Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

Akp'li Eski Bakan Hüseyin Çelik : "Parti devletleşmiştir. Devlet de partileşmiştir. Bu ülke gerçekten bir hukuk devleti değildir. Kendi militan yargımızı oluşturduk." İşte CIAsal İslam böyledir. Öküz ölüp ortaklık bitince, bir duruş ve ideolojileri olmadığı için, aslında yapının içindeyken de gayet iyi bildikleri durumları, o yapıyla çıkarları ters düşünce,...

186,441 Aufrufe • vor 7 Monaten •via X (Twitter)

0 Kommentare

Keine Kommentare verfügbar

Kommentare vom Original-Post werden hier angezeigt

Ähnliche Videos

Hayatımda gördüğüm en isabetsiz analizlerden birisi bu. MHP milliyetçiliğinin hiçbir zaman Kürt'e Türk'üm dedirtmek gibi bir anlayışı olmamıştır. MHP, Türklerin ve bu ülkedeki farklı unsurların birlikte hareket edip dünyaya yeniden nizam verecek olan devletin kurulmasını hedefler. Kürt'e zorla "sen Kürt değil Türk'sün" dedirten anlayış CHP'ye aittir. Dahası böyle çirkin bir anlayış, İslam öncesi ve sonrası Türk devletlerinin de hiçbirisinde yoktur. Bu, bizim medeniyetimizde yeri olmayan ve ülkeyi etnik unsurlara ayrıştırma amacı ile Batı tarafından imal edilmiş kimyasal bir söylemdir. MHP hiçbir zaman bir tabela partisi olamaz çünkü MHP hedefleri itibariyle bir bayrak partisidir. Bayrağın temsil ettiği devlet ve milletin çıkarları neyi gerektiriyorsa politikalarını o istikamette şekillendirir. CHP gibi kendi elit grubunun iktidarı için politika üretmez ve şekilden şekile girmez. MHP'nin tarihinde Kürt düşmanlığı yoktur ama CHP'nin tarihi, seçimlerde Kürtlere muhtaç kaldığı döneme kadar azılı bir Kürt düşmanlığı ile doludur. MHP kandırılıp silahlandırılmış Kürtlere barış çağrısını silah bırakma şartı ile yapmıştır çünkü milliyetçilik anlayışı ve milletin çıkarları bunu gerektirir. CHP ise onlarla ilişkilerine hiçbir zaman silah bırakma şartı koymamıştır çünkü kendi çıkarları bunu gerektirir. Dahası Kürtlerin kolayca kandırılabilmiş olma sebebi de yine CHP'nin geçmişteki kanlı politikalarıdır. MHP, bugün CHP yüzünden ortaya çıkan bir sorunu çözmektedir aslında. CHP kitlesi silahların susmasını istemiyor çünkü barış ortamında Kürtlerin ve Türklerin geçmişe bakıp, yaşananları sorgulayacağını ve kavganın sebebinin CHP'nin işlediği cinayetler olduğunu farkedeceğini biliyor. Bunu sözde elit kitledeki panik halinden de kolayca gözlemleyebilirsiniz. Düne kadar silahlı PKK'lıları bağrına basan, onlarla seçim ittifakı yapan kitle, şimdi PKK silah bırakmasın diye uğraşıyor. Milliyetçilere karşı ırkçıları destekleyip iki tarafın da eski yaralarını kanatmaya çalışıyorlar. Türkler ve Kürtler birleşirse on yıllar boyunca yaptıklarının hesabını vereceklerini hepimizden daha iyi biliyorlar. Güzel bir örneği için alttaki videoyu izleyebilirsiniz.

Abese İrca

29,791 Aufrufe • vor 10 Monaten

🔴Cihat Yaycı : Ben bunu gerçekten, binlerce yıllık Türk devlet tarihinde ilk defa yaşanan bir olay olarak görüyorum. Devlete başkaldırmış, devlete isyan etmiş, 55.600 kişinin katledilmesi emrini vermiş birinden bahsediyoruz. Onun verdiği emirler ve kurduğu örgüt neticesinde 55.600 vatandaşımız şu veya bu şekilde hayatını kaybetti. Bunun yanı sıra, bu caninin kurduğu örgütle mücadele için trilyonlarca dolar harcandı. 📌Bu örgüt tamamen Siyonist bir örgüttür, bunu çok net bir şekilde ifade etmek gerekir. Bugün PKK, bu caninin ve terörist elebaşının kurduğu bir Siyonist örgüttür. Bunu yalnızca laf olsun diye söylemiyorum. Yurt dışında gerçekleştirdikleri tüm mitinglerde bu örgütün İsrail bayrağı bulunuyor. Daha dün İsrail Başbakanı Netanyahu, Güney Suriye’de bir Dürzi-Kürt otonom yönetimi kuracaklarını ve burayı kendi kontrollerine alacaklarını açıkladı. Suriye'nin güneyinin askerden arındırılarak kendilerine teslim edilmesi gerektiğini, bunun garantörünün de İsrail olacağını belirtti. 📌Bu açıklamalar gösteriyor ki, sözde "Büyük Kürdistan Projesi" aslında "Büyük İsrail Projesi"nin bir parçasıdır. Halkımızın bu gerçeği çok iyi bilmesi gerekiyor. Bu örgütün dinle, imanla hiçbir ilgisi yoktur. Marksist-Leninist ideolojiye sahip bir yapılanmadır. Ne Kur’an’la, ne Müslümanlıkla, ne de başka bir inançla alakası vardır. Tamamen Siyonizme hizmet eden, İslam düşmanı, Türk düşmanı, Türkiye Cumhuriyeti düşmanı ve Osmanlı Devleti’ne de geçmişte düşmanlık etmiş bir yapıdır. 📌Osmanlı’nın son 150 yılında, sözde "Kürt isyanları" adı altında bu tür kalkışmalar zaten vardı. Amaç, devleti bölmekti. 250 yıldır, adı Osmanlı olsun ya da Türkiye Cumhuriyeti olsun, bu toprakları parçalamak için aynı oyunlar oynanıyor. Önceki dönemlerde bu örgütlerin yerinde şeyhler, şıhlar, eşkiyalar ve çeşitli unsurlar vardı. Bunlar, İngiliz ve Siyonist oyunlarının bir parçasıydı. Osmanlı’nın parçalanmasını istediler ki İsrail devleti kurulabilsin, Türkiye Cumhuriyeti parçalanabilsin ki "Büyük İsrail" hayali gerçekleştirilebilsin. Olayın özü budur. 📌Türkiye Cumhuriyeti, bu süreçte binlerce can verdi, kan döktü, trilyonlarca para harcadı. Ancak tüm bunlara rağmen terörle mücadelede büyük bir başarı sağladı. ❗️Bugün “terörsüz bir Türkiye” zaten var. O zaman "Terörsüz Türkiye" sloganı ise yanlış bir ifadedir. İktidar, terörü bitirdiğini ifade ederken neden "Terörsüz Türkiye" diye bir slogan kullanılıyor? Eğer terör bitti deniliyorsa, bu söylem kendi kendini inkâr etmektir. 📌Daha dün Malatya’daydım. Ne terör var, ne başka bir şey. Elazığlıyım, Diyarbakır’a gitmek artık sorun değil. Türkiye’nin her yerinde devlet otoritesi tam anlamıyla sağlanmış durumda. Peki, bu durumda 26 yıldır hapiste tutulan, millet düşmanı, devlet düşmanı ve Siyonist örgüt lideri olan birine neden hala bir anlam atfediliyor? Onunla neden görüşmeler yapılıyor? 📌Bugün onun için Van ve Diyarbakır’da dev ekranlar kurulacağı, paylaşımlar yapılacağı söyleniyor. Bu çok üzücü bir durumdur. Gerçekten akıl tutulması yaşıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, terör örgütü liderine muhtaç olur mu? Ondan medet umulur mu? 📌Dem Parti gibi yapılar, Türkiye’de ayrıştırıcı bir dil kullanıyor. Mesela "Amed" gibi ifadelerle Diyarbakır’ın adını değiştirme çabasına giriyorlar. Osmanlı döneminde bile buranın adı Diyarbakır’dı, bugün de Diyarbakır’dır. "Amed" nereden çıktı? 📌Daha da vahimi, bu terörist elebaşına "Sayın" denilmesi, onun sözlerinin "Asrın Çağrısı" olarak lanse edilmesi. Türk milleti bunu nasıl kabul edebilir? Şehitlerimizin aileleri, gazilerimiz bunu nasıl kabul edebilir? Türk tarihi bunu nasıl kabul edebilir? 📌Bu, devletin tarihinde hiç olmadığı kadar küçük düşürüldüğü bir durumdur. Osmanlı Devleti bile bu kadar küçük düşürülmemiştir. Bir milletin bağımsızlığı, şehitlerinin kanıyla ve gazilerinin fedakarlıklarıyla korunur. Ancak bugün, bu kadar mücadele verilmiş bir konuda yapılanlar, milletimizin ve devletimizin onurunu zedelemektedir. 📌Yayının tamamının linki aşağıdadır; 👇👇👇

TÜRK DEGS / TURK MAGS

288,586 Aufrufe • vor 1 Jahr

Halit Ergenç'in Ayşe Barım'ı desteklemek adına aşağıda yaptığı konuşma, gerçekten utanç verici ve aslında korkunç bir itiraf da barındırıyor. İlerleyen bölümde onu anlatacağım ama önce Halit Ergenç'in de baş köşelerden birinde oturduğu o tekel yapısının detayları hakkında biraz daha konuşmak istiyorum. Aslında vakti zamanında Yeşilçam da benzer bir yapının elindeydi ve Yeşilçam'ın sonunu da yine o yapı getirmişti. Mesela çoğumuz, Kemal Sunal'ın onu ünlü yapan yapımcı/yönetmen Ertem Eğilmez tarafından boş senetlerle köle yapıldığını ve o durumdan mafya Dündar Kılıç tarafından kurtarıldığını ama bu sefer de onun ağabeyi olan yapımcı Yahya Kılıç'ın kölesi haline geldiğini bilmez. Usüller biraz farklı olsa da o gün de üç aşağı beş yukarı aynı çarklar dönüyordu sinema sektöründe. Ayşe Barım'ın ajansının web sitesine baktığınızda 50 civarı oyuncu görüyorsunuz. Barım, kasıtlı olarak bu sayıyı artırmıyor. Bir "ultra-mega" yıldızlar ekibi oluşturmuş. "Ultra mega yıldız" demek, tabiiki ultra mega para demek aynı zamanda. Bölüm başı 500 bin ile 3.5 milyon lira arası kaşesi olan oyunculardan oluşan bacasız bir fabrika bu. Menajer de her oyuncunun kaşesinden %20 pay alıyor. Mesele de tam burada başlıyor. Ayşe Barım, civarda başka fabrika istemiyor. Bunu da bir zamanlar Kanal D'de birlikte çalıştığı şimdilerde ise Netflix, Disney Plus, Star, NOW ve yine Kanal D'de kilit görevlerdeki eski ekip arkadaşları marifetiyle sağlıyor. Bu ekip, aynı zamanda sektördeki bir çok yapım şirketinin de ya ortağı ya da onlarla üst seviyede ticari ilişkiler kurmuş durumda. Bu piyasada bir proje yapılacaksa mutlaka bu ekibin onayını alması gerekiyor. Tabi bu "ultra mega" yıldızların, "ultra mega" yıldız olduğuna kanal sahiplerinin, özellikle de yabancı ülke merkezli dijital platform yöneticilerinin ikna edilmesi de gerekiyor. Kurdukları sistemde bunu da düşünmüşler tabiiki. Bu oyuncular sürekli bir yerlerden ödül alıp duruyorlar. Hatta bazı organizasyonlar sırf bunlara ödül vermek için yapılıyor. Ödül alacak oyuncuya karar veren jüriler de sektörde iş veya rol kovalayan kişilerden oluştuğu için hiçbirisi rutinin dışına çıkamıyor. Mesela Serenay Sarıkaya izlenmediği için yayından kaldırılan dizisindeki rolü ile en iyi kadın oyuncu ödülünü almıştı geçen sene. Bazlama lakaplı mimiksiz bir hanımefendi de ülkenin en iyi komedi oyuncusu seçilmişti. İşte bu ödüllerle, uluslararası medya patronlarına "ultra mega yıldız" cv'si hazırlıyorlar. Onlar da "ulan bu kadar ödülü olduğuna göre vardır herhalde bir numarası" deyip ikna oluyor. Zaten adamlar da yetenek değil rating arıyor. Tabi burada kafa karıştıran bir durum var. Bunlar başarısızsa neden izleniyor sorusu ortaya çıkıyor. İşte burada PR ve reklam çalışması devreye giriyor. Reklamın mantığı da aslında tam olarak bu. Sıradan bir ürünün mesela bir çikolatanın reklamını sınırsız bir kaynak ile her gün televizyonda, reklam panolarında, sosyal medyada yaparsanız bir süre sonra o çikolatayı tüketen ciddi bir kitlenin oluşmasını sağlarsınız. O markanın adı duyuldukça tüketici davranışları da muhakkak pozitif anlamda değişecektir. İşte Ayşe Barım ve ekibinin yaptığı da tam olarak bu. Sıradan bir çikolatayı ısrarlı bir biçimde gözümüze sokup bizi onun diğerlerinden farklı olduğuna inandırıyorlar. Bir oyuncunun dizisi izlenmese de, kanaldaki dostları sayesinde devam etmesini sağlayabiliyor, İzlenmediği için biten dizinin arkasından yine aynı oyuncular ile yeni bir proje yaptırabiliyor, ödül törenlerinde alakasız ödüller almalarını, sosyal medyada sürekli karşınıza çıkmalarını sağlayabiliyor. Bu hepimizin maruz kaldığı bir algı çalışması. (O yüzden ben uzun süredir televizyon izlemiyi bıraktım.) Tabi bu tekel bir taraftan da kanını emdiği sektörün sonunu getiriyor. Oyunculara milyon milyon kaşe dağıtınca yapım bütçeleri şişiyor ve teknik ekip bütçeleri düşürülmek zorunda kalıyor. Mesela bu tekelin yapım şirketleri, aynı zamanda piyasadaki en düşük ücretli teknik ekipleri çalıştırıyor. Projelerinin devam edeceği garanti olduğu için teknik ekip çalışanları da o şartları kabul ediyor. Aynı yapım şirketleri, aynı kanallarda aynı ekiplerle çalıştığı için şu an sektörde büyük bir işsizlik krizi baş göstermiş durumda. Dizi ve sinema sektörünün işleyişi teknik ekiplerin sürekli değişmesi üzerine kuruludur. Bir proje başlar, bazıları çalışırken diğerleri iş bekler, sonra o proje biter yenisi başlar, boşta olanlar çalışır, diğerleri bir kaç ay yatar. Bu şekilde binlerce kişi sektörde istihdam edilmiş olur. Ama işte şimdi birkaç yapım şirketi, aynı oyuncularla, aynı teknik ekiplerle, birbirine benzeyen ve bitmek bilmeyen projelerle bütün kanalları doldurmuş ve bu yazılı olmayan vardiya sistemini bitirmiş durumda. Bu tekdüzelik teknik kalitenin ve sanatsal değerin de yerlerde sürünmesine sebep oluyor. İşte Halit Ergenç, esasında bu durumu en iyi bilenlerden birisi hatta kendisi benden çok daha iyi anlatabilir istese ama o da kendi tabiri ile bu "vahşi para kazanma sistemi"ne teslim olmuş durumda çünkü sistemdeki garantili yerini biliyor. E siz solcu değil miydiniz, siz insanları Gezi Parkı'nda devletin karşısında saf tutmaya çağıracak kadar sistem karşıtı değil miydiniz? Hayır tabiiki değildiniz. Siz insanları Gezi Parkı'na o dönem kendi "vahşi para kazanma sisteminizi" tehlikede gördüğünüz için çağırmıştınız. Tekelleşme bir kapitalizm problemidir. Dünyada kapitalizmin en vahşi örneği olan ABD bile sektörlerinde tekelleşmeye izin vermiyor. Bizim Gezi Parkı'nda sosyalist marşları söyleyip komünist devrim sloganları atan solcularımız ise hem tekel kurmuş hem de bir de suçüstü yakalanmalarına rağmen utanmadan hala yedikleri haltı savunuyorlar. İnsan gerçekten ne diyeceğini bilemiyor bunlara.

Abese İrca

774,411 Aufrufe • vor 1 Jahr

HAFIZA KAYBI YA DA SEÇİCİ ÖFKE nevsin mengu Hanım.!! Türkiye’de yaşanan bir saldırı üzerinden İslam’a ve Müslümanlara yönelen dili ibretle izliyoruz. Özellikle sol cenahtan yükselen kimi sesler, meseleyi adli ve bireysel sınırlarından koparıp topyekûn bir inanç ve düşünce dünyasına saldırıya dönüştürmekte hiçbir beis görmüyor. Hedef yine tanıdık bir etiket: “Selefîler.” İddia büyük ve tanıdık: Devleti “tağut” görüyorlar, sistemi reddediyorlar, devleti yıkmak istiyorlar… Peki soralım: Bu ülkenin yakın tarihinde devleti gerçekten kim yıkmaya kalkıştı? Kim tankları bu milletin üzerine sürdü? Kim seçilmiş iradeyi silah zoruyla devre dışı bıraktı? 1960’ta darağaçları kurulduğunda alkış tutanlar kimlerdi? 1971 muhtırasını “ilerici bir müdahale” diye pazarlayanlar kimlerdi? 1980’de işkencelerle, idamlarla bir nesli ezen 12 Eylül’e ideolojik meşruiyet üretenler hangi mahalleye aitti? 28 Şubat’ta başörtülü kızları üniversite kapılarından çeviren, binlerce insanı fişleyen zihniyet kimlerden güç aldı? Daha yakın tarihte “ordu göreve” pankartlarıyla sokakları dolduranlar, e-muhtıraları alkışlayanlar kimlerdi? Ve bu noktada şu gerçeği görmezden gelmeyelim: Yıllarca 28 Şubat’la, 12 Eylül’le, muhtıralarla ve vesayet düzenekleriyle bu toplumu dizayn etmeye çalıştınız. Başaramadınız. Son yirmi üç yıldır sandıkta yenemediğiniz muhafazakâr iktidarı deviremediniz. En sonunda, FETÖ eliyle —İslam kisvesine büründürülmüş bir yapı üzerinden— Devlete de millete de silah doğrulttunuz. O da tutmadı. Bugün ise aynı refleksle, bu kez “Selefî tehdidi” söylemi üzerinden devleti dindarlarla karşı karşıya getirmeye, eski vesayet aklını yeniden üretmeye çalışıyorsunuz. Değişen ne zihniyet ne niyettir; sadece kullanılan araçlar ve etiketlerdir. Bugün “devlet elden gidiyor” diye feveran edenler, dün devletin bizzat kendisini vesayet odaklarına teslim edenlerdi. Bugün “hukuk” diyenler, dün hukuku postallarla çiğneyenleri meşrulaştırıyordu. Bugün “şiddete karşıyız” nutukları atanlar, dün ideolojik şiddeti devrim romantizmiyle süsleyip kutsuyordu. Asıl mesele şudur: Devleti eleştirmek başka, silahla saldırmak başkadır. Bir inanç yorumunu kriminalize etmek başka, suç işleyeni hukuk önünde cezalandırmak başkadır. Ne var ki Türkiye’de bazı kesimler için bu ayrım hiçbir zaman önemli olmadı. Çünkü dertleri güvenlik değil, İslam. Dertleri hukuk değil, dindar kimlik. Dertleri şiddet değil, kendi ideolojik konforlarının sarsılmasıdır. Bu yüzden mesele ne selefîliktir ne başka bir fıkhî ya da itikadî tartışma. Mesele, çifte standarttır. Bu ülkede darbeleri yapanlar sakallı değildi. Cübbeli değildi. Medreselerden çıkmadılar. Üniversitelerden, karargâhlardan ve ideolojik merkezlerden çıktılar. Tankların üzerinde tekbir değil, “laik cumhuriyet” sloganları vardı. Bugün İslam’ı, tek bir saldırganın eylemi üzerinden yargılamaya kalkışanlara hatırlatıyoruz: Samimiyseniz, hafızanızı da bütün kullanın. Seçici öfke adalet üretmez. Tarihle yüzleşmeyenler bugünü anlayamaz. Ve en önemlisi: İslam, suçun kalkanı değildir; ama ideolojik nefretin de hedef tahtası yapılamaz... ﴿يُرِيدُونَ لِيُطْفِـُٔوا۟ نُورَ ٱللَّهِ بِأَفْوَٰهِهِمْ وَٱللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِۦ وَلَوْ كَرِهَ ٱلْكَـٰفِرُونَ﴾ Onlar, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Oysa kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır. (saf suresi 8.)

HARİS KARADAĞ (EBU HARİS)

14,610 Aufrufe • vor 6 Monaten

⚖️Yüksel Yalçınkaya ve ardından verilen Demirhan ve Diğerleri/Türkiye kararları, belirli bir toplumsal grubu kriminalize etmek amacıyla yargının kasıtlı ve sistematik bir şekilde araçsallaştırıldığını açıkça ortaya koymuştur. AİHM 64 yıllık tarihinde, AİHS’in 7. maddesinin ihlalini toplam 63 kez tespit etmişken, yalnızca Demirhan davasında 239 kişi hakkında bu ihlale karar vermesi, suiistimallerin olağanüstü boyutunu tartışmasız bir şekilde gözler önüne sermiştir. Demirhan kararı, Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu’nun son kararlarında tekrarladığı bir gerçeği de teyit etmiştir. Nitekim Çalışma Grubu, Akın Öztürk kararında (§87), Türkiye’de son yıllarda keyfi tutuklamaların yaygın ve sistematik bir hal aldığını vurgulayarak, bu uygulamaların insanlığa karşı suç teşkil edebileceğini bir kez daha ifade etmiştir. ⚖️Çalışma Grubu, bu değerlendirmesini incelediği 24 hukuka aykırı tutuklama kararına dayanarak yapmıştır. Buna karşılık AİHM, 15 Temmuz sonrası birleştirdiği 68 dosyada, aralarında 1.225 eski hâkim ve savcının da bulunduğu toplam 3.310 kişinin keyfi olarak özgürlüklerinden yoksun bırakıldığını tespit etmiştir (o da şimdilik). Demirhan kararı, bu tabloyu daha da çarpıcı bir hale getirerek, Türkiye’deki yargı uygulamalarının “insanlığa karşı suç” teşkil ettiğini açıkça ortaya koymuştur. Zira bu karar, yalnızca haksız tutukluluğa değil, doğrudan esasa, yani mahkûmiyetlere ilişkindir. Türk hukukunda tutuklama için “kuvvetli suç şüphesi” yeterliyken, mahkûmiyet için “her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı” delil aranmaktadır. Ancak Demirhan kararına konu başvuranlar yalnızca tutuklanmakla kalmamış, her biri en az 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmış ve büyük çoğunluğu bu cezaların infazını tamamlamıştır. ⚖️Bu vahim durum, tam da TCK’nın 77/1(d) maddesinde ifadesini bulan “kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” fiilinin, siyasal, felsefi, ırksal veya dini saiklerle bir topluluk kesimine karşı planlı ve sistematik bir şekilde işlendiğini, dolayısıyla insanlığa karşı suç oluşturduğunu göstermektedir. Ülkenin dört bir yanındaki mahkemelerin benzer dosyalarda AİHS’nin 7. maddesinin ihlaline yol açan benzer hukuka aykırı kararlar vermesi, bu kararların bir plan doğrultusunda ve sistematik bir şekilde alındığının en güçlü delilidir. AİHM, bu planlı ve sistematik yapıyı açıkça görerek, 7. madde ihlali gibi ağır bir karar öncesinde hükümetten savunma talep etme gereği dahi duymamıştır. Zira 21. yüzyılda kendisini hukuk devleti olarak tanımlayan bir ülkede, tek bir dosyada 239 kişi hakkında 7. madde ihlalinin tespit edilmesi, ancak planlı ve sistematik bir uygulamanın varlığıyla mümkün olabilir. ⚖️Yalçınkaya ve Demirhan kararları, Birleşmiş Milletler Komiteleri ve Özel Raportörlerinin “zulüm” olarak nitelendirdiği yargı pratiklerinin “ete kemiğe” bürünmüş halleridir. Her ne kadar bu kararların ağırlığı ve sonuçları, uygulanmakla yükümlü olanlar tarafından şimdilik kasıtlı olarak görmezden gelinse ve gereklilikleri tam olarak yerine getirilmese de, bu durum sürdürülebilir değildir. Üstelik bu kararlar yalnızca bir başlangıçtır; zira AİHM’de 7. madde ihlali bekleyen on binlerce dosya bulunmaktadır. Bu kararların aleyhine verildiği ülke için anlamı; o ülkede kanun, mevzuat ve hukuk tanınmadan orta çağ Engizisyonlarını aratmayan mahkemelerce ve Karakuşi hakimlerce insanların cezalandırıldığıdır! ⚖️Sonuç olarak, Yalçınkaya kararıyla başlayan bu süreç, mağdurların zorlu şartlar altında sürdürdüğü hukuk mücadelesinin en önemli ve büyük zaferidir. Bu kararlar, hukuki üstünlüğün yanı sıra psikolojik üstünlüğü de mağdurlara kazandırmıştır. Tartışmasız bir kazanım olan bu kararların değeri zamanla daha iyi anlaşılacaktır. Zira hukuka aykırı bir şekilde cezalandırılan ve adeta sivil ölüme mahkûm edilen masumların aklanması ve haklarının iadesi, bu kararlar sayesinde mümkün olacaktır.

Dr. Ufuk YEŞİL

18,004 Aufrufe • vor 11 Monaten

İranlı meşhur düşünür, felsefeci, kelamcı ve akademisyen Abdulkerim Suruş: "Size şöyle arz edeyim; Şia ve Sünni, İslam'ın iki yorumudur. Başta size söyledim ki İslam tarihi, İslam hakkında yapılan yorumların tarihinden başka bir şey değildir. Sakın İslam Peygamberi'nin başarısız olduğunu ve ondan sonra ümmetinin tamamen başka bir yola, onun sevmediği bir yola saptığını sanmayalım. Güya bir azınlık kalmış da onlar Peygamber'in doğru yolundan gidiyormuş... Hayır, Peygamber'in inşa ettiği bu ümmetin bugün %90'ı Ehl-i Sünnet, %10'u Şia'dır; bunların hepsi Müslümandır. Elbette İslam'dan kendi yorumlarına sahipler. Şiilerin çok güzel bir tezi vardı. Elbette pratikte kötü işler de yaptılar; biz Şii olduğumuz için bunu bilmeliyiz. Şiilerin sözü aslında şuydu: 'Peygamber'i (öğretilerini) kaybetmemek için Ali'yi tutmalıyız.' Dinliyor musunuz? Bu çok güzel bir plandı, iyi bir sözdü. Hepsi bu temizlikte, bu berraklıkta ve bu aydınlıkta söylüyordu demiyorum; ama eğer sözlerinin özünü sempatik bir şekilde ifade etmek istersek şuydu: Madem Peygamber dünyadan gitti, Peygamber'e erişebilmemiz için hangi yol daha güvenilirdir? Neticede iddia sahipleri çoktu, sözler çok fazlaydı. Tarihsel rastlantılar (contingencies) ve tesadüfi durumlar da ortaya çıkmıştı. Mesela Ali tesadüfen halife olamadı, Ebubekir tesadüfen halife oldu. Bunların hepsi başka türlü de olabilir, başka bir şekilde de gerçekleşebilirdi. Bu sebeple bunların hiçbiri inanç esaslarından (Usul-i Din) veya dinin rükünlerinden değildir. Bunların hepsi tarihin tesadüfleriydi; Ali'nin öyle öldürülmesi, Haricilerin meydana çıkıp öyle roller ve cinayetler işlemesi... Ama neticede gerçekleşti. İşte bir grup kendi kendine düşündü: 'Biz Peygamber'in takipçisi, Peygamber'in gerçek takipçisi olmak istiyoruz. Şimdi kimin kapısına gidelim? Peygamber'in öğretilerini daha sağlıklı, daha temiz ve şaibesiz bir şekilde nereden alacağımızdan nasıl emin olalım?' Teşhisleri şuydu: 'Ali'ye müracaat edebiliriz. O bizi Peygamber'e daha kolay ve daha tehlikesizce ulaştırır.' Diğerleri ise başka bir yol seçti. Sözün özü buydu. İmam Sadık'ın müritlerinden birine Şiiliğin ne olduğu sorulduğunda o da aynı şeyi söylemiştir. Demiş ki: 'İhtilaf çıktığında, bu ihtilaflar arasında ben Ali'nin söylediği sözü tutarım.' Daha güvenilir bir yoldur, daha tehlikesiz bir yoldur. Gerçekten ben de şimdi size aynısını söylüyorum; Şiilik budur. Geri kalan şeyleri unutun. İmamların masum olduğu, 12. İmam'ın olup olmadığı, şu veya bu... Bunların hiçbiri Şiiliğin kalbi değildir. İmamların masum olduğu meselesini, İmamlar kendi ashabının seçkinlerine (havas) öğretirlerdi. Aslında halktan böyle bir inanca sahip olmasını istemezlerdi bile. Kendi zamanlarında İmamların takipçilerinin çoğu, İmamları 'takva sahibi alimler' olarak bilirlerdi. Onlar hakkında bundan öte bir şeye kail değildiler. Bugün biz İran'daki Şiiler aşırıyız. Bunu aklınızda tutun. Biz 'Guluv' (aşırılık) ehliyiz. Maalesef Şiiliğin bu mirası bize ulaştı. Bir yerde yazdım; türbelerde okunan 'Ziyaret-i Camia-i Kebire' diye bir dua vardır. Bu, Gali Şiiliğin (aşırılıkçı) manifestosudur. Gali Şiilerin İmamlar hakkındaki görüşlerinin ne olduğunu bilmek için orayı okumalısınız. Orada yaratılanların rızkının onların elinde olduğu, kıyamet günü diriltildiğimizde onların huzuruna gideceğimiz, hesabımızı onların göreceği yazılıdır; 'İyabü'l-halki ileykum ve hisabuhum aleykum' (Yaratılanların dönüşü sizedir ve hesapları sizedir) vesaire vesaire... Bu, Gali Şiiliğin manifestosudur. Ve biz İranlılar Gali Şiileriz. Bunu unutmayın. Başlangıçta Şiilik bu değildi. Mutedil bir yoldu. Temsilcileri vardı; bizim İmam dediğimiz takva sahibi alimlerdi. Hem Şiiler hem Sünniler bu insanların tahir (tertemiz) oldukları, pak oldukları konusunda hemfikirdirler. Hayatlarında tek bir leke yoktur. Alim idiler, sözleri kabul edilebilirdi. Onlara vahiy geldiği, ilham geldiği, masumiyetleri (ismet) olduğu, şu veya bu, gayb ilmine sahip oldukları... Bunları bir kenara bırakın. Bunlar Şiilikte yoktu. Bunlar sonradan çıktı. Bunları Gali (aşırılıkçı) Şiiler ekledi. Bu sebeple başlangıçta Şia ve Sünni birbirinden pek de uzak değildi. Şimdiki gibi karşı karşıya durmuyorlardı; ya da Safevi döneminden beri gelen bu durum gibi değildi. Başlangıçta böyle değildi. İmam Ali bizzat çocuklarının adını Ömer, Ebubekir koymuştur. İmam Cafer Sadık bizzat kızının adını Ayşe koymuştur. Bir arkadaşım vardı, diyordu ki: 'Birinin minberde olduğu bir meclisteydim. Şöyle anlatıyordu; müminlerden biri İmam Musa Kazım'ın yanına gitti ve İmam Musa Kazım ona hiç teveccüh etmedi. Adam dedi ki: Efendim, ben sizin müritlerinizden ve dostlarınızdanım, neden artık bana bakmıyorsunuz? İmam dedi ki: Çünkü yakın zamanda bir kızın oldu ve adını Ayşe koydun.' Sonra tarih okumuş olan bu arkadaşımız gitmiş o hocaya demiş ki: 'Hocam, siz bizzat İmam Musa Kazım'ın bir kızının adının Ayşe olduğunu biliyorsunuz.' Arkadaşımız diyor ki: 'O beyefendi bana öyle bir gazaplandı ki oturumun sonuna kadar benimle konuşmadı. Verecek bir cevabı da yoktu zaten.' Bu laflar sonradan çıktı efendim. İmam Cafer Sadık bizzat Ebubekir'in torunlarındandır. Kendi büyükbabasına sövmeye, lanet etmeye gelir mi hiç? Şiilik başlangıçta bu şekilde ortaya çıktı. İyi, mutedil ve rasyonel bir kökeni vardı. Herkesin bu berraklıkta konuştuğunu söylemiyorum ama şimdiki zamanın Şiilerine diyorum ki; böyle bir köken vardı ve böyle rasyonel bir fikir mevcuttu. Kimse de muhalefet edemezdi. Sonra yavaş yavaş savaş meselesi geldi, güç meselesi geldi ve 'Gulat' (aşırılıkçılar), yani bu Gali'ler geldiler ve suyu bulandırdılar; ki bugüne kadar da bulanık kalmıştır."

Ramazan Bursa

32,579 Aufrufe • vor 2 Monaten

Etyen Mahçupyan “Kurtuluş Savaşı mı, Milli Mücadele mi” tartışmasını yorumladı: “Bir yol ayrımındayız evet, kaliteli bir tartışmaya ihtiyacımız var ama bu televizyon tartışmaları o yükü taşıyamaz” Etyen Mahçupyan: 💬Muhalefetin bundan rahatsız olması çok normal ve gerçekçi; çünkü hakikaten başka bir tarih tasavvuru, başka bir gelecek tasavvuru, buradan giderek başka bir millet, toplum, devlet ve nihayet kaçınılmaz olarak başka bir vatandaş tasavvuru öngörülüyor. Bu tümü bir bütünlüğe sahip. Bütünlüğe sahip olduğu zaman da tabii ne kadar tartışılırsa o kadar iyi. Şu anda ciddi bir tartışmanın ihtiyacı içinde Türkiye. Ama televizyonlardaki programlarda olacak olan şeyler değil bunlar. Ben geçen hafta içinde bu Deniz Göktaş'la ilgili olan bir iki tane programa rast geldim. Çok uzun süre izlemek mümkün değil; çünkü televizyon programında bayağı faşist insanlar konuşuyor. Böyle Türkiye'de ne gerçek bir tartışma olabilir ne de bununla Türkiye yeniden kendinden memnun bir ülke haline gelebilir. Mümkün değil. Türkiye kendi entelektüel zeminini kaybetmiş durumda. Oysa şu anda gerçekten bir yol ayrımı var. Dünyanın da önünde bir yol ayrımı var. Bu tespitler de yanlış değil. Bugün iktidarın yaptığı bazı tespitler, çıkış noktaları doğru. Yani dünya yeniden şekilleniyor ve burada kendimize bir yer bulmak durumundayız. Ama nasıl bir yer? Yıldıray Oğur: 💬"Biraz da tartışma olmasın diye o tartışmanın kalitesizliğinin sebebi. En radikal pozisyonlar tvlerde temsil ediliyor O zaman da bir tartışma çıkmıyor tabii. Etyen Mahçupyan: 💬"Ve bunu maalesef rejimden bekleme ihtimalimiz de yok açıkçası. Çünkü onlar yönetiyor ve en maliyetsiz şekilde de yönetmek istiyorlar. Dolayısıyla iktidarın değil, muhalefetin yapması gerekiyor bunu. Muhalefetin kaliteli hale gelmesi gerekiyor ki toplum kalitenin ne olduğunu anlasın. Çünkü rejim kendisi, şu anda iktidar kendi kendisini niye kaliteli hale getirsin ki? Zaten var olan yetiyor ona. Yıldıray Oğur: 💬"Muhafazakar muhalefet 90'larda bunu yapmıştı. Kendi alanını açmıştı. Kanal 7'yi, Yeni Şafak'ı düşünelim. Etyen Mahçupyan: 💬Çok doğru. Yani AK Parti 2002'de geldi kazandı, ondan sonra da işte Avrupa Birliği üyeliğini zorladı da Kürt meselesini çözdü. İyi de onun arkasında 90'lardaki mesela muhafazakar medyanın kalite sıçraması diye bir şey var. O zamanki Kanal 7'yi hatırlıyorum mesela. O Kanal 7'de yapılan tartışmalar başka hiçbir yerde yoktu ve insanlar o kaliteyi gördükleri için işin gerçek boyutlarını ve düşünmenin ne demek olduğunu idrak edebildiler ve kendilerini iyi hissetti. Yani toplum, izleyici; düşünebilen insanlardan oluşuyor. Ama sen ona malzeme olarak sürekli bu kalitesizliği verirsen ve muhalefet de o kalitesizliğe uyarsa, o zaman ya bir antipati doğuyor ya insanlar çekiliyor veyahut da giderek daha kalitesiz bir izleyici öne çıkıyor ve sen de onu tüm Türkiye sanmaya başlıyorsun. Bu da işte sonuçta anketlerde kararsız oylar, protesto oyları vesaire olarak hala %30'lara yakın öyle bir oy var. Etyen Mahcupyan Yıldıray Oğur

serbestiyet

15,349 Aufrufe • vor 6 Tagen

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 Aufrufe • vor 10 Monaten

Türkiye, AKP dönemi olan son 23 yılda "eğitim reformu" diyerek çok fazla sayıda sistem değiştirdi. Bunun asıl amacını eski bakan ve YÖK denetleme kurulu başkanı itiraf ediyor: Bilimsel eğitim almış bir nesil felsefe, mantık, matematik, metodoloji vb. sayesinde eleştirel düşünceye sahip olur ve yönetimi sorgular. Bu da din ve cehaleti araç edinen siyasetçilerin halktan çalarak zenginleşmesi önündeki en büyük engeldir. Bu engeli kaldırmak için de içi boşaltılmış bir eğitim sistemiyle hiçbir işe yaramayan diploma verilir. Liyakat yerine akrabalar kayırılır. Öğretmenler ve bilim insanları düşük ücretlere mahkum edilerek aşağılanır. Böylece bilim değersizleştirilir. Niteliksiz insanlar çok para kazandığını lüks yaşantısıyla sosyal medyada öne çıkarır ve herkes için rol model olur. Toplumda çürüme başlar. Herkes belli bir oranda suç ve ahlaksızlıktan pay alarak zenginleşmeye çalışır. Bu da bir yolsuzluk hiyerarşisi yaratır. İşte bu şekilde siyaset, hukuk, ekonomi ve toplum ilişkisiyle ortaya koyulan bir çürüme yaşanır. Bugün Türkiye'de yeniden lise eğitim sisteminde değişiklik gündeme getirildi. Ancak, bütün bunların basit bir açıklamayla liyakatsizlik veya beceriksizlik olarak görülmemesi gerekir. Çünkü ilkokul mezunu ama aklı selim ve vatansever bir kişi 23 yıl çabalasaydı yine mevcut koşullardan daha iyi bir "sistem" sağlayabilirdi. Zaten bunun için ülkede "eğitim yönetimi" alanında doktoralı çok sayıda "uzman" var! Ancak, tüm bunlara rağmen yine de bu kadar kötü tablo ortadaysa bunun tek nedeni yukarıda açıklandığı gibi bile iste, kasten ve kötü niyetli bir iradedir. Bütün bunların sonucunda da iş dünyasında, kamu kurumlarında, üniversitelerde veya bürokraside son derece büyük sorunlara yol açan liyakatsizlik ve daha da önemlisi biat kültürü yani sorgulamadan, düşünmeden, hukuk ve toplumsal ortak menfaatler gözetilmeden körü körüne partizanlık ve itaat davranışları görülmektedir. Bu davranışlar teşvik edilmektedir. Bu davranışlar 23 yılda bir kültür haline gelerek lise seviyesine kadar inmiştir. Bu, başarılı olmuş sistematik bir projedir! Bugün ergen öğrenciler mevcut yöneticilerin bir kopyası olarak aynı davranışları sergileyecekler; tıpkı siyasetçilerin babadan oğula görevi devretmesi gibi... Bir kez daha söylüyorum ki bilimsel dayanakları olan görüşüme göre, Türkiye'nin yalnızca %3-8 kadar düşük bir orana sahip toplumsal kurtuluşu olabilecek. Bunun için de hayatın her alanında yani devlet, şirket ve birey için bilimsel yönetim danışmanlığı gerekecektir. Bunun önemini ve değerini anlayabilen gerçekten nitelikli temel eğitim alabilmiş kişiler rasyonel düşünce, bilim ve teknik, teknokrasi ve toplumsal adalet çerçevesinde sürdürülebilirlik biliminin dört ana boyutunda refaha kavuşabilecekler. Bunun dışındakiler biat kültürü altında yolsuzlukla zengin olabilir veya örgütlü suçlarla aynı başarıyı (!) kazanabilir. Bunun dışında aileden gelen büyük bir servet olsa dahi bunun garanti görülmemesini önemle hatırlatırım. Çünkü aynı siyasi anlayış "harami" yaklaşımıyla kendilerine göre "kafir" ilan ettikleri kişilerin mallarını yağmalamayı helal kabul ettikleri bir fetva yayımlıyorlar. Bu şekilde herkes ama herkes bir gecede terörist ilan edilerek şirketlerine kayyım atanabilir. Sabah ezanı sırasında PÖH evine baskın yapabilir. Ailesini bir daha göremez ve tüm servetini kaybeder. Türkiye'nin son yıllarda yurt dışından gayrimenkul alımında rekor kırmasının kök nedeni budur. Bazı büyük holdinglerin yönetimi devretmesinin nedeni de budur. Bazı şirketlerin halka arz olmasının nedeni de budur. Bazıları benim böyle paylaşımlara "Ben sizin kadar karamsar düşünmüyorum" şeklinde yanıt veriyor. Bunlar "Fenerbahçe şampiyon olacak." şeklinde bir "fikir" değildir. Benim biyografimde dahi yazmadığım çok fazla detay var. Bunların hepsinin özet açıklaması "finansal yönetim danışmanı" olarak geçer ama ülkemizde unvanların hiçbir önemi yok çünkü herkes serbestçe kullanabiliyor. Ancak, benim için esas olan bilimsel bilgiden ziyade ABD ve İngiltere merkezli dünyanın en büyük yatırım bankacılığı şirketlerinin ortaklarıyla 10 yıldır çalıştığımdan her türlü finans ve istihbarat bilgisini aylık toplantılarda istişare ediyoruz. Milyarlarca dolarlık yatırım kararları bu şekilde alınıyor. ABD, İngiltere, Katar ve Dubai ve daha geniş ölçekte MENA ve bu merkezlerden yönetilen AB veya Çin gibi küresel ölçekte bankalar, borsalar, özel şirketler veya yatırım projeleriyle her türlü bilgiye sahip olabiliyorum. Ayrıca, rekor ölçekli ve çok özel adli bilirkişilik, kayyımlık veya uluslararası tahkim hakemliği gibi hukuk süreçlerinde de aynı dosyaları somut olarak görebiliyorum. Bu nedenle burada "özet" açıklamalarım kimilerine göre "uzun" ama yine de bedava sunulmuş hayat kadar değerlidir. Bütün bunlara dayanarak ben gerçekçi bir yaklaşım ortaya koyuyorum ama kimilerine göre kötümser bulunabilir. 25 yıllık küresel mesleki deneyimlerimde bunlarla çok karşılaştım ama yanıldığım bir stratejik analizim olmadı çünkü tamamının somut dayanakları var. Yalnızca "bilgi asimetrisi" ve "bilişsel önyargı" olarak açıkladığımız gerekçelerle insanlar görüşlerime katılmayabilir. Bunda benim için bir menfaat olmadığı için benim için hiçbir önemi de yok. Ancak, 6 ay sonra "İbrahim Bey, siz söylemiştiniz. Başıma bunlar geldi. Şimdi beni sadece siz kurtarırsınız." gibi çok fazla talep alıyorum. Bunu söylemek için de araya hatırlı dostlar koyuyorlar ama milyon dolar da sunsalar ilgilenmiyorum. Bir kadın ve bir erkek birbirlerinden hoşlanıp seks yaparken bana mı soruyor da 9. aya erişmiş hamilelikte bu çocuğu istemiyoruz aldıralım diye bana geliyorlar. Herkes kararlarının sonuçlarına kendisi katlanır. Bilimsel yönetim danışmanlığı çok boyutlu katma değer yaratır ama mucizeler yaratamaz. Bu ancak şarlatanların bir iddiası olabilir.

Dr. İbrahim Can, CPA

20,058 Aufrufe • vor 1 Jahr

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanist(Rojava)

117,907 Aufrufe • vor 5 Monaten

"Trump'ı İran'ı vurmaya kim ikna etti?" Tabi ki: Tapınak Dağı'nı yeniden inşa etmeyi hayal eden ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, 📌Afganistan ve Irak'ta savaşan eski bir asker olan Pete Hegseth, Haçlı ruhuna sahip ve Siyonizmin büyük destekçisi.. 📌FOX TV yorumcusu ve Trump'ın danışmanı olduğu 2018 yıllında Kudüs'te düzenlenen "2018 Arutz Sheva" Siyonist konferansında yaptığı konuşmayı izlerseniz büyük resmi görebilirsiniz.. 🔺"21. yüzyıl, Amerikalılar, İsrailliler tarafından yönetilen bir yüzyıl olmazsa, o zaman bu yüzyıl özgür bir yüzyıl olmayacaktır." 🔺"İsrail ve Yahudi halkı sonsuza dek yaşayabilirken, bu devletin statüsünün kaçınılmaz olmadığı, bu salondaki herkesin bildiği bir gerçektir. " 🔺"Dolayısıyla, özgür insanlar olarak, onu her fırsatta korumak ve 21. yüzyılın özgür bir yüzyıl olarak kalması için mücadele etmek bizim sorumluluğumuzdadır." 🔺"Biliyorsunuz, Bakan ahtapotun başından bahsetti, İran'dan ve İran rejiminin bugün dünyada hem İsrail hem de Amerika Birleşik Devletleri için haince uzanan sayısız kolundan bahsetti. " 🔺"Obama yönetimi, nükleer silahlara giden kaçınılmaz bir yol açan, Amerika'nın ve İsrail'in ölümünü hedefleyen nefret dolu terörist İran rejimine milyarlarca dolar fon sağlayan ve Amerika'nın varoluşsal varlığını tehdit eden nükleer kapasiteli füzelerin geliştirilmesinin devamına olanak tanıyan korkunç bir anlaşma yapmak için ellerinden gelen her şeyi yaptı." 🔺"Bunun aksine, Trump yönetimi ilk günden itibaren İran rejiminin eylemlerini kınadı ve İsrailli ortaklarımızın yanında kararlılıkla durdu." 🔺"Bu da, birkaç ay önce Kudüs'ün İsrail'in ebedi ve bölünmez başkenti olarak ilan edilmesinin önünü açan bir an yarattı ve başkanımızın yaptıklarından çok gurur duyuyorum." 🔺"Sahte haberlerden en çok zarar gören ülke İsrail Devleti'dir. Bu yüzden İsrail'e üçüncü ziyaretim." 🔺"2013'te buradaydım, 2016'da buradaydım, yine buradayım ve her seferinde Yahudi halkı hakkında, bu toprakların tarihi hakkında, İsrail'in kuruluşu hakkında, İsrail hükümeti hakkında, Araplara ve Filistinlilere yapılan muamele hakkında, Batı Şeria hakkında, Yahudiye ve Samarya hakkında, Kudüs hakkında, Eski Şehir hakkında anlatılan yalanlar hakkında daha çok şey öğreniyorum." 🔺"Bu yalanlar dünyaya ifşa edilirse, dünyanın İsrail'e bakış açısını değiştirecektir. " 🔺"Bu yüzden buraya gelip Joe'dan ve diğerlerinden sahadaki gerçekleri öğrenmenin ve ardından Amerika'ya dönüp Arap-İsrail çatışması, Arap-İsrail Barış Süreci ve bugün hala Amerika'daki aydınların ağzından dökülen sözde iki devletli çözüm hakkındaki sahte haberlerle mücadele etmenin ciddi bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum." 🔺"Çünkü bugün sahada yürürseniz, iki devletli çözüm diye bir şeyin olmadığını anlarsınız. Tek bir devlet var.." 🔺"Bugün Jennifer, ben ve diğerleri Tapınak Dağı'nın Batı Duvarı'nı, Batı Duvarı tünellerini ve Eski Şehrin büyük bir bölümünü görme fırsatı bulduk ve orada dururken önünüzdeki mucizeye hayran kalmamak elde değil; bu da beni, umarım hepinizin çok uzakta görmeyeceği başka bir mucize hakkında düşünmeye sevk etti. " 🔺"Çünkü 1917 bir mucizeydi, 1948 bir mucizeydi, 1967 bir mucizeydi, 2017'de Kudüs'ün başkent ilan edilmesi bir mucizeydi ve Tapınak Dağı'nda tapınağın yeniden kurulması mucizesinin mümkün olmaması için hiçbir neden yok." 🔺"Bunun nasıl olacağını bilmiyorum, siz de bilmiyorsunuz, ama bunun olabileceğini biliyorum. Bildiğim tek şey bu. " 🔺"Ve bu sürecin bir adımı, her sürecin bir adımı da, sahadaki gerçeklerin ve faaliyetlerin gerçekten önemli olduğunun farkına varmaktır. " 🔺"İşte bu yüzden Yahudiye ve Samarya'yı ziyaret etmek, egemenliği, İsrail topraklarının, İsrail şehirlerinin ve bölgelerinin egemenliğini anlamak, dünyaya bunun Yahudilerin toprağı ve İsrail toprağı olduğunu göstermenin kritik bir sonraki adımıdır." 🔺"Washington D.C.'deki desteğiniz, vatansever Amerikalılar, Evanjelik Hristiyanlar, inançlılar, Cumhuriyetçiler ve hatta Washington'da artık bunu söylemekte zorlanan bazı Demokratlar arasında sahip olduğunuz destek ışığında, size şunu söylemek istiyorum: " 🔺"Biletinizi alın, harekete geçin, İsrail'de yapılması gerekeni yapın, çünkü gerçekten inanıyorum ki bu, Amerika'nın arkanızda duracağı bir an. " 🔺"Beyaz Saray'da Donald Trump, Başkan Yardımcısı olarak Mike Pence, BM'de Nikki Haley ve İsrail ile Amerika'da size gerçekten inanan, arkanızda duran insanlar var."

Malik Ejder

160,335 Aufrufe • vor 4 Monaten

SORUMLULAR VE SORUNLULAR DERHAL İSTİFA ETMELİDİR!.. Kamu Çerçeve protokolü imza altına alınmıştır. Bugün protokolü imzalayan sendika yöneticileri üyelerine karşı ağır sorumluluk içerisindedirler. Çünkü; bildiğiniz üzere 18 Temmuz 2025 tarihinde Hükümetle yapılan görüşmeler sonrasında 1 Eylülden itibaren Yüzde 16,67’ye ücret artışında anlaştık diyerek üyelerine duyuran ,resmi evrakları gönderen Türk İş ve Genel Merkez yöneticilerimiz daha sonra Bakanlık teklifini geri çekti demişlerdi. Ardından 30 Temmuz tarihinde Bakanlık bu durumu açık bir şekilde yalanlamış ve sendikaların bilerek kamuoyunu yanılttıklarını açıklamışlardı. Burada her iki taraf açısından da bakıldığında büyük bir skandal vardı ortada.; Eğer hükümet gerçekten 16,67’yi teklif ettiyse 1 Eylül’de vereceğini de vaat ettiyse bunun hükümet açısından devlet ciddiyetiyle bağdaşmadığı netti. Bu kabul edilebilir bir şey değildi ve daha sert tepki gösterilmeli hatta Bakan bey dahil sorumlular istifaya çağrılmalıydı ama ısrarlı taleplerimize rağmen enteresan bir şekilde günlerce bu yapılmadı. O noktada akıllara kendi tarafımız açısından şu soru geliyor;Görüşmeleri yürüten sendika yetkilileri (sonradan gördüğümüz üzere el yazısı ile not kağıdına yazılan) Hükümetin verdiği teklifi ya anlamadılar ya anlamak istemediler ya da karşılıklı olarak bir oyun içinde işçiyi kandırıyorlardı. O nedenle taraflar çok net bir şekilde kamuoyuna çıkıp hesap verecek şekilde, şeffaf olarak açıklama yapmak zorunda iken bu yapılmadan Türk İş adına Ergün Atalay 18 Temmuz 2025 günü 1 gram geri atmam diyerek kamuoyuna basın açıklaması yapmakla yetindi. Ancak ardından yapılan görüşmelerde ortaya çıktı ki ortada olan bu skandalı örtbas etmek için kendilerini kurtarma adına oyun çevirmektedirler. Şöyle ki; bildiğiniz üzere Kamu Çerçeve Protokolü sonrasında her sendika ayrıca kendi sözleşmesini imzalayacak. Şu an bir çok sözleşmenin süresi dolmuş vaziyette o nedenle grev kararları alınıyor. Ancak görülüyor ki 19 Temmuz günü Hükümetle külliyede yapılan görüşmelerde sendika tarafı yöneticiler 16,67 de yaşanan büyük SKANDALDAN dolayı kendi itibarlarını kamuoyu önünde kurtarmak, rezil olmamak adına KÇP sonrası sözleşmelerde alınabilecek haklara karşılık 50TL’ye ve yüzde 11’e evet demişlerdir. Bu noktada işçinin kayıbı yalnızca ilk altı ayda 3-4 puan değildir. İki yıl toplamında yüzde 25 civarında kayıp ve en önemlisi verilen sözler doğrultusunda kendi sözleşmelerinde alınması gereken ilave haklardan mağduriyettir. Tamamen siyasi ortamın getirdiği baskı, tehdit, kendi yaptıkları hata üstüne hataları örtmek ve kişisel çıkar nedenleri ile yöneticilerimiz bu protokolü işçinin onayı olmadan imza altına almışlardır. O nedenle de bu oyunun içerisinde olan grev yasakları ve yüksek hakem tehditi ile cesaretle mücadele etmek yerine teslimiyetçi bir zihniyetle üyelerinin hak menfaatlerini düşünmeden imza atan başta Türk İş Ve Hak iş Yönetimi olmak üzere tüm tüm Genel Başkanlar İSTİFA Etmelidir. Üyelerine bu saatten sonra yapacakları en büyük hizmet bu olacaktır.

Hasan Atak

31,719 Aufrufe • vor 11 Monaten

1⃣-) Kemalist görünümlü hesapların dünden beri X'te yaptığı şey aslında tam olarak DAEŞ propagandası. Diğer terör örgütlerinin büyük çoğunluğundan farklı olarak DAEŞ, artık eylemlerini belirgin ve sabit bir amaca yönelik gerçekleştirmiyor. Yıllardır İsrail'in ihtiyacı olduğu zamanlarda alet kutusundan çıkardığı, işi bitince tekrar yerine koyduğu bir aparat olarak varlığını sürdürüyor. Bu örgüt, devlet kurma ya da ideolojisini geniş kitlelere yayma gibi amaçlardan tamamen uzaklaşmış durumda. DAEŞ, Kendi militanları dışındaki herkesi kafir kabul eden, yalnızca Müslümanlara saldıran ve amacı İslam coğrafyasında korku yayarak İslam'a karşı bir tepki oluşturmak olan çok açık bir İsrail organizasyonu. Bu terör örgütü, Türkiye'den toprak istemiyor, rejim değiştirmek ya da siyasi bir takım taleplerinin gerçekleşmesini sağlamak gibi bir amacı da yok. Zaten bu hedefe yönelik bir propagandası ya da üzerinden siyasi talepler geliştireceği bir kitlesi de mevcut değil. Son derece içine kapalı bir hücre yapılanması ile yıllarca bekleyip İsrail'den gelen talimatla anlık olarak harekete geçiyorlar. Nitekim herkesin önceden tahmin ettiği gibi yine İsrail'in tam ihtiyaç duyduğu anda sahneye çıktılar. Belliki bu terör eylemleri marifetiyle, Suriye'deki PKK unsurlarının silah bırakmasını engellemeyi ve Türkiye'de korku yayarak İslam'a karşı bir tepki oluşturmayı hedefliyorlar. Ancak DAEŞ'in Türkiye'de yapacağı herhangi bir eylem, tek başına bir korku ortamının oluşmasına tabiiki yetmiyor. ABD, Avrupa ve hatta Avustralya'nın en büyük şehirlerinde çok daha şiddetli terör eylemlerinin yaşandığı böyle bir dönemde, Türkiye'de gerçekleştirdikleri bu tip eylemlerle amaçlarına ulaşmalarının imkansız olduğunu sanırım herkes kabul ediyordur. Bu yüzden eylemlerinin toplum üzerindeki etkisini artıracak propagandaya ve algı operasyonlarına ihtiyaç duyuyorlar. Tam bu noktada sosyal medyada FETÖ tarafından kurulan yapı yine devreye giriyor ve DAEŞ'in eylemlerinin amacına ulaşması için gereken propagandayı hayata geçiriyor. Bu örgütün övülmeye ya da sempati toplamaya değil daha fazla korku ve nefret yaymaya ihtiyacı var. Bu açıdan bakıldığında dünden beri X platformunda Kemalist görünümlü FETÖ hesaplarının kusursuz bir DAEŞ propagandası yürüttüğünü söyleyebilirim. Tam olarak DAEŞ'in yani aslında İsrail'in hedeflediği şekilde, terör eylemleri üzerinden Müslümanlara ve silahsızlanma sürecine saldırıyorlar. FETÖ yapılanmasının en aktif hesabı @BRCNYLDRM_'ın gece boyunca yaptığı paylaşımların, hem İslam'a karşı tepki oluşturmaya hem de topluma terörizm üzerinden korku vermeye yönelik olduğu son derece açık. Bu aşağıda gördüğünüz son paylaşımında DAEŞ'in Türkiye'de 500 bin hücresi olduğunu iddia ediyor. Kaynak olarak alıntıladığı hesap, Atabey Hüseyin Hakkı Kahveci isminde birisine ait. Şahıs, 2013 yılında Irak TV'sinde yayınlanan bir videoda EL KAİDE'nin böyle bir açıklama yaptığını iddia ediyor. Videoya dair hiçbir kanıt sunmadığı gibi net bir tarih ve kanal ismi de vermiyor. Bircan Yıldırım da uydurma olduğu her halinden belli olan bu saçmalığı, EL KAİDE'yi IŞİD'e çevirip kendi yalanını da ekleyerek paylaşıyor. Yani Bircan Yıldırım'ın iddiasına göre her hücrede bir kişi bile olsa en az 500 bin terörist şu an Türkiye'de gizleniyor anlamı çıkıyor. (DAEŞ'in zirve dönemindeki toplam militan sayısı bile 100 bin civarındaydı.) Alıntı yaptığı Atabey Kahveci, komplo teorileri uydurmasıyla tanınan bir sosyal medya ünlüsü. Barış Manço'nun reenkarnesinin olduğu ama devletin sakladığını, Papa'nın ziyaret sebebinin gizli bir kara büyü adasını bulmak olduğu gibi deli saçması başka iddiaları da var. (Aşağıdaki videonun devamında görebilirsiniz.) FETÖ yapılanması onun paylaşımına da RT desteği vermiş. İşte Bircan Yıldırım, bir terör saldırısının hemen sonrasında İslam'a kin kustuğu çok sayıda paylaşımla birlikte, topluma korku salmak amacıyla yanlış bilgilerle donattığı bu saçmalığı da paylaşıyor. İşte bu, örgütün Türkiye'de yaptığı bütün terör eylemlerinin amacını karşılayan net bir DAEŞ propagandası ve gözümüzün önünde gerçekleşiyor. Aynı anda harekete geçen binlerce RT hesabı da @BRCNYLDRM_ gibi hesapların topluma korku ve nefret pompaladığı bu paylaşımları organize şekilde yaymaya başlıyor. -Alttaki paylaşımda devam ediyorum-

Abese İrca

30,683 Aufrufe • vor 6 Monaten

Gazze Öncesi / Gazze Sonrası Asla aynı olmayacak. Öncelikle “Konformist İslamcılık” Gazze ile birlikte iflas etmiş, çürük ve tefessüh etmiş bir siyasi düşünce olarak son kullanma tarihini doldurmuştur. Yüzleşilmesi gereken bir diğer husus ümmet denilen içi boşalmış, sahada hiçbir karşılığı olmayan ve hayali bir aidiyet tariflemekten öteye gitmeyen kavram ve bu kavram etrafında oluşturulan eylem ve söylemlerin yaşanan süreçte sahada en ufak bir kazanım sağlamamış oluşu. Elinizde bulunan ve sizin değer atfettiğiniz kavramlar karşı tarafta bir caydırıcılığa yol açmıyor, umursanıp geri adım atılmasına neden olmuyorsa, özünde çok değerli ve anlamlı olan bu kavramların nasıl değersizleştirilip itibarsızlaştırıldığı sorgulanmalı. Gazze’yi bir insanlık meselesi olmaktan çıkarıp, mücadele söylemini olmayan, niteliksiz ve kalitesiz bir “ümmet” tabanlı eksene oturtup hapsetmek büyük bir vebaldi. Yapanlar üstlendi bu vebali. Bir bakın İslam(!) dünyasına ne var Gazze ile ilgili? Elle tutulur hiçbir şey göremezsiniz. Çünkü batı toplumlarındaki sürdürülebilir tepki hangi Müslüman olduğunu iddia eden toplumda var? Kaldı ki bu toplumlar, zulme uğrayanların Hristiyan ya da Budist olduğu bir ihtimal denkleminde şu bir ara ucundan kenarından gösterdikleri tepkiyi dahi gösterir miydi? Fakat batı toplumları bu tepkiyi sürekli, artan bir hassasiyetle göstermeye devam ediyor. Hep derlerdi ya, bakma batıda refah var ama aslında çok dejenere toplumlar, batı toplumları çöküyor vs vs… İşte şimdi Gazze ile gördük dejenere ve çürüyen toplumların kimler olduğunu. İnandıklarını iddia ettikleri kutsal kitaplarında ilahları “onlarla savaşın ki sizin elinizle onları cezalandırayım” diyor, onlarsa “bizi hiç karıştırma, mümkünse sen doğrudan belalarını ver böyle ses yolla, ışık yolla ama bizi karıştırmadan bir şekilde bitir bu işi” diyorlar. Aynı olaylar karşısında sürekli aynı tepkileri verip farklı sonuç almayı bekleyen bir ahmaklığın esiri olmuşlar. Kılıçlar çekildiğinde kuşanışacak en kötü silahın sadece sözle yapılacak girişimler olduğunu göremeyecek kadar eblehler ya da saf numarası yapıyorlar. Müslüman ülkelerin yeni jenerasyonlarında İslamcılık diye kavram yok. Olmadığı gibi, çok da mesafeli ve tepkililer buna. Suudi Arabistan yönetimi bunu çok iyi analiz etti ve kendini milliyetçilik ile kültürel değerler üzerinden yeniden inşa etmeye, re-establishment çabasına girişti. Bu durum yalnızca S.Arabistan ile de sınırlı değil. Bölgedeki Bahreyn, Katar, Kuveyt, BAE ve Umman’da da aynı yönelim söz konusu. Batı ve İslam dünyasının sınırları bir an için tamamen açılsa, nüfusun nereden nereye akacağı çok belli. İşte bu akış gelinen maddi / manevi iflasın, çöküşün de en somut ifadesi, reddedilemez kanıtıdır. Ortadoğu toplumlarının reaksiyonel, kahramanlık örüntüleri ile bezeli, kollektif dayanışma bilincinden uzak çocuksuluğu ile uluslararası ölçekte herhangi bir mücadelenin kazanılması mümkün de değildir. İslam dünyasına bakıldığında; Körfez ve Arap Yarımadası ülkelerinde selefi yapıların hızla Protestan / geleneksel / cemaat yerine fert odaklı ve yumuşak bir din anlayışına doğru hızla evrildiğini görüyoruz. Hint - Pakistan - Bangladeş coğrafyası cehaletle bezeli uydurma bir din anlayışı takip ediyor. Afganistan ayrı bir alem ve tartışma konusu ama zamanın ruhunun çok çok gerisinde. Kuzey Afrika genç nüfusunun tek derdi kapağı Avrupa’ya atabilmek. İslam dünyasında din anlayışı “kültürel bir renk” olma alanında var olabiliyor. Durum 1980-2000 yılları arasındaki yapı ve anlayıştan fersah fersah uzakta. Sorunları halı altına süpüre süpüre, hurafeleri, cehaleti, yobazlığı din edine edine, insan hak ve hukukunu ihlal ede ede, diktatörlüklerle, kaynakları eşit ve geniş kitlelerle paylaşmak yerine, az bir kesimin arasında dönüp duran bir ayrıcalık haline getire getire bugünlere gelindi. Şimdi el açıp Allah’tan utanmadan gel Gazze’yi kurtar diyoruz. Kurtarmaz. Allah’ın koyduğu sistem böyle çalışmıyor. Çalışmadan vermiyor, değişmeden değiştirmiyor. V’esselam

Hasan Mert Kaya

198,857 Aufrufe • vor 2 Jahren

Ayşe Barım meselesini ve sanat camiasında patlayan skandalı bilmeyenler için kısaca anlatayım. Titanik buzdağına çarptı ama en üstteki lüks salonda parti hala devam ediyor. "İddiaya göre" bir menajer hanımefendi, çok ünlü bir kadın oyuncunun eşcinsel bir şarkıcıyla sevgili gibi görünmesi karşılığında, şarkıcının gerçek sevgilisi olan yine çok ünlü bir işadamından 5 milyon euro para almış. Olayı dün camianın içinden birisinden bütün detayları ile dinledim. Zaten bu mesele bir sır olmaktan çıkmış ve o camiada herkes tarafından biliniyormuş. Yani bu ünlü menajer, milyonlarca genç kadın hayranı olan şarkıcıya bir işadamından aldığı ücret mukabilinde bir kariyer planlaması yapmış. Kendisinin ünlü ettiği bir kadın oyuncuyu, eşcinsel şarkıcının koluna takarak ona erkeksi bir imaj çalışması yürütmüş. Tabi buradaki hedef sektörün içindekiler değil onlar zaten durumu biliyor, asıl hedef şarkıcının milyonları bulan kadın hayran kitlesi. Plana göre bir süre sonra da ayrılık haberleri servis edilip zaten hiç yaşanmamış olan bu ilişki bitirilecekmiş. Bunlar işin dedikodu ve iddia kısımları. Yalansa da gerçekse de şaşırmam zaten o dünya, bu imaj çalışmalarının üzerine kurulu. Gelin biz o dünyadaki korkunç düzene ve bizi asıl ilgilendiren muazzam toplum mühendisliğine bakalım. Ayşe Barım kim ve sistemin neresinde size onu anlatayım. Bütün bu tantanayı koparan oyuncu/yapımcı/menajer topluluğu aslında üç beş bin kişiden oluşuyor. Bu topluluğun çoğu, aslında ta Yeşilçam döneminde gördüğümüz ve o dönem yine topluma istikamet çizen oyuncu ve yapımcılarla akraba. İnanılmaz bir oranda Rum ve Ermeni kökenli vatandaşlardan oluşuyor bu topluluk. Yahudi kökenliler ve Yahudi örgütleri ile yoğun ilişkileri olanlar ise genellikle yapım şirketi sahipleri. Her yapım şirketinde mutlaka Rotary kulüpleri vs ibarelerini muhakkak görürsünüz gittiğiniz zaman. Zaten bunu saklamaz hatta gözünüze sokmaya çalışırlar. Bunların şirketleri %99 oranında Levent'tedir. O manolya, karanfil vs gibi çiçek isimli sokakları biraz dolaşırsanız hepsini görürsünüz. Tabi bu kriterleri karşılamayan ama tamamen dönüşmüş ve biat etmiş küçük bir azınlık da var bu topluluğun içinde. Erdoğan bunların tam ortasına devasa bir cami yaptı geçen sene o yüzden çok kudurdular mesela. İşte bu topluluk, AK Parti'nin başlattığı kalkınma hareketi sonrasında özellikle 2000'li yılların başında altın çağını yaşadı. Sektör, bir anda sekiz kat büyüdü ve Türkiye, ABD'den sonra en çok proje üreten 2. ülke haline geldi. Maalesef muhafazakar mahalle aslında kendi iktidarı sebebiyle gelişen bu sektöre gereken önemi vermedi ve büyük ölçüde meselenin dışında kalmayı tercih etti. İşte o dönemde bu topluluk rahat rahat çalıştı ve kendi tekelini kurdu. Oyuncusundan yapımcısına, teknik ekiplerine kadar sektör, belirli bir ideolojik görüşün eline geçti. Kurdukları sistemin nasıl çalıştığını kısaca anlatmaya çalışayım. Tahmin ettiğiniz gibi sistemi besleyen reklam gelirleri. Ana akım medyada izlediğiniz bütün dizilerin var olma amacı, milyarlarca dolarlık reklam pastasından pay almak. Bu pastayı TV kanalları, uluslararası dijital platformlar, yapım şirketleri, menajerlik ve oyuncu ajansları aralarında paylaşıyor. İşte bugün kopan tantana, bu yukarıda bahsettiğim topluluğun tam bu noktada kurmuş olduğu tekelden kaynaklanıyor. Bugün bağımsız bir yapımcı bu tekele dahil olmadan yada ortaklık yoluyla haracını vermeden ana akım tv kanallarında bir proje yapamıyor. Bazı büyük yapım şirketleri, TV kanallarının kilit noktalardaki isimleri ve menajerlik ajansları buna ellerindeki imkanlarla engel oluyor. Mesela TV kanallarının dramalar müdürleri projenizi onaylamıyor, menajerlik şirketleri de size oyuncu vermiyor. Elinizde çok iyi bir proje varsa da sizi kendi çalıştıkları yapım şirketlerine yönlendirip küçük ortak olmanız seçeneğini sunuyorlar. Ama tabi mesele sadece milyarlarca dolarlık bu pastayı paylaşmakla bitmiyor. Bu tekeli kuranlar, yaptıkları projelerle ve oyuncuların popülaritesini kullanarak toplum mühendisliği de yapıyor. Mesela bir talimatla bünyelerindeki bütün oyuncuları Gezi Parkı'nda toplayıp kolkola sokuyorlar. Her seçimde oyuncular üzerinden kendi destekledikleri adaylar lehinde mesajlar attırıyorlar. Yangın, deprem gibi felaketlerde yine halkı kışkırtıyor ve ödül törenlerinde kendi oyuncularına devlet ve hükümet aleyhinde konuşmalar yaptırıyorlar. Bunu kabul etmeyen oyuncuları da piyasadan siliyorlar. Böyle bir gücün karşısında hangi oyuncu durabilir ki? Hangi oyuncu hem TV kanallarını, hem yapım şirketlerini hem de menajerlik ajanslarını karşısına almayı göze alabilir. Tabi bunun sonucunda tamamen muhaliflerden oluşan bir sanatçı/oyuncu kitlesi ortaya çıkıyor. Tabi bir de sponsorluklar meselesi var. Otomobil, giyim, kozmetik vs firmaları bu oyunculara sponsor oluyor. Pek çok jönün altındaki araba, firma tarafından verilmiş durumda. Televizyon reklamından çok daha ucuz ve etkili bir yöntem. Bir oyuncu hayatında giymeyeceği bir markanın tişörtü ile iki fotoğraf verip milyonlarca lira kazanıyor. Tabi bu da paylaşılan bir gelir. Kozmetik ürünlerinin reklam yüzlerini zaten biliyorsunuz. İşte oradaki gelir de sistem içinde paylaşılıyor. Öyle tekten yedirmiyorlar kimseye. Tabi bu sistem bütün diğer bütün kapitalist unsurlar gibi fazla güç yüklemesinden patlama noktasına gelmiş durumda. O kadar çok kişiyi yediler ve o kadar çok mağdur ürettiler ki artık dışarıda kalanlar, çoğu yine muhalif olmasına rağmen bu sistemi yıkmaya çalışıyor. Nitekim yıllardır yüzlerce benzerini yaptıkları yukarıda anlattığım imaj çalışmasını, işte bu sistemin dışında bırakılanlar ifşa etti. Para ve şöhret karşılığında kişiliksizleştirilmiş ve karkas et gibi alınıp satılan kadınların, neyi ne kadar söyleyebileceği menajerler tarafından belirlenen ve cinsel tercihi dahi imaj çalışmalarının ürünü olan köleleştirilmiş erkeklerle dolu feodal yapıya, oradan kaçan köleler dinamit attı resmen. Yani bugün toplum kurgu dizi üreten bu toplululuğun gerçek olarak gösterilen hayatlarının da aslında bir kurgudan ibaret olduğunu öğrendi. Yani asıl filmi gerçek hayatta çekiyorlarmış. Yıllardır söylenegelen kültürel hegemonya da aslında büyük ölçüde bu filmin kendisi. Ortada bir hegemonya var ama kültürel değil. O da buzdağına çarpmış durumda. Bakalım kaptanı kaçacak mı yoksa filmdeki gibi gemisiyle birlikte batmayı mı seçecek? Final sahnesini izleyip görelim.

Abese İrca

2,085,712 Aufrufe • vor 1 Jahr

Gürsel Erol yıllardır diğer mevkidaşlarına oranla daha sıkı ve dikkatli takip ettiğim bir siyasetçi ve geçmişte eleştiri getirdiğim de oldu kendisine beğeni ifade ettiğim hatta övdüğüm de Diyap Ağanın torunu yine yaptı yapması gerekeni ve asaletini meydana koydu diye. Bu açıklaması da Sayın Görsel Erol'un bence son derece dengeli ve tespitleri de doğru aslında. Kim olursa olsun hangi partide olursa olsun Genel Başkan olan çevresinin her şartta alkışa da keyfine göre gütmeye de Genel Başkanı hazır menfaatinin peşinde yardakçılarca sarılmadığından emin olmalı. Emin olunmalı zaten parti de gerçekten parti içi demokrasinin tam anlamıyla tesis ve temin edilip partinin halkın iradesini ve halkı yansıtan bir vitrin ve duruş görüntü oluşturduğuna. Üyeyi adam yerine koydukça üye işe yarar olur ve kendini aydınlanmaya mecbur olup siyasi yön ve kabiliyetlerini keşfeder. Yani üyesi adam yerine çok ve sık koyan üyesinin fikrini iki de bir sorup duran partinin üyesi olgunlaşır tekamül eder. CHP üyesini yeterince eğitmiş olsaydı Uşak bu Özkan belasına hiç bulaşmadı veya en azından daha çabuk daha kolay dolayısıyla daha ucuz kurtulurdu. Ama maalesef bunca kepazelik yaşandı bizler yazdık söyledik CHP'liler başlarına tabi olup görmezden gelmeye bile kalktı çoğunu çoğu yüzleşmek istemediği gibi kendi de iyi geçinmek istedi her şeye rağmen vitrin anlamında söylüyorum ciddi bir itiraz nerede ise hiç yoktu. Hala partiyi yönettiğini iddia eden Yalım il ilçesi arkadaşlar her yaptığına alkış tutuyor dahice buluyordu fırıldaklığını. Bir şekilde işin içinden çıkması ve her şartta güçlü gözükmesi hoşuna gitmişti kiminin. Aslında Akparti'ye zengin partisi olmayı kaptırdığı endişesi ile zenginler parti de olsun isteyerek şahsı adına değil de parti adına Zengin'in paraya yeşillenenler olmasa salt menfaati için partiye gelip gidenler yetmezdi bunca zulmü yok saymaya. Neyse ki dürüstler çoktu tabanda ve vitrine kendine gel demişti resmen CHP tabanı ama vitrin yüzsüz çıktı hala parti de de belediyede de vitrinde aynı o hiç sevilmeyen makyavelist tipler var. Partilinin daha önce kimini hiç görmediği partiye pek belki de hiç gelmemiş hiç bir eylem etkinliğe katkısı olmamış tipler partiyi ve belediyeyi yönetiyor bunun adı da CHP'li belediyecilik olarak kayda geçiyor öyle mi? Yazık o CHP'ye keşke bildiğimiz inandığımız CHP'liler yönetse belediye ve partilerini keşke ama çoğu zaten ithâl gibi geldikleri yer de de pek sevilmemiş menfaatine bakmış tipler maalesef. Demokrasiye kalsan yani CHP'liye sorsan bu böyle mi olur? Elbette ki böyle olması asla mümkün değil. Tabanın da ne aydın ne dürüst ne kültürlü insanlar var CHP'ye sadecee oy verip hiç partiye uğramayıp siyaseti kendi yakın çevresi ile sınırlı yapan ne insanlar var halkın içinde Yunus Emre'nin meydanlar içinde merdaneler var dediği gibi çok şükür halk içinde çok vitrinlik güzel ve güvenilir adam. Vitrinde de tabi az da olsa vardır ama azdan da azlar benden söylemesi. Gürsel Erol ön seçim ve daha çok demokrasi daha çok saygı ve nezaket ve de doğru diyalog tavsiye etmiş. Düşman ordusu ilan etmeye ne gerek var karşı tarafı veya bu kadar kutuplaşmaya ağır söz etmeye ne gerek var parti içi mücadele de sonuçta bir makam için. Değer mi Allah aşkına yıllarca selam verdiğin çok iyiliğini gördüğün insana meydanlar da hain demeye siyasi makamlar? Fazla değil mi bu harislik bu kibir nedir ki nihayetinde ölümlü dünya geçici makam ve koltuk? Nedir ki bu kadar önemseten vefayı unutturan bu koltuktaki büyü. Gürsel bey aklı selime davet etmiş arifçe ve latifçe olgunca.

Nurullah Çavuşoğlu

31,426 Aufrufe • vor 1 Monat

Fransa'nın Pasifik'teki sömürgesi Yeni Kaledonya'da işler karıştı. Yeni Kaledonya, aslında resmi olarak sömürge değil zira hiçbir sömürge resmen sömürge değildir. Ya kolonidir, ya "deniz aşırı topraktır" ya özerk bölgedir ya da "Tam bağımsız, faizleri tavan ama parası çöp" bir ülkedir. İşte Yeni Kaledonya bu en sondaki fenafillah mertebesine henüz ulaşamamış olan "Deniz aşırı özel bölge" sıfatında bir ülkedir. Biraz tanıyalım ve meseleler ne durumda ve ne şekilde seyredecek öngörülerimizi ve yarısı ciddi yarısı hikaye bir floodu paylaşalım. Yeni Kaledonya, 18.000 km2 bir alana sahip ve Pasifik'te bu boyutta adalar azdır. Genellikle Avustralya ve ABD arasındaki bu sahada ufak adalar vardır ve çoğunda da insan yaşamaz zira yaşamaya elverişli değildir. Bu sebepten Fransa, buralardaki adaların bir kısmını nükleer deneylerde kullanmıştır. Kaledonya'yı ise deyimi yerinde ise özel tutmuş, hiçbir nükleer deneme yapmamış, hiçbir nüklleer çöpü göndermemişlerdir. Bu ise Kaledonya'daki yerlilerin değil, orada sayıları hayli önemli derecedeki (%27) fransız kolonistlerin yüzü suyu hürmetinedir. Buradaki Fransız kolonistler, Bankaların ana çalışanları, müdürleri, burada bulunan ordunun subayları, kolluk kuvvetleri, üniversitelerdeki akademisyenlerin çoğunluğunu oluşturan gruptur. Esasen bu saydığım ve toplumun kaymağını oluşturan kısım da bu %27'nin tamamıdır. Halkın etnik çoğunluğunu oluşturan ana grup ise %40 ile Kanak yerlileridir. %40 neden çoğunluk? Derseniz, etnik çoğunluktan bahsederken eğer çok etnisiteli bir ülkede sizden daha kalabalık yüzdeye sahip olan yoksa siz %20 ile bile çoğunluk olabilirsiniz. Etnik çoğunluk demek nüfusun çoğunluğu demek değildir. Hele Kıbrıs'ın iki katı kadar büyük bir adada 270 bin nüfus, gayet az bir nüfustur ve bu kadar geniş bir adada egemen olup buradan Fransız ordusunu kovmak için km2'ye en az 100 kişilik bir nüfus yoğunluğu ve genel toplamda %60'lık bir etnik çoğunlukları olmalıdır. Şu andaki durumla sadece dünya çapında haber olurlar. Daha fazlası değil. %40'lık Kanakları takip eden %8 ve diğer %1-2-3'lük pasifik yerlileri ise bu nüfus yoğunluğu düşük adalarda egemen olacak profili sunmuyor. Zira bu iklimlerde böyle ciddi bağımsızlık savaşları nadiren olur ve istisnalar (Timor ayrılık savaşçıları gibi) Avrupa'nın desteklediği gruplar olmuştur. Yeni Kaledonya aslında kötü bir ekonomiye sahip değil. Ülkede çıkarılan nikel olduğu gibi Fransa'ya veya Çin'e gider. Fransa bunu ücretsiz alırken Çin'e gönderilenlerin parası da Kaledonya'nın %27'lik kesiminin cebine girer. Demir (1,39 Milyar Dolar), Nikel Cevheri (825 Milyon Dolar), Nikel Matlar (586 Milyon Dolar), Ham Nikel (13 Milyon Dolar) ve Uçaklar, Helikopterler ve/veya Uzay Araçları (7,23 Milyon Dolar), çoğunlukla Çin'e ihraç edilirken ki bu 1,79 Milyar Dolar eder, Güney Kore'ye (403 Milyon Dolar), Japonya'ya (334 Milyon Dolar), Tayvan'a (57,1 Milyon Dolar) ve İspanya'ya (51,4 Milyon Dolar) ihracatla Kaledonya aslında Türkiye'nin KKTC'de başaramadığı bir hikayenin başarılmış versiyonudur. Bu da Türkiye'ye ders olmalıdır zira KKTC'de daha fazlası olan doğal kaynaklara rağmen şu anda orada İsrail'e emlak satarak para kazanmaktan, kumarhane ve üniversite işletmekten başka bir ekonomi yoktur. Peki insan niçin ayaklanır? Kaledonya neden ayakta? Siz eğer etnik çoğunluğunu oluşturduğunuz ülkede hapishanelerdeki tüm mahkumların %92'sini oluştursanız, Kaledonya'da yaşayan Fransız ailelerde işsizlik %5 iken sizde %40 olsa ne derdiniz? Tabii ki hoşnutsuzluk duyardınız. İşte onlar da duyuyor. Aslında bu hoşnutsuzluk Kanaklarda hep vardı. Ülke, dünyanın en zengin 25 ülkesi arasında (ülke olmasa da) yer alsa da bu aslında bir istatistiki yanılgıdır zira coğrafyadaki yırtmaç ekolünü bilenler bizi anlayacaktır. İstatistik, yırtmaç gibidir. Göstermek istediğinizi gösterir, gizlemek istediğinizi gizler. Yeni Kaledonya'da varoşlarda yaşayanlar hep Kanak yerlileridir. Evsizler Kanak'tır. Refahtan pay alamayanlar da Kanaklardır. Nüfusları artanlar da Kanaklardır ama kapital yoksa artan nüfus zafer getirmez. Yeni Kaledonya'nın bağımsız olmak için sokaklara çıktığı bu günlerde bağımsızlıklarına kavuşmalarını pek ihtimal dahilinde görmüyorum. Toprak üzerindeki demografik hakimiyetleri, nüfus yoğunluğu azlığı gibi kriterlerle bakıldığında Fransız ordusunun ezip geçeceği bir gariban halktır bunlar. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Fransa'nın Rusya'ya karşı şahince çıkışlarına Rusya'nın bu bölgedeki bir cevabı olarak da yorumlayabiliriz ülkede olan olayları. Ancak bağımsızlık ve bağımsızlık hareketleri açısından ergenlik evresindedir bu bölge. Çünkü ateşli sokak protestoları ile başlayan hareketler, devlet kurumlarını ateşe vermek dışında bir yere varamaz. Ülkeye kaçakçılar tarafından sokulan silahlar da olmadığı için silahlı hareket çok kısıtlı kalacak ve bu da bölgedeki Fransız tugayı tarafından ezilerek etkisiz hale getirilecektir. Var sayalım bağımsız oldular yine de sömürü şekil değiştirip aynen devam edecektir. Zira bu tür ülkelerde fakir, bağımsız bile olsa zengin onu sonrasında yeniden köle etmeyi bilir. Yeryüzünde hiçbir fakir halk yoktur ki bağımsızlığını ve cehaletini aynı anda koruyabilsin. Bağımsız olan her fakir ülkenin cehaleti ile onu yeniden ve sürekli olarak ebediyen köle halinde tutabilirsin. Bu da nasıl olur? Bir bakalım. Yeni Kaledonya, sokak hareketleri, ateşli protestolar, kitlesel ayaklanma ve silahlı hareketle bağımsız oldu diyelim. Bir "milli liderleri" çıkara ve ülkeyi tıpkı şimdilerdeki Rwanda'nın idealist lideri Kagame gibi harika şekilde yönetir. Ne çıkarılan Nikel Fransa'ya gider ne de Çin ve Kore'ye satılan hammaddelerin parası Fransız bankalarına akar. Artık her şey Kaledonya içindir. Ülke kalkınır, milli bir ruh inşa edilir ama ondan sonra gelenler eski liderin mirasını eleştirip daha iyisini yapma iddiası ile ülkeye bir anda farklı bir kimlik verme yoluna giderler. Fakir ne kadar bağımsız olsa da cehaleti ile kendisini yeniden sömürge haline getirir kuralı daima işler. Fransa bir anda ülkenin liderine gaz verir ve ona "Gel seni Büyük Pasifik projesinin eş başkanı yapalım" der. Lider gazlanır ve hayalindeki Büyük Pasifik projesinin lideri olmak için boyundan büyük işlere kalkışır. Ordusunu sağa sola olmadık yerlere yollar ve bölgedeki istikrarın dibine dinamit koyar. Bu masraflı işler ekonomiyi sallarken milli gazla büyük katedraller inşa edilip birbirinden büyük Yeni kaledonya bayrakları dikilir. Maaşları ödemek için para basılırken karşılıksız paraya karşılık bulmak için ülkeye döviz gelmelidir ve bu döviz de Fransa'dan bulunur. Fransa ülkeye dövizi babasının hayrına vermeyecektir. Onu %25 faizi ile almak için verecektir. Dolayısıyla eskiden ülke zenginliklerinin %20'sini alan Fransa, bu kez de yine %20 almaya devam eder. Kalan %5 ise ülkenin başındaki "milli lider" veyahut Yeni Kaledonya'nın "dünya lideri" olan tasfiye memurunun hakkıdır. %5 tüm dünyada simsar hakkıdır. Halk ne alırsa bu %25 faizle cebindeki paranın her ay %25'ini sömürüye vermeye devam eder. Bu sömürüyle ne kadar çalışılsa da başkent Numea'daki insanın durumu asla düzelmez. Çalışanlardan daha da ucuza çalışması için ülkeye doldurulan Jawalı işçiler ucuz endüstri kollarında çalışırken liderin emriyle Kanak halkına ateş edecek bir emir kulu kitleyi de oluşturacaktır. Diğer yandan Yeni Kaledonya'nın bağımsız ve milli lideri, pasifiğin en büyük havalimanını yapmış ve bunu da paraları yurtdışında Fransız bankalarına yatıran işadamı arkadaşlarına paslamıştır bile. Havalimanının gelmeyen yolcuları için bile devlet kesesinden paralar ödenmeye devam edecektir. Görünürde havalimanı iş adamlarına ait olsa da Kaledonya liderinin oğlu oradaki en yağlı noktaları işletmektedir. Liderin oğlu, kızı, damadı ve yanında poz verdiği herkes bir yerlerin başındadır. Kızı veya oğlu da masum görünüşlü biri veya süzme saf biri de olabilir. Misal, bir yerlerinden hasta raporu alıp Yeni Kaledonya ordusunda askerliğe gitmeyip aynı hasta yerlerini kullanarak 5-6 çocuk yapmış olabilir. Sorun yoktur. Kanak yerlileri ölmek için hep hazırdır ve Büyük pasifik projesi için top yemi olmak sorun değildir. Tüm Kanak halkı bunu sorgulamaz zira halkın arasında arada bir mikrofon tutulan Fransa'da yaşayan gurbetçi Kanaklar sıklıkla milletin fukaralık acısını sulandırırlar. Bizim Fransa'da kurulu düzenimiz olmasa vallahi gelirdik yeğenim. Bak cennette yaşıyorsunuz, kıymetini bilin. Hem millet kafeteryalarda baksanıza Numea'da kafeler dopdolu madem para yok bu ülkede hiç kafeler dolu olur mu? Var ki harcıyorlar... kıymetini bilin milli liderinizin...! diyebilir. O esnada binlerce kişinin paylaştığı katolik inancın kardinali olan Kanak piskoposu lüks aracıyla sağda solda devlete itaat ve tasarruf konulu vaazlar vermektedir ve ülkenin çoğunda halkın Katolik inancına zerre kadar itimadı, güveni ve sempatisi kalmamıştır. Papaz-hatip okulu mezunları iyi görevler alırken Kanak gençlerine intihar ya da Fransa'ya gurbet seçeneği kalmıştır. Sorun değildir. Ne kadar kişi ülkeden giderse ülkedeki zenginlik o kadar az kimseye bölüneceği için kişi başına GSMH artacaktır. İnsanların büyük kısmı fakirliği de geçtik açlık sınırının altında yaşarken o esnada Kaledonya bilge lideri, dünya lideri veya Kaledonya başkanı ekstra tasarruf mesajları vermekte ve gerek kendisinin bin araçlık konvoyları gerekse eşinin lüks yaşamı gözden kaçmamaktadır. Ama sorun yoktur. Kaledonya'nın itibarı gereği Fransa'ya inat, Kaledonya lideri, Fransız cumhurbaşkanından daha iyi yaşamalıdır. Faizleri uçmuş, parası çöpten hallice olan, insanları sokakta gülümsemeden zombi gibi yürüyen ülkedeki Kanaklar da bu israf ekonomisi içerisinde katolik kardinalin de vaazlarında altını çizdiği gibi tasarruf etmeye yönlendirilir. Zenginliğin üzerinde oturan masum bir halkın bu yeni tasarruf paketleriyle, Muz yaprağı yalayıp manyok kemirmek veya Hindistan cevizi kabuğu dişlemek dışında yapacağı bir şey kalmamıştır. Artık öyle bir noktaya gelinir ki, birileri çıkıp, Fransa gelse keşke. Fransa bile bundan iyi yönetirdi diyecek kadar bağımsızlıktan, bayraktan ve Katoliklikten soğutulmuş ve cennet Yeni Kaledonya onlar için pasifik ortasında bir cehenneme dönüşmüştür. Ülkeyi kuran ilk idealist liderin inşa ettiği milli ruh böylece tüketilip hiç edilmiştir. Bu esnada, başlarda Fransa'nın gazıyla olmadık işler yapan, israf ekonomisiyle küçük ülkenin büyük ve sarsılmaz lideri yapılan yeni ulu lider ise senelerce bayraktarlığını yaptığı dini ve milli ruhun gazıyla artık kendisini daha fazla desteklemeyen Fransa'ya posta koyan açıklamalar yapar. Artık halkın hoşnutsuzluğu barizdir ve bir başka liderin geleceği de kesindir. Fransa'nın destekleri ile Kaledonya halkına alternatif gibi sunularak Numea belediye başkanlığını alan bir ittirme şahıs ile halkın hoşnutsuzluğu, Fransa'nın seçtiği bu yeni isme yönlendirilir. Bu esnada Yeni Kaledonya'nın ulu lideri, büyük başkanı senelerden beridir çoktan yurtdışına çıkarttığı yol ve havalimanlarınca akıtılan paralar ile muhalefeti de medyayı da kontrol etmeye çalışmaktadır. Trol orduları ve besleme kıtalar ile bir yanda ülkeyi senelerce yöneten ulu lider ve diğer yanda Fransa'nın seçtiği seçilmiş Numea belediye başkanının arkasında toplanmaya başlayan kitleler... halk burada tamamen etkisiz elemandır. Halkın dilinden anlayan, ona geleceği gösteren ufak milli partilere ise sandıkta köpek muamelesi çekildiği için halk da aslında sömürüye hazır ve başta belirttiğimiz cehaleti ile bağımsızlığını taşıma kabiliyetinden uzak ve tekrar tekrar sömürü olmaya namzet bir halktır. Fransa artık ülkeyi yöneten milli liderin döneminde de kar eden, ülkedeki karışıklıklarda da kar eden (paralar zaten Fransız bankalarındadır) ve bunu da kullanarak ulu lideri hizaya çeken ülkedir. Muhalefeti de kullanmakta, geleceğe yatırımı çoktan yapmaktadır. Bu esnada ulu lider de muhalefete bir jest yapıp gel Fransa'ya karşı birlik olalım ben iktidarı devrettiğimde beni ve avanemi yargılama benim başlattığım yatırımlara karşı devletin iptalini falan devreye sokma... iktidarı sana yavaş yavaş vereyim diyecektir. Zira bir saf oğul ve alsbergerli zehir gibi zeki ama asosyal damadın kendisini koruyacağından emin değildir. Çünkü liderin sadece bir oğlu ve bir damadı vardır. Bir rivayete göre bir diğer oğlu daha vardır ama aşırı asabi ve şiddet manyağı biri olduğu için kameralara çıkmaz işinde gücünde parasını kazanmaktadır.. (sonuçta hikaye ve faraziye yazıyoruz. Bob Ross gibi bu resme her saçmalığı ekleyebilirsiniz. Fırça sizin... dolayısıyla liderin metresleri, şusu busu her şeyi olabilir hatta kasetleri de) Nitekim bu görüşme sonrasında Yeni Kaledonya muhalefetinin de farklı olmadığı ve aslında hepsinin kuyruğundan Fransa'ya bağlı olduğu ortaya çıkacaktır. Ortaya çıkacak dedikse, de çoğu eğitimsiz ve sağ politikalarla devlet putuna tapmaya alıştırılmış Tropikal Kaledonya köylüsü ortaya çıkmış bir şeyi de anlama kabiliyetinde olmayacaktır. İşler böyle devam ederken Kanak yerlilerinin kaçının öldüğü, kaçının süründüğü önemli değildir. Numea'dan yola çıkan ve dünya ülkelerine gidip gelen gemilerde ne olduğu, ülkeye değil de kime ne zenginlikleri taşıdığını halk bilmeyecektir. Halk zaten ucuz palmiye yağı kuyruklarında liderlerine dua etmeye alıştırıldıkları için her sefalet içerisinde "vardır bir hikmet" diyerek hristiyan teolojisi gereği İncil'de yazdığı gibi "sana tokat atılırsa diğer yanağını uzat" demeye devam edecektir. Halkın kullanımına kapatılmış olan eski havalimanına da neyin girip çıktığı, o koca koca ambarlarda nelerin tutulduğunu halk yine bilmeyecektir ama artık avret mahalinde bir tek yaprak kalmış olan Kaledonya köylüsü, devasa Noumea havalimanına bakıp wargasm olacaklardır. Arada bakışlarını çevirdikleri devasa bayrak direklerine bakıp demlenecekleri, Okyanusunun dalgalarına, palmiye ağacının hışırtısına ölürüm Kaledonyam! şarkılarıyla kendilerini iyi hissedip yine WARgasm olacaklardır ve bu onların en temel hakkıdır. Komşu ülke FİJİ parayla oynarken Kanak ameleleri için ellerinde oynayacakları tek şey kalmıştır ama onda da fakirlik ve sefaletten dolayı mecal kalmamıştır. Zaten ülkeye doldurulan jawalı işçiler onların yerine de bunu hakkıyla yapmaktadır. Fransa'nın Büyük Pasifik projesi gazıyla girdikleri komşu adalardaki işgal ettikleri bölgeler ve oralardan gelen yerlilerin ise ülkedeki istilası bila istisna devam edecektir. Kanaklar için artık makul bir gelecek yoktur. Bağımsızlık akılsızlıkla birlikte gidecek bir kavram olmadığı için akıllanmadıkları ölçüde iyi de yaşayamayacaklarını öğrenene dek Kanaklara ne bağımsızlık ne de koloni hayatı yaramayacaktır. Artık Yeni Kaledonya'nın eski kralları veya kabile şeflerinin haşmetli savaş hikayelerini okumak, Diriliş Kaledonya, kuruluş Kaledonya, Büyük Pasifik Kaledonyası gibi filmleri izleyip en sonunda s...çış kaledonya gerçeğini tadacaklardır. İla nihaye, dünyanın bir yerinde bir Kanak okçusu ya da ciritçisinin fırlattığı ve madalya kazandığı başarılarla övünecek yahu en azından biz de büyük bir halkız diye teselli bulacaktır bu halklar... Dünyanın en rezil ülkelerinden gelen kimselerin caddelerinde insanını öldürdüğü Kaledonya yerlileri kendilerini önemli hissetmek için ya çocuklarını ya eşlerini dövecek ve travmatik bir halk olacaktır. Fakat eskiden ellerinde olan ve kendilerini %40'lık yekunu ile ülkedeki tüm etnik gruplardan da kalabalık yapan nüfus gücü de ellerinde değildir. Fakirlikleri sebebiyle üç kuruşa muhtaç olduklarından ülkelerinden mülk satın alıp yanına eşantiyon pasaport alan zengin ve şimarık FİJİ halkı, ta Fiji'deki sandıklardan Yeni Kaledonya'nın ulu lideri için oy vermektedir. Yeni Kaledonya lideri iktidardan düşmüş bile olsa bu sebepten Kaledonya anayasasının değiştirilmesini engelleyecek bir halk oyuna daima sahip olacaktır. Kanak yerlileri için artık yalayacak muz kabuğu ve kemirecek manyok da yoktur ve muhtemelen ülkelerine hakim olan laterit toprakları yiyecek ve ulu lidere katedrallerde dualar okuyup devletlerinin devamı için ekstra dualar edecek, inandıkları cenneti öbür dünyada göreceklerini sanacaklardır. Artık kurucu liderin hayatında inşa ettiği onca kurum 20-25 yıllık ulu lider iktidarında hovardaca tüketilmiş ve ülkenin kaderini kendi kaderine borçlarla ve elinde rehin tuttuğu ülke hazinesi ile bağlayan yüce liderden kurtarmak isteyen Kanak halkı yeni bir maceraya atılacaktır. Bu da kendilerini emanet edecekleri Noumea belediye başkanı şahsiyetten ve gelecekteki kayıtsız şartsız Fransa sömürüsünün devamından başka bir şey değildir. İşte Yeni Kaledonya'da olması muhtemel şeyleri gerçekle hiç alakası olmayan ve tamamen hayal ürünü, kurgu bir öngörüyle aktaralım dedik. Bunlar tabi kötü senaryo. Zaten böyle kötü bir senaryonun dünyanın hiçbir yerinde olması da söz konusu değildir. Burada yazılanlar da şu veya bu şekilde bir ülkede yaşanmamış ve hayal ürünü şeyler olduğu için bunları "darbı mesel" ve "faraziye" şeklinde ele aldık... Şimdi bu yazdıklarımızı okuyan sıradan bir Kanak bağımsızlık yanlısı bize "Yahu kardeşim sahi siz ne yaşadınız? Biz basit bir bağımsızlık istiyorduk" diyerek şaşırabilir ama biz yine de altındaki DeLorean ile Biff Tannen evreninden geçmişe gelen ve geleceği düzeltmeye çalışan Marty McFly gibi yazmış olalım da Kanaklara hayrımız dokunsun. Özetle, Yeni Kaledonya'da işler pis... Bağımsızlık denemeleri de uzun sürmeyecek. Bağımsız olsalar da daima bağımlı kalacaklar. Çare nedir? Derseniz, hasta olduğunu kabul etmeyen milletler için çare sadece bir hakarettir. Böyle büyük milletlere çare önerecek haddimiz yoktur. Kalplerimiz Yeni Kaledonya halkıyla beraber. :) Pasifiğinin dalgalarına ölürüm, Palmiye yaprağının hışırtısına ölürüm Yeni Kaledonyam!

🇹🇷🇳🇴Dr.Yüksel Hoš PhD🇧🇦

268,073 Aufrufe • vor 2 Jahren

Mehmet hocayı kırmak istemem ama hakkın hatırı daha âlidir. Duygusal fevri konuşmalar ne adil, ne akil ne de hikmetlidir. Bin yıllık tarih ve 40 yıllık ihanet 40 günlük savaşla temizlenemez. İsrail’e karşı elbette destekleyelim ama bu dil yanlıştır. Abartılıdır. İran’ı meşrulaştırmadan da taraf olabiliriz. Bir Ermeni’ye yapılan haksızlığa tepki göstermek için nasıl “Hepimiz Ermeni’yiz” dememize gerek yoksa burada da kantarın topuzunu kaçırmamak gerekir. Fıkıh bir işin neticesini gözetmek ve sonunu düşünmektir. İyi niyet suistimale kapı aralamamalıdır. 1-İran bir İslam Devrimi değil Şii mezhep devrimidir. Kendisini Şia mezhebine hapsettiği için kuşatıcı bir İslami sistem olmadığı gibi Müslüman halkları da kafir gören bir ideolojiye sahiptir. Şii IŞiD’in iktidar olmuş halidir. 2-Bu rejim tercih ettiği mezhebi tonun sapkınlığından (Şiiliğin en aşırı kolu) ayrı olarak milyonlarca Müslümanın kanını dökmüş, ABD ve Rusya ile iğrenç işbirlikleri yapmıştır. Zamanı gelince de onlar bu rejimi tuvalet kâğıdı gibi kullanıp atmışlardır. 3- Şii-Rafızilik Caferilik gibi bir etiketle fıkhi bir mezhep gibi-jelatinle sunulamaz. Hele bunu bir fıkıhçı yaparsa bu hiç olmaz. Bu kurnaz yaklaşım bir İran stratejisidir. En son bu kurnazlığı Nadir Şah yapmıştı ve Osmanlı uleması bunu reddetmişti. 4- Bizler İsrail karşıtı rejimi Afganistan’da kurmak için 20 yıl cihad ettik karşımıza ABD ve İran dikildi. Irak cihadını onlar sona erdirip ABD’ye askerlik yaptılar. Mursi Mısır’ına İran düşmanlık etti. Suriye’de 14 yıl Ayetulla Putinle birlikte halkımızı katlettiler. Yemende İhvan devrim yapıp devlet kurdu İran ve Rusya Husilere destek verip devrimi çaldılar. Bu kadar cürmü işleyen İran Sünni olsa bu kadar tolere eder miydiniz? Öyleyse IŞİD’e de destek olun. O tekfirci ve berbad örgütün liderleri tamamen ABD tarafından öldürüldü. ABD’de saldırılar yaptı. Sahabeye de sövmüyorlar. İran onlardan da beter. İran’ın bugün başına gelenler kendi yaptıklarının sonucu. İran’ın son 40 yıldaki ABD ve Rusya ile açık ittifakı inkar edilemez. Bunlar mevsuk hakikatlerdir. Ancak son iki yılda yaşananlar, hatta Süleymani’nin öldürüldüğü 2017’den sonra yalananlar danışıklı dövüş değildir. Gerçek bir çatışma halidir. İran ABD ile Sünni Müslümanlara karşı sürdürdüğü işbirliği devam etsin ve bu savaş yaşanmasın diye çok çaba sarf etti. İsrail’in bugün bu kadar cüretkar olması büyük oranda İran’ın uzun yıllar Müslüman cepheyi bölüp ABD ile iş tutmasının sonucudur. İran ile iletişim kurmak ve hatta işbirliği yapmak -mümkün ya da değil ama denemeye değer ve buna da mecburuz-vahdet midir? Vahdet tevhid ile mümkündür. Vahdet Şia bizi tekfir ederken mümkün ve gerçekçi de değildir. Olması gereken “stratejik çatışmasızlıktır”. İşte burada ise iyi niyetlerin İranın ikinci bir yayılma ve mezhepçi politikasına alan açıp meşruiyet vermemesi önemlidir. Bunun için kin ve öfkenin kontrol edilip hafızanın ise canlı tutulması ince bir çizgidir. Diğer bir hata da sanki her şey tarihte kalmış gibi bir algı oluşturmaktır. Daha bu hafta İran destekli Irak yönetimi Sünni mahkumları idam etmeyi hızlandırdı. Ne yaptılar sözde vahdet için? Yemen’deki İhvan mahkumlarını mı serbest bıraktılar? Irakta hapis yatan 60 bin Sünni mahkumu mu serbest bıraktılar? Sayın hocam üzgünüm ama Musa (as) değil İbrahim (as), Ahmet değil İsmail, inek değil koyun…

Dr. Abdulkadir Şen

26,513 Aufrufe • vor 3 Monaten

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler ve beraberindeki TSK Komuta Kademesi, Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Kara Harp Okuluna girişinin 127’nci yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen törene katıldı. Bakan Yaşar Güler, törende yaptığı konuşmada şunları söyledi: KARA HARP OKULUNDA, BİR MİLLETİN KADERİNE ETKİ EDECEK BÜYÜK BİR LİDERİN YOLCULUĞU BAŞLADI Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Kara Harp Okuluna adım atışının 127’nci yıl dönümünde ilim ve irfan ocağı, şanlı yuva Harbiyede sizlerle birlikte bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Bu vesileyle başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu kutsal çatı altında yetişerek vatan ve millet uğrunda her türlü fedakârlığı gösteren tüm kahramanlarımızı saygı, minnet ve rahmetle anıyorum. Tarihimizin en köklü eğitim kurumlarından biri olan Kara Harp Okulu nice komutanların, devlet adamlarının ve fikir insanlarının yetiştiği, milletimizin kaderinde söz sahibi olmuş nesillerin yoğrulduğu bir ocaktır. İşte Mustafa Kemal’in de bu şanlı yuvanın kapısından içeri girdiği gün sadece bir askerî öğrencinin eğitim hayatı başlamamış, aynı zamanda bir milletin kaderine etki edecek büyük bir liderin yolculuğu da başlamıştır. Harbiyede kazandığı disiplin, düşünce derinliği ve sorumluluk bilinci; onu Millî Mücadele’yi zafere taşıyan ve Cumhuriyetimizi kuran bir önder hâline getirmiştir. Bugün, aynı kutlu mirasın taşıyıcıları olan sizlerin de Harbiyede kazandığınız bilgi ve birikim hem bir meslek yolculuğunun hem de asil milletimizin güvenliğini ve devletimizin istikbalini omuzlayacak bir komutanın yetişme sürecidir. Ben de bu sıralarda eğitim alıp 52 yıl önce mezun olmuş bir komutanınız olarak Harbiyeli ünvanı taşımaktan daima gurur duydum. İnanıyorum ki tarih boyunca buradan yetişen her Harbiyeli de aynı duygu ve düşüncelerle ülkemize ve şanlı ordumuza hizmet etmiştir ve etmeye devam etmektedir. Bu vesileyle Mekteb-i Harbiyenin bugünkü mümtaz seviyesine ulaşmasında katkısı olan herkese şükranlarımı sunuyor, ebediyete irtihal edenleri rahmetle anıyorum. ABD-İSRAİL VE İRAN ARASINDAKİ ÇATIŞMALARI BÜYÜK BİR DİKKATLE İZLİYORUZ Dünyamız yeni bir jeopolitik kırılma döneminden geçmektedir. Uluslararası sistemde dengeler hızla değişmekte, güç merkezleri arasındaki rekabet giderek sertleşmektedir. Güçlü olanın kendi çıkarlarını dayattığı bu ortamda uluslararası hukuk ihlal edilmekte, küresel nizamı sağlamak için oluşturulan kurumlar etkisini kaybetmekte, diplomasi ise giderek daha kırılgan bir zeminde yol almaktadır. Orta Doğu’dan Karadeniz’e, Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya uzanan geniş bir hatta savaşlar, vekâlet çatışmaları, enerji rekabeti ve jeopolitik hesaplaşmalar aynı anda yaşanmaktadır. Özellikle yakın coğrafyamızdaki gelişmeler bu tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır. Nitekim 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in, İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve İran’ın misilleme saldırılarıyla şiddetlenen çatışmalar, bölgemizi yeni bir kriz sarmalının içine sürüklemiştir. Türkiye olarak ilk günden itibaren tüm gelişmeleri büyük bir dikkatle takip etmekte, millî güvenliğimizi ilgilendiren her konuda gerekli tedbirleri kararlılıkla almaktayız. Diplomasiyi önceleyerek çatışmaların sona erdirilmesi için çaba sarf ederken bekamıza yönelebilecek ihlallere karşı koymakta son derece muktedir olduğumuzu da her fırsatta ifade ediyoruz. Çevremizdeki bu ateş çemberine rağmen ülkemiz, istikrar adası ve güvenlik merkezi olma vasfını sürdürmekte, bu konumunu korumak ve daha da güçlendirmek için Sayın Cumhurbaşkanımızın riyasetinde yoğun bir gayret göstermektedir. TSK, ÜLKEMİZİN VE MİLLETİMİZİN GÜVENLİĞİNİN EN GÜÇLÜ TEMİNATIDIR Çok iyi biliyoruz ki dünyanın en zorlu jeopolitik kuşaklarından birinde yer alan ülkemizin güvenliği, güçlü bir devlet yapısını, etkin bir diplomasiyi ve caydırıcı bir askerî kapasiteyi gerektirmektedir. Bu kapsamda binlerce yıllık köklü geleneğiyle Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; disiplinli yapısı, yüksek kabiliyetleri ve sahip olduğu saygın konumuyla ülkemizin ve milletimizin güvenliğinin en güçlü teminatıdır. Öte yandan devam eden sıcak çatışmalar dâhil yaşanan kriz ve savaşlar, askerî doktrini, savunma ve güvenlik tedbirlerini ve stratejik aklı sürekli geliştirmemiz gerektiğini de ortaya koymaktadır. Şüphesiz siz Harbiyeliler için de bu gelişmeler, yalnızca takip etmeniz gereken hadiseler değil, geleceğin komutanlarına çıkarılacak dersler sunan askerî tecrübe kaynağı mahiyetindedir. “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” HEDEFİMİZİN NE KADAR GEREKLİ OLDUĞU GÖRÜLMÜŞTÜR İçinde bulunduğumuz kritik süreçte “Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge” hedefimizin de ne kadar gerekli ve stratejik olduğu bir kez daha açıkça görülmüştür. Şu hususu özellikle vurgulamalıyım ki bugün tarihî süreç yürütülebiliyorsa bu, en başta kahraman ordumuzun yıllardır sürdürdüğü emsalsiz mücadeleler sayesinde olmuştur. Dolayısıyla gazi ve muzaffer ordumuz, kendisine tevdi edilen tüm görevleri başarıyla yerine getirdiği gibi bu mücadelede de üzerine düşeni yapmıştır ve yapmaya da azim ve kararlılıkla devam etmektedir. Binlerce yıllık engin devlet tecrübesiyle yürütülen süreç; - Bütün kirli hesapları altüst ederek asırlık oyunları bozacak, - Kalıcı güvenlik, huzur ve refah ortamı oluşturacak, Ve “Türkiye Yüzyılı” hedeflerimize daha emin adımlarla ilerlememize imkân tanıyacaktır. DİSİPLİN OLMADAN BAŞARI SAĞLANAMAZ Kıymetli Harbiyeli evlatlarım; içinde bulunduğumuz bu kritik dönemde sizler milletimizin güvenliğini sağlayacak, devletimizin bekasını koruyacak, bayrağımızın hür dalgalanmasını teminat altına alacak, caydırıcı güce sahip ordumuzu yönetecek komutan adaylarısınız. Unutmayınız ki güçlü bir ordunun temeli; iyi yetişmiş, yüksek karakter sahibi ve stratejik düşünebilen subaylardır. Bu nedenle kendinizi her açıdan en iyi şekilde yetiştirmelisiniz. Şüphesiz ki bilgi sahibi olmadan güçlü olunamayacağı gibi disiplin olmadan da başarı sağlanamaz. Her zaman ifade ettiğimiz gibi kahraman ordumuzun en temel niteliği ve Türk askerini diğer ordulardan ayıran en belirgin özelliklerden biri mutlak itaat ve sarsılmaz disiplin anlayışıdır. Binlerce yıllık askerî geleneğimizden süzülüp gelen bu kültür, ordumuzun en büyük gücüdür. Disiplinle birlikte önemli bir husus da liderlik ve komutanlık özellikleridir. İyi bir lider ve gerçek komutan, öncelikle iyi bir karaktere sahip olmalıdır. Aynı zamanda en zor şartlarda dahi soğukkanlılığını koruyabilmeli, gelişmeleri neden-sonuç ilişkisi kurarak okuyabilmeli, doğru kararları verebilmeli ve astlarına güvenip onlara örnek olmalıdır. İşte şanlı yuva Harbiye de sizlere yalnızca askerî bilgiyi değil, aynı zamanda bu liderlik ruhunu da kazandırmayı amaçlamaktadır. Kıymetli Harbiyeliler, Zaman gerçekten çok çabuk geçiyor. Bu yüzden buradaki vakitlerinizi okulunuzun her türlü imkânını en iyi şekilde kullanarak verimli şekilde geçirmeye çalışın. Kendinizi ne kadar çok geliştirirseniz yarın o kadar kazançlı olursunuz. Harbiyeli için her yeni gün, kendini bir adım daha geliştirme ve milletine daha güçlü hizmet etme fırsatı olarak görülmelidir. İnançlı, planlı, çalışkan ve azimli olduğunuz sürece, başarı daima yanı başınızda olacaktır. Zira başarı tesadüf değildir, bütünleşik bir gayretin ve hedeflere inanma iradesinin sonucudur. İnanıyorum ki sizler; burada edindiğiniz millî, manevi ve mesleki değerlerinizle asil milletimize ve devletimize nice önemli hizmetlerde bulunacak, ülkemizin geleceğinin güvencesi ve kahraman ordumuzun gururu olacaksınız. ÜLKELERİNİZDE ÖNEMLİ GÖREVLER ÜSTLENECEKSİNİZ Değerli misafir Harbiyeliler; bu çatı altında edindiğiniz çağdaş eğitim ve bilgi birikiminin sizlere önemli katkılar sağlayacağına, kurduğunuz dostlukların da hayatınız boyunca büyük bir gurur ve güzel bir anı olacağına yürekten inanıyorum. Önümüzdeki yıllarda ülkelerinizde önemli askerî görevler üstleneceğinizden ve ülkelerimiz arasındaki savunma iş birliklerinin güçlenmesine büyük katkılar sunacağınızdan eminim. En büyük temennimiz burada kurduğunuz dostlukların ve aramızdaki kardeşlik bağının her şart altında yaşam boyu sürmesi ve her zaman gönlümüzde özel bir yeriniz olduğunu bilmenizdir. Kara Harp Okulumuzun değerli komutanları ve öğretim üyeleri; Türk Silahlı Kuvvetlerimizin gelecekteki liderlerini yetiştirme gibi son derece önemli bir sorumluluğu üstlenmiş bulunuyorsunuz. Harbiyelilerimize kazandırdığınız her değer ordumuzun ve ülkemizin geleceğine yapılan çok değerli bir yatırımdır. Bugüne kadar gösterdiğiniz fedakârlık ve özverili çalışmalar için Kara Harp Okulunun siz kıymetli yönetici, komutan, personel ve öğretim görevlilerine teşekkür ediyor, bundan sonra da görev ve sorumluluklarınızı en iyi şekilde yerine getireceğinize yürekten inanıyorum. Bu duygu ve düşüncelerle; Mete Han’dan Sultan Alparslan’a, Fatih Sultan Mehmet’ten en büyük Harbiyeli Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve bugüne kadarki tüm devlet büyüklerimizi ve komutanlarımızı saygıyla anıyor; aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyorum. Değerli Harbiyeli evlatlarım; eğitim hayatınızda sizlere üstün başarılar diliyor, her birinizi gözlerinizden öpüyorum. Bu vesileyle sizlerin ve kıymetli ailelerinizin Mübarek Ramazan Bayramı’nı da şimdiden en içten dileklerimle kutluyor, sizleri bir kez daha sevgiyle selamlıyorum. Ufkunuz açık, motivasyonunuz yüksek, başarılarınız daim olsun. Kalın sağlıcakla… #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

47,369 Aufrufe • vor 4 Monaten