Celil Sadık's banner
Celil Sadık's profile picture

Celil Sadık

@celilsadk78,848 subscribers

Sanat Tarihçisi, Yazar. Uygarlığın Ayak İzleri serisi yazarı. Resim Okumaları, Sanatçıların Hayat Hikayeleri. @sanatntarihi admini https://t.co/SuHSYZ8jzq

Shorts

Michelangelo, Sistine Şapeli’nin tavanını boyarken pek çok zorlukla karşılaştı. Öncelikle, kendisini daha çok heykeltıraş olarak gören Michelangelo, böyle büyük bir fresko çalışmasına başlama konusunda isteksizdi. Papa II. Julius’un ısrarı ve baskısı nedeniyle projeyi kabul etti. Ancak bu projeye başlamak, hem fiziksel hem de zihinsel olarak çok yorucu oldu. Birinci büyük zorluk, çalışma ortamıydı. Tavanın yüksekliği ve genişliği, Michelangelo’nun rahat çalışmasını imkansız hale getirdi. Kendisi freskleri yapmak için sürekli yukarı bakması, omuz ve boyun ağrılarına neden oldu. Hatta yıllar sonra yazdığı mektuplarında, sürekli yukarıya bakmaktan boynunun ve sırtının kasıldığını ve ağrılarının sürekli hale geldiğini dile getirdi. Ayrıca boya sürekli yüzüne ve gözlerine damlıyordu, bu da onun için büyük bir engeldi. Teknik zorluklar da çok fazlaydı. Fresko tekniğiyle çalışmak zorundaydı; bu, ıslak sıva üzerine boyayı gerektiren bir yöntemdi. Hızlı çalışmayı ve hataların düzeltilmesinin zor olduğu bir yapıyı gerektiriyordu. İlk denemelerinde sıva hızlı bir şekilde bozuldu ve Michelangelo bu hataları düzeltmek için birkaç kez sıfırdan başlamak zorunda kaldı. Tüm bu zorluklara rağmen, Michelangelo, Sistine Şapeli’nin tavanını dört yıl süren zorlu bir sürecin ardından tamamladı. Bu eser, Rönesans sanatının zirve noktalarından biri olarak kabul edilir ve Michelangelo’nun sadece bir heykeltıraş değil, aynı zamanda bir ressam olarak da üstün yeteneklerini ortaya koydu.

Michelangelo, Sistine Şapeli’nin tavanını boyarken pek çok zorlukla karşılaştı. Öncelikle, kendisini daha çok heykeltıraş olarak gören Michelangelo, böyle büyük bir fresko çalışmasına başlama konusunda isteksizdi. Papa II. Julius’un ısrarı ve baskısı nedeniyle projeyi kabul etti. Ancak bu projeye başlamak, hem fiziksel hem de zihinsel olarak çok yorucu oldu. Birinci büyük zorluk, çalışma ortamıydı. Tavanın yüksekliği ve genişliği, Michelangelo’nun rahat çalışmasını imkansız hale getirdi. Kendisi freskleri yapmak için sürekli yukarı bakması, omuz ve boyun ağrılarına neden oldu. Hatta yıllar sonra yazdığı mektuplarında, sürekli yukarıya bakmaktan boynunun ve sırtının kasıldığını ve ağrılarının sürekli hale geldiğini dile getirdi. Ayrıca boya sürekli yüzüne ve gözlerine damlıyordu, bu da onun için büyük bir engeldi. Teknik zorluklar da çok fazlaydı. Fresko tekniğiyle çalışmak zorundaydı; bu, ıslak sıva üzerine boyayı gerektiren bir yöntemdi. Hızlı çalışmayı ve hataların düzeltilmesinin zor olduğu bir yapıyı gerektiriyordu. İlk denemelerinde sıva hızlı bir şekilde bozuldu ve Michelangelo bu hataları düzeltmek için birkaç kez sıfırdan başlamak zorunda kaldı. Tüm bu zorluklara rağmen, Michelangelo, Sistine Şapeli’nin tavanını dört yıl süren zorlu bir sürecin ardından tamamladı. Bu eser, Rönesans sanatının zirve noktalarından biri olarak kabul edilir ve Michelangelo’nun sadece bir heykeltıraş değil, aynı zamanda bir ressam olarak da üstün yeteneklerini ortaya koydu.

209,700 görüntüleme

Sistina Şapeli tavanını resmeden Michelangelo'nun o dönemde ailesine yazdığı mektup; “Başkalarından çok kendimi sevmek zorundayım, ama en zorlu ihtiyaçlarımı bile karşılayamıyorum. Burada çok zor durumdayım ve iki büklüm haldeyim. Tek bir dostum yok, istemiyorum da; açlığımı gidermek için yemek yemeye vaktim yok. Bu yüzden, beni daha fazla rahatsız etmeyin, bir dirhem daha sıkıntı kaldıracak gücüm yok.”

Sistina Şapeli tavanını resmeden Michelangelo'nun o dönemde ailesine yazdığı mektup; “Başkalarından çok kendimi sevmek zorundayım, ama en zorlu ihtiyaçlarımı bile karşılayamıyorum. Burada çok zor durumdayım ve iki büklüm haldeyim. Tek bir dostum yok, istemiyorum da; açlığımı gidermek için yemek yemeye vaktim yok. Bu yüzden, beni daha fazla rahatsız etmeyin, bir dirhem daha sıkıntı kaldıracak gücüm yok.”

225,599 görüntüleme

Michelangelo yaklaşık 1460 gün boyunca, 343 figür ve 20–30 civarında ana pigment kullanarak, zeminden 20 metre yüksekte, 520 m²’lik Sistina Şapeli tavanını fresk tekniğiyle resmetti...

Michelangelo yaklaşık 1460 gün boyunca, 343 figür ve 20–30 civarında ana pigment kullanarak, zeminden 20 metre yüksekte, 520 m²’lik Sistina Şapeli tavanını fresk tekniğiyle resmetti...

71,844 görüntüleme

Ve İngiliz rönesansının başladığı o an… dkkdkdkd

Ve İngiliz rönesansının başladığı o an… dkkdkdkd

131,741 görüntüleme

Empresyonist ressam Monet’nin evi ve muhteşem bahçesi 😍🌻

Empresyonist ressam Monet’nin evi ve muhteşem bahçesi 😍🌻

129,076 görüntüleme

İtalya turlarında Caravaggio anlatırken benim tarafsızlık... skjdks 😂😂

İtalya turlarında Caravaggio anlatırken benim tarafsızlık... skjdks 😂😂

15,921 görüntüleme

Michelangelo'nun Musa heykelini ziyaret ettim sonunda :)

Michelangelo'nun Musa heykelini ziyaret ettim sonunda :)

24,212 görüntüleme

Bu gördüğünüz muhteşem kitap, "Book of Hours” yani Saatler Kitabı olarak bilinen bir el yazması. Saatler Kitapları Orta Çağ ve Rönesans döneminde kişisel dua kitapları olarak kullanılmış ve genellikle zengin süslemeler, minyatürler ve dini metinler içermişlerdir. Bu videoda ise severek takip ettiğim "herman_nick" (Instagramda onu bu isimle bulabilirsiniz) İtalyan Rönesansı’na ait bir Saatler Kitabı'nı tanıtıyor. Ancak soldaki sayfalarda görülen minyatürlerin aslında orijinal olmadığı ve 19. yüzyılda Caleb Wing tarafından yapıldığı belirtiyor. Bu noktada size biraz Caleb Wing'ten de bahsetmek istiyorum. Kendisi 19. yüzyılda eski eserleri restore eden ve kopyalarını üreten bir sanatçıydı. O dönemde eski kitapları koleksiyonlarında tutan varlıklı isimler bazen eserleri koruma veya süsleme amacıyla yeni illüstrasyonlar eklettiriyorlardı. Herman videonun altındaki açıklamada bu kitabın eskiden John Jarman adlı bir koleksiyonere ait olduğunu yazmış. John Jarman ise nadir kitaplar ve sanat eserleri toplayan önemli koleksiyonculardan biri olarak biliniyor. Yani bu kitap İtalyan Rönesansı’na ait orijinal bir eser olmasına rağmen, sol sayfadaki minyatürler 19. yüzyılda Caleb Wing tarafından yeniden yapılmış. Bu tarz kitaplar, Avrupa aristokrasisinin özel ibadet kitapları olarak kullanılmıştır ve el yazması olmaları nedeniyle oldukça değerlidir. Zengin süslemeleri, altın yaldız detayları ve dini sahneleriyle ünlüdürler. Günümüzde bu eserler, müzelerde ve özel koleksiyonlarda korunmaktadır.

Bu gördüğünüz muhteşem kitap, "Book of Hours” yani Saatler Kitabı olarak bilinen bir el yazması. Saatler Kitapları Orta Çağ ve Rönesans döneminde kişisel dua kitapları olarak kullanılmış ve genellikle zengin süslemeler, minyatürler ve dini metinler içermişlerdir. Bu videoda ise severek takip ettiğim "herman_nick" (Instagramda onu bu isimle bulabilirsiniz) İtalyan Rönesansı’na ait bir Saatler Kitabı'nı tanıtıyor. Ancak soldaki sayfalarda görülen minyatürlerin aslında orijinal olmadığı ve 19. yüzyılda Caleb Wing tarafından yapıldığı belirtiyor. Bu noktada size biraz Caleb Wing'ten de bahsetmek istiyorum. Kendisi 19. yüzyılda eski eserleri restore eden ve kopyalarını üreten bir sanatçıydı. O dönemde eski kitapları koleksiyonlarında tutan varlıklı isimler bazen eserleri koruma veya süsleme amacıyla yeni illüstrasyonlar eklettiriyorlardı. Herman videonun altındaki açıklamada bu kitabın eskiden John Jarman adlı bir koleksiyonere ait olduğunu yazmış. John Jarman ise nadir kitaplar ve sanat eserleri toplayan önemli koleksiyonculardan biri olarak biliniyor. Yani bu kitap İtalyan Rönesansı’na ait orijinal bir eser olmasına rağmen, sol sayfadaki minyatürler 19. yüzyılda Caleb Wing tarafından yeniden yapılmış. Bu tarz kitaplar, Avrupa aristokrasisinin özel ibadet kitapları olarak kullanılmıştır ve el yazması olmaları nedeniyle oldukça değerlidir. Zengin süslemeleri, altın yaldız detayları ve dini sahneleriyle ünlüdürler. Günümüzde bu eserler, müzelerde ve özel koleksiyonlarda korunmaktadır.

16,555 görüntüleme

Francisco Goya’nın “Oğlunu Yiyen Satürn” adlı eseri, sanat tarihinin en karanlık ve en rahatsız edici tablolarından biri olarak kabul edilir. 1819-1823 yılları arasında, Goya’nın “Kara Resimler” serisinin bir parçası olarak yaptığı bu eser Yunan mitolojisindeki Kronos’un (Satürn veya Zaman Baba) kendi çocuklarını yeme mitine dayanır. Bu mitin alegorisinde ise zamanın her şeyi yuttuğu anlatımı vardır. Tabloda korku dolu gözlerle bakan ve kendi deliliğinin eşiğinde bir figür, oğlunu acımasızca parçalarken tasvir edilmiştir. Goya’nın bu eseri aslında yaşadığı dönemdeki politik istikrarsızlık, savaşın yıkıcılığı ve insanın içindeki ilkel vahşetin sanatsal bir yansımasıdır. Guillermo del Toro’nun Pan’ın Labirenti (2006) filminde yer alan Pale Man ise Goya’nın Satürn’üyle benzer bir korku ve dehşet estetiğine sahiptir. Çocukları yiyen bu canavar, boş göz çukurları ve avuçlarının içinde yer alan gözleriyle, insanın içindeki en ilkel korkuları harekete geçiren bir figürdür. Filmde Pale Man hem fiziksel olarak hem de güçlülerin masumlar üzerindeki zulmünü simgeleyen alegorik bir yaratık olarak karşımıza çıkar. Pale Man’in masasındaki ziyafet ve onun orada uyuyan, hareketsiz haliyle Goya’nın Satürn’ünün donmuş ifadesi benzer bir atmosfere sahiptir. İki figür de acımasız bir yamyamlığı ve kontrol edilemeyen açgözlülüğü temsil eder. Zaten yönetmen de bu karakteri yaratırken Goya'nın eserinden etkilendiğini doğrudan söylemiş. Hala izlemeyen varsa Pan'ın Labirenti filmini mutlaka tavsiye ederim. 😱

Francisco Goya’nın “Oğlunu Yiyen Satürn” adlı eseri, sanat tarihinin en karanlık ve en rahatsız edici tablolarından biri olarak kabul edilir. 1819-1823 yılları arasında, Goya’nın “Kara Resimler” serisinin bir parçası olarak yaptığı bu eser Yunan mitolojisindeki Kronos’un (Satürn veya Zaman Baba) kendi çocuklarını yeme mitine dayanır. Bu mitin alegorisinde ise zamanın her şeyi yuttuğu anlatımı vardır. Tabloda korku dolu gözlerle bakan ve kendi deliliğinin eşiğinde bir figür, oğlunu acımasızca parçalarken tasvir edilmiştir. Goya’nın bu eseri aslında yaşadığı dönemdeki politik istikrarsızlık, savaşın yıkıcılığı ve insanın içindeki ilkel vahşetin sanatsal bir yansımasıdır. Guillermo del Toro’nun Pan’ın Labirenti (2006) filminde yer alan Pale Man ise Goya’nın Satürn’üyle benzer bir korku ve dehşet estetiğine sahiptir. Çocukları yiyen bu canavar, boş göz çukurları ve avuçlarının içinde yer alan gözleriyle, insanın içindeki en ilkel korkuları harekete geçiren bir figürdür. Filmde Pale Man hem fiziksel olarak hem de güçlülerin masumlar üzerindeki zulmünü simgeleyen alegorik bir yaratık olarak karşımıza çıkar. Pale Man’in masasındaki ziyafet ve onun orada uyuyan, hareketsiz haliyle Goya’nın Satürn’ünün donmuş ifadesi benzer bir atmosfere sahiptir. İki figür de acımasız bir yamyamlığı ve kontrol edilemeyen açgözlülüğü temsil eder. Zaten yönetmen de bu karakteri yaratırken Goya'nın eserinden etkilendiğini doğrudan söylemiş. Hala izlemeyen varsa Pan'ın Labirenti filmini mutlaka tavsiye ederim. 😱

12,212 görüntüleme

Videos

celilsadk's profile picture

Sanat tarihine merakı olan herkesin izlemesi gereken hem göze hem de ruha hitap eden bir film İnci Küpeli Kız (2003). Hollandalı ressam Johannes Vermeer’in en ünlü tablolarından biri olan İnci Küpeli Kız’ın arkasındaki hayali hikayeyi anlatıyor. Film 17. yüzyılda, Vermeer’in evinde hizmetçi olarak çalışan Griet (Scarlett Johansson) ile ressamın arasındaki sessiz ama güçlü bağı merkezine alıyor. Ressamın dünyasına adım atışı, renkleri ve ışığı keşfedişi, tabloya dönüşme süreci… Hepsi o kadar incelikle işlenmiş ki izlerken gerçekten bir tablonun içine girdiğinizi hissediyorsunuz. Scarlett Johansson’un muhteşem performansı ve Colin Firth’ün Vermeer’e kattığı gizemli hava filme bambaşka bir anlam kazandırıyor. Renklerin ve ışığın ustaca kullanımı, her sahneyi adeta bir tabloya dönüştürüyor. Yani film hem hikayesiyle hem de görüntüleriyle sanatseverler için bir görsel şölen diyebiliriz. (E tabi Scarlett var :) ) Eğer hem tarih hem de sanat ilginizi çekiyorsa, İnci Küpeli Kız tam sizlik bir film. Şunu da tekrar vurgulamak istiyorum; filmde gördüğünüz hikaye resmin gerçek hikayesi değil, resmin gerçek hikayesi hala bir sır olmaya devam ediyor ve sürekli yeni teoriler ortaya çıkıyor. Örneğin İnci Küpeli Kız'ın aslında Vermeer'in kızlarından biri olduğu iddiası üzerine duruluyor son yıllarda yine bu kızın kim olduğu belirsizliğini koruyor... Ama film her türlü izlemeye değer. İyi pazarlar 🖤

Celil Sadık

116,279 görüntüleme • 1 yıl önce

En sevdiğim korku filmlerinden birini tavsiye etmeye geldim. Son çalışmam olan; Batı Resminde Korku / Şeytanlar ve Cadılar" kitabımı okuduysanız mutlaka izleyin bu filmi. Robert Eggers’ın 2015 yapımı The Witch filmi, klasik korku klişelerinden uzak durarak izleyicisini psikolojik gerilim, doğaüstü korku ve tarihsel gerçekçiliğin kesiştiği ürkütücü bir dünyaya davet ediyor. 1630’ların New England’ında geçen bu hikayede; cadılıkla suçlanan bir ailenin doğaya ve kendi içlerindeki korkulara karşı verdiği savaşı anlatıyor. Eğer sizi derinden etkileyen, atmosferik bir korku filmi arıyorsanız, The Witch kesinlikle izleme listenize eklemeniz gereken yapımlardan biri. Ayrıca filmde Goya'nın cadı sahnelerine benzer sahneler yer alıyor. 17. yüzyıl Püriten toplumunun doğaüstü korkularını ve fanatizmini o kadar başarılı yansıtıyor ki, kendinizi gerçekten o dönemde yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Kostümler, diyaloglar ve mekân seçimleri döneme son derece uygun. Eğer ani korku efektleri (jump scare) yerine, yavaş yavaş yükselen bir tedirginlik hissi seviyorsanız, The Witch tam size göre. Eggers, adım adım inşa ettiği atmosferle izleyicisini rahatsız edici bir bilinmezliğin içine çekiyor. Filmin başrolünde yer alan Anya Taylor-Joy, Thomasin karakteriyle inanılmaz bir oyunculuk sergiliyor. Naif bir genç kızdan, kaderiyle yüzleşen bir kadına dönüşüm sürecini izlerken onunla birlikte gerilim ve çaresizliği hissediyorsunuz. Filmi izleyenlerin unutamayacağı bir karakter var: Black Phillip. Bir keçi nasıl bu kadar korkutucu olabilir diye düşünebilirsiniz, ancak film bittiğinde aklınızdan uzun süre çıkmayacağından emin olabilirsiniz. The Witch, klasik korku filmi hayranlarını bile ters köşeye yatıracak kadar özgün bir yapım. Sizi rahatsız eden ama gözünüzü de ekrandan ayırmanıza izin vermeyen bir atmosferi var. Eğer doğaüstü korku, psikolojik gerilim ve tarihsel korku türlerine ilgi duyuyorsanız, bu filmi kaçırmayın. “Wouldst thou like to live deliciously?” 🍎🐇
0:57

Sensitive content

This media may contain sensitive content.

celilsadk's profile picture

En sevdiğim korku filmlerinden birini tavsiye etmeye geldim. Son çalışmam olan; Batı Resminde Korku / Şeytanlar ve Cadılar" kitabımı okuduysanız mutlaka izleyin bu filmi. Robert Eggers’ın 2015 yapımı The Witch filmi, klasik korku klişelerinden uzak durarak izleyicisini psikolojik gerilim, doğaüstü korku ve tarihsel gerçekçiliğin kesiştiği ürkütücü bir dünyaya davet ediyor. 1630’ların New England’ında geçen bu hikayede; cadılıkla suçlanan bir ailenin doğaya ve kendi içlerindeki korkulara karşı verdiği savaşı anlatıyor. Eğer sizi derinden etkileyen, atmosferik bir korku filmi arıyorsanız, The Witch kesinlikle izleme listenize eklemeniz gereken yapımlardan biri. Ayrıca filmde Goya'nın cadı sahnelerine benzer sahneler yer alıyor. 17. yüzyıl Püriten toplumunun doğaüstü korkularını ve fanatizmini o kadar başarılı yansıtıyor ki, kendinizi gerçekten o dönemde yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Kostümler, diyaloglar ve mekân seçimleri döneme son derece uygun. Eğer ani korku efektleri (jump scare) yerine, yavaş yavaş yükselen bir tedirginlik hissi seviyorsanız, The Witch tam size göre. Eggers, adım adım inşa ettiği atmosferle izleyicisini rahatsız edici bir bilinmezliğin içine çekiyor. Filmin başrolünde yer alan Anya Taylor-Joy, Thomasin karakteriyle inanılmaz bir oyunculuk sergiliyor. Naif bir genç kızdan, kaderiyle yüzleşen bir kadına dönüşüm sürecini izlerken onunla birlikte gerilim ve çaresizliği hissediyorsunuz. Filmi izleyenlerin unutamayacağı bir karakter var: Black Phillip. Bir keçi nasıl bu kadar korkutucu olabilir diye düşünebilirsiniz, ancak film bittiğinde aklınızdan uzun süre çıkmayacağından emin olabilirsiniz. The Witch, klasik korku filmi hayranlarını bile ters köşeye yatıracak kadar özgün bir yapım. Sizi rahatsız eden ama gözünüzü de ekrandan ayırmanıza izin vermeyen bir atmosferi var. Eğer doğaüstü korku, psikolojik gerilim ve tarihsel korku türlerine ilgi duyuyorsanız, bu filmi kaçırmayın. “Wouldst thou like to live deliciously?” 🍎🐇

Celil Sadık

51,186 görüntüleme • 1 yıl önce

celilsadk's profile picture

Yeraltının ve karanlıkların tanrısı Hades, aynı zamanda Zeus ve Poseidon’un kardeşidir. Kronos’un en güçlü oğullarından biri olan ve babası tarafından yutulan Hades, Zeus tarafından kurtarıldıktan sonra ona yeraltının hükümdarlığı verildi. Zeus gökyüzünü, Poseidon denizleri aldığında ona da ölüm kokan yer altı diyarı kaldı. Böylece ölüler ülkesinin tanrısı oldu Hades. Başına taktığı ve görünmez olmasını sağlayan bir miğfere sahiptir. Bu miğferi sadece Hades değil aynı zamanda Herakles, Perseus, Hermes ve Athena çeşitli mitlerde başlarına geçirirler. Alman masallarında da karşımıza çıkan bu başlık, Tarnkappe olarak bilinmektedir. Yaşadığı dünyada sadece kasvet, acı ve hüzün vardır. İnsanlar ona isim takarken son derece acımasız davranır; iğrenç, taş kalpli, vahşi Hades olarak bahsederler. Ölüler diyarının efendisi, yeraltındaki sarayında yaşar. Bu sarayın kapısı herkese açıktır ancak bu saraydan çıkış asla yoktur. Hades, yeraltı zenginliklerine sahip olduğu için maddi serveti de olağanüstüdür. Hades’in diğer adı Aidoneus’dur ve ‘zengin’ anlamına gelmektedir. Bu zenginliği ve yeraltındaki hayatı, karısı Persephone ile paylaşır. Persephone ilk başlarda öyle olmasa da, katı yürekli ve duygusuz bir kadındır. Tanrıları kızdırdığınızda veya günah işlediğinizde affedilmek adına diğer tanrılar size bir şans daha tanıyabilecek iken, Hades ve karısını kızdırdığınız takdirde onlar sizi asla affetmeyeceklerdir. Çoğu antik dönem yazarının metinlerinde, bu iki tanrının diğerlerine göre daha kapalı bir yaşamları vardır. Yeraltından fazla çıkmazlar. Kimseyle muhattap olmazlar. Ayrıca ne insanlar ne de tanrılar tarafından sevilmezler. Hades ve eşi, Olympos’ta düzenlenen ziyafetlere de katılmazlar. Onun yeraltı diyarına da ölüleri taşıyan Hermes dışında kimse gitmez. Antik dönem yazarları Hades’in yeraltı diyarı için; ‘Tanrıların bile tiksindiği, çirkef dolu ülke!’ olarak bahsederler. Aslında bu tiksinti karşılıklı gibidir. Çünkü Hades de diğer tanrılardan tiksiniyor gibi davranır ve aralarındaki kardeşlik bağını reddeder gibidir. Devamı aşağıda ⬇️

Celil Sadık

57,008 görüntüleme • 2 yıl önce

celilsadk's profile picture

Michelangelo’nun Sistine Şapeli’nin tavanında yer alan Adem’in Yaratılışı sahnesinde Tanrı’nın bulunduğu alanın insan beynine benzediği yönünde pek çok teori ortaya atılmıştır. Çoğu zaman biz bu teorileri gerçek bilgi sanıyoruz ki hatayı da burada yapıyoruz. Bu bilgileri akademik ders kitaplarında görmek de bu nedenle mümkün değildir. Westworld dizisi, robotların bilinç kazanma sürecini ve yapay zekanın insan gibi düşünebilmesini temel alan bir hikaye anlatıyor. Bu noktada dizinin yaratıcıları, Michelangelo’nun freskinde yer alan Tanrı’nın insan beynine benzeyen alanda yer alması fikrini dizinin dünyasına ustaca entegre etmişlerdir. Dizide, bilinç kazanmanın tanrısal bir güç olmadığı, insanın kendi kendini yaratabileceği vurgulanır. Bu tema, Michelangelo’nun resmindeki Tanrı’nın beyin içinde tasvir edildiği teorisiyle bağdaştırılıyor: Bilinç, dışsal bir güçten (Tanrı) değil, insanın kendi içsel mekanizmalarından gelir. Ancak bu doğru değil... Anthony Hopkins’in canlandırdığı Dr. Robert Ford karakteri, parkın kurucu isimlerinden biridir ve tanrısal bir yaratıcı figürü temsil eder. Tıpkı Michelangelo’nun freskindeki Tanrı gibi, Ford da yarattıklarına bilinç vermek için çaba harcar. E tabi böylesine güzel bir yapımda hele bir de Anthony Hopkins gibi usta bir aktörün bunları söylediğini duyunda inanasımız geliyor. Bu beyin Hipotezi; 1990 yılında Amerikalı doktor Frank Meshberger adlı bir nöroanatomi uzmanının Tanrı ve meleklerin yer aldığı alanın kesit halinde bir insan beynine benzediğini öne sürmesiyle başladı. Yani öne süren bir sanat tarihçisi değil, iddia ettiği şeyi herhangi bir arşiv taraması veya araştırma yapmadan sırf öyle benzediği için ortaya attı. Aslında hakikaten benziyor. Gerçekten de beyni andırıyor ancak hem dizide hem de Frank Meshberger'in teorisinde bu hipotez gerçek bilinç gücünün insandan geldiği mesajının verildiğini iddia ediyor. Ama ne yazık ki Michelangelo bu mesajı verecek kadar açık görüşlü bir sanatçı değil aksine derin dini inançları olan bir Katolikti. Oldukça sade bir yaşam sürdü. Pek çok kaynağın belirttiğine göre dünyevi zevklerden uzak durmak pahasına hem oldukça cimri hem de bir o kadar kirliydi. Söz konusu Hipotez kapsamında; Kırmızı pelerin ve çevresindeki figürler, beyin yarım kürelerini oluşturuyor. Meleklerin dizilimi, beyin kıvrımlarını andırıyor. Tanrı’nın sağ kolunun altındaki figür, beyin sapına ve hipofiz bezine benzetiliyor. Yeşil şal da omuriliğe benzetiliyor. Michelangelo, Rönesans sanatçılarının çoğu gibi insan anatomisine büyük ilgi duyuyordu ve gençliğinde kadavralar üzerinde çalışmıştı. Yani beyinden model almış olabilir ancak bu yine de insanın bir yaratıcıya ihtiyaç duymayacağı mesajı taşımıyor. Bu tamamen dizinin senaristlerinin dizideki hikayeyi desteklemek için yazdıkları bir şey. Bazı sanat tarihçileri, Michelangelo’nun bilinçli olarak beyni resmetmiş olabileceğini kabul ediyor. Ancak az önce de dediğim gibi bu benzerliğin tesadüfi olabileceğini ve Michelangelo’nun asıl amacının Tanrı’yı dinamik ve etkileyici bir şekilde betimlemek olduğunu ve yazılı kaynaklarda bu kısımla alakalı herhangi bir şey bulunmadığını bu nedenle insan bilincine övgünün biraz uydurma bir okuma olduğunu düşünüyor. Michelangelo’nun eserlerinde mistik ve sembolik anlamlar yerine estetik ve anatomik doğruluğa odaklandığı da biliniyor. Hatta bu beyin olayından sonra başka araştırmacılar, Tanrı’nın çevresindeki alanın kadın rahmine benzediğini ve sahnenin yaratılışı değil, doğumu temsil ettiğini de iddia etmiştir. Yani önüne gelen bir şeye benzetiyor. Tanrı’nın insan aklına ilham verdiği fikri öne çıkar. Eğer Michelangelo beyni bilinçli olarak tasvir ettiyse, bu Tanrı’nın insana akıl ve bilinç verdiğini simgeleyebilir. Ama bunu bize direkt söylemediği sürece ve yazılı kaynaklarda böyle bir ifadeye rastlanılmadığı sürece bu düşünce sadece hipotez olarak kalır... Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sanatla kalın. 🖤

Celil Sadık

31,385 görüntüleme • 1 yıl önce

celilsadk's profile picture

Bugün sizi Louvre Müzesi’ndeki Büyük Galeri’ye götürüyorum. Konumuz; Romantizm sanat anlayışının Fransa’daki öncüsü Eugène Delacroix’nin 1827 yılında yaptığı ve 3.92 m x 4.96 m ölçülerine sahip olan Sardanapalus’un Ölümü adlı eseri. Asurluların son kralı olan Sardanapalus zevk düşkünü ve halkın dilinden anlamayan bir kraldır. Her türlü cinsel zevke meraklı olan, sarayında pek çok erkek ve kadını cariye olarak bulunduran Sardanapalus’un devlet işleriyle pek alakası yoktu. Ayrıca elindeki zenginliğin farkında olan kral, büyük ziyafetler vermesiyle ve bu ziyafetler esnasındaki rahat hareketleriyle biliniyordu. Haliyle bu kadar içki içtiği ve sürekli eğlence peşinde koştuğu için genelde akşamdan kalma oluyor ve ülkesini yönetemiyordu. Tembel bir kral olarak bilinen Sardanapalus’un zayıf olduğunu düşünen düşmanları ise bir araya geldiler. Med, Pers ve Babil medeniyetleri tarafından desteklenen büyük bir isyancı ordusu Asurluların direkt merkezine saldırdılar. Ninova kentini kuşattıklarında Sardanapalus ülkesinin kralı olarak son nefesine kadar savaşmaktansa kendini öldürmeyi tercih etti. Ancak yalnız ölmeye hiç niyeti yoktu. Bütün zenginlikleri de kendisiyle birlikte yok olmalıydı. Belki de her şeyi yanında götürmek istedi. Bu nedenle de saray içerisinde büyük bir ateş yaktırdı ve kendisine ait ne kadar köle varsa ölüm yolunda ona eşlik etmelerini istedi. Gözde cariyesi Myrrha ve diğer cariyeler, köleler ve hatta hayvanlar bile kralla birlikte öldürülecekleri. Romantik resim anlayışını bu resmi yaptıktan kısa tam olarak ‘Halka Liderlik Eden Özgürlük’ (1830) eseriyle ortaya koyacak olan sanatçı bu resimde yeni stilinin sinyallerini veriyordu. Romantizm romanlardaki gibi, inanması güç sahnelerin ortaya konduğu son derece duygusal ve güçlü bir sanat dili demekti. Bu dili yansıtmak için Delacroix ve bu anlayışı kabul eden diğer ressamlar daha hareketli fırça darbeleri kullanarak resimler yapmaya başladılar. Romantizm’in ‘romansı’ dilini resimde göstermenin yolunun sahneyi daha hareketli resmetmekten geçtiğini düşünüyorlardı. Bunu yaparken gerçekleri çarpıtıyor ve gözü duygusal açıdan besleyecek kompozisyonlara imza atıyorlardı. Mesela incelediğimiz resmin konusunu dinlediğimizde daha kanlı bir sahne olmasını bekleriz. Çünkü gerçek yaşamda böyle bir anda bir kaos ve vahşet anı yaşanmasını bekleriz. Ancak bu resimde Delacroix'nin kanlı bir sahne yapmak yerine ışığı, gölgesi, renkleri ve figürleri ele alış biçimiyle daha teatral bir sahne ortaya koyduğunu görüyoruz. Ressam bu resmi yaparken Lord Byron'ın edebi eserinden yola çıkmış olsa da onun anlattığı olayları yine kendi sanat anlayışına uyarlamak için değiştirmiş olduğunu görüyoruz. Mesele orijinal hikayede kralın sarayı ateşe verdiği bilinirken burada askerlerin cariyeleri yakalayarak tek tek öldürdüklerini görüyoruz. Kaotik bir ortam içine yerleştirilmiş hatta sıkıştırılmış olan onlarca obje ve figür izleyiciyi görsel açıdan boğmak için tasarlanmış. Askerler, köleler, altınlar ve bir de at figürü öldürülmek üzere kralın yatak odasına toplanmışlar. Kral Sardanapalus ise kompozisyonun geneline hakim olan yoğun harekete zıtlık oluşturacak şekilde yatağına uzanmış olan biteni umarsızca izlemektedir. Bu ifade kralın ne kadar gamsız ve ülkesinin kaderini belirleyen olaylarda ne kadar etkisiz olduğunu yansıtır. İzleyici olarak resmi izleyen bizlerden neredeyse hiçbir farkı yoktur. Kralın solunda yatağa kapaklanmış olan figür ise en sevdiği cariyesi Myrrha'dır. Ayrıca eserin biraz daha sağ kısmına bakarsak oradan dumanların yükselmeye başladığını da görürüz. İşte o anda birazdan bütün acının, vahşetin, şiddetin, zenginliğin ve güzelliğin alevler tarafından yutulacağını hissederiz. Okuduğunuz için teşekkür ederim, sanatla kalın. 🖤

Celil Sadık

35,550 görüntüleme • 2 yıl önce

celilsadk's profile picture

Yakında İtalya'ya giden olursa kaçırmasın; 7 Mart - 6 Temmuz tarihleri arasında Roma'da muhteşem bir 'Caravaggio' sergisi olacak. Palazzo Barberini'nin resmi hesabından, sanatseverlerin heyecanla beklediği Caravaggio sergisinin hazırlıklarına dair bir video paylaşıldı. Ben de sergide neler olacak diye araştırdım sizin için; Öncelikle şunu söyleyeyim: tüm zamanların en iyi Caravaggio sergisi olacak deniyor. Yaklaşık 60 yıl boyunca özel bir koleksiyonda saklı kalan ve 1963 yılında Caravaggio’ya atfedilen, benim de geçtiğimiz günlerde sizlerle paylaştığım Maffeo Barberini Portresi de ilk kez halka sunulacak. Madrid’deki Prado Müzesi’nden "Ecce Homo" adlı eser getirilecek. Madrid’deki Thyssen-Bornemisza Müzesi’nden ödünç alınan İskenderiyeli Azize Katerina (videoda gördüğünüz resim) eseri zaten daha önce Barberini koleksiyonunun bir parçasıydı ve sergi için orijinal mekânına geri dönecek. Detroit Sanat Enstitüsü’nden gelen Martha ve Mecdelli Meryem adlı eseri de sergide olacak. Judith ve Holofernes tablosundaki aynı modeli kullanmasıyla dikkat çekiyor. (meryem-judith) judith ve holofernes konulu eser de zaten Barberini'de sergileniyor. Belki yan yana koyarlar bunları. 🖤 Aziz Ursula’nın Şehit Edilişi adlı eseri de Intesa Sanpaolo koleksiyonundan ödünç alınmış. Caravaggio’nun ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı son tablosu olarak kabul ediliyor. Adres: Via delle Quattro Fontane, 13 – 00184 Roma Metro A hattı, Barberini durağı; 53, 61, 62, 63, 80, 81, 83, 160, 492 ve 590 numaralı otobüs hatları. Pazar–Perşembe: 09.00 – 20.00 Cuma–Cumartesi: 09.00 – 22.00 Tam: €18 18–25 yaş arası: €15 Kombine bilet (Caravaggio 2025 sergisi + Gallerie Nazionali di Arte Antica kalıcı koleksiyonu): €25 (20 gün geçerli) Bizden giden olursa Caravaggio çok selamımı söyleyin.

Celil Sadık

24,690 görüntüleme • 1 yıl önce

celilsadk's profile picture

Breaking Bad’in 3. sezon 11. bölümünde Jesse ve Jane, Georgia O’Keeffe resimleri üzerine oldukça iyi bir konuşma yapıyorlar. Aslında burada iyi konuşan tek kişi Jane karakteri. Özellikle ressamların neden sürekli aynı şeyleri tekrar tekrar yaptıkları sorusuna ders niteliğinde muhteşem bir cevap veriyor. Aynı zamanda Jane, Georgia O’Keeffe’nin resmini gösterirken, sıradan bir kapının ardında bambaşka anlamlar yattığını anlatır. Jesse ise sadece bakar ve anlayamaz… çünkü anlamak istemez. Bu sahne aslında iki karakterin arasındaki farkı bir sanat eseri üzerinden çok incelikli anlatır. Jane, dünyayı derinlemesine görebilen bir ruhtur; yaralı, ama hala hayal kuran bir ruh. Jesse ise yüzeyde çırpınan ve gördüklerini anlamlandıracak cesareti olmayan biridir. Bir kapı gösterilir ona ama Jesse o kapıdan geçmez. Çünkü bazen hayat sana çıkışı gösterir, ama içeri girmek için cesaret gerekir. Ve Jesse’nin hikayesi de biraz budur aslında, kendine bile itiraf edemediği şeylerle yüzleşememek... Bu sahnenin hem modern sanatı bu kadar güzel özetlemesi hem de Jesse karakterinin gelişim hikayesi açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle sizinle paylaşmak istedim. Ayrıca ressamın resimleriyle ilgili düşüncesini de buraya bıraktım; “Sürekli çiçeklerimin kadın cinselliğini sembolize ettiğini söylediler. Ama bu bana hiç mantıklı gelmedi. Çiçeklere baktım ve gördüğümü resmettim. İnsanların görmek istediklerini görmeleri benim suçum değil.” -Georgia O’Keeffe (1887–1986)

Celil Sadık

17,938 görüntüleme • 10 ay önce

celilsadk's profile picture

Sanat tarihinde “Vanitas” ve “Memento Mori” kavramları, insan yaşamının kaçınılmaz sonunu, zamanın geçiciliğini ve ölümün evrenselliğini temsil eder. Bu kavramlar, barok dönemin karmaşık estetik anlayışında ve ortaçağ teolojisinin derin manevi etkilerinde görülür. Her biri insanlığın varoluşsal kaygılarına ve ölümle yüzleşme çabasına görsel bir ayna tutar. “Vanitas”, Latince “boşunalık” anlamına gelir ve Kitabı Mukaddes’teki “Her şey boş, her şey boşuna” ifadesinden (Vaiz 1:2) ilham alır. Vanitas eserleri genellikle natürmort türünde karşımıza çıkar ve dünyevi yaşamın gelip geçici zevklerini simgelerler. Bu resimlerde sıkça görülen objeler, dünyanın geçiciliğini hatırlatır bize; Solmaya yüz tutmuş çiçekler ve çürümüş meyveler, yaşamın geçici güzelliklerini temsil ederler. Saat ve Kum Saati; Zamanın kaçınılmaz akışını ve insan ömrünün sınırlılığını işaret eder. Kurukafa: Ölümün mutlak gerçekliğini ve herkesin sonunda eşit olduğunu vurgular. Duman ve Mumlar: Yaşamın anlık doğasını ve ruhun geçiciliğini simgelerler. Vanitas resimleri 17. yüzyıl Hollanda Barok sanatında zirveye ulaşmıştır. Jan Davidsz. de Heem, Pieter Claesz gibi sanatçılar, zengin ayrıntılarla işlenmiş natürmortlar yaratarak izleyiciyi hem hayranlık hem de düşünce içinde bırakmayı başarmışlardır. Bu eserler, bir yandan dünyevi zenginliklerin çekiciliğini överken, diğer yandan “tüm bunlar geçici” oldukları mesajını verir.

Celil Sadık

20,928 görüntüleme • 1 yıl önce

celilsadk's profile picture

Eğer sanat tarihine ilgi duyuyor ve bir sanatçının yaratım sürecine ve iç dünyasına dair derinlikli bir yolculuk arıyorsanız, At Eternity’s Gate sizin için biçilmiş kaftan. Yönetmen Julian Schnabel’in önderliğinde usta oyuncu Willem Dafoe’nun Vincent van Gogh’u canlandırdığı bu yapım, bir biyografi filmi olmanın çok ötesine geçerek izleyiciyi adeta bir sanat eseriyle baş başa bırakıyor. Film, Van Gogh’un yaşamının son yıllarına odaklanarak onun yalnızlığını, yaratıcı sancılarını ve doğayla kurduğu derin bağı gözler önüne seriyor. Yönetmen Van Gogh’un dünyayı algılayış biçimine de odaklanarak klasik biyografi anlatılarından sıyrılıyor. Ayrıca yine yönetmenin resimsel bir estetikle yaklaştığı sahneler, Van Gogh’un sarıya olan tutkusu ve doğayı ruhsal bir ilham kaynağı olarak görme biçimini izleyiciye yansıtıyor. Dafoe’nun performansı ise sanatçının hem kırılganlığını hem de tutkularını olağanüstü bir şekilde yansıtıyor. Film boyunca kendinizi Van Gogh’un renklerle konuştuğu, doğayla bir bütün olduğu anlarda bulacak ve onun dünyasına empatiyle bakacaksınız. Özellikle sanatçının Paul Gauguin (Oscar Isaac) ile olan ilişkisini ve yaratıcı farklılıklarını ele alan sahneler, 19. yüzyıl sanat ortamını ve o dönemdeki sanatçılar arası etkileşimleri anlamak açısından oldukça etkileyici ve öğretici. Yani film sadece Van Gogh’un trajik yaşamını ele almıyor aynı zamanda sanatın ne olduğu, bir sanatçının dünyayı nasıl algıladığı ve yaratım sürecinin insan ruhunda nasıl fırtınalar kopardığını görselleştiriyor.

Celil Sadık

18,367 görüntüleme • 1 yıl önce