
Celil Sadık
@celilsadk • 78,848 subscribers
Sanat Tarihçisi, Yazar. Uygarlığın Ayak İzleri serisi yazarı. Resim Okumaları, Sanatçıların Hayat Hikayeleri. @sanatntarihi admini https://t.co/SuHSYZ8jzq
Shorts
Videos

Yeni vizyona giren Yan Yana, dünya çapında sevilen “Intouchables / Can Dostum” filminin Türkiye uyarlaması olduğu için dün filme giderken aşırı yüksek bir beklenti ile gitmedim. Ama uzun zamandır bir filme bu kadar gülmemiştim. Hikaye gerçekten çok iyi uyarlanmış. Film orijinal hikâyeyi Türkiye’ye taşıyıp kendi kültürümüze göre yeniden yorumluyor. İki karakter arasındaki çatışma, sınıf farkı, hayata bakıştaki uçurumlar ve zamanla gelişen dostluk, hem eğlenceli hem de yer yer dokunan bir dille anlatılıyor. Ve bence filmin en güzel yerlerinden biri: sanat eseri sahnesi. Orijinal filmdeki ikonik tablo sahnesinin Türkiye uyarlamasında da çok hoş bir yorum var. Sanatla hiçbir bağı olmayan birinin “bir anda” modern sanatla karşılaşınca verdiği o dürüst, filtresiz tepki… Tam bir realite kontrolü. Hem güldürüyor hem de sanat algımıza ince bir dokundurma yapıyor. Bu sahne sınıf farkını ve iki karakterin dünyaya bakışını tek plan içinde çok güzel açıklıyor. Herkese tavsiye ederim. (Reklam değildir)
Celil Sadık542,327 просмотров • 6 месяцев назад

Güzellik geçici ve kırılgandır. Bu yüzden özen ister. Michelangelo’nun David heykelinin güzelliğini korumak için düzenli olarak temizlik yapılır. Kış dönemlerinde iki ayda bir, yaz dönemlerinde ise üç ayda bir pazartesi günleri gerçekleştirilir bu temizlik işlemleri. Temizlik günleri müze kapanır ve David’e uzun uzun bakım yapılır. Temizliğin en zor kısmı David’in baş kısmıdır. Özellikle saçındaki derin kıvrımlara biriken toz tabakası ve bu toz tabakasını çok seven örümceklerin yuvası haline gelir. David heykelinin saç aralarında yaşayan örümcek, entelektüel bir züppe değil de nedir? :)
Celil Sadık756,973 просмотров • 2 лет назад

2013 yılının bir sonbahar günü, New York'taki Central Park'ta sokak satıcısı görünümünde biri resimlerle dolu bir tezgah açtı. Üzerinde “Original Signed Canvas – $60” yazan bir tabela vardı. Ancak bu “ucuz” tuvallerin altında, çağdaş sanatın en gizemli figürü Banksy’nin imzası olduğunu kimse bilmiyordu... Günün sonunda toplam kazanç 420 dolardı. Banksy bu olayı, New York’taki bir ay süren sanat maratonunun (“Better Out Than In”) bir parçası olarak düzenlemişti. Amaç, sanatın değerinin imzadan mı, algıdan mı, yoksa gerçekten eserden mi geldiğini sorgulamaktı. Bir gün önce aynı tablolar Sotheby’s müzayedesinde olsa, alıcılar binlerce doları göz kırpmadan verecekti. Ama parkta, satıcının kim olduğunu kimse bilmediği için çoğu kişi dönüp bakmadı bile. Bu olaydan sonra haber patladı, video viral oldu. Ve ertesi gün, o 60 dolarlık tabloların sahipleri bir anda şanslı sanat koleksiyonerlerine dönüştüler. Bazı sanat uzmanları o eserlerin her birinin 250.000 dolardan fazla edebileceğini söyledi. Sanat dünyası ise şaşkındı. Gülsünler mi ağlasınlar mı bilemediler. Bu olay bize şunu gösteriyor: Sanat eserinin değeri, ona bakan gözün ön yargısında gizlidir. Banksy, milyon dolarlık eserlerini 60 dolara satarak aslında “değerin” değil, algının satıldığını kanıtladı...
Celil Sadık80,651 просмотров • 7 месяцев назад

Sanat tarihine merakı olan herkesin izlemesi gereken hem göze hem de ruha hitap eden bir film İnci Küpeli Kız (2003). Hollandalı ressam Johannes Vermeer’in en ünlü tablolarından biri olan İnci Küpeli Kız’ın arkasındaki hayali hikayeyi anlatıyor. Film 17. yüzyılda, Vermeer’in evinde hizmetçi olarak çalışan Griet (Scarlett Johansson) ile ressamın arasındaki sessiz ama güçlü bağı merkezine alıyor. Ressamın dünyasına adım atışı, renkleri ve ışığı keşfedişi, tabloya dönüşme süreci… Hepsi o kadar incelikle işlenmiş ki izlerken gerçekten bir tablonun içine girdiğinizi hissediyorsunuz. Scarlett Johansson’un muhteşem performansı ve Colin Firth’ün Vermeer’e kattığı gizemli hava filme bambaşka bir anlam kazandırıyor. Renklerin ve ışığın ustaca kullanımı, her sahneyi adeta bir tabloya dönüştürüyor. Yani film hem hikayesiyle hem de görüntüleriyle sanatseverler için bir görsel şölen diyebiliriz. (E tabi Scarlett var :) ) Eğer hem tarih hem de sanat ilginizi çekiyorsa, İnci Küpeli Kız tam sizlik bir film. Şunu da tekrar vurgulamak istiyorum; filmde gördüğünüz hikaye resmin gerçek hikayesi değil, resmin gerçek hikayesi hala bir sır olmaya devam ediyor ve sürekli yeni teoriler ortaya çıkıyor. Örneğin İnci Küpeli Kız'ın aslında Vermeer'in kızlarından biri olduğu iddiası üzerine duruluyor son yıllarda yine bu kızın kim olduğu belirsizliğini koruyor... Ama film her türlü izlemeye değer. İyi pazarlar 🖤
Celil Sadık116,279 просмотров • 1 год назад

Doctor Who dizisinin Van Gogh’a yer verdiği, “Vincent and the Doctor” bölümü, 5 Haziran 2010 tarihinde yayımlanmıştır ve özellikle sanatseverler ve Van Gogh hayranları arasında büyük ilgi görmüştür. Dizinin 5. sezonunun 10. bölümünde Doktor ve yol arkadaşı Amy Pond, Paris’te bir müzeyi ziyaret ederken Van Gogh’un ünlü bir tablosunda tuhaf bir yaratık fark ederler. Bunun üzerine 1890 yılına, Van Gogh’un yaşadığı Arles kasabasına giderler. Orada, Van Gogh’un yalnızlık ve akıl sağlığıyla mücadele ettiği bir döneme tanık olurlar. Ayrıca kasabada insanlara saldıran görünmez bir yaratık olduğunu keşfederler. Doktor ve Amy, Van Gogh ile birlikte bu yaratığı durdurmaya çalışır. Van Gogh’un yaratıcı dehası ve duygusal kırılganlığı bu süreçte önemli bir rol oynar. Bölümün en etkileyici sahnesi, Doktor ve Amy’nin Van Gogh’u kısa bir süreliğine modern zamana, Paris’teki bir Van Gogh sergisine götürmesidir. Van Gogh, eserlerinin ne kadar değer gördüğünü ve kendisinin sanat tarihindeki yerini öğrenince duygusal bir patlama yaşar.
Celil Sadık87,785 просмотров • 1 год назад

Yalnızlığın ressamı Edward Hopper resimlerinin sinemaya yansıması 😍
Celil Sadık75,469 просмотров • 2 лет назад
Sensitive content
This media may contain sensitive content.

En sevdiğim korku filmlerinden birini tavsiye etmeye geldim. Son çalışmam olan; Batı Resminde Korku / Şeytanlar ve Cadılar" kitabımı okuduysanız mutlaka izleyin bu filmi. Robert Eggers’ın 2015 yapımı The Witch filmi, klasik korku klişelerinden uzak durarak izleyicisini psikolojik gerilim, doğaüstü korku ve tarihsel gerçekçiliğin kesiştiği ürkütücü bir dünyaya davet ediyor. 1630’ların New England’ında geçen bu hikayede; cadılıkla suçlanan bir ailenin doğaya ve kendi içlerindeki korkulara karşı verdiği savaşı anlatıyor. Eğer sizi derinden etkileyen, atmosferik bir korku filmi arıyorsanız, The Witch kesinlikle izleme listenize eklemeniz gereken yapımlardan biri. Ayrıca filmde Goya'nın cadı sahnelerine benzer sahneler yer alıyor. 17. yüzyıl Püriten toplumunun doğaüstü korkularını ve fanatizmini o kadar başarılı yansıtıyor ki, kendinizi gerçekten o dönemde yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Kostümler, diyaloglar ve mekân seçimleri döneme son derece uygun. Eğer ani korku efektleri (jump scare) yerine, yavaş yavaş yükselen bir tedirginlik hissi seviyorsanız, The Witch tam size göre. Eggers, adım adım inşa ettiği atmosferle izleyicisini rahatsız edici bir bilinmezliğin içine çekiyor. Filmin başrolünde yer alan Anya Taylor-Joy, Thomasin karakteriyle inanılmaz bir oyunculuk sergiliyor. Naif bir genç kızdan, kaderiyle yüzleşen bir kadına dönüşüm sürecini izlerken onunla birlikte gerilim ve çaresizliği hissediyorsunuz. Filmi izleyenlerin unutamayacağı bir karakter var: Black Phillip. Bir keçi nasıl bu kadar korkutucu olabilir diye düşünebilirsiniz, ancak film bittiğinde aklınızdan uzun süre çıkmayacağından emin olabilirsiniz. The Witch, klasik korku filmi hayranlarını bile ters köşeye yatıracak kadar özgün bir yapım. Sizi rahatsız eden ama gözünüzü de ekrandan ayırmanıza izin vermeyen bir atmosferi var. Eğer doğaüstü korku, psikolojik gerilim ve tarihsel korku türlerine ilgi duyuyorsanız, bu filmi kaçırmayın. “Wouldst thou like to live deliciously?” 🍎🐇
Celil Sadık51,186 просмотров • 1 год назад

Yeraltının ve karanlıkların tanrısı Hades, aynı zamanda Zeus ve Poseidon’un kardeşidir. Kronos’un en güçlü oğullarından biri olan ve babası tarafından yutulan Hades, Zeus tarafından kurtarıldıktan sonra ona yeraltının hükümdarlığı verildi. Zeus gökyüzünü, Poseidon denizleri aldığında ona da ölüm kokan yer altı diyarı kaldı. Böylece ölüler ülkesinin tanrısı oldu Hades. Başına taktığı ve görünmez olmasını sağlayan bir miğfere sahiptir. Bu miğferi sadece Hades değil aynı zamanda Herakles, Perseus, Hermes ve Athena çeşitli mitlerde başlarına geçirirler. Alman masallarında da karşımıza çıkan bu başlık, Tarnkappe olarak bilinmektedir. Yaşadığı dünyada sadece kasvet, acı ve hüzün vardır. İnsanlar ona isim takarken son derece acımasız davranır; iğrenç, taş kalpli, vahşi Hades olarak bahsederler. Ölüler diyarının efendisi, yeraltındaki sarayında yaşar. Bu sarayın kapısı herkese açıktır ancak bu saraydan çıkış asla yoktur. Hades, yeraltı zenginliklerine sahip olduğu için maddi serveti de olağanüstüdür. Hades’in diğer adı Aidoneus’dur ve ‘zengin’ anlamına gelmektedir. Bu zenginliği ve yeraltındaki hayatı, karısı Persephone ile paylaşır. Persephone ilk başlarda öyle olmasa da, katı yürekli ve duygusuz bir kadındır. Tanrıları kızdırdığınızda veya günah işlediğinizde affedilmek adına diğer tanrılar size bir şans daha tanıyabilecek iken, Hades ve karısını kızdırdığınız takdirde onlar sizi asla affetmeyeceklerdir. Çoğu antik dönem yazarının metinlerinde, bu iki tanrının diğerlerine göre daha kapalı bir yaşamları vardır. Yeraltından fazla çıkmazlar. Kimseyle muhattap olmazlar. Ayrıca ne insanlar ne de tanrılar tarafından sevilmezler. Hades ve eşi, Olympos’ta düzenlenen ziyafetlere de katılmazlar. Onun yeraltı diyarına da ölüleri taşıyan Hermes dışında kimse gitmez. Antik dönem yazarları Hades’in yeraltı diyarı için; ‘Tanrıların bile tiksindiği, çirkef dolu ülke!’ olarak bahsederler. Aslında bu tiksinti karşılıklı gibidir. Çünkü Hades de diğer tanrılardan tiksiniyor gibi davranır ve aralarındaki kardeşlik bağını reddeder gibidir. Devamı aşağıda ⬇️
Celil Sadık57,008 просмотров • 2 лет назад

Aynı topraklar, aynı manzaralar… Étretat sahili, aynı kayalıklar, aynı deniz. Monet burada ışığın kayaların üzerinden nasıl aktığını izledi; anı, sisin ve dalganın titreşimini yakaladı. Courbet için Étretat sahili doğanın sertliğiyle yüz yüze gelinen bir cepheydi. Matisse ise bu manzarayı renge ve duyguya dönüştürerek özgürleştirdi. Étretat hâlâ orada. Ama her bakış, onu başka bir dünyaya dönüştürmeye devam ediyor.
Celil Sadık12,905 просмотров • 4 месяцев назад

Michelangelo’nun Sistine Şapeli’nin tavanında yer alan Adem’in Yaratılışı sahnesinde Tanrı’nın bulunduğu alanın insan beynine benzediği yönünde pek çok teori ortaya atılmıştır. Çoğu zaman biz bu teorileri gerçek bilgi sanıyoruz ki hatayı da burada yapıyoruz. Bu bilgileri akademik ders kitaplarında görmek de bu nedenle mümkün değildir. Westworld dizisi, robotların bilinç kazanma sürecini ve yapay zekanın insan gibi düşünebilmesini temel alan bir hikaye anlatıyor. Bu noktada dizinin yaratıcıları, Michelangelo’nun freskinde yer alan Tanrı’nın insan beynine benzeyen alanda yer alması fikrini dizinin dünyasına ustaca entegre etmişlerdir. Dizide, bilinç kazanmanın tanrısal bir güç olmadığı, insanın kendi kendini yaratabileceği vurgulanır. Bu tema, Michelangelo’nun resmindeki Tanrı’nın beyin içinde tasvir edildiği teorisiyle bağdaştırılıyor: Bilinç, dışsal bir güçten (Tanrı) değil, insanın kendi içsel mekanizmalarından gelir. Ancak bu doğru değil... Anthony Hopkins’in canlandırdığı Dr. Robert Ford karakteri, parkın kurucu isimlerinden biridir ve tanrısal bir yaratıcı figürü temsil eder. Tıpkı Michelangelo’nun freskindeki Tanrı gibi, Ford da yarattıklarına bilinç vermek için çaba harcar. E tabi böylesine güzel bir yapımda hele bir de Anthony Hopkins gibi usta bir aktörün bunları söylediğini duyunda inanasımız geliyor. Bu beyin Hipotezi; 1990 yılında Amerikalı doktor Frank Meshberger adlı bir nöroanatomi uzmanının Tanrı ve meleklerin yer aldığı alanın kesit halinde bir insan beynine benzediğini öne sürmesiyle başladı. Yani öne süren bir sanat tarihçisi değil, iddia ettiği şeyi herhangi bir arşiv taraması veya araştırma yapmadan sırf öyle benzediği için ortaya attı. Aslında hakikaten benziyor. Gerçekten de beyni andırıyor ancak hem dizide hem de Frank Meshberger'in teorisinde bu hipotez gerçek bilinç gücünün insandan geldiği mesajının verildiğini iddia ediyor. Ama ne yazık ki Michelangelo bu mesajı verecek kadar açık görüşlü bir sanatçı değil aksine derin dini inançları olan bir Katolikti. Oldukça sade bir yaşam sürdü. Pek çok kaynağın belirttiğine göre dünyevi zevklerden uzak durmak pahasına hem oldukça cimri hem de bir o kadar kirliydi. Söz konusu Hipotez kapsamında; Kırmızı pelerin ve çevresindeki figürler, beyin yarım kürelerini oluşturuyor. Meleklerin dizilimi, beyin kıvrımlarını andırıyor. Tanrı’nın sağ kolunun altındaki figür, beyin sapına ve hipofiz bezine benzetiliyor. Yeşil şal da omuriliğe benzetiliyor. Michelangelo, Rönesans sanatçılarının çoğu gibi insan anatomisine büyük ilgi duyuyordu ve gençliğinde kadavralar üzerinde çalışmıştı. Yani beyinden model almış olabilir ancak bu yine de insanın bir yaratıcıya ihtiyaç duymayacağı mesajı taşımıyor. Bu tamamen dizinin senaristlerinin dizideki hikayeyi desteklemek için yazdıkları bir şey. Bazı sanat tarihçileri, Michelangelo’nun bilinçli olarak beyni resmetmiş olabileceğini kabul ediyor. Ancak az önce de dediğim gibi bu benzerliğin tesadüfi olabileceğini ve Michelangelo’nun asıl amacının Tanrı’yı dinamik ve etkileyici bir şekilde betimlemek olduğunu ve yazılı kaynaklarda bu kısımla alakalı herhangi bir şey bulunmadığını bu nedenle insan bilincine övgünün biraz uydurma bir okuma olduğunu düşünüyor. Michelangelo’nun eserlerinde mistik ve sembolik anlamlar yerine estetik ve anatomik doğruluğa odaklandığı da biliniyor. Hatta bu beyin olayından sonra başka araştırmacılar, Tanrı’nın çevresindeki alanın kadın rahmine benzediğini ve sahnenin yaratılışı değil, doğumu temsil ettiğini de iddia etmiştir. Yani önüne gelen bir şeye benzetiyor. Tanrı’nın insan aklına ilham verdiği fikri öne çıkar. Eğer Michelangelo beyni bilinçli olarak tasvir ettiyse, bu Tanrı’nın insana akıl ve bilinç verdiğini simgeleyebilir. Ama bunu bize direkt söylemediği sürece ve yazılı kaynaklarda böyle bir ifadeye rastlanılmadığı sürece bu düşünce sadece hipotez olarak kalır... Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sanatla kalın. 🖤
Celil Sadık31,385 просмотров • 1 год назад

Hiç müzede gezerken bir tabloya ya da heykele bakıp “Bu… ben miyim?” diye düşündüğünüz oldu mu? İşte buna “sanat ikizi” deniyor. Yüzyıllar önce yaşamış bir ressam ya da heykeltıraş, farkında olmadan sizin kopyanızı üretmiş olabilir. Tabii ki DNA’nız ortak değil ama yüz hatlarınız, bakışlarınız ve hatta yaptığınız bir mimik bile resimde veya heykeldeki bir figüre benzeyebilir. Sosyal medyada insanlar bu tesadüfleri paylaşmaya bayılıyor. Bir bakıyorsunuz, 16. yüzyıl bir dükün portresiyle yan yana duran genç bir turist… ya da 18. yüzyıldan kalma bir heykelin yüz ifadesiyle birebir aynı pozu veren biri... Aradaki asırlara rağmen insanlık garip bir şekilde birbirine benzemeye devam ediyor. O yüzden bir dahaki sefere müzeye gittiğinizde gözlerinizi dört açın. Belki de duvarlarda asılı duran resimlerden biri size benziyor olabilir :)
Celil Sadık19,511 просмотров • 8 месяцев назад

Büyülü bir sese sahip olan Aulos, antik Yunan müziğinde kullanılan bir çalgıdır. Genellikle iki parçadan oluşur ve flüt benzeri bir enstrümandır. İki parçası, ağızlık ve ses çıkaran borusu olan iki farklı tüpte birleşir. 1868 yılında Alma Tadema’nın yaptığı “Siesta” adlı eserde gördüğümüz bu enstrümanı müzisyen Abraham Cupeiro çalıyor.
Celil Sadık38,796 просмотров • 2 лет назад

Bugün sizi Louvre Müzesi’ndeki Büyük Galeri’ye götürüyorum. Konumuz; Romantizm sanat anlayışının Fransa’daki öncüsü Eugène Delacroix’nin 1827 yılında yaptığı ve 3.92 m x 4.96 m ölçülerine sahip olan Sardanapalus’un Ölümü adlı eseri. Asurluların son kralı olan Sardanapalus zevk düşkünü ve halkın dilinden anlamayan bir kraldır. Her türlü cinsel zevke meraklı olan, sarayında pek çok erkek ve kadını cariye olarak bulunduran Sardanapalus’un devlet işleriyle pek alakası yoktu. Ayrıca elindeki zenginliğin farkında olan kral, büyük ziyafetler vermesiyle ve bu ziyafetler esnasındaki rahat hareketleriyle biliniyordu. Haliyle bu kadar içki içtiği ve sürekli eğlence peşinde koştuğu için genelde akşamdan kalma oluyor ve ülkesini yönetemiyordu. Tembel bir kral olarak bilinen Sardanapalus’un zayıf olduğunu düşünen düşmanları ise bir araya geldiler. Med, Pers ve Babil medeniyetleri tarafından desteklenen büyük bir isyancı ordusu Asurluların direkt merkezine saldırdılar. Ninova kentini kuşattıklarında Sardanapalus ülkesinin kralı olarak son nefesine kadar savaşmaktansa kendini öldürmeyi tercih etti. Ancak yalnız ölmeye hiç niyeti yoktu. Bütün zenginlikleri de kendisiyle birlikte yok olmalıydı. Belki de her şeyi yanında götürmek istedi. Bu nedenle de saray içerisinde büyük bir ateş yaktırdı ve kendisine ait ne kadar köle varsa ölüm yolunda ona eşlik etmelerini istedi. Gözde cariyesi Myrrha ve diğer cariyeler, köleler ve hatta hayvanlar bile kralla birlikte öldürülecekleri. Romantik resim anlayışını bu resmi yaptıktan kısa tam olarak ‘Halka Liderlik Eden Özgürlük’ (1830) eseriyle ortaya koyacak olan sanatçı bu resimde yeni stilinin sinyallerini veriyordu. Romantizm romanlardaki gibi, inanması güç sahnelerin ortaya konduğu son derece duygusal ve güçlü bir sanat dili demekti. Bu dili yansıtmak için Delacroix ve bu anlayışı kabul eden diğer ressamlar daha hareketli fırça darbeleri kullanarak resimler yapmaya başladılar. Romantizm’in ‘romansı’ dilini resimde göstermenin yolunun sahneyi daha hareketli resmetmekten geçtiğini düşünüyorlardı. Bunu yaparken gerçekleri çarpıtıyor ve gözü duygusal açıdan besleyecek kompozisyonlara imza atıyorlardı. Mesela incelediğimiz resmin konusunu dinlediğimizde daha kanlı bir sahne olmasını bekleriz. Çünkü gerçek yaşamda böyle bir anda bir kaos ve vahşet anı yaşanmasını bekleriz. Ancak bu resimde Delacroix'nin kanlı bir sahne yapmak yerine ışığı, gölgesi, renkleri ve figürleri ele alış biçimiyle daha teatral bir sahne ortaya koyduğunu görüyoruz. Ressam bu resmi yaparken Lord Byron'ın edebi eserinden yola çıkmış olsa da onun anlattığı olayları yine kendi sanat anlayışına uyarlamak için değiştirmiş olduğunu görüyoruz. Mesele orijinal hikayede kralın sarayı ateşe verdiği bilinirken burada askerlerin cariyeleri yakalayarak tek tek öldürdüklerini görüyoruz. Kaotik bir ortam içine yerleştirilmiş hatta sıkıştırılmış olan onlarca obje ve figür izleyiciyi görsel açıdan boğmak için tasarlanmış. Askerler, köleler, altınlar ve bir de at figürü öldürülmek üzere kralın yatak odasına toplanmışlar. Kral Sardanapalus ise kompozisyonun geneline hakim olan yoğun harekete zıtlık oluşturacak şekilde yatağına uzanmış olan biteni umarsızca izlemektedir. Bu ifade kralın ne kadar gamsız ve ülkesinin kaderini belirleyen olaylarda ne kadar etkisiz olduğunu yansıtır. İzleyici olarak resmi izleyen bizlerden neredeyse hiçbir farkı yoktur. Kralın solunda yatağa kapaklanmış olan figür ise en sevdiği cariyesi Myrrha'dır. Ayrıca eserin biraz daha sağ kısmına bakarsak oradan dumanların yükselmeye başladığını da görürüz. İşte o anda birazdan bütün acının, vahşetin, şiddetin, zenginliğin ve güzelliğin alevler tarafından yutulacağını hissederiz. Okuduğunuz için teşekkür ederim, sanatla kalın. 🖤
Celil Sadık35,550 просмотров • 2 лет назад

Yakında İtalya'ya giden olursa kaçırmasın; 7 Mart - 6 Temmuz tarihleri arasında Roma'da muhteşem bir 'Caravaggio' sergisi olacak. Palazzo Barberini'nin resmi hesabından, sanatseverlerin heyecanla beklediği Caravaggio sergisinin hazırlıklarına dair bir video paylaşıldı. Ben de sergide neler olacak diye araştırdım sizin için; Öncelikle şunu söyleyeyim: tüm zamanların en iyi Caravaggio sergisi olacak deniyor. Yaklaşık 60 yıl boyunca özel bir koleksiyonda saklı kalan ve 1963 yılında Caravaggio’ya atfedilen, benim de geçtiğimiz günlerde sizlerle paylaştığım Maffeo Barberini Portresi de ilk kez halka sunulacak. Madrid’deki Prado Müzesi’nden "Ecce Homo" adlı eser getirilecek. Madrid’deki Thyssen-Bornemisza Müzesi’nden ödünç alınan İskenderiyeli Azize Katerina (videoda gördüğünüz resim) eseri zaten daha önce Barberini koleksiyonunun bir parçasıydı ve sergi için orijinal mekânına geri dönecek. Detroit Sanat Enstitüsü’nden gelen Martha ve Mecdelli Meryem adlı eseri de sergide olacak. Judith ve Holofernes tablosundaki aynı modeli kullanmasıyla dikkat çekiyor. (meryem-judith) judith ve holofernes konulu eser de zaten Barberini'de sergileniyor. Belki yan yana koyarlar bunları. 🖤 Aziz Ursula’nın Şehit Edilişi adlı eseri de Intesa Sanpaolo koleksiyonundan ödünç alınmış. Caravaggio’nun ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı son tablosu olarak kabul ediliyor. Adres: Via delle Quattro Fontane, 13 – 00184 Roma Metro A hattı, Barberini durağı; 53, 61, 62, 63, 80, 81, 83, 160, 492 ve 590 numaralı otobüs hatları. Pazar–Perşembe: 09.00 – 20.00 Cuma–Cumartesi: 09.00 – 22.00 Tam: €18 18–25 yaş arası: €15 Kombine bilet (Caravaggio 2025 sergisi + Gallerie Nazionali di Arte Antica kalıcı koleksiyonu): €25 (20 gün geçerli) Bizden giden olursa Caravaggio çok selamımı söyleyin.
Celil Sadık24,690 просмотров • 1 год назад

Breaking Bad’in 3. sezon 11. bölümünde Jesse ve Jane, Georgia O’Keeffe resimleri üzerine oldukça iyi bir konuşma yapıyorlar. Aslında burada iyi konuşan tek kişi Jane karakteri. Özellikle ressamların neden sürekli aynı şeyleri tekrar tekrar yaptıkları sorusuna ders niteliğinde muhteşem bir cevap veriyor. Aynı zamanda Jane, Georgia O’Keeffe’nin resmini gösterirken, sıradan bir kapının ardında bambaşka anlamlar yattığını anlatır. Jesse ise sadece bakar ve anlayamaz… çünkü anlamak istemez. Bu sahne aslında iki karakterin arasındaki farkı bir sanat eseri üzerinden çok incelikli anlatır. Jane, dünyayı derinlemesine görebilen bir ruhtur; yaralı, ama hala hayal kuran bir ruh. Jesse ise yüzeyde çırpınan ve gördüklerini anlamlandıracak cesareti olmayan biridir. Bir kapı gösterilir ona ama Jesse o kapıdan geçmez. Çünkü bazen hayat sana çıkışı gösterir, ama içeri girmek için cesaret gerekir. Ve Jesse’nin hikayesi de biraz budur aslında, kendine bile itiraf edemediği şeylerle yüzleşememek... Bu sahnenin hem modern sanatı bu kadar güzel özetlemesi hem de Jesse karakterinin gelişim hikayesi açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle sizinle paylaşmak istedim. Ayrıca ressamın resimleriyle ilgili düşüncesini de buraya bıraktım; “Sürekli çiçeklerimin kadın cinselliğini sembolize ettiğini söylediler. Ama bu bana hiç mantıklı gelmedi. Çiçeklere baktım ve gördüğümü resmettim. İnsanların görmek istediklerini görmeleri benim suçum değil.” -Georgia O’Keeffe (1887–1986)
Celil Sadık17,938 просмотров • 10 месяцев назад

Carl Sagan’ın “Soluk Mavi Nokta” (Pale Blue Dot) konuşması, insanlığın evrendeki yerini ve sorumluluğunu sorgulayan derin ve etkileyici bir metin. Son günlerde sık sık aklıma gelen bu konuşmayı bu yüzden sizinle paylaşmak istedim. Aslında bu konuşma, NASA’nın 1990 yılında Voyager 1 uzay aracına Dünya’nın yaklaşık 6 milyar kilometre uzaklıktan bir fotoğrafını çekmesini istemesiyle başlar. Bu fotoğrafta Dünya, Güneş ışınları arasında neredeyse görünmez, soluk bir mavi nokta olarak belirir...
Celil Sadık21,570 просмотров • 1 год назад

Sanat tarihinde “Vanitas” ve “Memento Mori” kavramları, insan yaşamının kaçınılmaz sonunu, zamanın geçiciliğini ve ölümün evrenselliğini temsil eder. Bu kavramlar, barok dönemin karmaşık estetik anlayışında ve ortaçağ teolojisinin derin manevi etkilerinde görülür. Her biri insanlığın varoluşsal kaygılarına ve ölümle yüzleşme çabasına görsel bir ayna tutar. “Vanitas”, Latince “boşunalık” anlamına gelir ve Kitabı Mukaddes’teki “Her şey boş, her şey boşuna” ifadesinden (Vaiz 1:2) ilham alır. Vanitas eserleri genellikle natürmort türünde karşımıza çıkar ve dünyevi yaşamın gelip geçici zevklerini simgelerler. Bu resimlerde sıkça görülen objeler, dünyanın geçiciliğini hatırlatır bize; Solmaya yüz tutmuş çiçekler ve çürümüş meyveler, yaşamın geçici güzelliklerini temsil ederler. Saat ve Kum Saati; Zamanın kaçınılmaz akışını ve insan ömrünün sınırlılığını işaret eder. Kurukafa: Ölümün mutlak gerçekliğini ve herkesin sonunda eşit olduğunu vurgular. Duman ve Mumlar: Yaşamın anlık doğasını ve ruhun geçiciliğini simgelerler. Vanitas resimleri 17. yüzyıl Hollanda Barok sanatında zirveye ulaşmıştır. Jan Davidsz. de Heem, Pieter Claesz gibi sanatçılar, zengin ayrıntılarla işlenmiş natürmortlar yaratarak izleyiciyi hem hayranlık hem de düşünce içinde bırakmayı başarmışlardır. Bu eserler, bir yandan dünyevi zenginliklerin çekiciliğini överken, diğer yandan “tüm bunlar geçici” oldukları mesajını verir.
Celil Sadık20,928 просмотров • 1 год назад

Eğer sanat tarihine ilgi duyuyor ve bir sanatçının yaratım sürecine ve iç dünyasına dair derinlikli bir yolculuk arıyorsanız, At Eternity’s Gate sizin için biçilmiş kaftan. Yönetmen Julian Schnabel’in önderliğinde usta oyuncu Willem Dafoe’nun Vincent van Gogh’u canlandırdığı bu yapım, bir biyografi filmi olmanın çok ötesine geçerek izleyiciyi adeta bir sanat eseriyle baş başa bırakıyor. Film, Van Gogh’un yaşamının son yıllarına odaklanarak onun yalnızlığını, yaratıcı sancılarını ve doğayla kurduğu derin bağı gözler önüne seriyor. Yönetmen Van Gogh’un dünyayı algılayış biçimine de odaklanarak klasik biyografi anlatılarından sıyrılıyor. Ayrıca yine yönetmenin resimsel bir estetikle yaklaştığı sahneler, Van Gogh’un sarıya olan tutkusu ve doğayı ruhsal bir ilham kaynağı olarak görme biçimini izleyiciye yansıtıyor. Dafoe’nun performansı ise sanatçının hem kırılganlığını hem de tutkularını olağanüstü bir şekilde yansıtıyor. Film boyunca kendinizi Van Gogh’un renklerle konuştuğu, doğayla bir bütün olduğu anlarda bulacak ve onun dünyasına empatiyle bakacaksınız. Özellikle sanatçının Paul Gauguin (Oscar Isaac) ile olan ilişkisini ve yaratıcı farklılıklarını ele alan sahneler, 19. yüzyıl sanat ortamını ve o dönemdeki sanatçılar arası etkileşimleri anlamak açısından oldukça etkileyici ve öğretici. Yani film sadece Van Gogh’un trajik yaşamını ele almıyor aynı zamanda sanatın ne olduğu, bir sanatçının dünyayı nasıl algıladığı ve yaratım sürecinin insan ruhunda nasıl fırtınalar kopardığını görselleştiriyor.
Celil Sadık18,367 просмотров • 1 год назад