
Shorts
Videos

İlhan Şen, Halef’te canlandırdığı Serhat karakterini yargılamadan oynadığını aksi halde karakteri doğru yansıtamayacağını söylemiş. Benim merak ettiğim ise tonla yanlışı olan bir karakterin bu kadar sevilmesi, güzellenmesi, bağra basılmasının bir oyuncuda rahatsızlık yaratıp yaratmadığı
Televizyoncu Adam53,050 次观看 • 5 天前

Susuz Yaz’ı küçümsemeden önce biraz hikâyenin kendisini hatırlamak gerekiyor. Ay Yapım, Necati Cumalı’nın eserinden uyarlanan Susuz Yaz’ı diziye uyarlamaya hazırlanıyor ve senaryoyu da Sema Ergenekon’un kaleme alıyor. (Yönetmen Yusuf Pirhasan) Başrolde Mert Ramazan Demir’in yer alacağı, Hasan karakteri için anlaşıldığı; Osman karakteri için Kaan Urgancıoğlu’na teklif götürüldüğü ve Bahar karakteri için de oyuncu arayışının sürdüğü söyleniyor. Daha dizi ortada yokken sosyal medyada özellikle oyuncular üzerinden başlayan tartışmaları görünce, 60 yıl öncesinin hikâyesi üzerinden yeni bir dizi yapılmasını küçümseyenlere bir şeyi hatırlatmak gerekiyor: Susuz Yaz, öyle sıradan, dönemi geçmiş bir hikâye değil. Öncelikle Necati Cumalı’nın eseri, Türk edebiyatında önemli bir yere sahip. Metin Erksan’ın 1963 yılında çektiği film ise Türk sinema tarihinin en önemli yapımlarından biri. Film, 1964 yılında Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Altın Ayı kazanarak uluslararası alanda büyük bir başarı elde etti ve Türk sinemasının uluslararası ölçekte ödül kazanan ilk filmlerinden biri olarak tarihe geçti. Aynı yıl Venedik Film Festivali’nde de özel ödül aldı. Türkiye’nin Akademi Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film kategorisine gönderdiği ilk resmi film de Susuz Yaz oldu. Üstelik filmin hikâyesi ve yapım süreci de en az aldığı ödüller kadar ilginç. Metin Erksan daha önce Acı Hayat filminde birlikte çalıştığı Türkan Şoray ve Ayhan Işık’ın başrollerde oynamasını istemiş, ancak ikisinin de teklifi reddetmesi üzerine o dönem henüz sinemada tanınmayan ve ilk kez bir filmde rol alacak Hülya Koçyiğit’e Bahar rolünü vermişti. Erol Taş’ın da başrol oynadığı ilk filmdi. Filmin yapımcılarından Ulvi Doğan ise aynı zamanda filmin başrollerinden birini üstlenmişti. Film çekildikten sonra ise bambaşka bir hikâye başladı. Sansür Kurulu filmin gösterimine izin vermedi ve yapım bir süre rafa kaldırıldı. Bunun ardından yönetmen Metin Erksan ile yapımcı Ulvi Doğan arasında yıllarca sürecek bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Hatta filmin Avrupa’ya ulaştırılması bile başlı başına bir sinema hikâyesi. Ulvi Doğan’ın filmi otomobilinin bagajında gizlice Avrupa’ya götürdüğü ve Berlin Film Festivali’ne soktuğu anlatılıyor. Filmin afişindeki Metin Erksan isminin değiştirilmesi de bu hikâyenin en ilginç ayrıntılarından biri. Filmin özgün müziğinin ise Yunanistan’ın Oscar ödüllü bestecisi Manos Hacıdakis tarafından yapılmış olması, Susuz Yazın yalnızca Türkiye içerisinde değil, uluslararası sinema çevresinde de nasıl bir karşılık bulduğunu gösteren ayrıntılardan biri. Ve hikâyenin kendisi hâlâ son derece güncel. Mülkiyet sahibi iki kardeşin arasındaki çatışmanın merkezinde su var. Bir tarafta suyu kendi tarlasında tutup köylüyle paylaşmak istemeyen Osman, diğer tarafta ise köylünün susuz kalmasını istemeyen kardeşi Hasan. Başlangıçta bir mülkiyet meselesi gibi görünen bu çatışma giderek güç, iktidar, adalet, açgözlülük ve sahip olma arzusuyla ilgili çok daha büyük bir mücadeleye dönüşüyor. Üstelik Osman’ın kardeşinin karısı Bahar’a göz koymasıyla aile içindeki çatışma da bambaşka bir boyut kazanıyor. Dolayısıyla “60 yıl önce anlatılmış hikâye, bugün kimin ilgisini çeker?” diye bakmak bana çok doğru gelmiyor. Çünkü hikâyenin yaşı başka, anlattığı meseleler başka. Su üzerinde hak iddia etmek, gücü elinde bulunduranın diğerleri üzerindeki tahakkümü, kardeşler arasındaki iktidar mücadelesi, adalet arayışı, sınıfsal çatışma, sahip olma hırsı ve insanların güç karşısındaki tutumu bugün de son derece tanıdık meseleler. Üstelik ortada birebir 1960’ların Türkiyesi’ni anlatmak zorunda olan bir dizi de yok. Yapımcı hikâyeyi dönem işi olarak da anlatabilir (sanmıyorum çok maliyetli), günümüze de taşıyabilir (muhtemelen). Zaman değişebilir, karakterlerin dünyası değişebilir, olayların geçtiği çevre değişebilir. Ama ana çatışmanın korunması hâlinde Susuz Yazın temel meselesi bugün de rahatlıkla çalışabilecek bir hikâye.
Televizyoncu Adam193,655 次观看 • 26 天前

BOMBA İDDİA! Oyuncu Beren Demirkaya, menajer Tümay Özokur’un YouTube programında konuştu: “Geçen sezon bir dizide rolüm hazırdı, bütçe ve partner belliydi, sözleşme aşamasındaydık. Başrol kadın oyuncu değişti, yeni başrol beni istemediği için kadrodan çıkarıldım!” Sizce bu isim kim olabilir?
Televizyoncu Adam138,813 次观看 • 21 天前

Geliyoruz röportajın en can alıcı kısımlarına; Ekin Koç “Maalesef görünürlük, ne yaptığın, neyi ne kadar paylaştığın, senin becerilerinden daha kıymetli şu an. Bunu anladım ve kabul etmek zorundaydım. Çok offline’dım , şimdi daha online’ım. Oradaki o pozitif vibe bana da iyi geliyor. “Offline hayatın ne faydasını gördüm” dedim. Dert, tasa, sıkıntı... Sosyal medyada en azından bir şey paylaşıyorsun, insanların hoşuna gidiyor, güzel şeyler söylüyor.”
Televizyoncu Adam166,003 次观看 • 26 天前

Ve Ekin Koç röportajının en can alıcı yeri burası. “Sen istediğin kadar festivale git, Oscarlı yönetmenlerle çalış, bilmem ne ödülünü al falan filan. Dönüp dolaşıp birisi gelir, beş milyon, on milyon takipçisi vardır ve orada senin becerilerinin önemini nasıl yitirdiğini acı bir şekilde görüyorsun.” Ekin Koç madem görünürlük kaçınılmaz ve çark böyle işliyor o zaman ben de görünür olurum ve sanal tatminler yaşar yaşatırım, biraz da bunu deneyeyim bakalım nolucak kafasında. Zaten kendisinin de söylediği gibi oyunculuk yeteneğinin farkında, yaptığı işler de ortada. Artık pragmatist ve dürüst bir yerden yaklaşıyor mu desem ne desem bilemedim. Prestijli işlerde yer almanın sana ekmek kazandırmadığını ve televizyon sektöründe ciddiye alınmadığını acı şekilde imalı şekilde de olsa anlatıyor. Popüler olmanın, görünür olmanın kazançlarından da memnun.
Televizyoncu Adam158,495 次观看 • 26 天前

“Set aşkları yasaklanmalı mı?” tartışmasını görünce aklıma Faruk Turgut’un haftalar önce İzzet Çapa’nın programında söylediği bir şey geldi: Setlerde insanların birbirlerinden hoşlanmasının, aralarında elektrik oluşmasının çok normal olduğunu; çünkü insanların aylarca, hatta yıllarca çok uzun saatler boyunca birlikte çalıştığını söylemişti. Aslında düşününce gerçekten de çok normal. Arafta’nın başrol oyuncuları Emin Günenç’in röportajlarından bir derleme yaptım. Emin dizinin ilk zamanlarında verdiği bir röportajında İlsu’dan tatlı bir şekilde bahsediyor, yaşının kendisinden küçük olduğunu ve ona yardımcı olduğunu söylüyor; başka bir röportajında ise sabah spordan sete, gece yarılarına kadar uzanan ve haftanın altı günü devam eden çalışma temposundan bahsediyor. “Aşka nasıl vakit ayırayım?” dediği bir dönemden, bugün kendisini heyecanlandıran biri olduğunu ama bunu henüz açıklamak istemediğini söylediği bir noktaya geliyor. Partneri sorulduğunda da gülümseyip net bir cevap vermiyor ama biz cevabı anlıyoruz. Elbette burada “kesin birlikteler” demek değil mesele. Zaten bunu yalnızca onlar açıklayabilir. Ama bana ilginç gelen şey şu: Bir insanın haftasının altı gününü, sabahından gece yarısına kadar aynı insanlarla geçirdiği bir ortamdan bahsediyoruz. Üstelik bu kişi ekrandaki partneriniz. En yoğun, en stresli, en yorucu anlarınızı birlikte yaşıyorsunuz. Birbirinizin başarısına seviniyor, kötü gününde yanında oluyor, aynı sahnelerde defalarca aynı duyguları yaşıyorsunuz. Böyle bir ortamda birinden hoşlanmak, arada elektrik oluşması hatta bunun aşka dönüşmesi bana hiç şaşırtıcı gelmiyor. Ama bence asıl soru başka: Set bittiğinde ne oluyor? Çünkü set devam ederken ilişkinin çok büyük bir kısmını besleyen şey, zaten birlikte geçirilen o inanılmaz uzun zaman. Dizi bittiğinde ise o ortak dünya ortadan kalkıyor. (Eğer birlikte yaşamaya başlanmadıysa) Her sabah aynı yerde olmak, aynı sahneleri çekmek, aynı ekiple gece yarılarına kadar çalışmak bitiyor. Geriye yalnızca iki insanın birbirine duyduğu gerçek bağ kalıyor. Belki de bu yüzden set aşklarının “gerçek mi, değil mi?” sorusunun cevabını setin kendisi değil, set bittikten sonraki hayat veriyor. O yüzden ben “set aşkları yasaklanmalı” fikrinden ziyade şunu merak ediyorum: Setin yarattığı yoğun yakınlıkla gerçek hayattaki aşk arasındaki çizgiyi insanlar ne zaman fark ediyor? Çünkü birine günde 12-14 saat maruz kalmakla, o insanı hayatının geri kalanında da gerçekten seçmek aynı şey değil. Zaten set aşklarının en büyük sınavı, setin bitmesi :)
Televizyoncu Adam122,778 次观看 • 25 天前

