Загрузка видео...

Не удалось загрузить видео

На главную

Ankara’da üniversiteliler, eylemlere katıldığı gerekçesiyle polis tarafından ailesinin aranmasından kısa bir süre sonra hayatını kaybeden İlayda Zorlu için Kızılay sokaklarını eylem alanına çevirdi.

257,941 просмотров • 4 месяцев назад •via X (Twitter)

Комментарии: 0

Нет доступных комментариев

Здесь появятся комментарии из оригинального поста

Похожие видео

21 yaşındaki Hollandalı tıp öğrencisi Sophia Koetsier’in hikâyesi, Uganda’da başladığı umut dolu yolculuğun nasıl çözülemeyen bir gizeme dönüştüğünü anlatıyor. Sophia, 2015 yılında tıp stajı için Uganda’ya gitmişti. Stajını tamamladıktan sonra ülkeyi arkadaşlarıyla birlikte gezmeye başladı. Her şey normal görünüyordu. Ancak 28 Ekim gecesi Murchison Falls Milli Parkı’nda her şey bir anda değişti. Sophia, arkadaşlarına yakındaki tuvalete gideceğini söyledi ve gruptan ayrıldı. Bir daha geri dönmedi. Arkadaşları önce onun birazdan geleceğini düşündü. Dakikalar geçtikçe endişe büyüdü. Kısa süre içinde arama başlatıldı. Milli parkın karanlık ve vahşi arazisi didik didik edildi. Günler ilerledikçe Sophia’dan geriye yalnızca bazı kişisel eşyalar kaldı. Victoria Nil Nehri yakınlarında bir ayakkabısı, güneş gözlüğü, kıyafet parçaları ve başka eşyalar bulundu. Fakat Sophia’nın kendisine dair kesin bir iz hiçbir zaman bulunamadı. Ailesi, bazı eşyaların nerede ve ne zaman bulunduğuna ilişkin koşulların soru işaretleri yarattığını belirtti. Arama ekipleri çevredeki vahşi alanları ve nehri defalarca taradı. Ancak sonuç değişmedi. Sophia’nın tuvalete gitmek için arkadaşlarının yanından ayrıldığı o geceden sonra ne yaşandığını bugün bile kimse kesin olarak bilmiyor. Aradan 10 yıldan fazla zaman geçti. 21 yaşında, doktor olma hayaliyle Uganda’ya giden genç bir kadından geriye ise cevaplanmamış sorular ve ailesinin hâlâ beklediği bir gerçek kaldı. Sophia o gece nereye gitti ve ardından ne oldu?

Serkan Tanyildizi

97,023 просмотров • 7 дней назад

Alparslan Hocamın Ankara’da yolunun kesilmesi ve Havaalanı trafiği felç olacak kadar arkadaşlarımızın engellenmeye çalışılması üzerine Adana’da bir grup arkadaşımız evimizin önüne karşılama için gelmişti. Evin önünde Alparslan Hocam kısa bir açıklama yapacakken bir kadın aracını AKAN TRAFİĞİN ORTASINA park edip araya daldı ve provake etmeye girişti.. Bu arada onun aracı yüzünden trafik de akmaz oldu. Tesadüfen geldim diyor ama susmuyor, gitmiyor, bağırıyor.. Olay aşağıdaki videodakinden daha öteye gitti kadın bağırmaya başladı. Uzun uzun bağırarak sabote etmeye devam etti, derken seni kim gönderdi dedik “ben tesadüfen geldim asla polis göndermedi” dedi. Hatta “beni biri gönderdiyse çocuklarımın cesedini öpeyim” dedi ama bizzat kendisi POLİS ÇIKTI! Asayiş polisi gelip karakol için kimliğiniz yanınızda mı deyince kadın önce gayri ihtiyarı “onlar zaten beni bilir” dedi sonra da çantasını açıp kimliğine bakmaya çalıştı. O esnada arkadaşlarımız aracın diğer penceresinden polis amblemli kimliğini gördü. Zaten plakası vs her şey ortada.. Gerekirse adli kurumlar da araştırıp rahatlıkla bulabilir. Polis olduğu henüz ortaya çıkmamışken ben gelen polise “evimin önünde olay çıkardı şikayetçi olacağım” dedim, kadın “ben de şikayetçi olacağım, kimseden korkum yok” diye bağıra bağıra konuştu ama polis kimliğini gördüğümüz anda panik yapıp basıp kaçtı hatta kaçmaya çalışırken nerdeyse bir polisi ezecekti.. Olay orda da bitmedi. Birden etrafımızda o kadını desteklemeye çalışan insanlar peydahlanmaya başladı. Bazı kadınlar ve bir kaç erkek neden kadına tepki veriyorsunuz falan diyor halbuki aslında kadın bize bağırıyordu! Birde baktık ki sokağımızdaki bir ciğerci sivil polis dolu! Sabahın dokuzunda onlarca hanım(!) ciğer yemeye gelmiş meğerse! Teker teker dışarı çıkıp bize laf söylemeye çalışmalarından farkettik durumu.. Zaten hallerinden de hemen anlaşılıyor. Bu nasıl çirkin bir tezgah böyle yazıklar olsun..

Semra Kuytul

161,401 просмотров • 1 год назад

Hindistan’da korku filmi gibi olay! 2 Aralık 1984 gecesi, India’nın Bhopal kentinde bulunan Union Carbide’a ait pestisit fabrikasında sıradan bir bakım işlemi yapılıyordu. Bir işçi, tankları izole etmesi gereken metal güvenlik diskini takmadan tıkanmış bir hattı suyla temizledi. Bu su, tankta bulunan 42 ton son derece zehirli metil izosiyanat (MIC) maddesinin bulunduğu E610 tankına sızdı. Su ile kimyasal temas gerçekleşince reaksiyon kontrolden çıktı. Tankın sıcaklığı 300°C’ye, basıncı ise 160 psi’ye kadar yükseldi. En kritik sorun şuydu: hiçbir güvenlik sistemi çalışmıyordu. Soğutma ünitesi maliyet gerekçesiyle kapatılmıştı. Gazı nötralize etmesi gereken sistemler arızalıydı ve yanma kulesi haftalardır devre dışı bırakılmıştı. Fabrika adeta felakete açık hâle getirilmişti. 3 Aralık saat 00:15’te görünmez bir zehir bulutu şehrin üzerine çöktü. İnsanlar havada yanık lahana benzeri bir koku hissettiklerini söyledi; kısa süre sonra gözler, akciğerler ve sinir sistemi ağır şekilde etkilenmeye başladı. Binlerce kişi kaçmaya çalıştı ancak dar sokaklarda gazdan kurtulmak imkânsızdı. Saatler içinde 3.000’den fazla insan hayatını kaybetti; sonraki günlerde bu sayı 15.000’i aştı. Yüz binlerce kişi ise ömür boyu sürecek sağlık sorunlarıyla yaşamak zorunda kaldı. Bugün bile fabrika alanı zehirli bir miras olarak ayakta duruyor.

Kevîn

18,946 просмотров • 5 месяцев назад

Dilan Polat ve Engin Polat'ın kuzeni ve yakın koruması Can Polat'ın öldürülmesi olayında tetikçi Serhat Altun'un ifadesi ortaya çıktı: Sosyal Medyadan Tetikçiliğe Ulaşan Yol Aslen Diyarbakırlı olan ve İstanbul Gaziosmanpaşa'da yaşayan 20 yaşındaki Serhat Altun, ailesiyle yaşadığı şiddetli geçimsizlik ve derin maddi kriz sonrası yasa dışı gruplara yöneldi. Instagram'da suç örgütlerine ait bir gönderinin altına "Bu çetelere nasıl katılıyoruz?" yazdıktan kısa süre sonra, kendisini "Golfo" ve "Bahoz" kod adlarıyla tanıtan, İtalya veya Almanya’da firari olan "Daltonlar" çetesi yöneticileriyle Telegram üzerinden irtibata geçti. Kimlik fotoğrafı ve GBT kontrolünün ardından örgüte resmen kabul edildi. Konya’daki İlk Kanlı Görev ve 100 Bin TL Ödeme: Çeteye alındığı gün ilk deneme görevi olarak Konya'da bir adamın vurulması talimatını aldı. Konya'da lüks bir otelde konaklatılan Altun'a, örgüt kuryeleri tarafından odasına silah bırakıldı. Kendisine video kaydıyla gösterilen hedef şahsı, evinin salonunda otururken kurşun yağmuruna tuttu. Eylemin ardından çete, tetikçiye "başarı ödülü" olarak kripto cüzdan ve elden teslimat yollarıyla toplam 100 bin TL nakit ödeme yaptı. İstanbul'daki Engin Polat Keşfi ve Polis Engeli: Konya eyleminin ardından acilen İstanbul'a çağrılan tetikçiye, Daltonlar çetesi yöneticileri tarafından asıl büyük hedefin Engin Polat olduğu ve onu vurması gerektiği söylendi. Altun, Ataşehir ve Çekmeköy’de günlerce keşif yaptı. Çete ona suikast için otomatik bir "Akrep" tipi silah ulaştırdı; ancak mermi ve çelik yeleği getiren lojistik kuryesi polis operasyonuyla yakalanınca eylem bir süre ertelendi. Altun, bir hafta sonra başka bir kuryeden çelik yeleği teslim alarak takibe devam etti. Suikast Talimatının Nedeni: "Engin Polat Ödemeyi Kesti" Tetikçi Altun'un ifadesindeki en çarpıcı iddialardan biri, yanına motosiklet sürücüsü olarak verilen "Cin Ali" lakaplı Ömer Faruk Çoban'ın kendisine anlattıkları oldu. İddiaya göre, Engin Polat geçmişte kendi namına birilerini vurdurmak veya gözdağı vermek amacıyla Daltonlar çetesine yüklü miktarda ödemeler yapıyordu. Ancak Polat ailesi cezaevinden çıktıktan sonra bu para akışını tamamen kesince, çete liderleri tarafından doğrudan infaz hedefi haline getirildi. Çeşme'deki Takip ve "Yakınında Kim Varsa Vur" Emri: Polat ailesinin İzmir Çeşme'ye tatile gittiğini Dilan Polat'ın sosyal medya hikayelerinden anlık olarak takip eden çete, tetikçi Serhat Altun ve sürücü Cin Ali'yi acilen İzmir'e gönderdi. Çeşme Yalıkavak mevkiinde lüks bir otelin önünde pusuya yatan Altun, yurt dışındaki yöneticisi Golfo'ya "Engin Polat'ı göremiyorum, sadece kuzeni Can Polat araca valiz yüklüyor" mesajını attı. Yöneticiden anında "Fark etmez, Engin'e gözdağı olsun, yakınında kim varsa kafasına sık, indir" talimatı geldi. "Öldürmek İçin Değil, Korkutmak İçin Tarayacaktım": Tetikçi ifadesinde, "Asıl niyetim Engin Polat’ı öldürmeyecek şekilde bacaklarından taramaktı. Can Polat'ı görünce de öldürmek amacıyla sıkmadım, bacaklarını hedef alarak 2 el ateş ettim. Ancak mermilerden biri kasığına denk gelmiş" diyerek kendisini savunmaya çalıştı. Can Polat kaldırıldığı hastanede aşırı kan kaybından yaşamını yitirdi. Dilan Polat'ın 'Enerci' Şarkısıyla Kutlama:Cinayetin hemen ardından kaçış yolundayken tetikçi Altun, durumu çete yöneticisine bildirdi. Azmettirici "Golfo" kod adlı şahsın, suikastın hemen ardından WhatsApp durumunda tetikçinin fotoğrafını paylaşarak arkasına fon müziği olarak Dilan Polat’ın 'Enerci' şarkısını eklediği ortaya çıktı. Eşkalini gizlemek için hemen saç-sakal tıraşı olan ve üzerine şantiye işçisi yeleği giyen tetikçi, İstanbul'a kaçmaya çalışırken İzmir asayiş ekiplerinin koordineli operasyonuyla kıskıvrak yakalandı.

23 DERECE

393,926 просмотров • 2 месяцев назад

Aydın’da 79 yaşlarındaki yaşlı çifti katleden, katil zanlısının ifadesi ortaya çıktı. Olay, 8 Şubat 2026 tarihinde Meşrutiyet Mahallesi Kültür Caddesi'nde meydana geldi. - Evlerinde yaşayan 79 yaşındaki Turgut ve Nuran Çakaloğlu çifti, yakınlarının kendilerinden haber alamaması üzerine yapılan kontrolde 25 bıçak darbesiyle öIdürülmüş halde bulundu. - Olayın ardından geniş çaplı soruşturma başlatan polis ekipleri, cinayet şüphelisinin hurdacılık yaptığı öğrenilen 39 yaşındaki Şadi Hafız olduğunu belirledi. Olaydan 12 gün sonra yakalanan Hafız, emniyetteki işlemlerinin ardından Aydın Adliyesi'ne sevk edildi. - Adliyedeki ifadesinde cinayeti nasıl ve neden işlediğini anlatan 6 çocuk babası Şadi Hafız, amacının *Idürmek olmadığını, çocuklarım için para istemek amacıyla eve gittiğini söyledi. - Maddi sıkıntı yaşadığını belirten Hafız, Turgut Çakaloğlu'nu yaklaşık 4 ay önce markette gördüğünü ve o sırada cebinden çıkardığı paranın çok olduğunu fark ettiğini ifade etti. - Daha sonra Çakaloğlu'nu takip ederek iki katlı müstakil evde yaşadığını öğrendiğini, ancak daha sonra maddi durumunun düzelmesi nedeniyle olayı unuttuğunu söyledi. - Yaklaşık bir ay önce yeniden maddi sıkıntıya girdiğini belirten Hafız, tekrar eve gittiğini ancak kapıyı açan olmadığını ifade etti. Birkaç gün sonra cuma günü yeniden eve gittiğini, belediye çalışanı kıyafeti giyerek ve elinde Türkçe yazılı bir evrakla kapıyı çaldığını anlattı. - Şadi Hafız, olay gününü ifadesinde şöyle anlattı: “Turgut Çakaloğlu’nu 3–4 ay önce, maddi sıkıntı yaşadığım bir dönemde markette gördüm. Ekmek alıyordu. Kart yerine cebinden çıkardığı nakit parayla ödeme yaptı. Cebinden oldukça fazla para çıktığını fark ettim. Daha sonra onu takip ettim ve iki katlı müstakil bir evde yaşadığını gördüm. Türkçe bilmediğim için kendisiyle konuşmadım. Bir süre sonra maddi sıkıntım geçti ve Çakaloğlu’nu unuttum. Yaklaşık bir ay önce yeniden maddi sıkıntıya düştüm. Aklıma Turgut Çakaloğlu geldi. Evine gittim ve bir süre kapıda bekledim. Kapıyı çaldım ama açan olmadı. 2–3 gün sonra, cuma günü saat 10.00–11.00 sıralarında tekrar gittim. Üzerime belediyeye ait mavi ASKI kıyafeti giydim, elime de Türkçe yazılı bir evrak aldım. Kapıyı çaldım ve Türkçe “su” diye seslendim. Kapı açılınca yaşlı adama saldırdım ve “para ver” diye bağırdım. O da bana bağırdı ancak Türkçe bilmediğim için ne söylediğini anlamadım. Bağrışma sırasında üst kattan “Ne oluyor?” diye bir ses gelince panikledim ve yaşlı adamı boğazından ve göğsünden bıçakladım. Ardından üst kata çıktım. Merdiven başında Nuran Çakaloğlu ile karşılaştım. Ona “para, para” diye bağırdım. Korkuyla dolabı açtı ve bana bir zarf verdi. Zarfın içinde 5 bin TL, bir kolye ve bir çift küpe vardı. Bunları aldım. Daha fazla para isteyince “Para yok, hepsi bankada” dedi ve bağırmaya başladı. Bunun üzerine onu da bıçakladım. Hemen ölmedi. Çömelince sırtından da bıçakladım. Ellerim çıplaktı, hiçbir yere dokunmadım. Evden çıkarken yaşlı adamın öldüğünü gördüm ancak kadının inleme sesleri hâlâ geliyordu. Yanımda getirdiğim yedek kıyafetleri laptop çantamdan çıkarıp giydim ve evden çıktım. Kadın doğum hastanesine doğru yürüdüm, oradan minibüse bindim ve İncirliova yolu üzerindeki Kızılay Deresi’ne kıyafetleri ve bıçağı attım. Para istemek için gittiğimi, amacımın öldürmek olmadığını söylüyorum. Parayı çocuklarımın ihtiyaçları için harcadım, kalan kısmını ATM’den hesabıma yatırdım. Para istemek ve almak için gitmiştim. Öldürmeyi planlamamıştım. İkisi de bağırmaya başlayınca panikledim. Kendilerini öldürmek için bir sebebim yoktu. Ne yapacağımı şaşırdım. Amacım sadece çocuklarımın ihtiyaçlarını karşılamaktı. Maddi sıkıntılar boğazıma kadar geldiği için hırsızlıktan pişman değilim. Çocuklarım için yaptım ama bu kişileri öldürdüğüm için pişmanım.”

Aykırı

1,217,170 просмотров • 6 месяцев назад

Kişisel gelişim sosyal medyada anlatıldığı haliyle basit bir yalandan farklı değil. Sabah 5’te kalk. Soğuk duş al. Şu kitapları oku. Kulağa üretken geliyor değil mi? Ama gerçekte ne oluyor? Bir süre kendini iyi hissediyorsun… sonra hayat yine seni aşağıya çekiyor. Çünkü mesele sabah rutinleri ya da “hack” denilen kısa yollar değil. Gerçek dönüşüm, bir amaçla yaşandığında olur. Tükettiğin içeriklerin çoğu sana bu amacı vermez. TikTok’ta trend olan bir müzik, sabah yataktan kalkman için yeterli sebep olamaz. Senin daha derin bir şeye ihtiyacın var. Pes etmenin kendine ihanet gibi hissettireceği bir sebebe. Sadece başarılı olma isteğinin ötesine geçen bir nedene. Bak, ailenin hikâyesine… Onlar hayallerinin peşinden koşmadı. Zor işlerde çalıştılar, vazgeçtiler. Çünkü kendilerinden büyük bir nedenleri vardı. Bir YouTube videosu izleyip gaza geldikleri için değil. Sorumluluk aldıkları için. Ya da şu adamı düşün: Aşırı kilolu, bağımlı, tükenmiş bir haldeydi. Ve bir gün biri ona dedi ki: “Böyle devam edersen, kızını sen değil başkası evlendirecek.” O an değişti her şey. Ne bir kitap, ne bir podcast… İçindeki sevgi ateşi, onu yeniden ayağa kaldırdı. İşte mesele tam da bu: Motivasyon değil, gerçek bir neden. Mükemmel bir rutin değil, uğruna acı çekilecek kadar sahici bir amaç. Değişmek istiyorsan önce motivasyonu bırak, ve kendi nedenini bul. Çünkü hayat, birkaç kitap ya da alışkanlıkla değişmez. Gerçek büyüme böyle olmaz. Hareket etmek istemediğin, hiçbir şey yolunda gitmiyorken gösterdiğin irade belirleyicidir. Ve unutma: Kendi hikâyen, kendi acın, kendi savaşın sadece sana aittir. Hazır reçetelerle, genel geçer tavsiyelerle değil… Kendine ait bir nedenle uyanırsan, o zaman gerçekten değişmeye başlarsın. Hayatını değiştiren şey bir “hack” değil, bir “checklist” değil. Gerçek, emek ve nedenini bilmek. Sana ait, senden büyük olan o şeyle uyanmak.

wui

27,294 просмотров • 1 год назад

Manhattan’ın yarısını kandıracak kadar etkileyici bir gülümsemesi vardı. O bir manken değildi. O bir Rus casusuydu. – Pasaport almak için evlendi. – Moskova’ya şifrelenmiş veriler gönderdi. – Yakalandı… ama Rusya’da bir yıldıza dönüştü. 28 yaşındaydı. Göz alıcı kızıl saçları ve dikkat çekici bir gülümsemesi vardı. Manhattan sokaklarında bir kraliçe gibi dolaşıyordu. Ama gerçekte o, sıradan bir ajan değildi. Anna Chapman, modern casusluğun medyayı ve algıyı en iyi kullanan yüzüydü. 1982’de Rusya’da doğdu. Babası, Sovyet döneminde istihbaratla bağlantılı bir diplomatik geçmişe sahipti. Güç, sırlar ve kapalı kapılar ardındaki dünyaya yabancı büyümedi. Küçük yaşlardan itibaren sessiz kalmayı, gözlem yapmayı ve insanları okumayı öğrendi. Ancak onun en büyük silahı analiz değil, karizma ve görünürlüktü. Londra’da İngiliz vatandaşlığı almak için evlendi. Kısa sürede boşandı ama “Chapman” soyadı ona birçok kapı açtı. İş kadını olarak bankacılarla, politikacılarla, milyonerlerle aynı çevrelere girdi. Her zaman kusursuzdu. Ama bu bir maskeydi. New York’a geldiğinde görevi netti: yakınlaş, ilişki kur, bilgiye yaklaş. Hiç kâr etmeyen bir emlak şirketi kurdu. Bu şirket bir iş değil, mükemmel bir örtüydü. Özel dizüstü bilgisayarlar ve şifreli ağlar üzerinden Moskova’ya veri aktarıyordu. FBI onu izliyordu. Aylarca. Çevresinde Wall Street isimleri, devletle bağlantılı danışmanlar vardı. Ne kadar bilgi gönderdiği ise hiçbir zaman tam olarak açıklanmadı. Chapman, ABD’ye sızmış 10 kişilik bir Rus ajan ağının parçasıydı. Çift gibi yaşadılar, ebeveyn gibi davrandılar, sıradan hayatlar oynadılar. Amaçları: SVR’ye siyasi ve ekonomik güç merkezlerine dair bilgi aktarmaktı. Filmleri aratmayan yöntemler kullandılar: görünmez mürekkepler, park bankları, şifreli Wi-Fi ağları, sinyal veren dizüstü bilgisayarlar. Anna en dikkat çekici olanıydı. En cesur olanıydı. Ve bu, onu görünür kıldı. Bir FBI ajanı Rus irtibat görevlisi gibi davranarak ona yaklaştı. Sahte pasaport talep etti. Anna tereddüt etti. Babasını aradı. Sonra bir polis karakoluna gitti. Ama artık çok geçti. 27 Haziran 2010’da, diğer 9 ajanla birlikte tutuklandı. O güne kadar kimse varlıklarını bilmiyordu. Tutuklamalar diplomatik krize dönüştü. ABD ve Rusya gizlice müzakere etti. Ve kısa süre sonra bir casus takası yapıldı. Anna Moskova’ya döndü. Saklanmadı. Televizyon programları sundu. Dergilere kapak oldu. Rus vatanseverliğinin simgesine dönüştürüldü. Putin bile onunla ilgili alenen şakalar yaptı. Cezalandırılmadı. Parlatıldı. ABD’de kime yaklaştı? Kimlerle ne paylaştı? Bunu muhtemelen hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama bildiğimiz bir şey var: Modern casusluk artık trençkotlarla yapılmıyor. İmajla, görünürlükle ve hikâyeyle yapılıyor. Anna Chapman bir silah ateşlemedi. Ama bir dönemin algı savaşının simgesi oldu. Bu sadece bir casusun değil, efsaneleştirilmiş bir figürün hikâyesi. Ve belki de… hikâye hâlâ bitmedi.

Eren..

375,290 просмотров • 8 месяцев назад

Nefize Özsoy, Trakyalıydı. 1989'da Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçen, Edirne'ye yerleşen bir ailenin kızıydı. Nefize, aslında öğretmendi. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi'nde okumuş, ataması yapılmayan sınıt öğretmeni olmuş ve çareyi polislikte bulmuştu. Hem yürekli, hem bilekli kızdı. Eşi Cumhur, kıt kanaat geçinmeye çalışan bir ailenin evladı olarak Kırklareli'de dünyaya gelmişti. Pazarcılık yaparak evine ekmek getiren bir babanın ogluydu. "Halk" adını verdiler ona, "Cumhur" dediler. Imkânsızlıklarla okudu, Anadolu Lisesini bitirdi, 19 Mayıs Universitesi Fen ve Edebiyat Fakültesini kazandı, fakülte Ordu'daydı. Bavulu bile yoktu, bir küçücük çantaya hayatını doldurdu, gurbet yolunu tuttu. Gecekondudan bozma tek góz odaları vardı, tam o sene, üniversite kazandığı sene, ailenin borçları yüzünden satıldı. Harçlık istemek mümkün değildi yani. Bir yandan okudu, bir yandan garsonluk yaptı, hafta sonu tatillerinde babası gibi pazarlarda tezgâh açtı, kazandığı üç beş kuruştan tasarruf edip, annesine yolladı. Öğretmen oldu ama atanamadı. Çareyi polis olmakta buldu. Hayalini kurduğu mesleği yapamadığı için hayatının en mutsuz dönemini yaşarken, hayalini bile kuramadığı kadar mutlu bir döneme girdi. Nefize'yle tanıştı. Polislik egitiminde tanışmışlardı ama, Nefize de aslinda öğretmendi. Evlendiler. Kızları doğdu. Mutluluklarını Elif'le taçlandırdılar. Tayinleri Mardin'e çıkınca kızlarına anneannesi baktı. 6 ay sonra Cumhur çatışmada yaralandı. Gögsüne şarapnel parçaları isabet etmiş, ciğerine saplanmıştı. Bir süre daha hastanede kalmalıydı. Memleketine, Kırklareli Emniyet Müdürlüğü'ne gönderildi. Cumhur Özsoy'un gazi olup olamayacağı da henüz belirsizdi, "Cumhur'uma gazilik verilirse, hiç olmazsa Elif'im ileride rahat eder." diyordu Nefize Ozsoy. Gazi kızı olamadan, şehit kızı oldu Elif. Hem de bombalı saldırıda kaybetti annesini. 4 yaşındaydı ama annesini gördügü gün sayısı yaşına yakındı ve bir daha göremedi. Bir şehit, bir anne, bir evlat, bir eş... Bir aile paramparça oldu. Aziz ruhun şâd olsun

Albayım.

67,942 просмотров • 8 месяцев назад

Antalyaspor’un, Sami Uğurlu ile birlikte her gün üzerine koyduğu bir “planı” var. Elbette işin ofansif tarafında çözülmesi gereken konular ile çok tekrarla öğrenilmesi gereken hücum setleri var ve futbolda ana planınızın tutmadığı maçlar da olacak, fakat oyuncular, bu planı uygularken keyif alıyorlar. Antalyaspor, tıpkı Kasımpaşa maçında olduğu gibi Gençlerbirliği maçında da top rakipteyken sol kenar Samet’in beke gelmesi ile Paal’ı stoperleştirdi ve rakibini 5-2-3 karşıladı. Oyunu kurarken 2-3-2-3, ikinci bölgeye geçildikten sonra ise 2-3-5 yerleşildi. Solda Paal, Samet, Safuri; sağda ise Dario Saric (Dario Saric), Bünyo ve Storm’un sürekli rotasyona girerek rakibe eşleşme problemi yaratması, dikkatimi çekti. Antalyaspor, deniyor; üretiyor fakat… Gençlerbirliği karşısında sol ön Samet’in iki kenar ortasından asist yapması; istatiksel olarak eşine az rastlanacak bir durumdu. Sol ayaklı sol bekin önünde sol ayaklı sol ön oyuncusu; daha önce de söylediğim gibi size kenar ortasından başka alternatif bırakmaz ve her zaman bu şekilde kenar ortasını yapacak bir süre / ceza sahası içerisinde bu kadar rahat bir eşleşme yakalayamayabilirsiniz. Ben, Sami Uğurlu hocanın önümüzdeki haftalarda daha farklı bir sol ön oyuncusu profili ile farklı çözümler de üreteceğini düşünüyorum. Bugüne kadar taraftarı, sosyal medyası ve daha da kötüsü hocası tarafından değersizleştirilen oyuncu grubunu, yeniden birbiri ve takımı için mücadele eder hale getirerek psikolojik enkazı kısa sürede kaldırmak; her babayiğidin harcı değildi…

Salih Özgünsür

13,228 просмотров • 7 месяцев назад

Odtü Rektörü Ahmet Yozgatlıgil istifa etmelidir! Geçen hafta kampüs içinde ve dışında serbestçe dolaşan başıboş köpekler bir çocuğun bacağını parçaladı ancak belediye ekiplerinin köpekleri almak için kampüse girmesine ODTÜ yönetimi izin vermedi. Üstelik kuduz riskli temas nedeniyle o hayvanın bulunması hayati önemliydi. Odtü’de başıboş köpekler sürekli öğrenci kovalıyor. Şu ana kadar yüzlerce genç ısırıldı (ki birinin davasını ben takip ettim) Peki Sn. Rektör bu sorun için nasıl bir tedbir aldı dersiniz? Daha fazla can dosta kol kanat gerdi. Yanlış anlamayın geleceğimizin teminatı gençleri değil başıboş köpekleri rahat ettirmek gayesindeler. Rektör beyin eşi Ceylan Yozgatlıgil çok derin bir hayvansever. Bu kişisel tercihi bizi ilgilendirir mi? Evet, kamu kaynaklarını kendine tahsis ediyorsa ve kampüsteki ve çevredeki insanların hayatını tehlikeye atıyorsa tabii ki ilgilendirir. Ceylan hanım başıboş köpeklerin akıbetini o kadar çok dert etmiş ki Odtü Hayvan Dostları Topluluğunun akademik danışmanlığını üstlenmiş. Ayrıca Yönetmeliğin değiştirilmesi için Change,org üzerinden kampanya başlatmış. Ceylan hanımın ODTÜ kampüs arazisi içinde 75.000 metrekare alanı köpeklere doğal yaşam alanı olarak tahsisini sağladığı iddia ediliyor. Üstelik bu alanda bir hayvansever arkadaşı Yasemin hanıma da ciddi bir kapasite ayırdığı söyleniyor. Yerleşke içinde 3100 hektar Odtü ormanı Doğal ve Arkeolojik Sit Alanıdır. Burada kurt, tilki, keklik, tavşan, yılan, kaplumbağa gibi vahşi hayvanlar yaşardı. Ancak sayısı devasa şekilde artmış başıboş köpeklerden sonra bu yaban hayvanların ne kadar hayatta kaldığı meçhul. Peki orman niteliğindeki bu arazi içinde 75 bin metrekare alan, sahipsiz köpekler için doğal yaşam alanı oluşturulması konusunda görev ve yetki yönünden bir inceleme yapılmaksızın Orman Genel Müdürlüğü tarafından bu projeye tahsis edilmiş midir? Hayvanların Korunması Kanunu ve belediye mevzuatına göre “doğal yaşam alanı” kurmak belediyelerin görev ve yetkisinde, kurulacak araziyi incelemek ve yer seçimi uygunluk belgesi düzenlemek ise doğa koruma milli parklar müdürlüğünün sorumluluğunda. Bu kurumların dışında böyle bir projeye yer tahsisi hukuka aykırıdır. Eğer özel hayvan yaşamevi kurulmak isteniyorsa bunun için gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olma koşulu var. Üniversitelerin böyle bir yetkisi yoktur. Ortadoğu Teknik Üniversitesi uhdesinde bir veterinerlik fakültesi de bulunmamaktadır. Kampüs içinde köpeklere alan tesis etmek üniversitenin hangi görev veya uzmanlık alanına girmektedir? Gene Odtü idaresindeki Eymir Gölü çevresi de başıboş köpek cehennemi olmuştur. Ankaralının açık havada nefes alabildiği sınırlı alanlardan biri de bu şekilde insanlara zehir edilmiştir. Odtü yönetimi mer’i mevzuata uymayarak başıboş köpekleri alması gereken ekiplere engel olmakta, mevzuata aykırı şekilde keyfi bir doğal yaşam alanı tesis etmeye kalkışmakta ve insan hayatını ve halk sağlığını sürekli bir tehdite maruz bırakmaktadır. Rektör Prof.Dr. Ahmet Yozgatlıgil ya hukuka uymalı ya da istifa etmelidir. METU / ODTÜ T.C. Cumhurbaşkanlığı T.C. İletişim Başkanlığı Yükseköğretim Kurulu (YÖK) T.C. Ankara Valiliği Ankara Büyükşehir Çankaya Belediyesi ANKARA DKMP

Av. Meltem Zorba

26,138 просмотров • 11 месяцев назад

Berberlikten Tabur Komutanlığına: Ebu Şuca Kimdir? Asıl adı Muhammed Cabir olan Ebu Şuca, geçtiğimiz günlerde Siyonist işgal rejiminin Nur Şems kampına yaptığı saldırıda işgal askerleriyle girilen çatışmalara komutanlık etti. Çatışmalar üç gün sürdü. Ebu Şuca ve arkadaşları destansı bir direniş ortaya koydu. Kahramanca savaşan 14 Filistinli şehid oldu, İsrail'in açıklamalarına göre de 9 işgal askeri yaralandı. Ebu Şuca'nın bu çatışmalarda şehid olduğu sanılıyordu. 19 Nisan'da Times of Israil "Üst Düzey İslami Cihad Teröristi IDF'nin Tulkarem baskınında öldürüldü!" haberini geçmişti. Ancak o, çatışmalarda şehid olan silah arkadaşlarının cenazesine katılmak için ortaya çıktı. İşgal rejimin kendisini hedef aldığını biliyordu ama şehidlerin uğurlamak için orada bulunmak istedi. İslami Cihad'a bağlı Kudüs Tugayları'nın Tulkarem Taburu Komutanı Ebu Şuca 24 yaşında. Kamplarda doğmuş ve orada büyümüş. Geçimini sağlamak için berberlik yapmaya başlamış. Herkes tarafından çok sevilen, alçak gönüllü ve sade biri. Tahminen 2022'nin sonlarında dükkanındaki bütün malzemeleri satarak silah ve askeri malzemeler almış. Kısa süre içinde Nur Şems kampını İsrail'e karşı direnişin merkezlerinden biri haline getirmiş. Yukarıda da ifade ettiğim gibi işgal ordusu ondan bir suikastla kurtulmak istiyor ve bunu başardığını sanarak İsrail basınında bunu duyuruyor. Filistinli dostları da onun şehid olduğunu sanıyor. Şehid arkadaşlarının cenazesinde ortaya çıktığında herkes önce şaşırıyor ve sonra sevinçle omuzlara alınıyor. Ebu Şuca ortaya çıktıktan sonra şunları söyledi: "Mesajımız işgale karşı çıktığımız ve burada hâlâ hayatta olduğumuzdur. Biz şehitlerin yolunda yürüyoruz, kaçımıza suikast düzenleseler de direniş bitmeyecek inşaallah. Zafere kadar şehitlerin yolundayız! Tüm şereflilerden bizi yarı yolda bırakmamalarını, şehitlerimizin yolunda kalmalarını temenni ediyoruz. Sizlerin duaları sayesinde hayattayız. Dualarınızda bizi unutmayın!” Direnişin yiğit ve şerefli komutanına selam olsun. Yolun açık ve ömrün uzun olsun🙏

Mücahit Gültekin

33,558 просмотров • 2 лет назад

İster istemez 'Acaba mı?' Diyorsunuz... 6 Şubat depremlerinin ardından henüz bir hafta geçmişti. Türkiye’nin hemen her bölgesinden gıda desteği ve yemek üretimi için şefler arka arkaya Antakya’ya geliyordu. Bu kapsamda, özel bir kolejin mutfağında günde yaklaşık 10 bin kişiye yemek çıkarılan bir sistem kuruldu. Ben de o dönemde, bu yemeklerin Antakya’daki Emek ve Aksaray mahallelerinde yaşayan vatandaşlara ulaştırılmasını üstlendim. Günde üç öğün, kendi belirlediğimiz noktalarda çadırlarda, çocuklarıyla birlikte yaşayan hem Türk hem de Suriyeli ailelere yemek dağıtımı yapıyorduk. Günler geçtikçe aileleri, çocukları tanımaya başladık. Sadece yemek değil, ihtiyaç duyulan diğer konularda da yardımcı olmaya çalıştık. Aradan 7–8 gün geçmişti; mahallede hâlâ elektrik yoktu, insanların umutsuz bekleyişi sürüyordu. Bu süreçte bölgede görevli güvenlik güçleriyle de tanışmıştık. Bir gün, akşamüstü yemek dağıtımı yaptığımız alanlardan birinde dikkat çekici bir durumla karşılaştık. Tertemiz, turuncu bir araç vardı. Hemen arkasında, hiç kullanılmamış ekipmanlar ve jelatinleri dahi açılmamış yeşil yelekler duruyordu. Aracın sahipleri ise yaya halde bölgede “keşif” yapıyordu. Arkadaşlarımla birlikte bu ekibi takip etmeye başladık. Yemek dağıttığımız noktalardan birinde, çadırda yaşayan Suriyeli bir ailenin etrafında dolaşıp duruyorlardı. Bu ailenin 5 kızı ve 3 erkek çocuğu vardı. Durumu, mahalleden sorumlu güvenlik güçlerine bildirdik ve şahısların peşini bırakmadık. Kısa süre sonra yakalandılar. Yardıma geldiklerini iddia ediyor, bunun dışında net bir açıklama yapmıyorlardı. Yaşanan arbede ve müdahalelerin ardından, günün sonunda çocukları kaçırmak amacıyla bölgede oldukları ortaya çıktı. O kişileri güvenlik güçlerine teslim ettik. Ardından yaklaşık 40 gün boyunca aynı bölgede yemek dağıtımına devam ettik. Bugün ardı ardına ortaya çıkan Epstein bağlantılı görüntüler, Türk çocuklarına dair yayınlanan videolar ve çeşitli iddialar aklıma geldikçe, ister istemez “acaba” demeden edemiyorum. Deprem bölgelerinde Şubat ayında yaşananları anlamak gerçekten kolay değil. Umarım bu büyük felaket, bu tür sapkınların amaçlarına ulaşmasına fırsat vermemiştir. Paylaştığım görüntü, o gün bir arkadaşımız tarafından çekilmiş; aracın bölgede yaptığı keşfe ait görüntüdür. #hatay

Mustafa Dilek

500,189 просмотров • 7 месяцев назад