Video yükleniyor...

Video Yüklenemedi

Ana Sayfaya Dön

1988’de zaman durdu. Michael Jackson, Moonwalker’da “Smooth Criminal” ile sahneye değil, tarihe yürüdü. Bir adımda hayranlık, bir adımda şaşkınlık bıraktı. Bu bir dans değildi; insanın “nasıl?” diye fısıldadığı bir mucizeydi. Ve o mucize hâlâ yaşıyor.

27,972 görüntüleme • 7 ay önce •via X (Twitter)

0 Yorum

Yorum bulunmuyor

Orijinal gönderinin yorumları burada görünecek

Benzer Videolar

Cumhuriyet bir gün değil, bir vicdandır… Takvim yaprağına sığmaz, omurgaya yazılır… Kutladığımız tarih değil, tavırdır… Bir toprağın kurtuluşu kadar, insanın kaderine sahip çıkma iradesidir… Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü farklı kılan, savaş meydanlarından çok, akla ve vicdana duyduğu güvendir… “Benim en büyük eserim ordular değil; düşünen bir millettir” derken boşuna konuşmaz… Cumhuriyetin ruhu tam oradadır… Bir kişinin değil, bir milletin ayağa kalkışındadır… Eşit doğmanın hayal olmadığını söylemektir… Söz hakkının herkese ait olduğunu ilan etmektir… Kimsenin kimseye kulluk etmediği bir düzenin mümkün olduğunu ispat etmektir… Yönetim biçimi değil, insan onurunun adıdır… Bu onur için bedel ödeyenlerin kimi tarih kitaplarına girdi… Kimi isimsiz bir mezarda sessiz kaldı… Hepsinin ortak cümlesi aynıydı: “Bu vatan bizim”… Ve evet, hâlâ bizim… Cumhuriyet; köy okulunda ilk heceyi çözmeye çalışan çocuğun gözleridir… Sandığa giderken “ben de seçerim” diyen kadının nefesidir… “Ben de konuşurum” diye kalem tutan gencin cesaretidir… İnsan olmanın çıtasını yükselten ortak sözleşmedir… Atatürk yalnızca bir ülke kurmadı… İnsanın yeniden insan olacağı alanı açtı… Körü körüne inanan kalabalıktan, düşünen bir millete geçişin kapısını araladı… Sorgulayan, üreten, kendine güvenen bir toplumun zeminini döşedi… Bugün hâlâ bazıları Cumhuriyeti “dönüm noktası” diye anlatır… Oysa o, bir yön tayinidir… Yüzünü karanlıktan ışığa çevirmenin kalıcı kararıdır… Ve bu karar geri alınmaz… O Milyonların yüreğinde doğdu… Bu yüzden sönmez… Bu yüzden her sabah yeniden yanar… Cumhuriyet, bir gün kutlamak değil, bir bilinci diri tutmaktır… Bir öğretmenin sesinde, bir öğrencinin merakında, bir kadının cesaretinde, bir çocuğun kahkahasında yaşar… Her “ben varım” diyenin içinde nefes alır… Ve fısıldar: “Unutmadan yaşa… Çünkü özgür doğdun

Izzet Capa

20,577 görüntüleme • 10 ay önce

Uzayda en derin yalnızlığı yaşayan insan değil Dünyada en kalabalık odada duran insan yani sen şimdi şunu düşün ISSteki bir astronot her 90 dakikada bir gün doğumunu izliyor ve aynı anda yeryüzünde 8 milyar insan uyanıyor ama o 8 milyar insanın çoğu gökyüzüne hiç bakmıyor bu bir paradoks değil mi dünya uzayı unutmuş ama uzay dünyayı izlemeye devam ediyor Beynin bunu kaldırmıyor çünkü evrim seni okyanusun kıyısına kurdu yani ufku gören ama okyanusun ne olduğunu tam olarak anlayamayan bir tür olarak yarattı sen gökyüzüne baktığında derinliğe bakıyorsun ve o derinlik seni küçültmek yerine garip bir şekilde büyütüyor ama aynı zamanda korkutuyor çünkü evrenin büyüklüğü senin için anlamsız değil anlamsız olduğunu fark etmen anlamlı NASAnın Voyager 1i 1977de fırlatıldı ve şu an dünyadan 24 milyar kilometre uzakta ve hâlâ bize sinyal gönderiyor ama o sinyalin dünyaya ulaşması 22 saat sürüyor yani o mesajı yolladığında sen daha doğmamıştın ve belki de o mesajı okuyan gelecek nesilde hiçbirimiz olmayacağız bu bir mektup değil bir hayalet gibi uzayda süzülen bir fısıltı Şimdi paradoksun en can alıcı kısmına gelelim insanlar uzayda yalnız olmadığımızı kanıtlamak için yüz milyarlarca dolar harcıyor ama dünyada her gün yanındaki insana yabancılaşan bir tür olarak yaşıyor yani uzay boşluğu galaksilerin arasında değil iki insanın arasındaki mesafede yıldızlar arasındaki mesafe ışık yılı ile ölçülür ama insanlar arasındaki mesafe bazen tek bir cümle ile kapanır ya da sonsuza kadar açılır Sen telefonuna bakıyorsun ve ekranda galaksiler görüyorsun ama o galaksilerin hiçbiri senin yatağının karşısındaki insanla arandaki gerçek mesafeyi kapatmıyor uzayın büyüklüğü bizi küçültmüyor bizi ölçüyor sen ne kadar küçük hissedebiliyorsan o kadar büyüksün çünkü bir karıncanın evren karşısında hissettiği şey sıfırdır ama sen hissedebiliyorsun ve işte o his kosmosun sana fısıldadığı tek şey sen buradasın ve bu yeterli.

Deepcosmoss

11,711 görüntüleme • 6 gün önce

Kendi evinin enkazını kendi elleriyle parçalıyor. Neden? Çünkü o molozların altından yeniden tutunacağı bir yer açmaya çalışıyor. Gıda yok… Su yok… Elektrik yok… Ama bir şey var: “Biz buradayız” diyen bir irade. Ve o irade şunu söylüyor: “Ölsek de bu topraklardan vazgeçmeyeceğiz. Aç kalsak da… susuz kalsak da… Başka bir yere gitmeyeceğiz.” Bu cümle sıradan değil. Bu cümle bir direniş aklıdır. Çünkü tarih şunu gösterdi: Toprağını terk eden, sadece evini değil… geleceğini de bırakır. Bak… Endülüs'ün Düşüşü İnsanlar çıktı… “canımızı kurtaralım” dediler. Ama gittikleri yerde ne can kaldı… ne kimlik. Bak… Filistin Nakba Bir nesil “geçici” diye evini terk etti. Aradan 70 yıl geçti… hâlâ dönemedi. Gazze bunu biliyor. O yüzden aç kalmayı kabul ediyor ama gitmeyi kabul etmiyor. Bu sadece bir savaş değil. Bu, toprağın hafızasıyla insanın iradesi arasındaki bağdır. Kur’an’da bir hakikat var: “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle çok topluluklara galip gelmiştir.” (Bakara 249) Gazze şu an sayıyla değil, sabırla savaşıyor. Dünyanın güçlüleri sessiz. Kurumlar suskun. Ekranlar alıştı bu görüntülere. Ama orada bir çocuk… yıkılmış duvarın dibinde oynarken aslında şunu söylüyor: “Ben hâlâ buradayım.” Ve bu cümle… bazen bir tanktan daha güçlüdür. Şunu açık söyleyeyim: Gazze şu an sadece kendisi için direnmiyor. Direnebilen herkes adına direniyor. Çünkü eğer Gazze düşerse… bu sadece bir şehir kaybı olmaz. Direnişin anlamı kaybolur. Ama onlar hâlâ ayakta. Aç… susuz… yorgun… ama ayakta. Ve bu yüzden… dünya ne derse desin, kim neyi planlarsa planlasın… Gazze’nin verdiği mesaj net: “Toprak, uğruna kalınırsa vatandır. Kaçılırsa sadece bir hatıradır.” “Ölsek de vazgeçmeyeceğiz.” Bunu söyleyen bir halkı… hiçbir güç tam anlamıyla yenemez. Elhamdülillah....

Derûn

21,157 görüntüleme • 4 ay önce

Umut Meşalesi: Sultan Abdülhamid’den Recep Tayyip Erdoğan’a ♥️🇹🇷🌿 Ümmet-i Muhammed karanlıklar içinde umutsuzluğa kapıldığında bir ışık doğdu: Sultan Abdülhamid Han. O sadece bir hükümdar değildi; Müslümanların kalbindeki iman, Filistin’in muhafızı ve hilafetin cesur bekçisiydi. Dünya güçleri Mescid-i Aksa’ya göz diktiğinde, Abdülhamid Han bir duvar gibi karşılarında durdu. Onların bütün planlarını boşa çıkardı. Filistin’i satmadı, Kudüs’ün onurunu pazarlık konusu yapmadı. Tahtını, hayatını, hatta imparatorluğunu bile ümmetin izzeti için feda etti. Zaman aktı… Hilafet sona erdi… Ümmet uzun yıllar darmadağın kaldı. Ama tarih bazen yeniden yazılır. Bugün Recep Tayyip Erdoğan ile yeniden umut bulduk. O sadece bir lider değil; ümmeti harekete geçiren, adaleti haykıran ve Kudüs’e gözyaşıyla bakan bir dava adamıdır. Mazlumların sesi, yetimlerin kolu, Kudüs sevdalılarının yoldaşıdır. Dün Sultan Abdülhamid Han’a umut bağlamıştık; o, o umudu tarihe altın harflerle kazıdı. Bugün ise Recep Tayyip Erdoğan’a umut bağlıyoruz. Bu umut sadece bir şahsa değil, bir misyona… Bu umut sadece siyasete değil, bir lidere… Bu umut sadece sözlere değil, fiillere dayanır. Sultan Abdülhamid Filistin’i satmadı. Recep Tayyip Erdoğan ise, inşallah, onu özgürlüğüne kavuşturacak. Eyyy! Topal bir sinekle Nemrud’u mağlup ettiren; El-Müntakim, El-Kahhâr ve El-Cebbâr olan Rabbim! Zulümde sınır tanımayan başta Trump ve Netanyahu olmak üzere tüm zalimleri tez zamanda cezalandır. Onlara dünyanın kaç bucak olduğunu göster Allah’ım. Mazlumların ahını yerde bırakma, zalimlerin planlarını başlarına geçir. Âmin.

Kumandan

11,298 görüntüleme • 6 ay önce

Bir nesneye bakıyorsun ve onun üç boyutlu bir kütlesi olduğunu sanıyorsun. Oturduğun sandalyeye bakıyorsun, kendi eline bakıyorsun, aynada yüzüne bakıyorsun. Hepsi katı, hepsi derin, hepsi gerçek. Fizik buna Bekenstein sınırı diyor ve çok nazik olmayan bir cevap veriyor: hiçbiri gerçek değil. Bir hacme sığdırabileceğin maksimum bilgi miktarı o hacmin iç hacmiyle değil, onu çevreleyen iki boyutlu dış yüzey alanıyla orantılı. Yani senin derinlik kütle ve hacim olarak deneyimlediğin her şey o dış sınıra kodlanmış bit verilerinin içeriye doğru yansıyan üç boyutlu bir simülasyonu. Bilgi içeride değil, dış yüzeyde yaşıyor. Sen içeride olan bir şey değilsin, sınırda olan bir şeyin içeriye düşen yansımasısın. Üstüne bilgi yüklersen sistem çöker, hacim kara deliğe dönüşür. Bilgi orada birikir, sınırı genişletir, içeriyi yutar. Bildiğimiz üç boyutlu uzay bu yüzden bu kadar kırılgan. Çok fazla şey sığdırmaya kalkarsan fizik seni cezalandırır. Ve insanın kendi iç derinliği dediği şey de bundan farksız. O katman katman duygular, geçmişten gelen ağırlıklar, ben dediğin o sıkı çekirdek, hepsi yüzeydeki kısıtlı verinin içeriye fırlattığı bir gölge. Sen üç boyutlu bir varlık değilsin. İki boyutlu bir sınırda yazılmış kodun içeriye düşen ağır ve hantal bir yansımasısın. Ve bu gölge kendini gerçek sanıyor.

Deepcosmoss

10,624 görüntüleme • 1 ay önce

Öğrencisinin derdiyle dertlenen, onun geleceği için yüreğiyle mücadele eden Kübra Öğretmen’e başarı belgesi takdim ettik. Öğretmen, yalnızca bilgi aktaran değil; vicdanıyla, şefkatiyle, merhametiyle yoğrulmuş bir hayatı öğrencilerine rol model olarak sunan kişidir. Bu değerli an aslında bir vicdan aynasıydı. Müdürler toplantısından sonra bir öğretmenin adımlarındaki telaş, bir öğrencisinin derdine sevdalanmasının göstergesiydi. Kübra Öğretmen’in elleri titriyordu, sesi titriyordu ama kalbi sevgiyle atıyordu, çünkü O, bir çocuğun umudu, bir ailenin duası, bir şehrin vicdanıydı. Öğretmenlik, yalnızca sınıfta müfredat anlatmak değildir. Öğretmenlik; bir öğrencinin dertlerini kendi derdi bilmek, evladının geleceğini kendi evladının geleceği gibi sahiplenmektir. İşte o anda Kübra Öğretmen bize şunu hatırlattı: Şefkat bir ders konusu değil, bir yaşam biçimidir. Merhamet bir ünite başlığı değil, nefesin her anında var olması gereken bir ruh halidir. Bu olay, bir öğretmenin aslında topluma en büyük rol model olduğunu hepimize haykırıyordu. Sınıfta anlattıklarını sokakta da yaşayan, kitap sayfalarındaki bilgiyi hayata taşıyan, vicdanıyla örnek olan bir insan portresi… Öğrencisinin derdini çözmek için titreyen eller, aslında samimiyetin bütün yüreklere sirayet etmesinin habercisiydi. Ve belki de Kübra Öğretmen’in o samimi hali, herkese en çok şunu düşündürdü: İnsan olmak, kalbe dokunmakla başlar. Öğretmen, kalpten kalbe yol açandır. Kübra Öğretmen’in koşusu bir şehri, bir ülkeyi duygulandırdı; çünkü o koşu, iyiliğe koşan bir insanın, insanlık adına attığı en kıymetli adımlardan biriydi. Bizim bu insani olaydan çıkarabileceğimiz en değerli derslerden birisi de şudur: İnsanı değerli kılan her yürek aslında değerli olandır ve bu millet o değerli olana değer vermeyi bilen necip ve irfan sahibi bir millettir. Bir öğretmenin bütün toplumun samimi duygularını nasıl ortaya çıkardığını görünce, her şeyin bir insanla başladığını ve bir öğretmenin her şeyi değiştirebileceğini birlikte yaşayarak gördük. İyiler ve iyilikler hep var olsun inşallah… Teşekkürler Kübra Öğretmen.

Hamza Aydoğdu

745,897 görüntüleme • 1 yıl önce

Manhattan’ın yarısını kandıracak kadar etkileyici bir gülümsemesi vardı. O bir manken değildi. O bir Rus casusuydu. – Pasaport almak için evlendi. – Moskova’ya şifrelenmiş veriler gönderdi. – Yakalandı… ama Rusya’da bir yıldıza dönüştü. 28 yaşındaydı. Göz alıcı kızıl saçları ve dikkat çekici bir gülümsemesi vardı. Manhattan sokaklarında bir kraliçe gibi dolaşıyordu. Ama gerçekte o, sıradan bir ajan değildi. Anna Chapman, modern casusluğun medyayı ve algıyı en iyi kullanan yüzüydü. 1982’de Rusya’da doğdu. Babası, Sovyet döneminde istihbaratla bağlantılı bir diplomatik geçmişe sahipti. Güç, sırlar ve kapalı kapılar ardındaki dünyaya yabancı büyümedi. Küçük yaşlardan itibaren sessiz kalmayı, gözlem yapmayı ve insanları okumayı öğrendi. Ancak onun en büyük silahı analiz değil, karizma ve görünürlüktü. Londra’da İngiliz vatandaşlığı almak için evlendi. Kısa sürede boşandı ama “Chapman” soyadı ona birçok kapı açtı. İş kadını olarak bankacılarla, politikacılarla, milyonerlerle aynı çevrelere girdi. Her zaman kusursuzdu. Ama bu bir maskeydi. New York’a geldiğinde görevi netti: yakınlaş, ilişki kur, bilgiye yaklaş. Hiç kâr etmeyen bir emlak şirketi kurdu. Bu şirket bir iş değil, mükemmel bir örtüydü. Özel dizüstü bilgisayarlar ve şifreli ağlar üzerinden Moskova’ya veri aktarıyordu. FBI onu izliyordu. Aylarca. Çevresinde Wall Street isimleri, devletle bağlantılı danışmanlar vardı. Ne kadar bilgi gönderdiği ise hiçbir zaman tam olarak açıklanmadı. Chapman, ABD’ye sızmış 10 kişilik bir Rus ajan ağının parçasıydı. Çift gibi yaşadılar, ebeveyn gibi davrandılar, sıradan hayatlar oynadılar. Amaçları: SVR’ye siyasi ve ekonomik güç merkezlerine dair bilgi aktarmaktı. Filmleri aratmayan yöntemler kullandılar: görünmez mürekkepler, park bankları, şifreli Wi-Fi ağları, sinyal veren dizüstü bilgisayarlar. Anna en dikkat çekici olanıydı. En cesur olanıydı. Ve bu, onu görünür kıldı. Bir FBI ajanı Rus irtibat görevlisi gibi davranarak ona yaklaştı. Sahte pasaport talep etti. Anna tereddüt etti. Babasını aradı. Sonra bir polis karakoluna gitti. Ama artık çok geçti. 27 Haziran 2010’da, diğer 9 ajanla birlikte tutuklandı. O güne kadar kimse varlıklarını bilmiyordu. Tutuklamalar diplomatik krize dönüştü. ABD ve Rusya gizlice müzakere etti. Ve kısa süre sonra bir casus takası yapıldı. Anna Moskova’ya döndü. Saklanmadı. Televizyon programları sundu. Dergilere kapak oldu. Rus vatanseverliğinin simgesine dönüştürüldü. Putin bile onunla ilgili alenen şakalar yaptı. Cezalandırılmadı. Parlatıldı. ABD’de kime yaklaştı? Kimlerle ne paylaştı? Bunu muhtemelen hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama bildiğimiz bir şey var: Modern casusluk artık trençkotlarla yapılmıyor. İmajla, görünürlükle ve hikâyeyle yapılıyor. Anna Chapman bir silah ateşlemedi. Ama bir dönemin algı savaşının simgesi oldu. Bu sadece bir casusun değil, efsaneleştirilmiş bir figürün hikâyesi. Ve belki de… hikâye hâlâ bitmedi.

Eren..

375,290 görüntüleme • 8 ay önce