Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

Apocu Demirtaş “Bağımsız devlet kurmak başka bir şeydir, ulus-devlet başka bir şeydir. Kürd siyaseti bağımsızlığa karşı değil, ulus-devlete karşıdır” diyor. Demirtaş zevatı istiyor ki; Kürd ulusu tıpkı Afrika’lılar gibi pastoral hayat sürüp, göçebe (göçer-konar) yaşasın.

118,083 Aufrufe • vor 1 Jahr •via X (Twitter)

10 Kommentare

Profilbild von Kakofoni 🇺🇸
Kakofoni 🇺🇸vor 1 Jahr

“Bağımsızlıktan” kastı, Türk devletinin üniter sistemi içinde Kürdlerin entegrasyonundan söz ediyor. “Türkiye, Kürdlerin de devletidir” deyip, ulus-devlet karşıtı olup, Türk devletini kendi devleti olarak kabul etmesi başlı başına bir çelişkidir.

Profilbild von ismail ACAR
ismail ACARvor 1 Jahr

Seviyesiz adam sen ve senin gibiler Selo başkana kurban olun.

Profilbild von …
vor 1 Jahr

Hep söylemişimdir: Bu, Selahattin Öcalan'dan daha tehlikelidir. Bu tam bir Kemalisttir. Apocu kesim çoğunlukta olduğu için Öcalan'dan gebertikten sonra Öcalan'ın yerine geçecektir.

Profilbild von ramazan sezen
ramazan sezenvor 1 Jahr

Dinlediğini anlamayan insanlar var aramızda, çok tehlikelidir ler. Ulus devlet, demek tek tipçi kemalizmi tarif ediyor,ahmaklar anlamıyor, Kürdistan'a karşıdır diyor. Bağımsız Kürdistan devleti kurulsa dahi modeli ulus devlet değil, demokratik bir yapıdan söz ediyor, oysa!

Profilbild von Mahmut beybeyi
Mahmut beybeyivor 1 Jahr

Selahattin Demirtaş'ın bilgisi ile kendi bilginizi kıyaslamayıniz lütfen,.. çöp tenekesi ile akademi okullarını kıyaslamak gibi olur

Profilbild von miro
mirovor 1 Jahr

Zevat senin babandır.

Profilbild von cony13
cony13vor 1 Jahr

sen nerenden anliyon başkanin konuştuklarını

Profilbild von Sem
Semvor 1 Jahr

Tamam. Bu güzel bir hedef. Ama hâli hazırda neden vazgeçtiniz. Tırklar ile olmuyor. Bak deniyoruz olmuyor.

Profilbild von geniş apaz
geniş apazvor 1 Jahr

Bunumu anladın bu söylemden?

Profilbild von Asyali
Asyalivor 1 Jahr

Senin Demirtaşi eleştirebilecek kapasiten Yok

Ähnliche Videos

50 YILLIK TİYATRONUN SONU Kürdistanın her karışında, dağlarda, şehirlerde, köylerde kan aktı. On binlerce Kürd genci toprağa düştü, on yedi bin “iç düşman” kendi elleriyle infaz edildi, aileler parçalandı, köyler yakıldı, bir halkın gençliği bir ideolojinin değirmeninde un ufak edildi. Ve şimdi, bütün bu enkazın üzerine, “ulus devlet kurmak özgürlük getirmez, zaten yeterince devlet var” cümlesi düşüyor. Bu cümle, bir itiraftır. Başlangıçta “bağımsız Kürdistan” diye yola çıkanlar, yıllar içinde paradigmayı değiştirdiklerini, artık “demokratik ulus”, “demokratik konfederalizm”, “devletsiz özgürlük” peşinde olduklarını söylüyorlar. Güzel. Ulus-devlet gerçekten özgürlüğün nihai formu mudur, yoksa modernitenin bir tuzağı mı? Bu soru meşrudur. Ama o meşru soruyu, 50 yıllık kanın üzerine kurmak, ahlaki ve siyasi bir rezalettir. Çünkü eğer asıl hedef “Kürdlerin kendi devletini kurmasına karşı olmak” ise, o zaman bütün o yıllar boyunca “düşman” diye gösterilen T C’nin sınırlarının değişmemesi, üniter yapısının bozulmaması, fiilen korunmuş demektir. Yani “sözde düşman”ın bekası, fiilen savunulmuş oluyor. Bir halkın özgürlük iddiası, o halkın kendi kaderini tayin etme iradesini yok sayarak, hatta o iradeyi “kapitalist modernitenin sapması” diye mahkûm ederek nasıl savunulabilir? Özgürlük, bir halkın “devlet kurmayacağına” dair önceden verilmiş bir yemine mi bağlıdır? Yoksa özgürlük, o halkın kendi tercihine mi aittir? Eğer tercih “devletsizlik” ise, bu tercih silah zoruyla, iç infazlarla, muhalif Kürtlerin tasfiyesiyle dayatılamaz. Dayatılan şey, özgürlük değil, yeni bir faşizan tahakkümdür. Tarih, ideolojik dönüşümleri affeder. Ama bedeli bir halkın kanıyla ödenen dönüşümleri, “felsefi derinlik” adı altında aklamaz. Apo: “Dünyayı yenebilecek Güçte Olsakta Kürdistan’ı Kurdurtmam” demesi “Düşmanlığın en üst versiyonu” değilmi? Şimdi sorulması gereken soru şudur: Bütün o ölümler, (yaklaşık 150 bin kürdün ölümü) bütün o iç hesaplaşmalar, bütün o “devrimci şiddet”, sonunda “sınırlar değişmesin, başka bir devlet kurulmasın” sonucuna hizmet ettiyse… O zaman 50 yıllık mücadele, gerçekte kimin mücadelesiydi?

ÎHSAN DENÎZ

21,791 Aufrufe • vor 28 Tagen

Öcalan utanmaz bir yalan makinasıdır Kürtlerin “ulusal varlığını” güvence altına aldığını iddia eden Öcalan aşağıdaki Türk devleti anayasasını okusun. O “Türkçü” anayasa olduğu yerde duruyor, Kürtlerin varlığı hala anayasal olarak inkar ediliyor, Kürtçe resmi dil ve eğitim dili de değildir. Neyi güvenceye aldın be hey yalancı Öcalan! MHP lideri Bahçeli’nin yardımcısı Feti Yıldız daha bir hafta önce İmralı’da sana “itirafçı” ve “hizmetkar” muamelesi yaptı ve sen de tamam dedin. Türkçülüğün ve Bahçeli’nin hizmetkarı olarak tek derdin Kürtlerin de Türkler, Araplar ve Farslar gibi kendi milli devletlerine sahip olmalarını engellemektir. Bunu da “sosyalizm” ideolojisine sığınarak Kürtlere devlet sahibi olmak yerine “dernekçilik”, “komüncülük”, “kadıncılık” ve “ekolojicilik” yapın diyorsun! Öcalan, DEM Parti’nin İstanbul’da düzenlediği bir konferansa uzun bir mesaj gönderdi. Tüm mesajı zaten Kürtlerle ilgili olmayan sosyalizm, Marks, Lenin ve komünizm ile ilgilidir. Sosyalist ve komünist isen sadece sosyalizm ve komünizmden bahset, niye Kürtleri o ideolojik meselenin içine koyup Kürtlerin milli haklarına karşı çıkıyorsun! Öcalan: “Kürtler olarak 52 yıllık PKK mücadelesiyle varlık ve onur savaşımını tamamladık ve artık demokratik cumhuriyetin ve demokratik toplumun yeniden inşa edileceği bir döneme girdik. PKK, Kürt halkının ulusal varlığını güvenceye kavuşturarak, tarihsel misyonunu doldurmuş, aynı zamanda ulus-devlet sosyalizminin tıkanıklığını da açığa çıkarmıştır. … Bu çerçevede komün-devlet ve sınıf-devlet diyalektiğinin güncellenmesi zorunludur. 20. yüzyıl reel sosyalizminin başarısızlığı da bu tarihsel diyalektiğin doğru okunamamasından kaynaklanmıştır: devletçi sosyalizm devleti ele geçirirken, sonunda devlete yenilmiştir. Ulusların kaderini tayin hakkını ulus devlete bağlayarak da burjuva politikalarının sınırlarına sıkışmıştır. ‘Proleter ulus devlet’ kavramı da devletçi zihniyetin yeniden üretiminden başka bir sonuç yaratmamıştır. Bu hakikati doğru okuyarak şunu ifade ettim: Ulus-devlet sosyalizmi başarısızlığa, demokratik toplum sosyalizmi ise zafere götürür. Bugün demokratik toplum sosyalizmi temelinde demokratik kurtuluşa yürüme zamanıdır. Bu yolda devlet yerine, demokratik cumhuriyet, demokratik ulus perspektifiyle kadın özgürlükçü, ekolojik, demokratik toplum paradigmasıyla yeniden inşayı başaracağımıza inanarak yol almaktayım.”

Arif Zêrevan

27,505 Aufrufe • vor 8 Monaten

Amerikan sömürge valisi kılıklı büyükelçi Tom Barrack, ulusal üniter devlet modeline ve laik anlayışa açıkça savaş açmış. Türk milletini uyutmak amacıyla habertürk'te düşük kaliteli piyes sahnelemiş. Türkiye'nin yeni Graham Fuller'i belli ki, birkaç hafta önce ettiği lafların yarattığı rahatsızlığın farkında. Bu nedenle durumunu düzeltmek ve milleti uyutmak için bir şeyler söyleme gereği hissetmiş. Bunun için de son derece "uysal" bir haber kanalı tercih etmiş. Tabi, gözü açık vatansever bir platformda rahat rahat zehir saçamayacaktı. Barrack'ın söylediklerine bakılacak olursa "Önceki sözleri yanlış anlaşılan Türk dostu büyükelçi" pozunda. Ama sözlerin detayları incelenirse önceki söylemlerini tasdiklediğini hatta gerçek amacını ortaya koyduğunu görüyoruz. Tom Barrack söze başlarken "Dünya çapında yeni bir strateji şekilleniyor" diyor. Zaten memlekete yeni bir Graham Fuller edasıyla gelmesi, yeni bir stratejinin varlığına işaret ediyor. Fuller de Sovyetlerin çöktüğü dönemde gelmişti. Cumhuriyet gazetesinde Türkiye'ye yeni bir rol biçmiş, Kemalizm'in bittiğini söylemiş, demokrasi ve İslamı bir arada yaşatacak "formülü" öve öve anlatarak siyasal dinciliğin işaret fişeğini vermiş, memlekete istikamet tayin etmişti. Sonrası malum, BOP tüm hızıyla devreye girmiş ve Gülen belası tüm memleketin başına bela edilmişti. Fuller yıllar içinde öyle veya böyle misyonunu tamamladı. Artık sıra Barrack'ta... O da cebinde yeni bir "formülle" geldi. Türkiye'nin devlet yapısı hakkında haddi olmayan açıklamalar yaptı, dini-etnik ayrımlı "millet sistemi" önerdi hatta açık açık Atatürk'ün kurduğu ulus devlet modeline savaş ilan etti. Barrack sözlerinin devamında "Ulus inşası bölgede aslında hiç kimse için işe yaramadı" diyor. Söze ortadoğu ülkelerini kastederek başlıyor fakat "hiç kimse" diyerek Türkiye'yi de kastetmiş oluyor. Yani "Ulus inşası Türkiye'de işe yaramadı" demek istiyor. Tam bir palavra. Tabi, Barrack bu sözü söylemek zorunda. Yeni bir model getirebilmesi için var olanı yıkılmaya layık göstermek zorunda. İşin tuhafı, bir Amerikalı, Türkiye'nin devlet sistemini açık açık eleştiriyor. Üstelik bunu bir Türk kanalında yapıyor. Fakat ağzının payını alamıyor. Tanzimat döneminin esintilerini hissetmemek mümkün değil. Sonuçta Barrack'ın cümlenin gittiği yer çok açık: Türkiye'de ulus devlet modeline karşı çıkıyor. Türkiye'de ulus devlet olmasın demek, çok milletli ve inançlı bir yapının yerleştirilmesi demek. Tabi bunun için de mevcut Türk vatandaşlığı tanımının yıkılması gerek. Farkında mısınız bilmem, Öcalan ve Barrack'ın çok fazla ortak yanı var. Tabi söyleşi yapan kişi, bu noktada devreye girip "Türkiye ulus devlet modeline göre şekillenmiş bir ülke, siz bu sözlerinizle Türkiye'nin de ulus inşasında başarısız olduğunu mu ima ediyorsunuz" diye sormalı. Ama soramıyor. Çünkü tanzimat dönemi gazetecilerinin büyükelçilere böyle bir soru sormaya hakkı yoktur. Söyleşinin devamında söyleşi yapan kişi Barrack'ın daha önceki "Türkiye, Osmanlı millet sistemine geri dönmeli" ve "Ulus devletler İsrail için tehdittir" sözlerine atıf yapıyor. "İnsanlar şüpheci bakıyorlar" anektodunu ekliyor ve "Gizli bir gündem mi var" diye soruyor. Bu ısmarlama soru Barrack'ı zor durumda bırakmak amacıyla sorulmuyor. Aksine, Barrack'ın bu sözleri daha önce tepki çektiği için ona milleti uyutmak adına yatıştırıcı sözler söyleme fırsatı veriliyor. Şayet yayının niyeti Barrack'ı sıkıştırmak olsaydı, yukarıda örnek verdiğim türden sorular sorardı. Nitekim Barrack bu asisti duyunca gülümsüyor ve "Hayır" diyerek yatıştırıcı sözlere başlıyor. Barrack, sözlerinin yanlış anlaşıldığını ve o sözleri aslında o şekilde söylemediğini söylüyor. Ne acı ki Türk milletinin bu ucuz laf oyunlarına kanacağını düşünüyor. Barrack, sözlerinin devamında geçmişten çıkarılan derslerden bahsediyor. Türkiye'nin cumhuriyet olarak yeniden şekillendiğinden söz ediyor. Halbuki Türkiye bir asır önce ulus devlet modeliyle ve Atatürk'ün dizaynıyla zaten şekillenmişti. Haliyle Barrack'ın bu konuya atıf yapması gerekirdi. Ama tabi o vakit yıkmak istediği yapıyı parmağıyla işaret etmiş olurdu... Neticede Barrack Atatürk dönemini ağzını bile almadan daha da geçmişe gidiyor. "Osmanlı millet sistemine" atıfta bulunuyor. Bu sistemi övüp mezhepsel bir düzen getirdiğini söylüyor. İşte burada zehiri adeta şekerli bir paketle sunuyor... Osmanlı millet sisteminde Türk milletine dayalı bir üst kimlik mevcut değil. Yani Barrack'ın hiç sevmediği ulus devlet modeli yok. Aksine millet sistemine göre her inanç kendi kimliğiyle tanınıyor. İşte Barrack'a göre bu dini kimlikler ve hatta etnik kimlikler yan yana yaşayabilirmiş. ABD bunun en güzel örneğiymiş. Bu "yan yana yaşamak" ifadesini hayata geçirmek için her birini ayrı ayrı tanımlamak ve anayasaya geçirmek gerekir ki bunun için Türk milleti tanımını çöpe atmak şarttır. Dahası inançları da kimlik olarak tanımak için laikliği de yok etmek icap eder. Barrack'ın bu sözlerinin anlamı açık... Türkiye, Osmanlı'nın parçalanmasına neden olan toplumsal düzeni terk edip Lozan'da ulus devlet modeline geçmişti. Türk üst kimliği altında tüm etnik grupları ortak bir millet olarak şekillendirmişti. Dini kimlikleri ise laiklik ilkesiyle insanların vicdanlarına bırakmış. Yalnızca Türk milleti tanımlaması yapılmış, etnik ve dini kimlik ayrımına gidilmemiş ve herkes eşit vatandaş olarak tanımlamıştı. Barrack bunların tamamına karşı çıkıyor ve hepsinin temelden değişmesini istiyor. Tıpkı Öcalan gibi. Nitekim Öcalan ve PKK'nın fesih açıklamalarında da bu alt metnin tamamı bire bir mevcuttu. Barrack, Öcalan ve PKK aynı şeyi konuşuyor. Buradan da anlaşıldığına göre Barrack, yeni çözüm sürecinde Öcalan ve PKK tezlerinin savunucusudur. Türkiye'de görevlendiriliş amacı ulusal üniter yapıyı ve laik düzeni yok etmektir. Barrack'a göre Türkiye yeniden millet sistemine dönmeli. Etnik ve dini kimlikleri tanımalı ve bunları bir arada yaşatan bir formül bulmalı. Mesela ABD'deki formül gibi... Yani Barrack Türkiye'deki laik üniter modelin yıkılması gerektiğini en naif ve dolaylı şekilde izah ediyor. Karşısındaki şahıs da "Efendim sizin bahsettiğiniz dini kimlikleri bir arada yaşatan formülün uygulanması Türkiye'deki laik düzene zıt düşmüyor mu, Osmanlı millet sisteminin hayata geçmesi için Türkiye'nin üniter modeli terk etmesi gerekmez mi, siz Türkiye'nin anayasasında bulunan değişmez ilkeleri askıya alan bir çözüm yolu mu sunuyorsunuz, bu sözleriniz Türkiye'nin iç işlerine doğrudan müdahale manasına gelmez mi, bu açıklamalarınız Öcalan ve PKK'nın fesih beyannameleriyle örtüşmüyor mu" gibi sorular sormuyor. Nasıl sorsun? O vakit Barrack, sunmak istediği zehirin üzerindeki şekeri çıkarmak ve maskesini düşürmek zorunda kalacak. Dediğim gibi, tanzimat devrinin babıali gazetecilerinin haşmetlü sefirlere böyle soru sorma hakkı yoktur. Soramazlar. Zaten soracak olsa orada işi ne? Tom Barrack, sözlerinin devamında ABD'nin ortadoğudaki geleneksel politikalarından söz ediyor. Demokrasi getiren, ülkelerde hegemon kuran geçmiş politikalar vs... Yani Türkiye'nin yönetim modeline yönelik sözlerle, ortadoğunun millet olamamış memleketlerinin harap halinin yan yana getirilerek anlatılması bile ülkemize hakaret. Bir gazetecinin bu konuşmaya karşı "Ortadoğu ülkeleri ile Türkiye'nin durumunu aynı ölçüde mi değerlendiriyorsunuz" diye sorması gerekirdi ama nerede... Son olarak sorulması gereken asıl soruyu soralım: Barrack'ın bu küstahlığına neden tahammül ediliyor?

Con Sinov

223,182 Aufrufe • vor 1 Jahr

🔴 Cihat Yaycı; Türkiye'de Türk Milleti kavramı ırkçı bir kavram değil, milli bir kimliktir. Alman milleti, Fransız milleti, Amerikan milleti, Rus ulusu gibi Türk Milleti kavramı da bir milli kimliktir. Etnik unsurlar, mezhepler, dinler, renkler, diller ayrımı olmaksızın devlete, vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi tek bir milli kimlik çatısı altında toplayan bir kavramdır. Ter##rist elebaşı bebek k*tili can*i ise her konuşmasında “Halklar” diyor ve böylece Türk Milletini bütün konuşmalarında halklara bölüyor. Kendi kaderini tayin hakkından bahsediyor. Bu söylemlerle Kosova modelinin bu bölgede uygulanmak istendiği söyleniyor. Özerklik ya da federasyon adı olmasa bile adem-i merkeziyetçi yapı ya da güçlendirilmiş yerel yönetim adı altında Türkiye ve bölge ülkeleri paramparça edilmeye çalışılıyor. “Ana dilde eğitim” eğitim diyerek Türkiye Cumhuriyetini çok dilli ve etnik kökenli bir yapıya devşirmeye Lübnan’a, Bosna Hersek’e döndürmeye çalışıyorlar. Burada dikkat edilmesi gereken bir kelime oyunu vardır; “Ana dilini öğrenmek ya da ana dilin eğitimi ayrı bir şey. Ana dilde eğitim ayrı bir şeydir. Sakın bu tuzağa düşmeyelim.” Ana dilde eğitim demek ikinci bir resmi dil olması demektir. Nasıl mı? Diyelim ki Çince anaokulu açtı devlet. O zaman anaokulunu bitirenler için ilkokul açmak zorunda. Ortaokul, lise açmak zorunda. Çince üniversite açmak durumunda. Sonra devlette ikinci bir kadro açması lazım. Yani Çince işlem gören kadrolar. Devlet iki dilli olur. Devlet parçalanır. Peki bunlar nerelerde var? Lübnan'da var. Lübnan'ı mı biz örnek alacağız? Çok dilli, çok etnik gruplu. Yugoslavya'da, Bosna Hersek’te. Bunlar mı bizim örnek alacağımız devletler? Bakın Almanya bir federasyon. Federasyon olmasına rağmen Almanca'dan başka bir resmi dil yok. Eğitim dili yok. Kürt Dernekleri Federasyonu Kürt kimliğinin tanınması için 2012 yılında Almanya'da müracaat etti.22 eyaletin tümü tarafından reddedildi. Kürtçe eğitim istediler. Hepsi Almanya'da reddedildi. Almanya'yı Fransa'yı, İngiltere'yi, Amerika'yı Rusya'yı örnek almıyoruz. Biz kime örnek almaya çalışıyoruz o zaman? Bize kimi örnek göstermeye çalışıyorlar? Lübnan, Bosna Hersek’i.. Uluslararası ilişkilerde ‘Lübnanlaşma’ diye bir kavram vardır. Tam da budur, milli kimliğin olmadığı, etnik parçalanmaların ve çok dilliğin Lübnan’ı paramparça ettiği süreç. Bosna-Hersek de paramparça oldu. İşte bize bunları örnek gösteriyorlar. ⁉️ GERÇEKTEN DEMOKRATİK DÖNÜŞÜM DİYE ADLANDIRDIKLARI BU SÜRECİN NİHAİ HEDEFİ NE Kİ? Yayının tümünün linki👇

TÜRK DEGS / TURK MAGS

22,543 Aufrufe • vor 1 Jahr

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 Aufrufe • vor 1 Jahr

Yeni Parti Bursa Milletvekili Nurhayat Altaca Kayışoğlu, Meclis kürsüsünde ucuz bir tiyatro sergilemiş! ​Önce çıkıp İngilizce şarkı mırıldanıyor, "Bu ülkede bunu söyleyebiliriz ama..." diyor; sonra Kürtçe türküye geçip "Buna izin vermiyorlar" edebiyatı yapıyor. Tipik bir "Kürt mağduriyeti" şımarıklığı... Baştan sona kurgu, baştan sona halkın aklıyla alay eden vasat ve ucuz bir manipülasyon! Bak Nurhayat, ​bu ülkenin resmi dili ve Meclis'in konuşma dili Türkçedir. Orada nasıl İngilizce, Arapça veya başka bir dilde resmi hitap yapılamıyorsa, Kürtçe de yapılamaz. Konu bu kadar nettir! ​Kimse senin evinde, sokağında; ananla babanla, kocanla, arkadaşınla hangi dili konuştuğuna karışmıyor; dilini öğrenmene, konuşmana kilit vurmuyor. Ama devletin irade makamında şov uğruna kuralları delmeye çalışıp ardından "bize yasak koydular" tiyatrosu oynamak tam anlamıyla ucuz siyasettir. ​Sizin meseleniz "dilimizi konuşamıyoruz" mağduriyeti falan değil; siz basbayağı ana dilde eğitim kılıfıyla ayrıcalık istiyor yani bölücülük yapıyorsunuz! Kendi dilinizi devletin her kurumuna dayatmak istiyorsunuz. Dünyanın hiçbir ulus devletinde böyle bir saçmalık, böyle bir laçkalık göremezsiniz. Hiçbir egemen devlet bünyesindeki etnik gruplara bu hakkı tanımaz. Türkiye bir Türk ulus devletidir, resmi dili Türkçedir ve bu çatının altında seve seve Türkçe konuşacaksınız! Ha, Meclis'ten çıkınca o bad sesinle sosyal hayatında ister İngilizce şarkı söyle, ister Arapça, Kürtçe ya da Ermenice konuş… İnanın kimsenin umurunda bile değilsiniz. ​Sapla samanı ayırmayı öğrenin artık. Bu bayat numaraları, bu "eşitlik" ve "demokrasi" ambalajıyla satmaya çalıştığınız ucuz hamaseti bu millet yemiyor. Şovunuzu gidin kendi IQ seviyenizdeki seyircilere yapın! Ve burası da Türkiye Cumhuriyeti Devleti... Sakın UNUTMAYIN! 🇹🇷🇹🇷🇹🇷 Nurhayat ALTACA KAYIŞOĞLU

Didem Yavuzyılmaz

128,817 Aufrufe • vor 20 Tagen

Tuğrul Selmanoğlu: - İsteyen de istediği davayı açsın. Bana bunun hesabını sorsun. Süleymancılar denen yapı, dün FETÖ kime hizmet ediyorsa bugün onlara hizmet ediyor. - Almanya'daki FETÖ'cülerin tamamı cuma namazlarını Süleymancıların camisinde kılar. Süleymancılarla aralarında organik bir bağ vardır. - Fethullah Gülen denen terör örgütü elebaşının cenazesinde, tabutun başında bu şekilde dua eden Süleymancı heyeti gördün mü? Bir teröristin cenazesine heyet gönderecek kadar enteresan bir yapı bu. - Ehl-i imanın gözleri açılsın. Allah aşkına, İslami bir camia İsrail'le bu kadar yan yana durabilir mi ya? - Almanya'da KRM diye bir kuruluş var. Yani bu çatı kuruluş İsrail'i kınayan bir bildiri yayınladı. - Süleymancılar dedi ki: "Biz bu çatı kuruluşundan ayrılıyoruz. Bizim bu kınamayla bir alakamız olamaz. Biz siyaseten nötr olmak istiyoruz.'' - Bir Müslüman, katledilen yüzlerce, binlerce Müslüman çocuğun haline bakarak "Bu beni ilgilendirmez, ben tarafsızım" diyorsa o adamın Müslümanlığından ben şüphe ederim. - Bu adamların patronu Alihan Kuriş, ABD'de yaşıyor. FETÖ'yü hatırlatıyor. - Yani bunlar bir de Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri gibi bir Allah dostunu kendilerine siper yapıyorlar. - FETÖ'nün Bediüzzaman Hazretlerini siper yaptığı gibi. - Bunların birçok kursunda sıkıntı var. Bak Hatay'da 20 tane çocuğumuzun yanarak can verdiği bir Kur'an kursu Süleymancılara ait. - Sol basın bundan bahsederken "Kur'an kursu" diyor ama Süleymancıların olduğundan hiç bahsetmez. - Çünkü oy zamanı geldiği zaman bu Süleymancılar gider DSP'ye oy verir. Bu Süleymancılar gider altılı masaya oy verir, çünkü bunların kafaları onlarla anlaşır. - 2019 yılında devlet baktı ki: Bu adamlar yurt yapıyor da bu yurtlar çocukların kalmasına elverişli değil. Hatay'da 20 tane çocuk yanarak can verdi. - Bütün yurtlar denetlendi. Sadabad Yurdu'nun da kalmaya elverişli olmadığının raporunu verdi devlet: "Siz burayı tahliye edin, biz size başka bir bina verelim." Bunlar baştan "tamam" dedi, binaya taşıdılar çocukları. - O yurdun içinde görevli olan birisi, bugün ayrılmış oradan, bana bunu sosyal medya üzerinden o zaman kulağıma üflemişti. - Devlet artık boş duran binayı yıkmaya geliyor. Bunlar bir gün öncesinde, devletin onlara vermiş olduğu binadan eski binaya taşıyıp şu algıyı oluşturuyorlar: - Sabah devlet görevlileri geliyor yıkmak için, bir bakıyorlar, içerisi çocuk dolu. - Şu görüntüyü vermek istiyor: "Devlet, Kur'an kursunda okuyan masum çocukların binalarını başlarına yıktı.'' - Algısını oluşturmak için bu oyunu yaptılar. - Merve Kavakçı, meclise başörtüsüyle ilk giren milletvekili var ya, - Meclise girdiğinde Ecevit kürsüden "Bu kadına haddini bildirin" diye höykürmüştü. Bu Ecevit ki aynı zamanda Fethullah Gülen'i ABD'ye kaçıran adam. - O Ecevit ki Fethullah Gülen'in ölmeden önce vermiş olduğu röportajda "Ahirette şefaat edecek bir hakkım varsa o hakkımı Ecevit için kullanacağım" dediği adam. - O Ecevit'in gönlü kırılmasın diye bunlar eşlerinin başörtme şeklini değiştirdi. - Yani yarın bir gün devlet bunlara bir operasyon yapacak olursa kimse "Biz bilmiyorduk" demesin.

MOD

138,398 Aufrufe • vor 1 Monat

Allah Barzanilerin Öcalan ile olan muhabbetini daim kılsın. Mesrur Barzani iki gün önce Bahçeli-Öcalan ikilisinin projesine “barış süreci” diyerek Öcalan’a tam destek verdi. Öcalan ise 30 Mayıs 2025’te DEM Parti’nin İmralı heyeti ile yaptığı görüşmede Barzanilere “alçak, faşist” dedikten sonra “bütün gücümü onu bitirmeye harcayacağım. İntikam duygum boğazımı geçti” diyor! Öcalan: (yetkiliye dönerek) Barzani’ye devlet kurdurtmak istiyorlar. Barzani dedikleri kanımız üzerine devlet aygıtını kurmuş, en büyük baş belasıdır ve çözmemiz lazım. Bu gidişata dur demek lazım. Yetkili: Biz Habur’u yaşadık. Şimdi örgüt kendini feshetti. Bizim zorluğumuzu anlatmaya çalışıyorum. Devletin çabasının sahibi olarak bunları anlatmaya çalışıyorum. Silah bırakma ile alakalı somut bir adım bekleniyor. Öcalan: (kızarak) Barzani ile anlaşmışlar. Arkadaşlar silah bırakma görüntüsü verecek. Onurlarını çiğneyecekler. Onurlarını koruyacağız. Buna izin vermeyeceğiz. Yetkili: Bir öneri yapalım. Sembolik bir sayı ile Barzani, Talabani ve Irak merkezi hükümeti gözetiminde bir silah bırakma girişimi olsun, diğer işler başlasın. DEM Parti heyeti: Ben cevap vereyim. Barzani sizlerle beraber gerillaya karşı savaşıyor. Hareket güvenmez. Yasal düzenleme olmadan olmaz. Öcalan: PKK bir isyan hareketi mi? Kendini feshetti mi? Bu somut bir olgu mu? Bunların tümünün cevabı evet. Peki bütün sorunları yani Türkiye devleti ile sorunları ortadan kaldırmak istiyor muyuz? Evet öyle. Yetkili: Biz buraya gelsinler demiyoruz. Silah bırakabilir ve orda kalabilirler. Öcalan: Ben izledim. Davutoğlu da söyledi. Barzani şerefsiz. Alçak. O yapar bunu. Ama biz yapmayız. Bunların huzurunda silah bırakırmıyız? Böyle çözüm olur mu? Böyle sürerse başka Kürt ile anlaşın diyeceğim. Barzani devlet kuracak adammıydı? Bunlar bizim sayemizde ordalar. Savaşarak mı devlet kurdu. Yetkili: Barzani bizim umurumuzda değil. PKK’ye ile ilgili olduğu için gündemimizde. DEM Parti heyeti: PKK’ye karşı savaştıkları için destek veriyorsunuz. Yetkili: Az önce gönderdiğiniz metni yani Bahçeli’ye mektubu teşkilat başkanına gönderdim. Yanıtı şöyle; Bahçeli diyecek ki silah bırakmadan hiçbir adım atılmaz. Başladığımız yere döneriz’ dedi. Öcalan: Silah bırakılmadan olmaz demekten kastınız nedir. (DEM Parti heyetine dönerek) Bir adım atılmadan olmaz denilmesinden ne anlıyorsunuz? DEM Parti heyeti: Bu, teslimiyet olarak anlaşılır. Hareket böyle kabul etmez. KDP siteleri ve bazı çevreler teslim oldular demeye başladılar. Öcalan: Bu iş basit gözüküyor. Teslimiyet durumu var. Belli ki kurbanlık koyun gibi başımızı uzatmamızı istiyorlar. Barzani veya başka güçler devrede. Teslim siyaseti dayatılıyor İbrahim beye. İyi niyetli olabilir. Ben son derece makul öneriler yapıyorum. Belli bir küçük grubu teslim alarak görüntü verip ‘Teslim olmaya başladılar’ demek istiyorlar. DEM Parti heyeti: Tamamen amaç odur. Evet bunu hedefliyorlar belli ki. Öcalan: Böyle bir çözüm olmaz. İmha tehlikesi var. Barzani bunu istiyor. Böyle bir yaklaşım geliştirmenizi istiyorlar. Barzani en değme faşisttir. Ben oyunu biliyorum ve bu şansı ona vermem. Yetkili: Gelin teslim olun demiyoruz. Teslim olun demek cezaevine girin demek olur. Öcalan: Türkiye’ye karşı tek bir silah sıkarsa kellemi veriyorum. Silah Türkiye’ye karşı kullanılmıyor. Barzani Kandil’deki yüz köyün yarısını imha etmeye gelecek. Ben gelip onunla savaşırım, Türkiye ile çatışma yok. KDP yüz yıl daha egemen olacak. Demokratik siyaset ve hukuk olunca Türkiye ile bir sorunumuz olmaz. Teslim olmanın neye tekabül ettiğini biliyorum. Ben de burada çürürüm. Ben çocuk değilim. Dikkatli bir dil ile Barzani’yi demokratik uzlaşıya çağırmalı. Aksi takdirde onunla yaman bir mücadele içinde olurum. Ona deyin ki Öcalan Türkiye Cumhuriyeti ile anlaşıyor. O Türkiye’yi iyi tanır. Eski durum var sanıyor. Öyle değil. Bütün gücümü onu bitirmeye harcayacağım. İntikam duygum boğazımı geçti.

Arif Zêrevan

61,849 Aufrufe • vor 1 Jahr

Türkiyeleşme, Öcalan’ın Kemalist Kompleksinin Siyasal Adıdır Bu metni 2023’te, artık X’te (eski Twitter) erişilemeyen bir videoyu izledikten sonra kaleme almıştım. Dün o videoyu yeniden buldum; bu nedenle bu kısa yazıyı bir kez daha gözden geçirip yeniden paylaşmak istedim. Görüntülerde, Murat Karayılan ile Duran Kalkan’ın huzurunda yapılan, adeta bir “Judenrat” sahnesini andıran bu buluşmada bir komutan Kürtlükle alay ediyordu. Mardinli olduğunu söylüyor, anne ve babasının adlarını—biri Kurdê, diğeri Kurdo idi—tek tek sayıyor ve kahkahalar arasında şunu ekliyordu: “Bir de katırımız vardı; o da ‘Kürt’tü… ‘Kürtçe çifte bile atardı.’” Bu sahne, basit bir kabalık ya da münferit bir “şaka” değildir. Burada işleyen şey, Kürtlüğün insanî, tarihsel ve siyasal bir aidiyet olmaktan çıkarılıp zoolojik bir alaya, aşağı bir varoluş biçimine indirgenmesidir. Kürt kimliği, bir ulusal özneleşmenin zemini olarak değil, aşılması gereken bir “hamlık” ve utanılacak bir tortu olarak kurulmaktadır. Tam da bu noktada “kro” figürü belirir. Bir insanın kendi Kürtlüğünü—seçmediği bir dili, bir etnisiteyi, ulusal aidiyetini ve kültürel varoluşunu—başkalarına saldırmadan, kimseyi asimile etmeden, hiçbir şiddet pratiğine başvurmadan yalnızca sahiplenmesinin bu denli aşağılanması ve hor görülmesi bir rastlantı değildir. Türkiye, on binlerce Kürdü rızaları dışında söylemsel ve retorik düzeyde Türklüğün bir tahakküm ve fetih nesnesine dönüştürmüş; devlet aygıtı Kürt bedenlerini ve kimliklerini Türkçülüğün zorunlu imgesel alanı içinde yeniden biçimlendirmiştir. Bu zorunlu dönüşümün en görünür tezahürlerinden biri, Kürtlere dayatılan ve Türk ırksal üstünlüğünü simgesel biçimde ilan eden soyadlarıdır: Öztürk, Boztürk, Göktürk, Baytürk, Koçtürk, Alptürk, Karatürk, Aktürk, Ertürk, Söntürk, Kantürk, Gençtürk, Yiğittürk… Türkçülüğün bu adlandırma ve Kürt silme rejimi, yalnızca bürokratik bir kayıt meselesi değildir; daha en başından coğrafyasıyla, mekânsal düzeniyle ve siyasal alanın kurucu mantığıyla birlikte Kürt varlığını bedensel ve simgesel olarak aşağı bir konuma yerleştiren kolonyal bir şiddet biçimidir. Devletin bütün kurumları, yasaları, egemenlik dili ve anayasal düzeni, bu ülkede mutlak ve münhasır aidiyetin yalnızca Türk kimliğine ait olduğunu tekrar tekrar ilan eder. Türkçeden başka bir ana dile sahip olanın, bu siyasal düzen içinde tam anlamıyla eşit bir yurttaş ve meşru bir insan öznesi olamayacağı fikri, Kürt varlığının inkârını dahi anayasal güvenceye bağlayan bir dışlama rejimi olarak işler. Bunu aklı başında olan herkes bilir. Sanki bunlar yetmezmiş gibi, bugün Türk devleti Öcalan aracılığıyla her Kürde “Türkiyeleşme”yi telkin eden, Kürt sosyal ve kültürel varoluşunun daha önce bütünüyle tasfiye edilememiş alanlarını dahi disipline etmeye ve hizaya sokmaya çalışan yeni bir kolonizasyon dilini devreye sokmaktadır. Herkesin tanıklık ettiği şey budur: Kürtlerin yalnızca bastırılması değil, aynı zamanda kendi kendilerini inkâra zorlanmalarıdır. Fakat en sarsıcı olan şudur: Elli yıl boyunca Kürt adını siyasal alana taşıyan, yok edilmek istenen, adı anıldığında bile nefes alınamaz hale getirilmeye çalışılan bir hareketin içinden, bugün bizzat Kürtlükle alay eden ve Kürtlüğü tasfiyeyi neredeyse tarihsel bir görev gibi gören bir dil yükselmektedir. Kürt kimliğini aşağılayan, Kürdün katırını bile “Kürtçe çifte atan” bir karikatüre dönüştüren bu söylem, faşist Türkçü tahayyülün yalnızca dışarıdan dayatılması değil, içeriden yeniden üretilmesidir. Bu, Kürt’e karşı kurulan kolonyal prototipin Kürt siyasetinin içinde dahi içselleştirilmiş hale gelmesinin en çıplak göstergesidir. Öcalanperestlerin “Türkiyeleşme” siyaseti, fiilen tam bir Kırolaştırma ve kültürel kırımı derinleştiren disipliner bir kampanyadır. Buradaki Kıro, basitçe “Kürt” değil; Kürtlüğün inkârıyla “medenileştirilmesi gereken eksik-Türk” prototipinin aynı anda üretildiği kolonyal bir ara figürdür—yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan ise bu sürecin başlıca aracısı, hatta başlıca figürüdür: Kemalist devlet aklının Kürt siyasal varoluşunu yeniden biçimlendirmek üzere devreye soktuğu “baş Kıro”laştırma mekanizmasının tam merkezinde yer alır. Öcalan, Kürt’e ilişkin Kemalist tahayyülü derinlemesine içselleştirmiş bir figür olarak, hayatı boyunca Kürtleri “Kürtlükten kurtarmayı” adeta bir misyon gibi görmüş; Kürtlüğü ulusal ve siyasal bir ufuk olmaktan çıkarıp aşılması gereken bir “hamlık” olarak yeniden kodlamaya yönelmiştir. Bu iddiayı belgelendiren en çıplak ifadelerden biri, Öcalan’ın Kürt varlığını neredeyse insanlık-dışı bir ara kategoriye indirgediği şu sözleridir: “Kişilik üzerine birçok çözümlemeler yaptım. Hâlâ Kürt’ü tam yakaladığımı, çözdüğümü söyleyemem. Çünkü kendisi olmaktan epeyce uzaklaştırılmıştı. Şeklen Kürtvari gözükse de, özde başkalaşmıştı. İhanetinin boyutlarının farkında bile değildi. Ona ne insan yasaları ne de hayvan yasaları işliyordu. Adeta üçüncü bir varlık türünü oynuyordu.” (Öcalan, 2004, Bir Halkı Savunmak, s. 222). Burada Kürt, bir ulusal özne değil; ne insan ne hayvan yasalarına tâbi olmayan, “üçüncü tür” olarak kodlanan bir ham maddeye, yani Kırolaştırmanın nesnesine indirgenmektedir. Bu dil, yalnızca bir betimleme değil, Kürtlüğün siyasal statüsünü düşüren kolonyal bir epistemolojidir: Kürt varlığı, hak ve egemenlik talep eden bir ulus olmaktan çıkarılıp terbiye edilecek, dönüştürülecek bir aşağı kategoriye yerleştirilir. İşte “Kıro” figürü tam da bu ontolojik düşürmenin adıdır. Çünkü Kıro, “Türkleştirilmesi gereken Kürt”tür: hem Öcalancı söylemin hem de Kemalist tahayyülün Kürt üzerine bindirdiği prototip. Kürdü zamandışı ve parokyal bir dağ varlığına indirgeyen; dili çözülemez, kimliği belirsiz, siyasal varoluşu “ilkel” sayılan aşağı bir özne-konumu. Kıro, yalnızca bir hakaret değil, modern Türk ulus-devlet aklının Kürt’ü tanımlama biçimidir: Kürdü ulus olma kapasitesinden yoksun, kültür ve tarih taşıyamayan, medeniyetle bağdaşmayan bir “artık” olarak kodlayan kolonyal bir kategoridir. İşte Öcalan’ın Kürtlüğe yaklaşımı da tam olarak bu kolonyal prototipin içselleştirilmesi üzerinden şekillenir. Öcalan’ın Kürtleri “Kürtlükten kurtarma” girişimi, basit bir siyasal taktik değil, derin bir Kemalist kompleksin ve kolonyal/ırkçı bir mimicry rejiminin ifadesidir. Bu kompleks, Öcalan’ın kendisini Türk ulus-devlet aklının ölçütleri içinde “insan” sayılabilir bir varoluşa yaklaştırma çabasında; Kürtlüğü ise aşılması gereken bir hamlık olarak kodlamasında görünür. Burada “Kıro” figürü belirleyicidir: Kıro, eşzamanlı olarak hem Kürt varlığının inkârını hem de “tamamlanmamış,” “medenileşmemiş” bir Türk prototipini temsil eder—bir tür yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan, Türklüğü insan olmanın normu olarak kabul eder; fakat aynı zamanda bu norm karşısında kendisini ontolojik bir eksiklik içinde konumlandırır. Bu eksiklik, Lukács’ın yabancılaşma ve bütünlük kaybı bağlamında düşündüğü türden bir “eksik-totalite” hissiyle, sürekli telafi edilmesi gereken bir varlık açığına dönüşür. Mimicry, tam da bu açığın yönetimidir: taklit, asla “asıl” olamaz; fakat kolonyal düzen içinde zorunlu bir sınav gibi dayatılır. Öcalan’ın Türkiyeleşme projesi, bu nedenle, Kürt özgürleşmesinin değil, Kürt öznesinin Kırolaştırılarak devletin ontolojik ölçüsüne yaklaştırılmasının—hiçbir zaman tamamlanamayacak bir Kemalist taklidin—siyasal adıdır. Bu Kırolaştırma mantığının en açık göstergelerinden biri, Öcalan’ın Kürtleri bir ulus olarak değil, tekrar tekrar bir “olgu” olarak adlandırmasıdır. Nitekim Öcalan, Demokratik Konfederalizm’de Kürtlerden defalarca “olgu” diye söz eder (2015: 39). Bu kelime seçimi tesadüf değildir: Kürt varlığını tarihselliği, egemenlik iddiası ve siyasal özne statüsü olan bir ulus olmaktan çıkarır; üzerinde işlem yapılacak ham bir nesneye indirger. “Olgu,” burada hak talep eden bir kolektif özne değil, disipline edilecek, dönüştürülecek, Türkiyeleşme içinde eritilecek bir Kıro maddesidir. Bu nedenle “demokrasi,” “Türkleştirme” ve “Türkiyeleşme” aynı mantığın farklı adlarıdır: Kürt bir olgudur; Türk milletiyle bütünleştirilmesi, terbiye edilmesi ve “medenileştirilmesi” gerekir. Mehmet Uçum’un Öcalan’la aynı çizgide söylediği gibi, “Türk milleti birdir; Türk ve Kürtten oluşan tek bir millet vardır ve onun da tek dili Türkçedir.” Burada kast edilen tam da budur: Kürt, ancak Türklük içinde eritildiği ölçüde meşru bir varoluşa kavuşabilir. Öcalan’ın “kültürel talepleri” dahi gayrimeşru sayması, Bülent Arınç’ın 2014’te dile getirdiği “Kürtçe medeniyet dili değildir” sözleriyle aynı epistemik şiddetin farklı versiyonlarıdır. Bu söylemlerin ortak zemini açıktır: Kürt varlığını inkâr etmek, Kürtlüğü bir siyasal özne değil, terbiye edilecek bir hamlık olarak görmek ve “Kıro”yu medenileştirme kisvesi altında Kürtlüğün tasfiyesiyle uğraşmak. Aradaki tek fark şudur: Devlet aklı bunu açık ırkçı Türkçülükle yapar; Öcalan ve ona tapanlar ise kendi içselleştirilmiş Kıroluklarını genelleştirerek bütün Kürt milletini de kendileri gibi kokusu ve zamandışı bir varlık olarak tahayyül ederler. Kolonize edilmiş bir mimicry (taklitçilik)—adeta bir “ev zencisi” pozisyonu—üzerinden, Türk efendisinin haklılığını ispatlamak için Kürtler aleyhine simgesel, dilsel ve epistemik şiddete başvururlar. Kürt ulusal ısrarını “ilkel milliyetçilik,” Kürt varoluşunu “geri hamlık,” Kürt siyasal ajansını ise “kardeşlik düşmanlığı” diye damgalarlar. Türk devleti bir asırdır yapamadığını, bugün Öcalanperestler yapmaya çalışmaktadır: Kürdü “Türkiyeleştirmek,” yani fiilen Kırolaştırmak—Kürt ulusunu, kendi kendisiyle alay eden, kendi varlığını inkâra yönelen, kolonyal prototipi içeriden yeniden üreten bir aşağı özne-konumuna mahkûm etmek. Hayatını kaybeden Rêzan Javid’in annesinin feryadını asla unutmayacağım. O, PKK’nin Kürtleri kurtarmak için silaha sarıldığına hâlâ inanıyordu. Cenazede “Kürdistan bayrağına kurban olayım” diye haykırdı. İşte yeni-Kırolaşma, Türkiyeleşme adına, devletçi aklın içselleştirilmesiyle Kürtlüğü böyle imha eder: bir halkın onurunu değil, kendi kendisiyle alay etmesini siyasal ufuk hâline getirerek.

Kamal Soleimani

23,596 Aufrufe • vor 6 Monaten

“Özgür Özel ve ekibi TİP listelerinden seçimlere girebilir mi?” Bu iddia birkaç gündür konuşuluyordu. alan’da TİP Genel Başkan Yardımcısı Doğan Ergün bu iddiaları yanıtladı. Doğan Ergün: Yani bunlar gerçeği yansıtmıyor. Açıkçası şu gerçeği yansıtmıyor. Yani oturup böyle partiler arasında görüşmeler, yoklamalar, çeşitli karşılıklı niyet beyanları vesaire gibi şeyler ortada yok. Şu elbette her zaman geçerlidir; Türkiye'de bir siyasi parti, hele ki işte Özgür Özel ekibi diyelim ki, Özgür Özel tarafı haksız, hukuksuz bir şekilde seçime sokulmama, demokratik haklarını kullandırmama yönünde bir girişim olduğu takdirde, bu nasıl daha önce HDP geleneğinden gelen partiler için geçerli olabildiyse, nasıl işte başka partiler için geçerli olabildiyse, Özgür Özel cephesi açısından da böyle bir şey gündeme gelebilir. Devletin çok büyük bir baskısıyla karşı karşıya kalabilirler. Ve o durumda bence bütün sosyalist partiler de ellerinden gelen yardımı yapmaya elbette gayret eder, desteği sergilemeye elbette gayret eder. Bu başka bir şeydir, bu bir teorik ihtimaldir. Mümkündür, bunlar tabii ki değerlendirilir, konuşulur. Ama bunun dışında, şu anda Türkiye'de sosyalist hareketin ve özel olarak da Türkiye İşçi Partisi'nin, Türkiye'nin bu anında kendi özgün, özgür ve bağımsız gücünü ortaya koyabilme, Türkiye'ye yeni bir alternatif yaratabilme ve genel olarak memlekette bu sağcılık ortamında, bu herkesin çürüdüğü ortamda, özellikle genç nesillere yeni bir siyasi alternatif yaratma zorunluluğu ve görevi var. Yani Türkiye sosyalist hareketinin ve Türkiye İşçi Partisi'nin de özel olarak bu alternatifi yaratmak gibi bir zorunluluğu var. Bunu bütün, hani hem seçimler için söyleyebiliriz, farklı toplumsal mücadeleler açısından söyleyebiliriz. O yüzden Türkiye İşçi Partisi ve sosyalist hareket genel olarak, böyle masa başı hesaplar yapacağı, oradan alırım buradan veririm, ona öyle yaparım buna böyle yaparım falan diyebileceği bir anda değil. Türkiye İşçi Partisi'nin, Türkiye'de sosyalist hareketin de öyle, olması gereken şey; var olan bu durumu, bu çürümüşlüğü ve bu rejimin yarattığı kirin karşısında yepyeni, heyecan veren, umut veren, gençleri kapsayan, emekçileri kapsayan bir siyasi kulvar yaratmak gibi bir derdi var ve olmalı. Onun dışında zaten hani bu demokrasi, özgürlükler, hak, hukuk, adalet mücadelesinde bir mağduriyet varsa, ona destek olmak, onun yanında olmak her zaman görevimizdir. Onu yaparız ama onun dışında böyle şayialara, dedikodulara, ince masa başı hesaplara falan gömülmüş değiliz. Bunlarla bir işimiz bulunmuyor."

Onur Öncü

24,980 Aufrufe • vor 2 Monaten

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanizm

118,217 Aufrufe • vor 7 Monaten

Bu sokağa çıkanlar, Ekrem İmamoğlu için çıkmıyor! Onların derdi, devleti yönetebilecek güçlü bir lider değil; aksine, kendi istedikleri gibi bir kukla başkan getirmek! Sokakları dolduranların çoğu, 2000 yılı sonrası doğmuş ve geçmişi bilmiyor, bilmek de istemiyor. Üniversitelerde—elbette hepsi değil, ama belli başlı kökenin bize ait olmadığı yabancı fonlamalarla ayakta kalan üniversiteler—bu gençleri zehirlediler! Bugün Türkiye'ye dışarıdan bakınca aklıma Hz. Yusuf'un Firavun'un zindanından çıkıp devletin başına geçişi geliyor. O dönemde halk, rahiplere adeta öz babaları gibi bağlıydı. Rahipler ne derse kutsal kabul ediliyordu, hatta afedersiniz, biri "bu kutsaldır" dese, halk pisliği bile kutsal sayıyordu. Ama Allah, Yusuf’un aklı ve ferasetiyle onları büyük bir kıtlıkla sınadı ve gözlerini açtı! Bugün Türkiye’de olan da budur! "CHP değişti, artık eski kafa değil" diyenlere bugünkü olaylar gerçeği gösterdi! Vallahi de billahi de CHP daha tehlikeli hale gelmiş! Resmen koyun postuna bürünmüş bir çakal! Devlete karşı sokağa çıkma çağrısı yapmak, yerli ve milli Türk markalarını boykot etmeye çalışmak, 🇹🇷 devletin başındaki liderin vefat etmiş annesine küfür etmek—bunların hepsi birer ihanet! Daha sayısız örnek var! Ama bir gerçek daha var! CHP’ye karşı içinde az da olsa sempati besleyen bazı insanlar bile "Ne oluyor, biz neye destek veriyoruz?" diyerek uyandı! Hatta CHP’yi destekleyenlerin bir kısmı bile bu olaylar karşısında şok yaşadı! İnanıyorum ki bu olaylar, ya CHP’nin ölüm sancıları ya da gerçekten milliyetçi ve devletçi bir anlayışın doğuşu olacak! Büyük temizlik devam ediyor ve burada durmayacak! Ve unutmayalım! Devletin başında başka biri olsaydı, bugün sokaklar daha da terörizme esir olurdu Ama Reis, sabırla, tam bir devlet adamı gibi hareket ediyor! İlmik ilmik çalışarak gerçek teröristleri topluyor! Bugün sokaklar biraz daha sakin, çünkü aralarındaki hain unsurlar temizleniyor! İnşallah, bu işin başını çekenler de en kısa sürede hak ettikleri cezayı alacaklar! 🔥 Av.Ertuğrul Akar kardeşim çok önemli bir noktaya parmak basmış yine.. CHP'nin derdi Halk değil kardeşim, kentte deprem olmuş, 6 senedir övündükleri tek şey olan kent lokantaları o gün kapalıydı. Halkına, Açsan bok ye diyen bir zihniyet CHP.. Gerisini varın siz düşünün... Cümleten hayırlı geceler .

Kumandan

57,508 Aufrufe • vor 1 Jahr

“Emperyalizm ekonomik bağımsızlığa düşmandır!” - Banu AVAR Youtube'dan İzleyin: Attila İlhan, Mustafa Kemal Atatürk’ü belki de en iyi anlamış ve anlatmış fikir ve sanat adamlarından biriydi. Atatürk’ün batıya bakışını ve emperyalizmin hedeflerini ortaya koyuşunu defalarca özetlemiştir. Gerçi bu konuda kulağı tıkalı olanlara ulaşabilmiş midir kuşkulu ama defalarca belgelerle bu konunun üzerinde durmuştur. 15 HAZİRAN Attila İlhan’ın doğum günü. Onu 2005'te bence vakitsiz kaybettik, fikirleri romanları ve şiirleriyle yaşıyor ve benim gibi onu çok seven ve sayanlar fikirlerini okumaya tartışmaya ve yaymaya devam ediyor. Doğum günü yaklaşırken ben de onun yazılarından örnekler sunmaya devam edeceğim. Bir yazısında ‘Atatürk, Emperyalizmin her şeyden önce altyapıya yani ekonomik bağımsızlığa musallat olduğunu saptamıştır’ diyor ve devam ediyor: “Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti'nin kalkınmasını kamu sektörü öncülüğünde bağımsız bir sanayileşmeye bağlamıştır.” Atatürk'ün İzmir İktisat Kongresi'ndeki sözlerine dikkat çekiyor: “Efendiler bu kadar kesin bir zaferden sonra bile bizi barışa kavuşmaktan engelleyen nedenler. Doğrudan doğruya ekonomik nedenlerdir, ekonomik düşüncelerdir . Çünkü bu ulus ekonomik egemenliğini sağlarsa öylesine güçlü bir temel üzerine yerleşmiş ve gelişmeye başlamış olacak ki artık onu yerinden oynatmak mümkün olamayacaktır. İşte düşmanlarımızın rıza gösteremedikleri budur.” Attila abi, demokratik bir devrimden doğan Türkiye Cumhuriyeti'ni ve önderini anlattığı 'Hangi Atatürk' kitabında Atatürk’ün bağımsızlığı ve özgürlük idealini şöyle anlatıyor: “Atatürk, yeni devleti demiryollarından başlayıp deniz yollarına, madenlerin işletmesinden ilk sanayi girişimlerine kadar her alanda bir kamu iktisadi teşebbüsleri şebekesine yöneltmişti.” KAMU İKTİSADİ TEŞEBBÜSLERİ ŞEBEKESİ. İnsan bu tanımı duyarken bile ürperiyor. Bir de gerçekleştirilmesini, buna tanık olanları, benim ailem gibi devlet demiryollarında deniz yollarında çalışma gururu yaşayanları düşünün. Bu girişimler özgürlük ve bağımsızlığın teminatıydı! Tarih 1 Kasım 1933 Meclis açılış konuşmasında Mustafa Kemal Atatürk ‘Memleketin temel sanayisinin kurulması bitmedikçe yürek istirahati duymamıza imkan yoktur’ diyor. Attila İlhan, Atatürk’ün Fransız gazeteci Maurice Pernot’ya 1923’te verdiği demeci hatırlatıyor. Fransız gazeteci Mustafa Kemal’e yabancı düşmanlığı konusunu açıyor. Gazi Paşa da adama gereken cevabı şöyle veriyor: “Eğer ecnebi düşmanlığından, o kadar pahalı elde edilen bir bağımsızlığa gölge düşürebilecek herşeyden nefret etmek anlamı çıkarılırsa evet bizim ecnebi düşmanı olduğumuz söylenebilir. Evvelce Türkiye'deki ecnebi girişimleri ve amaçlarının içimizde uyandırdığı kaygılar tümüyle ortadan kalkmış değildir. Eğer ihtiyatlı hareket ediyorsak, aşırı derecede kuşkulu davranıyorsak, bize çok pahalıya malolan özgürlüğümüzü kaybetme korkumuzdandır.” Ne yazık ki özgürlük ve bağımsızlığımızı kaybetme korkumuzu bile elimizden alma girişimleri toplumun belli kesiminde başarılı oldu. Özellikle de komprador aydın kesiminde... O da ne demek mi? Konuya bir sonraki bölümde Attila abinin sözleriyle devam edeceğiz.

Banu AVAR

91,141 Aufrufe • vor 3 Jahren