Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

Ali Mahir Başarır'dan Devlet Bahçeli'ye: "Çeneni kapat, evinde otur! Yeter artık." Saygısız… Senden hem siyasi tecrübesi ile hem yaş olarak büyük birine nasıl konuşuyorsun? Eliniz ayağınıza dolaştı kurultay kararı aldınız korkunuz yoksa ne demeye kurultaya gidiyorsunuz?

18,722 views • 1 year ago •via X (Twitter)

9 Comments

Mehmet Emin SÜMBÜL 🇹🇷's profile picture
Mehmet Emin SÜMBÜL 🇹🇷1 year ago

Bu adamda bir şeyler var çok fazla tutuştu her yere saldırmaya başladı bu da çıkar kokusu

Emre Günal's profile picture
Emre Günal1 year ago

Şimdi burda millete edilen hakaretlerden tutta şehit analarına edilen hakaretlerden bi saymaya başlarım yer gök utanırda sizler utanmazsınız korkudan titreyen sizlersiniz o gün geldiğinde gidecek biryer olduğunu onunda cumhuriyet mahkemeleri oldugunu bekleyin adelet yakın

Feyza Seker's profile picture
Feyza Seker1 year ago

Bu şımarık sonradan görme ne bok olduğu belli olmayan şeref yoksununa terbiye verecek bi ailesi yokmu gerçi babasından büyük bi adama terbiyesizlik yapan ailesine neler yapmiyordur şerefinle yap ne yapacaksan şerefsizliğin lüzumu yok

teoman's profile picture
teoman1 year ago

Destur de....

emrah's profile picture
emrah1 year ago

Bahçeli bunu dotunden skr demedi demeyin.

Mustafa Sağlam's profile picture
Mustafa Sağlam1 year ago

Devlet bahçeli yaşayan bir ölüdür apo gelsin mecliste konuşsun umut hakkı sonuna kadar açılsın diyen pkk mayısta kongresini malazgirte toplasın diyen birinden ne beklenir ayrıca kongreyi yeni darbeleri önlemek için yapıyor doğru bir adım çünkü hukuk devleti tamamen çöktü troll

Kamil Esen's profile picture
Kamil Esen1 year ago

@hereandtheretr @herkesicinCHP bu size yakışmaz kurumsal olarak bu hoş değil.

Meteatilla08's profile picture
Meteatilla081 year ago

BU OROSPU COCUGUNUN KATLI VACIPTIR

Enes Gökhan's profile picture
Enes Gökhan1 year ago

Bahçeli reisimiz seni muhattap almaz boşuna havlama

Related Videos

Bahçeli, Gökalp ve Öcalan ne yapsalar da varolmayan bir “Türk” kavminden yeni bir millet yaratamazlar! Kürtler bunun önünü kestiler! Bahçeli daha önce kendisinin ifade ettiği gibi varolmayan “Türk” kavmi için, varolan büyük “Kürt” kavmi ve milletine yalvararak, siyasi ajitasyonla, “ahlakçılık” yaparak hayali bir “Türk milleti” oluşturmaya çalışıyor ama nafile! İngilizlerle ittifak eden Mustafa Kemal “Türk” olmadıkları için Osmanlılara düşmanlık yaptı ama Moğolcu olan Timur’a da hayranlık duyardı. Yani şimdiki “Türkçü devlet” nasıl “Moğollara/Türklere” ait olmayan Kürdistan ve Anadolu anavatanları üzerinde İngilizlerin desteği ile kurulmuşsa “Türklük” de aynen Bahçeli’nin anlattığı gibi hayali bir siyasi söylemdir. Bahçeli her zaman “emperyalist” devletlerden şikayet etse de mevcut Tükçü devlet 100 yıl önce bizzat İngilizler tarafından kuruldu ama artık ABD, NATO ve Batılı devletler eskisi gibi bu siyasi kurmacaya destek vermiyorlar! Bahçeli’nin elinde kala kala dayanak olarak “milliyet” fikri hakkında saçma sapan uydurmalara sahip olan Ziya Gökalp ve yine siyasi anlamda saçma sapan fikirlere sahip olan Öcalan kaldı. Bahçeli, Gökalp ve Öcalan ne yapsalar da varolmayan bir “Türk” kavminden yeni bir millet yaratamazlar! Kürtler bunun önünü kestiler! Kürdistan ve Anadolu’da varolan “Türkmenler” hem nüfus olarak % 10’u geçmiyorlar hem de dilsel değişime uğrayan o “Türkmenlerin” de hepsi etnik olarak Moğol/Türk değildirler. Tüm bu çıkmaz sokağa rağmen Bahçeli hala yeni bir Öcalan çağrısı ile Suriye Kürdistan Bölgesi’ndeki SDG’yi de silahsızlandırabileceğini düşünüyor. SDG’yi silahsızlandırabilecek devlet Ortadoğu’da yoktur. Bahçeli’ye geçmiş olsun!

Arif Zêrevan

98,888 views • 9 months ago

Sinek 9’lusu ve 400 Vekil Pazarlığı !! 🎙Meclis’te bekleyen 9 fezleke var. Peki neden bekletiliyor ? ✍️ Türkiye siyasetinde bir süredir alıştığımız bir tablo var: Hem siyasetten hem ticaretten beslenen bir kesim, perde arkasında çok derin bir hesaplaşma yürütüyor. Bugün iktidarın da muhalefetin de önünde aynı soru duruyor: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yeniden aday olabilir mi? Yanıt belli: Evet, ama ancak Meclis kendi kendini feshederse! Bunun için 400 milletvekilinin oyu gerekiyor. Masadaki Pazarlık İşte tam bu noktada fezlekeler devreye giriyor. Bekletilen dosyalar, bir garanti gibi tutuluyor: “Ver desteği, al özgürlüğü!” Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en karanlık koridorlarında dolaşıyor. Sinek 9’lusu ve Pazarlık Kamuoyunda “Sinek 9’lusu” diye bilinen isimlerin ortak tablosu artık gizli değil, apaçık önümüzde: Medyaya yansıyan borç dosyaları, kapanmayan senetler, rant ilişkileri ve şaibeli bağlantılar… Bu kişiler için fezlekeler yargı konusu değil, siyasi pazarlıklarla yakayı sıyıracakları birer KİŞİSEL dert. (Dikkatinizi çekerim; toplumsal bir pazarlık değil, kişilerin kendi şahsi meselelerinden yakayı kurtarmak için yaptıkları bir pazarlık.) Bugün dosyalar rafa kaldırılmışsa, bunun tek nedeni vardır: AKP ile yapılacak pazarlıklarda kullanılacak birer koz olmaları. Kısacası oyun açıktır: “Yargıdan kaçmak için destek ver, özgürlüğünü kurtar.” Kendi özgürlüklerini korumak için Meclis’i ipotek altına alan bu siyaset tüccarları, Türkiye’nin geleceğini kendi senetleri ve borçları kadar değersizleştirmiş durumda. Biz de Türkiye olarak "Sinek 9'lusunun siyaseti bir kumar masasına nasıl da çevirdiklerini izliyoruz." Bu kumar masasında Sinek 9'lusunun kpzu ise meydanlarda bedenini ortaya koyacak olan halk. Seçmen ise birilerini bireysel borç, senet, suç gibi belalardan kurtarmak için gaz yediğinin, coplandığının, göz altına alındığının farkında değil. Çakma Değişimciler ve CHP’nin Çöküşü Uzun süredir yazıyorum, tekrar altını çizeyim: CHP içindeki çakma değişimciler, partiyi güçlendirmek yerine sürekli tartışmalarla, yönetim boşluklarıyla ve çeşit çeşit şaibe ile partiyi zayıflattılar. Belediye başkanlarının yargı önüne çıkarılmasına zemin hazırladılar. CHP'yi kayyumluk hale getirdiler. Üstelik halk bir umut ışığı olarak onların gözünün içine bakarken. Partiyi denetimsiz ve korumasız bıraktılar. En iyi muhalefetin “etkisiz” muhalefet olduğuna inandılar. Bu süreç, partiyi hem zayıflattı hem de ayrıştırdı. 📢 Bugün yaratılan bu kırılgan ortam, ileride Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden partiye dönmesi halinde yine onun omuzlarına yıkılacak. Kemal Kılıçdaroğlu bugüme kadar hep olduğu gibi başkalarının hatalarının ceremesini çekecek. Zayıflatılmış bir CHP’yi devralacak ve ardından, kendi yarattıkları başarısızlığın günahını yine Kılıçdaroğlu’na fatura edecekler. Nasıl olsa algı tekniklerini öğrendiler ve pratiğini yapıp uzmanlaştılar. 🗳️ Erken Seçim Senaryosu Erken seçim masada. Adaylar uçuşacak, medya aparatları sahneye çıkacak, kitleler yönlendirilecek. Ve “Sinek 9’lusu” bu süreçte hem kendi fezlekelerini düşürtecek hem de Kılıçdaroğlu’nun adayını zayıflatacak. 🗡 Bir taşla iki kuş! 🔚 Son Söz Özgürlüğün bir bedeli olacak, ama bu bedeli onlar ödemeyecek. Bedel ödeyenler yine içeride tek başına kalanlar olacak. Onlar hem cezaevinden kurtulacak hem de Kılıçdaroğlu’ndan intikam alacak. Türkiye’nin siyasi geleceği, Meclis’te bekleyen fezlekelerin gölgesinde şekilleniyor. Sorulması gereken soru şu: Gerçek bir arınma mı yaşayacağız, yoksa bir kez daha hülle ve şaibe mi kazanacak? 1️⃣ Ali Mahir Başarır ali mahit 2️⃣ Ensar Aytekin Ensar Aytekin 3️⃣ Gökhan Günaydın Gökhan Günaydın 4️⃣ Nurhayat Altaca Kayışoğlu Nurhayat ALTACA KAYIŞOĞLU 5️⃣ Özgür Karabat Özgür KARABAT 6️⃣ Özgür Özel Özgür Özel 7️⃣ Turan Taşkın Özer Av. Turan Taşkın Özer 8️⃣ Umut Akdoğan Umut Akdoğan 9️⃣ Veli Ağbaba Veli Ağbaba

Çₑₜᵢₙ SAĞSÖZ

13,570 views • 10 months ago

Hasan Şaş, Lucescu ile olan anısını anlatırken gözyaşlarını tutamadı: Gözlerimde yaş olmadan, dimdik durarak söylemek istiyorum… Mircea Lucescu 80 yaşında hayatını kaybetti. Futbola son 50 yılını vermiş, Türk futboluna damga vurmuş çok büyük bir teknik adamdı. Ben o dönem hayatımın en zor süreçlerinden birini yaşıyordum. Askerdim, 18 ay görev yaptım. Lucescu, Galatasaray’a teknik direktör olarak geldiğinde ben ancak izin alabildiğim zamanlarda antrenmanlara katılabiliyordum. Hem takımın hem de benim için sıkıntılı bir dönemdi. Açıkçası ne yapacağımı çok da bilmiyordum. Sezonun ilk haftası Denizlispor deplasmanı vardı. Kadroya bile alınmamıştım. Maç toplantısından önce, yanında Turgay Vardar ile birlikte beni odaya çağırdı. Beklemediğim bir andı… İnsan o an ilgi ve güven bekliyor. Bana aynen şunu söyledi: Senin kaliteni biliyorum. Neler yapabileceğini biliyorum. Bu takımda ne yapmak istiyorsan onu yap. Çalım mı atmak istiyorsun, at. Dribbling mi yapmak istiyorsun, yap. Ama sahada kendin ol ve bana bir sinyal ver. Bundan sonra sana görev vereceğim. O konuşma bana inanılmaz bir özgüven verdi. Çünkü askerlikten dönmüş, ritmini kaybetmiş, mental olarak zor bir süreçten geçen bir oyuncuydum. Sonrasında UEFA Champions League maçları geldi. O dönem oynadığımız AC Milan karşılaşmaları hâlâ aklımda. Kafalar sıfır, saçlar stresten gitmiş… Ama sahada bambaşka bir karakter ortaya koyduk. Lucescu’nun istatistikleri de zaten her şeyi anlatıyor: 106 maçta 64 galibiyet, 21 beraberlik, 21 mağlubiyet. Gerçekten inanılmaz bir tablo. Bir anımı daha anlatayım… İç sahada Paris Saint-Germain ile oynuyoruz. Teknik direktörleri Luis Fernández. Maçı 1-0 kazandık ama ben o maçta inanılmaz bir efor sarf ettim. O dönem koşu mesafeleri ölçülmüyordu ama ben kendimden biliyorum, sahada basmadığım yer kalmadı. Maç bitiminde tünele giderken Fernández yanıma geldi ve bana You animal dedi. Yani bu kadar nasıl koştun der gibi… Sonra bir şey daha oldu. Arkadan kolumdan tuttu ve formanı bana verebilir misin dedi. Şampiyonlar Ligi maçından sonra rakip takımın hocasının senden forma istemesi… Tarif edilemez bir gurur. Formayı hemen verdim. Meğerse oğlu Răzvan Lucescu için istiyormuş. İşte Lucescu böyle bir insandı… Oyuncusunun formasını, oğluna götürmek için isteyen bir teknik direktör. Bu, onun ne kadar farklı bir karakter olduğunu anlatmaya yeter. Galatasaray ile şampiyon oldu, Beşiktaş ile şampiyon oldu… Ama bir tek fenerbahçe ile olamadı. Çünkü olmadı, nasip olmadı. Zaten UEFA Cup 2000 Final de onların stadında kazanıldı… Kaderin ayrı bir cilvesi. Bir gün İtalya’dan getirdiği çok şık bir pardösü giymişti. Hepimiz çok beğenmiştik. Bir süre sonra antrenmana geldik… Tam 24 tane aynı pardösü almış ve bütün takıma dağıtmıştı. İşte böyle bir adamdı. Onu kelimelere sığdırmak gerçekten zor. Bana kattıkları, bana verdiği değer, kurduğu o baba-oğul ilişkisi… Hepsi için minnettarım. Türk futbolu çok büyük bir değerini kaybetti. Mekânı cennet olsun.

Harrry Kewelll 10 🇳🇬

80,781 views • 3 months ago

GÜÇ & SİYASET & ARINMA Küçük şeylerden mutlu olmak bile lüks artık. Tekrar umutlanmaktan bile korkar olduk. Normalleşmek istiyoruz. Orta sınıf yok oluyor. İlginç bir şekilde etrafımızda kim varsa çoğu strese bağlı egzama gibi rahatsızlıklarla uğraşıyor. En az 15-16 yılını eğitimine adayıp hayattan çok beklentisi olmayan ama sadece huzurlu, rahat bir hayat yaşamak isteyen insanlar pişman. ‘Keşke bu kadar okumak yerine kısa yoldan para kazanabileceğimiz işler yapsaydık’ diyor eğitimli herkes. Çünkü herkes maddi sıkıntılar yaşıyor. Toplumun tüm değer yargıları bireyci, oportünist değerler üzerine oturmaya başladı. Topluma, ülkeye katkısı olabilecek, değer yaratabilecek insanlar toplumsal alanlardan uzaklaşıyor. İnsanlar birbirleri arasına, toplumla, ülkeyle arasına mesafeler koyuyor. Bir toplumun en büyük kaybı bu olsa gerek. Liyakatin, emeğin, adil olmanın, sadakatin hiçbir anlamı kalmıyor. Tek dert bir şekilde mevki sahibi olmak. Çünkü sadece mevki sahibi olanlar çorbayı içebiliyor. Her ne pahasına olursa olsun kazanma güdüsüyle hareket ediliyor. Ve işte bu nedenle de iktidar kavgası bizim gibi toplumlarda çok kanlı geçiyor. Lafı uzatmayalım. Çinliler birine beddua ederken ‘tuhaf zamanlarda yaşayasın’ derlermiş. Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz. 38. KURULTAY – ÖNCESİ ve SONRASIYLA ‘GÜYA’ DEĞİŞİMCİLER 38. Kurultay sonrasında yaşananları ve yaşanacakları aslında az çok herkes tahmin ediyordu. Çünkü ‘ne pahasına olursa olsun kazanma güdüsüne sahip olan arkadaşlar’ın bu güdülerini biz cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde görmüştük. 2019 sonrası İBB’de yaşananları, Sayın Kılıçdaroğlu’nun ABD ve Almanya ziyaretlerinde kurulan komploları hem ziyaretlere dahil olan birisi hem de İBB Başkanvekili sıfatıyla birebir gördük. Bu komploları yapanların kurultayda neler yapabileceğini az çok tahmin etmekle birlikte partinin zarar görmemesi için kamuoyunda tartışmak yerine bu kişilerle birebir konuşarak yapılan yanlışları söylemeyi tercih ettik. Ancak geldiğimiz noktada bu arkadaşlar yine kendi deyimleriyle ‘nasıl sosyal demokrat olamadılarsa’ CHP’li olamadıklarını da gösteriyorlar. Gemiye kaptan olabilmek için ellerinden ne geliyorsa yapıp kaptan olamayınca da gemiyi batırmaya çalışıyorlar. O zaman bize de konuşmak düşüyor. Ancak bilmedikleri ve anlamadıkları bir şey var. Rahmetli Hasan Fehmi Güneş’in de dediği gibi Cumhuriyet Halk Partisi benzersizdir. Ne demişti Sayın Güneş? ‘Köy öğretmeni oldum, köylerde öğretmenlik yaptım. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne öğrenci oldum, hukuk okudum. Cumhuriyet’in savcısı olarak görev yaptım. Cumhuriyet Halk Partisi’yle tanıştım. Partiye katıldım. Senatör, milletvekili, içişleri bakanı olarak görevlendirildim. Bu süreç boyunca başarı sayılabilecek her aşama Cumhuriyet Halk Partisi’ne aittir. Beni ben yapan Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Ben Cumhuriyet Halk Partisi’nin ürünü olan bir siyasetçiyim. Aslolan Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Siyasi hayatım boyunca gördüm ki Cumhuriyet Halk Partisi benzersizdir, üstündür, süre üstüdür, büyüktür, büyük doğmuş bir Partidir. Özgündür, özeldir, dünya ölçeğinde benzeri yoktur... Altıok süzgecinden geçmemiş, Parti’ye sırt çevirmiş olanları, dönekleri asla kabul etmeyin. Mustafa Kemal de öyle yapmıştır...’

Selcuk Sariyar

11,017 views • 4 days ago

Lütfen sonuna kadar okuyun 🙏 Avrupa Evcil Hayvan Yemi Endüstrisi Federasyonu (FEDİAF)… Evcil Hayvan Maması Derneği (PETFA)… Kedi ve Köpek Maması Üreticileri Birliği Derneği (PETBİR)… Türkiye’deki kedi-köpek maması sektörünün daha çok büyümesi için çalışan STK’lardan önde gelenleri… 2023 yılında Türkiye’deki mama sektörü finansal hacmi 1.9 Milyar Dolar imiş… Yine köpek maması ihracatı finansal hacmi 2023 yılı için 142 Milyon Dolar imiş ve önümüzdeki 5 yıl için 500 Milyon Dolar hedeflenmiş… Bunlar iki yıl önceki rakamlar… Ihraçatcılar birlikleri ülkemize milyarlarca dolarlık kedi-köpek maması getirmek için çalışmalarına tam gaz devam ediyormuş… Her yıl köpek maması fabrikalarının sayısı 4-5 katına çıkmakta %400-500 artış olmaktadır… Üzerine yabancı firmalar Türkiye kedi-köpek maması için pazarı nasıl ele geçiririz diye eylem planları yapıyormuş… Halihazırda pazara hakim olan ülke Almanya… Ülkemizdeki kedi-köpek maması sektörünün devasa şekilde artması için çalışan gruplardan sadece bir kaçı bunlar… Mama lobisi ne mi, işte bu!!! İtlaf talebimize canhıraş karşı çıkılması boşuna değil, barınaklar üzerinden bu sektörün büyütülerek devam ettirilmesi onlar için çok önemli… Sayın Cumhurbaşkanımız kesin olarak sokakta başıboş köpek olmayacağını bildirdi, lobi zaten eylem planlarını çoktan hazırlamıştı… Barınak üzerinden sektörün devamı hedeflenirken, toplanamayacağı, barınakların basit şekilde kurulmayacağı, sorunun hep çözümsüz kalacağını ve halkın artık akışına bırakacağını hesapladılar… Ajanları her yerde, itlaf talebini etkin olarak ben ve beni destekleyen birkaç meslektaşım ve yine tüm zorluklara rağmen her yönüyle kendini bu meseleye adamış kahraman olan dostlarımızdan başka para babası, etkin koltuk sahibi kimse yok maalesef… Halk istiyor, ancak karşımızdaki güruh sermaye sahibi para babaları… Tek ulaşabileceğimiz, bize yardım edebilecek kişi var, zaten hepsine yeter… Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan… Başkaca ne çaremiz, ne halkı düşünen yok… Bu birkaç örnekten sonra X’te ki saçma sapan devlet ile halkı karşı karşıya getirecek, barınak üzerinden mama lobisine destek olan kişilere, derneğe itibar etmeyin lütfen… Mama lobisi bırakın bu günü daha şimdiden sayın Cumhurbaşkanımız o koltuktan insinde kanunu lav edip, sokaklarda başıboş köpek istilası ile sektörü daha da büyüyerek devam etsin diye seçim çalışmalarına başladı… Konuya hep siyaset üstü baktım, öyle idi, ancak yaptığım araştırmalar dehşet verici, başıboş köpeğe karşı tek lideri desteklemek zorundayız… Sokaktaki iki tane dilenci seviyesine indirip saçma sapan bir kaosa soktular bizi… Oysa ki mücadele ettiğimiz hem ulusal hem uluslararası devasa bir canavar… Nefsimizi bir tarafa bırakarak, siyasi görüşlerimizi ikinci plana atarak bu ülkemize, milletimize yapılan ihaneti en güçlü irade ile bertaraf etmek için çalışmalıyız… Halen sınırsızca, deli gibi başıboş köpek ürettiklerini unutmayın… Çocuklarımız ölüyor… Bir Aslıhan yetmez, hepiniz mücadele etmek zorundasınız… Lütfen… Recep Tayyip Erdoğan , Hasan Doğan Erdoğan Dijital Medya #TunahanYılmazİçinAdalet #yks2025 #yks25 #Gaza

Av.Arb.ASLIHAN ERGÜN ERCAN ⚖️

16,353 views • 1 year ago

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki 39’uncu Mekanize Piyade Tümen Komutanlığımızdaki Mehmetçiklerimize hitaben bir konuşma yaptı. Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: TERÖRLE MÜCADELEDE BÜYÜK BAŞARILAR ELDE ETTİK Sayın Genelkurmay Başkanımız ve Kuvvet Komutanlarımızla birlikte kardeş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunmaktan ve bu vesileyle 39’uncu Mekanize Piyade Tümen Komutanlığımızı ziyaret etmekten büyük bir mutluluk duyduğumuzu özellikle ifade etmek istiyorum. Bölgemizde ve dünyada her geçen gün risk ve tehditlerin arttığı hassas bir süreçten geçiyoruz. Böylesine kritik bir ortamda jeopolitik ehemmiyeti yüksek bir coğrafyada bulunan ülkemizin bu çok yönlü tehdit ve tehlikelere karşı koyabilmek için daima güçlü ve uyanık bulunması bir zorunluluk hâline gelmiştir. Millî Savunma Bakanlığı olarak bizler de bu anlayışla stratejiler üretiyor, ülkemizin bekası, asil milletimizin güvenlik ve huzuru için kapsamlı ve etkin bir şekilde faaliyetlerimizi icra ediyoruz. Yaptığımız planlamalar sürekli artırdığımız kabiliyetlerimiz ve personelimizin kahramanlığı ile yurt içinde ve sınır ötesinde terörle mücadelede büyük başarılar elde ettik. Bu çabalarımız sonucunda Sayın Cumhurbaşkanımızın vizyoner liderliğinde başlatılan “Terörsüz Türkiye” süreci hedefine kararlı adımlarla ilerliyor, bin yıllık kardeşliğimizi pekiştirmek için var gücümüzle çalışıyoruz. Terörle mücadelemizde olduğu gibi tüm faaliyetlerimizde ülkemizin ve asil milletimizin hak ve menfaatlerini gözetiyor çalışmalarımızı etkin bir şekilde sürdürüyoruz. Bu kapsamda hudutlarımızın emniyetini de en modern ve en etkili tedbirlerle sağlarken Mavi ve Gök Vatanımızdaki hak ve menfaatlerimizi de tavizsiz bir şekilde koruyoruz. Bunun yanı sıra pek çok coğrafyada uluslararası güvenlik barış ve istikrar için de etkin roller üstleniyoruz. Artık birçok ülkenin de kabul ettiği gibi Türkiye’nin uluslararası alandaki yapıcı rolü tartışılmaz derecede önemlidir ve gereklidir. Son olarak Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliği ve ülkemizin ev sahipliğinde başarıyla gerçekleştirilen NATO Zirvesi de Türkiye’nin uluslararası alandaki saygınlığını bir kez daha tüm dünyaya göstermiştir. Şu bir gerçek ki Türkiye pek çok alanda sahip olduğu imkân ve kabiliyetleri güçlü ve etkin ordusu sürekli gelişen modern yerli-millî savunma sanayisi ile güvenin, istikrarın ve refahın en önemli adreslerinden biri konumundadır. TÜRK ASKERİNİN EMSALSİZ KAHRAMANLIĞI TARİHE ALTIN HARFLERLE YAZILDI Millî meselemiz olan Kıbrıs’ta da Garanti ve İttifak Antlaşmaları kapsamında güvenlik ve barışın korunmasına yönelik faaliyetlerimizi siz kahraman silah arkadaşlarımın büyük fedakârlıkları sayesinde başarıyla yerine getiriyoruz. Ada’da senelerce devam eden çatışmalar ancak 52 yıl önce kahraman ordumuzun bu topraklara ayak basmasıyla sonlanmış, hem Türkler hem de Rumlar için güvenli ve huzurlu bir ortam tesis edilebilmiştir. Büyük bir başarıyla icra edilen bu harekâtta Türk askerinin üstün yetenekleri emsalsiz kahramanlığı da bir kez daha tarihe altın harflerle yazılmıştır. 39’uncu Piyade Tümenimiz de Ada’ya ilk çıkan birliklerden biri olma şerefine nail olmuş ,Barış Harekâtı’nın her iki aşamasında da kahramanca mücadele sergilemiş soydaşlarımızın maruz kaldığı zulmü durdurmak için 142 şehit vermiştir. O tarihten bu yana Kıbrıs’ta önemli görevler üstlenen Komutanlığımız; Ada’daki diğer unsurlarımızla birlikte Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve güvenliğinin güvencesi durumundadır. 39’uncu Piyade Tümenimizin bugünkü mensupları olan sizler de burada hayati ve tarihî bir vazife icra ediyor hem kahraman ordumuzun hem de devletimizin etkinliğini Kıbrıs’ta gösteriyorsunuz. AVRUPA PARLAMENTOSU’NUN KARARI BİZLER İÇİN YOK HÜKMÜNDEDİR Kıbrıs’ın sahip olduğu stratejik konum da dikkate alındığında güvenlik ve istikrarın devamı bakımından Türk askerinin buradaki varlığının ne kadar kritik önemde olduğu bir kez daha görülmektedir. O dönemleri bizzat yaşayan bir komutanınız olarak bilmenizi isterim ki yıllarca uluslararası çözüm önerilerine olumlu yaklaşmamıza rağmen atılan adımların karşılığını maalesef göremedik. Yine de hiçbir zaman iyi niyetli tutumumuzdan ve uluslararası hukuka uygun makul çözüm arayışlarımızdan asla vazgeçmedik vazgeçmeyeceğiz. Bunun için Kıbrıslı kardeşlerimizin kazanılmış hakları olan egemen eşitlikleri ve eşit uluslararası statülerinin teyidinin vazgeçilmezimiz olduğunu belirtiyoruz. Kısa süre önce Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen ülkemizi hedef alan asılsız iddialar içeren kararın hiçbir hukuki, tarihî ve vicdani temeli bulunmamaktadır. Rum lobilerinin etkisiyle hazırlanan bu yanlı yaklaşım bizler için yok hükmündedir ve alınan kararı en güçlü şekilde reddediyoruz. Bu tür siyasi metinlerin ne Kıbrıs’taki tarihî gerçekleri değiştirmesi ne de ülkemizin meşru haklarını tartışmaya açması mümkündür. Ne yazık ki Avrupa Birliği kurumları Rum kesimini üyeliğe kabul ettikleri tarihten itibaren Kıbrıs meselesine tarafsız yaklaşabilme vasfını büyük ölçüde yitirmiştir. Avrupa Parlamentosu da kurumsal tarafsızlığına gölge düşüren bir tutum sergileyerek; - 1963-1974 yılları arasında Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı sistematik saldırıları katliamları zorla göç ettirmeleri ve temel insan hakları ihlallerini görmezden gelmeye devam etmekte; - Kıbrıs Türk halkını yok olmaktan kurtaran ve Ada’ya kalıcı barış ile istikrar getiren 1974 Barış Harekâtı'nı çarpıtmayı tercih etmektedir. Hâlbuki EOKA terörüyle gerçekleştirilen katliamlar ve Kıbrıs Türklerine yönelik mezalimler tarihî gerçeklerle sabittir. Geçmişte Mora’da, Balkanlarda, Anadolu’da, Kıbrıs’ta masum sivillere yönelik işledikleri vahşetler tarihî kayıtlarla ortadayken bu gerçekleri görmezden gelenlerin siyasi saiklerle Türkiye’yi ve kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimizi hedef alan değerlendirmeleri asla kabul edilemez. TARİH SİYASİ ARGÜMANLARLA DEĞİL, BELGELERLE VE HAKİKATLERLE YAZILIR Bugün Gazze’de bütün dünyanın gözleri önünde yaşanan ağır insanlık dramı karşısında sessiz kalmayı tercih edenlerin Kıbrıs konusunda tarihî gerçeklerle bağdaşmayan değerlendirmelerde bulunmaları uluslararası vicdan bakımından da ciddi bir çelişkidir. Unutulmamalıdır ki tarih, siyasi argümanlarla değil belgelerle ve hakikatlerle yazılır. Hakikatler de er ya da geç bütün açıklığıyla ortaya çıkma vasfına sahiptir. Gerçek şu ki Türkiye uluslararası hukuktan doğan haklarından ve garantör devlet olarak üstlendiği sorumluluklardan dün olduğu gibi bugün de yarın da asla taviz vermeyecek adil bir çözüm için çalışmaya devam edecektir. Nitekim artık pek çok tarafsız kurum ve kişi de Ada’da kalıcı çözümün ancak eşit egemen iki devletin varlığı temelinde mümkün olabileceğini ifade etmeye başlamıştır. Bu kapsamda muhataplarımızı ve üçüncü tarafları gerçeklerden uzak iddialara tutunmaktan vazgeçmeye miadı dolmuş statükocu söylemleri bir kenara bırakmaya ve tarihî gerçeklerle uyumlu, makul ve yapıcı bir anlayışla çözüme yönelmeye davet ediyoruz. Hem Kıbrıslı Türkler hem de Rum komşularımızın müreffeh geleceği ve Ada’da kalıcı huzur ve barış iklimi için en doğru yolun bu şekilde olacağı muhakkaktır. Öte yandan Doğu Akdeniz’e etkileri bağlamında; - Özellikle İsrail’in Gazze ve Lübnan’da uluslararası hukuku yok sayarak yürüttüğü saldırılar, bölgenin güvenliğini ciddi anlamda tehdit etmektedir. - Rum kesimi de bu durumdan istifade ederek istikrara zarar verebilecek faaliyetlerini sürdürmektedir. - Ayrıca bu süreçte Doğu Akdeniz’de ve Ada’nın güneyinde yabancı ülkelerin hareketliliği de artmıştır. Tüm bunlara karşı uluslararası hukuk çerçevesinde ülkemizin ve Kıbrıs Türkü’nün hak ve menfaatlerini korumak için büyük bir güç azim ve kararlılığa sahip olduğumuzu bir kez daha hatırlatmak isterim. Siz kıymetli silah ve mesai arkadaşlarımın da bu bilinçle ifa ettiğiniz tarihî görevi bundan sonra da büyük bir özveri içerisinde yerine getireceğinize yürekten inanıyorum. Ayrıca kıta stajı kapsamında burada bulunan son sınıf Harbiyelilerimizin de; başta Kıbrıs meselesi olmak üzere millî tezlerimize çok iyi hâkim olmalarını ve burada edinecekleri bilgi ve tecrübeleri mezun olduktan sonra meslek hayatlarına en güçlü şekilde yansıtmalarını beklediğimi ifade etmek isterim. Bu vesileyle; Mete Han’dan Sultan Alparslan’a Fatih Sultan Mehmet’ten Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve bugüne kadarki tüm devlet büyüklerimizi ve komutanlarımızı saygıyla anıyorum. Ayrıca Kıbrıs Türk halkı için mücadele eden aziz şehitlerimizi Kıbrıslı mücahitleri ile mücahideleri ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor gazilerimize şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Sizleri bir kez daha sevgiyle selamlıyor görevlerinizde üstün başarılar diliyor hepinizin gözlerinden öpüyorum. Kalın sağlıcakla… #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

84,404 views • 8 days ago

İHH’dan Ayrıldım… Mayıs 2016 tarihinde İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Merkez Medya ve Sosyal Medya Birimi’nde muhabir olarak başlayan ve içerik üreticisi olarak devam eden profesyonel çalışma hayatım, bugün itibariyle son buldu. Elbette, karşılıklı anlayış çerçevesinde. Ve tabi gönül bağı devam Allah’ın izniyle. Aradan geçen 7,5 yıl şüphesiz bana çok büyük tecrübeler kazandırdı. Bir insan için en değerli yıllardır belki de 20 ila 30 yaş arası. Ve ben ömrümün en kıymetli yıllarının böylesi güzide bir kurumda geçmiş olmasından onur duyuyorum. Umarım hakkını verebilmişizdir bunca nimetin ve hizmet fırsatının… Onlarca coğrafyayı ziyaret etmek, oralarda yaşananları Türkiye ve dünya kamuoyu ile buluşturmak nasip oldu. Kah Srebrenitsa’da yumruklarımızı sıktık, kah Patani’deki yetimlerimizle hayatımızın belki de en mutlu günlerini geçirdik. Gittiğimiz her memleket, derin izler bıraktı yüreğimizde. Mesleki olarak kazandırdığı tecrübeleri saymak mümkün bile değil. Vakfa başlarken, benim için büyük müjde olan bu haberi takipçilerimle paylaşırken “Ümmete hizmet yolunda vites büyütüyoruz” iddiasında bulunmuştum. Öyle olmuş mudur gerçekten bunu tarih takdir edecek. Ama yazdığım her habere; basına servis ettiğim her bültene, fotoğrafını çektiğim her kareye, imza attığım her belgesele, klibe; inandım. İnandım da yaptım. Vicdan terazimde tarttım, maşeri vicdana sorgulattım ve öyle paylaştım kendi mecrasında. Bu nedenle ki bugün sonuna kadar huzurluyum ve hiçbir keşkem yok. Bir keşkem var aslında: İşi yapabilmenin heyecanı, sonuca bir an evvel ulaşabilmenin gayretiyle biraz yorduğum ve hatta belki de istemeden de olsa kırdığım abiler, arkadaşlar oldu; biliyorum. Ama eğer onlar da bu satırları okuyorlarsa şunu yürekten yazıyorum ki hiçbiri bir art niyetle değildi. Belki toyluk, belki biraz Karadenizlilik ve belki de biraz uzun yılların kurs ortamlarında geçmiş olmasından kaynaklıydı bu bilinçsiz yormalar. Onlar özellikle haklarını helal etsinler ve bana bunu aşabilmem için dua etsinler, ricamdır. Eksiğimin farkındayım, er ya da geç düzelteceğim inşallah. Son haftalarda yıllık izinlerimi kullanıyordum ve bu sürede vakıfta mesaimin geçtiği tüm abilerle - kardeşlerle helalleşmeye gayret ettim. Henüz görüşemediklerimiz var, onlarla da en kısa zamanda yapacağız inşallah. Tüm bunların her birine ve özellikle yakın çalışma arkadaşlarıma, abilerime sonsuz teşekkürlerimi burada sunmak istiyorum. Bir vakte kadar hiçbir akrabamın dahi olmadığı şu İstanbul’da bana aile oldular, baba oldular, öz abiden öte abilik yaptılar. Allah her birinden razı olsun, güzel işlerinde muvaffak eylesin. *** “Medya” meselesini belki de gereğinden fazla kafasına takmış birisiyim. Bu, yola çıktığımda da böyleydi aslında. Lakin kaçırdığım bir yer varmış. Bunu zamanla öğrendim: Ekonomik bağımsızlık olmadan medyada var olabilmek ve söz söyleyebilmek mümkün değilmiş. Aslında neredeyse tüm meslek dallarında dünya gidişatında böyle bir ivme var. Özel şirketler, devletlerden fazla söz sahibi olabiliyorlar yeni düzende artık. Bugün Selçuk Bayraktar’ı güçlü kılan en önemli şeyin de tam olarak bu olduğu kanaatindeyim. Kendileri de defaatle bunun altını çiziyorlar zaten. Eğer bu çaba, devletin kanatları altında ilerletilseydi bugünlere gelemeyecekti muhtemelen. Bürokratik engeller, değişen siyasi atmosfer vs. Dün, bakan olduğu için en önemli atılımlara imza atabilen adamlar bugün neredeler, hangi işle meşguller acep bir bakın. Ama Bayraktar Ailesi, kendi çizgilerini muhafaza ettikleri müddetçe bir ömür bu başarıyı sürdürebilecekler. Sürdürsünler de zaten, duamız o yönde… Demem o ki bu kurtlar sofrasında var olabilmek için önce mesleki birikim elde edilecek. Ardından da ekonomik bağımsızlık. Aslında bu yeni bir şey de değil. Bir arkadaşım bu meseleleri konuştuğumuz esnasında Ahi Teşkilatından bahsetti ve “Bu eskiden de böyleydi. Girerdin bir ustanın yanına çırak olur, işi öğrenir sonra müsadeni ister yoluna bakardın.” Kendisi farkında değildi belki de hatırlattığı bu hakikatin. Ama tam da duymam gereken zamanda gelmişti bana bu hatırlatma. Evet, meslekte 10 yılı devirdim ve artık sıra bu işin ekonomik tarafını halletmeye geldi. Ardından da sıra bu işin destanını yazmaya gelecek evelallah. Tabi, sizlerin bugüne kadar yanıbaşımda hissettiğim o eşsiz dualarıyla. Çünkü, Müslümanlar hala olması gereken düzeyde temsil edilemiyor henüz medyatik düzeyde. Çünkü, hala zalimler mazlum; mağdurlar yok sayılıyor bu kirli düzende… Bir de şu var: İstanbul’da yaşamak her geçen gün zorlaşıyor. Tıpkı diğer büyük devletlerin başkentlerinde olduğu gibi burada da hayata tutunmak, ekonomik olarak ayakta kalmak kolay olmayacak. Devlet, “Ben sana Anadolu’da da yol, hastane yaptım, İstanbul’da yaşamak zorsa oraya gidebilirsin” diyecek alttan alttan. Bunun için yöneticileri de suçlu bulamıyorum doğrusu. Aksini yapsalar akıntıya karşı kürek zorlamış olacaklar ki bugüne kadar deneyenlerin başaramadığı gibi onlar da başaramayacaklar. Öyle ise yeni hale karşı vaziyetimizi almak icap ediyor. Hem zaten rızkın onda 9’u ticarette değil miydi? Ya Allah… “Hak, haklının en mukaddes malıdır, vermezlerse alacaksın tamam mı?” diyen şaire verilmiş bir sözüm var. Yitik hazinemizi bulamazsam da yolunu gösterecek, ardımızdan gelen nesle medyanın, sinemanın neden önemsenmesi gerektiğini hatırlatacağım. Sancağımızı bizden çalanlar da böyle başlamışlardı işe bundan 150 yıl evvel. Gazetecilik faaliyetleri gömmüştü bu asil milleti diri diri toprağa. Bugün de bu cephede pek bir şey değişmedi. Adı gazete değil artık ama yol yöntem yine aynı. Adına medya demiş olalım bu düzenin. Hala bizden koparmaya devam ettikleri evlatlarımızı, memleketlerimizi, şehirlerimizi ve geleneklerimizi neyle kopartıyorlar, bir hatırlayalım isterseniz: Dizi, film, medya propagandası ve her ne halt yerse yesin asla dokunulmaması gereken gazeteciler… Hafızlığın ardından imamlık, müezzinlik, vaizlik, müftülük yolunu bırakıp bu alana yönelme saikim de buydu tam olarak zaten. Şimdi yeni bir heyecanla Besmelesini çekiyorum tüm bu niyetin. *** “Ne yapacaksın?” sorusuna cevaba gelelim şimdi: Vakfa girdiğimde yapabildiğim tek profesyonel şey haber yazabilmekti. Zamanla, medya ilişkilerinin nasıl kurulacağından tutun da fotoğraf - video çekmeye; bunların hangi bakış açısıyla elden geçmesi gerektiğine ve tüm bunları aynı anda kompleks bir şekilde nasıl yönetilebileceğine kadar birçok noktada kendimi geliştirme fırsatım oldu. Bugün geldiğim noktada sadece vakıftan değil, kamusal hayat denen mesaili hayattan da ayrılıyorum. Tabi büyük konuşmak da istemem lakin en azından bir müddet böyle deneyeceğim. Evet, şahıs şirketimi kurdum ve artık evden devam edeceğim rızkımı aramaya. Elbette bu bir risk. Maaşlı düzenden, düzensiz bir gelire geçmek çok kolay olmasa gerek. Ama kim dedi ki zaten risksiz başarı var? Bugüne kadar neyi başarmak nasip olduysa o korkularımın üzerine giderek oldu. Hatta en güçlü yanlarım da burası oldu hep: Acı acı, tırnaklarımla neyi kazandıysam o yaptı beni ben… Halihazırda dışarıdan destek olarak üstlendiğim işler var. Gün geliyor bu kurumların ya da kişilerin, fotoğraflarını çekiyorum. Gün geliyor, haberlerini yazıyorum, sosyal medyalarını yönetiyorum. Gün de geliyor belgesellerini, kliplerini, sosyal medya videolarını her şeyiyle birlikte yönetip bunun pazarlamasına gayret ediyorum. Eğer sizin de böyle bir ihtiyacınız varsa, bir vakfınız, bir Kuran Kursu’nuz, bir ticari işletmeniz ya da kendiniz için böyle bir ihtiyaç duyuyorsanız ve asgari müştereklerde buluşabiliyorsak size de bu noktada hizmet verebileceğimi buradan ilan etmek istiyorum. Bu işlerin de her birinin yine benim davama hizmet eden iş kalemleri olmasına gayret ediyorum. Bu benim bakmakla yükümlü olduğum eşimin ve Selimhan’ımın iaşesini temin için. Bunun dışında ekran yüzü olarak ama bir mecrada ama kendi oluşturmayı planladığım ortamda sözümü söylemem gerekiyor. Bu bir sac ayağıysa sadece tekniğini bilmek ya da sadece parasını kazanmak yetmiyor. Onun da arayışı içerisindeyim. Ama zorlamayacağım. Çünkü artık içimdeki deli kanı yenebilecek kadar büyüdüm. Biliyorum, nasipte varsa su akacak ve yolunu bulacak… Hem de hevesini ettiğimin de ötesinde! Adı lazım değil bir medya patronu, bugün değil çalışanlarına, eğitime gelen öğrencilerine bile hatırı sayılır bir maaş verebiliyor. Ne sebeple? Batıl davasına asker yetişsin için. Var mı Müslümanlar arasında böyle bir yapı, hem bunun heveskarlığını oluşturabilen ve hem de ödemesi gereken miktarı titremeden verebilen? Şimdi benim derdim de bu. Önce kendi iaşemi rayına oturtacağım. Ardından da ne tecrübem varsa ya da piyasada ne tecrübesi olan makul gazeteciler varsa her birinin bu aktarımı yapabilmesi için şu yeni şartlara göre bir sistem kurmaya gayret edeceğim. Gelen adamlar burada hem işi öğrenecekler hem iaşelerini temin edecekler. Oldum diyen de rahatlıkla piyasada kendi düzenini kurabilecek, ama Müslümanca! Allah’ım nasip et… Söz tükendi. Dualarınıza talibim. Rabb’im araç diye gördüklerimizi amaçlaştırmasın inşallah. Hepsinden öte bir kul olarak eksiklerimiz de çok. Her biri için ayrı ayrı dualarınıza tekraren talibim. Vesselam. | Temmuz, 2023

Bilal Gündoğdu

152,428 views • 3 years ago

Ümit Özdağ: 🎙️Ekonomik kriz, çok ağır bir şekilde ve her geçen gün daha da ağırlaşarak devam ediyor. Zenginlik el değiştiriyor. Tarım çöküyor. Kırsal alan insansızlaşıyor. Şimdi toprak da el değiştirmeye başlamış durumda. Ağır bir yoksulluk yıllardan buyana sürerken, halkın geniş kesimleri açlıkla mücadele ediyorlar. Küçük bir yandaş azınlık grup ise kamu ihalelerinden beslenmeye devam ediyor, zenginleşmeye devam ediyor. Ortak olma adı altında insanların emekleriyle üretmiş oldukları zenginliklere el konuluyor. Hukukun üstünlüğünün olmadığı bir ülkede yatırımcı kendisini güven içerisinde görmüyor ve Türkiye'den dışarıya büyük bir servet kaçışını görüyoruz. Çıkan sadece nakit sermaye değil, beşeri sermayenin de Türkiye'yi terk ettiğini ne yazık ki görüyoruz. Türkiye'nin geleceğini inşa etmesi gereken beyinler bu ülkede Erdoğan yönetimi altında gelecek görmedikleri için vatanlarını terk ediyorlar. Başka diyarlarda, başka ülkelere, başka toplumlara bilgilerini sunuyorlar ve o toplumların kendilerini geleceğe hazırlamasına, zenginleşmesine katkıda bulunuyorlar. Biraz önce partimizin Hollanda temsilcisiyle görüştüm. Siber güvenlik uzmanıymış. Türkiye'nin çok önemli firmalarının birisinde siber güvenlik uzmanı olarak çalışırken, Hollanda'ya gitmiş, şimdi Hollanda'da çalışıyor. Kendisi gibi yüzlerce siber güvenlikçi gibi… Türkiye zengin bir ülke ancak Türk halkı fakir ve fakirleşmeye devam ediyor. Biz, Zafer Partisi olarak kurulduğumuz günden buyana bu soygunun durdurulması ve zenginliklerin küçük bir azınlık grubuna değil Türk Halkı’na verilmesinin mücadelesini veriyoruz. Ancak Zafer Partisi'nin özellikle 13 milyon sığınmacı ve kaçağın vatanlarına dönmesi konusundaki politikaları ve terörizmle mücadele konusundaki politikaları ön plana çıktı geride bıraktığımız dört yıl içerisinde. Ancak partimizin ekonomiyle ilgili politikalarını da gündeme taşımak ve geniş halk kitlelerine iletebilmek amacıyla 8 ay önce yeni bir çalışma süreci daha başlattık, Küreselleşme ve Zafer Ekonomisi başlıklı raporumuzu değerli basın aracıyla kamuoyu ile paylaştık. Ve daha sonra heyetlerle Türkiye'nin değişik Ticaret ve Sanayi Odaları’nı ziyaret ederek programımızı anlatma mücadelesine başladık. Ancak bildiğiniz gibi hukuksuz bir şekilde Öcalan için rehin alınmam ve 5 ay süreliyle Silivri'de tutulmamla bu çalışmamız bir ara vermek zorunda kaldık. Şimdi “Zafer Ekonomi Konseyi” olarak ikinci bir çalışma sürecini başlatıyoruz. Bu konsey, Zafer Partisi'nde görev alan ve ekonominin akademi, özel sektör ve devlet sektöründe üst düzey yöneticilik yapmış deneyimli Zafer Partilinin olduğu bir ekipten oluşuyor. Zafer Ekonomik Konseyi, partimizin ekonomik politikalarını şekillendirecek hem de topluma büyük bir tempoyla, etkili bir tempoyla bütün Anadolu'yu dolaşarak anlatacak. Değerli arkadaşlar AK Parti iktidarı tükenmiş ve sona gelmiştir. AK Parti gidiyor. Bu gidişi, yapmış olduğu çalışmaların hiçbirisinin durduramayacağı da görülüyor. Ancak gerisinde büyük bir enkaz bırakarak gidecek ve biz şimdiden bu enkazı nasıl kaldıracağımızı planlamak ve bu planı da Türk Halkı’na anlatmak zorundayız. Konseyimizin amacı ekonomideki yeniden inşa sürecinin sürdürülebilir planlı kalkınma anlayışıyla nasıl yürütüleceğini; tarımdaki, sanayideki ekonomik kalkınmanın hangi zeminde, hangi teorik çerçevede gerçekleşeceğini; hangi adımların atılacağını Türk Halkı’na anlatmak olacak. Bugün bu amaçla bir araya geldik ve çalışmalarımıza başlıyoruz. Hayırlı olsun. “İttifak” sorusu üzerine Genel Başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ: Bakın benim söylediğim şuydu: Bahçeli'yle Öcalan'ın el ele tutuştuğu ve Erdoğan'ın da onların elinden tuttuğu bir siyasi tablo görüyoruz. 12 Temmuz'da Erdoğan yapmış olduğu konuşmada, “Biz bu yola AK Parti olarak Milliyetçi Hareket Partisi ve DEM ile çıkıyoruz” dedi. Evet. Yani bir DAM ittifakı söz konusu. Böyle bir ittifakın oluştuğu ortamda muhalefetteki partiler ‘Biz bir araya gelmeyiz’ deme şansına, lüksüne sahip değildirler diye düşünüyorum. Açıkladığımız bu. Yoksa bir görüşme yapıldı, bu görüşmede bir anlaşma sağlandı noktasından daha uzaktayız. Bir ilkeyi açıkladık. Zafer Partisi olarak biz ittifaklara kapalı değiliz. Bakın o da söylemek için erken. Cumhurbaşkanlığı yarışında kimler aday çıkar? Bunları bilmiyoruz. İki aday mı olur? Üç aday mı olur? Dört aday mı olur? Bilmiyoruz. Onun için şimdi sadece Cumhur İttifakı'nın ve DEM iş birliğinin oluşturduğu DAM İttifakı’nı aşacak her türlü modelin çalışılması gerekir kanaatindeyiz.

Haberiniz

10,603 views • 11 months ago

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, SETA ve Münih Güvenlik Konferansı Vakfı tarafından düzenlenen “Ankara’daki Müttefikler Konferansı”nın açılış konuşmasını yaptı. İletişim Başkanı Burhanettin Duran’ın da katıldığı törende konuşan Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: NATO KENDİSİNİ YENİLEYEBİLDİĞİ İÇİN VARLIĞINI SÜRDÜRDÜ NATO Ankara Zirvesi marjında düzenlenen “Müttefikler Ankara’da” etkinliğinde sizlerle bir arada bulunmaktan memnuniyet duyuyorum. SETA Vakfına, Münih Güvenlik Konferansına ve bu etkinliğe katkı sağlayan tüm kurumlara teşekkür ediyorum. Stratejik, siyasi, endüstriyel ve akademik bakış açılarını bir araya getiren bu etkinlik, İttifak açısından kritik bir dönemde değerli bir platform sunmaktadır. NATO, kuruluşundan bu yana bir askerî ittifaktan daha fazlası olmuştur. Kolektif savunmanın, siyasi dayanışmanın ve transatlantik bağın kurumsal ifadesini teşkil etmiştir. Tarih boyunca ittifaklar ya kısa ömürlü olmuş ya da değişen koşullara uyum sağlayamamaları nedeniyle işlevsiz hale gelmiştir. NATO ise temel amacını gözden kaçırmadan kendisini yenileyebildiği için varlığını sürdürmüştür. Genel hatlarıyla NATO’nun evrimi üç aşamada ele alınabilir. Birinci aşama, “NATO 1.0” olarak adlandırılan, İkinci Dünya savaşını müteakip, Soğuk Savaş dönemini kapsayan ve gerçekçi tehdit değerlendirilmesinin yapılarak İttifakın misyonunu sürdürdüğü dönemdir. Bu kapsamda, hazır kuvvetler, muharebe hizmet desteği kapasitesi ve güvenilir yük paylaşımı ile birlikte çalışabilirliği inşa ederek ortak güvenliği sağlamıştır. Bu dönemde ittifakın temel önceliği, kolektif savunma çerçevesinde güçlü ve caydırıcı bir askerî yapı tesis etmek olmuştur. Ancak Soğuk Savaş sonrasında küresel sistemde yaşanan köklü değişim ile birlikte birçok Avrupalı Müttefik savunma harcamalarını, kuvvetlerini, stoklarını ve sanayi kapasitesini azaltmıştır. “NATO 2.0” olarak tanımlanan bu dönemin odak noktası terörizm ve Balkanlar’daki savaşlar nedeniyle kriz yönetimi ve alan dışı harekâtlar olmuştur. 2014 yılından bu yana konvansiyonel savaş kademeli olarak NATO sınırlarına ulaşmış, yeni büyük güç rekabeti ve eş zamanlı bölgesel krizler bizi yeni bir aşamaya, yani “NATO 3.0” dönemine taşımıştır. Bu sürecin temel sınaması, NATO’nun krizleri yönetme ve her yönden gelen tehditlere karşılık verme kabiliyetini koruyarak güvenilir kolektif savunmayı yeniden tesis etmesidir. Bu durum; Avrupa’nın konvansiyonel savunmada daha fazla sorumluluk üstlendiği, ancak transatlantik bağın ve ABD’nin genişletilmiş caydırıcılığının vazgeçilmezliğini koruduğu, daha güçlü, daha gerçekçi ve daha dengeli bir İttifakı gerekli kılmaktadır. AVRUPALI MÜTTEFİKLER DAHA FAZLA SORUMLULUK ÜSTLENMELİ Bu dönüşüm, olağanüstü karmaşık bir güvenlik ortamında gerçekleşmektedir. Ukrayna’daki savaş Avro-Atlantik güvenliğini şekillendirmeye devam ederken, İran, İsrail ve ABD’yi kapsayan son çatışma, bölgesel krizlerin nasıl küresel sonuçlar doğurabildiğini göstermiştir. Füze ve insansız hava aracı saldırıları, deniz ulaşımındaki kesintiler, enerji arzının sekteye uğraması ve tedarik zincirleri üzerindeki baskı, tehditlerin birbiriyle ne kadar derinden bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle NATO; doğu ve güney kanatları ile Avrupa-Atlantik alanının ötesindeki sınamaları kapsayan kapsamlı bir 360 derece bakış açısını muhafaza etmelidir. Böylesine kritik bir dönemde Avrupalı Müttefikler daha fazla sorumluluk üstlenmelidir. Ancak bu, yalnızca daha yüksek bütçe rakamları açıklamakla gerçekleştirilemez. Savunma harcamaları; hazır birliklere, eğitimli personele, mühimmata, dayanıklı lojistik sistemlere, bütünleşik komuta yapılarına ve muharebe edebilir kuvvetlere dönüşmelidir. Külfet paylaşımı ayrıca operasyonel riski, coğrafi konumu, hazırlık seviyesini, görev katkılarını, sanayi kapasitesini ve kriz anında görev icra edebilme kabiliyetini de dikkate almalıdır. Zira ABD’nin Avrupa’daki askerî varlığına ilişkin düzenlemeleri, İttifak içindeki sorumlulukların yeniden dengelenmesi ihtiyacını daha da belirgin hâle getirmektedir. Bu bakımdan Türkiye’nin tecrübesi son derece değerlidir. Avrupa’nın büyük bölümü Soğuk Savaş sonrasında silahlı kuvvetlerini küçültürken Türkiye aynı yolu izlememiştir. Türkiye, büyük, profesyonel ve faal bir kuvvet yapısını muhafaza etmiş; hazırlık seviyesini artırmış, savunma sanayine yatırım yapmış ve zorlu ortamlarda harekât icra etme kabiliyetini korumuştur. Bu geniş imkân ve kabiliyetler ile sahip olunan devamlılık, bugün hem Türkiye hem de İttifak için stratejik bir avantaja dönüşmüştür. Bazı Müttefikler birliklerini yeniden teşkil etmeye, personel temin etmeye ve stoklarını yenilemeye çalışırken Türkiye mevcut yapıları ve operasyonel bilgi birikimi sayesinde derhâl katkı sağlayabilmektedir. Bu nedenle Türkiye; konuşlandırılabilir kuvvetleri, tecrübeli komutanları, yerleşmiş eğitim kültürü ve sağlam askerî temeliyle NATO 3.0 sürecinde güçlü bir konuma sahiptir. Bu durum Türkiye’nin; hazırlık açıklarının kapatılmasına katkı sağlamasına, farklı kanatlarda caydırıcılığı güçlendirmesine ve krizlere süratle karşılık vermesine imkân tanımaktadır. TÜRKİYE, NATO’NUN EN BÜYÜK İKİNCİ ORDUSUNA SAHİP Saygıdeğer Konuklar, Türkiye, 1952 yılında NATO’ya katılmasından bu yana yalnızca İttifakın coğrafi ön hattında yer alan bir ülke olmamıştır. Aksine Türkiye, risk üstlenen, sorumluluk alan, krizlerde sahada yer alan ve gerektiğinde caydırıcılığın fiilî yükünü taşıyan bir duruş sergilemiştir. Türkiye; yüksek eğitim standartları, operasyonel tecrübesi ve güçlü müşterek harekât kapasitesiyle NATO’nun ikinci büyük ordusuna ve en yetenekli kuvvetlerinden birine sahiptir. Yüksek hazırlık seviyesindeki komando birliklerimiz, geniş bir coğrafyada süratle konuşlanma ve krizlere etkili şekilde müdahale etme imkânı sağlayan önemli stratejik güç çarpanlarıdır. Türkiye olarak Kosova’dan Akdeniz’e, Baltık bölgesinden Karadeniz’e kadar, NATO görevlerine, harekâtlarına ve tatbikatlarına önemli katkılar sağlamaktayız. Bu kapsamda hava polisliği, deniz güvenliği, kriz yönetimi ve eğitim alanlarında sorumluluk üstleniyoruz. Yakın dönemde icra edilen kapsamlı NATO tatbikatları, Türkiye’nin yalnızca yakın çevresinde değil, tüm Avrupa-Atlantik alanında güvenliği sağlayıcı kapasitesini bir kez daha göstermiştir. Türkiye’nin Afrika, Orta Doğu ve Asya’daki saha tecrübesi de boş bırakılan alanların rakip aktörler tarafından hızla doldurulduğu bir dönemde stratejik bir değerdir. YAPILAN HARCAMALAR TEK BAŞINA CAYDIRICILIK ÜRETMEZ Mevcut dönemde NATO’nun önündeki temel soru şudur: NATO, siyasi taahhütlerini ne ölçüde ve ne kadar hızlı somut askerî kabiliyetlere dönüştürebilecektir? Savunma harcamalarının artırılması önemlidir. Ancak yapılan harcamalar, tek başına caydırıcılık üretmez. Caydırıcılık; eğitimli personel, hazır kuvvetler, mühimmat, güçlü lojistik, bütünleşik hava ve füze savunması, etkili komuta ve kontrol, siber dayanıklılık, sanayi kapasitesi ve siyasi kararlılık gerektirir. Bu nedenle Ankara Zirvesi’nin temel mesajlarından biri, taahhütlerin uygulamaya dönüştürülmesi olmalıdır. NATO’nun geleceği yalnızca bütçe oranlarıyla değil, bu bütçelerin hangi kabiliyetleri ne kadar sürede üretebildiğiyle belirlenecektir. Türkiye bu alanda da önemli kabiliyetlere sahiptir. NATO yetenek hedeflerini ve millî ihtiyaçlarımızı karşılamak amacıyla önümüzdeki üç yıl içinde hava ve balistik füze savunması, uzun menzilli ateş sistemleri ve insansız sistemlerin tedarikine öncelik veriyoruz. Savunma sanayimiz; insansız sistemler, hava savunma sistemleri, elektronik harp, mühimmat, deniz platformları, havacılık ile komuta ve kontrol teknolojilerinde ileri bir seviyeye ulaşmıştır. Bugün, ihracat projeleri de dâhil olmak üzere Türkiye’de 50 askerî geminin inşası sürmektedir. İnsansız ve yeni nesil hava platformlarımız da modern harbin şekillenmesine katkı sağlamaktadır. Bunlar yalnızca millî imkân ve kabiliyetler değildir. Doğru şekilde bütünleştirildiklerinde NATO’nun kabiliyet ve üretim açıklarının kapatılmasına katkı sağlayabileceklerdir. Türkiye savunma sanayi alanında rekabet yerine tamamlayıcılığı, dışlama yerine ortak üretimi ve kısıtlamalar yerine güvene dayalı iş birliğini savunmaktadır. Müttefiklik ruhu kısıtlamalarla değil, dayanışma ve ortak vizyonla güçlenmektedir. AVRUPA GÜVENLİK GİRİŞİMLERİ, AB ÜYESİ OLMAYAN NATO MÜTTEFİKLERİNE DE AÇIK OLMALI Bir diğer kritik mesele de Avrupa güvenliğinin gelecekte nasıl yapılandırılacağıdır. Avrupa’nın savunmaya daha güçlü katkı sağlamasını memnuniyetle karşılıyoruz. Ancak bu katkı NATO’yla rekabet etmemeli, NATO’yu güçlendirmelidir. Daha güçlü bir Avrupa sütunu transatlantik bağı güçlendirirken NATO, Avrupa’nın kolektif savunmasının temeli olan tek güvenlik sağlayıcı rolünü korumalıdır. Avrupa güvenlik girişimleri, ilgili kabiliyetlere sahip AB üyesi olmayan tüm NATO Müttefiklerine açık olmalıdır. Askerî kapasitesi, gelişmiş savunma sanayi, operasyonel tecrübesi ve jeostratejik konumuyla uluslararası güvenlik mimarisinin başat üyelerinden biri olan Türkiye’nin dışlanması Avrupa’yı daha güvenli hâle getirmeyecektir. Beklentimiz açıktır: NATO-AB iş birliği kapsayıcı, bütünleştirici ve karşılıklı olarak güçlendirici olmalıdır. Daha güçlü, daha gerçekçi ve daha dengeli bir NATO için tüm Müttefiklerin eşit katılımı ve her Müttefikin kabiliyetlerinden tam olarak yararlanılması gerekmektedir. Bu kapsamda Ankara Zirvesi, yalnızca diplomatik bir toplantı değildir. Zirve; NATO’nun birlik ve beraberliğini, savunma yatırımlarını, hedeflerini, savunma sanayi üretimini, Ukrayna’ya desteğini ve caydırıcılığının sürekliliğini ele alacak kritik bir eşiktir. Ankara’dan verilecek mesaj açık olmalıdır: 5’inci maddeye bağlılığımız sarsılmazdır ve siyasi taahhütler güvenilir askerî güçle desteklenecektir. Bu kapsamda Müttefikler savunma yatırımlarını; hazır kuvvetlere, dayanıklı altyapıya, sürdürülebilir mühimmat stoklarına ve modern kabiliyetlere dönüştürmelidir. Üretimi artıran, yeniliği destekleyen kapsayıcı bir savunma sanayi ekosistemi oluşturan iş birliği alanları da genişletilmelidir. Bugün ele alınacak yazılım tanımlı kabiliyetler, yapay zekâ, bilişsel harp gibi teknolojik içeriklerle birlikte altyapı ve deniz güvenliği konuları ile NATO’nun güney kanadı, Karadeniz, Kafkasya, Körfez ve Hint-Pasifik gibi bölgelerdeki jeopolitik denklem, aynı stratejik gerçekliğin farklı boyutlarıdır. Günümüzde caydırıcılık; yalnızca tanklar, uçaklar ve gemilerle inşa edilemez. Caydırıcılık aynı zamanda güvenli veri, etkili stratejik iletişim, güvenilir tedarik zincirleri, korunan altyapı ile dayanıklı toplumların varlığı ve hasımlarımızdan daha hızlı görev icra edebilme yeteneğiyle inşa edilebilir. Bu açıdan NATO’nun geleceği yalnızca silahlı kuvvetlerimizin değil; toplumlarımızın, sanayimizin, teknolojimizin ve siyasi birliğimizin gücüne de bağlıdır. NATO’NUN DÖNÜŞÜMÜNÜ DESTEKLEMEYE DEVAM EDECEĞİZ Türkiye, NATO’nun yükünü paylaşan, sahada sorumluluk üstlenen, savunma yatırımlarını ciddiyetle ele alan ve geleceğin kabiliyetlerine yatırım yapan bir müttefiktir. Bundan sonra da NATO’nun savunma ve caydırıcılığına katkı sağlamaya, Müttefiklerimizle yakın iş birliği içinde çalışmaya ve NATO’nun dönüşümünü aktif şekilde desteklemeye devam edeceğiz. Sözlerime son verirken bu etkinlikte gerçekleştirilecek tartışmaların ve yapılacak değerlendirmelerin İttifakın geleceğine ve önümüzdeki muhtemel sınamalara ilişkin ortak anlayışımıza katkı sağlamasını diliyorum. SETA Vakfına, Münih Güvenlik Konferansına, organizasyonda görev alan tüm kurumlara ve katılımlarıyla bu etkinliği onurlandıran tüm değerli konuklara bir kez daha teşekkür ediyorum. Sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. T.C. İletişim Başkanlığı #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler #NATOsummit #WeAreNATO #StrongerTogether

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

31,300 views • 20 days ago

Konfor seni öldürüyor. Boş vakitlerin içerisinde boğuluyorsun, günahları terk edemiyorsun, ruhunu öldürüyor, enerjini tüketiyorsun, hiçbir işi hakkıyla yapamayıp dinleneceğin vakti beklemeye koyuluyorsun. Çok zayıfsın ama bu sen değilsin. İçerisinde yaşadığın yüzyıl ve modernite seni bu hâle getirdi. En büyük düşmanın göz kapaklarından soktuğun haramlardan başkası değil. Bundan daha aşağılık ve ezik bir davranış asla gelmedi ve gelmeyecek. Günahlar içerisinde ya namazları terk edeceksindir ya da günahları. Aynı kalp ikisini beraber taşıyamayacak ve acıdan kıvranacaktır. Sen seçimini namazdan yana kullanacaksın. Allah'a bir adım attığında O'nun sana on adım atacağından haberdar değil misin? Yeis'in en büyük günahlardan biri olduğunu bilmiyor musun? Allah'tan ümidini kesmek gibi bir hâle nasıl düşersin? Allah'ın seni her saniye gördüğünden nasıl bihaber davranabilirsin? Sen O'nu ve eğer gerçekten ister ve mücadele edersen sana verebileceklerinin farkında değil misin? -10.994 metre derinliğindeki Mariana Çukurundaki türlerin dahi rızkını gönderen Rabbinin seni unuttuğunu mu zannediyorsun? Haddini fazla aşıyorsun. Şefkat tokadı yeme zamanın gelmiş geçmiş belli ki. Seni artık ancak şöyle sağlam bir Osmanlı Tokadı paklayacak gibi görünüyor. AYAĞA KALK ARTIK! Sana önce güzel bir fiziksel şok vereceğiz. Abdest almak için musluğun başına her gittiğinde suyu en soğuğa getirip öyle abdest alacaksın. Yüksek iradeli insanlar buzlu suya giriyorlar her gün çünkü insan bedenine inanılmaz iyi geliyor. Keşkelerle yaşamayı keseceksin, geçmişle boğuşmayı ve hatalarınla boğuşmayı keseceksin. Şeytanın seni günaha sokmadan önce basit gösterip günahtan sonra zor gösterdiğini, tövbeye gitmemen için kafanın içinde 40 tane film çektiğini ve seni dipsiz kuyulara çektiğini aklından çıkarmayacaksın. Yolculuğuna Nasuh tövbesi ile başlayıp geçmiş hatalarını terk edeceksin. Allah'ın senden istediği de budur. Bunu yaparsan biiznillah o günahları hiç yapmamış gibi olacaksın. Daha önünde yürünecek çok uzun bir yol var hatta daha başlamadın bile. Hem borçlu olduğun bu memleket hem de dünyanın sana ihtiyacı var. Faydalı ve üreten bir adam olacaksın. Zeki ve güçlü bir müslüman olacaksın. Her gün sosyal medyada bir boka yaramayan gerizekalı gereksiz tiplerin sözlerini haberleştirilip önüne getirilmesine şahit oluyorsun. Bir basit başıboş sokak köpeği sorununa bile ses olamıyorsun. Oraya kaydır buraya kaydır diye gezinip hiçbir şey üretmeden paralar içerisinde yüzen tiplerin arasında hayatı sorguluyorsun. Sosyal medyaya da lazımsın. Etkileşim gücü olacak biri varsa sen olacaksın. Boykot ve yapılan hashtag çalışmaları gibi işlerin buralardan geçtiğini görüyorsun. Ekmeğini taştan çıkartacaksın. Bahanelere ve zorluklara kulak tıkayıp hedefine odaklanacaksın. İmkan getirmek için uğraşmaya ve erken yaşta evlenmeye çalışacaksın. 30'dan sonra evlenilir, birbirlerini tanımaları lazım, siz daha çocuksunuz, erkekler geç olgunlaşır gibi deli saçmalarını duymayacaksın. Erken yaşta evlenip evliliğinden aldığın mutluluk, huzur ve enerjiyle verimin daha da artacak. Çile çekeceksin. Resulullah (s.a.v.)'in çektiği çilelere benzer çileler çekmek için yırtınacaksın. Taif'te taş yemiş bir peygamberin ümmeti olarak günü geldiğinde Allah yolunda yiyeceğin bir taş veyahut taş hükmünde yiyeceğin bir kötülüğü sünnete uymak olarak bilecek ve bu irade ve inançla devam edeceksin. Önce bu çileleri çekecek gücü kazanacaksın. Her düştüğünde tekrar kalkacaksın. Seni yere düşüren her ne ise yerdeyken sırıtarak onun suratına bakıp ‘‘elinden gelenin hepsi bu mu?’’ diyeceksin. Çünkü sen düştüklerinden ders çıkartan güçlü bir iradeye sahipsin, olacaksın. Muhammed Ali'nin konuşmalarına hiç göz attın mı? Başardığı her şeyi Allah'a borçlu olduğundan bahsediyor. Evet, sen de böyle olacaksın. Herkesin kendine özgü bir parmak izi olması gibi biricik bir deneyim yaşadığının, senden başka olmadığının farkına varacaksın. Allah seni seviyor, bunun hakkını vereceksin. Allah'ın sevmediği kullardan olmamalısın, olmayacaksın. Bunlar arkamdaki okyanusa elimi daldırıp suratına attığım birkaç damla su sadece. Sen okyanusa dalacaksın. Boğulacaksan büyük suda boğulacaksın. Yerinden kalkmazsan sıradan tiplerden biri olarak yaşayıp öleceksin. Böylesini aşık olduğun kişinin, arkadaşlarının, herhangi bir insanın sevmeyeceği gibi Allah'ta sevmeyecektir. Allah taşıyabileceğinden fazlasını kuluna yüklemez. O halde kalk ve taşıyabileceğin yükü arttır! Çünkü Gazze'de olduğu gibi yükü sırtlanacak çok durak var ve kimsenin taşımaya niyeti yok. Sen bunu başaracaksın. Değişimin bambaşka olacak buna inanıyorum. Sen de inanacaksın. Potansiyelinin farkına varacak ve yola koyulacaksın. Daha gidecek çok menzilimiz var. Her şey daha yeni başlıyor. Allah azze ve celle ye secdelerde seslenecek ve ‘‘Beni al ve kendi yolunda kullan Ya Rabbi! Senin yolunda yürüt, mücadele ettir, iş ve eşimi senin yolunda yaşayabilmeyi, senin yoluna fayda verebilmeyi, her mazluma, derde, sıkıntıya koşabilecek bir durak olabilmeyi bana nasip et, hayal dahi kuramayacağım bir güç nasip et, kapına geldim beni geri çevirme’’ diyeceksin. Herkese karşı güçlü duracaksın lakin Allah Teâlâ'ya karşı aciz olacaksın ki zaten acizsin. Ayrıca sana tavsiye edebileceğim en mükemmel şey hayatına teheccüdü kazandırmak olacaktır. Hiçbir flood dayanmaz onun faydalarını anlatmaya bizzat kendin araştırmalısın. Neyse artık işe koyulma zamanı. Her ne okuyor, ne yapıyor veya hiçbir şey yapmıyorsan dahi bu okuduklarını uygulayabilecek bir fırsata sahipsin. Mezarlıklarda dünyaya dönüp bu saydığım işleri yapabilmek için her saniye Allah'a yalvaran insanlar dolu. Ancak hayat bir kere yaşanıyor. Onlar da bir zamanlar yaşıyorlardı. Sen henüz orada değilsin. Zira hayattasın ve film hâlâ devam ediyor. Oscar sadece ismi olan içi bomboş bir çöpten ibaret. Öyle bir film ortaya çıkart ki sana özel ödüller çıkartılmak zorunda kalınsın. Haydi artık gitme zamanı. Allah teâlâ ayağına taş, gözüne yaş değdirmesin. Bismillahirrahmanirrahim.
0:45

Sensitive content

Konfor seni öldürüyor. Boş vakitlerin içerisinde boğuluyorsun, günahları terk edemiyorsun, ruhunu öldürüyor, enerjini tüketiyorsun, hiçbir işi hakkıyla yapamayıp dinleneceğin vakti beklemeye koyuluyorsun. Çok zayıfsın ama bu sen değilsin. İçerisinde yaşadığın yüzyıl ve modernite seni bu hâle getirdi. En büyük düşmanın göz kapaklarından soktuğun haramlardan başkası değil. Bundan daha aşağılık ve ezik bir davranış asla gelmedi ve gelmeyecek. Günahlar içerisinde ya namazları terk edeceksindir ya da günahları. Aynı kalp ikisini beraber taşıyamayacak ve acıdan kıvranacaktır. Sen seçimini namazdan yana kullanacaksın. Allah'a bir adım attığında O'nun sana on adım atacağından haberdar değil misin? Yeis'in en büyük günahlardan biri olduğunu bilmiyor musun? Allah'tan ümidini kesmek gibi bir hâle nasıl düşersin? Allah'ın seni her saniye gördüğünden nasıl bihaber davranabilirsin? Sen O'nu ve eğer gerçekten ister ve mücadele edersen sana verebileceklerinin farkında değil misin? -10.994 metre derinliğindeki Mariana Çukurundaki türlerin dahi rızkını gönderen Rabbinin seni unuttuğunu mu zannediyorsun? Haddini fazla aşıyorsun. Şefkat tokadı yeme zamanın gelmiş geçmiş belli ki. Seni artık ancak şöyle sağlam bir Osmanlı Tokadı paklayacak gibi görünüyor. AYAĞA KALK ARTIK! Sana önce güzel bir fiziksel şok vereceğiz. Abdest almak için musluğun başına her gittiğinde suyu en soğuğa getirip öyle abdest alacaksın. Yüksek iradeli insanlar buzlu suya giriyorlar her gün çünkü insan bedenine inanılmaz iyi geliyor. Keşkelerle yaşamayı keseceksin, geçmişle boğuşmayı ve hatalarınla boğuşmayı keseceksin. Şeytanın seni günaha sokmadan önce basit gösterip günahtan sonra zor gösterdiğini, tövbeye gitmemen için kafanın içinde 40 tane film çektiğini ve seni dipsiz kuyulara çektiğini aklından çıkarmayacaksın. Yolculuğuna Nasuh tövbesi ile başlayıp geçmiş hatalarını terk edeceksin. Allah'ın senden istediği de budur. Bunu yaparsan biiznillah o günahları hiç yapmamış gibi olacaksın. Daha önünde yürünecek çok uzun bir yol var hatta daha başlamadın bile. Hem borçlu olduğun bu memleket hem de dünyanın sana ihtiyacı var. Faydalı ve üreten bir adam olacaksın. Zeki ve güçlü bir müslüman olacaksın. Her gün sosyal medyada bir boka yaramayan gerizekalı gereksiz tiplerin sözlerini haberleştirilip önüne getirilmesine şahit oluyorsun. Bir basit başıboş sokak köpeği sorununa bile ses olamıyorsun. Oraya kaydır buraya kaydır diye gezinip hiçbir şey üretmeden paralar içerisinde yüzen tiplerin arasında hayatı sorguluyorsun. Sosyal medyaya da lazımsın. Etkileşim gücü olacak biri varsa sen olacaksın. Boykot ve yapılan hashtag çalışmaları gibi işlerin buralardan geçtiğini görüyorsun. Ekmeğini taştan çıkartacaksın. Bahanelere ve zorluklara kulak tıkayıp hedefine odaklanacaksın. İmkan getirmek için uğraşmaya ve erken yaşta evlenmeye çalışacaksın. 30'dan sonra evlenilir, birbirlerini tanımaları lazım, siz daha çocuksunuz, erkekler geç olgunlaşır gibi deli saçmalarını duymayacaksın. Erken yaşta evlenip evliliğinden aldığın mutluluk, huzur ve enerjiyle verimin daha da artacak. Çile çekeceksin. Resulullah (s.a.v.)'in çektiği çilelere benzer çileler çekmek için yırtınacaksın. Taif'te taş yemiş bir peygamberin ümmeti olarak günü geldiğinde Allah yolunda yiyeceğin bir taş veyahut taş hükmünde yiyeceğin bir kötülüğü sünnete uymak olarak bilecek ve bu irade ve inançla devam edeceksin. Önce bu çileleri çekecek gücü kazanacaksın. Her düştüğünde tekrar kalkacaksın. Seni yere düşüren her ne ise yerdeyken sırıtarak onun suratına bakıp ‘‘elinden gelenin hepsi bu mu?’’ diyeceksin. Çünkü sen düştüklerinden ders çıkartan güçlü bir iradeye sahipsin, olacaksın. Muhammed Ali'nin konuşmalarına hiç göz attın mı? Başardığı her şeyi Allah'a borçlu olduğundan bahsediyor. Evet, sen de böyle olacaksın. Herkesin kendine özgü bir parmak izi olması gibi biricik bir deneyim yaşadığının, senden başka olmadığının farkına varacaksın. Allah seni seviyor, bunun hakkını vereceksin. Allah'ın sevmediği kullardan olmamalısın, olmayacaksın. Bunlar arkamdaki okyanusa elimi daldırıp suratına attığım birkaç damla su sadece. Sen okyanusa dalacaksın. Boğulacaksan büyük suda boğulacaksın. Yerinden kalkmazsan sıradan tiplerden biri olarak yaşayıp öleceksin. Böylesini aşık olduğun kişinin, arkadaşlarının, herhangi bir insanın sevmeyeceği gibi Allah'ta sevmeyecektir. Allah taşıyabileceğinden fazlasını kuluna yüklemez. O halde kalk ve taşıyabileceğin yükü arttır! Çünkü Gazze'de olduğu gibi yükü sırtlanacak çok durak var ve kimsenin taşımaya niyeti yok. Sen bunu başaracaksın. Değişimin bambaşka olacak buna inanıyorum. Sen de inanacaksın. Potansiyelinin farkına varacak ve yola koyulacaksın. Daha gidecek çok menzilimiz var. Her şey daha yeni başlıyor. Allah azze ve celle ye secdelerde seslenecek ve ‘‘Beni al ve kendi yolunda kullan Ya Rabbi! Senin yolunda yürüt, mücadele ettir, iş ve eşimi senin yolunda yaşayabilmeyi, senin yoluna fayda verebilmeyi, her mazluma, derde, sıkıntıya koşabilecek bir durak olabilmeyi bana nasip et, hayal dahi kuramayacağım bir güç nasip et, kapına geldim beni geri çevirme’’ diyeceksin. Herkese karşı güçlü duracaksın lakin Allah Teâlâ'ya karşı aciz olacaksın ki zaten acizsin. Ayrıca sana tavsiye edebileceğim en mükemmel şey hayatına teheccüdü kazandırmak olacaktır. Hiçbir flood dayanmaz onun faydalarını anlatmaya bizzat kendin araştırmalısın. Neyse artık işe koyulma zamanı. Her ne okuyor, ne yapıyor veya hiçbir şey yapmıyorsan dahi bu okuduklarını uygulayabilecek bir fırsata sahipsin. Mezarlıklarda dünyaya dönüp bu saydığım işleri yapabilmek için her saniye Allah'a yalvaran insanlar dolu. Ancak hayat bir kere yaşanıyor. Onlar da bir zamanlar yaşıyorlardı. Sen henüz orada değilsin. Zira hayattasın ve film hâlâ devam ediyor. Oscar sadece ismi olan içi bomboş bir çöpten ibaret. Öyle bir film ortaya çıkart ki sana özel ödüller çıkartılmak zorunda kalınsın. Haydi artık gitme zamanı. Allah teâlâ ayağına taş, gözüne yaş değdirmesin. Bismillahirrahmanirrahim.

Yunus

79,082 views • 2 years ago

Bese Hozat Kimdir ve Verdiği Mesajların Anlamı Nedir? PKK’nın Kandil’deki en önemli elebaşlarından, belki de şu an en önemlisi topuklu terörist Bese Hozat: “Türkiye bu süreci geliştirmezse Türkiye’nin geleceği çok karanlıktır. PKK kadroları af maf istemiyor. Eve dönüş yasası falan da istemiyor. Af, suç işleyenler için yapılır. Biz suç işlememişiz ki af isteyelim” demiş. Şimdi kimileri bunu duymaz, duymak istemez, kulağının üstüne yatar, kimileri hafife alır, kimileri ciddiye, kimileri de örgütün siyasi uzantılarına/etki ajanlarına/milislerine ekrandan verilen bir mesaj olarak okur, bilemem, ama ben Bese Hozat kod Fatma Yıldız’ı bilir ve önemserim. Öncelikle vurgulayalım; onun bu çatallı dili, sadece ihanet, sadece vekalet, sadece tehdit, sadece ayar barındırmıyor. O hem süreç severlere/teslim olmuşlara/örgüte kanmışlara net bir mesaj ve örgüt kadrolarına net bir talimat veriyor. /// Verdiği mesajları ve süreç için anlamını yorumlamadan önce size Bese Hozat’ın örgütteki yerini ve önemini kısaca anlatayım: “O Apo’nun Kandil’deki Yankısıdır.” Bese Hozat terör örgütünün en kritik çekirdek kadrolarındandır, en tepedeki birkaç teröristten biridir ve örgütün üstyapı ideoloğudur. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı’dır; bu pozisyon örgütte stratejik karar mekanizmasının en üst katmanında bulunmak anlamına gelir. Apo’nun ideolojik çizgisini yorumlayan, güncelleyen, söylemlerini örgüt politikalarına çeviren, yeniden kodlayan ve örgüt tabanına aktaran en etkili figürdür. Bu haliyle Bese Hozat terör örgütünün siyasal söylemlerinin, uluslararası mesajlarının, çözüm süreci dönemi analizlerinin, örgütsel stratejik kavramlaştırmalarının çoğunu Apo adına bizzat formüle eden baş teröriçedir ve Kandil’in “ideolojik beyni” olarak kabul edilir. Bu haliyle 3 tane Murat Karayılan, 5 tane Cemil Bayık, 35 tane Duran Kalkan, 75 tane Mustafa Karasu eder. Her sözü bir sinyaldir, talimattır. Açıklamaları, örgütün özellikle gençlik-milis yapılanması (YPS, YDG-H, Asayiş), kadın yapılanması, şehir hücreleri, sosyal medya operatörleri, medya yapılanmaları, Türk medyasına sızmış etki ajanları, Avrupa’daki propaganda mekanizması için operasyonel talimat niteliği taşır. O, Apo adına “Siyasi meşruiyet yaratma” sürecinin ana mimarıdır, PKK’nın kendini bir “taraf”, bir “meşru aktör”, bir “çatışma paydaşı” gibi sunma çabalarının arkasında onun söylem mühendisliği vardır. Yani Bese Hozat, İmralı’daki Apo’nun izdüşümü, dişil türevi, Apo’nun tercüme edilmiş sözüdür. Söylevleri ne kadar ciddiye alınmalıdır? Kısa ve net bir yanıt vereyim: Çok. Hatta gereğinden bile çok. Çünkü Hozat’ın sözleri açıklama değil, örgütün stratejik terör bildirisi, talimatı, mesajıdır. Ve özellikle: “Suç işlemedik” / “Af istemiyoruz” sözleri; örgütün meşruiyet alanını genişletme, devleti ise hükümranlıkta denk aktör olarak konumlandırma denemesidir. Bu nedenle çok tehlikelidir ve çok ciddiye alınmalıdır. /// Peki sözlerinin anlamı nedir? Siz benim buna terör örgütünün son dönem kodlarını okuma çabası da diyebilirsiniz. Ve gördüğümü en baştan söyleyeyim: Kod Bese Hozat’ın bu söylemi, devlet aklı için normal bir tehdidin çok ötesindedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, hukukunu, egemenliğini hedef alan temel bir meydan okumadır. Bese Hozat’ın ağzından çıkan hiçbir kelime, bir teröristin laubaliliği değildir; devletin egemenlik alanına atılmış hesaplı bir neşter cerrahisidir. PKK, Türkiye’yi kendi terör eylemlerinin muhatabı değil; kendi siyasal talebinin ‘tarafı’ olarak göstermek istiyor. Bu, klasik bir terör söylemi değil; bir devletleşme iddiasının habercisidir. Devlet bunu anında kırmazsa, bu iddia uluslararası alanda ‘zımni kabul’ üretir. Açalım: • Bu cümle/açıklama terör örgütünün sürece bakışını gösteren ve ispat eden en temel yaklaşımlarından biridir. Kesinlikle ağzı gevşek bir teröristin gevşek bir lafı değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, hukukunu, egemenliğini hedef alan temel bir meydan okumadır. • Bu söz, terör örgütünün 40 yıllık kanlı tarihini aklamaya çalışmasından çok daha büyük bir tehdidi içerir: Devletin meşruiyetini yok sayarak kendini devletle eşit konumda ilan etme teşebbüsü. • “Suç işlemedik” demek, aslında “devleti tanımıyoruz” demektir. Bu söylem; terörü, ihaneti, kalleşliği, kahpeliği, arkadan vurmayı, bombayı, mayını, pusuyu, hendekleri, infazları, çocukları, bebekleri katletmeyi “suç” değil “hak” gösterme çabasıdır. Bu cümlenin alt anlamı şudur: “Türk devleti bizim üzerimizde hükümran değildir.” Bu haliyle bu kaşar teröristin dedikleri devlete karşı paralel otorite ilanıdır. • “Af istemiyoruz” demekle devlete “sen üst değilsin” deme cüreti gösteriyor. Affı reddederek; “Sen bizi yargılayamazsın-sen bizi affedemezsin-sen bizim üzerimizde egemen değilsin” demeye getiriyor. • Bunlar sanki bir terör örgütü değil de kendilerini devlete denk, hatta üstün gören, statü iddiasının pratikleridir. Ve devlet için kırmızı alarm değerindedir. • PKK, bu söylemle artık suçtan değil; statüden konuşmaya başlamıştır. Ve bu çok kritiktir. Topuklu terörist Bese Hozat, “suç işlemedik” derken; “Biz terörist değiliz; tarafız”, “Biz suçlu değiliz; siyasi özneyiz”, “Siz de bize göre tarafsınız” demeye getirmektedir. • Bu, Türkiye’yi hukuki düzlemden, “iç çatışma/iki taraflı çatışma” düzlemine çekme girişimidir. Son derece sinsi bir terör yaklaşımıdır, uluslararası hukukta ‘silahlı çatışma statüsü’ arayışı ve yine uluslararası hukukta ‘iç statü bildirimi’ kurnazlığıdır. Süreç içerisinde verilen/verilecek her tavizi, uluslararası alana/hukuka taşımayı amaçlayan sinsi bir terör aklıdır. Unutulmasın: Bese Hozat, bugün PKK’nın hem stratejik kodlayıcısı hem de operasyonel tetikleyicisidir. Kandil’in teorisini, sahadaki hücrelerin eylemine bağlayan köprü Hozat’tır. O konuşur, örgüt hareket eder. O ima eder, milisler uygulamaya geçer. O çerçeve çizer, Avrupa’daki propaganda mekanizması o çerçeveyi dolaşıma sokar. Bu cümleler terör örgütü PKK’nın insanlık dışı bir terör örgütü olduğunu ve cinayetlerini normalleştirme operasyonudur. “Suç yok” demek şu anlama gelir: • Köy basmak suç değil. • Çocukları öldürmek suç değil. • Öğretmenleri katletmek, bayrak direklerine asmak suç değil. • Bebekleri, ana karnındaki çocukları kurşunlamak suç değil. • Mayın/EYP döşemek suç değil. • Masum askerleri, polisleri arkadan vurmak suç değil. • Vatanı için terörle mücadele eden korucuları hain ilan etmek suç değil. • Meskûn mahallerde hendek kazmak, tünel açmak, sivil halkı kalkan olarak kullanmak, halkın çocuklarını zorla-tehditle-şantajla ateşe sürmek suç değil. • Gençleri, çocukları kandırıp dağa çıkartmak suç değil. • Siyasi suikastlar suç değil. • Pusu, sabotaj, kundaklama, yakma, infaz suç değil. • Orman yakma; jeosit, ekosit suç değil. Topuklu terörist Bese Hozat’ın bu söylemi; Türkiye Cumhuriyetin egemenliğine karşı yapılmış en tehlikeli psikolojik operasyonlardan biridir. İşledikleri cinayetleri suç kategorisinden çıkarıp “hak verilmiş siyasal şiddet” kategorisine sokmaya çalışmaktır. Bununla; • Devletin ceza hukukunu boşa düşürmeyi hedefliyorlar. • Devletin, örgüt üzerindeki yargı otoritesini çökertmek istiyorlar. • Terörü siyasal alana taşıma çabasındalar. • “Suç değilse, terör yoktur; terör yoksa siyasi çözüm vardır” algısını oluşturmak istiyorlar. Bu söylem, Türkiye’yi terör kategorisinden ‘iç çatışma’ kategorisine çekme girişimidir. Amaç şudur: • Terörü “çatışma”ya çevirmek, • PKK’yı “örgüt”ten “taraf”a taşımak, • Devleti tek meşru otorite olmaktan çıkarmak, • Yeni süreç dayatmalarında PKK’yı “eşit aktör” konumuna oturtmak. Bu cümle, geleceğin masasına şimdiden atılmış bir statü virüsüdür. Devlet bu virüsü bugün yokedip atmazsa, yarın bu kansere dönüşür. Bütün bunlar terör örgütünü devletle denkleme stratejisinin bir parçasıdır. Terör örgütünden, silahlı örgüte, silahlı örgütten tarafa, taraftan aktörlüğe, aktörlükten statü sahipliğine geçiş stratejisidir. Becerebilirlerse sürecin en kritik sıçramalarından birine karşılık gelir. Peki bu söylem Türkiye’de neden boşluk buluyor? Çünkü: • Bazı kesimler hâlâ örgütün söylemini “kimlik politikası” sanıyor. • Bazı medya yapılarına sızılmış durumda. • Bazı aktörler siyasal çıkar için örgüt söylemine alan açıyor. • Bazı uluslararası odaklar PKK’yı zorunlu bir “müttefik” gibi görüyor. • Bazı akademik çevreler batı etkisiyle meseleyi çarpık okuyor. İşte bu yüzden Bese Hozat’ın bu cümleleri görünüşte masum, ama içerikte yıkıcı bir potansiyel taşıyor. Terör örgütünün lider kadroları; kendi adlarına süreci işletenlere, destekçilerine, etki ajanlarına ve sürece teslim olanlara şu mesajı veriyor: • “Bu kez af değil; eşit statü istiyoruz.” • “Bu kez suçtan pazarlık değil; statüden pazarlık yapacağız.” Bu, bir müzakere arayışından çok daha öte, çok daha pervasız; Türkiye Cumhuriyeti’ne bir karşı statü dayatmasıdır. Belli ki sürecin devamında masaya şunları da koyacaklar: “Terör değil, çatışma / terörist değil, taraf / ceza indirimi-af değil, siyasal çözüm.” Terörist elebaşı topuklu terörist kod Bese Hozat üzerinden terör örgütü PKK; • Devletin meşruiyet sinyallerini kesmeye, otorite düğümlerini zayıflatmaya, • Toplumsal algı akışını manipüle etmeye çalışıyor. Yani bu bir açıklama değil; devletin sinir sistemine atılmış bir “otorite virüsü”dür. “Suç işlemedik ki!” diyerek suç alanında olmadıkları devlete kabul ettirerek siyasi alan talep ettiklerini söylüyorlar. Önce statü, sonra pay, sonra kopuş, sonra diğer parçalarla bütünleşme istiyorlar. Örneğin “Güneydoğu bizim, Türkiye hepimizin!” diyorlar. Bu cümlenin hedefi, sadece Türkiye’nin egemenliğine değildir, Türkiye’nin sağılmasıdır. Kafalarında güneydoğumuzun tüm alanlarına ve kaynaklarına çökmek, geri kalan Türkiye’nin de otoritesi/egemenliğini paylaşmak, kaynaklarını ve varlığını sağmak, yağmalamak var. • Bitmez, ardı kesilmez talepler, devletten-milletten-vatandan-ordudan intikam alma hırsları var. • Bu arsız ve pervasız söylem ve arkasındaki niyet; Türkiye’nin egemenliğine, varlığına, iç düzenine yönelmiş en tehlikeli meşruiyet operasyonlarından biridir. Bese Hozat’ın söylediği söz, bir teröristin cüreti değildir; devletin meşruiyet merkezine yönelik bir sibernetik saldırıdır. Bu saldırı bugün durdurulmazsa, yarın ‘biz zaten söylemiştik’ demenin hiçbir anlamı kalmaz. Son sözüm: Terör bitmeli midir? Evet, kesinlikle evet. Türk Devleti ve Ordusunun dağda kazandığı kesin zafer çerçevesinde kesinlikle evet. Çözümün temel parametresi budur, örgütün hezeyanları, dış baskılarla/konjonktürle kabaran arsız talepleri değil. Örgüt kaybettiği bir mücadelenin sonrasında 5 alandaki (Irak-İran-Suriye-AB ve Türkiye) bütün varlığından, iddiasından, emellerinden, bağ ve bağlantılarından, vekilliklerinden kayıtsız şartsız vazgeçmelidir. Böylece af dilemelidir. O zaman --- ve sadece o zaman --- şehit ailelerinin ve gazilerin onayıyla, milletin vicdanıyla, “başka kan akmasın” diyerek devlet affı gündeme gelebilir. Kanı akan biri olarak, milleti, orduyu ve kamuyu tanıyan biri olarak gördüğüm onurlu, tutarlı, gerçekçi çıkış budur. Gerisi karanlıktır. Saygılarımla 30 Kasım 2025

Abdullah Ağar

1,492,571 views • 7 months ago

Kıymetli arkadaşlar, Ekte bir video ve videonun sonunda iki farklı tarihe ait fotoğraflar paylaşacağım. Lütfen tarihlere dikkat etmenizi rica ediyorum. Maalesef Havuz gazetecilerinin taktiklerini kullanıyor kendi dostlarımız, beni özel mektup ve görüntüleri paylaşmaya mecbur ediyorlar. Gazetecilerin (!) kara propagandaya dönüştürdükleri “uzaklaştırma” hadisesi 29 Ocak 2019’da oldu. Bu tarihi oradaki insanları arayarak da teyîd ettim. Ekte arz ettiğim videoda o senenin Haziran ve Temmuz aylarına ait fotoğraf ve Ağustos ayında gerçekleşen bir ziyaret var. Lütfen, bu videoda dargın, kırgın, kızgın, kovulmuş, mütekebbir insanlar görüyor musunuz? Soru soran bir arkadaşa da yazdım: “Sözlerini yalanlayamıyoruz, başka çare yok, vurun abalıya!” dercesine yapılan söz konusu program pek çok yalan ve iftira içermektedir. Dün birisinin yorumunu gördüm; “Herhalde Osman hoca beş vakit namaz da kılmıyor, çünkü M. Yeşilyurt dedi ki: Osman hoca cuma ve bayram namazlarına bile gelmiyordu artık.” Halbuki o şekilde bir uzaklaşma olmadığı gibi katılamadığım Cuma namazlarının da sebebini çok iyi biliyorlar. LinkedIn hesabıma bakarsanız, o tarihlerde iki sene New York’ta imam olarak çalıştığımı görebilirsiniz. Evet, PA’daki son iki senemde New York eyaletine bağlı Rockland Psychiatric Center adlı hastanede haftada iki-üç gün çalışıyordum. Bu çalışmam, muhterem Hocamızın izni ve bilgisi dahilinde idi. Dolayısıyla o iki sene boyunca Cuma ve özel günlerde ben orada Müslüman doktorlara ve hastalara namaz kıldırıyor ve programlar yapıyordum. Ücretli çalışıyordum, hem de eyalet OMH’e kayıtlı bir Muslim Chaplain - imam olarak. Diğer günler kampa gittiğimde merhum Hocamız da sürekli sorardı, ben de güzel hadiselerden ve oradaki olaylardan bilgiler verirdim. Neden olduğunu bilemesem de bu konuda maalesef yalan söyleyen arkadaşımız bunu çok iyi biliyor. Ama “Cumaya bile gelmezdi!” diye konuşuyor. İşte, Hocaefendi’yi sansürlediğim konusu da böyle bir yalan. Oysa 20 sene en büyük ve önemli iş olarak Hocamızın sohbetlerini yayınlamayı bildim. Yayında bahsettikleri gün de yine çalıştığım yerde bir programda idim. İlgili arkadaş arayınca ona şifrelerin kimde olduğunu ve videonun nasıl yükleneceğini de belirttim. Kasdi olarak mani olmak aklımın ucundan bile geçmez. Arkadaşımız bunu neden öyle anlattı anlamış değilim. Buna dair iki arkadaşımın şahitliğini ifade eden iki mesajın resmini paylaşabilirim ama o arkadaşları zor durumda bırakmak istemiyorum. Hasılı, merhum Hocamızla alakalı bir yayını yaptırmamak aklımdan dahi geçecek bir edepsizlik olamaz. Fakat ne diyeyim; öyle bir şey varmış gibi anlatanları da benim kusurlarımı da Allah affetsin. O gazetecilere de açıkladığım gibi, muhterem hocamız bazen cemal bazen de celal ile terbiye ederdi. Kimi zaman iltifat kimi zaman tedip yoluna giderdi. Cevdet Bey’den Mustafa Özcan’a kadar zaman zaman kovmadığı insan yoktur. Bir kısım iftiralar sonrası Harun, Ali ve Recep abileri aylarca kabul etmemesi de böyle bir uygulamadır. Öğrenci arkadaşlarımızdan “kovulma” tecrübesi yaşamayan yoktur. En az on defa “derslere iyi çalışmadıkları, derste ilgisiz davrandıkları ya da manevi dünyalarındaki eksiklikleri” –bunlar hocamızın ifadeleri- gibi sebeplerle bütün halka kovulmuştur. Hatta iki ya da üç defa “Madem siz gitmiyorsunuz, o zaman ben gidiyorum!” diyerek muhterem Hocamızın başka bir binaya muvakkaten taşındığı vakidir. O bahsedilen hadisede Mustafa Özcan ve iki talebe arkadaşın neden kovulduklarını bilmiyorum. 2019 yılında bir gün binaya gittiğimde kapıdaki nöbetçi “Hocaefendi bazı isimleri içeri almamamızı söyledi. Sizin adınız da var!” dediler. Evime gittim, ne hata yapmış olabileceğimi düşündüm, tevbe istiğfar ettim. Diğer üç kişi bir gün sonra gidip girmişler. Bem bir hafta gitmedim. O bir haftanın sonunda “Hocaefendi seni çağırıyor!” dediler, hemen koşup gittim. Salonda yalnızdı. İçeri girdiğimde tebessüm etti. “İnsan Hocasına küser mi?” dedi. “Estağfirullah hocam, kendi hata ve günahımın istiğfarı ile meşguldüm, çağırdığınız için teşekkür ederim!” dedim. Sonra da bu tavrının sebebini -istifsar ve bir daha yapmamk için- sordum Dediler ki: “Beni yalnız bırakıyorsunuz. Son dönemde oturumlara az geliyorsunuz. Geldiğinizde de yüzünüz asık oluyor. Oysa benim için katlanmalıydınız buradaki sıkıntılara. Ben size toz kondurmam; siz de benim için insanların ezalarına katlanmalısınız!” dedi. Hepsi bu kadar. Bütün mukaddesatım üzerien yemin ederim ki bütün hadise bundan ibaret. Fakat birileri bunu her yanda “Hocaefendi onu kovdu!” diye yayıyorlar ve bunu bir iftira kampanyasına çevirdiler. Bu hadiseden sonra üç sene daha orada kaldığımı ve sonrasında da Muhterem Hocamızın vefatından önceki ziyaretlerimi daha önce değişik vesilelerle anlattım. Bu arada, o gazeteciler (!) kendileri ile röportajdan kaçtığımı söylüyorlar. Benim çekindiğim husus kayıtlı röportajdır, çünkü nasıl montaj yapacaklarından emin değilim artık. M. Özcan ve Cevdet Bey’in ya da sadece birinin beraberce çıkacağımız bir canlı yayını, moderator kim olursa olsun, kabul ediyorum. Not: Çoklarının insafsızca saldırdığı bir dönemde, bu videoyu çekip bana gönderen arkadaşıma da minnettarım. Evet, bir bakınız, kırgın ve dargın insanlar mı görüyorsunuz?

Osman Şimşek

216,201 views • 11 months ago

Fransa'nın Pasifik'teki sömürgesi Yeni Kaledonya'da işler karıştı. Yeni Kaledonya, aslında resmi olarak sömürge değil zira hiçbir sömürge resmen sömürge değildir. Ya kolonidir, ya "deniz aşırı topraktır" ya özerk bölgedir ya da "Tam bağımsız, faizleri tavan ama parası çöp" bir ülkedir. İşte Yeni Kaledonya bu en sondaki fenafillah mertebesine henüz ulaşamamış olan "Deniz aşırı özel bölge" sıfatında bir ülkedir. Biraz tanıyalım ve meseleler ne durumda ve ne şekilde seyredecek öngörülerimizi ve yarısı ciddi yarısı hikaye bir floodu paylaşalım. Yeni Kaledonya, 18.000 km2 bir alana sahip ve Pasifik'te bu boyutta adalar azdır. Genellikle Avustralya ve ABD arasındaki bu sahada ufak adalar vardır ve çoğunda da insan yaşamaz zira yaşamaya elverişli değildir. Bu sebepten Fransa, buralardaki adaların bir kısmını nükleer deneylerde kullanmıştır. Kaledonya'yı ise deyimi yerinde ise özel tutmuş, hiçbir nükleer deneme yapmamış, hiçbir nüklleer çöpü göndermemişlerdir. Bu ise Kaledonya'daki yerlilerin değil, orada sayıları hayli önemli derecedeki (%27) fransız kolonistlerin yüzü suyu hürmetinedir. Buradaki Fransız kolonistler, Bankaların ana çalışanları, müdürleri, burada bulunan ordunun subayları, kolluk kuvvetleri, üniversitelerdeki akademisyenlerin çoğunluğunu oluşturan gruptur. Esasen bu saydığım ve toplumun kaymağını oluşturan kısım da bu %27'nin tamamıdır. Halkın etnik çoğunluğunu oluşturan ana grup ise %40 ile Kanak yerlileridir. %40 neden çoğunluk? Derseniz, etnik çoğunluktan bahsederken eğer çok etnisiteli bir ülkede sizden daha kalabalık yüzdeye sahip olan yoksa siz %20 ile bile çoğunluk olabilirsiniz. Etnik çoğunluk demek nüfusun çoğunluğu demek değildir. Hele Kıbrıs'ın iki katı kadar büyük bir adada 270 bin nüfus, gayet az bir nüfustur ve bu kadar geniş bir adada egemen olup buradan Fransız ordusunu kovmak için km2'ye en az 100 kişilik bir nüfus yoğunluğu ve genel toplamda %60'lık bir etnik çoğunlukları olmalıdır. Şu andaki durumla sadece dünya çapında haber olurlar. Daha fazlası değil. %40'lık Kanakları takip eden %8 ve diğer %1-2-3'lük pasifik yerlileri ise bu nüfus yoğunluğu düşük adalarda egemen olacak profili sunmuyor. Zira bu iklimlerde böyle ciddi bağımsızlık savaşları nadiren olur ve istisnalar (Timor ayrılık savaşçıları gibi) Avrupa'nın desteklediği gruplar olmuştur. Yeni Kaledonya aslında kötü bir ekonomiye sahip değil. Ülkede çıkarılan nikel olduğu gibi Fransa'ya veya Çin'e gider. Fransa bunu ücretsiz alırken Çin'e gönderilenlerin parası da Kaledonya'nın %27'lik kesiminin cebine girer. Demir (1,39 Milyar Dolar), Nikel Cevheri (825 Milyon Dolar), Nikel Matlar (586 Milyon Dolar), Ham Nikel (13 Milyon Dolar) ve Uçaklar, Helikopterler ve/veya Uzay Araçları (7,23 Milyon Dolar), çoğunlukla Çin'e ihraç edilirken ki bu 1,79 Milyar Dolar eder, Güney Kore'ye (403 Milyon Dolar), Japonya'ya (334 Milyon Dolar), Tayvan'a (57,1 Milyon Dolar) ve İspanya'ya (51,4 Milyon Dolar) ihracatla Kaledonya aslında Türkiye'nin KKTC'de başaramadığı bir hikayenin başarılmış versiyonudur. Bu da Türkiye'ye ders olmalıdır zira KKTC'de daha fazlası olan doğal kaynaklara rağmen şu anda orada İsrail'e emlak satarak para kazanmaktan, kumarhane ve üniversite işletmekten başka bir ekonomi yoktur. Peki insan niçin ayaklanır? Kaledonya neden ayakta? Siz eğer etnik çoğunluğunu oluşturduğunuz ülkede hapishanelerdeki tüm mahkumların %92'sini oluştursanız, Kaledonya'da yaşayan Fransız ailelerde işsizlik %5 iken sizde %40 olsa ne derdiniz? Tabii ki hoşnutsuzluk duyardınız. İşte onlar da duyuyor. Aslında bu hoşnutsuzluk Kanaklarda hep vardı. Ülke, dünyanın en zengin 25 ülkesi arasında (ülke olmasa da) yer alsa da bu aslında bir istatistiki yanılgıdır zira coğrafyadaki yırtmaç ekolünü bilenler bizi anlayacaktır. İstatistik, yırtmaç gibidir. Göstermek istediğinizi gösterir, gizlemek istediğinizi gizler. Yeni Kaledonya'da varoşlarda yaşayanlar hep Kanak yerlileridir. Evsizler Kanak'tır. Refahtan pay alamayanlar da Kanaklardır. Nüfusları artanlar da Kanaklardır ama kapital yoksa artan nüfus zafer getirmez. Yeni Kaledonya'nın bağımsız olmak için sokaklara çıktığı bu günlerde bağımsızlıklarına kavuşmalarını pek ihtimal dahilinde görmüyorum. Toprak üzerindeki demografik hakimiyetleri, nüfus yoğunluğu azlığı gibi kriterlerle bakıldığında Fransız ordusunun ezip geçeceği bir gariban halktır bunlar. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Fransa'nın Rusya'ya karşı şahince çıkışlarına Rusya'nın bu bölgedeki bir cevabı olarak da yorumlayabiliriz ülkede olan olayları. Ancak bağımsızlık ve bağımsızlık hareketleri açısından ergenlik evresindedir bu bölge. Çünkü ateşli sokak protestoları ile başlayan hareketler, devlet kurumlarını ateşe vermek dışında bir yere varamaz. Ülkeye kaçakçılar tarafından sokulan silahlar da olmadığı için silahlı hareket çok kısıtlı kalacak ve bu da bölgedeki Fransız tugayı tarafından ezilerek etkisiz hale getirilecektir. Var sayalım bağımsız oldular yine de sömürü şekil değiştirip aynen devam edecektir. Zira bu tür ülkelerde fakir, bağımsız bile olsa zengin onu sonrasında yeniden köle etmeyi bilir. Yeryüzünde hiçbir fakir halk yoktur ki bağımsızlığını ve cehaletini aynı anda koruyabilsin. Bağımsız olan her fakir ülkenin cehaleti ile onu yeniden ve sürekli olarak ebediyen köle halinde tutabilirsin. Bu da nasıl olur? Bir bakalım. Yeni Kaledonya, sokak hareketleri, ateşli protestolar, kitlesel ayaklanma ve silahlı hareketle bağımsız oldu diyelim. Bir "milli liderleri" çıkara ve ülkeyi tıpkı şimdilerdeki Rwanda'nın idealist lideri Kagame gibi harika şekilde yönetir. Ne çıkarılan Nikel Fransa'ya gider ne de Çin ve Kore'ye satılan hammaddelerin parası Fransız bankalarına akar. Artık her şey Kaledonya içindir. Ülke kalkınır, milli bir ruh inşa edilir ama ondan sonra gelenler eski liderin mirasını eleştirip daha iyisini yapma iddiası ile ülkeye bir anda farklı bir kimlik verme yoluna giderler. Fakir ne kadar bağımsız olsa da cehaleti ile kendisini yeniden sömürge haline getirir kuralı daima işler. Fransa bir anda ülkenin liderine gaz verir ve ona "Gel seni Büyük Pasifik projesinin eş başkanı yapalım" der. Lider gazlanır ve hayalindeki Büyük Pasifik projesinin lideri olmak için boyundan büyük işlere kalkışır. Ordusunu sağa sola olmadık yerlere yollar ve bölgedeki istikrarın dibine dinamit koyar. Bu masraflı işler ekonomiyi sallarken milli gazla büyük katedraller inşa edilip birbirinden büyük Yeni kaledonya bayrakları dikilir. Maaşları ödemek için para basılırken karşılıksız paraya karşılık bulmak için ülkeye döviz gelmelidir ve bu döviz de Fransa'dan bulunur. Fransa ülkeye dövizi babasının hayrına vermeyecektir. Onu %25 faizi ile almak için verecektir. Dolayısıyla eskiden ülke zenginliklerinin %20'sini alan Fransa, bu kez de yine %20 almaya devam eder. Kalan %5 ise ülkenin başındaki "milli lider" veyahut Yeni Kaledonya'nın "dünya lideri" olan tasfiye memurunun hakkıdır. %5 tüm dünyada simsar hakkıdır. Halk ne alırsa bu %25 faizle cebindeki paranın her ay %25'ini sömürüye vermeye devam eder. Bu sömürüyle ne kadar çalışılsa da başkent Numea'daki insanın durumu asla düzelmez. Çalışanlardan daha da ucuza çalışması için ülkeye doldurulan Jawalı işçiler ucuz endüstri kollarında çalışırken liderin emriyle Kanak halkına ateş edecek bir emir kulu kitleyi de oluşturacaktır. Diğer yandan Yeni Kaledonya'nın bağımsız ve milli lideri, pasifiğin en büyük havalimanını yapmış ve bunu da paraları yurtdışında Fransız bankalarına yatıran işadamı arkadaşlarına paslamıştır bile. Havalimanının gelmeyen yolcuları için bile devlet kesesinden paralar ödenmeye devam edecektir. Görünürde havalimanı iş adamlarına ait olsa da Kaledonya liderinin oğlu oradaki en yağlı noktaları işletmektedir. Liderin oğlu, kızı, damadı ve yanında poz verdiği herkes bir yerlerin başındadır. Kızı veya oğlu da masum görünüşlü biri veya süzme saf biri de olabilir. Misal, bir yerlerinden hasta raporu alıp Yeni Kaledonya ordusunda askerliğe gitmeyip aynı hasta yerlerini kullanarak 5-6 çocuk yapmış olabilir. Sorun yoktur. Kanak yerlileri ölmek için hep hazırdır ve Büyük pasifik projesi için top yemi olmak sorun değildir. Tüm Kanak halkı bunu sorgulamaz zira halkın arasında arada bir mikrofon tutulan Fransa'da yaşayan gurbetçi Kanaklar sıklıkla milletin fukaralık acısını sulandırırlar. Bizim Fransa'da kurulu düzenimiz olmasa vallahi gelirdik yeğenim. Bak cennette yaşıyorsunuz, kıymetini bilin. Hem millet kafeteryalarda baksanıza Numea'da kafeler dopdolu madem para yok bu ülkede hiç kafeler dolu olur mu? Var ki harcıyorlar... kıymetini bilin milli liderinizin...! diyebilir. O esnada binlerce kişinin paylaştığı katolik inancın kardinali olan Kanak piskoposu lüks aracıyla sağda solda devlete itaat ve tasarruf konulu vaazlar vermektedir ve ülkenin çoğunda halkın Katolik inancına zerre kadar itimadı, güveni ve sempatisi kalmamıştır. Papaz-hatip okulu mezunları iyi görevler alırken Kanak gençlerine intihar ya da Fransa'ya gurbet seçeneği kalmıştır. Sorun değildir. Ne kadar kişi ülkeden giderse ülkedeki zenginlik o kadar az kimseye bölüneceği için kişi başına GSMH artacaktır. İnsanların büyük kısmı fakirliği de geçtik açlık sınırının altında yaşarken o esnada Kaledonya bilge lideri, dünya lideri veya Kaledonya başkanı ekstra tasarruf mesajları vermekte ve gerek kendisinin bin araçlık konvoyları gerekse eşinin lüks yaşamı gözden kaçmamaktadır. Ama sorun yoktur. Kaledonya'nın itibarı gereği Fransa'ya inat, Kaledonya lideri, Fransız cumhurbaşkanından daha iyi yaşamalıdır. Faizleri uçmuş, parası çöpten hallice olan, insanları sokakta gülümsemeden zombi gibi yürüyen ülkedeki Kanaklar da bu israf ekonomisi içerisinde katolik kardinalin de vaazlarında altını çizdiği gibi tasarruf etmeye yönlendirilir. Zenginliğin üzerinde oturan masum bir halkın bu yeni tasarruf paketleriyle, Muz yaprağı yalayıp manyok kemirmek veya Hindistan cevizi kabuğu dişlemek dışında yapacağı bir şey kalmamıştır. Artık öyle bir noktaya gelinir ki, birileri çıkıp, Fransa gelse keşke. Fransa bile bundan iyi yönetirdi diyecek kadar bağımsızlıktan, bayraktan ve Katoliklikten soğutulmuş ve cennet Yeni Kaledonya onlar için pasifik ortasında bir cehenneme dönüşmüştür. Ülkeyi kuran ilk idealist liderin inşa ettiği milli ruh böylece tüketilip hiç edilmiştir. Bu esnada, başlarda Fransa'nın gazıyla olmadık işler yapan, israf ekonomisiyle küçük ülkenin büyük ve sarsılmaz lideri yapılan yeni ulu lider ise senelerce bayraktarlığını yaptığı dini ve milli ruhun gazıyla artık kendisini daha fazla desteklemeyen Fransa'ya posta koyan açıklamalar yapar. Artık halkın hoşnutsuzluğu barizdir ve bir başka liderin geleceği de kesindir. Fransa'nın destekleri ile Kaledonya halkına alternatif gibi sunularak Numea belediye başkanlığını alan bir ittirme şahıs ile halkın hoşnutsuzluğu, Fransa'nın seçtiği bu yeni isme yönlendirilir. Bu esnada Yeni Kaledonya'nın ulu lideri, büyük başkanı senelerden beridir çoktan yurtdışına çıkarttığı yol ve havalimanlarınca akıtılan paralar ile muhalefeti de medyayı da kontrol etmeye çalışmaktadır. Trol orduları ve besleme kıtalar ile bir yanda ülkeyi senelerce yöneten ulu lider ve diğer yanda Fransa'nın seçtiği seçilmiş Numea belediye başkanının arkasında toplanmaya başlayan kitleler... halk burada tamamen etkisiz elemandır. Halkın dilinden anlayan, ona geleceği gösteren ufak milli partilere ise sandıkta köpek muamelesi çekildiği için halk da aslında sömürüye hazır ve başta belirttiğimiz cehaleti ile bağımsızlığını taşıma kabiliyetinden uzak ve tekrar tekrar sömürü olmaya namzet bir halktır. Fransa artık ülkeyi yöneten milli liderin döneminde de kar eden, ülkedeki karışıklıklarda da kar eden (paralar zaten Fransız bankalarındadır) ve bunu da kullanarak ulu lideri hizaya çeken ülkedir. Muhalefeti de kullanmakta, geleceğe yatırımı çoktan yapmaktadır. Bu esnada ulu lider de muhalefete bir jest yapıp gel Fransa'ya karşı birlik olalım ben iktidarı devrettiğimde beni ve avanemi yargılama benim başlattığım yatırımlara karşı devletin iptalini falan devreye sokma... iktidarı sana yavaş yavaş vereyim diyecektir. Zira bir saf oğul ve alsbergerli zehir gibi zeki ama asosyal damadın kendisini koruyacağından emin değildir. Çünkü liderin sadece bir oğlu ve bir damadı vardır. Bir rivayete göre bir diğer oğlu daha vardır ama aşırı asabi ve şiddet manyağı biri olduğu için kameralara çıkmaz işinde gücünde parasını kazanmaktadır.. (sonuçta hikaye ve faraziye yazıyoruz. Bob Ross gibi bu resme her saçmalığı ekleyebilirsiniz. Fırça sizin... dolayısıyla liderin metresleri, şusu busu her şeyi olabilir hatta kasetleri de) Nitekim bu görüşme sonrasında Yeni Kaledonya muhalefetinin de farklı olmadığı ve aslında hepsinin kuyruğundan Fransa'ya bağlı olduğu ortaya çıkacaktır. Ortaya çıkacak dedikse, de çoğu eğitimsiz ve sağ politikalarla devlet putuna tapmaya alıştırılmış Tropikal Kaledonya köylüsü ortaya çıkmış bir şeyi de anlama kabiliyetinde olmayacaktır. İşler böyle devam ederken Kanak yerlilerinin kaçının öldüğü, kaçının süründüğü önemli değildir. Numea'dan yola çıkan ve dünya ülkelerine gidip gelen gemilerde ne olduğu, ülkeye değil de kime ne zenginlikleri taşıdığını halk bilmeyecektir. Halk zaten ucuz palmiye yağı kuyruklarında liderlerine dua etmeye alıştırıldıkları için her sefalet içerisinde "vardır bir hikmet" diyerek hristiyan teolojisi gereği İncil'de yazdığı gibi "sana tokat atılırsa diğer yanağını uzat" demeye devam edecektir. Halkın kullanımına kapatılmış olan eski havalimanına da neyin girip çıktığı, o koca koca ambarlarda nelerin tutulduğunu halk yine bilmeyecektir ama artık avret mahalinde bir tek yaprak kalmış olan Kaledonya köylüsü, devasa Noumea havalimanına bakıp wargasm olacaklardır. Arada bakışlarını çevirdikleri devasa bayrak direklerine bakıp demlenecekleri, Okyanusunun dalgalarına, palmiye ağacının hışırtısına ölürüm Kaledonyam! şarkılarıyla kendilerini iyi hissedip yine WARgasm olacaklardır ve bu onların en temel hakkıdır. Komşu ülke FİJİ parayla oynarken Kanak ameleleri için ellerinde oynayacakları tek şey kalmıştır ama onda da fakirlik ve sefaletten dolayı mecal kalmamıştır. Zaten ülkeye doldurulan jawalı işçiler onların yerine de bunu hakkıyla yapmaktadır. Fransa'nın Büyük Pasifik projesi gazıyla girdikleri komşu adalardaki işgal ettikleri bölgeler ve oralardan gelen yerlilerin ise ülkedeki istilası bila istisna devam edecektir. Kanaklar için artık makul bir gelecek yoktur. Bağımsızlık akılsızlıkla birlikte gidecek bir kavram olmadığı için akıllanmadıkları ölçüde iyi de yaşayamayacaklarını öğrenene dek Kanaklara ne bağımsızlık ne de koloni hayatı yaramayacaktır. Artık Yeni Kaledonya'nın eski kralları veya kabile şeflerinin haşmetli savaş hikayelerini okumak, Diriliş Kaledonya, kuruluş Kaledonya, Büyük Pasifik Kaledonyası gibi filmleri izleyip en sonunda s...çış kaledonya gerçeğini tadacaklardır. İla nihaye, dünyanın bir yerinde bir Kanak okçusu ya da ciritçisinin fırlattığı ve madalya kazandığı başarılarla övünecek yahu en azından biz de büyük bir halkız diye teselli bulacaktır bu halklar... Dünyanın en rezil ülkelerinden gelen kimselerin caddelerinde insanını öldürdüğü Kaledonya yerlileri kendilerini önemli hissetmek için ya çocuklarını ya eşlerini dövecek ve travmatik bir halk olacaktır. Fakat eskiden ellerinde olan ve kendilerini %40'lık yekunu ile ülkedeki tüm etnik gruplardan da kalabalık yapan nüfus gücü de ellerinde değildir. Fakirlikleri sebebiyle üç kuruşa muhtaç olduklarından ülkelerinden mülk satın alıp yanına eşantiyon pasaport alan zengin ve şimarık FİJİ halkı, ta Fiji'deki sandıklardan Yeni Kaledonya'nın ulu lideri için oy vermektedir. Yeni Kaledonya lideri iktidardan düşmüş bile olsa bu sebepten Kaledonya anayasasının değiştirilmesini engelleyecek bir halk oyuna daima sahip olacaktır. Kanak yerlileri için artık yalayacak muz kabuğu ve kemirecek manyok da yoktur ve muhtemelen ülkelerine hakim olan laterit toprakları yiyecek ve ulu lidere katedrallerde dualar okuyup devletlerinin devamı için ekstra dualar edecek, inandıkları cenneti öbür dünyada göreceklerini sanacaklardır. Artık kurucu liderin hayatında inşa ettiği onca kurum 20-25 yıllık ulu lider iktidarında hovardaca tüketilmiş ve ülkenin kaderini kendi kaderine borçlarla ve elinde rehin tuttuğu ülke hazinesi ile bağlayan yüce liderden kurtarmak isteyen Kanak halkı yeni bir maceraya atılacaktır. Bu da kendilerini emanet edecekleri Noumea belediye başkanı şahsiyetten ve gelecekteki kayıtsız şartsız Fransa sömürüsünün devamından başka bir şey değildir. İşte Yeni Kaledonya'da olması muhtemel şeyleri gerçekle hiç alakası olmayan ve tamamen hayal ürünü, kurgu bir öngörüyle aktaralım dedik. Bunlar tabi kötü senaryo. Zaten böyle kötü bir senaryonun dünyanın hiçbir yerinde olması da söz konusu değildir. Burada yazılanlar da şu veya bu şekilde bir ülkede yaşanmamış ve hayal ürünü şeyler olduğu için bunları "darbı mesel" ve "faraziye" şeklinde ele aldık... Şimdi bu yazdıklarımızı okuyan sıradan bir Kanak bağımsızlık yanlısı bize "Yahu kardeşim sahi siz ne yaşadınız? Biz basit bir bağımsızlık istiyorduk" diyerek şaşırabilir ama biz yine de altındaki DeLorean ile Biff Tannen evreninden geçmişe gelen ve geleceği düzeltmeye çalışan Marty McFly gibi yazmış olalım da Kanaklara hayrımız dokunsun. Özetle, Yeni Kaledonya'da işler pis... Bağımsızlık denemeleri de uzun sürmeyecek. Bağımsız olsalar da daima bağımlı kalacaklar. Çare nedir? Derseniz, hasta olduğunu kabul etmeyen milletler için çare sadece bir hakarettir. Böyle büyük milletlere çare önerecek haddimiz yoktur. Kalplerimiz Yeni Kaledonya halkıyla beraber. :) Pasifiğinin dalgalarına ölürüm, Palmiye yaprağının hışırtısına ölürüm Yeni Kaledonyam!

🇹🇷🇳🇴Dr.Yüksel Hoš PhD🇧🇦

268,073 views • 2 years ago

ASTSUBAY CAMİASININ ONUR LU İSYANI: YETER ARTIK! NE SİYASİ İRADE NE DE GÜDÜMLÜ YÖNETİM, SUSMAYACAĞIZ! SAYGIDEĞER BASIN MENSUPLARI, BU ONURLU DAVANIN GERÇEK SAHİPLERİ AZİZ ASTSUBAY CAMİASI VE ŞANLI TÜRK MİLLETİ! Bugün burada, yıllardır süren onurlu mücadelemizin ulaştığı vahim tabloyu ve içimizdeki derin yaraları haykırmak için bir aradayız! 2002'den bu yana ülkenin ekonomik ve sosyal yaşamında önemli değişimler yapan iktidar, ne yazık ki en fedakar kesimlerden biri olan biz astsubayları ve emeklilerimizi sürekli görmezden gelmiş, hak ettiğimiz iyileştirmeleri yapmaktan imtina etmiştir! Defalarca sesimizi duyurmaya çalıştık; sosyal medyada, ulusal ve yerel basında feryat ettik! Ancak ne Türk Silahlı Kuvvetleri'nden ne de siyasi iradeden beklediğimiz karşılığı bulamadık. Baş sorumlunun Genelkurmay Başkanlığı olduğunun bilinciyle soruyoruz: Ordumuzun güvenini, gücünü, manevi bütünlüğünü ve aidiyet duygusunu yıpratan bu akıl almaz inat ve haksızlıklar vatanseverlik midir? Yoksa...?! Bu sorunun cevabını aziz milletimizin vicdanına bırakıyoruz! Siyasi iktidarın ülkemizi küreselleşen dünyada güçlü bir konuma taşıma çabasını takdir etmekle birlikte, altını çizerek haykırıyoruz: Aşağıdaki vazgeçilmez taleplerimiz karşılanmadıkça, bu güce tam anlamıyla güven katılamaz, aidiyet duygusu pekişemez! Artık siyasi iradenin sesimizi duymasını, taleplerimizi değerlendirmesini ve bu zulme derhal son vermesini bekliyoruz! ASTSUBAYLARIN 2025 YILI VAZGEÇİLMEZ VE ERTELENEMEZ TALEPLERİ: EKONOMİK VE ÖZLÜK HAKLARI MAAŞ ADALETSİZLİKLERİ DERHAL GİDERİLSİN! İnsan onuruna yakışır bir yaşam standardı istiyoruz! ASTSUBAY MAKAM, GÖREV VE KADROSUZLUK TAZMİNATLARI EKSİKSİZ VERİLSİN! Yıllardır gasp edilen haklarımız derhal teslim edilsin! 5400 EK GÖSTERGE HAKKI DERHAL UYGULANSIN! TSK SAĞLIK MALULLÜĞÜ VE SOSYAL GÜVENLİK TAZMİNATLARI GÜNCELLENSİN! STATÜ VE KARİYER DÜZENLEMELERİ İNTİBAK DÜZENLEMESİ TÜM PERSONELE AYRIMSIZ UYGULANSIN! Bu tarihi adaletsizliğe son verilsin! ALEYHTE NASIP DÜZELTMELERİ DERHAL İPTAL EDİLSİN! MECBURİ HİZMET SÜRESİ VE RÜTBE SÜRELERİNDE EŞİTLİK SAĞLANSIN! Oluşan maddi ve manevi kayıplar giderilsin! ASTSUBAY MESLEK KANUNU DERHAL ÇIKARILSIN! Mesleki statümüz hukuki güvence altına alınsın! EĞİTİM VE GELİŞİM ASTSUBAY EĞİTİM KURUMLARI LİSANS SEVİYESİNE ÇIKARILSIN! SINIF OKULLARI MSÜ’YE BAĞLANARAK AKADEMİK NİTELİĞE KAVUŞTURULSUN! YURTDIŞI KURS VE GÖREVLERDE EŞİT FIRSAT VERİLSİN! Subayları kayıran ayrımcılık son bulsun! KAPSAYICI VE ADİL BİR PERSONEL REJİMİ OLUŞTURULSUN! SOSYAL VE TEMSİLİ HAKLAR OYAK VE VAKIF YÖNETİMLERİNDE TEMSİLDE ADALET SAĞLANSIN! LOJMAN DAĞITIMINDA EŞİTLİK VE LİYAKAT ESAS ALINSIN! Adaletsizlikler giderilsin! CEZAEVİNDEKİ HÜKÜMLÜLERE TANINAN SİCİL AFFI, TERTEMİZ GÖREV YAPMIŞ ASTSUBAYLARA DA TANINSIN! İNSAN ONURUNA AYKIRI FAZLA MESAİ UYGULAMALARINA SON VERİLSİN! HUKUKİ VE MESLEKİ GÜVENCE DİSİPLİN KANUNU VE ASKERİ CEZA KANUNU’NUN KEYFİ MOBBİNG ARACI OLARAK KULLANILMASINA SON VERİLSİN! Hukuksuzlukların önüne geçilsin! PEKİ YA İÇİMİZDEKİ ÇÜRÜME?! KOLTUK SEVDASI VE İKİ BAŞLI YÖNETİM ZULMÜ! Büyük umutlarla 02 Aralık 2024'te değişen TEMAD yönetiminde yer almış bir dava adamı olarak, gördüğüm akıl almaz tablo karşısında susma lüksümüz kalmamıştır! Daha fazla değersizleştirilmeyi, camiamızın davasının kişisel hesaplara kurban edilmesini reddediyoruz! Üzerimizdeki ağır baskıya rağmen, doğruları haykırmak, camiamızın vicdanı olmak için buradayız! TEMAD GENEL MERKEZİ'NDEN YAPILAN SÖZDE "GELİŞME" AÇIKLAMASI, BİR UTANÇ BELGESİDİR!"Geçinmeye değil, gelişmeye niyetimiz var" söylemiyle yayınlanan son açıklamayı üzüntüyle ve büyük bir şaşkınlıkla karşıladığımızı ilan ederiz! Bu açıklama, çözüm üretmesi gereken bir kurumun, yapıcı eleştiriye tahammülsüzlüğünü ve camianın gerçek temsilcisi olan oluşumlara karşı geliştirdiği dışlayıcı, suçlayıcı, akıl ve vicdan yoksunu tavrın acı bir göstergesidir! BİZLER, "TAŞ TAŞIMAYAN" DEĞİL, TAŞ ÜSTÜNE TAŞ KOYANLARIZ!Unutulmasın ki, bizler bu davanın "taş taşımayanı" değil, alın teriyle, emeğiyle bu mücadeleye omuz verenleriz! Bizler, kişisel ikbal hesaplarıyla değil, astsubay camiasının ortak vicdanı ve aklıyla hareket ediyoruz. Koltuklara değil, yıllardır kronikleşen sorunlara gerçek ve kalıcı çözümler üretmeye talibiz! TEMAD yönetimi, kendisine yöneltilen haklı eleştirileri dikkate almak ve değerlendirmek yerine, farklı düşünenleri ötekileştirme, yaftalama ve suçlama kolaycılığına düşmüştür. Bu tutum, ne yazık ki kurumun kendi kurumsal tükenmişliğini ve acziyetini örtme çabasından başka bir şey değildir! "Geçinmeye niyeti yok" diye yaftalananlar, aslında yıllardır sahalarda mücadele eden, bu dava için emeğini, vaktini ve yüreğini ortaya koyan, fedakâr astsubaylardır! Bizleri haksız ithamlarla hedef göstermek yerine, şu yakıcı sorularımıza samimiyetle yanıt vermeniz, camiaya ve kamuoyuna karşı en temel sorumluluğunuzdur: NEDEN ASTSUBAY ÖZLÜK HAKLARINA DAİR VERİLEN SÖZLER GÜNDEMİNİZDE YER BULMUYOR? NEDEN ONLARCA YILDIR SÜREGELEN TAZMİNAT EŞİTSİZLİĞİ KONUSUNDA SOMUT VE CİDDİ BİR ADIM ATMIYORSUNUZ? NEDEN TABANDAN YÜKSELEN MEŞRU ÖNERİ VE TEPKİLER SİZE TEHDİT GİBİ GELİYOR, NEDEN KULAK TIKIYORSUNUZ? NEDEN PLATFORMLARIN DÜZENLEDİĞİ YÜZ BİNLERCE KİŞİLİK EYLEMLERİNİ YOK SAYIYORSUNUZ, NEDEN BU GÜCE OMUZ VERMİYORSUNUZ? VE EN ÖNEMLİSİ: NEDEN TEMSİL ETTİĞİNİZ KOCA BİR CAMİAYI DIŞLAYARAK, SADECE KENDİ SESİNİZİ YÜCELTİYORSUNUZ?! SABRIMIZ TÜKENDİ! Cahit Koca'nın 15 Temmuz 2025 tarihli Niğde konuşmasında belirttiği üzere: Eğer bizlere söz verilen ve hakkımız olan tazminatlar 17 Ekim 2025 tarihine kadar yasalaşarak verilmez ise, bu tarihten itibaren Türkiye'nin dört bir yanında; Emekli Astsubaylar ve aileleriyle birlikte; meydanlarda basın açıklamaları ve büyük katılımlı mitingler gerçekleştireceğiz! dedi. Tarih geçte olsa göreceğiz..... Bu haykırışlar, onurlu ve erdemli bir emeklilik yaşamı sürmek isteyen astsubay camiasının son çabasıdır! Bizler yıllarca vatanın dört bir yanında, karada, denizde ve havada ülkemizin bekası için görev yaptık. Ailelerimizden uzakta, devletimizin ol dediği yerde olduk ve vatan savunmasında en ön saflarda görev aldık. Şehit olduk, gazi olduk ama hep onurumuzla taşıdık üniformamızı! Şimdi çalışan ve emekli yüz binlerce astsubay ve aileleri olarak sesimizin duyulmasını ve zaten tüm yetkililerce bilinen taleplerimizin karşılanmasını istiyoruz! Taleplerimiz karşılanana kadar sosyal medyada ve şehir meydanlarında eylem sürecini başlattığımızın bilinmesini istiyoruz! Onurumuzu ve yıllarca harcadığımız emeği hiçe sayanları insaflı ve adaletli olmaya davet ediyoruz! Değerli meslektaşlarım! Bir düşünürün dediği gibi: "BİR KERE YANLIŞ TRENE BİNDİYSENİZ, TREN KORİDORUNDA TERS İSTİKAMETE YÜRÜMENİN HİÇBİR FAYDASI YOKTUR." "NE KADAR KALİTELİ OLURSANIZ OLUN: YANLIŞ YERDEYSENİZ DEĞERSİZSİNİZ." İşte bu yüzden, bizler bu yanlış trenden iniyor, bu değersizleştirilmiş yapının bir parçası olmayı reddediyoruz! Astsubay camiasının onurlu davası, koltuk sevdalılarına, güdümlü zihniyetlere ve kişisel çıkarlara ASLA feda edilmeyecektir! Hatırlatmak isteriz ki; Eleştiri, ihanet değildir! Fikir ayrılığı, bölücülük değildir! Farklı yol ve yöntemler denemek, mücadeleyi baltalamak değil, aksine onu zenginleştirmek ve güçlendirmektir! Bizler; kişisel menfaatlerle değil, astsubay camiasının ortak geleceği için mücadele ediyoruz. Bizler; gelip geçici isimlerin değil, mücadelemizin temelini oluşturan ilkenin peşindeyiz. Bizler; sırtını koltuğa yaslayanların değil, bu dava için omuz omuza duranların ve mücadele edenlerin yanındayız. Unutulmasın ki; gerçek mücadele, kişisel yüceliklerle değil, tüm camianın omuz omuza verdiği toplumsal sorumlulukla kazanılır! Bizler, bu davanın gerçek sahipleri olarak, tüm meslektaşlarımızı bu kirli oyuna dur demeye, hakkımız olan onurlu geleceği hep birlikte inşa etmeye çağırıyoruz! KAMUOYUNA SAYGILARIMIZLA İLAN EDERİZ! BÜYÜK ASTSUBAY PLATFORMU [18 Temmuz 2025] #Astsubaylar Devlet Bahçeli Özgür Özel @CHPMuratBakan Dursun ATAŞ Mehmet Ali Çelebi Başkent Trafik&İş Kazaları Derneği Çankırı Bölge T TEMAD Genel Başkanlığı Mudanya Temad Kadir Koşar E.J.Asb. (1989-202) 🫡(ZARGANA (CW5)) ZaFeR KıRaBaL Savaş Çakmak 🇹🇷 @__oktayyildirim SBTD Yalçın TUNÇBİLEK FATİH ÇAM Erdoğan KARAKUŞ Ahmet Öztaş Astsubaycalistayi Büyük Astsubay Platformu TESUD Genel Merkez Assubay İnisiyatif Nezo Dr. Murat Sarıaslan Reyhan Şavk Ö. Sibel Örfi İlhan Aziz Ergün cemal blghn C. KOT (E.J.Astsb) ⚓ tmltyfn ⚓ Mehmet Küçükeken Ekonomist * Yazar * TEMAD * Asb. Cahit Koca SİNAN HENDEK Erdal Aydoğdu Ali Osman Özkaya mustafa büyüktarakçı Servet ULUTAŞ Menderes Akkuş Aydın Bildiş Ayhan Aksoy ömer BAYRAM Ercan AKTAŞ Salim ÖZDEM 🐺 YalnızKurt 🦅Emekli Asb🇹🇷 Murat Demirkıran Hüsamettin Özenen SALİH SAĞAZ EsraEsigil💙 Bayram Ali SERT Kadıköy Haydar Ereli

Nevzat Yüksel

23,568 views • 1 year ago

Halay çeken bu adamı hatırladınız mı? Gelin hep birlikte tanıyalım… Düğünlerin vaz geçilmez halay başıydı Süleyman. Öyle bir halay çekerdi ki izleyenin dili damağına yapışır neredeyse ağzı açık izlerdi. Sorana “Atadan kalma” derdi “Babamda iyi halay çekerdi.” Karısı Emine’yi zaten bir köy düğününde halay çekerken beğenmişti. Daha doğrusu Emine onu halayda izlemiş, gözlerini ondan alamamış, bunu fark eden Süleyman’da kısa süre sonra anne ve babasını aynı köyden Emine’nin evine gönderip istetmişti. Dillere destan bir köy düğünü yaptı Süleyman’ının babası. Üstelik Süleyman ile babasının yan yana ilk halayı da bu düğünde olmuştu. Aradan yıllar geçti herkes bu halayı konuştu “Üstüne aynısı gelmedi.” dedi. Babasının ölümüyle köyü terk edip Ankara’ya göçmesi aynı yıl oldu Süleyman’ın. Annesi Fadime büyük ağabeyinde kalıyor, yaz aylarında köye geldiğinde hem kardeşlerini hem de anasını doya doya görüyordu. Ankara’ya gelmeden babasının mezarını ziyarete gitti Süleyman, ondan helallik aldı. Göz yaşlarını toprağın üzerine akıttı “Senden sonra hiçbir düğünde halaya durmadım baba.” dedi “Tövbe ettim. Olurda kızım olursa bir tek onun düğünün halay çekeceğim.” Onun da matemi böyleydi. Çok severdi babasını. Kardeşlerinin içinde ona en çok benzeyende oydu. Sıvacıydı Süleyman. İnşaatlarda çalışırdı. İki kızı oldu. Büyüğüne Firdevs küçüğüne Feride ismini koydu. Okuttu Firdevs’i. Ele güne muhtaç etmedi. Giymedi giydirdi yemedi yedirdi. Sıvacı parasıyla en iyi dershanelere gönderip öğretmen etti. Firdevs’in tayini Muş Varto’da bir ilkokula çıktı. Dördü birlikte gitti Varto'ya. Karısı Emine'yle birlikte bir ay yanında kaldılar kızının. O zamanlar küçük kızları Feride henüz okula başlamamıştı. Bu yüzden aceleleri yoktu. Bir süre sonra baktılar ki Firdevs’in yeri rahat, arkadaşları iyi, çevre ve öğretmenler birbirine saygılı ve birbirine yardımcı oluyor bir ay sonra kızını alnından öpüp geri döndüler Ankara’ya. Üç yıl boyunca yaz tatilinde Firdevs geldi Ankara’ya. Gelmediği aylar düzenli olarak para gönderirdi babasına. Okul döneminde hemen her gün telefonla görüşürlerdi. Üçüncü yılın sonu yine Firdevs aradı “Baba, bu sıralar işim çok. Müfettiş gelecekmiş. Bu yüzden sık sık arayamam merak etmeyesin” dedi. Anlayışla karşıladı Süleyman “Tamam” dedi “İyi ol yeter. Gerisi önemli değil.” Önce haftada bir aramaya başladı Firdevs, sonra iki haftada bir. Gittikçe seyrekleşiyordu araması. Konuştuklarında “Ben iyiyim baba” diyordu “Sakın merak etme. geleyim falan da deme. İşlerimiz yoğun o kadar.” Üçüncü aydı Süleyman’ı Kaymakam aradı. Firdevs’ten bahsetti, onu methetti. Firdevs’in çok çalışkan ve başarılı bir öğretmen olduğunu ve bu yüzden kızına plaket verileceğini, mümkünse ilçeye gelmesini söyledi. Çok sevindi Süleyman. Karısına bile ne diyeceğini bilemedi. Kaymakam dört kişilik bileti ayarlamış ertesi gün yola çıkmaları için istenilen saatte terminalde olmalarını söylemişti. Varto'da başta Kaymakam olmak üzere kalabalık bir topluluk karşıladı Süleyman ve ailesini. Doğruca Devlet hastanesine gittiler. Hastaneyi görünce ateş düştü Süleyman’ın içine, kapıdan içeri girer girmez dizine vurdu “Eyvah” dedi “Eyvah. Firdevs’im. Kınalı kekliğim.” Kaymakam ve ilçe milli eğitim müdürü çok ilgilenmiş Firdevs’le. Doktor, hastane her ne gerekiyorsa götürmedikleri yer kalmamış. Ama yemin ettirmiş Firdevs “Sakın” demiş “Babama bir şey söylemeyin. Öleceksem burada öleyim.” Kansermiş Firdevs. Üç ay içinde vücudunu yiyip bitirmiş. Arkadaşları çok yalvarmış ona babana haber edelim annene haber edelim gelip görsünler diye ama yük olmak istememiş Firdevs. Öleceğini anlamış. İçine doğmuş “Babam çok çekti. Bir yük daha çıkarmayayım. Beni hep iyi hatırlasın, iyi görsün gözünde.” demiş. O gün Varto’da kalmışlar. Ertesi gün Firdevs’in cenazesiyle birlikte iki otobüs köye gitmişler. Mahşeri kalabalıkmış mezarlık. Duyan gelmiş. Duyan yanmış. Duyan dizine vurmuş “Bu nasıl kader.” diye. Devamı ikinci tweette +++

Mehmet Yetim

125,960 views • 2 years ago

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Fuar Merkezi'nde düzenlenen SAHA 2026 Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı'nın kapanış töreninde konuştu. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler de beraberinde TSK Komuta Kademesi ve Bakan Yardımcıları ile katıldığı törende Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan şunları söyledi: FUARIMIZI YENİ REKORLARLA TAÇLANDIRMANIN KIVANCI İÇİNDEYİZ Ülkemizin savunma, havacılık ve uzay sektörlerinin yıldızlarının bir araya geldiği SAHA 2026’nın bu anlamlı programında sizlerle beraber olmanın bahtiyarlığını yaşıyorum. SAHA 2026’ya dünyanın farklı yerlerinden iştirak eden değerli Bakanlara, Bakan Yardımcılarına, Genelkurmay Başkanlarına, Kuvvet Komutanlarına, heyet üyelerine ve tüm ziyaretlerimize hoş geldiniz diyorum. Himayelerimizde gerçekleştirilen ve alanında artık bir markaya dönüşen fuarımızın savunma sektörümüz ve bütün katılımcı firmalarımız için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Dünyanın 120 ülkesinden 1700’den fazla firmanın iştirak ettiği fuarın icrasında emeği geçen tüm kurumlarımızı, firmalarımızı, sponsorlarımızı ayrı ayrı tebrik ediyorum. Kara, deniz, havacılık, uzay ve güvenlik alanlarında geliştirdikleri ürünlerle fuarda boy gösteren tüm şirketlerimize en kalbi tebriklerimi iletiyorum. 1300'ü aşkın üye firması ve bünyesindeki 30 üniversitenin etkin katılımı ile Avrupa'nın en büyük savunma ve havacılık kümelenmesi olan SAHA İstanbul ailesini yürekten kutluyorum. Sektördeki 4500'ü aşkın firmamızın uyum ve koordinasyon içinde faaliyetlerini sürdürmesini sağlayan Savunma Sanayi Başkanlığımızı, kolektif çabaların hasılası olan bu başarı hikâyesinin altında imzası bulunan şirketlerimizi, üniversitelerimizi, kuruluşlarımızı içtenlikle tebrik ediyor, mühendisinden yazılımcısına, işçisinden teknisyenine savunma sanayimizin tüm emektarlarına aynı şekilde şükranlarımı sunuyorum. Rabbim sizlerin başarılarınızı daim eylesin. Bu gayretlerinizi hem ülkemiz hem dost ve kardeşlerimiz, hem de insanlık için hayırlara vesile kılsın. Bu sene beşincisi tertiplenen fuarımızı hamdolsun yeni rekorlarla, yeni anlaşmalarla, yeni iş birlikleriyle taçlandırmanın haklı kıvancı içindeyiz. 8 MİLYAR DOLARLIK İŞ HACMİNE ULAŞILDI SAHA 2026'ya 1500'ü yerli, 263'ü yabancı olmak üzere 1763 firma katıldı. Fuarda sahip oldukları yeni özelliklerle göz dolduran 203 ürün ilk kez görücüye çıktı. 192 resmî heyet ve 108 alım heyeti, sektörümüzle doğrudan temas kurma imkânı buldu. İmzalanan 182 anlaşmayla toplam 8 milyar dolarlık iş hacmine ulaşıldı. Bu rakamın 6 milyar dolarlık kısmını doğrudan ihracata dönük mutabakatlar oluşturdu. Resmin bütününe baktığımızda karşılaştığımız manzara tam olarak şudur: Türk savunma sanayi artık yalnızca bölgesinde değil, dünya ölçeğinde rağbet gören, güven veren, dikkatle izlenen ve tercih edilen bir ekosistem hâline gelmiştir. Türkiye, savunma, havacılık ve uzay alanında küresel düzeyde yıldızı ışıl ışıl parlayan ülkeler arasına adını gururla yazdırmıştır. Bu başarı tablosunun gerisinde şüphesiz on yılların emeği, gecesini gündüzüne katarak adanmış bir ruhla çalışan yüz bini aşkın vatan evladının gayreti, milletimizin desteği ve devletimizin iradesi vardır. İnşallah daha iyi yerlerde olacak, daha büyük başarı hikâyelerini birlikte yazacak, savunma sanayinde tam bağımsız Türkiye hedefine ulaşıncaya kadar durmadan, duraksamadan çalışacağız. GÜVENLİK HER YÖNÜYLE BÜTÜNCÜL BİR KONSEPTİR Dünyamız hızla değişirken, harp sanayimiz köklü bir dönüşüm sürecinden geçerken, bundan elbette güvenlik kavramı da nasibini alıyor. Bir defa şunu hepimiz görebiliyoruz: Bugün geldiğimiz noktada güvenlik artık yalnızca tek bir alana, tek bir sahaya, tek bir sanayi koluna hapsedilemez. Fabrikadan test sürecine, veri merkezinden akademiye, tedarik zincirinden geri bildirime güvenlik her yönüyle bütüncül bir konsepttir. Aynı şekilde bugün bir ülkenin caydırıcılığı sahip olduğu platformların sayısıyla ölçülecek eşiği de çoktan aşmıştır. Envanterinizdeki platformları hangi yazılımla yönettiğiniz, bunlarda hangi sensörleri kullandığınız, bu ürünler için hangi motorları geliştirdiğiniz ve hangi mühimmatı ne kadar sürede üretebildiğiniz önemlidir. Siber saldırılara, elektronik harp tehditlerine, insansız sistemlere ve hibrit savaş yöntemlerine karşı ne denli hazırlıklı olduğunuz belirleyicidir. Bölgemizde ve dünyada son dönemde meydana gelen savaş ve çatışma ortamlarında bu gerçeklere bir kere daha şahitlik ettik. Yapay zekâdan insansız araçlara, otonom sistemlerden karar destek mekanizmalarına uzanan geniş bir yelpazede muharebe sahasının nasıl dönüştüğüne hep birlikte tanık olduk, olmaya da devam ediyoruz. YENİ DÖNEMİN KURUCU AKTÖRLERİNDEN BİRİ TÜRKİYE’DİR Şunu bugün büyük bir gururla ifade etmek isterim: Konvansiyonel güç unsurlarının yerini çok katmanlı ve entegre sistemlerin aldığı bu yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri hiç kuşkusuz Türkiye'dir. Bugün Türkiye yeni nesil millî muharip uçağını, insansız savaş uçağını, helikopterini, İHA’sını, SİHA’sını üreten, elektronik harp sistemlerini, uydu teknolojisini, harp savunma sistemini, radarını geliştiren, tankını, roketini, füzesini, zırhlı araçlarını, savaş gemisini, insansız deniz araçlarını imal ve inşa eden, velhasıl denizin derinliklerinden uzayın boşluğuna kadar her kademede kendi imzasını taşıyan yazılım, platform ve sistemleri kendi yapabilen bir ülkedir. Türkiye, istiklal ve istikbaline kastetme cüretini gösterecek her muhasım unsurun bileğini bükecek kudrete ve kuvvete ziyadesiyle sahip bir devlettir. HEDEFİMİZ İLK 10 ÜLKE ARASINA ADIMIZI YAZDIRMAK Gerek SAHA 2026'da sergilenen gurur verici ürünlerimiz, gerekse geçen hafta açıklanan ihracat rakamlarımız ne demek istediğimizi çok net anlatırken aynı zamanda ülkemizin ulaştığı seviyeyi de ortaya koyuyor. Burada tek tek isimlerini saymaya kalksak değil saatler, günler sürecek ürünleri, projeleri, tasarımları ve çalışmaları sizler zaten gördünüz. İnanç, irade, cesaret, gayret, adanmışlık ve vizyon bir araya geldiğinde nelerin başarılabileceğine bizzat tanıklık ettiniz. Aynı iftihar tablosuyla ihracat tarafında da karşılaşıyoruz. Bakınız, biz göreve geldiğimizde savunma ve havacılık ihracatımız yılda sadece 248 milyon dolardı, Türkiye savunma sanayinde yüzde 80 oranında dışa bağımlı bir ülkeydi. Dışa bağımlılığımızı yıllar içerisinde azaltarak biz bunu tersine çevirdik, 2025 yılında savunma ve havacılık ihracatında tarihimizde ilk defa 10 milyar doların üzerine çıktık, Nisan ayı ihracat rakamları geçen yılki ivmenin devam ettiğini gösteriyor. Savunma ve havacılık ihracatımız Nisan'da 962 milyon dolara yükseldi. 2026'nın ilk 4 ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 28 artış oldu, böylece ilk 4 ayda 2 milyar 871 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirdik. Yani bundan 23 yıl önce senede 248 milyon dolar ihracat yapan Türkiye bugün bu rakamı aşağı yukarı bir haftada gerçekleştiriyor, Cenabıallah'a sonsuz şükürler olsun. Kısa vadede hedefimiz 11 milyar doları aşarak bu alanda dünyada ilk 10 ülke arasına adımızı yazdırmaktır. İnşallah genişleyen uluslararası iş birliklerimiz, derinleşen ekosistemimiz ve artan üretim kapasitemiz ile bu hedefimize de vasıl olacağız. NİCE ENGELLERLE KARŞILAŞTIK Tabi burada şu gerçeğin de altını önemle çizmek istiyorum: Milletimizin göğsünü kabartan, dost, kardeş ve müttefiklerimize güven veren bu başarı hikâyesini yazmamız elbette öyle kolay olmadı. Görünür, görünmez nice engelle karşılaştık, ambargolarla, kısıtlamalarla önümüz kesilmek istendi, parasını ödediğimiz sistemlerin verilmediği günler oldu. Sadece dışarıdan, sadece dost bildiklerimizden değil, içeriden de ihanete, kumpasa, umutlarımızı kırmaya dönük operasyonlara maruz kaldık. İçimize yerleşmiş ve yerleştirilmiş, kimi zaman da sureti haktan görünen Truva atlarının sabotajlarıyla mücadele ettik. Şurası son derece dikkat çekicidir: Türkiye, savunma sanayinde ne zaman kabuğunu kırsa, ne zaman büyük bir adım atsa birileri hemen devreye girdi, başımıza yeni icat çıkarmayın dediler, dışarıdan almak daha kolay dediler, ekonomik olarak fizibıl değil dediler savunma sanayi yatırımları verimsiz dediler. Kimi zaman ekonomik verileri eğip bükerek, kimi zaman millî şirketlerimizi hedef alarak, kimi zaman küçümseyerek, kimi zaman da balıklar ürküyor gibi komik argümanlarla savunma sanayi hamlelerimizi engellemeye çalıştılar, biz bunların hiçbirine kulak asmadık. Balıklar ürküyor diyenler gelip fuarımızı ziyaret ettiler, ama balıkların herhâlde ürkmediğini gördüler. Öğrenilmiş çaresizlik sendromuyla malul karakterlerin bizi de kendi ruhsuz, umutsuz, ufuksuz dünyalarına çekmelerine müsaade etmedik. Yapamazsınız diyenlere cevabımızı işte bugün SAHA 2026'da olduğu gibi yaptığımız, tamamladığımız, harp sahalarında başarıyla test edilmiş ürünlerle verdik. Nuri Killigil’lerin, Şakir Zümre’lerin, Vecihi Hürkuş’ların, Nuri Demirağ’ların canlarını koruyarak ortaya koydukları, sabırla yürüyerek savunma sanayinde hamdolsun bugünkü seviyelere ulaştık. Aralarında merhum Özdemir Bayraktar ağabeyimizin de olduğu Türk savunma sanayinin öncülerini bugün bir kez daha rahmetle yad ediyor, Cenabıallah hepsinden razı olsun diyorum. Vecihi Hürkuş’un havacılıkta yıllar önce yükselttiği bayrağı, rahmetli Özdemir Bayraktar insansız hava araçlarında doruklara çıkarmış, göklerde büyük bir gururla dalgalandırmıştı. İnanıyorum ki, onun izinden gidenler bu emanete hakkıyla sahip çıkacak, Türk savunma sanayinin şanını yüceltmeye devam edeceklerdir. MİLLÎ BÜNYE NE KADAR SAĞLAM OLURSA ÜLKENİN GÜVENLİĞİ DE O KADAR KUVVETLİ OLUR Savunma sanayi ve caydırıcılığın yanı sıra ulusal güvenliğin bir diğer kritik halkası, bizim iç cephe olarak tarif ettiğimiz milletin birlik ve beraberliğidir. Şurası bir hakikat ki, millî bünye ne kadar sağlam olursa bir ülkenin güvenliği de o derece kavi ve kuvvetli olur. Kader ve istikbal birliği yapmış, ortak değerler etrafında kenetlenmiş, aynı ideallere gönül vermiş bir halkı dışarıdan müdahalelerle teslim almak, böyle bir millete diz çöktürmek kolay değildir. Fakat içeride sızıntı varsa, iç cephede gedik açılmışsa, içerisi fokur fokur kaynıyor ve kanıyorsa, böyle bir durumda da millet ayakta kalamaz. Bunu istikbal ve İstiklal Harbimizin en hararetli günlerinde merhum Mehmet Akif, Nasrullah Camisinde yaptığı konuşmada şöyle dile getirmişti: Milletler topla, tüfekle, zırhlıyla, ordularla, tayyarelerle yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatine, kendi menfaatini temin etmek kaygısına düştüğünde yıkılır. Dün olduğu gibi bugün de, yarın da meselenin nirengi noktası işte budur. TERÖRSÜZ TÜRKİYE, BARIŞIN EGEMEN OLDUĞU BÜYÜK BİR VİZYONUN ADIDIR Bizim binlerce yıllık tarihimizin neredeyse her devri mücadele ile geçmiştir. Hem devlet hem de millet olarak verdiğimiz her mücadeleyi iç cephemizi tahkim ederek kazandık. Yeri geldi top seslerini yavrularımıza ninni yaptık. Yeri geldi aç kaldık, susuz kaldık, silahsız kaldık, mühimmatsız kaldık, ama hiçbir zaman inancımızı yitirmedik, yeise kapılmadık, birlik ve bütünlüğümüzden ödül vermedik, harimiismetimize uzanan kirli ellere teslim olmadık. Biz de iktidarlarımız boyunca maruz kaldığımız nice saldırıyı, nice darbe girişimini, bekamızı hedef alan nice kuşatmayı işte bu ruhla püskürttük. Burada şunu büyük bir kararlılıkla ifade etmek durumundayım: Bugün iç kalemizi tahkim etme yolunda attığımız en stratejik adım, 18. ayını dolduran Terörsüz Türkiye süreci ve terörsüz bölge hedefidir. Terörsüz Türkiye süreci, Türkiye'yi ve komşu ülkeleri iç cepheleriyle birlikte güçlendirerek huzurlu, güvenli, müreffeh ve barışın egemen olduğu bir geleceğin inşasını hedefleyen büyük bir vizyonun adıdır. Terörsüz Türkiye, bölgemizde yürütülen paylaşım kavgası karşısında milletimizin bilincinde ve kalbinde kurulan müstahkem bir mevzidir. Bu mevziinin fikrî ve siyasi müşterek karargâhı elbette Cumhur İttifakı'dır. Terörsüz Türkiye menziline giden yolun mihmandarı aynı şekilde Cumhur İttifakı'dır. Sürecin katalizörü ise Türk milletinin ulaşmayı çoktan hak ettiği hedeflerdir. Bu hedefe ezber kalıplarla değil, basiretli, cesaretli, büyük millet ve devlet olmanın sağladığı özgüvenli yaklaşım ile kararlı adımlarla varılabilir. Türkiye, devleti ve milletiyle yaklaşık yarım asırlık başarılı mücadelesinin ardından terörden kurtulma iradesini ortaya koymuş, terörsüz Türkiye için çok net bir duruş sergilemiştir. Bu iradenin temelinde, vatanı ve milleti için canlarını feda eden kahramanların aziz hatırası, kutlu emaneti vardır. BU İRADENİN TEMELİNDE ŞEHİT AİLELERİMİZ VAR Bu iradenin temelinde, vatan sağ olsun diyerek evlatlarını kara toprağın bağrına veren, acısını kalbine gömen anne ve babaların metaneti vardır. Bu iradenin temelinde, şehit eşleri, şehit çocukları, şehit yakınlarımız vardır, gazilerimizin fedakârlıkları vardır. Allah'ın izniyle bundan geriye dönüş yoktur ve olmayacaktır. Muhabbet iklimini çok sağlam bir şekilde tesis edip kardeşlik bilincini güçlendirerek, husumet duvarlarını tek tek yıkıp fitnelerin kökünü kurutarak, terörün kanlı ve karanlık gölgesini sebepleriyle birlikte bu toprakların üstünden tamamen kaldırarak, aziz şehit ve gazilerimizin fedakârlıklarının boşa gitmediğini tüm dünyaya inşallah hep birlikte göstereceğiz. İnanıyoruz, Allah'ın izniyle başaracağız. Kararlıyız, inşallah hedefimize ulaşacağız. Rabbim yolumuzu, bahtımızı açık etsin diyorum. Bu düşüncelerle SAHA 2026'nın bir kez daha hayırlara vesile olmasını diliyorum. Fuarın düzenlenmesinde emeği geçen tüm kurumlarımızı, katkı veren herkesi tekrar tebrik ediyor, katılımcı firmalarımıza teşekkür ediyorum. Sizleri bir kez daha saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Sağ olun, var olun, kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

34,155 views • 2 months ago

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Millî Savunma Üniversitesinde gerçekleşen 16’ncı Dönem Müşterek Komuta ve Kurmay Eğitimi ile 8’inci Dönem Kuvvet Harp Enstitüleri Komuta ve Kurmay Eğitimi Mezuniyet Töreni'ne teşrif ederek bir konuşma yaptı. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Azerbaycan Savunma Bakanı Orgeneral Zakir Hasanov, TSK Komuta Kademesi ve Bakan Yardımcılarının katıldığı törende konuşan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, Kurmaylık Eğitimlerini başarıyla tamamlayan subayları tebrik etti. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, konuşmasında şunları söyledi: Millî Savunma Üniversitemizin kıymetli Rektörü, şanlı ordumuzun kahraman subayları, kıymetli hocalarımız, saygıdeğer misafirler; sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Kurmaylık eğitimini başarıyla tamamlayan subaylarımızın mezuniyet merasimlerinde sizlerle beraber olmaktan büyük bir bahtiyarlık duyuyorum. Bugün 125'i dost ve kardeş ülkelerden gelen misafir askeri personel olmak üzere toplam 301 subayımızın gurur gününe iştirak ediyor, mezuniyet sevinçlerini paylaşıyoruz. Dereceye girenlerle birlikte 16’ncı Dönem Müşterek Komuta ve Kurmay Eğitimi ile 8’inci Dönem Kuvvet Harp Enstitüleri Komuta ve Kurmay eğitimlerini neticelendiren tüm subaylarımızı ayrı ayrı tebrik ediyorum. Biraz önce diplomalarını alan subaylarımız kurmay ünvanıyla farklı kademelerde Türk Silahlı Kuvvetlerimize, devletimize ve milletimize yüksek bir vazife şuuruyla inşallah hizmet edecekler. Türk ordusunun tarih boyunca dünya ölçeğinde temayüz etmiş en güçlü vasıflarından biri olan kurmay akla; bilgi ve kabiliyetleriyle öyle inanıyorum ki en güçlü katkıları yapacaklar. Kurmay subaylarımıza yeni vazifelerinde şimdiden üstün muvaffakiyetler temenni ediyor, Cenabıallah ayağınıza taş değdirmesin, sizleri her türlü tehdit ve tehlikeden emin ve muhafaza eylesin diyorum. 26 farklı ülkeden gelerek burada modern, kapsamlı ve nitelikli eğitimler alan misafir askerlerimizi de aynı şekilde canıgönülden kutluyor, üstlenecekleri görevlerle ülkelerimiz arasındaki dostluk, dayanışma ve iş birliklerini daha da geliştireceklerine yürekten inanıyorum. Son olarak subaylarımızı hem kuramsal çerçevede hem de uygulama zemininde titizlikle eğiten, bilgi ve deneyimleriyle genç kurmaylarımızı teçhiz eden komutan ve hocalarımıza da takdir ve tebriklerimi iletiyorum. Bu vesileyle devletimizin bekası, ülkemizin güvenliği, milletimizin huzur ve selameti için can veren şehitlerimizin tamamını rahmetle yâd ediyorum. Merhum Nurettin Topçu'nun ifadesiyle “Şehit bir fertte barınan milletin ruhu bir millet iradesidir ki, bir vücudun gömüldüğü yerden bize ebedi hayat gönderir, bize ebediyeti kazandırır.” Türk milletine ebediyeti kazandıran milletimizin hürriyet abideleri, devletimizin ebet müddet nişaneleri olan aziz şehitlerimiz destanlaşan mücadeleleri ve hatıralarıyla yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir. Ay yıldızlı al bayrağımızda temerküz eden millî ve mukaddes değerlerimiz uğruna canlarını ortaya koyan gazilerimize şükranlarımı sunuyor, hepsine hayırlı ve bereketli ömürler diliyorum. Bugün mezun ettiğimiz kurmay subaylarımızın ülkemizde bölgemizde ve sınırlarımızın ötesinde ifa edecekleri görevlerle şehit ve gazilerimizin emanetini layıkıyla taşıyacaklarından hiçbir şüphe duymuyorum. MİLLÎ SAVUNMA ÜNİVERSİTEMİZ KÜRESEL ÖLÇEKTE YILDIZI PARLAYAN EN SEÇKİN EĞİTİM KURUMLARIMIZDAN BİRİ HÂLİNE GELDİ Değerli arkadaşlar; 31 Temmuz'da, yani 20 gün sonra Millî Savunma Üniversitemizin 10. kuruluş yıl dönümünü idrak edeceğiz. Şunu en başında ve özellikle ifade etmek isterim: 10 yıl gibi kısa sürede Millî Savunma Üniversitemiz küresel ölçekte yıldızı parlayan en seçkin eğitim kurumlarımızdan biri hâline gelmiştir. Vatanına, milletine, devletine aşkla bağlı, donanımlı, vicdanlı, özgüven ve sorumluluk sahibi subay ve astsubayların yetiştiği bu ocak milletimizin iftihar kaynağıdır. Savunma, güvenlik ve strateji gibi alanlarda yürüttüğü araştırmalarla, ulusal ve uluslararası yayın, rapor ve danışmanlık faaliyetleriyle askerî harekât ortamı ve askerî kültürün gelişimine yönelik doktriner çözümleriyle üniversitemiz hayati bir misyonu yerine getirmektedir. Millî Savunma Üniversitemiz bünyesindeki 7 enstitü, 3 harp okulu, 4 astsubay meslek yüksekokulu ve yabancı diller yüksekokulu ile bir yandan millî iradeyi hareket noktası olarak belirleyen vatan ve millet sevdalısı genç yürekleri ülkemize kazandırırken, diğer yandan askerî bilimler müktesebatımızın daha da derinleşmesinde başrolü üstleniyor. Bunun için değerli rektörümüzün ve yöneticilerimizin şahsında Millî Savunma Üniversitemizin sivil, asker, eğitimci kadrosunu, bu ailenin tüm mensuplarını tebrik ediyor, başarılarının daim olmasını diliyorum. Hükûmet olarak kurulduğu günden beri üniversitemizin yanında olduk. Subay ve astsubaylarımızın daha yüksek standartlarda, daha iyi şartlarda eğitim alabilmeleri için fiziki ve teknik altyapı başta olmak üzere ihtiyaçları karşılama noktasında ayrı bir hassasiyet taşıdık. Bundan sonra da Millî Savunma Üniversitemizin daha da güçlenmesi için ne gerekiyorsa yapacağız. Rabbim yâr ve yardımcımız olsun diyor, üniversitemizin 10. kuruluş yıl dönümünün Türk Silahlı Kuvvetlerimiz ve aziz milletimiz için şimdiden hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. SAVUNMA SANAYİNDE YÜZDE 82 YERLİLİK ORANINA ULAŞTIK Kıymetli misafirler; keskin değişimlerin istisna olmaktan çıkıp sıradanlaştığı bir dönemi yaşıyoruz. Yapay zekâ ve yeni teknolojiler eğitimden sağlık ve finansa ulaştırmadan kamu hizmetlerine hayatın her alanını hem de çok derinden etkiliyor. Savunma ve güvenlikte ise bu dönüşümün tezahürlerini çok daha net bir şekilde gözlemliyoruz. Şu gerçeği en iyi sizler biliyorsunuz: Klasik harp ortamlarında belirleyici faktörler kuvvet yoğunluğu ve platform sayısıydı. Günümüzde bunlara teknolojinin, enformasyonun, insansız sistemlerin, hızlı karar destek mekanizmalarının da eklendiğini görüyoruz. Savaşlar artık sadece cephelerde verilmiyor, siber saldırılar ve dezenformasyon kampanyalarıyla birlikte yürütülüyor. Kamikaze dronelarla kritik altyapılar, enerji nakil hatları, ticaret güzergâhları hedef alınıyor. İnsansız hava ve deniz araçlarının sonuca doğrudan etki ettiği yapay zekâ merkezli yazılımların harekâtın seyrini değiştirdiği yeni bir denklemle karşı karşıyayız. Keşif ve gerçek zamanlı haber almanın vazgeçilmez birer kuvvet çarpanı olduğu bu yeni ortam planlamayla birlikte sevk ve idareyi de her zamankinden daha kritik hale getirmiştir. Şunu bugün büyük bir gururla ifade etmek isterim: Millî Savunma Üniversitemizde yetişen subaylarımız hem planlama hem de sevk ve idare noktasında eşsiz bir performans ortaya koyuyorlar. Gazi Mustafa Kemal tuttuğu notlardan birinde “Komutanlık çare aramaktan ibarettir, bunu da harp tarihi öğretir.” diyordu. Farklı misyonlarda görüyoruz ki komutanlarımız eşsiz zaferlerle dolu olan tarihimizden aldıkları ilhamla, harp tarihinden edindikleri bilgilerle hamdolsun yeni destanlar yazmaya devam ediyorlar. Biz de devlet olarak uluslararası güvenlik paradigmasının radikal bir dönüşüme uğradığı bu dönemde, yeni sistemin kutup başlarından biri olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz. Savunma sanayinde yüzde 82 yerlilik oranına ulaştık. Geliştirdiğimiz ürünleri doğrudan sahada test ediyor, geri bildirimler ışığında sürekli yeniliyor, güncelliyoruz. Mühendislerimiz, yazılımcılarımız, teknisyenlerimiz, sektörde faaliyet gösteren 4 bine yakın firmamız başarılarına her gün yenilerini etkiliyor. Bu eklemeyle birlikte güvenlik birimlerimizi yerli ve millî ekipmanlarımızla son teknolojiye sahip teçhizatlarımızla donatıyoruz. Bilhassa ihracatta çıtayı her geçen gün daha da yükseltiyoruz. Son 12 ayda 11 milyar doların üzerinde savunma ve havacılık ürünü ihraç ederek yeni bir rekora İmza attık. Ocak-Haziran dönemi ihracatımız geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 30’a yakın artışla 4 milyar 665 milyon dolara ulaştı. Sadece geçtiğimiz ay 803 milyon dolar değerinde ürün ihraç ettik. Tabii şurası da mühimdir: Risk ve tehditleri doğru okuyabilen, bu sistem ve teknolojileri etkin kullanabilen, farklı platformlardan gelen verileri uygulamaya döken subaylarımız ve askerlerimiz de savunma sanayinde yakaladığımız bu ivmeyi sahada millî kazanımlara dönüştürmektedir. Kurmay aklın üretim merkezi olan Millî Savunma Üniversitemiz ise yetiştirdiği vatan evlatlarıyla bu kazanımları sürdürülebilir kılmaktadır. KÖKLÜ VE ZENGİN BİR ASKERÎ BİRİKİME SAHİBİZ Değerli arkadaşlar; Türk milleti olarak dünyada başka hiçbir milletle mukayese edilemeyecek ölçüde köklü ve zengin bir askerî birikime sahibiz. Kara Kuvvetlerimiz iki hafta önce 2235’inci yaşını kutladı. Dünyanın en eski askerî müzesi olan Harbiye Askerî Müzesi'ni 1453'te kurmuş bir milletiz. Şunun altını özellikle çizmek durumundayım: Bakın biz yalnızca bugünkü orduların temelini teşkil eden onlu sistemi kuran değil, aynı zamanda hilal taktiğine asıl derinliğini veren yontma keser taktiğini ve örtme harekâtını da dünya savaş literatürüne kazandıran bir milletiz. Evcilleştirdiğimiz atları cenk meydanlarında fırtına gibi kullanarak piyade ağırlıklı savaşın konseptini biliyorsunuz biz değiştirdik. Süvariye 360 derecelik manevra imkânı sunan üzengiyi ordu millet olarak biz icat ettik. İstanbul'un fethiyle bir çağı kapatıp diğerini açarken Sultan Fatih'in döktürdüğü Şahi toplarıyla, karadan yürüttüğümüz gemilerle, askerî dehamızın ışıltısıyla yeni bir destan kaleme aldık. Mehteri savaş alanında birlikleri yönlendiren bir orkestra olarak yine biz kullandık. Daha burada saymayacağımız birçok yeniliği harp sahasına ve sanatına biz kazandırdık. Tüm bunları yaparken toprakla birlikte gönüller de fethettik. Gücümüzü iyilik ve adaletle, zekâmızı erdem ve merhametle taçlandırdık. NATO LİDERLER ZİRVESİ’NE ANKARA'DA BAŞARIYLA EV SAHİPLİĞİ YAPTIK Değerli arkadaşlarım; bugün de aynı çizgide ilerliyor, ecdadın mirasına en güzel şekilde sahip çıkıyoruz. Gönül coğrafyamızda kanayan yaraları biz sarıyor, diyalog kanallarının açık tutulmasında öncü roller üstleniyoruz. Balkanlardan Kafkasya'ya, Ortadoğu'dan Afrika'ya barışın ve huzurun kalıcı hale gelebilmesi için her türlü kapıyı zorluyoruz. Aynı şekilde mensubu olduğumuz uluslararası ittifaklarda çok güçlü varlık gösteriyoruz. Biliyorsunuz iki gün önce NATO Liderler Zirvesi’ne Ankara'da başarıyla ev sahipliği yaptık. Değişen güvenlik koşulları ekseninde ittifakın geleceğini Türkiye'de ele aldık. NATO'nun Güneydoğu kanadının emanet edildiği bir ülke olarak mevcut gündeme dair değerlendirmelerimizi müttefiklerimizle paylaştık. Ankara Zirvesi’nin bölgemizde ve dünyada barış ve istikrarın tesisine katkı sağlamasını temenni ediyorum. Son olarak burada şu hususun da altına çizmek istiyorum: Hangi teşkilata üye olursak olalım, içinde bulunduğumuz zorlu coğrafyada alnımız ak, başımız dik, bu şekilde yaşamak için güçlü olmak zorundayız. Türkiye'nin güvenliğini kimseye emanet edemez, millî güvenliğimizden asla taviz veremeyiz. Dolayısıyla hem millî güvenliğimizi eksiksiz biçimde tahkim etmek, hem de bunu hukuk, meşruiyet ve demokrasi içinde yapmak mecburiyetindeyiz. Bunun için her fırsatta söylediğim gibi iç kalemizi sağlam tutacağız. Türkiye yüzyılı hedeflerimize doğru yol alırken 86 milyon olarak kardeş ve kaderdaş olduğumuzu hiçbir zaman unutmayacağız. Özellikle ülkemizi yaklaşık yarım asırlık bir sorundan kurtarmak amacıyla yürüttüğümüz terörsüz Türkiye sürecimizin başarıya ulaşmasıyla inşallah içeride ve dışarıda yeni bir hikâye yazmaya başlayacağız. Rabbim yâr ve yardımcımız olsun diyorum. Bu düşüncelerle eğitimlerini başarıyla tamamlayan subaylarımızı tekrar tekrar tebrik ediyor, üstlenecekleri görevlerinde her birine başarılar diliyorum. Aynı samimi duygularla misafir subaylarımızı da kutluyor, ülkelerindeki dostlarımıza bizlerden selam götürmelerini bilhassa rica ediyorum. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Mezuniyetiniz hayırlı olsun, kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

42,197 views • 17 days ago