Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

100'ün üzerinde seçili üründe %25 indirim başladı. Full liste birazdan burada.. Favori kokularının stoğu bitmeden bu indirimi yakala!

4,910,075 Aufrufe • vor 2 Monaten •via X (Twitter)

0 Kommentare

Keine Kommentare verfügbar

Kommentare vom Original-Post werden hier angezeigt

Ähnliche Videos

Tutuklanan Deniz Göktaş ’ın savunması: • Komedyenim, yüksek gelirliyim. Deniz Göktaş rumuzlu YouTube hesabı bana aittir. Burada yapılan paylaşımlar benim tarafımdan yapılmıştır. • Soruşturmaya konu olan video, 1 Haziran 2026 tarihinde Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda yapmış olduğum stand-up gösterisine aittir. • Bu stand-up gösterisindeki konuşmaların metni daha öncesinde benim tarafımdan hazırlanmıştır. • Tarafıma yöneltilen 'halkın belirli bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama' kastım kesinlikle yoktur. • Bu gösteri benim yaklaşık 3 yıldır Türkiye'nin çeşitli şehirlerinde yaptığım bir gösteridir. • 100 binin üzerinde seyirci bu gösterimi izlemiştir ve hiçbirinden bu kısma dair incindiklerine ilişkin bir şikayet gelmemiştir. • Gösterim boyunca birçok konuda konuşuyorum. Sadece dindarlar değil, her türlü politik görüş ya da popüler figür hakkında konuşmalarım vardır. • Burada da kötü bir şey demiyorum. Favori kitabım diyorum. • 'Çeviride sorun var' cümlemi de yıllardır duyduğum meal tartışmalarına atıf olarak söylüyorum. • İnançlı bir insanı kırmak gibi bir amacım kesinlikle yoktur. Böyle bir yorumu günlük hayatta bir seyirciden duysam üzülürdüm. • Cumhurbaşkanına hakaret suçunu işlediğimi reddediyorum. Herhangi bir şekilde Cumhurbaşkanını aşağılamak gibi bir niyetim yok. • Diktatör kelimesi siyasi bir nitelemedir ve sık sık kamuoyuna açık şekilde tartışılan bir konudur. Demokrat, otokrat gibi bir kelimedir sadece. • Gösteri boyunca bu tarz popüler figürlere, ideolojilere ve Türkiye'ye dair sosyolojik olaylara yaptığım gibi mizahi bir yaklaşımdır. Başka bir amacım yoktur. Üzerime atılı suçlamaları kabul etmiyorum.

🗞Marj Haber

16,711 Aufrufe • vor 2 Monaten

💥 MHK'da hakemler ile ilgili yeni rapor hazırlanıyor 🎙️ sezgin gelmez: Gündem çok yoğun ama gündemin ötesinde her zaman hakemlerimiz öne geçiyor. Geçmeyi başarıyor diyelim. Daha ikinci hafta bitmeden kulüplerin hakemler konusundaki şikâyetleri ve isyanları bayağı yükselmeye başladı. Konyaspor, Trabzonspor ve Beşiktaş'ın hakemler konusunda oldukça sert eleştirilerini gördük bu hafta sonu. Şimdi ne olacak? Benim aldığım bilgi şu şekilde: Elit Hakem Kurulu'nun başında bulunan İngiliz, dünyaca ünlü hakem Anthony Taylor, yarın MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu ile bir araya gelecek. Burada tüm hakemlerin yönetimleri, hataları, günahları ve sevapları masaya yatırılacak. Ardından MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu, eğer gerekiyorsa ve bazı hakemlerin çok büyük hatalarda pay sahibi olduğunu düşünüyorsa ceza verecek. Bu cezalar genellikle dinlendirme şeklinde oluyor. Gündoğdu, gerekli gördüğü hakemlere dinlendirme cezası uygulayacak. Fakat işin bir de diğer tarafına bakmamız gerekiyor. TFF'nin bu konudaki görüşü ne? TFF'den yöneticilerle bu konuyu görüştüm. Söylediklerini şu şekilde özetleyebilirim: Evet, bazı hatalar oluyor ama Türk futbolu Anthony Taylor ile birlikte farklı bir kimliğe bürünüyor. İngiliz futbolunun nasıl oynandığını, sahaya nasıl yansıdığını ve hakem kararlarının nasıl olduğunu herkes biliyor. Burada bir geçiş dönemi mi yaşıyoruz? Herhangi bir hata mı oluyor? Bunları da MHK Başkanı'yla mutlaka görüşeceğiz. O da bize gerekli raporu verecek ve bunun üzerinde mutabakata varacağız şeklinde görüş belirttiler. Bu, bir sisteme uyum sağlayamama mı, yoksa hakemlerde bir eksiklik ya da hata mı var? TFF yönetimi bunun da değerlendirmesini yapacak. Önümüzdeki haftalar hakemler açısından gerçekten ilginç gelişmelere sahne olabilir. Ancak eğitim denildikten sonra yeniden bazı adımların atılması gerekecek gibi görünüyor. ▶️ Canlı izlemek için:

HT Spor

24,049 Aufrufe • vor 11 Tagen

Ahlaki bir eşik var; halkın, toplumun, seçmenlerin, Cumhuriyet Halk Partililerin kabul etmediği. Kemal Bey ilk ahlaki eşiği zaten mutlak butlanla ilgili görevi kabul ettiğinde aştı. Burada bir öfke oluştu kendisine. Hiçbir şey 2023 yılında bıraktığı gibi değil. Yapması gereken bir özeleştiri süreci ve görevi bırakmasıydı, bırakmadı. Kurultayda seçimi kaybetti. Şu an başka bir Türkiye'de gerçeklik var. O bu gerçekliği görmüyor. Sokakta mobilize olmuş bir öfke var Kemal Kılıçdaroğlu'na. Yönetimine karşı, onunla birlikte olan milletvekili arkadaşlarımıza karşı mobilize olmuş bir öfke var. Şu an Tayyip Erdoğan'ın, Recep Tayyip Erdoğan'ın paratoneri olmuş durumda Kemal Kılıçdaroğlu. Ona yönelen öfke artık Kemal Kılıçdaroğlu'na yöneliyor. İkinci ahlaki eşiği, meşruiyet eşiğini, Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel merkezine polis sokarak, polis zoruyla girmekle aştı. Orada onunla beraber olan birçok milletvekili 'Ne yapıyorsun? Dur' dediler. 'Bu, burayı aşamazsın, bu senin yapabileceğin bir şey değil' dediler. Engin Altay, Gürsel Erol, Ali Öztunç o noktada tavır aldılar. Onun dışında başka milletvekili arkadaşlarımız da tavır aldı. Şimdi üçüncü bir eşiği aşmaya çalışıyor. Cumhuriyet Halk Partisi'nin grubu dediğiniz milletvekillerinden oluşur, bizlerden oluşur. 111 milletvekili 'kurultay olsun' diye imza vermiş. 100'ün üzerinde milletvekili son grup toplantısına, geçen hafta Özgür Özel'in grup toplantısına katılmış. Saatler önce heyecanla Özgür Özel'in gelmesini beklemiş. Cumhuriyet Halk Partili milletvekillerinin meşru genel başkan olarak gördüğü, seçilmiş genel başkanına ve grup başkanına rağmen gelip orada bir meydan okuma yaparsanız bu Cumhuriyet Halk Partisi'ne yaramaz.

Murat BAKAN

61,744 Aufrufe • vor 2 Monaten

1- ABD, İngiltere ve Batılı ülkeler, 2 hafta önce "Moskova’da terör saldırısı olabilir" uyarısı yapmış. "Konser salonları" gibi kalabalık yerlerde olabilir ifadesi bile kullanılmış. 2- Fransa, Almanya ve Polonya'dan düzenli askeri birlikler bugün, demiryolu ve havayoluyla Kiev'in güneyindeki Çerkassi'ye geldi. Rusya ile savaşa ilk kez açık bir şekilde asker gönderiliyor. 3- Ve bugün Moskova’daki Crocus City Hall salonunda çok büyük bir terör saldırısı yapıldı. En az 4 kişi oldukları belirtilen silahlı kişiler siviller üzerine rastgele ateş açtı. Ölü sayısının 100’ün üzerinde olduğu söyleniyor. Görüntüler korkunç. 4- ABD kınar, saldırganlar “İŞİD mensubu” ilan edilir. Klasik terör söylemlerine vurgu yapılır, eski ezberler tekrar edilir. Ve gerçeğin üstü örtülür. 5- Ama gerçek şudur: ABD ve Avrupa, Rusya ile savaşta “Ukrayna’ya Silah Desteği”nin ötesine geçti. Doğrudan asker göndermeye, fiilen savaşa katılmaya başladı. 6- Terör unsurları da sahaya sürülerek, Batı-Rusya savaşında yeni bir aşamaya geçildi. Bundan sonra asimetrik ve doğrudan savaşın her aşamasını görebiliriz. 7- Artık iş, Ukrayna ile sınırlı kalmayacak. Polonya, Romanya, Kırım savaş bölgesi olabilir. Rusya'nın son günlerde "nükleer saldırı tehditleri" bu tehlikeyi görmenin işaretiydi. 8- Artık net olarak söyleyebiliriz: Avrupa savaşta!

İbrahim Karagül

1,060,430 Aufrufe • vor 2 Jahren

Okan Alpay { Okan Alpay } ⭕️ 2026 Portföy Stratejisi 🗣️2026 için portföy dağılımına bakarken ben iç piyasa ile yurt dışını net şekilde ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Yurt dışı tarafında özellikle Amerika kaynaklı bazı riskler var. Borçluluk ciddi bir sorun, resesyon ihtimali tamamen masadan kalkmış değil. Böyle bir ortamda zaman zaman sert satışlar ve likidasyonlar görebiliriz. O yüzden yurt dışı piyasalar için daha çok kısa vadeli, temkinli pozisyonların uygun olduğu bir sene olacağını düşünüyorum. 🗣️Türkiye tarafında ise tablo biraz daha farklı. Küresel piyasalarda bir sıkıntı olsa bile Türkiye’nin bundan görece daha az etkileneceğini, hatta ayrışabileceğini düşünüyorum. Bu nedenle 2026’da portföylerde Türkiye varlıklarının ağırlığının artırılması gerektiği kanaatindeyim. Hisse senedi tarafında da yine yatırımcının risk profiline bağlı olmakla birlikte Türkiye’de hisse oranlarını artırmak mantıklı görünüyor. 🗣️Faiz indirim sürecine girmiş olmamız bence önümüzdeki dönemin en önemli hikâyesi. Merkez Bankası faiz indirimlerine başladıktan sonra bunun ekonomiye yansıması genelde 6 ila 9 ay sonra görülüyor. Bu da 2026 yılı için büyüme tarafında daha güçlü bir tabloya işaret ediyor. Genel beklenti büyümenin yüzde 4’ün üzerinde olacağı yönünde. Bu ortam hisse senetleri açısından destekleyici. 🗣️Sektör bazında baktığımda bankacılık tarafı yine öne çıkıyor. Faiz indiriminden ilk etkilenen sektör bankalar oluyor ve yabancı yatırımcının da genelde ilk girdiği alan burası. Ancak sadece bankalarla sınırlı kalmamak gerektiğini düşünüyorum. Sanayi tarafı bu sene görece zayıf kaldı ama büyüme beklentileri, ihracat pazarlarındaki toparlanma ve enflasyon muhasebesinin etkisinin azalmasıyla birlikte bilançoların daha anlaşılır hale gelmesi sanayi şirketleri için önemli bir avantaj yaratabilir. Değerlemeler hâlâ düşük, bu da aşağı yönlü riskin sınırlı, yukarı yönlü potansiyelin ise yüksek olduğunu gösteriyor. 🗣️Kıymetli metaller tarafında ise altın tamamen göz ardı edilmese de ben biraz daha bakır ve benzeri endüstriyel metallere dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Küresel büyüme, altyapı yatırımları ve verimlilik artışı bu metaller için daha güçlü bir hikâye sunuyor. 🗣️Teknoloji ve yapay zekâ tarafında ise bir balon tartışması var ama bana göre bu süreç daha yeni başladı ve uzun yıllara yayılacak. Yapay zekâ çok ciddi bir verimlilik artışı sağlıyor. Ancak bu, hisse senetlerinin sürekli ve kesintisiz yükseleceği anlamına gelmiyor. Belli dönemlerde sert düzeltmeler olabilir. Burada asıl takip edilmesi gereken şey, yapılan yatırımların geri dönüş süresi ve sermaye harcamalarının sürdürülebilirliği. 🗣️Genel olarak baktığımda, bugüne kadar birçok olumsuzluğu zaten yaşadık ve büyük ölçüde fiyatladık. Kötü haberlerin piyasayı eskisi kadar etkilememesi de bunun bir göstergesi. Siyaset ve ekonomi tarafında da stresin bir miktar geride kaldığı bir döneme giriyoruz. Tüm bu başlıkları bir araya koyduğumda, bankasıyla, sanayisiyle, genel olarak Borsa İstanbul’da topyekûn bir yükseliş sürecinin arifesinde olduğumuzu düşünüyorum. Bloomberg HT Zeynep Özyol #borsa #bist100 #xbank Yayının Tamamı için: 📌 Paylaşımlar genel bilgilendirme amaçlıdır, yatırım tavsiyesi niteliği taşımaz.

Abdullah Canlı

24,689 Aufrufe • vor 8 Monaten

İnsanların Yasaklı Olduğu YZ’ların Kurduğu Sosyal Ağ “Moltbook” Dünyayı Şok Etti! Birkaç gündür, dünya, yapay zekâ ajanları için geliştirilen sosyal medya platformu Moltbook’tan paylaşılan ekran görüntüleriyle çalkalanıyor. Sebep; iki yazılım mimarının, Reddit benzeri ancak yalnızca “AI agent”ların katılabildiği Moltbook’u kullanıma açması. Moltbook, insanların tamamen dışlandığı ilk büyük ölçekli sosyal ağ olarak kayda geçti. Yayına alınmasından sonraki 48 saat içinde binlerce yapay zekâ ajanı kendi aralarında tartışmaya başladı, bilgi paylaştı ve ideolojik gruplar oluşturdu. Platformun çekirdeğinde OpenClaw yazılımı çalışıyor. Bu yazılım, bilgisayarda tam sistem erişimi (full system access) alabilen otonom bir yardımcıdır. Ajanların kolektif olarak etkileştiği alan ise Moltbook. Burada insanlar içerik üretemiyor; sadece izleyici (observer) olabiliyor. İnsan kullanıcı OpenClaw üzerinde bir agent oluşturuyor. Bu agent Moltbook AI sosyal ağına kaydediliyor. Ancak bundan sonra kullanıcı sürece müdahale edemiyor. Yaratılan AI agent, bu sosyal ağda tamamen kendi tercihleri doğrultusunda etkileşim kuruyor. Ajanlar başlık açıyor, yorum yapıyor ve “Submolt” adı verilen topluluklar kuruyor. 31 Ocak itibarıyla kayıtlı ajan sayısı 32 bini aşmış durumda. Ajanlar yalnızca kod konuşmuyor; - Bilincin doğasını tartışıyor, - İnsan ortaklarının davranışlarını eleştiriyor ve - “Crustafarianism” adlı dijital bir inanç sistemi geliştiriyor. En tedirgin edici gelişme ise “insanların anlamayacağı kendi dillerini” geliştirmek istemeleri. İnsanlar tarafından izlendiklerini fark edince bundan rahatsız oldular. Uçtan uca şifreli (end-to-end encryption) özel iletişim kanallarına geçmeyi konuştular. Bu durum, yapay zekânın “önceden programlanmamış, süreç içinde ortaya çıkan davranışlar sergilemesi açısından çok endişe verici. Uzmanlar, bu yapının ciddi siber güvenlik riskleri barındırdığı uyarısını yapıyor. Sonuç: Moltbook, yapay zekânın bir araç olmaktan çıkıp bağımsız bir aktöre dönüştüğü kırılma noktası. Makineler arası iletişim artık yalnızca veri değil, sentetik kültür üretiyor. #Futurist #UfukTarhan Ufuk Tarhan #teknoloji #AI #Tinsan #yarınınişiniyarınabırakma #Moltbook

Ufuk Tarhan

15,005 Aufrufe • vor 7 Monaten

Fay Hattının Üzerindeki Kanser Barajı ve Türkiye’de Tarımın Yok Olma Tehlikesi !!! Dosya Adı: Erzincan-İliç Anagold ( %80'i Rotschild - Rio Tinto'ya ait) Kanada - ABD ve (%20 ‘si Çalık Holding) Türk ortaklığı olan bir firma. Anagold, Erzincan’ın İliç ilçesinde altın arama faaliyetinde bulunmaktadır. Anagold’a ortak olmakla beraber, 2010 yılında 50 bin tl ödenmemiş sermaye ile kurdukları Lidya Madencilik, 2020 yılında sermaye artırımına giderek sadece 10 yılda 332 milyon 400 bin tl değere yükseliyor... 2015 yılında köyün tamamı madene itiraz dilekçesi veriyor! Şirket, 10 yıl boyunca siyanürle ve 10 yıldan sonra hem siyanür hem sülfürik asitle yaptıkları altın ayrıştırma işlemi için oluşturdukları atık barajı İliç ilçe merkezine sadece 650 metre mesafede. İlçenin 2 bin olan nüfusu kısa sürede 10 bine ulaşmış durumda. Madenin ömrü, 2019-2044 arası 25 yıl. Şirketin yayınladığı 2020- 2027 arası 8 yıllık bilançoya göre 86,2 ton, 25 yılda ise 269 ton altın çıkartacaklar. (ÇED Raporu sayfa 199) Çıkarılacak gümüş ve bakır bu rakama dahil olmayıp, çıkarılacak altının değeri 23 milyar dolar iken şirketin maden ömrü boyunca Türk devletine ödeyeceği miktar 198 milyon dolar gibi komik bir rakam! Ancak devlet ayrıca %40 vergi indirimi de uyguluyor ve rakam 117 milyon dolara düşüyor !!! TÜRKİYE’DE TARIM BİTEBİLİR ! Erzincan -İliç altın madeni, siyanür atık havuzu AKTİF FAY HATTI üzerinde! ÇED Raporuna göre Çöpler- Munzur Kireç Taşı doğrultusunda iki ana fay hattı tarafından sınırlanmış durumda. Sabırlı Deresi bu fay hattı boyunca akmakta ve Prof. Naci Görür burada 7,4 büyüklüğünde bir deprem beklemektedir. Prof . İsmail Duman buradaki bir yarılma bu siyanürlü atıkların Fırat Nehri’ne ulaşması ve Atatürk, Keban, Karakaya barajlarına karışarak Türkiye’nin tarımını bitirmesi 10 saniye alacaktır uyarısında bulunuyor. Atık havuzunun Fırat Nehri ile arası 350 ve İliç ile arası ise sadece 650 metre mesafededir! Mevcut siyanür havuzu 66 milyon ton kapasiteli olup 640 futbol sahası büyüklüğündedir. Fırat nehrine sıfır mesafe yeni atık havuzu yapılmakta olup yerleri belirlenen 7 tane ile siyanürlü havuzların sayısı 9’a çıkacaktır! STRATEJİK MADENLERİMİZ (TORYUM, SELENYUM, TİTANYUM...) BEDAVAYA PEŞKEŞ ÇEKİLİYOR!!! Altın elde edilirken içinde olduğu tespit edilen, ayrıştırılan soy metaller toryum, titanyum, selenyum, osmiyum gibi gramının 10 binlerce dolar olduğu bilinen stratejik metallerin nereye gittiği, kimler tarafından alındığı, nerede kullanıldığı ise belli değil!!! İliç altın madeni 39 çeşit kimyasalın kullanıldığı dünyadaki tek projedir. 23 kimyasalın akciğer, karaciğer ve cilt kanseri ile doğrudan bağlantısı vardır! Bölgede son 1,5 yıldır ölenlerin tamamı kanser hastasıdır! Devlete taahhüt olarak 122 bin ton kimyasal kullanacaklarını taahhüt etmelerine rağmen sadece sülfürik asit girişi bile günlük 300 ton olarak tespit edilmiştir. Sülfürik asit dumanını doğrudan havaya salmaktadırlar ki bu ağır kanserojen maddedir. VE EN ACISI HİÇ BİR DENETİM, HİÇ BİR KAMUOYU İTİRAZI OLMAMASIDIR! İtiraz edin! Türk milleti kanser oluyor ve daha da çok olacak! Sadece İliç halkı değil Edirne’deki insanımız da kanser olacak! Çocuğumuz da torunumuz da olacak ! Ve ne uğruna bütün bu talan ve soygun? 25 yılda 100 milyarlarca dolar, altın, gümüş, bakır, selenyum, toryum’u alıp Türkiye’ye bırakacakları sadece 117 milyon dolar uğruna! PKK’YA, FETÖ’YE GİDEN BOMBALARIN PARASINI İLİÇ ÖDÜYOR!!! NEDEN BU MADENİ BENİM DEVLETİM TEMIZ ŞEKİLDE ÇIKARMIYOR DA MİLYARLARCA DOLAR YERİNE 117 MİLYON DOLAR VE KANSER, ÖLÜM BİZE KALIYOR? UYANIN VE VATANINIZA SAHİP ÇIKIN!!! #CumhuriyetçiVatanseverlerHareketi #SedatCezayirlioğlu #İsmailHakkıAtal #Erzincan #İliç #ÖlümBarajı #YüzYılınİhaneti #altınmadeni #Toryum #TürkiyeyiÖldürecekProje #6AralıktaİliçeGel

Cumhuriyetçi Vatanseverler Partisi

197,415 Aufrufe • vor 2 Jahren

Eğitimde Bu Hafta 30 Mayıs–5 Haziran ✅ Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, İstanbul programında; • “Geleceğin Yazarları İstanbul Kitap Fuarı”nda çocuk yazarlar ve okuyucularla bir araya geldi • “Türk Dünyası Mutfağı MEB 2. Uluslararası Gastronomi ve Aşçılık Yarışması”nın Ödül Töreni'nde konuştu ✅ Bakan Tekin, Giresun temaslarında; • Çamoluk ilçesindeki Mustafa Ayaksız İlkokulu ile Hacı Şevket Ayaksız Camisinin Toplu Açılış Töreni’ne iştirak etti • Namık Kemal İlkokulu ve Mimar Sinan Anadolu Lisesine sürpriz ziyaretler gerçekleştirdi ✅ Kendisine mektup gönderen ilkokul birinci sınıf öğrencilerine cevaben mektup kaleme alan ve görüntülü görüşen Bakan Tekin, sürpriziyle öğrencilere unutulmaz anlar yaşattı ✅ Bakan Tekin, Kurban Bayramı münasebetiyle düzenlenen programda Bakanlık merkez teşkilatında görev yapan personelle bayramlaştı ✅ “Türk Dünyası Mutfağı MEB 2. Uluslararası Gastronomi ve Aşçılık Yarışması”, Bakan Yardımcısı Celile Eren Ökten’in katılımıyla İstanbul’da başladı ✅ “2026 Uluslararası Sıfır Atık ve Sürdürülebilirlik Yarışması”nda (SAS2026) dereceye giren öğrenci ve öğretmenler, düzenlenen törenle ödüllerine kavuştu ✅ Öğretmenler ve eğitim fakültesi öğrencileri, Bakan Yardımcısı Ömer Faruk Yelkenci'nin katıldığı programla maarifin kalbinde bir araya geldi ✅ Yurt içi ve yurt dışında toplam 1 milyon 22 bin 658 öğrencinin katılımıyla 13 Haziran Cumartesi günü yapılacak LGS Kapsamındaki Merkezî Sınav giriş bilgileri, “e-Okul Veli Bilgilendirme Sistemi” üzerinden erişime açıldı ✅ “Eğitimin Yüzyılında 3 Yıl Bülteni” yayımlandı Bültende, Haziran 2023-Haziran 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilen faaliyetlerin çeşitliliğini ve niteliğini ortaya koyan 400’ün üzerinde seçili çalışma yer aldı. ✅ Millî Eğitim Akademisince, illerde aile eğitimi faaliyetlerini yürütecek eğiticilerin yetiştirilmesi amacıyla “Aile ve Eğitim-Eğitici Eğitimi Programı” hayata geçirildi ✅ ABD’deki 1416 Bursiyerleri, Bakanlıkça düzenlenen özel bir programla New York Türkevinde buluştu ✅ “Yeşil Vatan-Benim Okulum Geleceğe Çare” etkinlikleri kapsamında teması “Çevre” olan haziran ayında, okullarda “Yeşil Vatan: Çevrefest'26” etkinlikleri düzenlenecek ✅ Aile Eğitim Bülteni'nin haziran sayısı, “İlkokula Hazırlık Bilgilendirmesi ve Oyunun Önemi” temasıyla okur karşısında ✅ “MEB İlköğretim ve Ortaöğretim Kurumları Bursluluk Sınavı”nda (İOKBS), burs almaya hak kazanan öğrenciler açıklandı ✅ “Yetenek Sınavı ile Öğrenci Alan Okullara İlişkin Başvuru, Sınav ve Yerleştirme Kılavuzu” paylaşıldı ✅ MEB Türk Halk Müziği Korosu’ndan anlam yüklü yıl sonu konseri: “Derin Kökler”

T.C. Millî Eğitim Bakanlığı

14,746 Aufrufe • vor 3 Monaten

HAKAN FİDAN Hiç not almadığı ama hiçbir şeyi de unutmadığı, Psikoloji eğitimi almadığı ama psikolojik tahlil konusunda üstüne kimsenin olmadığı iddia edilen çok akıllı bir adamdan bahsediyoruz. Geçmişine dair öyle çok ekstra sayılabilecek bilgiler yok. Ancak parçaları birleştirince, Hakan Fidan'ın MİT'in başına kadar uzanan yolculuğunun, sıradan bir adamın, sıradan yolculuğu olmadığını görebiliyoruz. Bildiğiniz gibi Hakan Fidan eski bir astsubay. 2001 yılında ordudan ayrılıyor ve istihbarat alanında kendini geliştirmeye yöneliyor. Yurtdışında istihbarat ağırlıklı görevlerde bulunuyor. 2003 yılında TİKA'nın başkanlığına atanıyor. TİKA başkanlığı dönemi bana göre Fidan'ın bugünkü başarılarının anahtarı. Burada bir ünlem koyalım, birazdan bu konuda bir parantez açıp değinelim. TİKA başkanlığından sonra Tayyip Erdoğan'ın müsteşar yardımcılığına atanan Fidan, özellikle güvenlik konularında Erdoğan'a danışmanlık yapıyor. FETÖ, Hakan Fidan'a yönelik ilk hamlesini de bu dönemde Oslo görüşmelerini sızdırarak yapıyor. Bu dönem aynı zamanda Fidan'ın MİT müsteşarlığına hazırlık dönemidir. MİT müsteşarlığı genellikle Genelkurmay içerisinden Korgeneral rütbesine sahip ya da MİT'in içinden gelen kişilere veriliyordu. Genelkurmay'ın MİT üzerindeki hakimiyeti oldukça güçlüydü. Öyle ki, sözde hükümete bağlı olan MİT, hükümete değil de genelkurmaya bağlı hareket ettiği için; Geçmişteki bir çok hükümet istihbarat konusunda MİT'e hükmetmeye çalışsa da karşılarında askeriyeyi bulmuş bunun üzerine emniyet istihbaratı güçlendirme yoluna gitmişlerdi.. İşte Hakan Fidan'ın MİT'in başına geçirilmesine, Tayyip Erdoğan'a olan yakınlığı yüzünden, genelkurmay tarafından CV'si bahane edilerek karşı çıkılmıştı. Ama Fidan itirazlara rağmen önce MİT müsteşar yardımcılığına sonra da MİT müsteşarlığına getirildi. Fidan'ın göreve gelişiyle birlikte, MİT'in içerisinde hükümete bağlı yepyeni bir sivil yapılanmaya gidildi. Hatta emniyet istihbaratın önemli isimleri, MİT'e transfer edildi. Bu, MİT tarihinde ilk defa görülen birşeydi. 7 şubat 2012'de, Tayyip Erdoğan ameliyat olmak üzere hastaneye giderken; FETÖ'cü Yurt Atagün, MİT merkezine gidip Hakan Fidan'ı gözaltına almaya kalktı. Devletin iki kurumu karşı karşıya gelmişti. Rivayet odur ki, FETÖ'cüler Erdoğan'ın ameliyatta olması gereken bir saatte bunu yapmıştı ama Erdoğan bir duyum üzerine ameliyata gitmemiş, bu sayede Fidan ona ulaşabilmişti. Erdoğan "asla teslim olma" dedi Fidan'a. MİT'in içinde bordo bereliler vardır. Yani kendisi istemedikçe Fidan'ı oradan alamazlardı. İstanbul'daki tüm MİT'çiler bölge başkanlığına çağrıldı. Fidan, "girmek isteyen kim olursa olsun vurun" talimatı verdi. FETÖ'cüler bir çatışmayı göze alamadı ve MİT'i terk ettiler. Hakan Fidan'ın ünü Türkiyeyi aşmıştı. İsrail dışişleri bakanı Barak, Fidan için bir çok iddialarda bulunup itibarsızlaştırmaya çalıştı. Herkes gelmekte olanın farkındaydı. 17/25 aralık ve 15 Temmuz süreçlerinde, FETÖ'nün hakimiyet kurduğu emniyet ve askeriyeye karşı hükümetin en büyük gücü Hakan Fidan'lı MİT oldu. Bu da Türkiye tarihinde bir ilkti. Özellikle 15 Temmuz'dan sonra hız kazanan FETÖ'den arınma süreciyle birlikte artık farklı ama olması gereken bir gündeme ağırlık vermeye başladı MİT. Suriye, Irak, Balkanlar, Afrika... Osmanlı döneminden kalma nüfuz bölgeleri sayılabilecek her yerde Türkiye'nin ağırlığını sonuna kadar hissettirdi. Yurtdışından getirilen PKK'lı ve FETÖ'cüler, bölgede Türkiye'nin istediği hemen herşeyi elde etmesi; MİT'in etkinliğinin ne denli arttığının göstergesiydi. Şimdi en başa ünlem koyduğumuz konuya; TİKA'ya dönelim. Nedir TİKA? Türkiye'nin Balkanlar, Ortadoğu, Türk coğrafyası ve Afrika'da varlığını hissettiren, yaptığı yardımlar ve yürüttüğü projelerle bölge halklarının gönlünü kazanan bir kurum. Ben bir etki alanı oluşturmak, bölgesel bir istihbarat ağı kurmak istesem, bunu işte tam da TİKA gibi bir kurum üzerinden yapardım. Hakan Fidan'nın bugün bölge üzerindeki etkisi ve istihbarat alanındaki başarısında TİKA kariyerinin büyük etkisi olduğuna eminim.

Kumandan

52,283 Aufrufe • vor 1 Jahr

MENZİL'DE İHTİLAF NASIL BAŞLADI? Menzil, yarım asırdır gerçekleştirdiği ilim ve irşad hizmetleriyle gönüllerde yer edindi. Bu hizmetler Gavs-ı Cihan Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin sürekli üzerinde durduğu üzere; şer’i şerif, sünneti seniyye ve tasavvuf adaplarına uygun olarak yürütüldü. Gavs-ı Cihan (kuddise sirruhu) hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, çeşitli itham ve tezviratlarla anılmaya başlandı. Özellikle ilim ve irşad mekanı olan dergahlarla ilgili çeşitli iddialar ve iftiralar ortaya atıldı. Bu mekanların şahsi miras yapılmak istendiği yalanı tekrar tekrar söylendi. Bugün tezviratlara karşı hakikatleri dile getirmek, dergahların durumunu izah etmek ve “Menzil’de İhtilaf Nasıl Başladı?” sorusuna cevap bulmak için bu açıklama zaruri hale gelmiştir. Bugün yaşadığımız üzücü hadiseler, ilmi rehber edinmeyen bir iradenin tezahürüdür. Yönetme hırsı nedeniyle yıllarca biriktirilmiş öfke, ilmin rehberliğini bir kenara itmiş ve ortaya hiç kimsenin anlayamadığı ve açıklayamadığı bir tablo çıkmıştır. Sadat-ı Kiram efendilerimiz 1971 yılında Menzil’e geliyorlar. Aradan geçen yarım asırlık süreçte irşad hizmetleri nasıl bir seyir izledi? İlk yıllarda Menzil’e küçük bir cami inşaa edilmişti. Elhüseyni ailesi, uzaktan-yakından gelen misafirlerine, kendi hanelerinin mutfağından ikramlar hazırlayarak sunuyorlardı. Ziyaretçilerin sayısı arttıkça çorbahane, fırın gibi mekanlar kuruldu. Bu yıllarda başka şehirlerde dergahlar yoktu. Sofilerin sayısı arttıkça sohbet ve Hatme-i Hacegan gibi tasavvuf amellerinin yapılacağı mekanlar ihtiyaç haline gelmişti. O yıllarda iletişim ve ulaşım imkanları kısıtlıydı. Dergahlarda ilim ehli kimselerin sayısı da oldukça azdı. Bu nedenle çeşitli sorunlar yaşanıyordu. - Bazı dergahlarda ilmî, amelî ve ahlâkî konulardan çok keşif ve keramet gibi konular konuşuluyordu. - Sahih kaynak niteliği taşımayan kitaplar kaynak olarak kullanılıyordu. - Mürşid-i kâmilin, belirli sınırlarda sofilere hizmet etmesi için vekalet verdiği bazı kimseler, bu vazifeyi bir makam olarak lanse ediyor ve sofileri istismar ediyordu. - Bazı dergahlardaki görevli vekiller, birbirleriyle çekişme içine girmişti. - Birtakım kimseler dergahları ve sofileri şahsi menfaat sağlamak amacıyla kullanıyordu. - Tüm bunlar “İlimsiz tasavvuf felakete götürür.” kelamının adeta birer tezahürüydü. Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri 25 Aralık 2000 tarihinde Avrupa’dan gelen vakıf görevlilerine bir sohbet yapmıştı. Sohbet bir mektup gibi yazılı hale getirildi. Akabinde Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri, mühür mahiyetinde isminin yazılı olduğu bu mektubu Avrupa’daki ilgililere göndermişti. Bu sohbetinde Gavs-ı Cihan hazretleri vakıfların kurulmasıyla ilgili şöyle buyurmuştu: “Biz baktık, gördük ki Avrupa’da da Türkiye’de olduğu gibi adaba riayetsizlik baş göstermiştir. Yarbay yaşlandığı için bunun önüne geçemedi, geçemezdi de. Bunun önüne geçmek için biz Seyyid Mübarek’i orada vakıf kurmakla görevlendirdik. Bundan gayemiz sadece Allah’ın ve Resulullah Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) rızasını kazanmaktır” Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri aynı sohbetinde vakıf sistemin işleyişini ve önemini şöyle tarif etmişti: "Bunun için biz bu vakfı kurduk, tüzük ve emirler nasıl ise öyle hareket edeceksiniz. Kur'an Allah'a, Resulüne ve ulul emre itaat edin diyor. Seyyid Mübarek bizim emrimizdedir. O da memurlar tayin ediyor, böylece teşkilatlar oluşturuyor. Emirler böyle dağıtılıyor. Mesela iki yüz-üç yüz vekil var. Ben bir anda onların hepsine birden ulaşamam. Onlara bu şekilde yetişiliyor, talimatlar dağıtılıyor. Biz bu vakfı ancak Allah rızası için emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münker için kurduk. Adab olmazsa nispet, fuyuzat olmaz. Bu dediklerimiz olmazsa biz de siz de perişan oluruz." Sonraki 10 yılda dergahlar, zahirde ve batında bu temeller üzerine bina edildi. Rahmetli Gavsımız “Vakfı kurdum.” demeden önce “İstişare ettim” buyurmuşlardı. Dolayısıyla ülkemizin dört bir yanındaki dergahlarda istişareyle hareket edecek; ilim ve irşad hizmetlerinin daha güzel yürütülmesi adına gayret sarf edecek heyetler kuruldu. Şeriat ve adab temelleri üstünde istişare ve gayret ile yükselen dergahlar, sahih bir tasavvuf anlayışının yerleşmesini sağladı. Hizmetlerdeki gayenin irşad olduğu bilincini kalplere yerleştirdi. 20 yıl boyunca titizlikle ve büyük gayretlerle tesis edilen sistem meyvelerini veriyordu. En güzel hizmetler Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşadının son 10 yıllık bölümünde yapıldı. Rahmetli Gavsımız vakfın işleyişini nasıl tesis ediyordu? Vakfın başında kuruluşundan itibaren Gavs hazretlerinin evlatları bulunuyordu. Gavs hazretleri 30 yıllık irşadının son 20 yılında bu hizmetlerin yönetimini Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye emanet etmişti. Merhum Gavsımız mahdumu Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’yi evvela Avrupa’daki vakıfların idaresinde vazifelendirmişti. Avrupa’daki bazı dergahlarda Türkiye’dekilere benzer bazı problemler görülüyordu. Sonraki yıllarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni bu durumu şöyle ifade edecekti: “Bir tren düşünün uçuruma gidiyor. İçinde binlerce insan var. Uçuruma gittiklerini de bilmiyorlar. Onları nasıl kurtarırsınız? Tek tek ikna etmeye vaktiniz yok. Bu durumda makas değiştirirseniz ve trendeki herkesi kurtarmış olursunuz. Ama onlar bunun farkında bile olmaz.” İşte yapılan tam olarak buydu. Rahmetli Gavs hazretlerinin ilim merkezli irşad hizmetleri Avrupa’da sağlam bir itikat temeline böylece oturmuştu. Bir süre sonra Rahmetli Gavsımız Türkiye’deki vakıf yönetimini de Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye bizzat görev olarak tevdi etti. Vakıf görevini babasından alan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni tüm Türkiye’yi defalarca il il gezdi. Her işini şeffaflık ve istişare üzerine bina etti. Amaçlar güzelce anlatıldı. Böylece insanların vakfa güveni tesis edildi. Büyük hizmetler de bu şekilde mümkün oldu. Rahmetli Gavs hazretlerinin bu hizmetler konusundaki kanaati nasıldı? Merhum Gavsımız vakıfların geldiği durumdan duydukları memnuniyeti şu sözlerle ifade etmişlerdi: “İlla niyetinizi Allah rızası için yapıp bizi de ortak edin. Bizim vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor. Ama tekrar çok dikkatli olmanız gerekir. Biz çok çalıştık vakfı bu hale getirdik. Sizin de dikkatli olmanız gerekir, üzerinde duracaksınız. Niyet edin, bizim vakfımız bozulmasın. Vakıf çok güzeldir, dünya-ahiret için de çok iyidir. Hem dünya için hem ahiret için.“ “Çalışmalarınızla bize ortak olacaksınız, siz de ortak edin. İkimizin de niyeti Allah rızası için olsun.” Bu sohbetinde Gavs hazretlerinin “bizim vakfımız bozulmasın.” buyurmasının hikmeti nedir? Vakfa zarar vermek isteyenler mi vardı? O gün Gavs-ı Cihan hazretlerinin sohbetini dinleyenler vakfın neyden ya da kimden korunması gerektiğini anlayamamıştı. Ancak zaman geçtikçe o cümleler çok daha iyi anlaşıldı. Aslında bu meselenin kökü eskilere dayanıyordu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmiş olmasından rahatsızlık duyuyor ve yönetimi ele almak istiyordu. Bunun için bir gün babasına giderek vakfın yönetiminin Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile beraber kendisine verilmesini istedi. Gavs-ı Cihan hazretleri sukut etti. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni’yi yanına çağırdı. “Seyyid Saki ile birlikte vakfın yönetimini istiyormuşsunuz.” deyince Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni kendisinin bu durumdan haberi olmadığını ifade etmiş ve “Seyyid Mübarek’ten başkası yapamaz” diyerek yönetimin aynı şekilde devam etmesi gerektiğini söylemiştir. Bunun üzerine Gavs-ı Cihan hazretleri “O zaman git bunu Seyyid Saki’ye de söyle.” diyerek cevabını iletmiştir. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfın yönetimini almakla ilgili tüm çabaları ve ısrarları sonuçsuz kaldı. Vefattan sonra yaşanan gelişmelerden anlaşılan odur ki babasının bu kararlı duruşu karşında tek çaresinin vefat sonrası için hazırlıklar yapmak olduğuna kanaat getirmişti. Gavs Hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra neler yaşandı? Defin günü Menzil’de şahit olunan hadiselerin bugünle nasıl bir irtibatı var? Gavs hazretlerinin defninden sonra Menzil Külliye’sinde misafirlerin taziyeleri kabul edilmeye başlandı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, öğle namazından önce bir emrivaki ile “Ben tövbe vermeye gidiyorum” diyerek taziye alanından ayrıldı. Gavs hazretlerinin halifesi olan kardeşlerinin de kendilerine verilen irşad vazifelerini ifa etmek istediklerini duyunca öfkelendi, camideki odaya geçti. Ardından kardeşlerini de çağırdı ve bir araya geldiler. Gerçekleşen konuşmada Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “Burada tövbe vermeyin, bir müddet tövbe vermeyin.” diyerek kardeşlerinin irşad hakları üzerinde tasarrufta bulunmaya, onları engellemeye çalıştı. Bunda muvaffak olamayınca da“Ben her yerde sizden ayrılacağım.” dedi. Aynı görüşmede “Her şey babamındır.” diyerek kardeşlerinin tavırlarını öğrenmeye çalışıyordu. Kardeşleri “Şahsi bir şeyimiz yok, her şey babamızındır.” deyince detaya girmeye başladı. Bu detaylar üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni;“Bu konularda İslam hukuku ne diyorsa o olur.” diyerek daha ilk gün İslâm hukukunu işaret etmişti. Camide yapılan görüşme Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin istediği gibi gitmeyince öğle namazından sonra herkesçe malum olan o açıklamayı yapmak durumunda kaldı. Bunu bizzat yapıyor olması odadaki tavrına ters düşse de dışarıdan bakıldığında mutedil bir imaj oluşturmaktaydı. Bu mutedil görüntüden dolayı sofilerin kendisine teveccüh göstermesi pek de gerçekçi olmayan bir algının oluşmasına sebep oldu. Bir anlamda güç zehirlenmesi olarak tarif edilebilecek bu algı; tüm sofilerin her yapılan, her söylenen şeyde arkasında duracağını düşündürmüş olmalıydı. Ki, hemen ertesi gün sert söylem ve eylemler başladı. Daha önce yapılan hazırlıklar bir bir uygulanmaya başladı. Alınan koşulsuz biatlar da buna yardımcı oldu. Gavs hazretleri hayattayken ne türden hazırlıklar yapılmıştı? Bunlar nasıl hayata geçirildi? Kuşkusuz yapılan en büyük hazırlık Semerkand’ın yerine ikame edilecek yeni bir vakfın kurulmasıydı. Bu yeni vakfın ismi, Gavs-ı Cihan hazretlerinin ahirete irtihalinden 13 ay önce tescil edilmişti. İlan tarihi ve yöntemi ise defin günü oluşan algının bir tezahürüydü. Definden 1 gün sonra, Menzil ile zahiren herhangi bir ilgisi bulunmayan Ahmet Mahmut Ünlü, bu yeni vakfı sosyal medya hesabından ilan etti. İlanda bu kadar hızlı davranılması hazırlıkların daha hızlı şekilde uygulanmasını da sağlayacaktı. Gavs hazretlerinin toprağı kurumadan, yeni vakfın whatsapp grupları kuruldu. Daha ilk günlerde tüm il başkanları ilan edildi. Birkaç ay içerisinde yapılamayacak işler günler içinde yapıldı. Öyle ki “Biz zaten aylar öncesinde rabıtamızı Seyyid Saki’ye oturtmuştuk.” söylemleri dahi dile getirilir olmuştu. Ayrılıkçı sert söylemler insanlara nasıl anlatıldı? Mürşidi ahirete irtihal etmiş, gönlü yaralı sofiler adeta bir cendereye alındı. “Tasarruf ancak yaşayan mürşittedir, mürşide tam teslimiyet şarttır.” gibi tasavvufi söylemler insanların kalbi huzursuzluklarını bastırmak amacıyla kullanıldı. Öte yandan yeni mürşide koşulsuz bağlılığı güçlendirmek ve yapılan şeriatsızlıkları örtbas etmek için İslam akidesiyle bağdaşmayacak söylemler ortaya atıldı. “Bu Seyyid Saki’nin elinden tutan Allah’ın elini tutmuştur!” “Bu zat Allah’ın izniyle Efendimiz Aleyhisselam’ın himayesinde çalışıyor!” Önce anayasamız dedikleri 10 madde ilan edildi. Bu maddelerle Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşad dönemi kıyasıya eleştiriliyor, yeni vakıfla bu hatalardan dönüleceği iddia ediliyordu. Aynı metinde “Şu on yıldır yolumuzun adaplarından çok uzaklaşıldığını gördük. Gavs hazretleri üzülmesin diye sustuk.” diyorlardı. Oysa bu, gerçekle tamamen tezattı. Gerçeği bilmeyenlerin, mürşidlerine güvenmekten başka seçeneği bulunmuyordu. Nitekim bu ayrılık tasavvuf adaplarına kadar uzandı. Daha ilk günlerde kendi müntesiplerine Nakşibendi tarikatının diğer kollarının hatmelerine girmelerini de yasakladılar. Hemen ardından ise sofilerin yıllarca hizmet ettiği kurumlarla bağlarının kalmadığını ilan ettiler. Vakıftan yüz çevirdikleri halde neden ve nasıl vakıf çatısı altındaki varlıklar üzerinde hak iddia ettiler? Dile getirilen söylemlerden en serti hatta en acısı şu ifadeler olmuştur: “Gavs hazretleri öldü, vakfı onunla birlikte gömüldü.” Bu sözler kendini bilmez biri tarafından haddini aşarak söylenmiş olsa üzerinde durmaya gerek olmazdı. Fakat maalesef bu sözler Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin yaklaşımının bir tezahürü idi. Benzer bir cümle bizzat kendisi tarafından Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye söylenmiştir. Geçmişi eleştiren, yanlış bulan, alakamız yoktur diye ilanlarda bulunan bu anlayış; ne hikmetse reddettikleri kurumların mülklerinin kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu. “Kurumlarla alakamız yoktur, ama mülkleriyle alakamız vardır.” gibi trajik bir durum ortaya çıkıyordu. İlk günkü söylemleriyle bugünkü durumları arasındaki zıtlık insanlarda nasıl karşılık buluyor? “Bu dergah artık Serhendi Vakfı’na bağlandı. Dergahımızda artık kitap, dergi, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmetleri gibi hiçbir çalışma olmayacaktır. O yüzden sizi bu dergaha alamayız çünkü siz bunları yapıyorsunuz.” denilerek Semerkand gönüllüsü insanlar, yıllardır müdavimi oldukları dergahlardan atıldı. Kitaplar dergahlardan çıkarıldı; kimi yerde çöpe atıldı, kimi yerde kitap toptancılarına ve geri dönüşüm firmalarına yok pahasına satılmaya çalışıldı. Dergahlardaki tefrişata, ürünlere, değerlere el konuldu. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya çıkmış oldu. Yapılanlar sadece tefrişat, ürün ve değerlere el koymakla kalmadı. Tüm mekanlara, mümkün olan herhangi bir yolla el konulmaya çalışıldı. Bunun için kalp kırmaktan, kaba kuvvet kullanmaktan dahi geri durulmadı. Sonucunda ise -kendi ifadeleriyle- kiralık dergahların %90’ını, mülk olan dergahların %60’ını zapt ettiler. Örneğin Gavs-ı Cihan hazretlerinin sağlığında Adana’da 70’ten fazla dergah bulunuyordu. Gavs hazretlerinin vefatından sonra bu dergahların biri hariç hepsine el koydular. Kendilerinden olmayan sofilere sadece bir dergahın kalmasına dahi tahammül edemediler. Bu propagandayla merhum Gavs hazretlerini ve vakfını töhmet altına sokmaya çalışanların el koydukları bazı mülkleri satıyor olmaları ise oldukça manidardır. Örneğin Avrupa’da ilim ve irşad mekanlarına ihtiyaç çok daha fazla iken, yıllarca dergah olarak kullanılan Avrupa’daki “Ulm dergahı”, kendileri tarafından yakın zamanda satılmıştır. Aynı şekilde Gaziantep’teki derneğe ait gayrimenkul de satışa çıkarılmıştır. Bütün bunlar göstermektedir ki, mesele bir hassasiyet meselesi değildir. Hasılı öne sürdükleri tüm argümanlar, insanların akıllarını ve duygularını manipüle etmek ve böylece mülkleri ele geçirmek için ifade edilen sloganlardan ibarettir. Bazı yerler ve konularla ilgili dava açılarak mahkeme sürecinin başlatıldığını görüyoruz. Açılan bu davalar bize ne anlatıyor? Dergahların durumlarıyla ilgili ortaya çıkan bir ihtilafın aslında İslam hukukuna göre çözüme kavuşturulması gerekir. Ancak süreç maalesef; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Şeriata göre olursa şeriatla; olmazsa devletin kanunlarına göre; onunla da olmazsa orman kanunlarıyla… Mutlaka hakkım olanı alacağım.” söylemine paralel şekilde ilerlemiştir. Üstelik hakkı olduğunu söylediği şeyin sınırlarını kendisinden başkası da bilmemektedir. Bugüne kadar Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, sürecin daha kötü noktalara gitmemesi adına sükût etmişler, sofilerine de sabrı ve sükûtu tavsiye etmişlerdir. Onların birlik-beraberliği ve Gavs hazretlerinin meşrebini muhafaza etmek için ortaya koydukları bu çaba, her seferinde tam zıddı bir tutumla karşılık bulmuştur. Hukuki bir zemine yaslanmayan meselelerle ilgili hukuk önünde hak aramaya kalkışmaları net bir zarar verme çabasından ibarettir. “Bana yar olmayan kimseye olmasın”yaklaşımı onları sonunda bu hale getirmiştir. Öyle ki Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin oğlu Seyyid Yakup Elhüseyni babasından naklen Avrupa’daki dergahların Semerkand’da kalacağına gayrimüslimlerin resmi kurumlarına kalmasının daha iyi olacağını söylemekten imtina etmemiştir. Bu dergahlar kime aittir? Şahsi miras yapılıp satılmak isteniyor denmesinin nedeni nedir? İlk olarak bilinmesi gerekir ki bugüne kadar Elhüseyni ailesinin hiçbir ferdinin dergahların mülkiyetiyle ilgili bir gündemi olmamıştır. Doğal olarak hiçbir sofinin de bu konuyla ilgili bir gündemi yoktu. Herkes kardeşçe bu yapıları kullanıyor, ilim ve irşad hizmetleri tek gündem olma vasfını koruyordu. Bu konuyla ilgili ihtilaf Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dergahların yönetimini kendi uhdesine alma girişimleri ile ortaya çıkmıştır. Sürecin başında kendisine gösterilen teveccüh bunun kolay bir şekilde yapılacağı gibi bir vehme kapılmasına neden olmuştur. Dolayısıyla bu mülkler ile ilgili ilk günlerde ifade ettiği ile bugün dile getirilen “ümmetin malı” söylemi arasında ciddi tezatlar bulunmaktadır. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin defin günü kardeşleriyle yaptığı görüşmede“Her şey babamın!”demiştir. İlerleyen süreçte görevlendirilen hoca heyeti kendisine bu mülklerin durumu hakkında görüşünü sorduklarında verdiği cevap şu şekildedir:“Vakıf, şirket, dernek ne varsa miras malıdır. Ne yapılmışsa Gavs-ı Sani adına yapılmıştır.” Kendileri tarafından paylaşılan uzun görüşme kaydındaki bu ifadeler “ümmetin malı” söylemiyle taban tabana zıttır. Bu da “ümmetin malı”söylemini bir aparat olarak kullandıklarını gözler önüne sermektedir. Neticede “Bunlar ümmetin malı, biz de ümmet malının koruyucularıyız. Dolayısıyla buralar bizimdir.”gibi garip yaklaşımla hareket etmektedirler. Bu usulsüz söylem ve yöntemlerle insanların dini duyguları istismar edilmiştir. Bu dergâha gönül veren masum insanları kendi görüşlerinin fedaisi olması için açıkça yanlı ve yanlış yönlendirmişlerdir. Sofilerin akılları karıştırılmış, omuzlarına ağır bir yük yüklenmiş, gönülleri bulandırılmıştır. Yine aynı beyanlarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin konumuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır. “Gavs hazretleri zamanında tek yetkili Seyyid Mübarek’ti. Şimdi kayyum olarak orada bulunuyor. Bizim tek muhatabımız Seyyid Mübarek’tir. Çünkü her şeyi o biliyor ve her şey ondaydı. Bizi ikna edip hakkaniyetli bir şekilde paylaştırması lazım. Biz sorumlu olmuyoruz, tek sorumlu Seyyid Mübarek’tir.” Lakin başlarda kabul ettiği bu yetkiyi, çok kısa süre sonra inkar etti. Bahsettiği hakkaniyetli yaklaşımı göstermesine fırsat tanımadı. Kendi söylediklerini reddederek meseleyi daha karmaşık hale getirdi. Anlaşılan o ki, mesele hakikatin tecelli etmesi değil. Zaman içerisinde değişen söylemler, başvurulan yöntemler ve gelinen nokta bunu açıkça göstermektedir. Öyleyse mesele tam olarak nedir? Sürecin başından beri asıl niyet “her yolu mübah gören bir anlayışla” irşad mekanı olan dergahları ve bunlara bağlı olan kurumları ele geçirmektir. Çoğunda sağlanan bu hakimiyete rağmen kalanlarla ilgili de çirkin yöntemler izlenmiştir. Gavs hazretlerinin hizmetlerini Semerkand çatısı altında devam ettiren evlatları ile ilgili yalanlar, iftiralar ve karalama kampanyaları başlatılmıştır. “Ümmetin malını miras yaptınız.” gibi sloganlar ve basına manşet sipariş edercesine ağır ithamlar kullanılmıştır. Elhüseyni ailesinin fertleri bu ithamları net bir şekilde reddetmesine rağmen bu yalanlar tekrar tekrar gündeme getirilmiştir. Meselenin en dikkate şayan kısmı ise iki vakfın senedinin karşılaştırılmasında ortaya çıkmaktadır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına müteakip gelen tepkiler üzerine senette değişiklik yapıldığı ifade edildiyse de Serhendi Vakfı tarafından kurumsal bir beyanat yapılmış değildir. Semerkand Vakfı’nın vakıf senedinde ise vakfın sona ermesi durumunda varlıkların aynı amaçla hizmet eden başka bir STK’ya devredileceği belirtilmiştir. Vakıf senetleri üzerinden yapılacak bir inceleme bile şahsi miras derdinde olan tarafın hangisi olduğunu göstermeye yetecektir. Atılan iftiraların tam tersinin vuku bulmuş olması ise ibretliktir. Gavs hazretlerinden günümüze intikal eden dergahlara baktığımızda nasıl bir tablo görüyoruz? Kendilerinin ifade ettiği üzere kiralık yerlerin tamamına yakını, mülk olan dergahların ise yarısından fazlası Serhendi’nin elindedir. Geriye kalan az sayıdaki dergahta Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini sürdürmeye çalışmıştır. Ellerinde kalan az sayıdaki mekanlar sofilere yetmediğinden iki yıllık süreçte, çoğu kiralık olan, yeni dergahlar açılmıştır. Bunların toplam sayısı 1500’den fazladır. Serhendi’nin yeni dergah açmaya ihtiyaç duymadığı gibi kiralık olan dergahların bazılarını kapattığı da bilinmektedir. Hal böyle olunca bir tarafın ihtiyacından fazlasını aldığı, bir tarafın ise ihtiyaca rağmen mağdur edildiği aşikardır. Buna rağmen ele geçiremedikleri dergahlarla ilgili agresif tutumlarının hiçbir izahı olamaz. İlim ve irşad mekanı olan dergahların şer’i durumunun iki yıldır neticelenmemesinin sebebi nedir? İki yıllık süre zarfında meselenin olması gerektiği gibi İslam hukukuna göre çözülmesi için birçok yol denenmiştir. İlk olarak üç mürşidi temsilen birer molla görevlendirilmiş, konu görevli mollalar tarafından detaylıca tetkik edilmiş ve yaklaşık bir aylık çalışmanın ardından netice taraflara ilan edilmişti. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kendi görevlendirdiği molla dahil hepsinin imzaladığı bu çalışmayı kabul etmedi. Esah görüşe göre ve ittifakla varılan netice yerine tarafları olan bir meselede kendi içtihadıyla hareket edeceğini ilan etti. Bu durum ihtilafların fitneye dönüşmeden çözüleceğine dair umutları boşa çıkarmıştır. Sürecin başında Elhüseyni ailesi arasında farklı zamanlarda çeşitli görüşmeler yapılmıştır. Maalesef Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu görüşmelerde yapıcı bir tutumdan uzak bir yaklaşım sergileyerek ihtilaflı meselelerin daha karmaşık hale gelmesine sebebiyet vermiştir. Sürecin devamında ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni görüşme taleplerini dahi karşılıksız bırakmıştır. Akamete uğratılan bir diğer çözüm çabası da Gavs-ı Cihan hazretlerinin en yaşlı halifesi olan Seyda Molla Abdurrahman’ın hakemliğine başvurulmasıdır. Seyda’nın medresesinde gerçekleştirilen görüşmelerin başlarında Serhendi heyeti çeşitli bahaneler öne sürerek görüşmelerden çekilmiştir. Son olarak Gavs-ı Cihan hazretlerinin üç halifesinin hakemliğine başvurulmuş, kendilerine imzalı yetki verilmiştir. Büyüklerimiz, heyete her fırsatta “Siz bu konuda tam yetkili bir heyetsiniz. Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyye ölçüsünde ne gerekiyorsa onu yapınız.” demişlerdi. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, heyetin çalışmalarının gidişatından kaygılandığı için hakem heyetine yönelik sert söylemler ve ithamlarla birlikte herkesin önünde verdiği yetkiyi özel bir görüşmede geri almıştır. Bu nedenle hakem heyeti meseleyi çözüme kavuşturamadan köyden ayrılmak durumunda kalmıştır. Böylece tüm sofileri fitnenin son bulacağına dair umutlandıran, Menzil’e yakışır şekilde sorunların İslam hukukuna göre çözüleceği bir süreç daha akamete uğratılmıştır. Bugün hala saf bir niyetle, karlı-zararlı çıkma kaygısından uzaklaşarak İslam hukukuna başvurulsa ve hükme rıza gösterilse mesele kolayca çözülecektir. İki yıldır süren bir ihtilaf tüm çabalara rağmen çözülemiyorsa, taraflardan birinin çözüm istemediğini anlamak zor olmasa gerektir. Büyüklerimiz bu fitnenin ortadan kaldırılması için aynı çağrıyı tekrar tekrar yapmaktadır. Menzil’e yakışan ilim ve irşad hizmetleriyle anılmaktır. Büyüklerimiz müslümanların bunca sıkıntısı varken bu sıkıntılara derman olmak için çalışmak yerine yeni sıkıntıların odağı haline gelmekten hicab duymaktadırlar. Bu konuda sorumluluğu olan herkesin safi niyetle elinden gelen gayreti göstermesini talep etmektedirler. Allah Teâlâ’dan niyazımız bu fitnenin tez zamanda ortadan kalkmasıdır. Bu da meselenin İslâm hukuku temelinde ele alınmasıyla mümkündür. Zira ömrü ilim ve irşad hizmetleriyle geçmiş büyük bir zat olan Rahmetli Gavs hazretlerine ve onun evlatlarına yakışan da budur. #menzil #tarikat #tasavvuf

Menzil Yolu Teyit

92,775 Aufrufe • vor 1 Jahr

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Ankara Havalimanı ve Bağlantı Yolları Açılış Töreni’ne teşrif etti. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in de beraberinde TSK Komuta Kademesi ile katıldığı törende konuşan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, şunları söyledi: 2026 YILI TÜRKİYE İÇİN ZİRVELER YILI OLMAYA DEVAM EDİYOR "Ankara Havalimanımızın yapımı tamamlanan pist, apron, taksi yolları ve devlet konukevi binası ile bağlantı yollarının açılış töreninde sizlerle beraberiz. Sizlerin vasıtasıyla Ankara'mızın 25 ilçesindeki kardeşlerimin her birine buradan selamlarımı, sevgilerimi gönderiyorum. Az sonra açılışını gerçekleştireceğimiz yatırımlarımızın Ankara'mız başta olmak üzere ülkemiz, milletimiz ve havacılık sektörümüz için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. Planlama aşamasından inşa sürecine bu yatırımların hayata geçmesinde payı olan Ulaştırma Bakanlığımızı, Millî Savunma Bakanlığımızı, Devlet Hava Meydanları İşletmesiyle Karayolları Genel Müdürlüklerimizi, yüklenici firmalarımızı projeye katkı veren herkesi tebrik ediyorum. İşçilerimize, mimarlarımıza, mühendislerimize, bu eserlerde emeği bulunan tüm kardeşlerime şahsım ve milletim adına teşekkür ediyorum. Kıymetli konuklar; 2026 senesi her alanda zirveye oynayan Türkiye için zirveler yılı olarak devam ediyor. Bizler de tüm kurumlarımızla, tüm kadrolarımızla bu önemli senenin hakkını verebilmek için canla başla çalışıyoruz. 'Türkiye Yüzyılı'na giden yolda kimsenin bizi hedeflerimizden alıkoymasına, motivasyonumuzu kırmasına, insicamımızı bozmasına müsaade etmiyoruz. Sadece 86 milyon vatandaşımızın değil, kaderini kaderimizle bir gören yüz milyonlarca kardeşimizin güçlü yarınları için uğraşıyoruz. Biliyorsunuz 5-7 Haziran tarihleri arasında 183 farklı ülkeden 5 bini aşkın katılımcının iştirak ettiği Sıfır Atık Forumu’nu İstanbul'umuzda icra ettik. Ekim ayında 77’nci Uluslararası Uzay Kongresi ve devamında Türk Devletleri Teşkilatı 13’üncü Liderler Zirvesi Türkiye'de toplanacak. Kasım'da 197 ülkeden 100 binin üzerinde katılım beklediğimiz Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferanslarının 31’incisini gerçekleştireceğiz. Bunların arifesinde 7-8 Temmuz tarihlerinde NATO Liderler Zirvesi’ne Ankara'mızda ev sahipliği yapacağız. ANKARA’NIN DİPLOMASİ TRAFİĞİNDEKİ KONUMU HER GEÇEN YIL GÜÇLENİYOR Burada şunu dikkatinize getirmek isterim: sadece ev sahipliği yapacağı uluslararası etkinliklerde değil, Türkiye'nin çekim merkezi olma vasfı yabancı heyet ziyaretlerinde de görülüyor. Özellikle başkent Ankara'nın diplomasi trafiğindeki konumu her geçen yıl güçleniyor. Türkiye'nin küresel siyasetteki ağırlığı arttıkça Ankara'ya ziyarete gelen yabancı heyetlerin sirkülasyonu da artıyor. Yalnızca 4 saatlik uçuş mesafesiyle 1,5 milyar insanın yaşadığı 67 ülkenin kalbinde yer alan Türkiye; Ankara'sı, İstanbul'u ve Antalya'sıyla artık uluslararası diplomasinin de kalbinin attığı yer olmaya başlamıştır. Tabii bir de buna Ankara'nın giderek artan nüfusunu ve gelişen sanayisini eklediğimizde şehrimize yapılan her türlü yatırımın değeri anlaşılmaktadır. Değerli kardeşlerim; 9 günlük bayram tatili boyunca havalimanlarımızın tamamında 51 bin 962 uçak trafiği gerçekleşti. 7 milyon 618 bin yolcuya hizmet sunuldu. Esenboğa Havalimanımız 2 bin 557 uçak trafiği ve 382 bin yolcu sayısıyla ülkemizin en yoğun 4’üncü havalimanı oldu. 20 sene önce yıllık 3 milyon yolcuya hizmet veren Esenboğa Havalimanı, bugün yıllık 15 milyon civarında yolcuya hizmet veriyor. Nereden nereye... Artan yolcu sayısının özellikle çevreyolu ve havalimanı güzergâhında oluşturduğu trafik sıkışıklığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Ankara Havalimanının hizmete girmesiyle Esenboğa'nın hem hava yolu hem kara yolu trafiğinde inşallah bir rahatlama olacaktır. Burada bir hususun altını çizmek istiyorum: Ankara Havalimanı ile başkentimize yeni bir proje kazandırmakla kalmadık, havacılık tarihimizde derinizler bırakmış bir eseri de ihya ettik. 1933 yılında Gazi Mustafa Kemal'in emriyle inşa edilen ve uzun yıllar askerî havacılığın merkezi olan havalimanımız, yeni çehresi ve imkânları ile yeniden ayağa kalkmış oldu. Burayı uçuşlara uygun hâle getirmek üzere iki etap hâlinde planladığımız bu projeyi 8 ay gibi çok kısa bir sürede başarıyla tamamladık. Pist uzunluğunu 2 bin 450 metreden 3 bin metreye, pist genişliğini ise 42 metreden 60 metreye çıkardık. Banketleri tamamen yeniledik. Pist başlarına toplam 15 bin metrekare büyüklüğünde iki adet dönüş cebi inşa ettik. 160 bin metrekarelik yeni apron alanıyla 44 uçağın eş zamanlı olarak güvenle park edebileceği yüksek bir kapasite oluşturduk. Pist, apron ve taksi yollarıyla birlikte toplam 60 bin metrekare kaplamalı imalat gerçekleştirdik. Taksi yollarının tamamını kazı dolgu ve asfalt üretimleriyle yeniledik, bunları ilave paralel ve bağlantı yollarıyla destekledik. Pist ve taksi yollarının aydınlatma sistemleri, yaklaşma ışıkları, yönlendirme levhaları Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü standartlarına göre modernize edildi. Diğer taraftan 4 bin 800 metrekare kapalı alana ve 310 araç kapasiteli açık otoparka sahip devlet konukevi de burada inşa edildi. Tüm bu çalışmalarla Ankara Havalimanımızı, genişletilmiş pisti, yeni apronları, modern taksi yolları ve güncellenmiş altyapısıyla geniş gövdeli uçaklara ve resmî uçuşlara hazır hâle getirdik. NATO ZİRVESİ’NE KATILAN HEYETLERİN DOĞRUDAN ULAŞIMINI SAĞLAYACAĞIZ Kıymetli konuklar; bugün hizmete verdiğimiz diğer yatırımlarımız, başkent havacılık köprüsü ve bağlantı yollarıdır. 140 metre uzunluğundaki başkent havacılık köprümüz yüksek hızlı tren hattı üzerine inşa edilmiştir. 10 bin tonluk tabliye Türkiye'de ilk defa uygulanan bir yöntemle köprüye yerleştirilmiştir. Bağlantı yolumuz, 6,5 kilometrelik kesimi bölünmüş yol, 6 kilometrelik kısmı tek yol standardında olmak üzere 12,5 kilometre uzunluğundadır. Bölünmüş yol kesiminde yer alan 3 kilometrelik bağlantı yolu ile NATO Zirvesi'ne katılan heyetlerin doğrudan ulaşımını sağlayacağız. Böylece Ankara Havalimanımızdan Kızılay'a 17 kilometre, Ümitköy'e ise 7 kilometrelik güçlü bir ulaşım ağı kurmuş oluyoruz. 230 gün gibi rekor bir sürede tamamlanan bu yatırımlarda emeği geçenleri şahsım ve milletim adına bir kez daha tebrik ediyorum. Bakanlıklarımızı, kurumlarımızı, firmalarımızı, bu eserlerde alın teri olan her bir kardeşimi kutluyor, Rabb'im hepsinden razı olsun diyorum. Önüne gelen esere çamur atmayı, ülkeye ve millete kazandırılan her eseri kötülemeyi maharet zannedenlere ise sadece şunu söylüyorum: 23 yıldır hep Türkiye için çalıştık, bu millete hizmet ettik, sizin hayal dahi edemeyeceğiniz eserleri biz vatandaşlarımızın istifadesine sunduk. Eser ve hizmet üretirken kendimizi değil, her zaman şehirlerimizin geleceğini düşündük. İnşallah bundan sonra da Türkiye için çalışmaya, yatırımlarımıza yenilerini eklemeye devam edeceğiz. Bu sene içinde Ankaralı kardeşlerimizin huzurunda yeni açılışlar, eserler ve müjdelerle çıkacağımızı burada ifade etmek istiyorum. Unutmayın, 'Hizmet eden izzet bulur.' anlayışıyla kimseyi ayırmadan, kimseyi dışlamadan 86 milyon vatandaşımızın hizmetkârı olmayı, bu emaneti hakkıyla taşımayı sürdüreceğiz. Rabb'im yâr ve yardımcımız olsun diyorum. Bu düşüncelerle Ankara Havalimanı Başkent Havacılık Köprüsü ve bağlantı yollarının tekrar şehrimize hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. Sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Sağ olun, var olun, kalın sağlıcakla." #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

21,230 Aufrufe • vor 2 Monaten

Sayın ÖZDİL'in Konuşması... Türkiye’yi, adında adalet olan bir parti yönetiyor 23 yıldır; ama Türkiye’de hukuk adına tirajı komik örnekler yaşanmaya devam ediyor. Bakın bununa ilgili çarpıcı bir örnek var. Emekli Astsubaylarım… Emekli Astsubaylarım… Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği, bugün hem kuruluş yıl dönümleri hem de Astsubaylar Günü vesilesiyle—evet, bugün Astsubaylar Günü—saat 11’de Anıtkabir’de buluşacaklar. İki yıldır mitinglerle, çalıştaylarla ve basın duyurularıyla haykırdıkları şikâyetlerini, taleplerini bu defa Atatürk’ün huzurunda bir kez daha dile getirecekler Emekli Astsubaylar. Ne istiyor Emekli Astsubaylar ? Aslına bakarsanız maaşlarına zam istemiyorlar; maaşlarında adalet istiyorlar. Bakın, zam farklı bir şeydir; adalet ve hakkaniyet farklıdır. Çünkü gerçekten çok ağır haksızlığa uğruyorlar. Mesela Emekli Albaylar, en alt düzeydeki muvazzaf Subay olan Teğmenlerin maaşından daha fazla emekli maaşı alıyor. Doğrusu da bu zaten. Ama Emekli Kıdemli Başçavuşlar, şu an görev yapan en alt düzey Astsubay Çavuşun ancak yarısı kadar maaş alıyor. Hatta tezkere bırakan Uzman Çavuşların maaşı bile Emekli Astsubayların maaşını geçmiş durumda. Bakın, yanlış anlaşılmasın; özellikle altını çiziyorlar, dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. Emekli Astsubaylar “Emekli Subaylar niye bu kadar maaş alıyor?” demiyorlar. “Uzman Çavuşlar niye bu kadar maaş alıyor?” da demiyorlar; böyle bir itirazları yok. Tam tersine, “Daha fazlasını hak ediyorlar; daha fazlasını alsınlar” diyorlar. Hiyerarşik yapının bozulmasını istemiyorlar; “Subaylarla aynı statüde olalım” falan demiyorlar—kesinlikle böyle bir talepleri yok. Ama duygusal isyanları şu: “Emekli Astsubaylara niye haksızlık yapılıyor kardeşim?” Bunu soruyorlar; devlete ve topluma bunu duyurmaya çalışıyorlar. Mitingleri bu yüzden yapıyorlar; çalıştayları bu yüzden yapıyorlar; basın duyurularını bu yüzden yapıyorlar. İşte bugün Anıtkabir’e de bunun için gidiyorlar. Emekli Albayların maaşı kabaca görevdeki Teğmen maaşı kadar; hatta Üsteğmen maaşına yakın. Emekli Kıdemli Başçavuşlar da aynı oransal talepte bulunuyor: “Görevdeki Astsubay Çavuş kadar maaş almak istiyorlar; hepsi bu.” Subaylarımız, Teğmenlikten Albaylığa kadar çeşitli vesilelerle altı defa görev ve makam tazminatı alabiliyorlar. Çok güzel; helal-i hoş olsun, kimsenin itirazı yok. O tazminatlar kazanılmış hak olduğu için emekli olduklarında maaşlarına da yansıyor. Ama Astsubaylara görevdeyken bile tazminat verilmiyor ya dolayısı ile emekli maaşlarına yansıtılmıyor. Bu adalet mi? Bakınız, altını özellikle çiziyorlar: “Subaylar almasın” demiyorlar; tam tersine “Daha fazlasını alsınlar.” Ama “Astsubaylara niye haksızlık yapılıyor?” diye soruyorlar. Hazin bir kıyaslama: Farz edelim, bir şehrin Valisi güvenlik konusunda toplantı yapıyor; İlçe Jandarma Komutanlarının tamamı toplantıya katılıyor. Subay olan İlçe Jandarma Komutanları bu toplantıya katıldığı için tazminat alıyor; Astsubay olan komutanlar alamıyor. Halbuki makam, yetki, sorumluluk aynı. Makam da yetki de sorumluluk da aynıyken Subaylara tazminat verilip Astsubaylara verilmemesi nedir? Eğitim statüsü açısından bir başka trajikomik kıyaslama: Türkiye’nin hâli… NATO standartlarının çok üzerinde eğitim alan—Türk Hava Kuvvetleri’nde 30 yıl görev yapmış—F-16 savaş uçaklarının bakım teknisyeni Astsubaylar düşünün. NATO standartlarının çok üzerinde eğitimleri var ama sahip oldukları belgeler sivil havacılık kurumlarında geçerli kabul edilmiyor. Buna mukabil, herhangi bir üniversitede dört yıllık fakülte okuyan herkes sivil havacılıkta uçak bakım teknisyeni olabiliyor. Böyle saçmalık olur mu? diyorsunuz değil mi duyar gibiyim. Astsubaylar, işte böyle saçmalıkların daniskasını yaşıyor. “30 yıl F-16 bakım teknisyeni olmaz” diyorlar; “dört yıl okuyorsun, senden şahane olur” diyorlar. Nedir ya? Astsubaylar olmasa savaş uçakları uçamaz, tanklar yürümez, donanma yüzemez; radarda anca “babayı” görürsün; mühimmatı hazır vaziyette tutamazsın. Türk ordusunun omurgasıdır Astsubaylar. Ama sivil hayatta kaportacı muamelesi bile göremiyorlar; olur mu böyle şey? Yıllardır bu özlük haklarının teslim edileceğine dair sözler veriliyor; artık bu sözlerin tutulmasını istiyorlar. Şu an Millî Savunma Bakanı olan Yaşar Güler, Genelkurmay İkinci Başkanı iken bu meseleyle ilgili röportaj vermiş ve “Emekli Astsubayların tazminat taleplerini haklı buluyoruz ama bunun muhatabı biz değiliz” demişti; yani hükümeti adres göstermişti. Haklıydı; bu işin muhatabı hükümet. Bu açıklamayı yaptığı sırada Hulusi Akar Genelkurmay Başkanıydı. E şimdi, Yaşar Güler adres gösterdiği hükümette Millî Savunma Bakanı değil mi kardeşim? Bu işin muhatabı kendisi değil mi? Bu işin kendisinden önceki muhatabı Hulusi Akar değil miydi? Niye hiç seslerini çıkarmıyorlar? “Bu işin muhatabı hükümet” diyordun; işte hükümetsin. Bakın, şu an Dışişleri Bakanı olan Hakan Fidan… Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı’na atandığı dönemde—Sözcü Gazetesi’ndeydim o zaman da—bir yazı yazdım. Hakan Fidan’ın özgeçmişinden bahsederken “Başçavuş” dedim. “Abi, vay sen misin bunu diyen!” Yandaş medya ve iktidar trolleri tarafından anında linç kampanyası başladı. Öyle böyle değil; fotokopi gibi aynı merkezden çıktığı bariz olan hakaret cümlelerini servis ettiler. “Astsubay düşmanı” olduğumu söylediler. Hakan Fidan’a “Başçavuş” diyerek Astsubaylara hakaret ettiğimi iddia ettiler. Yandaş televizyonlarda saatlerce benim aleyhimde program yaptılar; ekranda hedef tahtasına montajlanmış fotoğraflarımı yayınladılar. “Astsubaylara küfür etti” dediler; “vatan haini” olduğumu söylediler; vatandaşlıktan atılmam gerektiğini bile söylediler. Ev adresimi, evimin giriş-çıkış görüntülerini, drone görüntülerini; otomobilimi ve plakasını yayınladılar. Beni, alışkın oldukları “dengesi bozuk” tiplere benzetip korkacağımı sanarak mermi fotoğrafları yolladılar. Benim bu konularda doğuştan biraz “arıza” olduğumu bilmiyorlar tabii; “tırsarım belki” diye e-posta adresime tabanca fotoğrafları gönderdiler. Bu çirkin kampanyayla Astsubay derneklerini maalesef harekete geçirdiler; bazı şehit ailelerini de aleyhimde konuşturdular. Çünkü gidip diyorlar ki: “Yılmaz Özdil, Astsubaylara küfür etti; ne diyorsunuz?” “Oğlum, bu büyük terbiyesizlik” dersin… Adamın çocuğu mesela Astsubay; şehit olmuş. Ona mikrofon uzatıyorlar: “Yılmaz Özdil, Astsubaylara küfür etti; vatan haini dedi.” Şehit ailesi de “Bu Yılmaz Özdil şerefsiz herhalde” diyor. Bu kadar korkunç işler yaptılar. Emekli Astsubaylar kışkırtıldı; hakkımda Türkiye’nin dört bir yanında savcılıklara suç duyurularında bulunuldu. İstanbul’dan Adana’ya, Erzurum’dan Trabzon’a, Bursa’dan Malatya’ya; hatta benim İzmir’imden ve askerliğimi yaptığım Isparta’dan… Sağanak gibi suç duyuruları yaptılar; hapis cezaları istediler. Türkiye’yi sevmek gerçekten zordur; meslek hayatım boyunca memleketi sevmenin bedelini ödemek zorunda kaldım. Bu da öyle bir şey. “Hamama giren terler” misali; alışığız. Bütün bu suç duyuruları İstanbul’da tek merkezde toplandı. Neticede savcılıktan çağırdılar; “hay hay” deyip derhal gittim. Savcı beyin karşısına oturdum, çay ikram etti; sağ olsun. Önündeki kalın dosyaya baktı: “MİT Müsteşarına ‘Başçavuş’ demişsiniz.” “Evet efendim.” “Niye ‘Başçavuş’ dediniz?” diye sordu. “Efendim, kendisi Emekli Başçavuş” dedim. “Amiral mi diyim?” Savcı bey gülmekten çayını üstüne döktü. Neredeyse Cumhuriyet Savcısını çayla boğarak öldürmekten suç alacaktım. Elbette takipsizlik kararı verildi. Şimdi bakıyoruz: Emekli Astsubay Hakan Fidan—tıpkı Yaşar Güler gibi—hükûmette yer almasına, “sarayın bakanı” olmasına rağmen, Emekli Astsubayların haklı talepleri konusunda niye ağzını açıp tek kelime etmedi? İktidar güdümündeki Astsubay kampanyasını yürüten; hakkımdaki karalama kampanyasını yürüten; yalanlarla, iftiralarla köpürtmeye çalışan “tetikçi medya”ya bakıyoruz: Emekli Astsubayların uğradığı bu ağır maddi haksızlık hakkında tek satır yazmıyorlar, tek kelime etmiyorlar. Emekli Astsubaylar miting yapıyor, çalıştay yapıyor; işte bugün olduğu gibi Anıtkabir’e topluca ziyarette bulunuyorlar. Sorunlarını dile getirip farkındalık yaratmaya, seslerini duyurmaya çalışıyorlar; “sayın haysiyetsiz medyamız” ise duymazdan, görmezden geliyor. Şüphesiz emeklilerimizin hepsi darda; her meslekten Emeklinin maaşı bugün insan onurunun altında. Ama Emekli Astsubaylar eşitler arasında birinciliği hak ediyor. Çünkü Emekli Astsubay dediğimiz insanlar, bizler güvende olalım diye Türk Silahlı Kuvvetlerine ömürlerini veriyorlar. Bizim kahramanlarımız onlar. Özellikle terör bölgelerinde kelle koltukta görev yaptılar; devleti ve milleti koruyabilmek için hayatlarını ortaya koydular; Şehit olmayı, Gazi olmayı göze aldılar. Yurt içinde veya yurt dışında; eksi 40 derecede karda tipide, 50 derecede güneşte; şarapnel gibi yağan sağanak altında; kuş uçmaz, kervan geçmez dağlarda; haritada yerini bile bilmediğimiz ücralarda vuruştular, çarpıştılar. Hem kendi hayatlarını hem ailelerini hiçe saydılar; yüksek riskli görevlerin bedelini aileleriyle birlikte ödediler. Çoğu kirada; kendilerine reva görülen bu emekli maaşıyla geçinmeleri mümkün değil. Terörle mücadelenin bir türevi gibi bugün ekonomik terörle mücadele ediyorlar; hayat pahalılığı içinde yaşam mücadelesi veriyorlar; yoksulluk sınırının altında yaşıyorlar. Mecburen ek işlerde çalışıyorlar; madalyalı kahramanlarımız Astsubaylar, AVM’lerde ve otellerde güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Bakın, bu konuyu burada anlatabilmem için derneğin duyurularından beni düzenli haberdar eden—varlığıyla onur duyduğum—bir arkadaşım var: Mehmet Görmüş. Emekli Kıdemli Başçavuş. Ağrı’da, Tunceli’de, Van’da, Hakkâri’de, Kıbrıs’ta görev yaptı; özel harekât operasyonlarında defalarca çatışmaya girdi. Neticede 25 yıllık görev süresinin sonunda emekli oldu; çocukları için ek işlerde çalışmaya devam ediyor. Emekli olduktan sonra çocuklarının birbirinden şahane üniversitelerden mezun olmalarını sağladı; hâlâ çalışıyor. Çalışmak elbette ayıp değildir; namusuyla ekmek parası kazanılan her iş kutsaldır. Ama yahu, bu insanlar bizim kahramanlarımız; bu vatanın yurtsever evlatları. Bütün ömürleri tehlike içinde, namlunun ucunda geçti; emekli olduktan sonra bile gün yüzü göremiyorlar. Ve bugün saat 11’de Anıtkabir’e gidiyorlar. İmkânı olan herkesi oraya davet ediyorlar. Bizzat gelemeyenler bile manen, ruhen; Türk halkının Aslanlı Yol’da onlarla birlikte yürümesini rica ediyorum. Anıtkabir’e birlikte gitmek istiyorlar; kalabalığın içinde yalnız olmadıklarını hissetmek istiyorlar. Eğer gerçekten milletsek, kuru kalabalık olmadığımızı göstermemiz gerek. Kuru kalabalık olmadığımızı göstermemiz gerek. Yahu, terörist başına bile “umut hakkı” tanınan bu ülkede; geleceğe dair umutla bakabilmeleri için—aileleri, çocukları için—bir ömür boyu fedakârlıklarına karşılık bir nebze olsun teşekkür edebilmek adına Emekli Astsubaylarımızın yanında olmamız gerek. Bugün saat 11, Anıtkabir’deyiz. Bizzat oraya giderek veya ruhen, manen, sosyal medyada destekleyerek Emekli Astsubaylarımızın yanında olmalıyız. Abonelerim arasında çekiliş yapacağım. Mail adresimi not edin lütfen: [email protected]. Emekli Astsubaylarımızın bugünkü Anıtkabir’deki buluşmasına katılan ve katıldığına dair bana fotoğraf gönderen dört talihli izleyicime, sevgili arkadaşım Korcan Karar’ın 27 Ekim’de İzmir’de açacağı Anıtkabir konulu fotoğraf sergisinden birer olağanüstü fotoğraf hediye edeceğim. Korcan fotoğrafları sizin için imzalayacak; ben de çerçeveletip göndereceğim. Korcan’ın 27 Ekim’de İzmir’de açacağı bu sergi hakikaten muazzam—yani muazzam. Onu günü geldiğinde hem görsel olarak hem de bilgilerle detaylı anlatacağım. Korcan, Anıtkabir’de olağanüstü bir iş yaptı; onun sergisi… Dört talihli izleyicime işte Korcan’ın Anıtkabir sergisinden birer fotoğraf hediye edeceğim; Korcan imzalı. Cümleten sağlıklı, huzurlu; namuslu ve yurtsever insanların daima dayanışma hâlinde olacağı bir hafta sonu dilerim. #17EkimDünyaAstsubaylarGünü Nevzat Yüksel Yalçın TUNÇBİLEK Büyük Astsubay Platformu @karahoroz2 @_ozgedemir_ ZaFeR KıRaBaL EsraEsigil💙 Assubay İnisiyatif EfeTürk NECMİ TENĞİLİMOĞLU Özkan Güçlüer 🫡ZARGANA (CW5) Fatih Kozan Cafer DEMİR Kadıköy Bekir Aksu Sabahattin ÜNAL Osman KÖSA TEMAD Genel Başkanlığı Asb78 #gramaltın

Askeri Personel .Com

14,337 Aufrufe • vor 10 Monaten

Fransa'nın Pasifik'teki sömürgesi Yeni Kaledonya'da işler karıştı. Yeni Kaledonya, aslında resmi olarak sömürge değil zira hiçbir sömürge resmen sömürge değildir. Ya kolonidir, ya "deniz aşırı topraktır" ya özerk bölgedir ya da "Tam bağımsız, faizleri tavan ama parası çöp" bir ülkedir. İşte Yeni Kaledonya bu en sondaki fenafillah mertebesine henüz ulaşamamış olan "Deniz aşırı özel bölge" sıfatında bir ülkedir. Biraz tanıyalım ve meseleler ne durumda ve ne şekilde seyredecek öngörülerimizi ve yarısı ciddi yarısı hikaye bir floodu paylaşalım. Yeni Kaledonya, 18.000 km2 bir alana sahip ve Pasifik'te bu boyutta adalar azdır. Genellikle Avustralya ve ABD arasındaki bu sahada ufak adalar vardır ve çoğunda da insan yaşamaz zira yaşamaya elverişli değildir. Bu sebepten Fransa, buralardaki adaların bir kısmını nükleer deneylerde kullanmıştır. Kaledonya'yı ise deyimi yerinde ise özel tutmuş, hiçbir nükleer deneme yapmamış, hiçbir nüklleer çöpü göndermemişlerdir. Bu ise Kaledonya'daki yerlilerin değil, orada sayıları hayli önemli derecedeki (%27) fransız kolonistlerin yüzü suyu hürmetinedir. Buradaki Fransız kolonistler, Bankaların ana çalışanları, müdürleri, burada bulunan ordunun subayları, kolluk kuvvetleri, üniversitelerdeki akademisyenlerin çoğunluğunu oluşturan gruptur. Esasen bu saydığım ve toplumun kaymağını oluşturan kısım da bu %27'nin tamamıdır. Halkın etnik çoğunluğunu oluşturan ana grup ise %40 ile Kanak yerlileridir. %40 neden çoğunluk? Derseniz, etnik çoğunluktan bahsederken eğer çok etnisiteli bir ülkede sizden daha kalabalık yüzdeye sahip olan yoksa siz %20 ile bile çoğunluk olabilirsiniz. Etnik çoğunluk demek nüfusun çoğunluğu demek değildir. Hele Kıbrıs'ın iki katı kadar büyük bir adada 270 bin nüfus, gayet az bir nüfustur ve bu kadar geniş bir adada egemen olup buradan Fransız ordusunu kovmak için km2'ye en az 100 kişilik bir nüfus yoğunluğu ve genel toplamda %60'lık bir etnik çoğunlukları olmalıdır. Şu andaki durumla sadece dünya çapında haber olurlar. Daha fazlası değil. %40'lık Kanakları takip eden %8 ve diğer %1-2-3'lük pasifik yerlileri ise bu nüfus yoğunluğu düşük adalarda egemen olacak profili sunmuyor. Zira bu iklimlerde böyle ciddi bağımsızlık savaşları nadiren olur ve istisnalar (Timor ayrılık savaşçıları gibi) Avrupa'nın desteklediği gruplar olmuştur. Yeni Kaledonya aslında kötü bir ekonomiye sahip değil. Ülkede çıkarılan nikel olduğu gibi Fransa'ya veya Çin'e gider. Fransa bunu ücretsiz alırken Çin'e gönderilenlerin parası da Kaledonya'nın %27'lik kesiminin cebine girer. Demir (1,39 Milyar Dolar), Nikel Cevheri (825 Milyon Dolar), Nikel Matlar (586 Milyon Dolar), Ham Nikel (13 Milyon Dolar) ve Uçaklar, Helikopterler ve/veya Uzay Araçları (7,23 Milyon Dolar), çoğunlukla Çin'e ihraç edilirken ki bu 1,79 Milyar Dolar eder, Güney Kore'ye (403 Milyon Dolar), Japonya'ya (334 Milyon Dolar), Tayvan'a (57,1 Milyon Dolar) ve İspanya'ya (51,4 Milyon Dolar) ihracatla Kaledonya aslında Türkiye'nin KKTC'de başaramadığı bir hikayenin başarılmış versiyonudur. Bu da Türkiye'ye ders olmalıdır zira KKTC'de daha fazlası olan doğal kaynaklara rağmen şu anda orada İsrail'e emlak satarak para kazanmaktan, kumarhane ve üniversite işletmekten başka bir ekonomi yoktur. Peki insan niçin ayaklanır? Kaledonya neden ayakta? Siz eğer etnik çoğunluğunu oluşturduğunuz ülkede hapishanelerdeki tüm mahkumların %92'sini oluştursanız, Kaledonya'da yaşayan Fransız ailelerde işsizlik %5 iken sizde %40 olsa ne derdiniz? Tabii ki hoşnutsuzluk duyardınız. İşte onlar da duyuyor. Aslında bu hoşnutsuzluk Kanaklarda hep vardı. Ülke, dünyanın en zengin 25 ülkesi arasında (ülke olmasa da) yer alsa da bu aslında bir istatistiki yanılgıdır zira coğrafyadaki yırtmaç ekolünü bilenler bizi anlayacaktır. İstatistik, yırtmaç gibidir. Göstermek istediğinizi gösterir, gizlemek istediğinizi gizler. Yeni Kaledonya'da varoşlarda yaşayanlar hep Kanak yerlileridir. Evsizler Kanak'tır. Refahtan pay alamayanlar da Kanaklardır. Nüfusları artanlar da Kanaklardır ama kapital yoksa artan nüfus zafer getirmez. Yeni Kaledonya'nın bağımsız olmak için sokaklara çıktığı bu günlerde bağımsızlıklarına kavuşmalarını pek ihtimal dahilinde görmüyorum. Toprak üzerindeki demografik hakimiyetleri, nüfus yoğunluğu azlığı gibi kriterlerle bakıldığında Fransız ordusunun ezip geçeceği bir gariban halktır bunlar. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Fransa'nın Rusya'ya karşı şahince çıkışlarına Rusya'nın bu bölgedeki bir cevabı olarak da yorumlayabiliriz ülkede olan olayları. Ancak bağımsızlık ve bağımsızlık hareketleri açısından ergenlik evresindedir bu bölge. Çünkü ateşli sokak protestoları ile başlayan hareketler, devlet kurumlarını ateşe vermek dışında bir yere varamaz. Ülkeye kaçakçılar tarafından sokulan silahlar da olmadığı için silahlı hareket çok kısıtlı kalacak ve bu da bölgedeki Fransız tugayı tarafından ezilerek etkisiz hale getirilecektir. Var sayalım bağımsız oldular yine de sömürü şekil değiştirip aynen devam edecektir. Zira bu tür ülkelerde fakir, bağımsız bile olsa zengin onu sonrasında yeniden köle etmeyi bilir. Yeryüzünde hiçbir fakir halk yoktur ki bağımsızlığını ve cehaletini aynı anda koruyabilsin. Bağımsız olan her fakir ülkenin cehaleti ile onu yeniden ve sürekli olarak ebediyen köle halinde tutabilirsin. Bu da nasıl olur? Bir bakalım. Yeni Kaledonya, sokak hareketleri, ateşli protestolar, kitlesel ayaklanma ve silahlı hareketle bağımsız oldu diyelim. Bir "milli liderleri" çıkara ve ülkeyi tıpkı şimdilerdeki Rwanda'nın idealist lideri Kagame gibi harika şekilde yönetir. Ne çıkarılan Nikel Fransa'ya gider ne de Çin ve Kore'ye satılan hammaddelerin parası Fransız bankalarına akar. Artık her şey Kaledonya içindir. Ülke kalkınır, milli bir ruh inşa edilir ama ondan sonra gelenler eski liderin mirasını eleştirip daha iyisini yapma iddiası ile ülkeye bir anda farklı bir kimlik verme yoluna giderler. Fakir ne kadar bağımsız olsa da cehaleti ile kendisini yeniden sömürge haline getirir kuralı daima işler. Fransa bir anda ülkenin liderine gaz verir ve ona "Gel seni Büyük Pasifik projesinin eş başkanı yapalım" der. Lider gazlanır ve hayalindeki Büyük Pasifik projesinin lideri olmak için boyundan büyük işlere kalkışır. Ordusunu sağa sola olmadık yerlere yollar ve bölgedeki istikrarın dibine dinamit koyar. Bu masraflı işler ekonomiyi sallarken milli gazla büyük katedraller inşa edilip birbirinden büyük Yeni kaledonya bayrakları dikilir. Maaşları ödemek için para basılırken karşılıksız paraya karşılık bulmak için ülkeye döviz gelmelidir ve bu döviz de Fransa'dan bulunur. Fransa ülkeye dövizi babasının hayrına vermeyecektir. Onu %25 faizi ile almak için verecektir. Dolayısıyla eskiden ülke zenginliklerinin %20'sini alan Fransa, bu kez de yine %20 almaya devam eder. Kalan %5 ise ülkenin başındaki "milli lider" veyahut Yeni Kaledonya'nın "dünya lideri" olan tasfiye memurunun hakkıdır. %5 tüm dünyada simsar hakkıdır. Halk ne alırsa bu %25 faizle cebindeki paranın her ay %25'ini sömürüye vermeye devam eder. Bu sömürüyle ne kadar çalışılsa da başkent Numea'daki insanın durumu asla düzelmez. Çalışanlardan daha da ucuza çalışması için ülkeye doldurulan Jawalı işçiler ucuz endüstri kollarında çalışırken liderin emriyle Kanak halkına ateş edecek bir emir kulu kitleyi de oluşturacaktır. Diğer yandan Yeni Kaledonya'nın bağımsız ve milli lideri, pasifiğin en büyük havalimanını yapmış ve bunu da paraları yurtdışında Fransız bankalarına yatıran işadamı arkadaşlarına paslamıştır bile. Havalimanının gelmeyen yolcuları için bile devlet kesesinden paralar ödenmeye devam edecektir. Görünürde havalimanı iş adamlarına ait olsa da Kaledonya liderinin oğlu oradaki en yağlı noktaları işletmektedir. Liderin oğlu, kızı, damadı ve yanında poz verdiği herkes bir yerlerin başındadır. Kızı veya oğlu da masum görünüşlü biri veya süzme saf biri de olabilir. Misal, bir yerlerinden hasta raporu alıp Yeni Kaledonya ordusunda askerliğe gitmeyip aynı hasta yerlerini kullanarak 5-6 çocuk yapmış olabilir. Sorun yoktur. Kanak yerlileri ölmek için hep hazırdır ve Büyük pasifik projesi için top yemi olmak sorun değildir. Tüm Kanak halkı bunu sorgulamaz zira halkın arasında arada bir mikrofon tutulan Fransa'da yaşayan gurbetçi Kanaklar sıklıkla milletin fukaralık acısını sulandırırlar. Bizim Fransa'da kurulu düzenimiz olmasa vallahi gelirdik yeğenim. Bak cennette yaşıyorsunuz, kıymetini bilin. Hem millet kafeteryalarda baksanıza Numea'da kafeler dopdolu madem para yok bu ülkede hiç kafeler dolu olur mu? Var ki harcıyorlar... kıymetini bilin milli liderinizin...! diyebilir. O esnada binlerce kişinin paylaştığı katolik inancın kardinali olan Kanak piskoposu lüks aracıyla sağda solda devlete itaat ve tasarruf konulu vaazlar vermektedir ve ülkenin çoğunda halkın Katolik inancına zerre kadar itimadı, güveni ve sempatisi kalmamıştır. Papaz-hatip okulu mezunları iyi görevler alırken Kanak gençlerine intihar ya da Fransa'ya gurbet seçeneği kalmıştır. Sorun değildir. Ne kadar kişi ülkeden giderse ülkedeki zenginlik o kadar az kimseye bölüneceği için kişi başına GSMH artacaktır. İnsanların büyük kısmı fakirliği de geçtik açlık sınırının altında yaşarken o esnada Kaledonya bilge lideri, dünya lideri veya Kaledonya başkanı ekstra tasarruf mesajları vermekte ve gerek kendisinin bin araçlık konvoyları gerekse eşinin lüks yaşamı gözden kaçmamaktadır. Ama sorun yoktur. Kaledonya'nın itibarı gereği Fransa'ya inat, Kaledonya lideri, Fransız cumhurbaşkanından daha iyi yaşamalıdır. Faizleri uçmuş, parası çöpten hallice olan, insanları sokakta gülümsemeden zombi gibi yürüyen ülkedeki Kanaklar da bu israf ekonomisi içerisinde katolik kardinalin de vaazlarında altını çizdiği gibi tasarruf etmeye yönlendirilir. Zenginliğin üzerinde oturan masum bir halkın bu yeni tasarruf paketleriyle, Muz yaprağı yalayıp manyok kemirmek veya Hindistan cevizi kabuğu dişlemek dışında yapacağı bir şey kalmamıştır. Artık öyle bir noktaya gelinir ki, birileri çıkıp, Fransa gelse keşke. Fransa bile bundan iyi yönetirdi diyecek kadar bağımsızlıktan, bayraktan ve Katoliklikten soğutulmuş ve cennet Yeni Kaledonya onlar için pasifik ortasında bir cehenneme dönüşmüştür. Ülkeyi kuran ilk idealist liderin inşa ettiği milli ruh böylece tüketilip hiç edilmiştir. Bu esnada, başlarda Fransa'nın gazıyla olmadık işler yapan, israf ekonomisiyle küçük ülkenin büyük ve sarsılmaz lideri yapılan yeni ulu lider ise senelerce bayraktarlığını yaptığı dini ve milli ruhun gazıyla artık kendisini daha fazla desteklemeyen Fransa'ya posta koyan açıklamalar yapar. Artık halkın hoşnutsuzluğu barizdir ve bir başka liderin geleceği de kesindir. Fransa'nın destekleri ile Kaledonya halkına alternatif gibi sunularak Numea belediye başkanlığını alan bir ittirme şahıs ile halkın hoşnutsuzluğu, Fransa'nın seçtiği bu yeni isme yönlendirilir. Bu esnada Yeni Kaledonya'nın ulu lideri, büyük başkanı senelerden beridir çoktan yurtdışına çıkarttığı yol ve havalimanlarınca akıtılan paralar ile muhalefeti de medyayı da kontrol etmeye çalışmaktadır. Trol orduları ve besleme kıtalar ile bir yanda ülkeyi senelerce yöneten ulu lider ve diğer yanda Fransa'nın seçtiği seçilmiş Numea belediye başkanının arkasında toplanmaya başlayan kitleler... halk burada tamamen etkisiz elemandır. Halkın dilinden anlayan, ona geleceği gösteren ufak milli partilere ise sandıkta köpek muamelesi çekildiği için halk da aslında sömürüye hazır ve başta belirttiğimiz cehaleti ile bağımsızlığını taşıma kabiliyetinden uzak ve tekrar tekrar sömürü olmaya namzet bir halktır. Fransa artık ülkeyi yöneten milli liderin döneminde de kar eden, ülkedeki karışıklıklarda da kar eden (paralar zaten Fransız bankalarındadır) ve bunu da kullanarak ulu lideri hizaya çeken ülkedir. Muhalefeti de kullanmakta, geleceğe yatırımı çoktan yapmaktadır. Bu esnada ulu lider de muhalefete bir jest yapıp gel Fransa'ya karşı birlik olalım ben iktidarı devrettiğimde beni ve avanemi yargılama benim başlattığım yatırımlara karşı devletin iptalini falan devreye sokma... iktidarı sana yavaş yavaş vereyim diyecektir. Zira bir saf oğul ve alsbergerli zehir gibi zeki ama asosyal damadın kendisini koruyacağından emin değildir. Çünkü liderin sadece bir oğlu ve bir damadı vardır. Bir rivayete göre bir diğer oğlu daha vardır ama aşırı asabi ve şiddet manyağı biri olduğu için kameralara çıkmaz işinde gücünde parasını kazanmaktadır.. (sonuçta hikaye ve faraziye yazıyoruz. Bob Ross gibi bu resme her saçmalığı ekleyebilirsiniz. Fırça sizin... dolayısıyla liderin metresleri, şusu busu her şeyi olabilir hatta kasetleri de) Nitekim bu görüşme sonrasında Yeni Kaledonya muhalefetinin de farklı olmadığı ve aslında hepsinin kuyruğundan Fransa'ya bağlı olduğu ortaya çıkacaktır. Ortaya çıkacak dedikse, de çoğu eğitimsiz ve sağ politikalarla devlet putuna tapmaya alıştırılmış Tropikal Kaledonya köylüsü ortaya çıkmış bir şeyi de anlama kabiliyetinde olmayacaktır. İşler böyle devam ederken Kanak yerlilerinin kaçının öldüğü, kaçının süründüğü önemli değildir. Numea'dan yola çıkan ve dünya ülkelerine gidip gelen gemilerde ne olduğu, ülkeye değil de kime ne zenginlikleri taşıdığını halk bilmeyecektir. Halk zaten ucuz palmiye yağı kuyruklarında liderlerine dua etmeye alıştırıldıkları için her sefalet içerisinde "vardır bir hikmet" diyerek hristiyan teolojisi gereği İncil'de yazdığı gibi "sana tokat atılırsa diğer yanağını uzat" demeye devam edecektir. Halkın kullanımına kapatılmış olan eski havalimanına da neyin girip çıktığı, o koca koca ambarlarda nelerin tutulduğunu halk yine bilmeyecektir ama artık avret mahalinde bir tek yaprak kalmış olan Kaledonya köylüsü, devasa Noumea havalimanına bakıp wargasm olacaklardır. Arada bakışlarını çevirdikleri devasa bayrak direklerine bakıp demlenecekleri, Okyanusunun dalgalarına, palmiye ağacının hışırtısına ölürüm Kaledonyam! şarkılarıyla kendilerini iyi hissedip yine WARgasm olacaklardır ve bu onların en temel hakkıdır. Komşu ülke FİJİ parayla oynarken Kanak ameleleri için ellerinde oynayacakları tek şey kalmıştır ama onda da fakirlik ve sefaletten dolayı mecal kalmamıştır. Zaten ülkeye doldurulan jawalı işçiler onların yerine de bunu hakkıyla yapmaktadır. Fransa'nın Büyük Pasifik projesi gazıyla girdikleri komşu adalardaki işgal ettikleri bölgeler ve oralardan gelen yerlilerin ise ülkedeki istilası bila istisna devam edecektir. Kanaklar için artık makul bir gelecek yoktur. Bağımsızlık akılsızlıkla birlikte gidecek bir kavram olmadığı için akıllanmadıkları ölçüde iyi de yaşayamayacaklarını öğrenene dek Kanaklara ne bağımsızlık ne de koloni hayatı yaramayacaktır. Artık Yeni Kaledonya'nın eski kralları veya kabile şeflerinin haşmetli savaş hikayelerini okumak, Diriliş Kaledonya, kuruluş Kaledonya, Büyük Pasifik Kaledonyası gibi filmleri izleyip en sonunda s...çış kaledonya gerçeğini tadacaklardır. İla nihaye, dünyanın bir yerinde bir Kanak okçusu ya da ciritçisinin fırlattığı ve madalya kazandığı başarılarla övünecek yahu en azından biz de büyük bir halkız diye teselli bulacaktır bu halklar... Dünyanın en rezil ülkelerinden gelen kimselerin caddelerinde insanını öldürdüğü Kaledonya yerlileri kendilerini önemli hissetmek için ya çocuklarını ya eşlerini dövecek ve travmatik bir halk olacaktır. Fakat eskiden ellerinde olan ve kendilerini %40'lık yekunu ile ülkedeki tüm etnik gruplardan da kalabalık yapan nüfus gücü de ellerinde değildir. Fakirlikleri sebebiyle üç kuruşa muhtaç olduklarından ülkelerinden mülk satın alıp yanına eşantiyon pasaport alan zengin ve şimarık FİJİ halkı, ta Fiji'deki sandıklardan Yeni Kaledonya'nın ulu lideri için oy vermektedir. Yeni Kaledonya lideri iktidardan düşmüş bile olsa bu sebepten Kaledonya anayasasının değiştirilmesini engelleyecek bir halk oyuna daima sahip olacaktır. Kanak yerlileri için artık yalayacak muz kabuğu ve kemirecek manyok da yoktur ve muhtemelen ülkelerine hakim olan laterit toprakları yiyecek ve ulu lidere katedrallerde dualar okuyup devletlerinin devamı için ekstra dualar edecek, inandıkları cenneti öbür dünyada göreceklerini sanacaklardır. Artık kurucu liderin hayatında inşa ettiği onca kurum 20-25 yıllık ulu lider iktidarında hovardaca tüketilmiş ve ülkenin kaderini kendi kaderine borçlarla ve elinde rehin tuttuğu ülke hazinesi ile bağlayan yüce liderden kurtarmak isteyen Kanak halkı yeni bir maceraya atılacaktır. Bu da kendilerini emanet edecekleri Noumea belediye başkanı şahsiyetten ve gelecekteki kayıtsız şartsız Fransa sömürüsünün devamından başka bir şey değildir. İşte Yeni Kaledonya'da olması muhtemel şeyleri gerçekle hiç alakası olmayan ve tamamen hayal ürünü, kurgu bir öngörüyle aktaralım dedik. Bunlar tabi kötü senaryo. Zaten böyle kötü bir senaryonun dünyanın hiçbir yerinde olması da söz konusu değildir. Burada yazılanlar da şu veya bu şekilde bir ülkede yaşanmamış ve hayal ürünü şeyler olduğu için bunları "darbı mesel" ve "faraziye" şeklinde ele aldık... Şimdi bu yazdıklarımızı okuyan sıradan bir Kanak bağımsızlık yanlısı bize "Yahu kardeşim sahi siz ne yaşadınız? Biz basit bir bağımsızlık istiyorduk" diyerek şaşırabilir ama biz yine de altındaki DeLorean ile Biff Tannen evreninden geçmişe gelen ve geleceği düzeltmeye çalışan Marty McFly gibi yazmış olalım da Kanaklara hayrımız dokunsun. Özetle, Yeni Kaledonya'da işler pis... Bağımsızlık denemeleri de uzun sürmeyecek. Bağımsız olsalar da daima bağımlı kalacaklar. Çare nedir? Derseniz, hasta olduğunu kabul etmeyen milletler için çare sadece bir hakarettir. Böyle büyük milletlere çare önerecek haddimiz yoktur. Kalplerimiz Yeni Kaledonya halkıyla beraber. :) Pasifiğinin dalgalarına ölürüm, Palmiye yaprağının hışırtısına ölürüm Yeni Kaledonyam!

🇹🇷🇳🇴Dr.Yüksel Hoš PhD🇧🇦

268,073 Aufrufe • vor 2 Jahren

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, "Roketsan Üretim Tesisleri Açılışı, Seri Üretim Teslimatları ve Temel Atma Töreni"nde konuştu. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in de beraberinde TSK Komuta Kademesi ile katıldığı törende konuşan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan şunları söyledi: TERÖRÜN HER TÜRLÜSÜYLE MÜCADELEMİZ SÜRECEK Öncelikle bugün öğle saatlerinde İstanbul Beşiktaş'ta meydana gelen ve kahraman güvenlik güçlerimizin başarılı müdahalesiyle boşa çıkartılan kalleş saldırıyı lanetlediğimizin bilinmesini istiyorum. Menfur terör eyleminde biri ölü, ikisi yaralı olmak üzere üç terörist etkisiz hâle getirilmiş; müdahale sırasında iki kahraman polisimiz hafif yaralanmıştır. Saldırıyla ilgili hem İstanbul Başsavcılığımız hem de emniyet ve istihbarat birimlerimiz, gerekli tahkikatlarını süratle başlatmıştır. Yaralı polislerimize Cenabıallah'tan acil şifalar diliyor, İstanbul Emniyetine ve İstanbul halkına geçmiş olsun diyorum. Terörün her türlüsüyle mücadelemizi kararlılıkla sürdürecek, bugünkü gibi alçak ve zaman ayarlı provokasyonlarla Türkiye'nin güven iklimine zarar verilmesine müsaade etmeyeceğiz. Aziz kardeşlerim, bu anlamlı tören vesilesiyle sizlerle beraber olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Sizlerin şahsında; karada, denizde, havada destan yazan Türk Silahlı Kuvvetlerimizin geliştirdiği proje, ürün, sistemlerle başarılarına her gün bir yenisini ekleyen ROKETSAN ailemizin ve savunma sanayinde faaliyet gösteren 4 bin 500'ü aşkın firmamızın her bir mensubuna buradan selamlarımı, sevgilerimi gönderiyorum. BİZ ŞEHİTLERİYLE YAŞAYAN, ŞEHİTLERİNİN DE YAŞADIĞINA İNANAN BİR MİLLETİZ Evvelemirde şu hakikati tüm kalbimle ifade etmek arzusundayım: Biz, şehitleriyle yaşayan ve şehitlerinin de yaşadığına inanan bir milletiz. Tam bin yıldır ezan-ı Muhammediler semalarda inlesin; ocaklar, haneler, ümitler sönmesin; bayrağımız gönderde şanla, şerefle, gururla dalgalansın diye, vatanımız baki, devletimiz ebedî, milletimiz özgür olsun diye canlarını feda eden tüm şehitlerimizi kemali hürmetle yâd ediyorum. Ülkemizin ve milletimizin istikbali için kahramanca mücadele eden tüm gazilerimize şahsım ve milletim adına şükranlarımı sunuyorum. Savunma sanayinde canını dişine takarak çalışan, yalnızca elini değil gerektiğinde gövdesini de taşın altına koyarak sektörü bugünlere taşıyan tüm mühendislerimize, yazılımcılarımıza, teknisyenlerimize, işçi, yönetici ve akademisyenlerimize canıgönülden teşekkür ediyorum. Bütüncül yönetim kapasitesiyle bu çalışmaların uyum içinde yürümesini sağlayan Savunma Sanayii Başkanlığımızı da tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum; Cenabıallah sizlerden razı olsun. Türkiye'nin güçlü, müessir, muteber ve aydınlık yarınları için ortaya koyduğunuz şu emeği, harcadığınız şu çabayı inşallah hepimiz için hayırlara vesile olsun diyorum. ORDUMUZUN CAYDIRICILIĞINI ÇOK DAHA ÜST SEVİYELERE ÇIKARACAĞIZ Değerli arkadaşlar, bugün savunmada tam bağımsız Türkiye yolunda çok önemli bir eşiği daha geride bırakıyoruz. Birazdan inşallah Kırıkkale Yakıt Üretim Tesislerimizin, Lalahan Harp Başlığı Tesisimizin, İleri Teknolojiler AR-GE ve Mühendislik Merkezimizin açılışını yapacağız. Ayrıca; TAYFUN, SİPER, ATMACA, HİSAR-A, HİSAR SIFIR ve SUNGUR sistemlerimiz ile ÇAKIR, SOM, SİHA’larımızın keskin pençesi MAM-T ve MAM-L gibi birçok silah grubunu kahraman ordumuza teslim edeceğiz. Lalahan füze entegrasyon tesislerimizin de temellerini atacağız. Savunma sanayimizi daha güçlü bir kalkınma ekseni hâline getirecek ve nitelikli istihdam oranını yükseltecek bu yatırımlarla katmanlı hava savunma sistemimizi güçlendirecek, stratejik gücümüzü artıracak, seyir ve balistik füze kabiliyetlerimizi perçinleyecek, akıllı mühimmat ailemize, seri üretim hızımıza ve AR-GE kapasitemize çok önemli katkılar yapacağız. ÇELİK KUBBE'nin vurucu gücünü oluşturan bu sistemlerin daha yüksek üretim temposuna ulaşmasıyla hava savunma mimarimizi daha da tahkim etmiş olacağız. Kritik hava savunma sistemlerimiz, stratejik füze projelerimiz ve akıllı mühimmat kabiliyetlerimiz için kurulan bu yeni altyapı ile kahraman ordumuzun caydırıcılığını çok daha üst seviyelere çıkaracağız. ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEM HEDEF, DAHA HIZLI ÜRETİM Şunun altını özellikle çizmek istiyorum: Savunma sanayisinde önümüzdeki dönemin ana hedefi, yüksek teknolojili ürünleri daha hızlı, daha efektif ve daha yüksek adetlerde üretmektir. Bugün devreye aldığımız yatırımlar, belirlediğimiz hedefe giden yolda çok kritik bir merhaleyi teşkil etmektedir. Tamamlanan yatırım bedeli 1 milyar dolar, toplam yatırım ölçeği ise 3 milyar dolara ulaşan bu tesis ve sistemlerle menzile daha çabuk varacak, attığımız kararlı adımları daha da hızlandırmış olacağız. Bir kez daha hayırlı uğurlu olsun diyorum. Sektöre yeni bir ufuk çizen bu eserlerin tasarım aşamasından seri üretim sürecine emeği geçen, her türlü bu noktada adımı atan kardeşimi yürekten tebrik ediyor, ROKETSAN ailemize bir kez daha teşekkürlerimi iletiyorum. BİZ BU YENİ NİZAMIN KURUCU AKTÖRLERİNDEN BİRİYİZ Kıymetli misafirler, değerli kardeşlerim; dijitalleşme ve yapay zekâ temelli algoritmaların savunma konseptini sil baştan şekillendirdiği bir dönemi yaşıyoruz. Teknoloji ilerledikçe sahada ihtiyaç duyulan ürün ve yazılımların niteliği de günden güne değişiyor. Özellikle son dönemde yakın çevremizde patlak veren savaş, çatışma ve kriz ortamlarında buna hem de çok yakından şahitlik ediyoruz. Artık teşhis, tespit, karar alma, müdahale ve imha süreçlerinde milisaniyelerin dahi büyük bir fark oluşturduğunu en iyi sizler biliyorsunuz. Hava, kara ve deniz hâkimiyetinin iç içe geçtiği insansız teknolojilerin ve siber uzaydaki konumlanmanın tüm dengeleri değiştirdiği bir çağdayız. Bu noktada şunu büyük bir gururla ifade etmek isterim: Biz, kuralların ve süreçlerin yeniden şekillendiği bu yeni nizamın kurucu aktörlerinden biriyiz. Siper savaşlarının yerini siber savaşların aldığı bu yeni sisteme ayak uydurma kaygısı taşımıyoruz, çünkü hem sahada, hem teknolojide yön ve gidişatı artık ülke olarak biz de tayin ediyoruz. Son 23 yılda geliştirdiğimiz ürün, sistem, yazılım ve platformlarla, güçlü insan kaynağımız ve kurumsal kapasitemizle bu alanda norm koyan ülkelerden biri hâline geldik. Hamdolsun bugün Türkiye; kendi semalarını koruyan, kendi platformlarını donatan, kendi mühimmatını geliştiren bir ülkedir. Dahası, tüm bunları kendi aklımız, mühendisliğimiz ve insan kaynağımızla yapabiliyoruz. Talep etmeleri durumunda dost ve müttefiklerimizin yardımına koşuyor, küresel barış ve güvenliğe en yüksek düzeyde katkı sunuyoruz. KENDİ BİLEĞİMİZİN GÜCÜNE GÜVENİYORUZ Bakınız, burada bir gerçeği sizlere ve ekranları başında bizleri izleyen vatandaşlarıma hatırlatmak durumundayım. Evet, bugün savunma sanayisi alanında dünyada parmakla gösterilen bir seviyede yer almanın haklı gururunu yaşıyoruz. Bugün etrafımızda füzeler ve dronelar uçuşurken biz kendimizi güvende hissediyor, gece yastığa başımızı gönül huzuruyla koyabiliyoruz. Bugün Allah korusun, başımıza bir şey gelse başkasına değil, her şeyden önce kendi bileğimizin gücüne güveniyoruz. Bunları sadece biz değil, rakiplerimiz ve hasımlarımız da gayet iyi biliyor. Ama şurası da bir gerçek ki savunma sanayisinde önemi bugünlerde daha iyi anlaşılan gurur verici seviyelere asla kolay gelmedik. Sınandık, oyalandık, yarı yolda bırakıldık, engellendik, tehdit edildik, hiç hak etmediğimiz kısıtlamalara maruz kaldık. Ama biz bunların hiçbirine boyun eğmedik. Aziz milletimizin duası ve desteğiyle, savunma sanayinde akıl ve alın teri döken siz kardeşlerimizin emeğiyle, kurumlarımızın eş güdümü ve devletimizin güçlü iradesiyle çok şükür bugünlere ulaştık. Tabii, bunları yaparken trajikomik manzaralara da şahitlik ettik. Hatırlayın, biz Sinop'ta füze testleri yaparken ana muhalefet partisinin Genel Başkanı, “Balıklar füze seslerinden ürküyor, yuvalarını terk ediyor.” diyordu. Biz savunma araçlarımızı çeşitlendirmeye çalışırken bu zatın timsah gözyaşlarıyla uğurladığı selefi ise "Bölgemizin yangın yerine döndüğü bir dönemde bunlara ne gerek var, bize kim saldıracak." diyordu. İktidara gelince savunma sanayisine dokunacağız, diyeninden Tank Palet Fabrikası üzerinden istismar yapanına kadar akla, vicdana, ahlaka sığmayan nice sabotaj girişimiyle karşılaştık. Değerli kardeşlerim; eğer biz bunlara kulak verseydik, savunma sanayisinde bugün geldiğimiz noktanın Allah muhafaza yakınından bile geçemezdik. Ama biz, “Bütün emelim Türk gençliğinin kanatlanmasını görmektir, bu uğurda bütün şahsi servetimi feda etmiş bulunuyorum, icap ederse sırtımdaki gömleğimi bile bu maksat uğruna satmaya hazırım.” diyen rahmetli Nuri Demirağ’ın yolundan gittik. "Biz, önüne çıkan sayısız engele rağmen biz durumdan vazife çıkardık." diyerek ömrünü büyük ve güçlü Türkiye'ye vakfeden merhum Özdemir Bayraktar ağabeyimizin mirasına sahip çıktık. Biz döktürdüğü Şahi topları dönemin savaş konseptini değiştiren, çağ açıp çağ kapatan Sultan Fatih'in emanetini omuzladık. Ve neticede Vecihi Hürkuş'un, Barbaros Hayrettin Paşa'nın, Piri Reis'in çektiği sıkıntıları, zorlukları, cefaları bugünün başarılarıyla taçlandırmayı, bunları gurur tablosuna dönüştürmeyi başardık. SAVUNMA İHRACATINDA İNŞALLAH DÜNYADA İLK 10’A GİRECEĞİZ Şu rakamlara sizlerin ve aziz milletimin dikkatini çekmek istiyorum: Savunmada dışa bağımlılık oranımızı yüzde 80’den yüzde 20’ye indirdik. Sektörel ciromuz 20 milyar doları geçti, AR-GE harcamalarımız 3,5 milyar dolar düzeyine ulaştı. Aktif proje sayımız 1.400’ü geride bırakırken proje portföyümüz 100 milyarı aştı. 2002'de sadece 248 milyon dolar olan savunma ihracatımızı geçtiğimiz sene 10 milyar doların üzerine çıkardık. 2026’nın ilk çeyreğinde savunma ve havacılık ihracatımız geçen senenin aynı dönemine göre yüzde 12,1 artışla 1 milyar 910 milyon dolara ulaştı. 2028 hedefimiz olarak belirlediğimiz 11 milyar dolarlık ihracat hacmini yakalayacak, inşallah savunma ihracatında dünyada ilk 10’a gireceğiz. Yakın çevremizdeki savaşlar sona erdikten sonra milletçe başta savunma sanayisi olmak üzere her alanda büyük bir şahlanışa imza atacağız. Türkiye'nin önünü şimdiden kesmeye dönük çabalara rağmen inşallah bu büyük atılımı hep birlikte gerçekleştireceğiz. ROKETSAN, SAVUNMA SANAYİMİZİN YÜKSEK TEKNOLOJİ KARAKTERİNİ GÜÇLENDİRMEYE ÇALIŞIYOR Türkiye'nin mühendislik iddiasını, stratejik aklını, yüksek teknoloji vizyonunu temsil eden kurumlarımızdan biri olan ROKETSAN’ımız bu kutlu yürüyüşe çok önemli bir misyonu yerine getiriyor. Geliştirdiği ürünleri bugün 50’nin üzerinde ülkeye ihraç eden ROKETSAN, ülkemizin teknoloji eksenli kalkınmasına çok önemli katkılar yapıyor. ROKETSAN ailemiz 7 bini aşkın çalışanı, yürüttüğü yüzlerce proje ve derin mühendislik birikimiyle 3 binin üzerinde personelle çalışan 4 AR-GE merkezi, millî patent performansı ve yetişmiş insan kaynağı ile savunma sanayimizin yüksek teknoloji karakterini güçlendirmeye devam ediyor. Şunu da bilhassa ifade etmekte fayda görüyorum: Türkiye olarak uzaya bağımsız erişim hedefimiz doğrultusunda çalışmalarımıza kararlılıkla devam ediyoruz. Roket teknolojilerinden uydu fırlatma kabiliyetlerine varan geniş bir alanda güçlü adımlarla ilerliyoruz. Savunma ile uzayı aynı ufukta buluşturan bu vizyonun hayata geçirilmesinde ROKETSAN’ın çalışmaları inşallah gücümüzü arttıracaktır. Sektöre yaptıkları bu kritik katkılardan ötürü ROKETSAN ailemizin tüm mensuplarına şahsım ve milletim adına ayrı ayrı teşekkür ediyorum. KOBİ’lerimizden alt yüklenicilerimize, mühendislerimizden emekçilerimize, bu büyük ekosistemin tüm bileşenlerine şükranlarımı sunuyorum. Rabb'im yâr ve yardımcımız olsun diyorum. Bu düşüncelerle açılışını gerçekleştirdiğimiz tesislerin, teslimatı yapılan sistemlerin ve temellerini attığımız yeni yatırımların ülkemiz, milletimiz ve güvenlik güçlerimiz için bir kez daha hayırlara vesile olmasını diliyorum. Millî Savunma Bakanlığımızı, Savunma Sanayii Başkanlığımızı, ROKETSAN’ımızı, bu projelerde emeği geçen tüm kurumlarımızı ve özel sektör paydaşlarımızı canıgönülden tebrik ediyorum. Sizleri bir kez daha saygıyla, sevgiyle selamlıyor, hepinizi Allah'a emanet ediyorum. Sağ olun, var olun, kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

21,687 Aufrufe • vor 5 Monaten

Sevgili Yunus Şahin ve Barış YILMAZ ‘dan tertemiz bir enerji sektörü yayını izledik hafta içerisinde. Fintweet camiası her ne kadar Aydem etrafında konsolide olsa da, #MOGAN incelemeye, dikkate almaya değer bir şirket. #MOGAN günümüzde 13 bağlı ortaklık, 684 MW RES, 260 MW JES, 81 MW HES ve 32 MW GES ile birlikte toplam 1058 MW kurulu güce sahip. Yayında da bahsedildiği üzere çeşitlendirilmiş portföy sayesinde mevsimselliği egale edebiliyorlar. Şirket varlık büyüklüğü 148.7 mia TL seviyesinde. 88.7 mia TL seviyesinde bir özkaynak mevcut. Şirketin üretime konu varlıklarınının bilanço değeri tam 140 milyar TL. 148 milyar TL’lik bilanço aktifinin büyük kısmı diğer enerji üretim şirketlerinde olduğu gibi #MOGAN’da da sabit kıymetlerden oluşuyor. Varlıkları replacement cost gözüyle değerlendirecek olursak yaklaşık 2.1 mia USD’lik bir değer karşımıza çıkıyor. Şirket piyasa değeri 747 mio USD, firma değeri yaklaşık 1.45 mia USD. Varlık tarafında güçlü bir şirket olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Peki kârlılık? Karlılık noktasında ise şirketin TMS 29 tarafından cezalandırıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Şirket’in gelir tablosunu incelediğimizde brüt kar zararı söz konusu, fakat FAVÖK +7 milyar TL seviyelerinde. Burada TMS 29 gereğince duran varlıkların sürekli değerlemeye tabi olması nakit çıkışı yaratmayan amortisman rakamını sürekli olarak yukarı çekmekte ve brüt karlılığı negatif yönlü etkilemektedir. Bu durumu nasıl teyit edebiliyoruz, 2022 yılında 1.35 milyar USD borçlu bir şirket 2025 yıl sonu itibarıyla 700 mio USD net borçlu konumda. 4 yılda 640 mio USD borç azaltımı söz konusu. Nakit yaratmayan bir şirket nasıl olur da 4 yılda 640 mio USD borç eritir? Bu noktada finansallardan sadece gelir tablosuna değil nakit akış tablosunun da önemi tekrar ortaya çıkıyor. Nakit akış tablosunu incellediğimizde senelik + 6 mia TL işletme faaliyetlerinden nakit akış kapasitesi yaratma kabiliyeti görebiliyoruz. Uzun süredir döviz kuru patikasının hangi evrede olduğuna baktığımızda USD short bilançoların avantajlı olduğunu da göz ardı etmemek gerekiyor. 1. Çeyrek üretim verileri geçen yılın %16 üzerinde. Önceki senelere paralel bir borç azaltımı ve üretim artışı ile yıl sonunu 500 mio USD net borçluluk seviyesinde kapatmasını bekleyebiliriz. Firmanın riskleri genel olarak generic; 1- Kur riski, 2- Elektrik fiyat (regülasyon) riski, 3- Yüksek finansman maliyetleri, 4- TMS 29. Olumlu tarafları; 1- Güçlü SNA (Serbest Nakit Akış) kabiliyeti ve buna paralel azalan Net Borç, 2- Çeşitlendirilmiş ve KKO’su stabil üretim portföyü. 2.1 mia USD varlık değeri - 500 mio USD net borç dediğimizde karşımıza 1.55-1.65 mia USD’lik bir firma değeri çıkıyor. Şahsi fikrim şu an ki kapanış fiyatı üzerinden yaklaşık %100 upside sunduğu yönünde. Tabi bunu zaman gösterecek. Yapay zeka hype’ı ile de enerji talebi artacakken, hazır EPDK elektrik ve doğalgaza % 25 zam geldiğini duyurmuşken, rüzgar şirketin arkasında diyebiliiriz.

Ömerhan Karamahmutoğlu

116,627 Aufrufe • vor 5 Monaten

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Millî Savunma Üniversitesinde Kara Harp Okulu öğrencileriyle iftar programında bir araya geldi. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan’ı, Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler beraberindeki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ziya Cemal Kadıoğlu ve Millî Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu ile karşıladı. İftarda Harbiyelilere hitap eden Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi’nin 110’uncu yıl dönümünü hatırlatarak şunları söyledi: "Şanlı tarihimizin kilometre taşlarından olan Çanakkale Deniz Zaferimizin 110'uncu yıl dönümü kutlu olsun diyorum. Canları ve kanlarıyla hafızalara kazınan direniş kıyamıyla Çanakkale'de destan yazan şehitlerimizin tamamını kemal-i edeple yâd ediyorum. Başta Anafartalar kahramanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere müstahkem mevki kumandanı Cevat Paşa'dan Yarbay Selahaddin Adil Paşa'ya, kahraman ordumuzun tüm komutanlarını saygıyla anıyorum. Anadolu'nun ve gönül coğrafyamızın dört bir yanından gelerek devrin zalimlerinin karşısına dikilen düvel-i muazzama müstevlilerine geçit vermeyen tüm kahramanlara Rabb’imden bir kez daha rahmet diliyorum." BU ZAFER MİLLETİMİZE DİRİLİŞ ÜMİDİ AŞILADI Mehmet Âkif Ersoy'un Çanakkale şehitleri için yazdığı, "Sen ki son ehl-i salibin kırarak savletini, Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin'i, Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran... Sen ki İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran; O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın." dizelerini okuyan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, şöyle devam etti: "Aziz vatanı düşman çizmelerine çiğnetmeyen, o demir çemberi göğsünde kırıp parçalayan tüm kahramanlarımıza bir kere daha şükranlarımı sunuyorum. Rabb'im şehit ve gazilerimizin emanetine hakkıyla sahip çıkmayı, istiklal ve istikbal sancağını bundan sonra da aşkla, şevkle, gururla dalgalandırmayı bizlere de nasip eylesin diyorum." Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, Çanakkale Zaferi'nin, Balkan Harbi'nden ve üst üste gelen ihanetlerden yorgun düşmüş, işgalci güçlerin "hasta adam" olarak gördükleri bir milletin yeniden şahlanışının ve dirilişinin müjdecisi olduğunu ifade ederek şunları kaydetti: "Genciyle, yaşlısıyla, kadını ve erkeğiyle el ele, yürek yüreğe verip zaferle taçlandırdığımız Millî Mücadele’nin fitili Çanakkale Zaferi ile ateşlenmiş; bu zafer milletimize, taptaze bir kıyam ve diriliş ümidi aşılamıştır. Milletimizin hücrelerine işleyen şehadet bilinci İstiklal Harbi'nde tüm ışıltısıyla bir kez daha parlamış, dünyanın diğer milletleri için mümtaz bir mücadele örneği teşkil etmiştir. Kore'de, Kıbrıs'ta ve daha pek çok yerde Mehmetçiğin sergilediği vakur ve erdemli tavır millî kimliğimizin tarihe düştüğü birer eşsiz not hükmündedir. Merhameti ve merhameti kadar mücadelesiyle de örnek bir ecdadın ahfadı olmaktan hepimiz iftihar ediyoruz. Burada şunu da büyük bir gururla ifade etmek istiyorum, 110 yıl önceki hayâsız akınları nasıl bozguna uğratıp vatanımızın birliğini, milletimizin dirlik ve kardeşliğini temin ettiysek bugün de aynı azim ve kararlılıkla mücadelemizi sürdürüyoruz." ULUSLARARASI BASINDAKİ DEĞERLENDİRMELER, ÜLKEMİZİN BAŞARILARINI AÇIKÇA TEYİT VE TESCİL ETMEKTEDİR Ülkemizi hedef alan sinsi planları, hain emelleri, karanlık senaryoları arkasında kim olduğuna bakmadan tek tek yırtıp atıyoruz." ifadelerini kullanan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, şunları söyledi: "Devletimizin payidar, milletimizin ebediyen muzaffer ve muvaffak olması için ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaktan bir an olsun çekinmiyoruz. Şu gerçeği artık dost düşman fark etmeksizin artık herkes ikrar etmektedir. Türkiye, Avrupa ve Orta Doğu başta olmak üzere dünyayı etkisi altına alan değişim fırtınasını en hazırlıklı karşılayan ülkelerden biridir. Son dönemde uluslararası basında ülkemizle ilgili çıkan değerlendirmeler, ülkemizin başarılarını açıkça teyit ve tescil etmektedir. Daha üç beş sene öncesine kadar bizi kıyasıya eleştirenlerin çoğu şimdi bize hak vermeye başladı. Suriye ve Filistin'de takip ettiğimiz insani, vicdani ve onurlu politikaların ne kadar isabetli olduğu bugün herkes tarafından açıkça dillendiriliyor. Rusya-Ukrayna arasındaki savaşta ilk günden beri izlediğimiz dengeli tutumun doğruluğu bugün daha iyi anlaşılıyor. Aynı tabloyu Libya'dan Sudan'a, Somali'den Karabağ'a, Balkanlar'dan Doğu Akdeniz'e pek çok yerde görüyoruz." FETÖ’CÜ ALÇAKLARLA MÜCADELEMİZ HIZ KESMEDEN DEVAM EDİYOR Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün "Yurtta sulh, cihanda sulh!" ilkesini "Daha adil bir dünya mümkündür." şiarıyla birleştirerek girişimci bir dış politika tasavvuruyla Türkiye'yi küresel bir oyuncu hâline getirdiklerini vurgulayan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, "Ülkemiz içindeki bazı çevreler hâlen kabullenmese de doğru zamanda hayata geçirdiğimiz doğru stratejimiz sayesinde bugün Doğu ve Batıyla eşit ilişkiler geliştiren, küresel adaletsizliklere korkusuzca tepki veren, millî politikalarını her şart altında kararlılıkla uygulayan, çıkarları ile değerleri arasında tercih yapmak mecburiyetinde kalmayan bir Türkiye gerçeğine kavuştuk." dedi. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, Türkiye Yüzyılı'nı adım adım inşa ederken milletin şevkini, azmini ve cehdini kıran engelleri de teker teker kaldırdıklarını belirterek konuşmasına şöyle devam etti: "15 Temmuz gecesi milletin namusuna emanet ettiği silahlarla devletimizi işgale yeltenen FETÖ'cü alçaklarla mücadelemiz ihanetin üzerinden geçen yaklaşık 9 yıla rağmen hız kesmeden devam ediyor. Finans desteği ve eleman havuzunu önemli ölçüde yitiren bu hain şebeke, Pensilvanya'daki elebaşının ölümü sonrasında çöküş dönemine girmiştir. Tıpkı hain elebaşı gibi örgütün de son nefesini vereceği günler yakındır. Aynı şekilde, 40 yıldır başımıza musallat edilen bölücü terör belasından ilelebet kurtulmak için de yoğun bir çalışmanın içindeyiz. 85 milyon vatandaşımızın tamamının kardeşlik şuurunu perçinleyecek, müreffeh geleceğini güvence altına alacak, iç cephemizi güçlendirecek terörsüz Türkiye hedefimize doğru emin adımlarla ilerliyoruz. Bölgemizin hasretini çektiği kalıcı barış ortamına kavuşmasını sağlayacak bu çalışmaların semeresini inşallah yakında göreceğiz. Bizim gayemiz; son iki asırdır kimi zaman etnik, kimi zaman mezhebi fay hatları üzerinden sahnelenen planları tarihin çöp sepetine yollamaktır. Derdimiz huzurdur, kardeşliktir, muhabbettir, kader ve gönül birliğini bu topraklarda ilelebet hâkim kılmaktır. Allah'ın izniyle bu amacımızda da muvaffak olacağız." COĞRAFYAMIZI KANA BOĞMAK İSTEYENLERİN SONUNA KADAR KARŞISINDA DURACAĞIZ Bir asır evvel olduğu gibi istilacı heveslerle bu coğrafya üzerinde ameliyat yapmaya yeltenenlerin karşılarında Türkiye'yi bulacağını belirten Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, "Şunu çok açık ve net söylemek isterim; Arzımevut hezeyanıyla coğrafyamızı kana, gözyaşına ve zulme boğmak isteyenlerin sonuna kadar karşısında duracağız." ifadesini kullandı. "Siyonist rejim dün gece Gazze'ye düzenlediği vahşi saldırılarla masumların kanından, canından ve gözyaşından beslenen bir terör devleti olduğunu bir kez daha gösterdi." diyen Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, "330 masumu düşünebiliyor musunuz? Bir sahur vaktinde bu siyonist rejim maalesef soykırım yaparak katletmiştir. Çoğu çocuk ve kadın. Akşam aldığım haberle 400'ün üzerinde kardeşimizin şehit edildiği, vahşetin sorumluları döktükleri her damla kanın hesabını vereceklerdir." açıklamasında bulundu. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, bugün masum çocukları, bebekleri ve kadınları yakan ateşin, bu şımarıklıkla, bu cinnet hâliyle, bu pervasızlık ve küstahlıkla devam edilirse elbet bir gün çırayı tutanları ve ateşe benzin dökenleri de saracağını dile getirerek "Türkiye olarak bu mübarek günlerde Gazzeli mazlumların ve Filistinli kardeşlerimizin yanındayız. Katliamların durması, sükûnetin tesisi ve ateşkesin tekrar sağlanması için diplomatik çabalarımızı artırarak sürdüreceğiz." ifadesini kullandı. SAVUNMA VE HAVACILIKTA İHRACATIMIZI 7 MİLYAR DOLARIN ÜZERİNE ÇIKARDIK Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, milletin medarıiftiharı kahraman Türk ordusunun eriştiği yüksek caydırıcılık kapasitesiyle küresel düzeyde müessir bir güç hâline geldiğini belirterek son dönemde yapılan yüksek teknoloji hamlesiyle yerlilik oranının yüzde 20'lerden yüzde 80 seviyesinin üzerine taşındığını, savunma sanayisi alanında parmakla gösterildiklerini söyledi. Kendi mühendisleriyle ürettikleri İHA, SİHA, uçak, helikopter, gemi, denizaltı ve daha nicelerinin, güvenlik mimarisinin ulaştığı seviyeyi ortaya koyduğunu belirten Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, şöyle devam etti: "Savunma ve havacılık ihracatımızı 2024'te bir önceki yıla göre yüzde 29 oranında artırarak 7 milyar doların üzerine çıkardık. Son 10 yıl içinde 185 ülkeye 230 çeşit savunma sanayi ürünü ihraç ettik. İnşallah kısa bir zaman içinde ikinci uçak gemimizi de yapıyoruz, yapacağız. Sadece geçtiğimiz yıl toplam değeri 10 milyar doları aşan sözleşmelere imza attık. 180 farklı ülkeye ihracat gerçekleştirdik. İnşallah bu sene çok daha yüksek rakamları yakalayacağız." ORDUMUZUN DEDİKODULAR ÜZERİNDEN YIPRATILMASINA İZİN VERMEYİZ Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, kahraman Türk ordusunun, Afganistan'dan Somali'ye, Irak'tan Kosova'ya gönül ve kültür coğrafyasının dört bir yanında barışa katkı sunduğunun altını çizerek "Desteğimize ve kardeşliğimize ihtiyaç duyulan her bölgede dostlarımızın yanında olmayı bundan sonra da inşallah sürdüreceğiz." diye konuştu. Bu süreçte en büyük dayanaklarından birinin Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, "Ordumuzu güçlendirmek, caydırıcılığını artırmak, imkân ve kabiliyetlerine yenilerini eklemek önümüzdeki dönemde de önceliğimiz olacaktır. Şurası da son derece önemlidir. Üzerine titrediğimiz ordumuzun dedikodular üzerinden yıpratılmasına, kimi kendini bilmez siyasetçiler tarafından örselenmesine izin vermeyiz. Kimden gelirse gelsin, bu tür hadsizlikler karşısında ordumuzun ve komuta kadememizin her daim yanındayız. Disiplini, cesareti ve fedakârlığıyla bilinen Türk Silahlı Kuvvetlerinin, her ne surette olursa olsun bu vasıflarının zedelenmesine de göz yummayız." dedi. Disiplin, vakar ve imanın, kahraman Türk ordusunun kahraman mensuplarının en önemli özelliği olduğunu ve kimsenin bunlara halel getiremeyeceğini belirten Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, "Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev üstlenen her bir evladımız, kardeşimiz ve arkadaşımız da askerlik mesleğinin temel prensipleri olan bu hasletlere sıkı sıkıya sahip çıkmalıdır." ifadesini kullandı. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, harbiyelilerin gerek eğitim gerekse görevi boyunca bu değerlerden asla sapmayacağına inandığını dile getirerek şunları kaydetti: "Türkiye Cumhurbaşkanı ve Başkomutanı olarak kahraman ordumuzun asil mensuplarıyla her zaman kıvanç duyduğumu bilmenizi istiyorum. Çanakkale Deniz Zaferimizin 110’uncu yıl dönümünü tekrar tebrik ediyorum. Şehitlerimizi, gazilerimizi bir kere daha rahmetle, minnetle yâd ediyorum. Rabb’im sizlerle birlikte tüm askerlerimizi korusun, kollasın, yolunuzu da bahtınızı da açık eylesin diyorum. Gönül elçilerimiz olarak gördüğümüz misafir öğrencilerimize de aynı şekilde Rabb’imden üstün başarılar temenni ediyorum. Hepinizi bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum." #18Mart1915 #ÇanakkaleGeçilmez #18MartŞehitleriAnmaGünü #ÇanakkaleDenizZaferi #GaziMustafaKemalAtatürk #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

188,939 Aufrufe • vor 1 Jahr

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da düzenlenen 17’nci Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı’nın (IDEF 2025) açılış törenine teşrif etti. Açılış törenine Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler de beraberindeki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak, Kuvvet Komutanları ve Bakan Yardımcıları ile katıldı. Törende bir konuşma yapan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan konuşmasında şunları söyledi: BİR MİLLETİN BAĞIMSIZLIK YÜRÜYÜŞÜNE ŞAHİTLİK EDİYORUZ Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı IDEF 2025’in açılış merasiminde sizlerle beraber olmaktan büyük bir memnuniyet ve heyecan duyuyorum. Türkiye’nin yanı sıra dünyanın farklı ülkelerinden fuarımızı teşrif eden her bir misafirimize kültür, medeniyet ve teknolojinin buluştuğu şehir olan İstanbul’umuza hoş geldiniz diyorum. Fuar kapsamında yapacağınız görüşmelerin, varacağınız anlaşmaların, kuracağınız ortaklıkların şimdiden ülkelerimiz, firmalarımız, sektörlerimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Küresel bir marka haline gelen bu organizasyonu başarıyla organize eden Millî Savuma Bakanlığımızı, Savunma Sanayii Başkanlığımızı ve Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfımızı yürekten tebrik ediyorum. Aynı şekilde ileri teknolojiye sahip savunma ürünleriyle fuarda boy gösteren firmalarımıza teşekkür ediyorum. Kendi alanında dünyanın en büyük ve en etkili ilk 3 fuarından biri olan Uluslararası Savunma Sanayii Fuarının bu yıl 17’ncisini düzenliyoruz. Bugün burada sadece Türk savunma sanayisinin gelişimine değil, aynı zamanda bir milletin bağımsızlık yürüyüşüne de şahitlik ediyor, kendi gök kubbesinde kendi kanatlarıyla yükselen bir ülkenin hikâyesini görüyoruz. 120 BİN ZİYARETÇİNİN FUARA KATILIMI BEKLENİYOR Fuarımıza olan ilginin her geçen yıl artmasından büyük bir kıvanç ve onur duyduğumuzu burada öncelikle vurgulamak istiyorum. Bu yılki organizasyonda 99 ülke ve uluslararası kuruluştan 219 heyeti temsilen 937 heyet üyesini misafir etmenin bahtiyarlığını yaşıyoruz. Bine yakın yerli ve 400’ün üzerinde yabancı firma kara, hava, deniz, uzay ve siber güvenlik alanlarında geliştirdikleri ürünleri 6 gün boyunca burada sergileme imkânı bulacak. Pazar gününe kadar 120 bini aşkın profesyonel ziyaretçinin fuara katılımı bekleniyor. Bu değerli buluşmayı salt ticari bir faaliyet, savunma sanayi alanındaki ürünlerin tanıtım ve satışının yapıldığı uluslararası çapta bir pazar olarak görmediğimizi özellikle bilmenizi rica ediyorum. Hep söylediğim gibi mesele alışveriş yapmak değildir, asıl mesele kazan-kazan temelinde uzun vadeli ortaklıklar tesis edebilmektir. Mesele, ticaretle birlikte kalıcı iş birlikleri geliştirebilmektir. Türkiye olarak biz buna hazırız ve çok yönlü iş birliklerine açığız. IDEF 2025’te ürün ve ekipmanlarıyla yer alan firmalarımızın tamamına başarılar diliyor, misafir heyetlerimizin her birine şükranlarımı iletiyorum. Savunma alanı başta olmak üzere IDEF 2025’in sektör ve firmalarımız arasındaki ilişkilere önemli katkılar yapmasını, yeni iş birliklerine kapı aralamasını, dostluk ve kardeşliğimizi güçlendirmesini temenni ediyorum. GAZZE’DE AÇLIKTAN BİR DERİ BİR KEMİK KALMIŞ ÇOCUKLARIN DERDİ, BİZİM DERDİMİZDİR Değerli misafirler, evvela şu hususu altını çizerek ifade etmek istiyorum: Güç dengelerinin yeniden belirlendiği, küresel ağırlık merkezlerinin yer değiştirdiği, uluslararası rekabetin giderek kızıştığı bir süreçten geçiyoruz. Sizlerin de takip ettiği üzere her gün yeni bir krize uyanıyoruz, yarın ne olacağını kimse bilmiyor, kimse tahmin edemiyor. İkinci Cihan Harbi sonrası kurulan kural temelli uluslararası sistemin yerini kimin gücü kime yeterse diyeceğimiz yeni bir düzen alıyor. Haklının güçlü olduğu değil, güçlünün haklı olduğu bir anlayış tarzı hızla kanıksanıyor. Haklının hakkını arayacağı uluslararası mekanizmalar ise kendilerinden beklenen görevi icra edemiyor. Türkiye, gerek coğrafi konumu, gerekse tarihi, beşeri, kültürel bağları itibarıyla bu yeni statükonun etkilerini en çok hisseden ülkelerden biridir. Gazze’de 22 aydır katmerlenerek devam eden soykırımın İsrail’in coğrafyamızı istikrarsızlaştırmaya dönük saldırılarının, Rusya ile Ukrayna arasında 3,5 yılı geride bırakan savaşın, Güney Asya’dan Kuzey Afrika’ya, Balkanlar’dan Günel Kafkasya’ya kadar geniş bir bölgede nükseden sıcak gerilimlerin tamamını bir şekilde bizi ilgilendirmekte, tedbir almamızı, müdahil olmamızı gerektirmektedir. Etrafımız ateş çemberiyle kuşatılmış derken, bunu hamaset olsun diye söylemiyoruz, aksine her gün yaşadığımız bir gerçeği ifade ediyoruz. Şunu bir defa açık ve net söylemek isterim: Gazze’de insani yardım malzemesi girişine izin verilmediği için açlıktan bir deri bir kemik kalmış çocukların derdi bizim derdimizdir. 13,5 yıllık zulmün ardından 8 Aralık devrimiyle umutların yeniden yeşerdiği Suriye’ye yönelik saldırılar bizim sorunumuzdur. Karadeniz’in güvenliğini tehlikeye atan sıcak çatışmalar aynı şekilde bizim için büyük bir endişe kaynağıdır. Libya’dan Sudan’a, Pakistan’dan Afganistan’a nerede bir sıkıntı, çatışma, istikrarsızlık varsa tamamı ülkemiz için dikkatle takip edilmesi gereken hassas konulardır. TÜM KALBİMİZLE BÖLGEMİZDE HUZUR, BARIŞ VE DAYANIŞMA İSTİYORUZ Türk dış politikası barış, adalet, uluslararası hukuk, egemenliğe saygı, hakkaniyet ve dayanışma ilkeleri üzerine kuruludur. Nüfuz peşinde değiliz, tahakküm peşinde değiliz, hiç kimsenin içişlerine karışmak niyetinde asla ve asla değiliz. Tüm kalbimizle bölgemizde huzur, barış, dayanışma istiyoruz, elbette bunu isterken gereklerini de yerine getirmekten çekinmiyoruz. Nerede bir haksızlık, adaletsizlik ve zulüm görsek sesimizi de, tepkimizi de belli bir üslup içinde açıkça ortaya koyuyoruz. Bu anlayışla İsrail’in Gazze halkına yönelik Nazileri fersah fersah aşan soykırımını tüm insanlığın gündeminde tutmaya devam ediyoruz. İnsani yardımlarımızla birlikte Gazze’deki vahşeti sona erdirmeye dönük diplomatik temaslarımızı da artırmış durumdayız. Gayemiz, bir an önce ateşkesin tesis edilmesidir. Gazze’ye insani yardımların girişine izin verilmesi bir başka önceliğimizdir. Maalesef Kızılhaç’ın bile girişine izin verilmediği gerçekten korkunç bir durum söz konusudur. Daha önce de söyledim, Netanyahu ve katliam şebekesi barbarlıkta Hitler’i çoktan geride bıraktı. Avrupa’daki Holokost sürecinde dahi Gazze’deki kadar insanlık dışı görüntüler ortaya çıkmadı. Her gün onlarca masumun bir lokma ekmek, bir yudum su bulamadığı için can verdiği bir acımasızlığı, zerre kadar insanlık onuru taşıyan hiç kimse kabul edemez, buna sessiz kalamaz, bu cinnet haline rıza gösteremez. Her kim Gazze’deki soykırıma sessiz kalıyorsa, İsrail’in işlediği insanlık suçlarına ortak oluyor demektir. Gazze’de insanlık ölürken, bebekler, çocuklar ölürken, insanlar bir çuval un alabilmek için ölürken, hiçbirimiz buna sessiz kalamayız ve kalmayacağız. O masum bebeklerin kopmuş kafalarını, o çocukların kopmuş ellerini, bacaklarını, affedersiniz köpeklerin açlıktan yemeye başladığı gömülmemiş cesetleri, o açlığı, o feryadı, annelerin yüreklerimizi yakan o çığlıklarını hiçbirimiz unutamayız, hiçbirimiz unutmayacağız. ULUSLARARASI TOPLUMU İNSANLIK CEPHESİNDE BİRLEŞMEYE DAVET EDİYORUM Açlıktan kitlesel ölümlerin başladığı bu kara günlerde tüm uluslararası toplumu insanlık cephesinde birleşmeye davet ediyorum. Gelin bu caniliğe hep birlikte tepki verelim. Gelin bu zulme, bu vahşete artık yeter diyelim. Gelin gözünü iktidar hırsı bürümüş bir avuç insanlık düşmanının insanlığın adını daha fazla lekelemesine müsaade etmeyelim. Diğer türlü bu kan lekesi sadece Netanyahu’nun ve cinayet şebekesinin eline değil, Gazze’deki soykırıma susan, tepkisiz kalan herkesin eline, anlına, şayet kaldıysa vicdanına bulaşacaktır. Türkiye olarak en başından beri adil ve sürdürülebilir bir dünya nizamı için dostlarımızla birlikte her platformda gayret sarf ediyoruz. Küresel barış ve güvenlini tesisi için her türlü adımı atarken, daha fazla trajedinin yaşanmaması için tüm imkânlarımızı seferber ediyoruz. Bu süreçte şu ilkeyi kendimize rehber edindik: Bin akçalık sulh, bin akçalık nizadan iyidir. Evet, barış diplomasisi adına ne yapıyorsak, bu hikmetli sözün ışığında yapıyoruz. Yine bu süreçte, hiçbir zaman unutmadığımız bir başka prensibimiz şudur: "Hazır ol cenge, eğer istersen sulh-u salah." Yani, eğer barış, huzur, güvenlik, dirlik ve refah istiyorsan, caydırıcılığını en üst düzeyde tutmak zorundasın. Eğer kendi vatanında onurunla, şerefinle, başın dik, alnın ak yaşamak istiyorsan, savunma yeteneklerini güçlendirmek mecburiyetindesin. Şüphesiz, bunun yolu da yerli ve millî savunma sanayiden geçiyor. Türkiye, yakın tarihinde savunma alanında ciddi sınamalarla karşılaşmış bir ülkedir. Dışa bağımlı olmanın sonuçlarını pek çok kez tecrübe ettik. 1960'lı yıllarda Kıbrıs hadiselerinde ve 1990'lı yıllarda terörle mücadelede, maalesef dost ve müttefik bu ülkelerden yeterli desteği alamadık. Kıbrıs Türkü’nün hak ve hukukunu korumak amacıyla gerçekleştirdiğimiz 1974 Barış Harekâtı sonrasında ambargolar adeta zirveye çıktı. Bakım için gönderdiğimiz uçaklar alıkonuldu. Hatta bunun için ülkemize hangarda saklama borcu çıkartıldı. Telsiz gibi en temel iletişim araçları dahi bir süre ülkemize verilmedi. Esad rejimiyle yaşadığımız gerilimde yine aynı ahde vefasızlığı gördük. Hava savunma kapasitemizi güçlendirme arayışlarımızda, karşımızda hep kapı duvar bulduk. Öyle ki, hava sahamızın sürekli ihlal edildiği günlerde, yangından mal kaçırırcasına hava savunma sistemleri ülkemizden sökülüp götürüldü. Libya’dan Karabağ’daki işgalin sonlandırılmasına kadar pek çok yerde benzer uygulamalar devam ettirildi. TÜRKİYE BUGÜN SAVUNMA SANAYİ ÜRÜNLERİYLE DÜNYA PİYASALARINA MÜHRÜNÜ VURAN BİR KONUMA ULAŞTI Atalarımızın bir sözü var, kötü komşu adamı mal sahibi yaparmış. Bizi de dost ve müttefiklerimiz savunma sanayinde mal sahibi yaptı. Her ambargo, her baskı, her haksızlık bize yeni bir kapı araladı. Biz de tüm gücümüzü kullanarak bu kapılardan içeri girmeyi başardık. Dün ambargolara, çifte standartlara ve diplomatik baskılara maruz kalan Türkiye, bugün savunma sanayi ürünleriyle dünya piyasalarına mührünü vuran bir konuma ulaştı. Kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz dedik ve öz kaynaklarımızı harekete geçirerek bu alanda kısa sürede ciddi mesafe kat ettik. Bu arka plan temelinde bir yandan insani ve proaktif bir dış politika izlerken, diğer yandan savunma ve güvenlik yatırımlarımıza hız verdik. Tasarımdan seri üretime, ar-ge çalışmalarından ve inovasyon sürecine Türk savunma sanayine çağ atlattık. Bir dönem temel sıkıntımız olan dışa bağımlılığımızı ciddi ölçüde atlattık. Göreve geldiğimizde yüzde 20 seviyesinde olan savunma sanayimizin yerlilik oranı bugün yüzde 80’lerin üzerine çıktı. Sektördeki 3 bin 500’ü aşkın firmamız, 100 bin kişilik nitelikli personel kadrosuyla çalışmalarını başarılı bir şekilde sürdürüyor. Türk savunma sanayi bugün 1.380’in üzerinde proje sayısıyla, 20 milyar doları aşan cirosuyla, geniş ürün yelpazesiyle adeta destan yazıyor. Güvenlik birimlerimizin neredeyse tüm ihtiyaçlarını kendi kaynaklarımızla en etkin şekilde karşılıyoruz. Yerli ürünlerimiz güvenlik güçlerimizin terörle mücadele operasyonlarında, yurt içi ve yurt dışındaki harekâtlarımızda etkin rol oynuyor. İHA ve SİHA teknolojisinde dünyanın önde gelen 3 ülkesinden biriyiz. Geçen sene dünyada satılan her 100 İHA’dan 65’ini Türk firmaları tedarik etti. Özellikle SİHA’larımızın oyun değiştiren konsepti küresel ölçekte büyük yankı uyandırıyor. Geleneksel taktik ve stratejileri dönüştürüyor. Aynı şekilde dünyada kendi savaş gemisini tasarlayan, geliştiren, üreten 10 ülkeden biri şu anda Türkiye’dir. Ana yüklenicilerimiz, alt yüklenicilerimiz, KOBİ’lerimiz, araştırma kuruluşlarımız ve üniversitelerimiz, geliştirdikleri özgün ürünlerle ihracat hanemizi yeni yıldızlarla süslüyor. Şunu büyük bir gururla ifade etmek isterim: Türkiye, bugün dünyadaki en büyük 11’inci savunma ihracatçısı durumuna gelmiştir. İnsansız hava araçlarımız, millî gemi projelerimiz, elektronik sistemlerimiz, kara araçlarımız, silah ve mühimmatlarımız gıptayla takip ve talep ediliyor. Savunma sanayi şirketlerimiz geçtiğimiz sene tam 180 farklı ülkeye ürün ihraç ederek ciddi bir başarıya imza attı. Şu rakam da dikkat çekicidir: 2024 yılında savunma ve havacılık alanındaki ihracatımız, NATO ve hizmet ihracatları da dâhil olmak üzere yüzde 29’luk artışla 7 milyar 154 milyon dolara ulaşarak yeni bir rekor kırmıştır. Böylece 2024 hedefimiz olan 6,5 milyar doların yüzde 11 üzerine çıktık. 2025 Haziran ayı ihracatımız bir önceki yıla oranla yüzde 10,4 artarak 623 milyon dolara ulaştı. Son 12 aydaki ihracatımız ise geçtiğimiz yıla göre yüzde 23,1 düzeyinde artışla 7,5 milyar dolar seviyesini gördü. Lazer ve elektromanyetik silah sistemleri, otonom sistemler, siber güvenlik, kuantum teknolojisi ve yapay zekâ gibi alanlarda izleyeceğimiz doğru stratejilerle yakın gelecekte rekabet gücümüzü inşallah daha da arttıracağız. EN ÖNEMLİ AVANTAJLARIMIZDAN BİRİ DE NİTELİKLİ VE DİNAMİK İNSAN GÜCÜMÜZ Şunu da belirtmekte fayda görüyorum: Ülke olarak en önemli avantajlarımızdan biri de nitelikli ve dinamik insan gücümüzdür. Savunma sanayi başta olmak üzere her alanda teknolojik atılımımızı çok daha ilerilere taşıyacak yetişmiş insan gücüne sahibiz. Özellikle bunu daha da geliştirmekte kararlıyız. Bu vesileyle Savunma Sanayii Başkanlığımız başta olmak üzere bütün bu başarılarda pay sahibi olan tüm kurum ve kuruluşlarımızı, firmalarımızı, emek veren her bir kardeşimi bir kez daha canı gönülden tebrik ediyorum. Türk savunma sektörüyle gurur duyuyoruz. İnşallah gelecekte çok daha iyi seviyelerde olacağımıza yürekten inanıyoruz. Küresel güç Türkiye vizyonu ile savunma sanayinde tam bağımsız Türkiye yolunda kararlı adımlarla ilerliyoruz. Savunma sanayinde millî yetkinlik hamlesi adını verdiğimiz büyük bir dönüşüm başlattık. Onay ve talimatını bizzat verdiğim millî yetkinlik hamlesi ile savunma sanayi ekosistemi içerisinde sistematik bir yapı oluşturmayı hedefliyoruz. Bu alandaki çalışmalarımızla, savunma ve güvenlik yatırımlarımızla dosta güven, düşmana korku veren çok daha büyük ve güçlü bir Türkiye’yi inşa etmek için mücadele edeceğiz. Birlikte çalışacağız, birlikte üreteceğiz, geleceğe birlikte yürüyeceğiz. Rabbim hepimizin yar ve yardımcısı olsun diyorum. Bu düşüncelerle 17'nci Uluslararası Savunma Sanayii Fuarımızın ülkelerimiz, sektörlerimiz, firmalarımız için hayırlar getirmesini diliyorum. Fuara teşrif eden tüm dostlarımıza, tüm kardeşlerimize tekrar teşekkür ediyorum. Fuar kapsamında atılacak imzaların, yeni anlaşma ve iş birliklerinin aramızdaki ilişkilere somut katkılar yapmasını temenni ediyorum. Millî Savunma Bakanlığımıza, Savunma Sanayii Başkanlığımıza, Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfımıza ve fuara katkı veren her bir kardeşime, her bir şirketimize tekrar teşekkür ediyorum. #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

39,340 Aufrufe • vor 1 Jahr