
Histoire de l'Empire Ottoman
@storiaottomana • 75,945 subscribers
This account contains political, military, cultural and social shares about Ottoman and European history. For those who enjoy to read.
Videos

Benjamin Franklin’in, Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında Paris’teki ittifak arayışını konu alan 2024 yapımı bu dizide, Fransa Dışişleri Bakanı Charles Gravier sıklıkla elinde bir tespihle görülüyor, aşağıdaki sahnenin bir bölümünde ise Türkçe konuşuyor. +
Histoire de l'Empire Ottoman704,526 Aufrufe • vor 1 Jahr

Peaky Blinders’ın 3. sezonuna ait bu sahnede, Arthur Shelby pek de nazik denilemeyecek bir üslupla, Türkler ile Rusların birbirlerine benzer milletler olduğunu ifade etmeye çalışıyor. Seriyi izleyenler Arthur’un ifadelerini, senaristlerin ona yakıştırdıkları olağan patavatsızlıklarından biri olarak değerlendirip geçebilirler ancak aslında sahne, öylesine yazılmış diyaloglardan biraz daha fazlasını içeriyor. 19. yüzyıl Avrupası’nda, özellikle İngiltere’de, hem Osmanlı İmparatorluğu hem de Çarlık Rusyası, benzer “Şark” toplumları olarak görülüyordu. Her iki ülkenin de "Avrupalı” olmadıkları ve hiçbir zaman olamayacakları fikri yaygındı. Onca batılılaşma çabası da aynı Doğu madalyonunun farklı iki yüzü olarak görülmelerini engelleyemedi. Ewart Gladstone gibi aşırılar, Rusya’yı Osmanlı İmparatorluğuna karşı desteklenmesi gereken “din kardeşi” Lord Palmerston gibi liberaller ise, Osmanlı İmparatorluğunu Rusya'ya karşı korunması gereken “jeopolitik müttefik” olarak benimsemeyi ısrarla sürdürseler de genel değerlendirme iki ülkenin de kendi başlarına bırakılmaları gereken, "Doğu despotizmleri" oldukları yönündeydi. Bunun, önyargılarla dolu bir dışlama mı yoksa bir durum tespiti mi olduğu başka bir tartışma konusudur ancak bu kanaatin, 20. yüzyıl dünyasında da karşılık bulduğu küçük bir sahneyle de olsa açıkça karşımıza çıkıyor.
Histoire de l'Empire Ottoman120,585 Aufrufe • vor 2 Monaten

1970 yapımı Waterloo filminde Mareşal Ney'in binlerce Fransız ağır süvarisiyle, Wellington'un merkezine karşı gerçekleştirdiği cephe saldırısı, sinema tarihinin en görkemli ve unutulmaz savaş sahneleri arasındadır. Bu sahneyi bugün bile öne çıkaran şey, saldırının muazzam büyüklüğü ve uygulamadaki gerçekçiliğidir. Yönetmen Sergei Bondarchuk, yaklaşık 17.000 figüran (çoğu gerçek Kızıl Ordu askeri), döneme ait gerçek üniformalar ve binlerce eğitimli at kullanmıştır. Uzun takip çekimleri, ilerleyen Fransız hatlarının geniş panoramik görüntüsü eşsizdir. Ridley Scott'ın Napoleon (2023) filmindeki veya yakın dönemdeki benzer yapımlardaki sahnelerden çok daha etkileyicidir. Sahne genel hatlarıyla tarihsel anlatıma oldukça sadıktır. Ney'in, İngiliz-Müttefik merkezindeki hareketi geri çekilme olarak hatalı yorumlaması, süvarinin piyade desteğinden mahrum bir şekilde saldırıya geçmesi, kare düzenine karşı tekrarlanan başarısız saldırılar, sonunda yorgunluk ve ağır kayıplar... Tek eleştiri şu olabilir: Bondarchuk, Ney'i neredeyse çıldırmış gibi biraz fazla dramatize etmiştir. Ney o gün öfkeli ve pervasızdı fakat bu yine de oldukça abartılı bir yaklaşımdır. Ancak film genel olarak, sinematik açıdan gerçek bir başyapıttır. Ve 19. yüzyılda muharebelerin nasıl gerçekleştiğini görmek isteyenler için hala bir referans kaynağıdır.
Histoire de l'Empire Ottoman127,328 Aufrufe • vor 4 Monaten

Dün akşamki Beyaz Saray devlet yemeğinde Kral Charles’ın “Eğer biz olmasaydık Fransızca konuşuyor olurdunuz” esprisiyle Donald Trump’a tarihi bir gönderme yapması, tam da 250. yıl kutlamalarının ortasında Amerikan bağımsızlık hikâyesini yeniden gündeme getirdi. Charles ve Trump’ın birbirlerini iğneleyen konuşmaları kamuoyunu meşgul ederken, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nı konu alan, aynı zamanda müthiş bir propaganda filmi olan The Patriot’u izlemesini herkese tavsiye ederim. Bir propaganda filmi ancak sinematik açıdan oldukça başarılı. Üstelik, dönemin Amerika’sını çok iyi yansıtıyor. Çiftlik evleri, milislerin o hırpani ama ateşli hali, İngiliz işgalinin yarattığı kaos vs. Tarihi gerçeklik ne kadar esnetilmiş olsa da izlemesi keyifli.
Histoire de l'Empire Ottoman36,879 Aufrufe • vor 1 Monat

1720 yılında Fevkalâde elçi sıfatıyla Fransa'ya gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi Paris'te tanıştığı operayı şöyle anlatıyor: Sadece Paris şehrine mahsus, adına opera denilen bir oyun çeşidi varmış. Burada tuhaf sanat ve hünerler sergileniyor ve pek büyük bir kalabalık tarafından seyrediliyormuş. Bunu daha çok şehrin zengin tabakasına mensup olanlar seyreder, ara sıra kral da gelirmiş. Biz de onu seyretmeye gidecek olduk. Opera sahibi, sokaklarda ve çarşılarda tellal dolaştırıp: 'Filan gün elçi operaya gelecektir!' diye ilan ettirmiş. Bizim gideceğimiz gün, halkın aşırı izdihamı dolayısıyla, opera sahibi müşterilerinden bir keseden fazla para almış. Bir gün kral tarafından bir araba gönderildi ve entrodüktör adamlarımızla bizi alıp operaya götürdü. Burası kırmızı kadife ile döşenmişti. Bina erkek ve kadınlarla ağzına kadar doluydu. Yüz çeşitten fazla saz çeşidi de hazırdı. Akşama bir saat kadar vardı. Her tarafı kapalı olduğundan birkaç adet balmumu yanmış ve avizelerdeki sayısız mum ile aydınlatılmıştı. Opera binası pek gösterişli yapılmış olup bütün trabzanları, sütunları, duvarları ve tavanları altınla süslenmişti. Seyretmeye gelen kadınlar da sanki ipekli kumaşlara ve mücevherlere gark olduklarından, mum ışıklarından öyle bir parlaklık ortaya çıkmıştı ki, burada anlatmak mümkün değil. Önümüzdeki saz takımının oturduğu yere, işlemeli büyük bir perde asmışlardı. Gelen seyircilerin hepsi yerlerine oturduktan sonra, önümüzdeki perde aniden yukarıya kaldırıldı ve arkasından ortaya büyük bir saray çıkıverdi. Oyuncular sarayın ortasında operaya mahsus kendi özel kıyafetleriyle ve yirmi kadar peri çehreli güzel kız, pırıl pırıl taşlarla süslü ve pahalı elbiseleriyle ortalığı aydınlatırken, çalgılar da hep birden çalmaya başladılar. Opera denilen oyunda, herhangi bir hikâye canlı olarak temsil edilmektedir. Burada temsil edilen büyün hikayeleri bir kitap olarak basmışlar, hepsi otuz kitap olmuş. Her hikâyenin ayrı ayrı adı var. Ayrıca, her oyunda temsil edilen hikâyeyi henüz vuku buluyormuş gibi gösteriyorlar. Bizim davetli olduğumuz oyunda ise, bir padişah (kral) varmış, bu başka bir padişahın kızına âşık olmuş ve istemiş ama kız başka bir padişahın oğluna aşık imiş. Aralarında geçen maceraları aynen gösterdiler. Mesela padişah kızın bahçesine gidecek oldu, önümüzdeki saray bir anda kayboldu, yerine limon ve turunç ağaçlarıyla dolu bir bahçe çıkıverdi. Oyunun başka bir yerinde padişah dua etmek için kiliseye gidecek oldu, bahçede hemen büyük bir kilise ortaya çıktı. Atlı ve yaya askerlerle çeşitli savaşlar gösterdiler. Gökyüzünden bulutla yere insanlar indi, yerden göğe doğru yine başka insanları çıkardılar. Sözün kısası, insanı hayrete bırakan öyle şeyler gösterdiler ki, bunların hepsini burada anlatabilmem mümkün değil. Gök gürlemesini ve şimşek çakmasını da gösterdiler ki, gözle görülmedikçe inanılmayacak kadar acayip ve garip şeylerdi. Hele aşk sahnelerini o kadar canlı gösterdiler ki gerek padişahın, gerek kızın, gerekse şehzadenin hal ve hareketlerine baktıkça insanın onlara acıyacağı geliyordu. Oyun üç saat kadar sürdü, bitince kalkıp yine konağımıza döndük. Opera çok masraflı bir sanat olduğundan, masraflarını karşılamak üzere büyük miktarda devlet malları vakfetmişler, bu sayede geliri artmış. Bkz. Fransa Sefaretnamesi: Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi, Abdullah Uçman.
Histoire de l'Empire Ottoman426,192 Aufrufe • vor 2 Jahren

🎬 The Day of the Siege: September Eleven 1683. Lehistan Kralı Jan Sobieski'nin Viyana'yı kuşatan Osmanlı ordusuna Kahlenberg Tepesi'nden saldırmasını konu alan sahneyi izliyorsunuz. Altı dakikalık kesitte Kırım Hanı Murad Giray'ın ihanetine de değiniliyor. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın muharebe alanını terk etmesiyle sahne son buluyor.
Histoire de l'Empire Ottoman240,094 Aufrufe • vor 2 Jahren

Blücher'in Fransızlara duyduğu yoğun nefret, onun askeri kariyerinin en belirleyici özelliklerinden biri olmuştur ve Napoleon ile Fransız İmparatorluğu'nu amansızca takip etmesini sağlamıştır. Bu nefretin kökleri, esas olarak Prusya'nın 1806 seferinde (Jena ve Auerstedt gibi muharebelerde) yaşadığı feci yenilgiye dayanır. Blücher, bu seferde Brunswick Dükü'nün komutasındaki bir süvari birliğini yönetmişti. Süvarilerinin hücumlarına defalarca önderlik etti ancak başarılı olamadı. Prusya ordusu aşağılanmış, parçalanmış ve Tilsit'te (1807) yıkıcı bir barışa zorlanmıştı. Blücher bu durumu kişisel olarak derinden hissetti. Kariyerinin başlarında, Devrim Savaşları sırasında kısa bir süre esir düşmüştü fakat 1806'daki felaket onun öfkesinin en belirleyici unsuruydu. Prusya'nın aşağılanmasını, işgalini, ağır tazminatları ve toprak kayıplarını kabullenemedi. Blücher'in açık sözlü anti-Fransız tutumu, Tilsit Antlaşmasından sonra üst düzey komutanlıktan men edilerek çiftlik hayatına çekilmesine sebep oldu. Blücher yine de nefretini gizlemedi; diğerleri tereddüt ederken Napoleon'a karşı savaşı savundu ve Scharnhorst ve Gneisenau gibi reformcularla birlikte Prusya'nın “savaş partisi”nin bir parçası oldu. Fransa ile herhangi bir uzlaşmayı açıkça eleştirdi ve Prusya 1813'te savaşa yeniden katıldığında “Fransız kanı dökmek” için yanıp tutuşuyordu. Tarihçiler, saldırganlığının genellikle etkili bir şekilde yönlendirildiğini, Gneisenau gibi daha akıllı astları tarafından yumuşatıldığını ve kör bir öfke olmaktan ziyade “kontrollü bir saldırganlık” olarak kaldığını belirtiyorlar. Tüm bunlara rağmen Blücher, Napoleon'a askeri bir deha olarak saygı duyuyordu ama onu bir tiran olarak görmekten de geri durmuyordu. Leipzig gibi zaferlerden sonra veya 1814'te Fransa'nın işgali sırasında Napoleon'u yakalayıp asmak istediği söylenir. Bu dürtü onu Napoleon'un en azimli takipçisi yaptı: yenilgilerden sonra bile (1815'te Ligny), Waterloo'da kararlı bir darbe indirmek için toparlandı. Kısacası, Blücher'in nefreti ulusal travmadan, kişisel gururundan ve Fransız yenilmezliğine karşı derin bir kızgınlıktan kaynaklanıyordu. Bu duygu tabi ki sadece ona özgü değildi, birçok Prusyalı aşağılanmaların ardından Fransız karşıtı duyguları paylaşıyordu ama Blücher bunu en şiddetli şekilde somutlaştırdı ve Napoleon döneminin sona ermesinde efsaneleşen bir isim haline geldi.
Histoire de l'Empire Ottoman41,060 Aufrufe • vor 4 Monaten

1720 yılında fevkalâde elçi sıfatıyla Paris'e gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin Versailles Sarayı ile ilgili bazı izlenimleri: Versailles öyle bir saraydır ki, şimdiye kadar bir benzeri görülmemiştir diye şöhret bulmuştur. İnsaf ile söylemek gerekirse, söylenenler tamamen doğrudur. Sarayın tam karşısında birine büyük ahır, diğerine küçük ahır dedikleri iki ahır yapmışlar. Ahırların her biri, bağ ve bahçeleriyle bir sürü dayalı döşeli odalarıyla koskoca bir saraydır. Atların bağlandığı yerler bile o güne kadar görmediğimiz bir şekilde, kâgir kubbe ve kemerlerle yapılmış tuhaf bir binadır. "Bir ahır için bu kadar uğraşmaya ve masrafa ne lüzum vardır?" dedim. Bana: "Ahırımız mahsus öyle yapılmıştır; Fransa kralımın ahırı Kayser'in (Alman imparatoru) sarayından daha güzeldir denilmesi için böyle debdebeye kalkışılmıştır!" dediler. Versailles dört saray ve dört bahçeden meydana gelmektedir. Bunların etrafında dolaşılması tam yedi saat sürmektedir. Bunlardan biri olan Marly sarayı ile bahçesini arabayla dolaşmağa çıktık. Adı geçen yere ancak bir saatte varabildik. Özellikle bir bahçesi vardı ki bence bütün bahçelere üstündü. Bahçedeki birbirine sarılmış ağaçları daha önce hiçbir yerde görmedik. İki tarafta bulunan ağaçların dallarını birbirine öyle kenetlemişlerdi ki, âdeta ağaçtan yüksek ve yeşil bir kemer meydana gelmişti. Yağmurlu havalarda burada dolaşacak bir kimse yağmurluğa ihtiyaç duymadan ve ısanmadan rahatça dolaşabilir. Herhangi bir yol ağzında durup dört tarafa bakılsa, göz alabildiğine uzanan bu yeşil kemer sonuna kadar dümdüz görünür. Ağaçlardan kapı ve dehlizleri bulunan odalar yapmışlar. Yeşil yapraklarla örtülmüş ağaçları türlü şekillere koymuşlar ve öyle düzenlemişlerdi ki, gönüllere sevinç ve ferahlık dolduğu görülebilirdi. Bu güzel bahçeyi dolaşırken, "Dünya mü'minlerin hapishanesi, kâfirlerin ise cennetidir." sözündeki lâtif nükte çok daha iyi anlaşıldı. Çevrede on saatlik mesafede bir yerde az miktarda bir su bile bulunsa, yollar yapıp hepsini aynı yere toplamışlar; o da sanki bir nehir olmuş. Nehir tepenin üstündeki denize benzeyen o havuza akmaktadır. Bu da, dünyanın acayip şeylerinden denilmeye lâyık bir yerdir. Tamamı için bakınız: Fransa Sefaretnamesi, haz. Abdullah Uçman.
Histoire de l'Empire Ottoman194,569 Aufrufe • vor 2 Jahren

Son yıllarda izlerken en keyif aldığım filmlerden biri: Délicieux. 1789 yılında, Fransız Devrimi arifesinde geçen film, yetenekli ve gururlu bir aşçı olan Pierre Manceron'un etrafında şekilleniyor. Hikâye, mutfak tutkusunun yanı sıra toplumsal sınıf ayrımı, eşitlik ve intikam temalarını işliyor. Devrim öncesi Fransa'nın katı hiyerarşisini vurgulayan kesitler sunuyor. Manceron'un kovulup ailesinin hanına dönmesiyle ve Louise'in (gizemli çırak) etkisiyle restoran fikri doğuyor. Herkesin gelip menüden seçim yapabileceği, eşit şekilde oturabileceği bir yer. Bu, o dönem için devrimci bir kavram! Tarihsel olarak restoranların kökeni Devrim sonrası Paris'te, soyluların kaçmasıyla işsiz kalan şeflerin halka açılmasıyla başlasa da film bunu alegorik olarak kullanıyor. “Yemek zevki sadece soylulara mı ait?" sorusu, film boyunca sınıf çatışmasını besliyor. Manceron'un oğlu Benjamin'in devrimci kitaplar okuması, babasının yavaş yavaş uyanışı da bu temayı güçlendiriyor. Sonunda, aristokratların restorana gelip halkla aynı masada oturmak zorunda kalması veya rahatsız olup gitmesi, Devrim'in habercisi gibi. Kısacası, Délicieux yemek tutkusuyla harmanlanmış hafif bir komedi-drama olsa da sınıf ayrılığı eleştirisi oldukça keskin. Görsel estetik açısından muhteşem yemek sahneleri, kostüm tasarımları ve döneme ait ince detayları da oldukça başarılı.
Histoire de l'Empire Ottoman33,057 Aufrufe • vor 5 Monaten

Peaky Blinders’ın 3. Sezon 1. bölümüne ait aşağıdaki sahnede Arthur Shelby pek de nazik denilemeyecek bir ifade tarzıyla Türklerle Rusların birbirlerine benzer milletler olduğunu söylüyor. Seriyi izleyenler Arthur’un ifadelerini onun olağan patavatsızlıklarından biri olarak değerlendirebilir ancak aslına bakılırsa senaristler tarafından öylesine yazılmış bir diyalogdan biraz daha fazlasıdır. 19. yüzyıl Avrupa'sında, özellikle İngiltere'de, Rusya ve Osmanlı "Şark" toplumları olarak görülüyordu. Her iki ülkenin de Batı ile uzun bir etkileşim geçmişi olmasına rağmen "Avrupalı” olmadıkları fikri yaygındı. Onca batılılaşma çabaları da aynı Doğu madalyonunun iki yüzü olarak görülmelerini engelleyemedi. William Ewart Gladstone gibi aşırılar Rusya’yı “din kardeşi” Lord Palmerston gibi Liberaller de Osmanlı’yı “jeopolitik müttefik” olarak kabul etse de 19. yüzyılda genel değerlendirme bu yöndeydi. Bu görüşün 20. yüzyıl dünyasında da karşılık bulduğu ufak bir sahneyle de olsa Peaky Blinders da açıkça yansıtılıyor. Bunun bir dışlamamı yoksa bir durum tespiti mi olduğu ise tartışılır.
Histoire de l'Empire Ottoman68,017 Aufrufe • vor 1 Jahr

Franz Liszt'in İstanbul ziyaretinde Sultan Abdülmecid için bestelediği “Grande Paraphrase de Concert sur la Marche de Giuseppe Donizetti” (Giuseppe Donizetti'nin Marşı Üzerine Büyük Konser Yorumu) isimli eser. Bu, Giuseppe Donizetti'nin Mecidiye Marşı’ndan esinlenilerek bestelenen bir virtüöz piyano eseridir. Aynı zamanda bir konser uyarlamasıdır; yani Liszt, marş temasını kendine özgü tarzıyla, ayrıntılı varyasyonlar, teknik süslemeler ve dramatik kontrastlar ekleyerek işler. Liszt, bir askeri marşı, piyano için bir gösteri parçasına dönüştürerek virtüözlüğünü ve yaratıcılığını sergiler. Liszt'in pek çok yorumlamasında olduğu gibi bu eser de konser ortamlarında dinleyicileri büyülemek, hem bestecinin yaratıcılığını hem de icracının teknik becerisini sergilemek için tasarlanmıştır.
Histoire de l'Empire Ottoman25,954 Aufrufe • vor 7 Monaten

Gioacchino Rossini'nin 1852 yılında Sultan Abdülmecid için bestelediği "Marcia per il Sultano" isimli dinlediğiniz eser, günümüzde ABD Deniz Kuvvetleri Bandosu'nun (United States Marine Band) resmi tören repertuarında yer alıyor. 1798'de kurulan ve "Başkanın Kendi Orkestrası" (The President's Own) olarak bilinen bu prestijli kurum, her yıl, resmi davet yemeklerinde, askeri geçit ve başkanlık törenlerinde ve ABD'nin diğer birçok resmi devlet etkinliğinde yüzlerce kez sahne alıyor. Tarihin bir cilvesi olsa gerek: Bir İtalyan besteci tarafından bir Türk imparatoru için bestelenen marş, 21. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri'nin en köklü tören bandosu tarafından insanlarla buluşturuluyor. O anlarda dinleyicilerin büyük çoğunluğu ya da muhtemelen hiçbiri bu marşın Sultan Abdülmecid için bestelendiğini bilmiyordur. Bu durum karşısında söylenmesi gerek tek şey, sanatın tarihe meydan okuyan etkisinin hayret verici olduğudur. İmparatorluklar yıkılıyor, sınırlar değişiyor ancak eserler ilginç yollarla da olsa şaşırtıcı şekilde hayatta kalmayı başarıyor.
Histoire de l'Empire Ottoman30,980 Aufrufe • vor 1 Jahr

İngiliz ressam George Housman Thomas'ın fırçasından çıkan 1867 tarihli aşağıdaki tabloda, Kraliçe Victoria, Sultan Abdülaziz'e Dizbağı Nişanı'nı (Order of the Garter) takdim ediyor. Bir taraftan da Sultan Abdülaziz'in İngiltere seyahati sırasında karşılama töreni orkestrası tarafından çalınan eseri duyuyorsunuz. Sultan Abdülaziz tarafından bestelenen "Invitation à la Valse" (Valse Davet) isimli eseri. Yanlış anlamadınız, İngiltere'deki karşılama töreni orkestrası Sultan Abdülaziz'i kendi bestesiyle karşılaşmıştı.
Histoire de l'Empire Ottoman43,859 Aufrufe • vor 1 Jahr
Keine weiteren Inhalte verfügbar