Video yükleniyor...

Video Yüklenemedi

Ana Sayfaya Dön

Ankara’da emekli eyleminde intihar girişiminde bulunan emekli polis Ali Şekeroğlu hayatını kaybetti "Üstüne Türk Bayrağı bağlamış, elinde 'Para için değil onurum için' diye bir pankart vardı. Ağlamaklı bir sesle aynı şekilde söylüyordu 'GEÇİNEMİYORUZ' diye. Silahı oyuncak zannettik. İnanamadık, kan revan içinde kaldı adam."

112,344 görüntüleme • 3 gün önce •via X (Twitter)

1 Yorum

ZARA profil fotoğrafı
ZARA3 gün önce

@mustafaciftcitr size yazıklar olsun milleti getirdiginiz hal bu birileri malı götürüyor onlara hala hersey serbest ,bu insanlara çektirdiğiniz acıların hesabını bu millete vereceksiniz

Benzer Videolar

🇹🇷 BU MİLLETİN EVLADI, BU DEVLETİN ADAMI: ALİ YERLİKAYA! 🇹🇷 Ben Şahidim! Allah için söylüyorum, İçişleri Bakanımız Sayın Ali Yerlikaya gece saat 12:00’de makamında, görevinin başındaydı. Gözümle gördüm! O sadece kendisi için değil, bizim için, hepimiz için çalışıyor. Bazılarınız onu tanımıyor olabilir… Ama ben 25-26 yıldır tanırım. Adam gibi adamdır. İşini hakkıyla yapar. Bu adamın hakkını yemeyin! O, vatan sevdalısıdır! Millet, bayrak âşığıdır! O, bu milletin ta kendisidir! Her sabah açıyoruz telefonları… TikTok’ta, Twitter’da, Instagram’da, Facebook’ta yine aynı kirli senaryo: Algılarla İçişleri Bakanımız Sayın ALİ YERLİKAYA’ya saldırıyorlar! Ama bilsinler ki; Sayın Bakanımızın yanında olmak bizim için bir görev değil, bir ŞEREFTİR. Bir mecburiyet değil, bir KIVANÇTIR. Bu milletin evladı Ali Yerlikaya’nın arkasında dimdik durmak, bizim için NAMUS MESELESİDİR. Bu adam gece uyumuyor! Bu adam makamında sabahlıyor! Bu adam, “Yeter ki bir annenin yüreği yanmasın” diye gecesini gündüzüne katıyor! Ama siz hâlâ iftira, hâlâ dedikodu peşindesiniz… YETER! Siz sosyal medyada yalan üretirken, Sayın Ali Yerlikaya bu milletin evlatlarını yaşatmaya çalışıyor! Radar mı diyorsunuz? Avrupa’da taşıma aracının içine radar gizliyorlar! Türkiye’de radar tabelayla belli! Gizli değil, açık açık sizi uyarıyorlar! Ama siz hakikati değil, algıyı seviyorsunuz! ⸻ Recep Tayyip Erdoğan Sayın Ali Yerlikaya bu milletin onurudur! Sayın Ali Yerlikaya bu devletin dik duruşudur! Sayın Ali Yerlikaya bu halkın duasıdır! Hiçbir klavye eri, hiçbir sosyal medya trolü, bu aziz milleti onun arkasından döndüremez! Çünkü biz onunla birlikte: Teröre karşıyız! Mafyaya karşıyız! Çetelere karşıyız! O bu milletin ALİ’sidir. Bizim Ali’mizdir. ⸻ T.C. İçişleri Bakanlığı Ali Yerlikaya T.C. Jandarma Gn. K Mahmut Demirtaş Ali Yerlikaya bizim kırmızı çizgimizdir! Onunla yol yürümek, bize verilmiş bir devlet onurudur! Onunla saf tutmak, bir ömürlük sadakat yeminidir! ⸻ Türk Polis Teşkilatı Baş koymuşum Türkiye’m, ölürüm Türkiye’m! Ne Mutlu Kürt Oldum Ne Mutlu Müslüman Oldum Ne Mutlu Türküm Diyene! Saygılarımla, ABDURRAHİM AVCIOĞLU 🇹🇷

ABDURRAHİM AVCIOĞLU

84,877 görüntüleme • 1 yıl önce

Görüntülerdeki araç aktif görevde olan bir Polis memuruna ait. Arabasını parçalayıp, silahını belinden almak için saldırıyorlar, taş ve sopalarla darp etmeye çalışıyorlar. Olay nasıl gelişmiş: Vatandaşların park ettiği kamusal alana (çıkmaz sokak) aracını park ediyor şu notu eklemiş: "kısa süreli park ettiği için acil durumda ulaşılması için numarasını yazarak bırakıyor". Polis memurunu arayarak tehditvari şekilde aracı çekmesini söylüyolar. "Burası bize ait, bize sormadan park edemezsin, aracını kaldır yoksa kötü olur" diye tehdit ediyorlar. Polis memuru "ben Polisim aracı acil çıkışa koymamam gerektiğini biliyorum üstelik benim aracım değil senin aracın kapatıyor" diye beyan ediyor. Şüpheli olan şahsın elini Polis memurunun omzuna atarak "Biz Siirt - Kurtalanlıyız polissen polissin buranın ağası biziz len a.**" dediğini, polisi arayacağını beyan ederek arkasını döndüğünde işletme içerisinden üçüncü bir erkek şahsın bağırarak üzerine doğru koştuğunu gördüğünü, bunu görmesi üzerine polis olduğunu bağırarak gelenlere söylediğini, cephesinin kendisine karşı gelenler olacak şekilde geri geri Kültür Bakanlığı plaj işletmesine doğru ilerlediğini, o sırada telefonun elinde olduğunu, ancak bir şekilde şahısların eline geçtiğini, (olaydan sonra bu şahıslar telefonu Emniyet ekiplerine teslim ediyor) bu sırada içlerinden birisinin beline sarılarak silahını almak için hamle yapıyor. (Polis memurunun belindeki silahı almaya çalışan kişinin sicili bozuk, kilosu kadar suç kaydı var). Bu şüpheli şahıs Polis memurunun silahına saldırıyor, polis memuru kurtulduğu an silahını çıkarıp havaya 2 el ateş ediyor (videoda duman görünüyor). Şahsı üzerinden atıp uzaklaşmaya çalışıyor, yaklaşık 400 metre taş ve sopalarla kovalıyorlar. Turizm işletmesine gidip telefondan yardım istiyor. Parke taşı ve soparla üzerine geldiklerini görünce tekrar uzaklaşıyor, üzerine fırlatınca havaya bir kez daha ateş ediyor. Plaja inip başka bir kişinin telefonundan yardım talebinde bulup ve polisi arıyor. Polis 7-8 dakika içerisinee olay yerije intikal ediyor. Araç hasarlı halde bulundu. Bu biz "siirt kurtalanlıyız" diyen ayıyogiler görmüş olduğunuz üzere heryere çökmüşler. Siirtli olunca adalet size işlemiyor mu? Siz Polis memurunun silahına sarıldınız çünkü silah kullanmayı biliyorsunuz, polisi vurup öldürüp intihar süsü verecektiniz, siz pkklı Polis - Asker düşmanısınız karşınızdaki kişinin "ben Polisim (kanunu bildiği için usulsüzlük yapmadığını beyan etmek için kullanıyor" sözlerine karşı taraf tuttunuz. Bu Polis memurunu yaraladınız raporda mevcut. Sizin herhangi bir darp almadığınız yaralanmadığınız da kanıtlanmıştır! Polis memuru Melih Okan Keskin silahını neden kullanmadı diyenler görür umarım. Polis silahını kullanınca müşteki ve mağdur iken "şüpheli - müşteki konumuna düşebiliyor. Silahını kullanırsa linç ediliyor, kullanmasa ya öldürlüyor, darp ediliyor görevdeyse ise ŞEHİT ediliyor! #Polis #Emniyet #AnkaradaPoliseAdalet

Asli36

270,905 görüntüleme • 7 ay önce

ASTSUBAYLAR ANKARA’DA AYAKTA “HAKKIMIZI VE ONURUMUZU İSTİYORUZ” ANKARA – Türkiye’nin dört bir yanından gelen emekli astsubaylar, Ankara Anıtpark’ta düzenlenen “Büyük Astsubay Mitingi”nde yıllardır çözüm bekleyen sorunlarını yüksek sesle dile getirdi. Maaş adaletsizliği, özlük hak kayıpları ve geçim sıkıntısı mitingin ana gündem maddeleri oldu. Türk bayraklarıyla meydanı dolduran astsubaylar, “Hak, hukuk, adalet” ve “Ne mutlu Türk’üm diyene” sloganlarıyla taleplerini duyurdu. Mitinge siyasi parti temsilcileri ve çok sayıda sivil toplum kuruluşu da destek verdi. 📌 “SADECE PARA DEĞİL, ONUR MESELESİ” Emekli Astsubay Fatih Çam, astsubayların sadece ekonomik değil, aynı zamanda mesleki itibar mücadelesi verdiğini belirterek şunları söyledi: “Astsubaylar hak ettikleri gelir ve özlük haklarını alamıyor. Bu sadece maddi değil, aynı zamanda bir onur meselesidir.” 📌 “AÇLIK VE SEFALET İÇİNDEYİZ” Emekli Astsubay Nevzat Yüksel ise sert ifadeler kullandı: “Yıllarca vatan için görev yaptık. Ama bugün açlık ve sefalet içindeyiz. Biz sadaka değil, kaybettiğimiz haklarımızı istiyoruz.” 📌 MAAŞLAR YARIYA DÜŞTÜ Mitingde konuşan emekli personel, emeklilik maaşlarının ciddi oranda düştüğünü belirtti. Bir emekli astsubay, hak ettiği maaş oranının yüzde 80’lerden yüzde 40’lara gerilediğini ifade ederek bunun açık bir adaletsizlik olduğunu söyledi. 📌 “70 YAŞINDAYIM, İNSANCA YAŞAMAK İSTİYORUM” Emekli Hava Astsubay Sebahattin Ünal’ın sözleri ise dikkat çekti: “Ben 70 yaşındayım. Gölge etmeyin, başka ihsan istemiyoruz. Sadece insanca yaşamak istiyoruz.” 📌 MUTFAK YANIYOR Mitinge katılan astsubay eşleri de ekonomik sıkıntılara dikkat çekti. Aysel Soyer, “Pazara gidiyoruz ama fiyatlara yetişemiyoruz. Torunlarımıza bir şey alamıyoruz. Mutfak çok fena yanıyor” diyerek yaşanan zorlukları anlattı. 📌 “SADAKA DEĞİL, HAKKIMIZI İSTİYORUZ” Astsubay eşlerinden Fahriye Diril ise, geçmişte subaylarla aralarındaki farkın bu kadar açılmadığını belirterek, “Bugün arada uçurum var. Biz sadaka değil, hakkımızı istiyoruz” dedi. 📌 “ÜVEY EVLAT MUAMELESİ GÖRÜYORUZ” Emekli astsubay Taner Tanesen de sistemdeki eşitsizliğe dikkat çekerek, “Astsubaylar üvey evlat muamelesi görüyor. Bu adaletsizliğin giderilmesini istiyoruz” ifadelerini kullandı. 📌 MECLİS’E ÇAĞRI Mitingde yapılan açıklamaların ortak noktası ise taleplerin bir ayrıcalık değil, hak olduğu yönündeydi. Katılımcılar, Meclis’te bekleyen düzenlemelerin bir an önce hayata geçirilmesini istedi. 🟥 SONUÇ: Emekli astsubaylar, Ankara’dan güçlü bir mesaj verdi: 👉 “Biz sadaka değil, hakkımızı istiyoruz!” Astsubaylar TSK nin En Stratejik gücü ve Lojistik Yöneticisidir. Yalçın TUNÇBİLEK Recep Tayyip Erdoğan Devlet Bahçeli EN GÜVENİLİR BAHİS SİTELERİ 2026 T.C. Millî Savunma Bakanlığı TSK Yankı Bağcıoğlu Yaşar Güler TEMAD Genel Başkanlığı Mudanya Temad Kadir Koşar E.J.Asb. (1989-202) 🫡ZARGANA (CW5) ZaFeR KıRaBaL FATİH ÇAM Ahmet Öztaş Büyük Astsubay Platformu Assubay İnisiyatif Nezo Reyhan Şavk Ö. Sibel Örfi İlhan Aziz Ergün cemal blghn C. KOT (E.J.Astsb) ⚓ tmltyfn ⚓ Mehmet Küçükeken Ekonomist * Yazar * TEMAD * Asb. Cahit Koca SİNAN HENDEK Erdal Aydoğdu Ali Osman Özkaya mustafa büyüktarakçı Servet ULUTAŞ Menderes Akkuş Aydın Bildiş Ayhan Aksoy Ercan AKTAŞ Salim ÖZDEM 🐺 YalnızKurt 🦅Emekli Asb🇹🇷 Murat Demirkıran Hüsamettin Özenen NECMİ TENĞİLİMOĞLU Aşkın DOĞAN TANER KARADEMİR S. Mehmet ERÇETİN Sandy Bryant Özkan Güçlüer TEMAD KONYA KARŞIYAKA TEMAD Mahir ÇOĞU Ayhan

Nevzat Yüksel

23,342 görüntüleme • 5 ay önce

💥 🇺🇸 ABD'Lİ ÜST DÜZEY BÜROKRATTAN İSLAM'A VE MÜSLÜMANLARA MİDE BULANDIRICI HAKARETLER Önce (içinde geçen iğrenç ifadeler için peşinen özür dileyerek) olayı aktaralım: New York 2. Cadde'de helal gıda satan bir tezgaha gelen adam, Müslüman satıcının fotoğrafını çekiyor. "Bunu Mısır Muhaberat'taki arkadaşlarıma göndereceğim, anneni babanı tutuklasınlar" diye söze başlıyor ve şöyle devam ediyor: "Sen de peygamberin Muhammed gibi kendi kızına tecavüz ediyor musun?" "Muhammed bir tecavüzcüydü biliyorsun değil mi?" "Sen Kuran'ın dili Arapçayı mı konuşuyorsun? İnsanlar Kuran'ı tuvalet olarak kullanıyorlar, üstüne yapıyorlar biliyorsun değil mi?" Buraya kadar süzme bir faşistin, aşağılık bir İslam düşmanının, mankafa bir ırkçının performansını izliyoruz... "Her yerde böyle manyaklar var" deyip geçebiliriz. Ama geçemiyoruz.... Çünkü bu adam ABD siyasetinin çok önemli figürlerinden biri. Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray'ın eski danışmanlarından/üst düzey yöneticilerinden Stuart Seldowitz. Barack Obama zamanında Ulusal Güvenlik Konseyi direktörlüğü yapan Seldowitz, tam 5 başkanlık döneminde ABD'nin diplomatik ekibinde çalışmış. Seldowitz, o kadar makbul bir bürokrat ki ABD Dışişleri bakanlığı tarafından tam 3 kez "üstün onur madalyası" ile ödüllendirilmiş. ABD'nin merkezi devlet politikası neden ırkçıdır, neden Siyonisttir, neden İslam düşmanıdır... Çünkü zihin dünyasına hakim olan karakter işte tam olarak budur. Emekli olup biraz kafayı çekince gerçek yüzünü utanıp sıkılmadan ortaya koyar.

Gaffar Yakınca

259,178 görüntüleme • 2 yıl önce

Sayın ÖZDİL'in Konuşması... Türkiye’yi, adında adalet olan bir parti yönetiyor 23 yıldır; ama Türkiye’de hukuk adına tirajı komik örnekler yaşanmaya devam ediyor. Bakın bununa ilgili çarpıcı bir örnek var. Emekli Astsubaylarım… Emekli Astsubaylarım… Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği, bugün hem kuruluş yıl dönümleri hem de Astsubaylar Günü vesilesiyle—evet, bugün Astsubaylar Günü—saat 11’de Anıtkabir’de buluşacaklar. İki yıldır mitinglerle, çalıştaylarla ve basın duyurularıyla haykırdıkları şikâyetlerini, taleplerini bu defa Atatürk’ün huzurunda bir kez daha dile getirecekler Emekli Astsubaylar. Ne istiyor Emekli Astsubaylar ? Aslına bakarsanız maaşlarına zam istemiyorlar; maaşlarında adalet istiyorlar. Bakın, zam farklı bir şeydir; adalet ve hakkaniyet farklıdır. Çünkü gerçekten çok ağır haksızlığa uğruyorlar. Mesela Emekli Albaylar, en alt düzeydeki muvazzaf Subay olan Teğmenlerin maaşından daha fazla emekli maaşı alıyor. Doğrusu da bu zaten. Ama Emekli Kıdemli Başçavuşlar, şu an görev yapan en alt düzey Astsubay Çavuşun ancak yarısı kadar maaş alıyor. Hatta tezkere bırakan Uzman Çavuşların maaşı bile Emekli Astsubayların maaşını geçmiş durumda. Bakın, yanlış anlaşılmasın; özellikle altını çiziyorlar, dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. Emekli Astsubaylar “Emekli Subaylar niye bu kadar maaş alıyor?” demiyorlar. “Uzman Çavuşlar niye bu kadar maaş alıyor?” da demiyorlar; böyle bir itirazları yok. Tam tersine, “Daha fazlasını hak ediyorlar; daha fazlasını alsınlar” diyorlar. Hiyerarşik yapının bozulmasını istemiyorlar; “Subaylarla aynı statüde olalım” falan demiyorlar—kesinlikle böyle bir talepleri yok. Ama duygusal isyanları şu: “Emekli Astsubaylara niye haksızlık yapılıyor kardeşim?” Bunu soruyorlar; devlete ve topluma bunu duyurmaya çalışıyorlar. Mitingleri bu yüzden yapıyorlar; çalıştayları bu yüzden yapıyorlar; basın duyurularını bu yüzden yapıyorlar. İşte bugün Anıtkabir’e de bunun için gidiyorlar. Emekli Albayların maaşı kabaca görevdeki Teğmen maaşı kadar; hatta Üsteğmen maaşına yakın. Emekli Kıdemli Başçavuşlar da aynı oransal talepte bulunuyor: “Görevdeki Astsubay Çavuş kadar maaş almak istiyorlar; hepsi bu.” Subaylarımız, Teğmenlikten Albaylığa kadar çeşitli vesilelerle altı defa görev ve makam tazminatı alabiliyorlar. Çok güzel; helal-i hoş olsun, kimsenin itirazı yok. O tazminatlar kazanılmış hak olduğu için emekli olduklarında maaşlarına da yansıyor. Ama Astsubaylara görevdeyken bile tazminat verilmiyor ya dolayısı ile emekli maaşlarına yansıtılmıyor. Bu adalet mi? Bakınız, altını özellikle çiziyorlar: “Subaylar almasın” demiyorlar; tam tersine “Daha fazlasını alsınlar.” Ama “Astsubaylara niye haksızlık yapılıyor?” diye soruyorlar. Hazin bir kıyaslama: Farz edelim, bir şehrin Valisi güvenlik konusunda toplantı yapıyor; İlçe Jandarma Komutanlarının tamamı toplantıya katılıyor. Subay olan İlçe Jandarma Komutanları bu toplantıya katıldığı için tazminat alıyor; Astsubay olan komutanlar alamıyor. Halbuki makam, yetki, sorumluluk aynı. Makam da yetki de sorumluluk da aynıyken Subaylara tazminat verilip Astsubaylara verilmemesi nedir? Eğitim statüsü açısından bir başka trajikomik kıyaslama: Türkiye’nin hâli… NATO standartlarının çok üzerinde eğitim alan—Türk Hava Kuvvetleri’nde 30 yıl görev yapmış—F-16 savaş uçaklarının bakım teknisyeni Astsubaylar düşünün. NATO standartlarının çok üzerinde eğitimleri var ama sahip oldukları belgeler sivil havacılık kurumlarında geçerli kabul edilmiyor. Buna mukabil, herhangi bir üniversitede dört yıllık fakülte okuyan herkes sivil havacılıkta uçak bakım teknisyeni olabiliyor. Böyle saçmalık olur mu? diyorsunuz değil mi duyar gibiyim. Astsubaylar, işte böyle saçmalıkların daniskasını yaşıyor. “30 yıl F-16 bakım teknisyeni olmaz” diyorlar; “dört yıl okuyorsun, senden şahane olur” diyorlar. Nedir ya? Astsubaylar olmasa savaş uçakları uçamaz, tanklar yürümez, donanma yüzemez; radarda anca “babayı” görürsün; mühimmatı hazır vaziyette tutamazsın. Türk ordusunun omurgasıdır Astsubaylar. Ama sivil hayatta kaportacı muamelesi bile göremiyorlar; olur mu böyle şey? Yıllardır bu özlük haklarının teslim edileceğine dair sözler veriliyor; artık bu sözlerin tutulmasını istiyorlar. Şu an Millî Savunma Bakanı olan Yaşar Güler, Genelkurmay İkinci Başkanı iken bu meseleyle ilgili röportaj vermiş ve “Emekli Astsubayların tazminat taleplerini haklı buluyoruz ama bunun muhatabı biz değiliz” demişti; yani hükümeti adres göstermişti. Haklıydı; bu işin muhatabı hükümet. Bu açıklamayı yaptığı sırada Hulusi Akar Genelkurmay Başkanıydı. E şimdi, Yaşar Güler adres gösterdiği hükümette Millî Savunma Bakanı değil mi kardeşim? Bu işin muhatabı kendisi değil mi? Bu işin kendisinden önceki muhatabı Hulusi Akar değil miydi? Niye hiç seslerini çıkarmıyorlar? “Bu işin muhatabı hükümet” diyordun; işte hükümetsin. Bakın, şu an Dışişleri Bakanı olan Hakan Fidan… Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı’na atandığı dönemde—Sözcü Gazetesi’ndeydim o zaman da—bir yazı yazdım. Hakan Fidan’ın özgeçmişinden bahsederken “Başçavuş” dedim. “Abi, vay sen misin bunu diyen!” Yandaş medya ve iktidar trolleri tarafından anında linç kampanyası başladı. Öyle böyle değil; fotokopi gibi aynı merkezden çıktığı bariz olan hakaret cümlelerini servis ettiler. “Astsubay düşmanı” olduğumu söylediler. Hakan Fidan’a “Başçavuş” diyerek Astsubaylara hakaret ettiğimi iddia ettiler. Yandaş televizyonlarda saatlerce benim aleyhimde program yaptılar; ekranda hedef tahtasına montajlanmış fotoğraflarımı yayınladılar. “Astsubaylara küfür etti” dediler; “vatan haini” olduğumu söylediler; vatandaşlıktan atılmam gerektiğini bile söylediler. Ev adresimi, evimin giriş-çıkış görüntülerini, drone görüntülerini; otomobilimi ve plakasını yayınladılar. Beni, alışkın oldukları “dengesi bozuk” tiplere benzetip korkacağımı sanarak mermi fotoğrafları yolladılar. Benim bu konularda doğuştan biraz “arıza” olduğumu bilmiyorlar tabii; “tırsarım belki” diye e-posta adresime tabanca fotoğrafları gönderdiler. Bu çirkin kampanyayla Astsubay derneklerini maalesef harekete geçirdiler; bazı şehit ailelerini de aleyhimde konuşturdular. Çünkü gidip diyorlar ki: “Yılmaz Özdil, Astsubaylara küfür etti; ne diyorsunuz?” “Oğlum, bu büyük terbiyesizlik” dersin… Adamın çocuğu mesela Astsubay; şehit olmuş. Ona mikrofon uzatıyorlar: “Yılmaz Özdil, Astsubaylara küfür etti; vatan haini dedi.” Şehit ailesi de “Bu Yılmaz Özdil şerefsiz herhalde” diyor. Bu kadar korkunç işler yaptılar. Emekli Astsubaylar kışkırtıldı; hakkımda Türkiye’nin dört bir yanında savcılıklara suç duyurularında bulunuldu. İstanbul’dan Adana’ya, Erzurum’dan Trabzon’a, Bursa’dan Malatya’ya; hatta benim İzmir’imden ve askerliğimi yaptığım Isparta’dan… Sağanak gibi suç duyuruları yaptılar; hapis cezaları istediler. Türkiye’yi sevmek gerçekten zordur; meslek hayatım boyunca memleketi sevmenin bedelini ödemek zorunda kaldım. Bu da öyle bir şey. “Hamama giren terler” misali; alışığız. Bütün bu suç duyuruları İstanbul’da tek merkezde toplandı. Neticede savcılıktan çağırdılar; “hay hay” deyip derhal gittim. Savcı beyin karşısına oturdum, çay ikram etti; sağ olsun. Önündeki kalın dosyaya baktı: “MİT Müsteşarına ‘Başçavuş’ demişsiniz.” “Evet efendim.” “Niye ‘Başçavuş’ dediniz?” diye sordu. “Efendim, kendisi Emekli Başçavuş” dedim. “Amiral mi diyim?” Savcı bey gülmekten çayını üstüne döktü. Neredeyse Cumhuriyet Savcısını çayla boğarak öldürmekten suç alacaktım. Elbette takipsizlik kararı verildi. Şimdi bakıyoruz: Emekli Astsubay Hakan Fidan—tıpkı Yaşar Güler gibi—hükûmette yer almasına, “sarayın bakanı” olmasına rağmen, Emekli Astsubayların haklı talepleri konusunda niye ağzını açıp tek kelime etmedi? İktidar güdümündeki Astsubay kampanyasını yürüten; hakkımdaki karalama kampanyasını yürüten; yalanlarla, iftiralarla köpürtmeye çalışan “tetikçi medya”ya bakıyoruz: Emekli Astsubayların uğradığı bu ağır maddi haksızlık hakkında tek satır yazmıyorlar, tek kelime etmiyorlar. Emekli Astsubaylar miting yapıyor, çalıştay yapıyor; işte bugün olduğu gibi Anıtkabir’e topluca ziyarette bulunuyorlar. Sorunlarını dile getirip farkındalık yaratmaya, seslerini duyurmaya çalışıyorlar; “sayın haysiyetsiz medyamız” ise duymazdan, görmezden geliyor. Şüphesiz emeklilerimizin hepsi darda; her meslekten Emeklinin maaşı bugün insan onurunun altında. Ama Emekli Astsubaylar eşitler arasında birinciliği hak ediyor. Çünkü Emekli Astsubay dediğimiz insanlar, bizler güvende olalım diye Türk Silahlı Kuvvetlerine ömürlerini veriyorlar. Bizim kahramanlarımız onlar. Özellikle terör bölgelerinde kelle koltukta görev yaptılar; devleti ve milleti koruyabilmek için hayatlarını ortaya koydular; Şehit olmayı, Gazi olmayı göze aldılar. Yurt içinde veya yurt dışında; eksi 40 derecede karda tipide, 50 derecede güneşte; şarapnel gibi yağan sağanak altında; kuş uçmaz, kervan geçmez dağlarda; haritada yerini bile bilmediğimiz ücralarda vuruştular, çarpıştılar. Hem kendi hayatlarını hem ailelerini hiçe saydılar; yüksek riskli görevlerin bedelini aileleriyle birlikte ödediler. Çoğu kirada; kendilerine reva görülen bu emekli maaşıyla geçinmeleri mümkün değil. Terörle mücadelenin bir türevi gibi bugün ekonomik terörle mücadele ediyorlar; hayat pahalılığı içinde yaşam mücadelesi veriyorlar; yoksulluk sınırının altında yaşıyorlar. Mecburen ek işlerde çalışıyorlar; madalyalı kahramanlarımız Astsubaylar, AVM’lerde ve otellerde güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Bakın, bu konuyu burada anlatabilmem için derneğin duyurularından beni düzenli haberdar eden—varlığıyla onur duyduğum—bir arkadaşım var: Mehmet Görmüş. Emekli Kıdemli Başçavuş. Ağrı’da, Tunceli’de, Van’da, Hakkâri’de, Kıbrıs’ta görev yaptı; özel harekât operasyonlarında defalarca çatışmaya girdi. Neticede 25 yıllık görev süresinin sonunda emekli oldu; çocukları için ek işlerde çalışmaya devam ediyor. Emekli olduktan sonra çocuklarının birbirinden şahane üniversitelerden mezun olmalarını sağladı; hâlâ çalışıyor. Çalışmak elbette ayıp değildir; namusuyla ekmek parası kazanılan her iş kutsaldır. Ama yahu, bu insanlar bizim kahramanlarımız; bu vatanın yurtsever evlatları. Bütün ömürleri tehlike içinde, namlunun ucunda geçti; emekli olduktan sonra bile gün yüzü göremiyorlar. Ve bugün saat 11’de Anıtkabir’e gidiyorlar. İmkânı olan herkesi oraya davet ediyorlar. Bizzat gelemeyenler bile manen, ruhen; Türk halkının Aslanlı Yol’da onlarla birlikte yürümesini rica ediyorum. Anıtkabir’e birlikte gitmek istiyorlar; kalabalığın içinde yalnız olmadıklarını hissetmek istiyorlar. Eğer gerçekten milletsek, kuru kalabalık olmadığımızı göstermemiz gerek. Kuru kalabalık olmadığımızı göstermemiz gerek. Yahu, terörist başına bile “umut hakkı” tanınan bu ülkede; geleceğe dair umutla bakabilmeleri için—aileleri, çocukları için—bir ömür boyu fedakârlıklarına karşılık bir nebze olsun teşekkür edebilmek adına Emekli Astsubaylarımızın yanında olmamız gerek. Bugün saat 11, Anıtkabir’deyiz. Bizzat oraya giderek veya ruhen, manen, sosyal medyada destekleyerek Emekli Astsubaylarımızın yanında olmalıyız. Abonelerim arasında çekiliş yapacağım. Mail adresimi not edin lütfen: [email protected]. Emekli Astsubaylarımızın bugünkü Anıtkabir’deki buluşmasına katılan ve katıldığına dair bana fotoğraf gönderen dört talihli izleyicime, sevgili arkadaşım Korcan Karar’ın 27 Ekim’de İzmir’de açacağı Anıtkabir konulu fotoğraf sergisinden birer olağanüstü fotoğraf hediye edeceğim. Korcan fotoğrafları sizin için imzalayacak; ben de çerçeveletip göndereceğim. Korcan’ın 27 Ekim’de İzmir’de açacağı bu sergi hakikaten muazzam—yani muazzam. Onu günü geldiğinde hem görsel olarak hem de bilgilerle detaylı anlatacağım. Korcan, Anıtkabir’de olağanüstü bir iş yaptı; onun sergisi… Dört talihli izleyicime işte Korcan’ın Anıtkabir sergisinden birer fotoğraf hediye edeceğim; Korcan imzalı. Cümleten sağlıklı, huzurlu; namuslu ve yurtsever insanların daima dayanışma hâlinde olacağı bir hafta sonu dilerim. #17EkimDünyaAstsubaylarGünü Nevzat Yüksel Yalçın TUNÇBİLEK Büyük Astsubay Platformu @karahoroz2 @_ozgedemir_ ZaFeR KıRaBaL EsraEsigil💙 Assubay İnisiyatif EfeTürk NECMİ TENĞİLİMOĞLU Özkan Güçlüer 🫡ZARGANA (CW5) Fatih Kozan Cafer DEMİR Kadıköy Bekir Aksu Sabahattin ÜNAL Osman KÖSA TEMAD Genel Başkanlığı Asb78 #gramaltın

Askeri Personel .Com

14,357 görüntüleme • 11 ay önce

“En derin kırgınlıklar, hâlâ sevginin bulunduğu yerde ortaya çıkar..” Oruç ona “Eleni” diye seslenirken geçmişlerini çağırıyordu; birlikte güldükleri anları, denizi, fotoğrafları, birbirlerine baktıkları o sessiz anları… Ama Eleni o kapıyı kapattmıştı. Çünkü o an kalbiyle değil, kırılmış tarafıyla konuşuyordu. “Eleni değil, Aleyna Koçari.” Bir isim düzeltmesi değil; aşklarına çekilmiş ince bir çizgiydi. O ana kadar Oruç’un sesinde yaşayan Eleni, onun sevdiği kadındı. Ama Aleyna Koçari, gerçekleri öğrenmiş, kırılmış ve artık aynı yerden bakamayan kadındı. Bu, Oruç’un karşısında duran kişinin artık onun tanıdığı Eleni olmadığını ilan etmesi gibiydi. İsim burada bir kimlik sembolüne dönüşüyor. Oruç’un sevdiği kadınla, gerçeğini öğrenen kadın artık aynı kişi değildi. Eleni, Oruç’un ona verdiği kimliği geri bırakıp kendi köklerine dönmüştü.. Oruç’un “Nasıl diyorsan öyle olsun, Aleyna…” demesi ise bir teslimiyet anıydı. İlk kez ilişkiyi kendi istediği şekilde yönlendirmeyi bırakıp onun seçimine saygı gösteriyordu. Çünkü bazen aşk, tutmak değil, karşındaki insanın kim olduğunu kabul etmektir. Ben seni çok dinledim sen susarken.” Bu cümle aslında bir vedanın içinde saklanan aşk mektubu gibiydi. Çünkü Eleni, Oruç’u sadece konuştuğunda değil, sustuğunda da sevdi. Onun yaralarını, korkularını, yüklerini anlamaya çalıştı. Bir insanın sessizliğini bu kadar uzun süre dinlemek, onu çok sevmekten başka bir şey değildi.. Ama aşkın trajedisi de burada başlıyordu. Eleni, Oruç’un sustuğu yerlerde ona yaklaşmaya çalışırken, Oruç onu korumak için uzaklaştırıyordu. İkisi de aşk için mücadele etti. Ama biri gerçeğe yaklaşarak, diğeri gerçeği saklayarak. Bu yüzden finalde karşı karşıya gelen şey iki insan değil; iki farklı sevme biçimiydi. Oruç’un “Sen konuş, ben dinlerim” demesi ise bana göre bir erkeğin kaybettiğini anladığı andı.Çünkü bazı kayıplar insan gidince yaşanmaz. Bazı kayıplar, sevdiğin kişinin gözlerinde artık eskisi gibi yer bulamadığını gördüğün an başlar. Oruç o an ilk kez Eleni’nin değil, kendi sessizliğinin karşısında duruyordu. Ve belki de sahnenin en acı tarafı şuydu; Eleni’nin gözleri doluyordu çünkü Oruç’u sevmeyi bırakamıyordu. Oruç susuyordu çünkü kendini savunacak hiçbir söz bulamıyordu. İkisi de aynı aşkın yasını tutuyordu ama ikisi de hâlâ o aşkın içindeydi.Bir zamanlar aynı kareye sığan iki insan vardı. Şimdi aynı acıya sığınıyorlar. Ve bazen bir aşkın öldüğü an, son kez “seni seviyorum” denilen an değildir. Bazen aşkın öldüğü an, birbirini hâlâ deliler gibi seven iki insanın ilk kez birbirine yabancı gibi bakmak zorunda kaldığı andır. Bazen bir aşkı bitiren şey ihanet değildir, zamanında söylenmeyen hakikattir. Ve Eleni’nin gözlerinin dolması.. Bazen bir insanı affetmek zor değildir. Asıl zor olan, onu hâlâ severken kırılmış olmaktır. O sahnede Eleni’nin yaşadığı tam olarak buydu. Oruç’u karşısında bir yabancı gibi değil, hâlâ sevdiği adam gibi görüyor. Bu yüzden sesi yükseliyor, gözleri doluyor ve sonunda konuşuyor. Çünkü en derin kırgınlıklar, hâlâ sevginin bulunduğu yerde ortaya çıkar. Ama bazen aşk, iki insanı bir arada tutmaya yetmez; yine de birbirlerinin kalbinde yaşamaya devam eder. Oruç’un sessizliği de, Eleni’nin gözlerindeki yaş da biraz bunu anlatıyordu. Sevgileri bittiği için değil, bitmediği hâlde yara aldığı için bu kadar ağırdı. Eleni’nin gözleri doluyorsa, bu nefret ettiği için değil. Oruç da susuyorsa, sevgisi bittiği için değil.İkisi de aynı aşkın içinde duruyorlar ama artık aynı yerden bakamıyorlar. Bu yüzden sahne bir ayrılık sahnesi gibi değil de, birbirini çok seven iki insanın ilk kez aynı acıyı farklı şekillerde yaşaması gibi hissettiriyor. Çünkü bazen aşk bittiği için ağlanmaz. Bazen aşk hâlâ orada olduğu hâlde, eskisi gibi yaşanamayacağını anladığın için ağlanır. Ve bazen bir aşkın öldüğü an, son kez “seni seviyorum” denilen an değildir. Bazen aşkın öldüğü an, birbirini hâlâ deliler gibi seven iki insanın ilk kez birbirine yabancı gibi bakmak zorunda kaldığı andır.. #orel

PSİKOLOGROZA

11,244 görüntüleme • 3 ay önce

“KIZIM BEN TUTUKLANDIKTAN SONRA HASTALANDI VE ÖLDÜ” KHK'lı akademisyen İbrahim Coşkun: "Ben tutuklandığımda kızım 4 yaşlarındaydı. Adı Hümeyra Sinem. Normalde sağlıklı bir çocuktu ama ben tutuklandıktan iki yıl sonra hastalandı. Gen bozulmasıyla ortaya çıkan ve nadir görülen bir beyin hastalığı vardı. Bu hastalıkta vücut fonksiyonları tamamen duruyor. Önce konuşmayı, yürümeyi, daha sonra tüm motor hareketleri kaybetti. Yürümek, koşmak, yemek, içmek, görmek… Hiçbiri yoktu. Daha sonra ileri derece kasılmalar başlıyor. Hastalığın tedavisi yok ve 10’lu yaşlarda vefatla neticeleniyor. “ÇIKMAK İÇİN KIZINI KULLANIYOR BİLE DEDİLER” Kız çocukları babalarına düşkün oluyorlar, kızım da bana düşkün ve bu halde bana görüşe geliyorlardı. Aramalarda yüzde 99 ağır engelli çocuğa müthiş bir zorluk çıkarılıyordu. Sırf bu yüzden eve gitmek isterdi hemen. 2021’de denetimli sürecim başladı. Kızıma bakabilmek ve son zamanlarında yanında olabilmek için denetimli ve koşullu hakkımı verin diye başvurdum. İyi halli olduğum sabitti. Ama buna rağmen verilmedi ve 8 yıl 9 aylık bütün infaz süreci cezaevinde geçirildi. Çıkmama 1 yıl kala kızım 2024’te vefat etti. İzin vermemeleri ayrı problem, gerekçeleri ayrı problemdi. ‘Çıkmak için kızının hastalığını kullanıyor’ dediler. Oysa hukuki olarak şartları tutan bir insana zaten bu haklar veriliyordu. Bir babanın ölüm döşeğindeki kızını görebilme hissiyatına karşı bunu söyleyebilmek, karar vericilerin vicdani hassasiyetlerini kaybetmek olarak görüyorum. Vicdan zamanla bürokrasi içinde kayboluyor. Babalar bir dosya numarası, evlatlar birer prosedürden başka bir şey değil. Vicdanını kaybetmiş bir bürokrasinin yapamacağı hiçbir şey olmadığını ben yaşayarak gördüm. “CENAZEYE ELLERİM KELEPÇELİ GİTTİM” Necip Fazıl’ın meşhur bir şiiri var. Zindandan Mehmet’e mektup. İlk iki hece şöyledi. Zindan iki hece/Mehmed’im lafta diye. Ben onu biraz değiştirdim. Sincan iki hece Sinemim lafta/ Mazlumlarla baban bir safta/ Bir de, geri adam, elinde yafta /Halimi düşünüp de üzülme Sinem/ Kavuşmak mı/ Belki/ Daha ölmedim. Ben bunu yazarken kavuşmak için bir umudum vardı. Ama çıkana kadar hatırası kaldı. Kızımın cenazesine gitmem müsaade ettiler, ellerim kelepçeli. Köyde bile. Altı jandarma vardı yanımda. Toprak atmama müsaade ettiler, kızımı toprağa ben koydum, ona müsaade ettiler. “KIZIMIN KALBİNDEN EVVEL SİZİN KALBİNİZ DURMUŞ, DİYE DİLEKÇE YAZDIM” Cezaevine döndüğümden savcıya ve ilgili kurula ‘Benim kızımın kalbinden evvel sizin kalbiniz durmuş.’ diye dilekçe yazdım. Bunun üzerine beni ağırlaştırılmış müebbetlerin yerine hücreye gönderdiler. Son 14 ayımı hücrede geçirdim. Evlat acısı çok farklı bir şey. Ne zaman bir annen babanın yanında çocuk görseniz yaranız kanıyor. Ve acılarınızla yaşamaya çalışıyorsunuz çünkü unutmak mümkün değil. Ben bu süreçte içerideyken otoriter rejimlerin tabii genotipleri nedir? DNA’sı nedir? Nasıl davranırlar bunlar? Ve tarih boyunca sergiledikleri davranış şekilleri nelerdir? diye çalışma yaptım. Bizim kültürel kodlarımızda, inancımızda merhamet emredilir, şefkat emredilir, adil olunması emredilir. Ama ne yazık ki otoritelik öyle bir hastalık ki tersine çevirebiliyor ve şu denilebiliyor. ‘Merhamet ederseniz merhamet edilecek hale gelirsiniz.’ Oysa Peygamber Efendimiz diyor ki, ‘Merhamet etmeyene merhamet edilmez.' Bu bir sadece ahirete yönelik bir söylem değil. Aileden en tepedeki yöneticiye kadar, karar vericiye kadar söylenmiş bir ahlak dersi.” #KHKlaraSon

Sevinç Özarslan

23,000 görüntüleme • 3 ay önce

Bu ülkeyi CEHALET ve CAHİLLER yok edecek.‼️ Üfürükçü ile bir vahşet haberi‼️ Konya’da bir evde, 31 Mart 2024’te İbrahim Ekici şüpheli şekilde ölü bulundu. Dosya Müge Anlı’nın programına geldiğinde ortaya çıkanlar, “ikinci Palu Ailesi Vakası resmen‼️ Delirmemek imkansız‼️ Ortada bir baba var. Bir anne var. Miyopati ve ağır epilepsiyle yaşayan bir kız çocuğu var adı Zeynep. Aile, kızlarının çaresizliğine bakıp tıp kapısını bırakmış, aile büyüklerinin “biz biliriz” diye dayattığı yollara sapmış. Mine Ekici programda anlattı. Anlattığı şey, 2026 Türkiye’sinde hâlâ mümkün mü diye insanın içini burkacak cinsten. Kayınpeder köydeki yayladan kurumuş bir köpek kafası getirmiş. Kuzu ciğeri eklenmiş. O pis, mikroplu karışımdan su hazırlanmış. Bir kadın, o suyu çocuğun kafasının üzerinden dökmüş. Mine Ekici’nin sözü net: “Benim evimde bunu yaptılar. Pis ve mikroplu şeyleri çocuğumun kafasının üzerinden döktü.” Müge Anlı diyor ki: “Köpeğin kurumuş kafasını nerede buldunuz? Ben hiç görmedim.” Görmemiş tabii. Çünkü bu, tedavi değil. Bu, bir çocuğun bedenini batıl inanç sahnesine çevirmek.‼️ Bir radyoloji teknikeri anne, bir elektrik teknikeri baba… İkisi de sağlıkla, teknikle haşır neşir insanlar. Kızları ağır hasta. Çaresizlik var, evet. Ama çaresizlik, kurumuş köpek kafasını “şifalı su” diye bir çocuğun başına dökme hakkı vermez. Aile büyüğü “yayladan getirdim” deyince akıl duruyor mu? “Bizim evimizde oldu” deyince vicdan susuyor mu? Zeynep’in suçu ne? Doğuştan hasta olmak mı? Tedavi arayan ailesinin, üfürükçülere, muskacılara, “seçilmiş kişi” palavralarına teslim olması mı? Bu dosyada bir de Hüseyin Sarıbaş var. Kendini 170 yaşında, 270 ruhani askerli “seçilmiş” diye pazarlayan adam. Aileyi “safkan çocuk”, “veliaht”, “öleceksin cennete gideceksin” masallarıyla sarmalamış. İbrahim Ekici evinde ölü bulunmuş. Ses kayıtları, gecikmeli ambulans, çelişkili anlatımlar… Ama şu köpek kafası sahnesi, cinayet şüphesinden ayrı bir utanç. Çocuk hasta diye evin içine leş, kemik, ciğer, mikroplu su sokuluyor. “Biz yaptık, aile istedi” deniyor. Sonra da kamera karşısında “karşı çıktım ama yaptılar” deniyor. Karşı çıktıysan neden evinde oldu? Neden o kadının elindeki o su, Zeynep’in başına döküldü? Bu ülkede her ağır hasta çocuk için bir “yayladan gelen kemik” mi bekliyor? Her çaresiz anne-baba için bir üfürükçü, bir “içindeki üç harfli”, bir “öl de kızın kurtulsun” vaadi mi duruyor? Palu’da gördük. Şimdi Konya’da görüyoruz. İsimler değişiyor, sahne aynı: Çocuğun bedeni, batılın laboratuvarı oluyor. Zeynep’in tedavisi tıp dışı yöntemlerle “denenmiş” olsun diye evin içinde köpek kafası kaynatılıyorsa, sorun tek bir aile değil. Sorun, çaresizliği sömürenlerin hâlâ kol gezmesi. Sorun, “büyüklerimiz istedi” diye aklın teslim edilmesi. Sorun, hasta bir çocuğun üstüne dökülen o suyun, hâlâ “inanç” diye pazarlanması. O evde yıkanan, sadece bir beden değildi. O evde, bir çocuğun en temel hakkı da yıkandı: korunma hakkı.‼️ Köpeğin kurumuş kafasını yayladan getirmek kolay. Asıl zor olan, hasta bir çocuğun başına o pisliği döktükten sonra ayna karşısına geçip “biz şifa arıyorduk” diyebiliyor ya yuh‼️

BİRCAN YILDIRIM

17,976 görüntüleme • 26 gün önce

🔴 Bir gazete röportajında, “Geçmişte size karşı tehdit ve hakaretlerde bulunmuş bazı insanların başına kötü şeyler geldi; yani saldırıya uğradılar…” ifadeleri üzerine Reis Sedat Peker şunları söyledi: Dünyanın en büyük sosyal medya platformlarında şahsımla ilgili YouTuber olduğumu söylüyorlar. Gazeteci Fatih Altaylı’nın tabiriyle de emekli mafya. YouTuber’ın şiddet yaptığı akla mantığa uygun bir şey mi? Ya da emekliliğin anlamı nedir? Eskiden yaptığı işleri yapmak zorunda olmayan kişi. Bana hakaretlerde bulunan ve şahsımı tehdit eden birçok kişinin başına sıkıntılar geldiğini ben de basından görüyorum. Ancak hiçbiri için üzülmüyorum. Çünkü ben onları uyarmıştım. “Şöhret ateşten gömlek gibidir, giymesini bilmeyeni yakar.” Bu arkadaşlar bana yaptıkları hakaretlerle kısa süreli şöhret oldular, ancak ateşten gömleği giymeyi başaramadıkları için yandılar. Rahmetli Şaban Eyüpoğlu bana şöyle demişti: “Düşmanlarını yenmek için her zaman savaşın içinde olmaya gerek yoktur.” İnşaatta kendisinden anlaştıkları paranın iki katını isteyenlere istediği parayı vermiş. Oğulları tepki gösterince de, “Hayır oğlum, ben onların tabutunun çivilerini çaktım.” demiş. Çünkü aynı şeyi başkalarına da yapacaklarını, bir gün birinin onları öldüreceğini söylemiş. Birkaç yıl sonra da gerçekten öldürüldüklerinin haberini almış. Ben de o yaşta intikamın akılla alınacağını öğrendim. Bana küfür ettiler, beni tehdit ettiler; ben cevap vermedim. “Sedat Peker’e küfür eden adamlar” diye meşhur oldular. Ancak benden sonra da başkalarına aynı şekilde hakaret edip tehdit ettiler. O kişiler de sinirlerine sahip olamadıkları için bu kişileri ya öldürdüler ya da sakat bıraktılar. Men dakka dukka. Yani: “Eden bulur.”

MEMLEKET

135,618 görüntüleme • 2 ay önce

Savaş Cebeci, genç kızların neden evli erkekleri tercih ettiğini anlattı: • Kızlar neden evli erkekleri tercih ediyorlar biliyor musunuz? • ⁠Bakın bunu kulaktan dolma anlatmıyorum. Bana açık açık “Evli olsun” diyen kızlar da oldu. • ⁠Bu şekilde genç kızlarla takılan evli arkadaşlarım da var. Yani olaya bizzat şahidim. Ama bir şeyi düzelteyim: Her evli erkek değil, zengin evli erkek. • ⁠Çünkü adam evli; sürekli kızın başında durmaz, duramaz. Akşam evine gittiğinde istediği gibi kızı arayamaz. “Neredesin, kimdesin?” diye 24 saat kontrol edemez. • ⁠E kızın da işine geliyor. Adam ev kirasını ödüyor, kredi kartı veriyor, masrafları karşılıyor. • ⁠İş gezisine gidiyor, bir yere gidiyor; kızı da götürüyor, kız tatilini de yapıyor. • E adamın da işine geliyor. Karşısındaki kız genç, yaşının yarısı. “Karından boşan, benimle evlen” diye adamı kasmıyorsa sistem gayet güzel işliyor. • ⁠Kız da hayatından memnun. Çok sıkılırsa “Aşkım ben evde çok sıkıldım, bana bir güzellik merkezi açalım” diyor. • ⁠Adam da açıyor tabii. İş yapmasına gerek yok; zaten kirayı adam ödüyor, masrafları adam karşılıyor. • ⁠Bu da içeride patroniçe gibi dolaşıyor. Sanki Mayo Clinic'ten mezun olmuş, elinde telefon çalışanlara talimat veriyor. • ⁠Instagram'da “businesswoman” story'si atıyor. İşin en komik tarafı, adamın karısını kıskanmıyor; çünkü zaten adamın evli olduğunu bilerek bu işe girmiş. • ⁠Ama adam başka bir kadınla takılsın, “Beni aldattın” diyor. Yani o da aslında para başkasına gidecekti diye. • ⁠Ulan adam zaten karısını seninle aldatıyor, sen hangi aşamada sadakat beklemeye başladın? • ⁠Bir de Amerika'yla kıyaslayınca arkadaşlar bana ilginç geliyor. • ⁠Amerika'da hiçbir şey yapmadan böyle yüksek standartta yaşamak istiyorsan gerçekten ekstrem güzel, sıra dışı bir kadın olman lazım. • ⁠Türkiye'deyse bak gerçekten çok güzel olmana gerek yok. Ortalama bir kadın; biraz dolgu, biraz estetik, biraz bakım... • ⁠Bir şeye benziyor zaten. Sonra zengin adamı buldu mu çalışmadan gayet güzel yaşıyorsun. • ⁠Erkeksen ne oluyor? Sabah kalkacaksın, it gibi çalışacaksın, köle gibi mesai yapacaksın, stres çekeceksin, risk alacaksın, vergi ödeyeceksin. • ⁠Yıllarca para kazanmak için kıçını yırtacaksın. Ona rağmen o kızın bedavadan yaşadığı hayatın yarısını belki yaşayamayacaksın. • ⁠Adam eşek gibi çalışıyor, kız hayatını yaşıyor. Sonra bakıyorsun kızın altında araba; tatil, restoran, otel, kredi kartı, üstüne bir de güzellik merkezi. • ⁠Sen it gibi çalışmışsın ama o çalışmadan senden daha iyi yaşıyor. Sonra kafayı yiyorsun.

🎙️ Muhbir

966,406 görüntüleme • 1 ay önce

Soğuk cüzdan merak edenler varsa ben hepsine sahip biri olarak net şekilde söyleyebilirim ki Tangem işi gerçekten başka bir seviyeye taşımış durumda. #aave şu an entegre durumda, belki ileride #morpho'u da eklerler... Bunu çok isterim. Soğuk cüzdanlara bu tarz fonksiyonların eklenmesi ileride hayatımıza nasıl etki edeceklerini de gösteriyor bence. Aşağıdaki videoda da göreceğiniz üzere; Base ağındaki bir miktar USDC’yi, Tangem üzerinden 10 saniye içinde, sadece kartı telefonun arkasına okutarak #Aave ’ye yatırdım. Boşta duran stable’ları değerlendirmek için fazlasıyla temiz bir yöntem. Bir sürü başka coinde de aynı avantaj var... usdt,solana, bnb vs.... bazısı sadece stake özelliğine sahip aynı anda kullanılmıyor. Ama mantık aynı. Şu an yıllık %3.88 civarı yield veriyor. Bu oran bildiğimiz bankalarda 0,01-0,05% civarı komik bir rakam..... En güzel yanı ise hem basitliği hem de USDC’yi unstake etmeden, doğrudan kullanabiliyor olmanız. Paranız kasada ama aynı zamanda erişilebilir.... Anında başka yere usdc yollayabiliyorsunuz.... ⚠️Önemli nokta şu: #Tangem burada sadece anahtar senin elinde kalsın diye arayüz görevi görüyor. Para Tangem’de değil, Aave’deki lending havuzunda. On-chain. Ama fonlar kilitli değil, kullanılabilir. 💵Bu getiri nereden geliyor? USDC borrow edenler faiz ödüyor. Ben de liquidity sağlayan taraftayım. Aave'nin Avantajı ne? Aave, En eski ve en çok test edilmiş lending protokollerinden biri. 35 Milyar $ 'lık TVL ile şu an 1 numaralı platform. Değişken ama şeffaf bir APY var. Gayet kurumsal bir yapıya sahip. CEX’te stable tutmaktan daha temiz. Ama “yüksek APY kovalamak” değil, güvenlik öncelikli bir tercih. CEX'ler paranıza el koyabilir, dondurabilir. Peki neden bunu yapıyorum? 📌 Trade etmeyeceğim paranın nakit park yeri 📌 Boşta duran stable’ın en azından erimemesi 📌 Kontrolün tamamen bende olması Riskler var mı? : -Smart contract riski (düşük ama sıfır değil) -USDC riski (peg / regülasyon) -APY zamanla düşebilir veya yükselebilir (talebe bağlı) Yine de ne yaptığını bilen biri için gayet rasyonel. Cüzdan siparişleri Türkiye'ye yollanma durumu nedir bilmiyorum... Bir ara çok insana referans oldum ve herkes çok memnun.. Şu olaydan bağımsız olarak soğuk cüzdanlar arasında saklama yapmak için en uygun cüzdan bence.

Cihan0x.ETH

11,252 görüntüleme • 8 ay önce

🔴Cihat Yaycı : Ben bunu gerçekten, binlerce yıllık Türk devlet tarihinde ilk defa yaşanan bir olay olarak görüyorum. Devlete başkaldırmış, devlete isyan etmiş, 55.600 kişinin katledilmesi emrini vermiş birinden bahsediyoruz. Onun verdiği emirler ve kurduğu örgüt neticesinde 55.600 vatandaşımız şu veya bu şekilde hayatını kaybetti. Bunun yanı sıra, bu caninin kurduğu örgütle mücadele için trilyonlarca dolar harcandı. 📌Bu örgüt tamamen Siyonist bir örgüttür, bunu çok net bir şekilde ifade etmek gerekir. Bugün PKK, bu caninin ve terörist elebaşının kurduğu bir Siyonist örgüttür. Bunu yalnızca laf olsun diye söylemiyorum. Yurt dışında gerçekleştirdikleri tüm mitinglerde bu örgütün İsrail bayrağı bulunuyor. Daha dün İsrail Başbakanı Netanyahu, Güney Suriye’de bir Dürzi-Kürt otonom yönetimi kuracaklarını ve burayı kendi kontrollerine alacaklarını açıkladı. Suriye'nin güneyinin askerden arındırılarak kendilerine teslim edilmesi gerektiğini, bunun garantörünün de İsrail olacağını belirtti. 📌Bu açıklamalar gösteriyor ki, sözde "Büyük Kürdistan Projesi" aslında "Büyük İsrail Projesi"nin bir parçasıdır. Halkımızın bu gerçeği çok iyi bilmesi gerekiyor. Bu örgütün dinle, imanla hiçbir ilgisi yoktur. Marksist-Leninist ideolojiye sahip bir yapılanmadır. Ne Kur’an’la, ne Müslümanlıkla, ne de başka bir inançla alakası vardır. Tamamen Siyonizme hizmet eden, İslam düşmanı, Türk düşmanı, Türkiye Cumhuriyeti düşmanı ve Osmanlı Devleti’ne de geçmişte düşmanlık etmiş bir yapıdır. 📌Osmanlı’nın son 150 yılında, sözde "Kürt isyanları" adı altında bu tür kalkışmalar zaten vardı. Amaç, devleti bölmekti. 250 yıldır, adı Osmanlı olsun ya da Türkiye Cumhuriyeti olsun, bu toprakları parçalamak için aynı oyunlar oynanıyor. Önceki dönemlerde bu örgütlerin yerinde şeyhler, şıhlar, eşkiyalar ve çeşitli unsurlar vardı. Bunlar, İngiliz ve Siyonist oyunlarının bir parçasıydı. Osmanlı’nın parçalanmasını istediler ki İsrail devleti kurulabilsin, Türkiye Cumhuriyeti parçalanabilsin ki "Büyük İsrail" hayali gerçekleştirilebilsin. Olayın özü budur. 📌Türkiye Cumhuriyeti, bu süreçte binlerce can verdi, kan döktü, trilyonlarca para harcadı. Ancak tüm bunlara rağmen terörle mücadelede büyük bir başarı sağladı. ❗️Bugün “terörsüz bir Türkiye” zaten var. O zaman "Terörsüz Türkiye" sloganı ise yanlış bir ifadedir. İktidar, terörü bitirdiğini ifade ederken neden "Terörsüz Türkiye" diye bir slogan kullanılıyor? Eğer terör bitti deniliyorsa, bu söylem kendi kendini inkâr etmektir. 📌Daha dün Malatya’daydım. Ne terör var, ne başka bir şey. Elazığlıyım, Diyarbakır’a gitmek artık sorun değil. Türkiye’nin her yerinde devlet otoritesi tam anlamıyla sağlanmış durumda. Peki, bu durumda 26 yıldır hapiste tutulan, millet düşmanı, devlet düşmanı ve Siyonist örgüt lideri olan birine neden hala bir anlam atfediliyor? Onunla neden görüşmeler yapılıyor? 📌Bugün onun için Van ve Diyarbakır’da dev ekranlar kurulacağı, paylaşımlar yapılacağı söyleniyor. Bu çok üzücü bir durumdur. Gerçekten akıl tutulması yaşıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, terör örgütü liderine muhtaç olur mu? Ondan medet umulur mu? 📌Dem Parti gibi yapılar, Türkiye’de ayrıştırıcı bir dil kullanıyor. Mesela "Amed" gibi ifadelerle Diyarbakır’ın adını değiştirme çabasına giriyorlar. Osmanlı döneminde bile buranın adı Diyarbakır’dı, bugün de Diyarbakır’dır. "Amed" nereden çıktı? 📌Daha da vahimi, bu terörist elebaşına "Sayın" denilmesi, onun sözlerinin "Asrın Çağrısı" olarak lanse edilmesi. Türk milleti bunu nasıl kabul edebilir? Şehitlerimizin aileleri, gazilerimiz bunu nasıl kabul edebilir? Türk tarihi bunu nasıl kabul edebilir? 📌Bu, devletin tarihinde hiç olmadığı kadar küçük düşürüldüğü bir durumdur. Osmanlı Devleti bile bu kadar küçük düşürülmemiştir. Bir milletin bağımsızlığı, şehitlerinin kanıyla ve gazilerinin fedakarlıklarıyla korunur. Ancak bugün, bu kadar mücadele verilmiş bir konuda yapılanlar, milletimizin ve devletimizin onurunu zedelemektedir. 📌Yayının tamamının linki aşağıdadır; 👇👇👇

TÜRK DEGS / TURK MAGS

288,747 görüntüleme • 1 yıl önce

Kore'nin Jeju Adası'ndaki Gizemli Kayıplar ve Örtbas Edilen Skandal Sosyal Medyada Gündem Oldu! 🔹 Adada kaybolan gençler skandalını duydunuz mu arkadaşlar, kan dondurucu hemen anlatıyorum. 🔹 Kore'de Jeju adası diye bir yer var ve özellikle genç kişilerin tatil için tercih ettiği bir bölge. 🔹 Bir aile de kızlarını Jeju odasına tatile gönderiyor. 🔹 Sonra bir süre kendisinden haber alamıyorlar, telefonu arıyorlar açmaya da ulaşamıyorlar vesaire. 🔹 Sonra polis merkezine ulaşıyorlar işte "Kızınıza ulaşamıyoruz, oraya tatile gelmişti, ne yapabiliriz?" diye. 🔹 Polis merkezi de "Daha sonra işte ilgileneceğiz" söylüyor. 🔹 Sonra tekrar arıyorlar, polis merkezi de "Kızımızla biz görüştük, kendisi bir depresyon içerisinde birazcık yalnız kalmak istiyo, kendini iyi hissedince o sizi arıcak" diyo. 🔹 Yani bir Türk ailesi bunu asla yediremez. 🔹 Korelilerdeki kişisel alana saygı diyorum yani dağ taş yırtar o çocuğa ulaşırsın bir şekilde. 🔹 Neyse bunyalarda diyorlar çocuğumuzu kendi halimize bırakalım. 🔹 Aradan biraz daha zaman geçiyo çocuktan çıt yok, haber yok. 🔹 Sonra tekrar polis karakolunu arıyorlar ve aynı polise ulaşamıyorlar, bu bilgiden bahsediyorlar diğer polisler hiç bilmiyo vesaire. 🔹 Bu sefer kayıp bildirimi yapıyorlar. 🔹 Polisler "Tamam bildiriminizi aldık, işte biz ilgileneceğiz" diyorlar ama tabii ki de hiçbir sorun çıkmayınca bunlarda özel bir dedektif tutuyorlar ve adam Jeju adasına gidip konuyu araştırmaya başlıyor. 🔹 Ve araştırma yaparken Jeju odasında birçok gencin kaybolduğunu ailelerinden aradığını öğreniyor. 🔹 Ve sonra da maalesef çok acı bir şekilde gittiğinde kızın ölüsüne ulaşıyo, yani kötü bir şekilde ölmüş ya da öldürülmüş. 🔹 Bu konu adadaki polisler tarafından kapatılıyo. 🔹 Şu an Kore'de çok fazla bunlarla ilgili tweet'ler atılıyomuş, o Koreliler tarafından o tweet'lerin başka dillere çevrilmesine izin vermiyormuş Twitter yani Twitter'da artık böyle bir özellik var bu arada. 🔹 Yani kürek izin veriyo ya da Twitter sildiriyo. 🔹 Olay aslında çok büyük çünkü kaybolan insan sayısı onun üzerinde çünkü ada çok küçük yani oran olarak çok yüksek aslında. 🔹 Aslında aralarında Koreliler de var kaybolan sadece Amerikalılar, İngilizler vesaire kaybolmuyor. 🔹 Ama olayı o kadar da çok medyada büyütülmesini bir şekilde engelliyorlar. 🔹 Öyle sabah şeyim gündemim buydu, sürekli bunla ilgili videolar izletmedim dedim.

BUZZ medya

26,895 görüntüleme • 1 ay önce

Babaannem, geçen kış 109 yaşında rahmetli oldu. Etrafında gözlerinin içine bakan hayvanlar varken, asla kendisi yiyemez, önce onları doyurmaya çalışırdı. Hatta hayvanlara fazla besin vermek zararlı diyen veterinere, balkan harbinden kalma, zinhar çalışmayan çifteyi çekip, adamı Şener Şen'in Kibar Feyzo filminde koştuğu gibi koşturmuştu. (Topukları ardına vurmak...) Eski insanlar, kıtlıklar ve savaşlar gördü. Onları, açlık konusuna yaklaşımları nedeniyle yargılamak doğru olmaz. Biz de öyle yapardık, karışmazdık. Muhtar Mehmet Ali'ye kızıp adını Mehmet Ali koyduğu bir kedi vardı örneğin, köpekler kadar desem yeridir. 20 kilo falan var... Ha, kızma konusu da şöyle. Mehmet Ali muhtar, dedeme; "Sizing oralağda çoggüpekle oluyyo, gelene geçen saldırıveriyo. Biz onları furcas. Hemi de hanımapla küpeglere insan ismi goyuveriyo olmaz ööğle." demiş. Babaannem, bahsi geçen mitralyözü de sırtlayıp muhtarı da köy meydanında koşturduktan sonra konu kapanmış, kimse hayvanlara ilişmemiş. Ve fakat, sen misin hayvana insan ismi konmaz diyen. Babaannemin Mehmet Ali isminde kirpisi bile vardı. Kurt, Kuş demiyor, her mahlukata muhtarın ismini veriyor, olur olmaz zamanlarda; "Meeeeeğmedaliiiiii gel olum" diye, köyde bağıra çağıra hayvanını arıyordu. Hayvan kayıp olmasa da o, arıyordu...🤣 (Mehmet Ali'ler alınmasın, burada bir yerme yok. Muhtara özel bir durum bu.) Büyükbabam emekli olduktan sonra köylük bir yere yerleşmişti bizim tontikler. Bütün varlıklarını burada bir çiftlik yapmak için kullanmış, bir hayli de güzel bir tesis inşa etmişlerdi. Denizin kenarından başlayıp, yol olduğunu iddia eden tuhaf düzlüğe kadar devam eden çevresi orman, ortası zeytinlik, tepeye taraf olan kısmı tarla, bir kısım da mera, mandıra ve evlik alan. Babaannemin adresini bulmak için tarif veya navigasyona gerek yoktu. Şişko sokak köpeklerini takip edersen "şak" diye buluyordun. Hatta sadece kedi-köpek değil, salına salına giden şişko bir tilki falan görürsen, takip et; tam bizim kümeslerin oraya çıkar yolu. Köylüler deli olduğunu düşünürdü. Hoş çok da normal bir davranış tarzı olduğunu söylemem ama örneğin; kümese dadanan tilkileri vurmak yerine, kümes tellerini güçlendirip, çevresine tilkiler için yemek koyardı. "Tilki besleyen garip kadın" dı babaannem ahalinin gözünde. Buzağı hastalanınca, yanında yatar; danacık doyup da memeyi bırakmadan asla anneyi sağdırmazdı. Hatta bir çalışanını bu sebeple odunla kovaladığını bizzat gördüm. Adam buzağıyı, anne ineğin altından çekmiş ve buzağının kahvaltısı yarım kalmış... Bir ağacın kesim kararını verebilmek için 2 mevsim beklerdi. Belki ölmemiştir, belki canlanır diye. Vegan veya vejetaryen değildi ama hayvansal gıdaları tüketeceğinde, dua eder af dilerdi. "Bana hayat verdiğin için teşekkür ederim." dediğini duydum bir yemek masasında... Kızılderili olduğunu düşünebilirim aslında. Upuzun, zayıf ama güçlü bir kadındı. Saçları arkadan örgülü, dev gibi bir kadındı. Hani beyaz tenli ve hafif çekik masmavi gözlü bir kadın olmasa, Kızılderililiğimizi ilan edebilirdik... İnancı konusunda hiç bilgi sahibi değilim. Namaz kıldığını gördüm diyemem. Dinini de bilmiyorum. Ama biliyorum ki, cenazesine Amerika'dan bile insanlar geldi. Mahşer yeri gibiydi. 🥹 Köpekler bekliyordu mezarlığın hemen yanında, gözlerinde endişe... Babaannem 109 yaşında öldüğünde, herhangi bir hastalığı yoktu. Daha bir gün önce, pırasa toplamış, ev ahalisi hep birlikte yemişlerdi. Sen neye inanıyorsun bilmiyorum ama ben, babaannemi bir ilahi gücün o kadar uzun süre dünyada tuttuğuna inanıyorum. Hayatı boyunca ciddi sağlık sorunu yaşamadan, dünyanın en azından küçücük bir kısmında huzuru sağlasın diye... Anılmak istedi sanırım. Sevgiyle anayım ❤️❤️❤️

Erdem ERDEM

1,148,930 görüntüleme • 2 yıl önce

Türkiyeleşme, Öcalan’ın Kemalist Kompleksinin Siyasal Adıdır Bu metni 2023’te, artık X’te (eski Twitter) erişilemeyen bir videoyu izledikten sonra kaleme almıştım. Dün o videoyu yeniden buldum; bu nedenle bu kısa yazıyı bir kez daha gözden geçirip yeniden paylaşmak istedim. Görüntülerde, Murat Karayılan ile Duran Kalkan’ın huzurunda yapılan, adeta bir “Judenrat” sahnesini andıran bu buluşmada bir komutan Kürtlükle alay ediyordu. Mardinli olduğunu söylüyor, anne ve babasının adlarını—biri Kurdê, diğeri Kurdo idi—tek tek sayıyor ve kahkahalar arasında şunu ekliyordu: “Bir de katırımız vardı; o da ‘Kürt’tü… ‘Kürtçe çifte bile atardı.’” Bu sahne, basit bir kabalık ya da münferit bir “şaka” değildir. Burada işleyen şey, Kürtlüğün insanî, tarihsel ve siyasal bir aidiyet olmaktan çıkarılıp zoolojik bir alaya, aşağı bir varoluş biçimine indirgenmesidir. Kürt kimliği, bir ulusal özneleşmenin zemini olarak değil, aşılması gereken bir “hamlık” ve utanılacak bir tortu olarak kurulmaktadır. Tam da bu noktada “kro” figürü belirir. Bir insanın kendi Kürtlüğünü—seçmediği bir dili, bir etnisiteyi, ulusal aidiyetini ve kültürel varoluşunu—başkalarına saldırmadan, kimseyi asimile etmeden, hiçbir şiddet pratiğine başvurmadan yalnızca sahiplenmesinin bu denli aşağılanması ve hor görülmesi bir rastlantı değildir. Türkiye, on binlerce Kürdü rızaları dışında söylemsel ve retorik düzeyde Türklüğün bir tahakküm ve fetih nesnesine dönüştürmüş; devlet aygıtı Kürt bedenlerini ve kimliklerini Türkçülüğün zorunlu imgesel alanı içinde yeniden biçimlendirmiştir. Bu zorunlu dönüşümün en görünür tezahürlerinden biri, Kürtlere dayatılan ve Türk ırksal üstünlüğünü simgesel biçimde ilan eden soyadlarıdır: Öztürk, Boztürk, Göktürk, Baytürk, Koçtürk, Alptürk, Karatürk, Aktürk, Ertürk, Söntürk, Kantürk, Gençtürk, Yiğittürk… Türkçülüğün bu adlandırma ve Kürt silme rejimi, yalnızca bürokratik bir kayıt meselesi değildir; daha en başından coğrafyasıyla, mekânsal düzeniyle ve siyasal alanın kurucu mantığıyla birlikte Kürt varlığını bedensel ve simgesel olarak aşağı bir konuma yerleştiren kolonyal bir şiddet biçimidir. Devletin bütün kurumları, yasaları, egemenlik dili ve anayasal düzeni, bu ülkede mutlak ve münhasır aidiyetin yalnızca Türk kimliğine ait olduğunu tekrar tekrar ilan eder. Türkçeden başka bir ana dile sahip olanın, bu siyasal düzen içinde tam anlamıyla eşit bir yurttaş ve meşru bir insan öznesi olamayacağı fikri, Kürt varlığının inkârını dahi anayasal güvenceye bağlayan bir dışlama rejimi olarak işler. Bunu aklı başında olan herkes bilir. Sanki bunlar yetmezmiş gibi, bugün Türk devleti Öcalan aracılığıyla her Kürde “Türkiyeleşme”yi telkin eden, Kürt sosyal ve kültürel varoluşunun daha önce bütünüyle tasfiye edilememiş alanlarını dahi disipline etmeye ve hizaya sokmaya çalışan yeni bir kolonizasyon dilini devreye sokmaktadır. Herkesin tanıklık ettiği şey budur: Kürtlerin yalnızca bastırılması değil, aynı zamanda kendi kendilerini inkâra zorlanmalarıdır. Fakat en sarsıcı olan şudur: Elli yıl boyunca Kürt adını siyasal alana taşıyan, yok edilmek istenen, adı anıldığında bile nefes alınamaz hale getirilmeye çalışılan bir hareketin içinden, bugün bizzat Kürtlükle alay eden ve Kürtlüğü tasfiyeyi neredeyse tarihsel bir görev gibi gören bir dil yükselmektedir. Kürt kimliğini aşağılayan, Kürdün katırını bile “Kürtçe çifte atan” bir karikatüre dönüştüren bu söylem, faşist Türkçü tahayyülün yalnızca dışarıdan dayatılması değil, içeriden yeniden üretilmesidir. Bu, Kürt’e karşı kurulan kolonyal prototipin Kürt siyasetinin içinde dahi içselleştirilmiş hale gelmesinin en çıplak göstergesidir. Öcalanperestlerin “Türkiyeleşme” siyaseti, fiilen tam bir Kırolaştırma ve kültürel kırımı derinleştiren disipliner bir kampanyadır. Buradaki Kıro, basitçe “Kürt” değil; Kürtlüğün inkârıyla “medenileştirilmesi gereken eksik-Türk” prototipinin aynı anda üretildiği kolonyal bir ara figürdür—yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan ise bu sürecin başlıca aracısı, hatta başlıca figürüdür: Kemalist devlet aklının Kürt siyasal varoluşunu yeniden biçimlendirmek üzere devreye soktuğu “baş Kıro”laştırma mekanizmasının tam merkezinde yer alır. Öcalan, Kürt’e ilişkin Kemalist tahayyülü derinlemesine içselleştirmiş bir figür olarak, hayatı boyunca Kürtleri “Kürtlükten kurtarmayı” adeta bir misyon gibi görmüş; Kürtlüğü ulusal ve siyasal bir ufuk olmaktan çıkarıp aşılması gereken bir “hamlık” olarak yeniden kodlamaya yönelmiştir. Bu iddiayı belgelendiren en çıplak ifadelerden biri, Öcalan’ın Kürt varlığını neredeyse insanlık-dışı bir ara kategoriye indirgediği şu sözleridir: “Kişilik üzerine birçok çözümlemeler yaptım. Hâlâ Kürt’ü tam yakaladığımı, çözdüğümü söyleyemem. Çünkü kendisi olmaktan epeyce uzaklaştırılmıştı. Şeklen Kürtvari gözükse de, özde başkalaşmıştı. İhanetinin boyutlarının farkında bile değildi. Ona ne insan yasaları ne de hayvan yasaları işliyordu. Adeta üçüncü bir varlık türünü oynuyordu.” (Öcalan, 2004, Bir Halkı Savunmak, s. 222). Burada Kürt, bir ulusal özne değil; ne insan ne hayvan yasalarına tâbi olmayan, “üçüncü tür” olarak kodlanan bir ham maddeye, yani Kırolaştırmanın nesnesine indirgenmektedir. Bu dil, yalnızca bir betimleme değil, Kürtlüğün siyasal statüsünü düşüren kolonyal bir epistemolojidir: Kürt varlığı, hak ve egemenlik talep eden bir ulus olmaktan çıkarılıp terbiye edilecek, dönüştürülecek bir aşağı kategoriye yerleştirilir. İşte “Kıro” figürü tam da bu ontolojik düşürmenin adıdır. Çünkü Kıro, “Türkleştirilmesi gereken Kürt”tür: hem Öcalancı söylemin hem de Kemalist tahayyülün Kürt üzerine bindirdiği prototip. Kürdü zamandışı ve parokyal bir dağ varlığına indirgeyen; dili çözülemez, kimliği belirsiz, siyasal varoluşu “ilkel” sayılan aşağı bir özne-konumu. Kıro, yalnızca bir hakaret değil, modern Türk ulus-devlet aklının Kürt’ü tanımlama biçimidir: Kürdü ulus olma kapasitesinden yoksun, kültür ve tarih taşıyamayan, medeniyetle bağdaşmayan bir “artık” olarak kodlayan kolonyal bir kategoridir. İşte Öcalan’ın Kürtlüğe yaklaşımı da tam olarak bu kolonyal prototipin içselleştirilmesi üzerinden şekillenir. Öcalan’ın Kürtleri “Kürtlükten kurtarma” girişimi, basit bir siyasal taktik değil, derin bir Kemalist kompleksin ve kolonyal/ırkçı bir mimicry rejiminin ifadesidir. Bu kompleks, Öcalan’ın kendisini Türk ulus-devlet aklının ölçütleri içinde “insan” sayılabilir bir varoluşa yaklaştırma çabasında; Kürtlüğü ise aşılması gereken bir hamlık olarak kodlamasında görünür. Burada “Kıro” figürü belirleyicidir: Kıro, eşzamanlı olarak hem Kürt varlığının inkârını hem de “tamamlanmamış,” “medenileşmemiş” bir Türk prototipini temsil eder—bir tür yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan, Türklüğü insan olmanın normu olarak kabul eder; fakat aynı zamanda bu norm karşısında kendisini ontolojik bir eksiklik içinde konumlandırır. Bu eksiklik, Lukács’ın yabancılaşma ve bütünlük kaybı bağlamında düşündüğü türden bir “eksik-totalite” hissiyle, sürekli telafi edilmesi gereken bir varlık açığına dönüşür. Mimicry, tam da bu açığın yönetimidir: taklit, asla “asıl” olamaz; fakat kolonyal düzen içinde zorunlu bir sınav gibi dayatılır. Öcalan’ın Türkiyeleşme projesi, bu nedenle, Kürt özgürleşmesinin değil, Kürt öznesinin Kırolaştırılarak devletin ontolojik ölçüsüne yaklaştırılmasının—hiçbir zaman tamamlanamayacak bir Kemalist taklidin—siyasal adıdır. Bu Kırolaştırma mantığının en açık göstergelerinden biri, Öcalan’ın Kürtleri bir ulus olarak değil, tekrar tekrar bir “olgu” olarak adlandırmasıdır. Nitekim Öcalan, Demokratik Konfederalizm’de Kürtlerden defalarca “olgu” diye söz eder (2015: 39). Bu kelime seçimi tesadüf değildir: Kürt varlığını tarihselliği, egemenlik iddiası ve siyasal özne statüsü olan bir ulus olmaktan çıkarır; üzerinde işlem yapılacak ham bir nesneye indirger. “Olgu,” burada hak talep eden bir kolektif özne değil, disipline edilecek, dönüştürülecek, Türkiyeleşme içinde eritilecek bir Kıro maddesidir. Bu nedenle “demokrasi,” “Türkleştirme” ve “Türkiyeleşme” aynı mantığın farklı adlarıdır: Kürt bir olgudur; Türk milletiyle bütünleştirilmesi, terbiye edilmesi ve “medenileştirilmesi” gerekir. Mehmet Uçum’un Öcalan’la aynı çizgide söylediği gibi, “Türk milleti birdir; Türk ve Kürtten oluşan tek bir millet vardır ve onun da tek dili Türkçedir.” Burada kast edilen tam da budur: Kürt, ancak Türklük içinde eritildiği ölçüde meşru bir varoluşa kavuşabilir. Öcalan’ın “kültürel talepleri” dahi gayrimeşru sayması, Bülent Arınç’ın 2014’te dile getirdiği “Kürtçe medeniyet dili değildir” sözleriyle aynı epistemik şiddetin farklı versiyonlarıdır. Bu söylemlerin ortak zemini açıktır: Kürt varlığını inkâr etmek, Kürtlüğü bir siyasal özne değil, terbiye edilecek bir hamlık olarak görmek ve “Kıro”yu medenileştirme kisvesi altında Kürtlüğün tasfiyesiyle uğraşmak. Aradaki tek fark şudur: Devlet aklı bunu açık ırkçı Türkçülükle yapar; Öcalan ve ona tapanlar ise kendi içselleştirilmiş Kıroluklarını genelleştirerek bütün Kürt milletini de kendileri gibi kokusu ve zamandışı bir varlık olarak tahayyül ederler. Kolonize edilmiş bir mimicry (taklitçilik)—adeta bir “ev zencisi” pozisyonu—üzerinden, Türk efendisinin haklılığını ispatlamak için Kürtler aleyhine simgesel, dilsel ve epistemik şiddete başvururlar. Kürt ulusal ısrarını “ilkel milliyetçilik,” Kürt varoluşunu “geri hamlık,” Kürt siyasal ajansını ise “kardeşlik düşmanlığı” diye damgalarlar. Türk devleti bir asırdır yapamadığını, bugün Öcalanperestler yapmaya çalışmaktadır: Kürdü “Türkiyeleştirmek,” yani fiilen Kırolaştırmak—Kürt ulusunu, kendi kendisiyle alay eden, kendi varlığını inkâra yönelen, kolonyal prototipi içeriden yeniden üreten bir aşağı özne-konumuna mahkûm etmek. Hayatını kaybeden Rêzan Javid’in annesinin feryadını asla unutmayacağım. O, PKK’nin Kürtleri kurtarmak için silaha sarıldığına hâlâ inanıyordu. Cenazede “Kürdistan bayrağına kurban olayım” diye haykırdı. İşte yeni-Kırolaşma, Türkiyeleşme adına, devletçi aklın içselleştirilmesiyle Kürtlüğü böyle imha eder: bir halkın onurunu değil, kendi kendisiyle alay etmesini siyasal ufuk hâline getirerek.

Kamal Soleimani

23,596 görüntüleme • 7 ay önce

Oğuzhan Uğur 'un yapmış olduğu Mevzular açık mikrofon isimli programına MOR ÇATI, AVUKATLAR, PSİKOLOGLAR, GAZETECİLER VE ÜNLÜLER katıldı. İstanbul sözleşmesinin nasıl kadını, çocuğu yaşattığını ve koruduğunu çok güzel bir şekilde anlatırken aynı zamanda ülkemizde kadın ve çocukları korumaya yönelik yapılması gerekenlerin nasıl yapılmadığını, yapılmadığı gibi İstanbul sözleşmesinden çıktığımızdan bahsettiler. Program yaklaşık 4 saat. 4 saatlik bu programın içinde programa katılan bir hanımefendi kendi başından geçenleri anlattı ağlayarak; Psikolojik sorunları olan bir adam ile tam 16 yıl evli kalan Cemile evliliği ve sorunlu eşi için elinden geleni yaptıktan sonra artık korktuğu için eşinden kendini ve çocuklarını korumak için uzaklaşması gerektiğini düşünüp boşanma kararı almış. Korkudan eşine bunu söyleyemediği için direk karakola gidip yardım isteyince evine gönderilmek istenmiş. Kadın eşinin nasıl bir insan olduğunu bildiği için gitmeye korkmuş ve gitmemekte ısrarlı olunca polis ile gitmiş. Polis Cemile'ye evine bırakırken ve adamı da evden çıkarılırken Cemile'nin eşi ''BENİ EVDEN ÇIKARTIRSANIZ eşimi ve çocuklarımı sonrada kendimi öld*r*r*m'' demiş olmasına rağmen hiç bir şey yapılmamış. Cemile bunun olmaması için elinden gelen mücadeleyi vermiş. Adam çocuklarını ve Cemile'ye tehdit eden mesajlar atmasına rağmen bilir kişiden çocuklar babası ile görüşebilir raporu çıkmış. Cemile bunun çok tehlikeli olduğunu mesajlar ile ispat etmiş olmasına rağmen hiç bir şey yapılmamış. Çocuklar babalarına gitmek istemediği halde çıkan rapor yüzünden göndermek zorunda kalan annenin çaresizliği ve korkusu maalasef başına gelmiş. (bu arada çocuklarından erkek olan 14 kızı ise 11 yaşında.) Çocuklar gitmek istemediği halde çıkan raporun zorunluluğu ile babalarına gittiklerinde Cemile'nin oğlu annesini görüntülü aradığında Cemile şaşırmış. Hemen bir şey olduğunu anlayıp açmış. Karşıda oğlunun panik ve ağlayarak görünce onu sakinleştirmeye çalışırken adam çocuğunun elinden telefonu alıp kendine çevirince elinde silah olduğunu 11 yaşındaki kızını 14 yaşındaki oğlunun gözünün önünde öld*rd*ğ*nü ve görüntü açıkken oğlunu öld*rd*ğ*ne şahit olmuş. Adam 14 yaşındaki oğlu sırf kendisinden korkup yanına gitmek istemediği için öfke duyup ''SANA Ö*D*RM*K SANA HEDİYE OLUR. SANA İLK ÖNCE BÜYÜK ACILAR YAŞATACAĞIM'' diyerek diye de öncesinde tehdit mesajları almış. Cemile 14 ve 11 yaşındaki iki çocuğunu 100 gün önce toprağa vermiş. Peki neden? Bir zamanlar baş tacı edilen kadınların artık ikinci plan bile olmaması ya da güçlü, bilinçli kadınlardan korktukları için yüzünden olabilir mi? Eğer İSTANBUL SÖZLEŞMESİ'ne SAHİP ÇIKILMIŞ VE GERÇEKTEN MADDELERİ UYGULANIYOR OLMUŞ OLSAYI, CEMİLE'NİN 2 ÇOCUĞU, ÖL*N, TAC*Z, TEC*V*Z EDİLEN KADINLARIMIZ, ÇOCUKLARIMIZ bugün yaşıyor olacaktı. SEVGİLİ KADINLAR, KADINLARA DEĞER VEREN BEYLER; İSTANBUL SÖZLEŞMESİNE'ne sahip çıkın. Bu konu da sesinizi duyurun... Ona sahip çıkınca kendi hayatınıza, çocuklarınızın hayatını korumak için çok önemlidir. En önemlisi de kanunu tek tek madde madde okuyun ve öğrenin... Mor Çatı'nın linkini bırakıyorum. İhtiyacı olanlar kadınlarımız için... AYRICA PROGRAMIN LİNKİNİ BIRAKIYORUM. MUTLAKA İZLEYİN...

1881MKemal

57,483 görüntüleme • 1 yıl önce

Cavs, ODTÜ'deki kavgada saldırıya uğrayıp telefonu çalınan gençlerden birini konuk aldı. “İlhan Kaya geçen sene de bize saldırmıştı. Geçen sene Nur Sürer'i getirmişlerdi. O zaman da biz protesto etmeye gitmiştik. O gün de oradaydı ve bize saldırmıştı. O kadar agresifti ki, yanındaki adamlar falan tutmaya başlamıştı. Bunu biz rektörlüğe, güvenliklere ilettik ama bir sonuç alamamıştık. Bu sene yine aynı şeyler oldu. Tamamen göz göre göre. Onun yanında bir sürü öğrenciye benzemeyen başka yaşlı insanlar da vardı. Bize doğru önce plastik şişeler, sonra cam şişeler fırlatmaya başladılar. Bir kişiyi merdivende sürüklüyorlar, üstüne 10-15 kişi saldırıyorlar. Çok kalabalıklar. Biz en son alandan çıkmaya çalışıyorduk. Cam şişe attıklarını görünce arkama döndüm. Arkadaşlarıma "kafanıza dikkat edin" diye bağırdım. Sonra arkamı döndüm, kafamda cam şişe patladı. Kulağım kesildi. Her tarafım kan olmuştu. Bir tane de kemerle saldıran bir eleman var. O kemer de geldi biraz bana. Bir tane kız bana "Ne çekiyorsun? O telefonu bana ver" falan dedi. Sonra biz onunla kavga etmeye başladık. Telefonumu tuttu. Sonra diğerleri üstüme çullandı. Ben çığlık atarken ağzımı kapattılar. Telefonumu alan kız, telefonumu çocuğa veriyor. Kız telefonumu çaldı, çocuğa verdi. Ben telefonu hala kızda zannettiğim için kızdan almaya çalışıyordum. Sonrasında telefonumu alamadım. Hastaneye falan gittim. Arkadaşlarımız arasında çok fazla yararlı oldu. Arkadaşımız kafa travması geçirdi. Bir arkadaşımızın burnu kırıldı. Başka bir arkadaşımın medikal gözlüğü kırıldı. Telefonu, çantası çalınan var. Türk bayrağı açmamız dışında bir şey olmadı. Biz sadece bayrak açtık ve o şarkıları duyunca yuhalamaya başladık.”

OnlyDrama

529,901 görüntüleme • 4 ay önce