
Sinan Meydan
@SMEYDAN • 712,791 subscribers
Historian,Author,(MA).İÜ Ed.Fak.Tarih; İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih ve YÜ Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü; Cumhuriyet gazetesi
Shorts
Videos

AK MİLLİ TAKIM olmuş bu! Hiçbir hükümet devlet değildir! Cumhuriyetimizle yaşıt A Milli Futbol Takımımız sadece iktidar partisini, sadece bir siyasi partiyi veya bir siyasi lideri değil, ay yıldızlı bayrağın gölgesinde birleşen tüm Türk ulusunu, hepimizi, Türkiyemizi temsil ediyor. 🇹🇷 Oysa bu klip AKP icraatın içinden kilibi, AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın başkanlık seçim klibi gibi olmuş! Demek ki seçim de yakın! Her şeyi siyasete araç yapmak, alet etmek zorunda mısınız? Zaten hemen her konuda ayrıştırılmış toplumumuzu kulüp ayrışmalarına karşın en kolay birleştirebildiğimiz bir konuda "milli takımlar" konusunda da ayrıştırmayın. Yapmayın! Yok, bunu "Artık Türkiye'de parti - devlet özdeşliği var; AKP demek devlet demektir, Türkiye demektir!" anlayışıyla yaptıysanız, şu gerçeği çok iyi bilmisiniz ki, hiçbir hükümet "devlet" değildir, her hükümet gelip geçicidir, "ilelebet payidar kalacak olan" Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir. Marşa ve yapılan klibe gelince, Türkiye bir savunma sanayi fuarına gitmiyor, Dünya Kupası'na gidiyor, orada futbol oynayacak. Bir spor organizasyonunda Türkiyemizi dünyaya tarihiyle, kültürüyle, doğasıyla, özellikle de misafirperver insanıyla; insanının o engin hoşgörüsüyle, bilime, sanata, spora, hukuka, adalete, demokrasiye, kadın haklarına, çocuk haklarına ve barışa verdiği önemle tanıtmak gerekir. Ne o? Bunlar iyi durumda değil mi? O zaman önce bunları iyileştirmek gerekir. Bu arada bizi birleştiren, ayrıştırmayan bir milli takım marşımız var. 🇹🇷
Sinan Meydan96,434 Aufrufe • vor 7 Tagen

LOZAN, "Onurlu Barış" Türkiye’nin Zaferi, Emperyalizmin Yenilgisi Sevr’den Lozan’a, 1920 Ağustos’undan 1923 Temmuz’una kadar yaklaşık üç yıl içinde Türkiye’nin ve Türklerin kötü kaderi tamamen değişti. Bu, modern insanlık tarihindeki en etkileyici, en şaşırtıcı ve en ilham verici değişimlerden biridir. Lozan Barış Antlaşması bu büyük değişimin uluslararası tescilidir. “Lozan’da onursuz bir barış imzaladık. Bu, İngiltere’nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür.” (Sir Andrew Ryan) "Lozan Türkiye'nin zaferi, İngiltere'nin hezimetidir... Kimse bunun, Batı için onurlu bir barış olduğunu söyleyemez." (Lloyd George) “Sevr, ölüm halinde hasta olan bir ulusun ‘defin ruhsatı’ gibi yazılmış olabilir. Fakat Lozan, yalnız bu ruhsatı iptal eden değil, aynı zamanda ‘hasta’ olmadığını eylemleriyle gösteren bir ulusun sağlık belgesi olmuştur.” (Arnold J. Toynbee, Kenneth P. Kirkwood, “Türkiye; Bir Devletin Yeniden Doğuşu”) "Nihayet sulh dün imzalandı ve milletimiz dokuz senedir devam eden kanlı, çetin bir mücadeleden sonra yüz binlerce evladının kanı pahasına hak ettiği şerefli bir sulha kavuştu." (Tevhid-i Efkar, 25 Temmuz 1923) LOZAN, "Onurlu Barış" kitapçılarda İnkılâp Kitabevi
Sinan Meydan6,304,198 Aufrufe • vor 1 Jahr

Atatürk yol göstermeye devam ediyor! "Biz, ekonomik güçlenmenin temelinin de, ancak her ulusun refah içinde yaşamaya ve ilerlemeye hakkı olduğunu kabul eden bir düşünce ile ve bütün ulusların birlikte çalışmalarıyla sağlanabileceği görüşündeyiz..." (Atatürk, 1 Kasım 1932)
Sinan Meydan69,542 Aufrufe • vor 11 Tagen

"Amerikan Sistemini Uygulamayı Hiç Düşünmedim." Tam 95 yıl önce, 3 Ekim 1930'da, gazetelerde, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal (Atatürk)'ün bu açıklaması çıktı. Atatürk, başkanlık sistemine karşıydı. Kendisinin, cumhurbaşkanlığıyla başbakanlığı birleştirip “başkan” olmasını isteyenlere, 1930 yılı Ekim ayı başında yanıt vermişti. Eğer bir gün başbakan olması gerekirse bu görevi kabul edeceğini, ancak bu durumda “cumhurbaşkanlığını bırakacağını” belirterek şöyle demişti: “Amerikan sistemini (başkanlık) memleketimizde uygulamayı hiç hatırıma getirmedim. Sistemsiz ve kanunsuz biçimde cumhurbaşkanlığıyla başbakanlığı birleştirmeyi asla düşünmedim ve düşünecek adam olmadığım bütün milletçe malumdur zannederim...” (Mustafa Kemal-Atatürk- Vakit, 4 Ekim 1930)
Sinan Meydan75,008 Aufrufe • vor 18 Tagen

Bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti'nin Milli Eğitim Bakanı HASAN ALİ YÜCEL
Sinan Meydan334,622 Aufrufe • vor 3 Monaten

Türk Bağımsızlık Savaşı'na işbirlikçi sarayı (padişahı) ortak etmek isteyen "saray tarihçilerine" geçen yıl Samsun'dan yanıt vermiştim, bu yıl da Giresun'dan yanıt verdim! 📌Damat Ferit Hükümeti, Mustafa Kemal'i Samsun'a yerel direnişleri örgütleyip ulusal direniş haline getirsin, düşmana karşı silahlı direniş başlatsın diye göndermedi; Karadeniz'de Pontusçu çetelerle çatışan Türkleri durdurmak, Doğu Anadolu'daki şuraların asker toplamasını engelleyip bu şuraları kapatmak, silah ve cephaneyi toplamak için gönderdi. 📌Ayrıca Mustafa Kemal'i Samsun'a, Vahdettin seçip göndermedi. Vahdettin, 1923 Mekke Beyannamesinde, "Mustafa Kemal'i gönderen hükümetin kararına uydum" diyor.
Sinan Meydan60,917 Aufrufe • vor 1 Monat

Narkozlu olan sensin! Cumhuriyet büyük bir uyanıştır. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçilirken Türkiye'de 40 bin köyün 37 bininde okul ve öğretmen yoktu. Nüfusun yüzde 80'i köylerde yaşıyordu. Bu nedenle her şeyden önce köylere okul ve öğretmen götürmek gerekiyordu. Cumhuriyet köylere okul ve öğretmen göndermek için de seferberlik başlattı. Bunun için genç Cumhuriyet Köy Öğretmen Okulları, Köy Eğitmenleri ve Köy Enstitüleri projeleri geliştirdi. Genç Cumhuriyet, On binlerce köye okul ve öğretmen götürdü. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçerken Türkiye'de okuma yazma oranlarını biliyoruz. Çünkü 1927 yılında Harf Devrimi öncesinde nüfus sayımı yapıldı. Bu sayımda il il kadın erkek okur yazar sayısı da belirlendi. 1927'de Türkiye genelinde okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 10 civarında... Kadınlarda oran çok daha düşüktü. 1928'de Harf Devrimi yapıldıktan sonra Millet Mektepleri kuruldu. Bir okuma yazma seferberliği ilan edildi. Başöğretmen Atatürk basta olmak üzere Cumhuriyetimizin idealist öğretmenleri 7'den 70'e kadın erkek herkese okuma yazma öğretmeye başladı. 1935'te nüfus sayımı yapıldığında okuma yazma oranının yüzde 20'leri bulduğu görüldü. Ayrıntılar için "Atatürk'ün Mirası LAİK CUMHURİYET" adlı kitabımı öneririm. Cumhuriyete "narkoz dönemi" demek için ya "kara cahil" ya büyük "nankör" olmak gerekir. Sinan MEYDAN
Sinan Meydan147,269 Aufrufe • vor 2 Monaten

Bir Cumhuriyet Projesi: YÜZEN (SEYYAR) SERGİ (SEYRİ TÜRKİYE) 💯 Yaşında Türkiye'nin en özgün tanıtım projesi Yüzen Seyyar Sergi, 12 Haziran 1926'da düşünceden uygulamaya gecirildi. 13 Haziran 1926’da yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ni Avrupa'ya tanıtmak için özel olarak hazırlanmış seyyar sergiyle Akdeniz’e açılan Karadeniz Vapuru, 86 gün boyunca, yaklaşık 10 bin mil yol kat ederek 12 Avrupa ülkesinin 16 limanında 65 bin ziyaretçiyle buluştuktan sonra 5 Eylül 1926’da İstanbul’a döndü. Karadeniz vapurundaki seyyar sergide bir de İş Bankası şubesi açılmıştı. Geçtiğimiz yıllarda İş Bankası güzel bir reklam filmiyle seyyar sergiyi anlatmıştı. Yüzen Sergi için bkz.👇 Ayrıntılar için bkz. Sinan Meydan, "Atatürk'ün Akıllı Projeleri (Akl-ı Kemal)" 5.cilt.
Sinan Meydan14,485 Aufrufe • vor 6 Tagen

İlber Hoca hayatını kaybetti. Prof. İlber Ortaylı, akademik hayatının ötesinde, Türkiye'de tarihin sevdirilmesinde, tarihe ilginin artmasında çok özel bir yere sahipti. Hiç durmadan okudu, yazdı, çok seyahat etti ve bıkıp usanmadan tarihi ve hayatı anlattı. Tarihin gülen yüzü gibiydi. Yakınlarına, sevenlerine baş sağlığı diliyorum... Rahmetle...
Sinan Meydan163,000 Aufrufe • vor 3 Monaten
1:15
Sensitive content
This media may contain sensitive content.

"Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." M.Kemal (Atatürk, 1919) 15 Mayıs 1919'da İzmir'in İşgali üzerine Türk Ocakları ve Milli Kongre'nin katkıları ile 23 Mayıs 1919'da İstanbul'da Sultanahmet Mitingi düzenlenmişti. Yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı miting çok ses getirmişti. Sarayın (sultanın) ve hükümetinin teslimiyetçiliğine karşın yurtsever halk direnişe geçmişti. Bu nedenledir ki Mustafa Kemal Paşa 21-22 Haziran 1919 Amasya genelgesinde "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır," demişti.
Sinan Meydan35,686 Aufrufe • vor 27 Tagen

Zavallı İsmet Özel👇 1) "Mustafa Kemal, Savaşı kazanma ihtimali sıfır olduğu için 'Attan düştüm!' deyip kolunu sardırıp Sakarya'da savaş meydanını terk etti, Ankara'ya döndü!" diyerek gerçeğin üstünde tepiniyor. Oysa gerçek şu: Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, cepheye gitmeden önce attan düşerek yaralanmışsa da bu onu 12 Ağustos’ta cephede olmaktan alıkoyamamıştır. Doktorların tüm itirazlarına rağmen Mustafa Kemal Paşa, yarasını sardırıp o kırık kaburgası ile cepheye dönmüştür. 13 Ağustos 1921’de yürüyüşe geçen Yunan Ordusu, ilk defa 17-18 Ağustos’ta Türk Ordusu ile karşılaşmıştır. Yunan Ordusu, Türk kuvvetlerinin sol kanadını kuşatarak bu kısmını yok etmek ve Ankara’ya ulaşmak amacıyla 23 Ağustos’ta 100 km’lik cephede savaşı bütün şiddeti ile başlatmıştır. Yani şairin iddiasının aksine Sakarya Muharebesi başlarken Mustafa Kemal Paşa cephededir. Sakarya Meydan Muharebesi boyunca da karagahta kalmış ve savaşı bizzat idare etmiştir. 2) "Türklerin savaşı kaybedeceğini anlayan Mustafa Kemal, 'bu benim başarısızlığım sayılmasın!' diye cepheyi terkedip Ankara'ya döndü, Sakarya Savaşında bulunmadı," diyen şair yine gerçeği çarpıtıyor. Gerçek şu: Şairin iddiasının tam tersine, Mustafa Kemal Paşa, düşmanın Polatlı'ya dayandığı, herkesin savaşın kaybedildiğini düşündüğü o günlerde, Meclis'in, kendisine yönelik "Başkomutan ol, cepheye git" çağrıları üzerine Meclis'in yetkilerinin de geçici bir süreyle (3 ay) kendisine verilmesi şartıyla Başkomutanlığı kabul edip, TÜM SORUMLULUĞU KENDİ ÜZERİNE ALIP cepheye gitti. Yani şairin iddiasının tam tersine, Mustafa Kemal Paşa, tüm milletin sorumluluğunu, tüm meclisin sorumluluğunu en zor zamanda kendi üzerine aldı. Eğer, Mustafa Kemal Paşa, şairin dediği gibi "Bu benim başarısızlığım sayılmasın!" diye düşünseydi, Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde, 5 Ağustos 1921'de Başkomutanlığı kabul edip Meclisin, milletin tüm sorumluluğunu hiç üzerine almaz, bu büyük yükün altına hiç girmezdi. Oysa o her şeyi göze alarak bu sorumluluğu aldı. Şair söylemiyor ama,Sakarya Meydan Muharebesi kaybedilseydi, cephede olup olmadığına bakılmaksızın, tek sorumlu Mustafa Kemal Paşa olacaktı. Çünkü 5 Ağustos 1921 tarihli Başkomutanlık Kanuna göre Sakarya'da tek sorumlu ve olağanüstü yetkili başkomutan oydu. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa'nın, "Attan düştüm, yaralıyım, Ankara'da kalacağım!" dediğine ilişkin hiçbir kayıt da yoktur. "Sakarya Meydan Muharebesi sırasında Mustafa Kemal Ankara'daydı", dolayısıyla savaşı yönetmedi! iddiası ise "Büyük Taarruz'da Başkomutan İsmet Özel'di!" iddiasından farksızdır. 3) "Atatürk Meclis'e dilekçe verip Gazi ünvanı istemiş" diyerek de şair gözümüzün içine bakarak açıkça gerçeği diri diri mezara gömüyor. Gerçek şu: Şairin iddiasının aksine, Mustafa Kemal, dilekçe yazıp "Beni Gazi ve Mareşal yapın!" demedi. Sakarya Meydan Muharebesi'nin, 13 Eylül'de kazanılmasının ardından, ''Batı Cephesi Komutanı'' Edirne milletvekili İsmet (İnönü) Paşa ile Genelkurmay Başkanı Kozan milletbekili Fevzi (Çakmak) Paşa, imzalarıyla, 15-16 Eylül 1921'de Meclise gönderdikleri tarihi bir önergeyle, Mustafa Kemal Paşa'ya ''Müşirlik'' rütbesi ile ''Gazilik'' unvanı ''verilmesini' önerdiler. (Belgelere bakınız.) Yani şairin iddiasının aksine Mustafa Kemal Paşa'ya Gazi ve Mareşallik rütbesi verilmesi isteği İsmet Paşa ve Fevzi Paşa'dan geldi. Ve Meclis bu isteği kabul ettiği için 19 Eylül 1921 tarihli 153 numaralı kanunla Mustafa Kemal Gazi ve Mareşal oldu. İsmet Özel gibi Atatürk ve laik Cumhuriyet karşıtı tipler, hiç yüzleri kızarmadan akıllarınca tarihi çarpıtıp gerçekdışı iddialar ortaya atıp Atatürk'ü değersizleştirerek hem iktidarın "Yeni Türkiye" dediği yapıya Atatürk'süz yeni bir tarih inşa etmeye çalışıyorlar hem de böylece imanlarının daha da kuvvetleneceğini sanıyorlar! Ancak bu tür çarpık tezlerle ne Atatürk değerinden bir şey kaybeder, ne de bu tiplerin zayıf imanları kuvvetlenir. Olan kendilerine olur, zamanla toplum içine çıkacak yüzleri kalmaz, kalmadı da. Zavallı İsmet Özel...
Sinan Meydan629,518 Aufrufe • vor 1 Jahr

19 MAYIS 1919'UN ANLAMI Bu topraklarda yüzyıllardır atılan hiçbir adım, 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal (Atatürk)'ün Samsun'a attığı o ilk adım kadar "kurtarıcı" olmadı. 19 Mayıs 1919'da Samsun'a atılan ilk adım sonunda vatan işgalci zulmünden kurtulup tam bağımsız olurken, kendi kaderini kendi eline alıp işgalci emperyalizme karşı direnen bir halk uluslaştı ve Türk ulusu, saray saltanatından kurtulup kayıtsız şartsız egemenliğine sahip oldu. Yani 19 Mayıs 1919'da Samsun'a atılan o ilk adım sonunda sadace vatan bağımsızlığına kavuşmakla kalmadı aynı zamanda ulus da egemenliğine kavuştu. Böylece ulus iki kere kurtuldu. 19 Mayıs 1919'da Samsun'a atılan o ilk adım sonunda aklın, düşüncenin ve vicdanın özgürlüğünü esas alan, insan aklının ve tecrübesinin ürünü çağdaş hukuk kurallarının benimsendiği, kadına insanlık onuruna uygun haklar tanınan laik bir düzen kuruldu. Özetle; 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a attığı o ilk adım sonunda tam bağımsız, ulusun egemen olduğu, laik, çağdaş bir ulus devlet; Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu. Kısacası, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 19 Mayıs 1919'da atılan o ilk adımın, o ilk adımın sahibi Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen Türk Bağımsızlık Savaşı ve Türk Devrimi'nin eseridir.
Sinan Meydan37,419 Aufrufe • vor 1 Monat

Özgür Özel: "Var mısınız AKP'liler? Son 5-10 yıl geriye dönük olarak kim ne kadar zenginleşmiş, hepsini görelim! Var mısınız belediye başkanlarınız için, birinci derece yakınlarınız için..." Yerinde bir istek. Kendinden emin bir iktidar buna hayır dememeli.
Sinan Meydan300,520 Aufrufe • vor 11 Monaten

TÜRK MİLLETİ "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir." diyen Mustafa Kemal Atatürk'ün bu millet tanımı ırkçı, dinci, mezhepçi her türlü ayrışmaya karşı kavrayıcı, kapsayıcı ve birleştirici bir tanımdır. Üstelik Atatürk bu tanımı, dünyada faşizm çağının yükseldiği, 1930'da yapmıştır. Atatürk’e göre “Türk milleti” kavramı, sadece bir ırkın, bir etnik kimliğin, bir dinin veya mezhebin değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne “vatandaşlık bağı ile bağlı” eşit hukuka sahip tüm yurttaşların ortak-üst-ulusal kimliğinin adıdır. Bugün, Atatürk'ün kurduğu üniter ve laik Cumhuriyet ile kavgalı siyasal İslamcı bir iktidar ve ortağı, etnik kimlik siyaseti yapan bir parti ve bir terör örgütü, Türk Milleti kavramını anayasadan çıkarmak istiyor. Irkçılık mı? Asıl büyük ırkçılık, etnik köken, din, mezhep ayırmadan tüm ulusun ortak-üst kimliği, yurttaşlık bağı durumundaki Türk Milleti kavramına saldırılmasıdır. Bakmayın siz kimlik siyaseti ve ümmetçilik yapanlara! Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının büyük bölümü, kökeni, dini ne olursa olsun ay yıldızlı bayrağıın gölgesinde Türk Milleti olarak birleşmiştir. Türk Milletini anayasadan silmeye kalkmak, ulusu kimliksizleştirmek, ulusal birlik ve bütünlüğün yok olmasına neden olacaktır. Ulusal bütünlük olmadığında neler olduğunu görmek için Irak'a, Suriye'ye bakınız.
Sinan Meydan281,877 Aufrufe • vor 11 Monaten

Uğur Mumcu, bugünleri o günlerden görüp toplumu uyarmıştı. Uğur Mumcu, bıkıp usanmadan laikliğin anlam ve önemi ile artan din istismarını ve irtica tehtidini olanca açıklığıyla anlatmıştı: “Laiklik, Atatürk ilkelerinin temelini oluşturur. (...) Laikliğin toplumu büyük kargaşalardan ve kör bağnazlıklardan kurtaran bir dünya görüşü olduğunu yaşanan her olay ile yeniden öğreniyor ve Atatürk’ün büyüklüğünü her olayda yeniden anlıyoruz. (…) Yakın tarihimizde çok acı örnekleriyle gördük ki laiklik ilkesinden verilecek küçük, küçücük bir ödün, toplum için büyük ve onarılmaz yaralar açmaktadır.” (Cumhuriyet, 31 Temmuz 1981) “Laiklik, Atatürk ilkelerinin temelini oluşturur” diyen Uğur Mumcu, 1985’te “Yine Laiklik” başlıklı yazısında, “Laiklik ilkesi adım adım yok edilmektedir” diye yazmıştı (Cumhuriyet, 25 Eylül 1985) Laikliği savunmak gerektiğini belirten Mumcu, “Laiklik ilkesini savunmak için Atatürk gibi yürekli, Atatürk gibi inançlı olmak gerekir. İzinden gittiklerini söyleyenler gibi ürkek, kararsız ve inançsız değil” diye de eklemişti. (Cumhuriyet 1 Mart 1987) Mumcu, 1984’te “Böyle Başlar” başlıklı yazısında yine din sömürüsünden söz etmişti: “Din sömürüsünün sonu yoktur. Bu kapıyı bir kez açtınız mı, dince kutsal sayılan ne kadar kavram varsa siyaset sahnesinin malzemeleri olur. Bundan zarar görecek olan dinin kendisidir.” (Cumhuriyet, 16 Mart 1984) Mumcu, 1986’da “İrtica Var mı?” başlıklı yazısında irticaya verilen tavizler sonunda gelinen noktaya dikkat çekmişti: “Bugün tiyatro basıldı, yarın yasal toplantılar basılır. Siyasal partilere karşı silahlı eylemler düzenlenebilir. Anarşi ve terör dediğimiz kargaşa da işte böyle başlar. (...) 163’üncü madde devletin temellerini din kurallarına göre değiştirmeyi suç sayıyor da ne oluyor? Nakşibendi tarikatı bir partide, Süleymancılar bir başka partide kümeleniyorlar. Seçimlerde tarikat şeyhlerinin sakalları sıvazlanıyor. Demirel gibi mason localarına kayıtları düşmüş siyasetçiler Said Nursi’ye övgüler yağdıran demeçler veriyorlar. Yasaklar var da Allah aşkına ne değişiyor, ne engelleniyor?” (Cumhuriyet, 17 Aralık 1986)
Sinan Meydan123,428 Aufrufe • vor 4 Monaten

İRAN'DA ATATÜRK ETKİSİ İran Şahı Rıza Pehlevi, 16 Haziran- 2 Temmuz 1934 tarihlerinde Türkiye'yi ziyaret etmişti. Cumhurbaskani Gazı Mustafa Kemal Atatürk, konuğu İran Şahı ile özel olarak ilgilenmiş, çağdaşlaşan Türkiye Cumhuriyeti'ni Şah'a bizzat tanıtmış; Şah'ın onuruna hazırlattığı Özsoy Operası'nı ilk kez 19 Haziran 1934’te Ankara Halkevi’nde Şah'ın huzurunda sergiletmişti. Atatürk’ten etkilenen liderlerden biri de İran Şah’ı Rıza Pehlevi’ydi. Pehlevi, Atatürk'ten etkilenerek İran'ı cagdaşlaştıracak birçok yenilik yaptı, ancak bu dönüşüm kalıcı olamadı. Bugüne kadar Atatürk rolüne soyunan liderlerin hemen hiçbiri kendi ülkesinin Atatürk’ü olmayı başaramadığı gibi Şah Rıza Pehlevi de bunu başaramadı.
Sinan Meydan90,078 Aufrufe • vor 3 Monaten