
Abdullah Ağar
@abdullahagar2 • 506,393 subscribers
Gazi/Yazar/Güney Doğu, Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkaslar'da görev. 9 Kitap.
Shorts
Videos

Bizim Gadir’i sosyal medyada dolaşıma sokmuşlar. O, etten kemikten, postaldan bir Harbiyelidir. Gargamel devresinden bir Şirin’dir. Korkunç bir kafadır ve de vukuat adamıdır. Asıl adı Kadir. Hacettepe Tıp’ı bırakıp bize geldiği için kodu, lakabı Hacet’tir. Koğuş arkadaşım olduğu için ayak kokusundan gazına kadar bütün vukuatlarını bilirim. Vukuatları nedeniyle, hele bir de müşterek bir vukuatı yüzünden, komutanlar ona 21 günlük oda hapsini dayamışlardır. 21 gün; diğer vukuatlarıyla birlikte, disiplin puanının ve okuldan şutlanmanın sınırına dayandığı noktadır. Tam şutlanma sınırına geldiğinde, hapsini yatarken Okul Komutanımız Doğu Aktulga’nın merhameti Gadir’in imdadına yetişmiş; çıkardığı afla 6 günle yırtmıştır. Sevmek için çok nedenimiz vardır ama Gadir, sırf bu yüzden merhum Doğu Aktulga Komutanımızı çok sever. Gadir’in sosyal medyaya konu olan hikâyesi ise gerçekten müthiştir. Müthiş kafasıyla şekillenmiş, harika bir Kara Türk hikâyesidir. Önce ODTÜ Petrol Mühendisliği. Sonra Hacettepe Tıp. Tıp kesmeyince Harbiye. Vukuatlı ama son derece başarılı dört senenin ardından, üstün başarıyla Top-12 Topçu Teğmen olarak mezun olma. İlk Kara Havacılardan biri. “Bize film seyrettirmiyorlar, erken yatırıyorlar” diye ayarlarının bozulması ve ilaç mümessilliğine transfer. Ayağına basılmış tazı, terkisine nişadır konmuş beygir gibi ekmek uğruna bütün Anadolu’yu, Afrika’yı dolanıp durmalar. Gitmiş, bir de Afrika’da fotoğraf çektirmiş. Hava attı bize! Ve sonra Ankara Hukuk, ardından ömrünün geçtiği avukatlık yılları. Ve şimdi, oğlunun mezun olduğu Hacettepe Tıp’a tekrar başlamış. “Şov mu yapıyorsun, okuyacak mısın olum?” dedim. “Demans sınırındayız” dedi. Sövdüm. O da bana sövdü. Görselden de görebileceğiniz gibi kafa adamdır ve kafası 60 numaradır. 60 numara, Harbiye’deki en büyük şapka numarasıdır. O bizim canımızdır. Ve o, dünyanın en iyi insanlarından biridir. Gerçekten.
Abdullah Ağar281,948 просмотров • 20 дней назад

Bese Hozat Kimdir ve Verdiği Mesajların Anlamı Nedir? PKK’nın Kandil’deki en önemli elebaşlarından, belki de şu an en önemlisi topuklu terörist Bese Hozat: “Türkiye bu süreci geliştirmezse Türkiye’nin geleceği çok karanlıktır. PKK kadroları af maf istemiyor. Eve dönüş yasası falan da istemiyor. Af, suç işleyenler için yapılır. Biz suç işlememişiz ki af isteyelim” demiş. Şimdi kimileri bunu duymaz, duymak istemez, kulağının üstüne yatar, kimileri hafife alır, kimileri ciddiye, kimileri de örgütün siyasi uzantılarına/etki ajanlarına/milislerine ekrandan verilen bir mesaj olarak okur, bilemem, ama ben Bese Hozat kod Fatma Yıldız’ı bilir ve önemserim. Öncelikle vurgulayalım; onun bu çatallı dili, sadece ihanet, sadece vekalet, sadece tehdit, sadece ayar barındırmıyor. O hem süreç severlere/teslim olmuşlara/örgüte kanmışlara net bir mesaj ve örgüt kadrolarına net bir talimat veriyor. /// Verdiği mesajları ve süreç için anlamını yorumlamadan önce size Bese Hozat’ın örgütteki yerini ve önemini kısaca anlatayım: “O Apo’nun Kandil’deki Yankısıdır.” Bese Hozat terör örgütünün en kritik çekirdek kadrolarındandır, en tepedeki birkaç teröristten biridir ve örgütün üstyapı ideoloğudur. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı’dır; bu pozisyon örgütte stratejik karar mekanizmasının en üst katmanında bulunmak anlamına gelir. Apo’nun ideolojik çizgisini yorumlayan, güncelleyen, söylemlerini örgüt politikalarına çeviren, yeniden kodlayan ve örgüt tabanına aktaran en etkili figürdür. Bu haliyle Bese Hozat terör örgütünün siyasal söylemlerinin, uluslararası mesajlarının, çözüm süreci dönemi analizlerinin, örgütsel stratejik kavramlaştırmalarının çoğunu Apo adına bizzat formüle eden baş teröriçedir ve Kandil’in “ideolojik beyni” olarak kabul edilir. Bu haliyle 3 tane Murat Karayılan, 5 tane Cemil Bayık, 35 tane Duran Kalkan, 75 tane Mustafa Karasu eder. Her sözü bir sinyaldir, talimattır. Açıklamaları, örgütün özellikle gençlik-milis yapılanması (YPS, YDG-H, Asayiş), kadın yapılanması, şehir hücreleri, sosyal medya operatörleri, medya yapılanmaları, Türk medyasına sızmış etki ajanları, Avrupa’daki propaganda mekanizması için operasyonel talimat niteliği taşır. O, Apo adına “Siyasi meşruiyet yaratma” sürecinin ana mimarıdır, PKK’nın kendini bir “taraf”, bir “meşru aktör”, bir “çatışma paydaşı” gibi sunma çabalarının arkasında onun söylem mühendisliği vardır. Yani Bese Hozat, İmralı’daki Apo’nun izdüşümü, dişil türevi, Apo’nun tercüme edilmiş sözüdür. Söylevleri ne kadar ciddiye alınmalıdır? Kısa ve net bir yanıt vereyim: Çok. Hatta gereğinden bile çok. Çünkü Hozat’ın sözleri açıklama değil, örgütün stratejik terör bildirisi, talimatı, mesajıdır. Ve özellikle: “Suç işlemedik” / “Af istemiyoruz” sözleri; örgütün meşruiyet alanını genişletme, devleti ise hükümranlıkta denk aktör olarak konumlandırma denemesidir. Bu nedenle çok tehlikelidir ve çok ciddiye alınmalıdır. /// Peki sözlerinin anlamı nedir? Siz benim buna terör örgütünün son dönem kodlarını okuma çabası da diyebilirsiniz. Ve gördüğümü en baştan söyleyeyim: Kod Bese Hozat’ın bu söylemi, devlet aklı için normal bir tehdidin çok ötesindedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, hukukunu, egemenliğini hedef alan temel bir meydan okumadır. Bese Hozat’ın ağzından çıkan hiçbir kelime, bir teröristin laubaliliği değildir; devletin egemenlik alanına atılmış hesaplı bir neşter cerrahisidir. PKK, Türkiye’yi kendi terör eylemlerinin muhatabı değil; kendi siyasal talebinin ‘tarafı’ olarak göstermek istiyor. Bu, klasik bir terör söylemi değil; bir devletleşme iddiasının habercisidir. Devlet bunu anında kırmazsa, bu iddia uluslararası alanda ‘zımni kabul’ üretir. Açalım: • Bu cümle/açıklama terör örgütünün sürece bakışını gösteren ve ispat eden en temel yaklaşımlarından biridir. Kesinlikle ağzı gevşek bir teröristin gevşek bir lafı değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, hukukunu, egemenliğini hedef alan temel bir meydan okumadır. • Bu söz, terör örgütünün 40 yıllık kanlı tarihini aklamaya çalışmasından çok daha büyük bir tehdidi içerir: Devletin meşruiyetini yok sayarak kendini devletle eşit konumda ilan etme teşebbüsü. • “Suç işlemedik” demek, aslında “devleti tanımıyoruz” demektir. Bu söylem; terörü, ihaneti, kalleşliği, kahpeliği, arkadan vurmayı, bombayı, mayını, pusuyu, hendekleri, infazları, çocukları, bebekleri katletmeyi “suç” değil “hak” gösterme çabasıdır. Bu cümlenin alt anlamı şudur: “Türk devleti bizim üzerimizde hükümran değildir.” Bu haliyle bu kaşar teröristin dedikleri devlete karşı paralel otorite ilanıdır. • “Af istemiyoruz” demekle devlete “sen üst değilsin” deme cüreti gösteriyor. Affı reddederek; “Sen bizi yargılayamazsın-sen bizi affedemezsin-sen bizim üzerimizde egemen değilsin” demeye getiriyor. • Bunlar sanki bir terör örgütü değil de kendilerini devlete denk, hatta üstün gören, statü iddiasının pratikleridir. Ve devlet için kırmızı alarm değerindedir. • PKK, bu söylemle artık suçtan değil; statüden konuşmaya başlamıştır. Ve bu çok kritiktir. Topuklu terörist Bese Hozat, “suç işlemedik” derken; “Biz terörist değiliz; tarafız”, “Biz suçlu değiliz; siyasi özneyiz”, “Siz de bize göre tarafsınız” demeye getirmektedir. • Bu, Türkiye’yi hukuki düzlemden, “iç çatışma/iki taraflı çatışma” düzlemine çekme girişimidir. Son derece sinsi bir terör yaklaşımıdır, uluslararası hukukta ‘silahlı çatışma statüsü’ arayışı ve yine uluslararası hukukta ‘iç statü bildirimi’ kurnazlığıdır. Süreç içerisinde verilen/verilecek her tavizi, uluslararası alana/hukuka taşımayı amaçlayan sinsi bir terör aklıdır. Unutulmasın: Bese Hozat, bugün PKK’nın hem stratejik kodlayıcısı hem de operasyonel tetikleyicisidir. Kandil’in teorisini, sahadaki hücrelerin eylemine bağlayan köprü Hozat’tır. O konuşur, örgüt hareket eder. O ima eder, milisler uygulamaya geçer. O çerçeve çizer, Avrupa’daki propaganda mekanizması o çerçeveyi dolaşıma sokar. Bu cümleler terör örgütü PKK’nın insanlık dışı bir terör örgütü olduğunu ve cinayetlerini normalleştirme operasyonudur. “Suç yok” demek şu anlama gelir: • Köy basmak suç değil. • Çocukları öldürmek suç değil. • Öğretmenleri katletmek, bayrak direklerine asmak suç değil. • Bebekleri, ana karnındaki çocukları kurşunlamak suç değil. • Mayın/EYP döşemek suç değil. • Masum askerleri, polisleri arkadan vurmak suç değil. • Vatanı için terörle mücadele eden korucuları hain ilan etmek suç değil. • Meskûn mahallerde hendek kazmak, tünel açmak, sivil halkı kalkan olarak kullanmak, halkın çocuklarını zorla-tehditle-şantajla ateşe sürmek suç değil. • Gençleri, çocukları kandırıp dağa çıkartmak suç değil. • Siyasi suikastlar suç değil. • Pusu, sabotaj, kundaklama, yakma, infaz suç değil. • Orman yakma; jeosit, ekosit suç değil. Topuklu terörist Bese Hozat’ın bu söylemi; Türkiye Cumhuriyetin egemenliğine karşı yapılmış en tehlikeli psikolojik operasyonlardan biridir. İşledikleri cinayetleri suç kategorisinden çıkarıp “hak verilmiş siyasal şiddet” kategorisine sokmaya çalışmaktır. Bununla; • Devletin ceza hukukunu boşa düşürmeyi hedefliyorlar. • Devletin, örgüt üzerindeki yargı otoritesini çökertmek istiyorlar. • Terörü siyasal alana taşıma çabasındalar. • “Suç değilse, terör yoktur; terör yoksa siyasi çözüm vardır” algısını oluşturmak istiyorlar. Bu söylem, Türkiye’yi terör kategorisinden ‘iç çatışma’ kategorisine çekme girişimidir. Amaç şudur: • Terörü “çatışma”ya çevirmek, • PKK’yı “örgüt”ten “taraf”a taşımak, • Devleti tek meşru otorite olmaktan çıkarmak, • Yeni süreç dayatmalarında PKK’yı “eşit aktör” konumuna oturtmak. Bu cümle, geleceğin masasına şimdiden atılmış bir statü virüsüdür. Devlet bu virüsü bugün yokedip atmazsa, yarın bu kansere dönüşür. Bütün bunlar terör örgütünü devletle denkleme stratejisinin bir parçasıdır. Terör örgütünden, silahlı örgüte, silahlı örgütten tarafa, taraftan aktörlüğe, aktörlükten statü sahipliğine geçiş stratejisidir. Becerebilirlerse sürecin en kritik sıçramalarından birine karşılık gelir. Peki bu söylem Türkiye’de neden boşluk buluyor? Çünkü: • Bazı kesimler hâlâ örgütün söylemini “kimlik politikası” sanıyor. • Bazı medya yapılarına sızılmış durumda. • Bazı aktörler siyasal çıkar için örgüt söylemine alan açıyor. • Bazı uluslararası odaklar PKK’yı zorunlu bir “müttefik” gibi görüyor. • Bazı akademik çevreler batı etkisiyle meseleyi çarpık okuyor. İşte bu yüzden Bese Hozat’ın bu cümleleri görünüşte masum, ama içerikte yıkıcı bir potansiyel taşıyor. Terör örgütünün lider kadroları; kendi adlarına süreci işletenlere, destekçilerine, etki ajanlarına ve sürece teslim olanlara şu mesajı veriyor: • “Bu kez af değil; eşit statü istiyoruz.” • “Bu kez suçtan pazarlık değil; statüden pazarlık yapacağız.” Bu, bir müzakere arayışından çok daha öte, çok daha pervasız; Türkiye Cumhuriyeti’ne bir karşı statü dayatmasıdır. Belli ki sürecin devamında masaya şunları da koyacaklar: “Terör değil, çatışma / terörist değil, taraf / ceza indirimi-af değil, siyasal çözüm.” Terörist elebaşı topuklu terörist kod Bese Hozat üzerinden terör örgütü PKK; • Devletin meşruiyet sinyallerini kesmeye, otorite düğümlerini zayıflatmaya, • Toplumsal algı akışını manipüle etmeye çalışıyor. Yani bu bir açıklama değil; devletin sinir sistemine atılmış bir “otorite virüsü”dür. “Suç işlemedik ki!” diyerek suç alanında olmadıkları devlete kabul ettirerek siyasi alan talep ettiklerini söylüyorlar. Önce statü, sonra pay, sonra kopuş, sonra diğer parçalarla bütünleşme istiyorlar. Örneğin “Güneydoğu bizim, Türkiye hepimizin!” diyorlar. Bu cümlenin hedefi, sadece Türkiye’nin egemenliğine değildir, Türkiye’nin sağılmasıdır. Kafalarında güneydoğumuzun tüm alanlarına ve kaynaklarına çökmek, geri kalan Türkiye’nin de otoritesi/egemenliğini paylaşmak, kaynaklarını ve varlığını sağmak, yağmalamak var. • Bitmez, ardı kesilmez talepler, devletten-milletten-vatandan-ordudan intikam alma hırsları var. • Bu arsız ve pervasız söylem ve arkasındaki niyet; Türkiye’nin egemenliğine, varlığına, iç düzenine yönelmiş en tehlikeli meşruiyet operasyonlarından biridir. Bese Hozat’ın söylediği söz, bir teröristin cüreti değildir; devletin meşruiyet merkezine yönelik bir sibernetik saldırıdır. Bu saldırı bugün durdurulmazsa, yarın ‘biz zaten söylemiştik’ demenin hiçbir anlamı kalmaz. Son sözüm: Terör bitmeli midir? Evet, kesinlikle evet. Türk Devleti ve Ordusunun dağda kazandığı kesin zafer çerçevesinde kesinlikle evet. Çözümün temel parametresi budur, örgütün hezeyanları, dış baskılarla/konjonktürle kabaran arsız talepleri değil. Örgüt kaybettiği bir mücadelenin sonrasında 5 alandaki (Irak-İran-Suriye-AB ve Türkiye) bütün varlığından, iddiasından, emellerinden, bağ ve bağlantılarından, vekilliklerinden kayıtsız şartsız vazgeçmelidir. Böylece af dilemelidir. O zaman --- ve sadece o zaman --- şehit ailelerinin ve gazilerin onayıyla, milletin vicdanıyla, “başka kan akmasın” diyerek devlet affı gündeme gelebilir. Kanı akan biri olarak, milleti, orduyu ve kamuyu tanıyan biri olarak gördüğüm onurlu, tutarlı, gerçekçi çıkış budur. Gerisi karanlıktır. Saygılarımla 30 Kasım 2025
Abdullah Ağar1,495,397 просмотров • 11 месяцев назад

Şaman davulu ve komus (çene arpı) eşliğinde şu performansa bakar mısınız. Saka, Yakutistan’dan…
Abdullah Ağar2,841,694 просмотров • 2 лет назад

AZERBAYCAN BİLİNMESİNE MUHTAÇ KARŞI KARŞIYA KALDIĞI TEHDİT: Azerbaycan kadını; İran’ın Şii siyasal sembollerinden Çador’u mu örtecek? Arap coğrafyasının bazı radikal dinî çevreleriyle özdeşleşen Nikab’ı mı takacak? Yoksa; Azerbaycan’ın millî ve manevî örtüsü Kəlağayı’yı mı taşıyacak? Mesele sadece bir örtü meselesi değil. Türkiye’deki aklı başında olan insanların anlaması gereken budur. Aklı başında olmayanlara, meseleye kendi dogmaları, hırsları, hesapları, menfaatleri ve bağlantıları üzerinden bakanlara zaten diyecek bir şey yok! Azerbaycan için; Mesele kimliktir. Mesele aidiyettir. Mesele kültürel varlıktır. Ve mesele ideolojik-istikrarsızlaştırıcı bir tehdittir. Yani mesele teolojik değil; teopolitik ve jeopolitik bir tehdidin konusudur. Ve belki de asıl soru şudur: Azerbaycan kadınının başında hangi din, hangi kültür, hangi ideoloji, hangi medeniyet ve hangi jeopolitik konuşacak? Konuyla ilgili Azerbaycan yayınlanan analizim. Not: Görsellere Kelağayı’nı anlatan foto ve görüntüler koydum. Kelağayı’da Azerbaycan’a has çok hoş bir Türkçe tanımlama: Kel: Kelle (baş) Ağ: Üstüne (ya da bizdeki gibi ağmak, ağarmak, ağ-ak olmak) Analizim: /// Azerbaycan devleti kurulduğundan, bağımsızlığını elde ettiğinden bu yana bu tür fitne girişimleriyle çok karşılaştık. Ortaya çıkan durumların bazı güç odakları, zümreler ve karanlık mahfiller tarafından maniple edildiğini de. Bazıları bilerek veya bilmeyerek, anlayarak ya da anlamayarak tür yollara başvuruyor veya kullanılıyor. Türkiye’deki Azerbaycan aleyhine, ardından Azerbaycan’da Türkiye aleyhine gelişen olumsuzlukların arkasında duyguları, inanışları ve tepkileri kullanılan insanlardan ziyade, bu işlerin arkasında kimler, hangi gruplar ve hangi amaçlar olup olmadığına bakmak gerekir. Bunları açıklamasında güvenlik uzmanı Abdullah Ağar ifade etti. Ağar, Azerbaycan toplumunda çoğunluğun Şii olduğunu, bununla birlikte Sünni mezhebine bağlı insanların da olduğunu belirterek şunları söyledi: İslam dünyasında ve tarihinde ne yazık ki bir mezhep ihtilafı, hatta mezhep savaşları var. Bu kutuplaşmadan etkilenenler, birbirine kem gözle bakan, hatta karşı tarafı hasım görenler var. Ne yazık ki bu İslam dünyasının acı bir gerçeği. Bu bağlamda “Azerbaycan Türklerinin genelde Şii olması, Türkiye’de bu kafadaki bazı grupları rahatsız ediyor. İlginç bir şekilde bu grupların bazılarının uluslararası yapılarla da bağlantıları var. Şu anda da bazılarının bu işe el uzattığını değerlendiriyorum. Örneğin bu işin içinde İran’ın ve Arap coğrafyasından bazı Sünni ve Şii siyasal İslamcıların, örgütlerin dahil olduğunu, sorunu köpürtme ve derinleştirme çabası içine girdikleri de net olarak gözüküyor. Öte tarafıyla Azerbaycan ile Türkiye’nin arasını bozmak için yapılan girişimlerin temelinde bazı ülkeler var. Mesele aslında teopolitik bir meseleden ziyade jeopolitik. Çünkü Azerbaycan ile Türkiye arasındaki ittifak bazılarını rahatsız ediyor.” Uzman, şu anda iki meselenin birbirine karıştırıldığını, hatta harmanlandırılarak etkisinin arttırılmaya çalışıldığını söyledi: “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu konuşma yaparken Azerbaycan heyetinden bir kişinin salonda kalması köpürtülerek gündeme getirildi. Vurgulayayım: Heyetin diğer üyeleri salonu terk etti. Ancak bir kişinin salonda kalması gündeme taşındı ve eleştirildi. Diğer taraftan ise başörtüsü meselesi var. Bakın, bu son derece hassas bir konu. Azerbaycan başörtüsü takanlara da takmayanlara da saygı gösterir. Dini özgürlüklerin güvence altına alınması devletin sorumluluğudur. Ancak buradaki mesele çok daha başka ve bence asıl görülmesi gereken nokta burada. Azerbaycan’ın aldığı kararın hangi tehditlerden kaynaklandığını bilmek gerekiyor. Öncelikle belirtelim ki temelde böyle bir başörtüsü yasağı yoktur. Azerbaycan diyor ki: Biz hassas bir ülkeyiz. Ülke bağımsızlığını ilan ettiğinden beri bazı ülkeler, mezhebi ve meşrebi güç ve etki odakları, insanların masum dini inançlarını istismar ederek Azerbaycan’ı hedef alıyor, Azerbaycan halkının kendi yararlarına beynini yıkamaya, devşirmeye çalışıyor. Yani konu Azerbaycan için dini bir konudan öte bir milli güvenlik problemi. Ülkede Arap kaynaklı selefi, tekfiri, vehhabi ve İran kaynaklı Şii yaklaşım Azerbaycan vatandaşlarına sirayet etmeye, insanların beyinlerini yıkamaya ve elemanlamaya çalışıyor. Diğer taraftan İran, ülkede kitlesel bir taban oluşturmaya çalışıyor. Bunların en önemli ilgi ve etki alanlarının başında da okullar, öğrenciler ve aileler geliyor. Bunlardan bir kaçını ele geçirince, özellikle okullarda ele geçirdikleri üzerinden başkalarını da ele geçirmeye başlıyorlar. Yani birken üç, üçken beş, beşken elli oluveriyorlar. İşin içinde son derece güçlü fonlamalar yani para var. Bu bir gerçek. Birinci Karabağ Savaşı sırasında Azerbaycan’da görev yaparken Sünni tabanlı ve Arap kaynaklı Selefi, Tekfiri, Vehhabi, Cihatçı yapıların özellikle Azerbaycan’ın kuzey bölgelerinde, İran’ın ise ülke genelinde İran’a angaje bir Şiilik geliştirmeye çalıştıklarını tespit etmiştik. Zamanla bu sızma girişimleri çok daha sofistike bir hal aldı. Azerbaycan devletinin inanç özgürlüklerine halel getirmeye çalıştığı bu tedbirlerde bu karşılaştığı tehditle doğrudan bağlantılı Benim anladığım Azerbaycan diyor ki: Başınızı örtebilirsiniz. Ancak başınızı Arap veya İran menşeli, onların sembollerine dönüşen ideolojik örtünmeler yerine bizim kendi milli-dini-kültürel-tarihi ve insani çözümümüz olan kendi kələğayımızla örtün. Bizim kendi milli başörtümüz var, kendi milli ve dini kelağayı bağlama şeklimiz; şalagayımız var. Biz bunun kullanılmasını uygun görüyoruz. Bilinmesi gerekir; milli-manevi kələğayı başörtüsünün çoğunun üzerinde Türk motifleri; bayrak, buta (gonca-tomurcuk-damla-bukuk) ve kartalı-bozkurdu simgeleyen semboller de olur. Yani tam Türk işi zarif sanatsal estetik İslami bir çözüm. Kadına değer veren, anlam yükleyen. Her kələğayımız örten kadının durumuyla örtüşen bir anlamı ve ürettiği mesajı da vardır. Düğünde başkadır, yasta başkadır, evlide başkadır, bekarda başkadır. Azerbaycan, başkalarının milli-manevi değerlerimizi istismar etmesini istemiyor. Bu da bazı çevrelerin hoşuna gitmiyor. Bazıları da bu noktada önce durumu, sonra da Türkiye’deki bazı grupları kullanmaya başlıyor. Azerbaycan’ın başörtüsü konusunda uyguladığı karar, inançlara müdahale değildir. Bu, yalnızca geleceğe yönelik bir güvenlik tedbiridir. Ve kimsenin karışamayacağı bir iç meseledir. Ve bence Azerbaycan’ın başta İran ve Arap menşeli akımlar olmak üzere çok farklı amaçlar peşinde ideolojik-ılımlı-radikal-mezhebi ve meşrebi yapıların önünü kesmek için uyguladığı yaklaşım son derece doğru bir yaklaşımdır.” Uzman, fitne girişimlerinden ders çıkarmamız gerektiğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: “Gazze savaşının jeopolitik kırılmalara yol açtığı doğrudur, son derece zorlu ve gergin bir jeopolitik ortamın ortaya çıktığı da… Peki, bu kırılma, travma Azerbaycan-Türkiye ilişkilerini baltalamak için kullanılıyor olabilir mi? Hatta bu da amaçlanmış olabilir mi? Hamas’ın İsrail’e yönelik stratejik saldırısıyla yaşanan jeopolitik kırılma da; ‘İbrahim Anlaşmaları’ büyük bir baskı altında kaldı, IMEC çöktü, Suudi Arabistan–İsrail anlaşması, ayrıca İsrail ile Filistin arasındaki görüşmeler durdu. Bizim açımızdan ise daha önemli bir şey oldu: Türkiye ve Azerbaycan ilişkileri belli ölçüde gerildi. Belki de İsrail baskınının amaçlarından bir de buydu, belki kendi doğallığında gelişti. Bunu dışarıdan anlamak mümkün değil, ama sonuçta sosyo-psikolojik, siyasi kırılgan bir ortam gelişti. İnsanlar ise meseleye devlet gözüyle değil kendi inançları, dogmaları üzerinden baktı. İşte tam burada da istismar edilebilecek alanlar, durumlar, ortamlar ortaya çıktı. Birileri bütün bunları kendi çıkarları, ideolojileri, hedefleri için kullanmaya kalkıştı. Böylece Türkiye ile Azerbaycan’ın arasını karıştırmak için sayısız işe giriştiler. Buna karşı her iki ülkenin de tedbir alması gerekiyor. Çünkü Azerbaycan, Türkiye’nin özel dostudur. Bu, kardeşliğin de ötesinde bir dostluktur. Bizim ortaya koyduğumuz mesele öylesine büyük bir güç yaratıyor ki, bunu başkalarının anlaması ve kavraması mümkün olmayabiliyor. Merhum Ümum milli Lider Haydar Aliyev’in düsturlaştırdığı “iki devlet, tek millet” anlayışı ise hamasi bir yaklaşım değildir. Sadece acıyı ve sevinci paylaşmak da değildir. Bu düstur aynı zamanda; fitneyi, nifakı, yanlışı ve bozgunculuğu aşabilme gücüdür. Karabağ Savaşıyla daha bir perçinlenen kardeşliğimizin ürettiği güç, fikir ve etki; yalnızca bizler için değil, coğrafyamız, insanlık ve gelecek için de büyük bir umuttur. Meselemiz kişiler veya zümreler değildir, olamaz. Bizim meselemiz devletlerimiz, vatanlarımız, ordularımız, milletimiz ve ortak geleceğimizdir. Birileri bunu bildiği için bu dostluğu bozmaya çalışıyor. Bizim meselemiz insanlar ve cümleler değildir. Bizim meselemiz milletlerimiz, devletlerimiz, ordularımız ve geleceğimizdir. Biz sadece bu fitne girişiminden ders çıkarmalıyız.” /// Qardaşlığımıza zərbə cəhdinin arxasındakı ölkələr... Azərbaycan müstəqillik qazandıqdan bəri bu cür təxribat cəhdləri ilə çox qarşılaşmışıq. Yaranan vəziyyətlərin müəyyən güc mərkəzləri, qruplar və dairələr tərəfindən necə manipulyasiya edildiyinin dəfələrlə şahidi olmuşuq. Bəziləri bilərəkdən və ya bilməyərəkdən bu cür üsullara əl atır. Türkiyədə Azərbaycana qarşı, sonradan isə Azərbaycanda Türkiyəyə qarşı inancları və reaksiyaları manipulyasiya edilən insanlardan daha çox, bu hadisələrin arxasında kimin, hansı qrupların və onların motivlərinin nə olduğunu araşdırmaq lazımdır. Bu sözləri Axar.az-a açıqlamasında türkiyəli təhlükəsizlik eksperti Abdullah Ağar deyib. Ağarın sözlərinə görə, Azərbaycan cəmiyyətinin əksəriyyətinin şiə olmasına baxmayaraq, ölkədə sünni əhali də mövcuddur və onlara müxtəlif yollarla təsir göstərməyə çalışılır: “Təəssüf ki, həm İslam dünyasının tarixində, həm də müasir dövrdə məzhəb ayrı-seçkiliyi və hətta məzhəb müharibələri mövcuddur. Bu qütbləşmənin təsirinə düşən və bir-birinə düşmənçiliklə yanaşan insanlar var. Əfsuslar olsun ki, bu, İslam dünyasının acı reallığıdır. Bu kontekstdə Azərbaycan türklərinin əsasən dünyəvi və rasionalist olmaları, həmçinin Azərbaycana xas bir şiəlik formasına mənsubiyyətləri Türkiyədəki müəyyən məzhəbçi dairələri narahat edir. Maraqlıdır ki, bu qrupların bəzilərinin beynəlxalq qurumlarla da əlaqələri mövcuddur və hesab edirəm ki, onlardan bəziləri hazırda bu məsələyə qarışırlar. Fikrimcə, müəyyən sünni və şiə siyasi islamçılar, xüsusilə də İran və ərəb dünyası ilə əlaqəli olanlar, həmçinin konkret dairələr, təşkilatlar və düşüncə tərzləri bu məsələyə cəlb olunublar və məsələni qızışdırmağa, həmçinin dərinləşdirməyə fəal şəkildə çalışırlar. Digər tərəfdən, Azərbaycanla Türkiyə arasında nifaq salmaq cəhdlərinin arxasında bəzi ölkələr də dayanır. Məsələ əslində teoloji deyil, geosiyasi xarakter daşıyır. Çünki Azərbaycanla Türkiyə arasındakı ittifaq bəzi insanları narahat edir”. Ekspertin sözlərinə görə, hazırda iki məsələ bir-biri ilə qarışdırılır: “Birləşmiş Millətlər Təşkilatının (BMT) Baş Assambleyasının 81-ci sessiyası zamanı İsrailin Baş naziri Benyamin Netanyahu çıxış edərkən Azərbaycan nümayəndə heyətinin bir üzvünün zalda qalması ön plana çəkildi. Nümayəndə heyətinin digər üzvlərinin zaldan çıxması vurğulanmadı, lakin bir nəfərin zalda qalmasına diqqət çəkildi və tənqid edildi. Digər tərəfdən, hicab məsələsi də var. Bu, çox həssas bir məsələdir. Azərbaycan həm hicab geyənlərə, həm də geyməyənlərə hörmətlə yanaşır. Dini azadlıqların təmin edilməsi dövlətin məsuliyyətidir. Amma burada məsələ tamamilə fərqlidir. Düşünürəm ki, əsas məqam da budur. Azərbaycanın verdiyi qərarın (orta məktəblərdə şagirdlərin vahid formasına əlavələrin qadağan edilməsi – red.) hansı təhdidlərdən qaynaqlandığını bilmək lazımdır. Əvvəla, deyim ki, Azərbaycanda hicab qadağası yoxdur. Azərbaycan deyir ki, biz Cənubi Qafqazda həssas vəziyyətdə olan bir ölkəyik. Biz saysız-hesabsız konvensional və asimmetrik təhdidlərlə üz-üzəyik. Azərbaycan müstəqilliyini elan etdikdən bəri müəyyən ölkələr və məzhəb və ya ideologiya yönümlü güc mərkəzləri insanların səmimi dini etiqadlarından sui-istifadə edərək, öz məqsədləri naminə Azərbaycan ictimaiyyətinin beynini yumağa və onu öz tərəflərinə çəkməyə çalışaraq, ölkəni hədəf alıblar. Yəni bu, Azərbaycan üçün təkcə dini məsələ yox, milli təhlükəsizlik problemidir. Danılmaz bir faktdır ki, ərəb mənşəli sələfi, təkfiri, vəhhabi və cihadçı qruplar, eləcə də iranmeylli şiə qruplaşmaları Azərbaycan cəmiyyətinə nüfuz etməyə, insanların beynini zəhərləməyə və onları öz sıralarına cəlb etməyə çalışırlar. Digər tərəfdən, İran təkcə ölkə daxilində kadr cəlb etməyə deyil, həm də kütləvi dayaq bazası yaratmağa çalışır. Məktəblər, şagirdlər və ailələr onların əsas maraq və təsir dairələri sırasındadır. İstər şiə, istərsə də sünni mənşəli olsun, bu təsir mərkəzləri bir neçə nəfəri öz təsiri altına alan kimi, digərlərinə də, xüsusilə də artıq öz tərəflərinə çəkdikləri şəxslər vasitəsilə təsir göstərməyə başlayırlar. Başqa sözlə, onlar öz sıralarını genişləndirməyə, saylarını birdən üçə, üçdən beşə və beşdən əlliyə çatdırmağa çalışırlar. Onlar təkcə öz inanclarını deyil, həm də geyim tərzlərini və rəmzlərini tətbiq edirlər. Burada işin içində nəhəng maliyyə vəsaiti, başqa sözlə, pul var. Bu, faktdır. Birinci Qarabağ müharibəsi dövründə Azərbaycanda xidmət edərkən müşahidə edirdik ki, xüsusilə ölkənin şimal bölgələrində sünni və ərəb mənşəli sələfi, təkfiri, vəhhabi və cihadçı qruplar fəaliyyət göstərir, eyni zamanda İran ölkə daxilində özü ilə həmrəy olan bir şiəlik forması yaratmağa çalışırdı. Zaman keçdikcə bu sızma cəhdləri daha da təkmilləşdi. Hesab edirəm ki, Azərbaycan dövlətinin guya əqidə azadlığına zərbə vurmağa çalışdığı təəssüratını yaratmaq məqsədilə manipulyasiya edilən bu tədbirlər üzləşilən təhdidlərlə birbaşa əlaqəlidir. Azərbaycan deyir ki, başınızı örtə bilərsiniz. Lakin təklif edir ki, həmin mədəniyyətlərin rəmzinə çevrilmiş ərəb və ya İran mənşəli ideoloji baş örtükləri əvəzinə, başınızı öz milli, dini, mədəni, tarixi və insani həll yolumuzu təcəssüm etdirən kəlağayı ilə örtün. Bizim öz milli baş örtüyümüz var. Biz onun istifadəsini məqsədəuyğun hesab edirik. Azərbaycan milli və mənəvi dəyərlərinin başqaları tərəfindən istismar olunmasını istəmir. O, əqidə azadlığı ilə təhlükəsizlik arasında tarazlıq yaradan bir həll yolu tapmağa çalışır. Bu mövqe isə təbii olaraq müəyyən dairələrin narazılığına səbəb olur. Belə bir məqamda bəziləri yaranmış vəziyyətdən, eləcə də bununla bağlı yanaşmalardan, doqmalardan, əqidələrdən və onlara sadiq qalan qruplardan sui-istifadə etməyə başlayırlar. Azərbaycanın baş örtüyü ilə bağlı qəbul etdiyi qərar əqidə məsələlərinə müdaxilə xarakteri daşımır. Bu, gələcəyə hesablanmış təhlükəsizlik tədbiridir və kənar şəxslərin müdaxilə edə bilməyəcəyi daxili məsələdir. Fikrimcə, Azərbaycanın müxtəlif məqsədlər güdən və ölkə əhalisini sabitsizləşdirmək, parçalamaq və bir-birinə qarşı qoymaq potensialına malik olan, xüsusilə İran və ərəb mənşəli çoxsaylı xarici əlaqəli və çoxşaxəli strukturlara (ideoloji və mötədillərdən tutmuş radikal, məzhəbçi və dini qruplara qədər) qarşı mübarizədə seçdiyi yanaşma tamamilə düzgündür”. Ağarın fikrincə, bu fitnəkarlıqlardan dərs çıxarmaq lazımdır: “Qəzza müharibəsinin geosiyasi sarsıntılara səbəb olduğu doğrudur. Bu, həmçinin son dərəcə çətin və gərgin geosiyasi mühit yaradıb. Bəs bu mühit Azərbaycan-Türkiyə münasibətlərini pozmaq üçün istifadə edilə bilərmi? HƏMAS-ın İsrailə qarşı strateji hücumunun yaratdığı geosiyasi qarışıqlıqda “İbrahim Sazişləri” böyük təzyiq altında qaldı, Səudiyyə Ərəbistanı-İsrail sazişi dalana dirəndi və İsraillə Fələstin arasında danışıqlar da dayandı. Lakin daha da əhəmiyyətli bir şey baş verdi: Türkiyə ilə Azərbaycan arasındakı münasibətlər müəyyən dərəcədə gərginləşdi. Bəlkə də İsrailin təzyiqinin məqsədlərindən biri bu idi, bəlkə də hadisələr təbii şəkildə cərəyan etdi... Bunu kənardan anlamaq mümkün deyil. Lakin nəticə etibarilə sosial-psixoloji və siyasi cəhətdən kövrək bir mühit yarandı. Amma insanlar məsələyə dövlət prizmasından deyil, öz inancları və ehkamları nöqteyi-nəzərindən yanaşırdılar. Məhz bu məqamda istismara əlverişli sahələr, vəziyyətlər və mühitlər meydana çıxdı. Bəziləri bütün bunlardan öz maraqları, ideologiyaları və məqsədləri naminə istifadə etməyə çalışırdılar. Nəticədə, onlar Türkiyə ilə Azərbaycan arasında nifaq salmaq məqsədilə saysız-hesabsız hiylələrə əl atırdılar. Hər iki ölkə buna qarşı tədbir görməlidir. Azərbaycan-Türkiyə qardaşlığı sadəcə ritorik bir ifadə deyil. Bu, güc, təsir və ümid yaradan, odda bərkimiş bir qardaşlıqdır. Bizim məzhəb fitnəsini də ortadan qaldıran qardaşlığımız və yaratdığımız güclə çəkindiricilik qabiliyyəti elə geniş bir təsir dairəsi formalaşdırır ki! - başqalarının buna niyə həsəd apara və onu sarsıtmağa cəhd göstərə biləcəyini tam şəkildə dərk etməliyik. Hansı dövlətlər aramızdakı bağın qırılmasını və aramızda nifaq salınmasını görməkdən məmnun olarlar? Mərhum Ümummilli Lider Heydər Əliyev tərəfindən rəhbər prinsip kimi irəli sürülmüş “iki dövlət, bir millət” konsepsiyası sadəcə ritorik və ya emosional bir ifadə deyil. Bu, həm də yalnız kədər və sevincin bölüşülməsindən ibarət deyil. Sözügedən prinsip həmçinin fikir ayrılıqlarını, parçalanmanı, səhvləri və təxribatları dəf etmək gücünü özündə ehtiva edir. Qarabağ müharibəsi ilə daha da möhkəmlənən qardaşlığımızın yaratdığı güc, ideyalar və təsir imkanı təkcə bizim üçün deyil, həm də bölgəmiz, bəşəriyyət və gələcək üçün böyük ümidlər vəd edir. Bizim məsələmiz ayrı-ayrı şəxslər və ya konkret qruplarla bağlı deyil və ola da bilməz. Bizim məsələmiz xalqlarımız, dövlətlərimiz, ordularımız, vətənlərimiz və ortaq gələcəyimizdir. Bunu bilən və bu dostluğu sarsıtmağa çalışanlar var. Etməli olduğumuz şey ixtilaf və parçalanma burulğanına qapılmaq deyil, əksinə, bundan dərs çıxarıb daha güclü qardaşlıq, qüdrət və nüfuz bağı yaratmaqdır”.
Abdullah Ağar47,367 просмотров • 21 дней назад

Bu nasıl bir şeydir? Kuzu Kokoreç değil… “Kuzu + Kuzu Kokoreç” Yesin yavrular, yarasın.
Abdullah Ağar1,473,514 просмотров • 3 лет назад

Irak'ta İran yanlısı Şii Milislerin 'Silah Bırakmanın koşulu olarak, ABD'nin ve Türkiye'nin Irak'tan çıkmasını şart koştukları bir ortamda ABD Irak'tan çıkarken; - Şii Milislerin silah bırakmayı reddetmesi ve Irak Merkezi hükümetinin süreci Haziran-2027'ye ertelemek zorunda kalması... - Sincar'da İran katkısıyla geçmişte Haşdi Şabi'ye (Bağdat'a resmi entegre olmuş) YBŞ-PKK'nın yeni anlaşmayla gelişen, genişleyen ve değişen statüsü... - ABD gerçekten çıkıyor mu, yoksa maliyet ve riskleri mi azaltıyor? - ABD'nin 2.500 askeri ve HSS'ler dahil kaldıraç-denge görevi üreten kalibiyetlerini çekmesi nasıl belirsizlikler üretiyor? - Sorulması gereken temel soru; 'Oluşan güç boşluğunu kim dolduracak' mı, yoksa 'yeni denge nasıl sağlanacak' mı? - İran-ABD/İsrail savaşı başladığından beri 1000'den fazla kamizake ve balistik saldırısına uğrayan IKYB'deki yönetimin kaygıları ne kadar derin? - Nasıl bir stratejik zemin oluşuyor? - Bu stratejik zemin kurgu mu, doğaçlama mı? - Konunun İsrail'in güvenliği ve dikte edilen stratejik üstünlüğüyle bir bağlantısı var mı? Türkiye ve bölge nasıl bir durumla karşı karşıya? Kısaca...
Abdullah Ağar38,518 просмотров • 28 дней назад

🇦🇿 HADRUT ZAFERİ… 9 Ekim 2020… Bugün 6. yıl dönümü. Paşinyan bile inanamamış, kabullenememişlerdi. Karşı taarruz üzerine karşı taarruz yapmışlardı. Kahir ekseriyet bilmez… Hadrut, Karabağ’ın kilididir. Ve Harp tarihine geçecek muazzam bir askeri başarı, büyük bir kahramanlıktır. Taarruzda temel harp prensini: 'Taarruz üçe bir üstünlükle yapılır.' Oysa onlar sadece 200-250 Özel Kuvvetçi, 2.500-3.000'lik düşmana karşı idiler. Anlatayım istedim. Tarihe bir not düşeyim…
Abdullah Ağar25,654 просмотров • 20 дней назад

Çok ilginç bir gelişme. Rus ordusu Bahmut’ta Wagner kampını vurmuş. Prigojin Telegram’dan çok sert ve ağır hakaretlerle Şoygu ve Gerasimov’a yüklendi, tehdit etti, Şoygu’nun kaçtığı Rostov’a yürüyeceğini söyledi. Rus Savunma Bakanlığı dezenformasyon açıklaması yaptı. Rus tarafında bir karışıklık/kırılma var.
Abdullah Ağar886,077 просмотров • 3 лет назад

Hanımefendi ne güzel anlatmış. Bir toplum kendi rızasıyla nasıl esir alınır, nasıl mankurtlaşır? Kültürel, dini, ahlaki, ontolojik, ekonomik, demografik işgal ve sömürüye/ülkenin stratejik zaman birikimini çalmaya dair yeni nesil metotları dile getiren çarpıcı bir anlatım.
Abdullah Ağar305,632 просмотров • 1 год назад

PKK terör örgütünün silah bırakma show'una dair Honkong Phoenix Tv'ye verdiğim röportajın tamamı...
Abdullah Ağar295,058 просмотров • 1 год назад

Terörsüz Türkiye kapsamında TBMM’de gündeme gelen kanun teklifine dair ilk değerlendirmem… Eğer maksat gerçekten Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge inşa etmekse; terör örgütü ve hamilerine, PKK terör örgütlü bir Türkiye ve Bölge inşa etmelerine, zaman kazanma çabalarına ve zamana oynamalarına, “Terörsüz Türkiye” umudumuzu istismar etmelerine ve Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısıyla oynamaya kalkmalarına asla izin verilmemelidir. TGRT HABER yayın
Abdullah Ağar57,732 просмотров • 2 месяцев назад