun.
anna snitkina31,043 views • 6 months ago

Doğmakla, dünyaya geliriz. Kendimizi doğurmakla ise dünyayı idrak ederiz. İnsan kendini nasıl mı doğurur? Hayatında bir kere olsun güvendiği şeylerin öyle olmayabileceği gerçeği ile incinerek. İşte bu da o incinmenin tiradı. Büyümenin, dünyaya tekrar çıplak bir gözle bakmanın.
anna snitkina32,993 views • 1 year ago

İngilizcemi geliştirmek için her zaman böyle videolar izlerim.
anna snitkina15,709 views • 1 year ago
No more content to load