Histoire de l'Empire Ottoman's banner
Histoire de l'Empire Ottoman's profile picture

Histoire de l'Empire Ottoman

@storiaottomana74,458 subscribers

This account contains political, military and cultural shares about Ottoman and European history. For those who enjoy to read.

Videos

storiaottomana's profile picture

Peaky Blinders’ın 3. sezonuna ait bu sahnede, Arthur Shelby pek de nazik denilemeyecek bir üslupla, Türkler ile Rusların birbirlerine benzer milletler olduğunu ifade etmeye çalışıyor. Seriyi izleyenler Arthur’un ifadelerini, senaristlerin ona yakıştırdıkları olağan patavatsızlıklarından biri olarak değerlendirip geçebilirler ancak aslında sahne, öylesine yazılmış diyaloglardan biraz daha fazlasını içeriyor. 19. yüzyıl Avrupası’nda, özellikle İngiltere’de, hem Osmanlı İmparatorluğu hem de Çarlık Rusyası, benzer “Şark” toplumları olarak görülüyordu. Her iki ülkenin de "Avrupalı” olmadıkları ve hiçbir zaman olamayacakları fikri yaygındı. Onca batılılaşma çabası da aynı Doğu madalyonunun farklı iki yüzü olarak görülmelerini engelleyemedi. Ewart Gladstone gibi aşırılar, Rusya’yı Osmanlı İmparatorluğuna karşı desteklenmesi gereken “din kardeşi” Lord Palmerston gibi liberaller ise, Osmanlı İmparatorluğunu Rusya'ya karşı korunması gereken “jeopolitik müttefik” olarak benimsemeyi ısrarla sürdürseler de genel değerlendirme iki ülkenin de kendi başlarına bırakılmaları gereken, "Doğu despotizmleri" oldukları yönündeydi. Bunun, önyargılarla dolu bir dışlama mı yoksa bir durum tespiti mi olduğu başka bir tartışma konusudur ancak bu kanaatin, 20. yüzyıl dünyasında da karşılık bulduğu küçük bir sahneyle de olsa açıkça karşımıza çıkıyor.

Histoire de l'Empire Ottoman

120,585 views • 4 months ago

storiaottomana's profile picture

Rus Çarı I. Nikolay, 1 Ocak 1853'te St. Petersburg'da düzenlenen bir diplomatik baloda İngiliz Elçisi Sir Hamilton Seymour'a Osmanlı İmparatorluğu için tarihe geçecek olan "Hasta Adam" nitelendirmesini yapmış ve toprakların paylaşılmasını teklif etmişti. Çar Nikolay, Osmanlı'nın çöküşünün an meselesi olduğuna inanıyordu. Çöküş yaşandığında Avrupalı güçlerin hazırlıksız yakalanmasını istemiyor, pastadan en büyük payı İngiltere ile bölüşerek garantilemeyi amaçlıyordu. Baloda Sir Hamilton Seymour'u bir kenara çekerek şu meşhur ifadeleri kullanmıştı: "Kollarımızın arasında hasta bir adam var, çok hasta bir adam. Gerekli düzenlemeleri yapmadan önce, bu adamın bir gün aniden ellerimizin arasından kayıp gitmesi (ölmesi) büyük bir talihsizlik olur." İngiltere, hastanın ölmesini beklemek veya onu parçalamak yerine, doğru bir tedaviyle yaşatılması taraftarıydı. Rusya'nın sıcak denizlere inmesini ve Boğazlar üzerinde hakimiyet kurmasını kendi sömürge yolları (Hindistan hattı) için çok büyük bir tehdit olarak görüyordu. Bu yüzden Osmanlı'nın toprak bütünlüğünü koruma siyasetini sürdürdü. Sir Hamilton Seymour diplomatik nezaketini koruyarak ancak İngiltere’nin pozisyonunu net bir şekilde yansıtarak şu cevabı verdi: "Majesteleri, çok haklısınız; adam gerçekten hasta. Ancak izninizle şunu belirtmek isterim ki, cömert ve güçlü bir adama düşen görev, hastayı tedavi etmek ve yaşatmaya çalışmaktır, ölmeden önce onun mirasını bölüşmek değil." Seymour bu sözüyle, İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkmak yerine onun toprak bütünlüğünü koruma politikasına bağlı olduğunu ilk anda Çar'ın yüzüne diplomatik bir dille ifade etmiştir. Çar ile yaptığı konuşmayı Londra’ya, Dışişleri Bakanı Lord John Russell’a rapor eden Seymour, hükümetinden aldığı talimatlar doğrultusunda Rusya'ya bazı resmi argümanlar sunmuştur. ‘Osmanlı aniden çökerse hazırlıksız yakalanmayalım’ tezine karşı, bu tür bir çöküş ancak dışarıdan yapılacak bir müdahaleyle (yani Rusya'nın saldırmasıyla) hızlanabilir görüşünü ileri sürmüştür. Eğer Osmanlı kendi haline bırakılır ve reform yapması desteklenirse daha uzun süre yaşayacaktır cevabını vermiştir. İngiltere ve Rusya'nın, diğer Avrupa devletlerinden (özellikle Fransa ve Avusturya) gizli bir şekilde Osmanlı topraklarını paylaşmasının Avrupa'da çok büyük ve genel bir savaşı tetikleyeceğini vurgulamıştır. Nitekim öyle de olmuştur, Rusya'nın Osmanlı'ya yoğun siyasi baskı uygulaması üzerine Fransa ile ittifak kuran İngiltere, Osmanlı'nın yanında Kırım Savaşı'na girmiştir.

Histoire de l'Empire Ottoman

28,365 views • 29 days ago

storiaottomana's profile picture

1970 yapımı Waterloo filminde Mareşal Ney'in binlerce Fransız ağır süvarisiyle, Wellington'un merkezine karşı gerçekleştirdiği cephe saldırısı, sinema tarihinin en görkemli ve unutulmaz savaş sahneleri arasındadır. Bu sahneyi bugün bile öne çıkaran şey, saldırının muazzam büyüklüğü ve uygulamadaki gerçekçiliğidir. Yönetmen Sergei Bondarchuk, yaklaşık 17.000 figüran (çoğu gerçek Kızıl Ordu askeri), döneme ait gerçek üniformalar ve binlerce eğitimli at kullanmıştır. Uzun takip çekimleri, ilerleyen Fransız hatlarının geniş panoramik görüntüsü eşsizdir. Ridley Scott'ın Napoleon (2023) filmindeki veya yakın dönemdeki benzer yapımlardaki sahnelerden çok daha etkileyicidir. Sahne genel hatlarıyla tarihsel anlatıma oldukça sadıktır. Ney'in, İngiliz-Müttefik merkezindeki hareketi geri çekilme olarak hatalı yorumlaması, süvarinin piyade desteğinden mahrum bir şekilde saldırıya geçmesi, kare düzenine karşı tekrarlanan başarısız saldırılar, sonunda yorgunluk ve ağır kayıplar... Tek eleştiri şu olabilir: Bondarchuk, Ney'i neredeyse çıldırmış gibi biraz fazla dramatize etmiştir. Ney o gün öfkeli ve pervasızdı fakat bu yine de oldukça abartılı bir yaklaşımdır. Ancak film genel olarak, sinematik açıdan gerçek bir başyapıttır. Ve 19. yüzyılda muharebelerin nasıl gerçekleştiğini görmek isteyenler için hala bir referans kaynağıdır.

Histoire de l'Empire Ottoman

127,614 views • 6 months ago

storiaottomana's profile picture

1720 yılında Fevkalâde elçi sıfatıyla Fransa'ya gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi Paris'te tanıştığı operayı şöyle anlatıyor: Sadece Paris şehrine mahsus, adına opera denilen bir oyun çeşidi varmış. Burada tuhaf sanat ve hünerler sergileniyor ve pek büyük bir kalabalık tarafından seyrediliyormuş. Bunu daha çok şehrin zengin tabakasına mensup olanlar seyreder, ara sıra kral da gelirmiş. Biz de onu seyretmeye gidecek olduk. Opera sahibi, sokaklarda ve çarşılarda tellal dolaştırıp: 'Filan gün elçi operaya gelecektir!' diye ilan ettirmiş. Bizim gideceğimiz gün, halkın aşırı izdihamı dolayısıyla, opera sahibi müşterilerinden bir keseden fazla para almış. Bir gün kral tarafından bir araba gönderildi ve entrodüktör adamlarımızla bizi alıp operaya götürdü. Burası kırmızı kadife ile döşenmişti. Bina erkek ve kadınlarla ağzına kadar doluydu. Yüz çeşitten fazla saz çeşidi de hazırdı. Akşama bir saat kadar vardı. Her tarafı kapalı olduğundan birkaç adet balmumu yanmış ve avizelerdeki sayısız mum ile aydınlatılmıştı. Opera binası pek gösterişli yapılmış olup bütün trabzanları, sütunları, duvarları ve tavanları altınla süslenmişti. Seyretmeye gelen kadınlar da sanki ipekli kumaşlara ve mücevherlere gark olduklarından, mum ışıklarından öyle bir parlaklık ortaya çıkmıştı ki, burada anlatmak mümkün değil. Önümüzdeki saz takımının oturduğu yere, işlemeli büyük bir perde asmışlardı. Gelen seyircilerin hepsi yerlerine oturduktan sonra, önümüzdeki perde aniden yukarıya kaldırıldı ve arkasından ortaya büyük bir saray çıkıverdi. Oyuncular sarayın ortasında operaya mahsus kendi özel kıyafetleriyle ve yirmi kadar peri çehreli güzel kız, pırıl pırıl taşlarla süslü ve pahalı elbiseleriyle ortalığı aydınlatırken, çalgılar da hep birden çalmaya başladılar. Opera denilen oyunda, herhangi bir hikâye canlı olarak temsil edilmektedir. Burada temsil edilen büyün hikayeleri bir kitap olarak basmışlar, hepsi otuz kitap olmuş. Her hikâyenin ayrı ayrı adı var. Ayrıca, her oyunda temsil edilen hikâyeyi henüz vuku buluyormuş gibi gösteriyorlar. Bizim davetli olduğumuz oyunda ise, bir padişah (kral) varmış, bu başka bir padişahın kızına âşık olmuş ve istemiş ama kız başka bir padişahın oğluna aşık imiş. Aralarında geçen maceraları aynen gösterdiler. Mesela padişah kızın bahçesine gidecek oldu, önümüzdeki saray bir anda kayboldu, yerine limon ve turunç ağaçlarıyla dolu bir bahçe çıkıverdi. Oyunun başka bir yerinde padişah dua etmek için kiliseye gidecek oldu, bahçede hemen büyük bir kilise ortaya çıktı. Atlı ve yaya askerlerle çeşitli savaşlar gösterdiler. Gökyüzünden bulutla yere insanlar indi, yerden göğe doğru yine başka insanları çıkardılar. Sözün kısası, insanı hayrete bırakan öyle şeyler gösterdiler ki, bunların hepsini burada anlatabilmem mümkün değil. Gök gürlemesini ve şimşek çakmasını da gösterdiler ki, gözle görülmedikçe inanılmayacak kadar acayip ve garip şeylerdi. Hele aşk sahnelerini o kadar canlı gösterdiler ki gerek padişahın, gerek kızın, gerekse şehzadenin hal ve hareketlerine baktıkça insanın onlara acıyacağı geliyordu. Oyun üç saat kadar sürdü, bitince kalkıp yine konağımıza döndük. Opera çok masraflı bir sanat olduğundan, masraflarını karşılamak üzere büyük miktarda devlet malları vakfetmişler, bu sayede geliri artmış. Bkz. Fransa Sefaretnamesi: Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi, Abdullah Uçman.

Histoire de l'Empire Ottoman

426,192 views • 2 years ago

storiaottomana's profile picture

Blücher'in Fransızlara duyduğu yoğun nefret, onun askeri kariyerinin en belirleyici özelliklerinden biri olmuştur ve Napoleon ile Fransız İmparatorluğu'nu amansızca takip etmesini sağlamıştır. Bu nefretin kökleri, esas olarak Prusya'nın 1806 seferinde (Jena ve Auerstedt gibi muharebelerde) yaşadığı feci yenilgiye dayanır. Blücher, bu seferde Brunswick Dükü'nün komutasındaki bir süvari birliğini yönetmişti. Süvarilerinin hücumlarına defalarca önderlik etti ancak başarılı olamadı. Prusya ordusu aşağılanmış, parçalanmış ve Tilsit'te (1807) yıkıcı bir barışa zorlanmıştı. Blücher bu durumu kişisel olarak derinden hissetti. Kariyerinin başlarında, Devrim Savaşları sırasında kısa bir süre esir düşmüştü fakat 1806'daki felaket onun öfkesinin en belirleyici unsuruydu. Prusya'nın aşağılanmasını, işgalini, ağır tazminatları ve toprak kayıplarını kabullenemedi. Blücher'in açık sözlü anti-Fransız tutumu, Tilsit Antlaşmasından sonra üst düzey komutanlıktan men edilerek çiftlik hayatına çekilmesine sebep oldu. Blücher yine de nefretini gizlemedi; diğerleri tereddüt ederken Napoleon'a karşı savaşı savundu ve Scharnhorst ve Gneisenau gibi reformcularla birlikte Prusya'nın “savaş partisi”nin bir parçası oldu. Fransa ile herhangi bir uzlaşmayı açıkça eleştirdi ve Prusya 1813'te savaşa yeniden katıldığında “Fransız kanı dökmek” için yanıp tutuşuyordu. Tarihçiler, saldırganlığının genellikle etkili bir şekilde yönlendirildiğini, Gneisenau gibi daha akıllı astları tarafından yumuşatıldığını ve kör bir öfke olmaktan ziyade “kontrollü bir saldırganlık” olarak kaldığını belirtiyorlar. Tüm bunlara rağmen Blücher, Napoleon'a askeri bir deha olarak saygı duyuyordu ama onu bir tiran olarak görmekten de geri durmuyordu. Leipzig gibi zaferlerden sonra veya 1814'te Fransa'nın işgali sırasında Napoleon'u yakalayıp asmak istediği söylenir. Bu dürtü onu Napoleon'un en azimli takipçisi yaptı: yenilgilerden sonra bile (1815'te Ligny), Waterloo'da kararlı bir darbe indirmek için toparlandı. Kısacası, Blücher'in nefreti ulusal travmadan, kişisel gururundan ve Fransız yenilmezliğine karşı derin bir kızgınlıktan kaynaklanıyordu. Bu duygu tabi ki sadece ona özgü değildi, birçok Prusyalı aşağılanmaların ardından Fransız karşıtı duyguları paylaşıyordu ama Blücher bunu en şiddetli şekilde somutlaştırdı ve Napoleon döneminin sona ermesinde efsaneleşen bir isim haline geldi.

Histoire de l'Empire Ottoman

41,060 views • 5 months ago

storiaottomana's profile picture

Son yıllarda izlerken en keyif aldığım filmlerden biri: Délicieux. 1789 yılında, Fransız Devrimi arifesinde geçen film, yetenekli ve gururlu bir aşçı olan Pierre Manceron'un etrafında şekilleniyor. Hikâye, mutfak tutkusunun yanı sıra toplumsal sınıf ayrımı, eşitlik ve intikam temalarını işliyor. Devrim öncesi Fransa'nın katı hiyerarşisini vurgulayan kesitler sunuyor. Manceron'un kovulup ailesinin hanına dönmesiyle ve Louise'in (gizemli çırak) etkisiyle restoran fikri doğuyor. Herkesin gelip menüden seçim yapabileceği, eşit şekilde oturabileceği bir yer. Bu, o dönem için devrimci bir kavram! Tarihsel olarak restoranların kökeni Devrim sonrası Paris'te, soyluların kaçmasıyla işsiz kalan şeflerin halka açılmasıyla başlasa da film bunu alegorik olarak kullanıyor. “Yemek zevki sadece soylulara mı ait?" sorusu, film boyunca sınıf çatışmasını besliyor. Manceron'un oğlu Benjamin'in devrimci kitaplar okuması, babasının yavaş yavaş uyanışı da bu temayı güçlendiriyor. Sonunda, aristokratların restorana gelip halkla aynı masada oturmak zorunda kalması veya rahatsız olup gitmesi, Devrim'in habercisi gibi. Kısacası, Délicieux yemek tutkusuyla harmanlanmış hafif bir komedi-drama olsa da sınıf ayrılığı eleştirisi oldukça keskin. Görsel estetik açısından muhteşem yemek sahneleri, kostüm tasarımları ve döneme ait ince detayları da oldukça başarılı.

Histoire de l'Empire Ottoman

33,808 views • 7 months ago

No more content to load