
Sinan Meydan
@SMEYDAN • 704,613 subscribers
Historian,Author,(MA).İÜ Ed.Fak.Tarih; İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih ve YÜ Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü; Cumhuriyet gazetesi
Shorts
Videos

LOZAN, "Onurlu Barış" Türkiye’nin Zaferi, Emperyalizmin Yenilgisi Sevr’den Lozan’a, 1920 Ağustos’undan 1923 Temmuz’una kadar yaklaşık üç yıl içinde Türkiye’nin ve Türklerin kötü kaderi tamamen değişti. Bu, modern insanlık tarihindeki en etkileyici, en şaşırtıcı ve en ilham verici değişimlerden biridir. Lozan Barış Antlaşması bu büyük değişimin uluslararası tescilidir. “Lozan’da onursuz bir barış imzaladık. Bu, İngiltere’nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür.” (Sir Andrew Ryan) "Lozan Türkiye'nin zaferi, İngiltere'nin hezimetidir... Kimse bunun, Batı için onurlu bir barış olduğunu söyleyemez." (Lloyd George) “Sevr, ölüm halinde hasta olan bir ulusun ‘defin ruhsatı’ gibi yazılmış olabilir. Fakat Lozan, yalnız bu ruhsatı iptal eden değil, aynı zamanda ‘hasta’ olmadığını eylemleriyle gösteren bir ulusun sağlık belgesi olmuştur.” (Arnold J. Toynbee, Kenneth P. Kirkwood, “Türkiye; Bir Devletin Yeniden Doğuşu”) "Nihayet sulh dün imzalandı ve milletimiz dokuz senedir devam eden kanlı, çetin bir mücadeleden sonra yüz binlerce evladının kanı pahasına hak ettiği şerefli bir sulha kavuştu." (Tevhid-i Efkar, 25 Temmuz 1923) LOZAN, "Onurlu Barış" kitapçılarda İnkılâp Kitabevi
Sinan Meydan6,313,092 views • 1 year ago

Gerçek şu ki, Cumhuriyet, Atatürk'ün devrimci iradesinin eseridir. 1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması için verilen önergeler Anayasa, Adalet ve Şeriye komisyonlarının ortak toplantısına gönderildi. Ancak özellikle Şeriye Komisyonu üyesi hocalar direniyorlar, uzun konuşmalar yapıyorlar, hatta açıkça “hilafet ve saltanatın birbirinden ayrılmayacağını, bu nedenle saltanatın korunması gerektiğini” savunuyorlardı. Hiç kimse de cesaret edip bu iddialara yanıt veremiyordu. Komisyon toplantısı uzayınca M. Kemal (Atatürk), Meclis Komisyonu Salonuna girdi, bir sıranın üzerine çıkarak şu konuşmayı yaptı: "Efendim; hâkimiyet (egemenlik) ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim gereğidir diye, görüşme ve tartışmayla verilmez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır... Şimdi de Türk milleti artık dur diyerek, hâkimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor. (…) Söz konusu olan, millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten oldubitti haline gelmiş olan bir gerçeği kanunla belirtmekten ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes konuyu doğal olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar kesilecektir. İşin ilim yönüne gelince, hoca efendilerin merak ve endişeye kapılmalarına yer yoktur.” (...) “Bu konuda ilmi açıklamalarda bulunayım dedim ve uzun uzadıya birtakım açıklamalar yaptım. Bunun üzerine, Ankara milletvekillerinden Şeriye Komisyonu üyesi Beynamlı Hoca Mustafa Efendi, ‘Affedersiniz efendim. Biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla aydınlandık’ dedi. Konu sonunda karma komisyonca kabul edilerek çözüme bağlandı.” (Nutuk, s.468) Eğer Atatürk'ün bu devrimci iradesi olmasaydı 1920'lerde ne saltanat kaldırılabilir ne de cumhuriyet ilan edilebilirdi.
Sinan Meydan24,432 views • 3 days ago

Cumhuriyet, sarayı siyasal denklemin dışına çıkararak kuruldu. Atatürk'ün 23 Nisan 1920'de Ankara'da açtığı TBMM'nin üstünde veya yanında bir saray-sultan otoritesi kabul edilmemişti. TBMM'nin 1921'de kabul ettiği Teşkilatı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası), "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesiyle (madde 1) saraysız-sultansız siyasal rejimi yani cumhuriyeti tanımlamıştır. TBMM, 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırmıstır, böylece babadan ogula geçen yönetim anlayışına son verilmiştir. TBMM, 29 Ekim 1923'te de cumhuriyeti ilan etmiştir.
Sinan Meydan29,202 views • 5 days ago

✔️Cumhuriyetimiz bir günde kurulmadı. ✔️Bizim Cumhuriyetimiz sıradan bir Cumhuriyet değil, LAİK CUMHURİYET'tir. Atatürk, 1920-1937 yılları arasında adım adım, aşama aşama laik bir Cumhuriyet inşa etti. "Memnuniyetle tekrar görüyorum ki LAİK CUMHURİYET ESASINDA BERABERİZ. Zaten BENİM SİYASİ HAYATTA BİR TARAFLI OLARAK DAİMA ARADIĞIM VE ARAYACAĞIM TEMEL BUDUR." (Atatürk, 1930) 23 Nisan 1920'de üzerine saray gölgesi düşmeyen ilk meclisimiz TBMM açıldı. Böylece "Tanrı'nın yer yüzündeki gölgesi" anlayışıyla siyasal sistemin en tepesinde yer alan dinsel temelli saray-sultan egemenliğinin yerini, tamamen bu dünyaya ait "millet egemenliği" aldı. Egemenligin, gücünü Tanrı'ya dayandıran saraydan alınıp millete verilmesi, tepeden tırnağa laik bir siyasal tutumdur. 20 Ocak 1921'de "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyen Teşkilatı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası) kabul edildi. Böylece aslında adı konmamış da olsa cumhuriyete geçildi. 1 Kasım 1922'de SALTANAT kaldırıldı. Böylece SARAY siyasal denklemden çıkarıldı. (Sarayın siyasal denklemde olduğu hiç bir rejim cumhuriyet değildir) 29 Ekim 1923'te cumhuriyet ilan edildi. 3 Mart 1924'te Şeriat ve Vakıflar Bakanlığı kapatıldı. Din ile siyasetin ayrılması yönünde çok önemli bir adım atıldı. Siyasal düzenin laikleşme süreci başladı. 3 Mart 1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu'yla tüm okullar milli eğitime bağlandı, medreseler kapatıldı, eğitim laikleştirilmeye başlandı. 3 Mart 1924'te, sultana dinsel dokunulmazlık kazandıran HALİFELİK kaldırıldı. Cumhuriyetin laiklesmesi yolunda en güçlü adımlardan biri atıldı. 8 Nisan 1924'te şeriat mahkemeleri kapatıldı. Hukuk düzeninin laikleşme süreci başladı. 5 Kasım 1925'te çağdaş, laik hukuku uygulayacak hukukçuları yetiştirmek için Ankara Hukuk Mektebi kuruldu. 25 Kasım 1925'te ve 3 Aralık 1934'te kılık kıyafet devrimi yapıldı. Kılık kıyafetin, örneğin fesin, dinsel sembol olduğuna yönelik algı değiştirilmek istendi ve dinsel kıyafetlerin ibadethaneler dışında giyilmesinin önüne geçilmek istendi. Bu çerçevede laiklikle ilgili bir devrimdi. 17 Şubat 1926'da Türk Medeni Kanunu kabul edilerek kadınlara Medeni hakları verildi. Hukukun laikleşmesi için atılmış en güçlü adımlardan biri Medeni Kanun'dur. Çünkü dinsel hukuk gerekçe gösterilerek kadının temel haklarını elde etmesine engel olan eski düzen tamamen değiştirildi. 1 Kasım 1928'de yeni Türk harfleri kabul edildi. Arap yazısının ve harflerinin kutsallığı algısının kırılmak istenmesi bağlamında bu da laiklikle ilgilidir. 10 Nisan 1928'de Anayasa LAİKLEŞTİRİLDİ. 1930, 1933 ve 1934'te kadınlara siyasal haklar verildi. Dinsel ve geleneksel gerekçelerle kadınların siyasal sistemin dışında tutulmasına karşı çıkılması da laik bir adımdır. 5 Nisan 1937'de LAİKLİK anayasaya girdi. Böylece Atatürk, 1920-1938 yılları arasında adım adım, aşama aşama LAİK CUMHURİYET inşa etti. Gerçek şu ki Atatürk'ün Mirası LAİK CUMHURİYET bir günde inşa edilmedi.
Sinan Meydan32,068 views • 7 days ago

🔴 Cumhuriyet düşmanının iddia ettiği gibi Harf Devrimi olduğu için bir gecede cahil kalmadık, tam tersine Harf Devrimi sayesinde cehaletten kurtulduk. #HarfDevrimi Türkiye'de 1 Kasım 1928'de 1353 sayılı "Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun" kabul edildi. Yasa, 3 Kasım 1928 günü Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Harf Devrimi öncesinde yapılan 1927 nüfus sayımına göre Türkiye'de halkın yaklaşık % 90'ı Arap harfleriyle okuma yazma bilmiyordu. Nüfusun yarıdan fazlasını oluşturan kadınlarda okuma yazma oranı birçok ilde % 0 (sıfır) ile % 2 arasında değişiyordu. Yani "Harf Devrimi oldu, bir gecede cahil kaldık, dedemizin mezar taşını okuyamaz olduk!" söylemi koca bir palavra. Harf Devrimi öncesinde toplumun % 90'ı hiçbir şey okuyamıyordu. 1928'de Harf Devrimi yapıldı. Türkçenin yapısına uymayan bu nedenle okuma yazmayı güçleştiren Arap Alfabesi yerine Türkçenin yapısına uygun Latin kökenli Yeni Türk Alfabesi kabul edildi. Yeni harfleri halka öğretmek için önce Başöğretmen Atatürk, bir yurt gezisine çıktı. Gittiği şehirlerde halka yeni harfleri bizzat öğretti. 1929 başında Millet Mektepleri kuruldu. Olağanüstü bir okuma-yazma seferberliği sonunda 1935 yılına gelindiğinde Türkiye'de Yeni Türk Alfabesiyle okuma yazma bilen yurttaşların sayısı toplamda % 20'ye yaklaştı. Genç Cumhuriyet köylere okul ve öğretmen göndermek için de seferberlik başlattı. Bunun için Köy Öğretmen Okulları, Köy Egitmenleri ve Köy Enstitüleri projeleri geliştirildi. Kısıtlı olanaklara karşın binlerce köye okul ve öğretmen gönderildi. Bugün, Harf Devriminin üstünden 100 yıl geçmeden Türkiye'de okur-yazar oranı % 98'i bulmuş durumda. Gerçek şu ki, Harf Devrimi sayesinde 100 yıl dolmadan tarihimizin en yüksek okur-yazar oranına ulaştık. Yeni harflerle kolayca yazılan ve okunan güzel Türkcemiz, hem ortak iletişim aracı hem de Türkiye'de bilimin ve edebiyatın ifade aracı olmaya devam ediyor.
Sinan Meydan12,314 views • 2 days ago

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.🇹🇷 Türkiye'de Cumhuriyet büyük bir devrimdir. Bu devrimin en güzel tanımını yine devrimin önderi Mustafa Kemal Atatürk yapmıştır: "Uçurum kenarında yıkık bir ülke... Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar... Yıllarca süren savaş... Ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete (toplum), yeni devlet ve bunları başarmak için arasız, devrimler... İşte Türk Genel Devriminin bir kısa diyemi (tanımı)." (9 Mayıs 1935'te CHP. 4. Kurultayı'nın açılış konuşmasında söylemiştir.)
Sinan Meydan25,544 views • 6 days ago

Bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti'nin Milli Eğitim Bakanı HASAN ALİ YÜCEL
Sinan Meydan335,495 views • 8 months ago

Zavallı İsmet Özel👇 1) "Mustafa Kemal, Savaşı kazanma ihtimali sıfır olduğu için 'Attan düştüm!' deyip kolunu sardırıp Sakarya'da savaş meydanını terk etti, Ankara'ya döndü!" diyerek gerçeğin üstünde tepiniyor. Oysa gerçek şu: Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, cepheye gitmeden önce attan düşerek yaralanmışsa da bu onu 12 Ağustos’ta cephede olmaktan alıkoyamamıştır. Doktorların tüm itirazlarına rağmen Mustafa Kemal Paşa, yarasını sardırıp o kırık kaburgası ile cepheye dönmüştür. 13 Ağustos 1921’de yürüyüşe geçen Yunan Ordusu, ilk defa 17-18 Ağustos’ta Türk Ordusu ile karşılaşmıştır. Yunan Ordusu, Türk kuvvetlerinin sol kanadını kuşatarak bu kısmını yok etmek ve Ankara’ya ulaşmak amacıyla 23 Ağustos’ta 100 km’lik cephede savaşı bütün şiddeti ile başlatmıştır. Yani şairin iddiasının aksine Sakarya Muharebesi başlarken Mustafa Kemal Paşa cephededir. Sakarya Meydan Muharebesi boyunca da karagahta kalmış ve savaşı bizzat idare etmiştir. 2) "Türklerin savaşı kaybedeceğini anlayan Mustafa Kemal, 'bu benim başarısızlığım sayılmasın!' diye cepheyi terkedip Ankara'ya döndü, Sakarya Savaşında bulunmadı," diyen şair yine gerçeği çarpıtıyor. Gerçek şu: Şairin iddiasının tam tersine, Mustafa Kemal Paşa, düşmanın Polatlı'ya dayandığı, herkesin savaşın kaybedildiğini düşündüğü o günlerde, Meclis'in, kendisine yönelik "Başkomutan ol, cepheye git" çağrıları üzerine Meclis'in yetkilerinin de geçici bir süreyle (3 ay) kendisine verilmesi şartıyla Başkomutanlığı kabul edip, TÜM SORUMLULUĞU KENDİ ÜZERİNE ALIP cepheye gitti. Yani şairin iddiasının tam tersine, Mustafa Kemal Paşa, tüm milletin sorumluluğunu, tüm meclisin sorumluluğunu en zor zamanda kendi üzerine aldı. Eğer, Mustafa Kemal Paşa, şairin dediği gibi "Bu benim başarısızlığım sayılmasın!" diye düşünseydi, Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde, 5 Ağustos 1921'de Başkomutanlığı kabul edip Meclisin, milletin tüm sorumluluğunu hiç üzerine almaz, bu büyük yükün altına hiç girmezdi. Oysa o her şeyi göze alarak bu sorumluluğu aldı. Şair söylemiyor ama,Sakarya Meydan Muharebesi kaybedilseydi, cephede olup olmadığına bakılmaksızın, tek sorumlu Mustafa Kemal Paşa olacaktı. Çünkü 5 Ağustos 1921 tarihli Başkomutanlık Kanuna göre Sakarya'da tek sorumlu ve olağanüstü yetkili başkomutan oydu. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa'nın, "Attan düştüm, yaralıyım, Ankara'da kalacağım!" dediğine ilişkin hiçbir kayıt da yoktur. "Sakarya Meydan Muharebesi sırasında Mustafa Kemal Ankara'daydı", dolayısıyla savaşı yönetmedi! iddiası ise "Büyük Taarruz'da Başkomutan İsmet Özel'di!" iddiasından farksızdır. 3) "Atatürk Meclis'e dilekçe verip Gazi ünvanı istemiş" diyerek de şair gözümüzün içine bakarak açıkça gerçeği diri diri mezara gömüyor. Gerçek şu: Şairin iddiasının aksine, Mustafa Kemal, dilekçe yazıp "Beni Gazi ve Mareşal yapın!" demedi. Sakarya Meydan Muharebesi'nin, 13 Eylül'de kazanılmasının ardından, ''Batı Cephesi Komutanı'' Edirne milletvekili İsmet (İnönü) Paşa ile Genelkurmay Başkanı Kozan milletbekili Fevzi (Çakmak) Paşa, imzalarıyla, 15-16 Eylül 1921'de Meclise gönderdikleri tarihi bir önergeyle, Mustafa Kemal Paşa'ya ''Müşirlik'' rütbesi ile ''Gazilik'' unvanı ''verilmesini' önerdiler. (Belgelere bakınız.) Yani şairin iddiasının aksine Mustafa Kemal Paşa'ya Gazi ve Mareşallik rütbesi verilmesi isteği İsmet Paşa ve Fevzi Paşa'dan geldi. Ve Meclis bu isteği kabul ettiği için 19 Eylül 1921 tarihli 153 numaralı kanunla Mustafa Kemal Gazi ve Mareşal oldu. İsmet Özel gibi Atatürk ve laik Cumhuriyet karşıtı tipler, hiç yüzleri kızarmadan akıllarınca tarihi çarpıtıp gerçekdışı iddialar ortaya atıp Atatürk'ü değersizleştirerek hem iktidarın "Yeni Türkiye" dediği yapıya Atatürk'süz yeni bir tarih inşa etmeye çalışıyorlar hem de böylece imanlarının daha da kuvvetleneceğini sanıyorlar! Ancak bu tür çarpık tezlerle ne Atatürk değerinden bir şey kaybeder, ne de bu tiplerin zayıf imanları kuvvetlenir. Olan kendilerine olur, zamanla toplum içine çıkacak yüzleri kalmaz, kalmadı da. Zavallı İsmet Özel...
Sinan Meydan730,060 views • 2 years ago

89 yıl önce bugün Atatürk, Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası'nı açtı. Cumhuriyet'in Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı kapsamında 1933 yılında kurduğu Sümerbank kısa zamanda dünya ölçeğinde büyük fabrikalar kurdu. Cumhuriyet'in kurduğu bu fabrikalar sadece ekonomik kalkınmayı amaçlayan kapitalist düzenin kar amaçlı sanayi kuruluşları değildi, bu fabrikalar üretim yapmak yanında okulları, kursları, sineması ve tiyatrosu, baloları, spor altyapısı, spor kulupleri, kreşleri, hastaneleri, lojmanları ve çalışanlarına tanıdığı sosyal olanaklarıyla toplumsal aydınlanmayı amaçlayan sosyo-kültürel nitelikli kurumlardı.
Sinan Meydan27,550 views • 26 days ago

A Milli Kadın Voleybol Takımımızın başarıları sadece sportif başarı değildir. Onların başarıları; 👉Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak Türkiye Cumhuriyeti'ne aidiyet duygusu ile "birlikte sevinmemizi" sağlıyor. (Sevinçte ve üzüntüde birleşebilmeyi başaran toplumlar uluslaşmış toplumlardır.) 👉Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak farklılıklarımızla hep birlikte ay yıldızlı bayrağın gölgesinde bir ulus (Türk ulusu) olmamızın anlam ve önemini gözler önüne seriyor. 👉Yaklaşık yüz yıl önce kadınlara insanlık onuruna uygun haklar veren Atatürk'ün laik Cumhuriyetinin değerini yeniden yeniden gösteriyor. 👉Atatürk'ün laik Cumhuriyeti'nin açtığı yolda, büyük başarılara imza attan voleybolcu kadınlarımız hem gelecek nesillere ilham veriyor hem de artık kadın haklarından geri dönüş olmayacağını tekrar tekrar hatırlatıyor. Özetle, A Milli Kadın Voleybol Takımımızın tarihi başarılarının şampiyonluklar ve sportif başarıların ötesine Türkiye Cumhuriyeti için çok önemli bir anlamı var. Onlara boşuna "Atatürk'ün kızları" demiyoruz. Çünkü onlar laik Cumhuriyetimizin en başarılı, en görünür, en başat, sembolü oldular.
Sinan Meydan54,002 views • 1 month ago

5 Temmuz 1938: Türk ordusu (Mustafa Kemal'in askerleri) Hatay'a girdi. İşte o görüntüler: 3 Temmuz 1938 Pazar: Türk ve Fransız hükümetleri arasında Antakya'daki görüşmeler sonuçlandı. Hatay'a 2500 Türk askerinin girmesi kabul edildi. 4 Temmuz 1938 Pazartesi: Türk ordusunun öncü kuvvetleri Hatay'a girdi. 5 Temmuz 1938 Salı: Kurmay Albay Şükrü Kanatlı'nın komutasındaki Türk tugayı sabah 5.00'da Payas'tan, 6.00'da Hassa'dan sınırı geçip Hatay'a girdi. Türk Ordusu'nun geleceğini duyan Hataylılar daha geceden sokağa fırlamış, sınıra hücum ediyordu.Milli marşlar çalınıyor, evlerden, dükkânlardan, sokaklardan sevinç çığlıkları yükseliyor; şehir ayağa kalkmış, heyecan içinde dalgalanıyordu. İskenderun yolu üzerinde Türk köylüleri kadın-erkek ellerinde çiçeklerle, ağlayarak, askerlerin ayaklarına kapanarak Türk Ordusu'nu bekliyordu. Sabırsızlanan halk, otomobil ve kamyonlarla askeri taşımak için yalvarıyordu. Antakya'da şehir tamamen boşalmıştı.Şehrin girişinde 80-100 bin civarında bir kalabalık orduyu bekliyordu.Türk Ordusu şehre girerken tören alanında bir Fransız taburu da selam vaziyeti almıştı.Türk taburu tören alanından geçerken kopan alkış tufanı arasından “Yaşasın Türk askeri… Yaşasın Atatürk…” sesleri yükseliyordu." "Atatürk'ün Diplomasi Zaferi Hatay" başlıklı yazımdan alıntıdır.
Sinan Meydan95,693 views • 4 months ago

"Türkiye Cumhuriyeti kuran Türkiye halkına Türk milleti denir." (Atatürk, Vatandaş İçin Medeni Bilgiler, 1930) 1924 Anayasasından bu yana Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, Türkiye halkı, din ve ırk farkı olmaksızın hep birlikte "Türk Milleti"ni oluşturur. (Bkz. 1924 Anayasası 88. madde) Anayasada yurttaşlık bağı anlamında kullanılan ve hukuk karşında eşit haklara sahip yurttaşların ulusal kimliği durumundaki "Türk Milleti" ifadesini ısrarla etnik kökene indirgeyip Türkiye'deki bir, iki veya üç etnik kökeni ayrı ayrı "yurttaşlık bağı" ve "ulusal kimlik" olarak tanımlamaya kalkmak örneğin milleti-ulusu "Türk-Kürt-Arap" biçiminde tanımlamaya kalkmak, bir taraftan ülkedeki diğer etnik unsurları yok saydığı için hukuk önünde eşitlik ilkesine aykırı olacaktır, diğer taraftan toplumu etnik temelde ayrıştıracaktır. Türkiye Cumhuriyeti 1923 Lozan Antlaşması'ndan ve 1924 Anayasasından beri çok uluslu bir imparatorluk değil, bir ulus devlettir. 103 yıl sonra seçilmiş üç etnik kökenin yeni kimlik haline getirilmesi durumunda artık bir ulustan ve ulus devletten söz edilmez. Bu devlet artık çok uluslu bir devlet olacaktır. "O zaman Türk Milleti de demeyelim, başka bir şey diyelim! Türkiyeli diyelim!" demek ise Türk milletinin ulusal kimliğini silmeye kalmaktır. Dünyada hangi bağımsız devlet ve egemen ulus buna izin vermiştir? Örneğin bugün Avrupa'da ve dünyada, içinde değişik etnik kökenden yurttaşların yaşamadığı homojen bir devlet bulmak olanaksızdır. Buna karşın bugün Almanya'da "Alman demeyelim Almanyalı diyelim" , İngiltere'de "İngiliz demeyelim İngiltereli diyelim" , Fransa'da "Fransız demeyelim Fransalı diyelim" biçiminde ulus kimliği silmeye kalkan bir yaklaşım var mıdır? Ayrıca şunu herkes bilmelidir ki Türkiye'de "Türk milleti" kavramı masa başında veya referandumla ulusal kimlik olmadı. Türk milleti, devletler kuran zaferler kazanan köklü tarihiyle, zengin kültürüyle, ortak iletişim aracı diliyle, gerektiğinde tasada, kıvançta, savaşta, zaferde birleşmesiyle; Çanakkale'den Dumlupınar'a vatan için toprağa düşen şehitler sayesinde uluslaştı. 1923 Lozan Antlaşması'ndan, 1924 Anayasasına, 1926 Medeni Kanunundan 1961 Anayasasına, hatta bugünkü anayasamıza, Türkiye'de yurttaşlar etnik köken ve din farkı gözetilmeden laik hukuk önünde eşittir. Uygulamada sağlanamayan eşitliğin baş sorumlusu ise siyaset kurumu ve siyasi karar vericilerdir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin 103 yıldaki en büyük başarılarından biri -içeriden ve dışarıdan tüm ayrıştırma ve bölme çabalarına karşın- Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının tüm farklılıklarıyla ay yıldızlı bayrağın gölgesinde hep birlikte "Türk Milleti" potasında birleşmiş olmasıdır. Bir terör örgütünün, etnik ayrılıkçı siyasetin ve Cumhuriyeti bir türlü içselleştirememiş iktidar ve yandaşları ile "Aman oy kaybederiz!" kaygısı taşıyan bazı muhalefet partilerinin ve bazı siyasilerin, Türkiye Cumhuriyeti'nin 103 yıllık üniter, laik ulus devlet modelini zayıflatacak hamleleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni geri dönülmez bir siyasi ve toplumsal karmaşaya sürükleme potansiyeline sahiptir.
Sinan Meydan43,491 views • 1 month ago

İlber Hoca hayatını kaybetti. Prof. İlber Ortaylı, akademik hayatının ötesinde, Türkiye'de tarihin sevdirilmesinde, tarihe ilginin artmasında çok özel bir yere sahipti. Hiç durmadan okudu, yazdı, çok seyahat etti ve bıkıp usanmadan tarihi ve hayatı anlattı. Tarihin gülen yüzü gibiydi. Yakınlarına, sevenlerine baş sağlığı diliyorum... Rahmetle...
Sinan Meydan163,682 views • 7 months ago

Narkozlu olan sensin! Cumhuriyet büyük bir uyanıştır. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçilirken Türkiye'de 40 bin köyün 37 bininde okul ve öğretmen yoktu. Nüfusun yüzde 80'i köylerde yaşıyordu. Bu nedenle her şeyden önce köylere okul ve öğretmen götürmek gerekiyordu. Cumhuriyet köylere okul ve öğretmen göndermek için de seferberlik başlattı. Bunun için genç Cumhuriyet Köy Öğretmen Okulları, Köy Eğitmenleri ve Köy Enstitüleri projeleri geliştirdi. Genç Cumhuriyet, On binlerce köye okul ve öğretmen götürdü. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçerken Türkiye'de okuma yazma oranlarını biliyoruz. Çünkü 1927 yılında Harf Devrimi öncesinde nüfus sayımı yapıldı. Bu sayımda il il kadın erkek okur yazar sayısı da belirlendi. 1927'de Türkiye genelinde okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 10 civarında... Kadınlarda oran çok daha düşüktü. 1928'de Harf Devrimi yapıldıktan sonra Millet Mektepleri kuruldu. Bir okuma yazma seferberliği ilan edildi. Başöğretmen Atatürk basta olmak üzere Cumhuriyetimizin idealist öğretmenleri 7'den 70'e kadın erkek herkese okuma yazma öğretmeye başladı. 1935'te nüfus sayımı yapıldığında okuma yazma oranının yüzde 20'leri bulduğu görüldü. Ayrıntılar için "Atatürk'ün Mirası LAİK CUMHURİYET" adlı kitabımı öneririm. Cumhuriyete "narkoz dönemi" demek için ya "kara cahil" ya büyük "nankör" olmak gerekir. Sinan MEYDAN
Sinan Meydan147,399 views • 7 months ago
