Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

#ARŞİV | Dün AİHM kapılarında adalet arayanlar, bugün Batı’yı hedef gösteriyor. Değişen hukuk değil, değişen güç dengeleri oldu. Tarih ise kimin hangi kapıyı neden çaldığını unutmuyor.

12,192 Aufrufe • vor 2 Monaten •via X (Twitter)

0 Kommentare

Keine Kommentare verfügbar

Kommentare vom Original-Post werden hier angezeigt

Ähnliche Videos

CEMAL ENGİNYURT: SİYASETTE "ZİGZAG" VE GÜCE GÖRE ŞEKİLLENEN VİCDAN! Siyaset sahnesi çok aktör gördü ama dünüyle bugünü bu kadar birbirine zıt, söylemleriyle eylemleri bu kadar çelişkili çok az isim gördü. Cemal Enginyurt, bugün sığındığı CHP limanında yer edinmek adına geçmişte savunduğu her değeri birer birer çiğnerken aslında tek bir gerçeği haykırıyor: Zamana ve zemine göre değişen ilkeler! 1. "O Günlerde Neden Sustunuz Sayın Enginyurt?" Bugün kürsülerden büyük bir hışımla; "beşli çete", "128 milyar dolar" ve "vergi borcu silinenler" üzerinden adalet dersi veriyorsunuz. Ancak sormazlar mı adama: • Bu saydığınız olayların tamamı yaşanırken siz iktidar ortağı olan MHP’de milletvekiliydiniz. • O günlerde bu eleştirileri neden yapmadınız, neden tek bir itiraz cümlesi kurmadınız? • Adalet duygunuz güç odakları değişince mi uyandı, yoksa koltuk adresiniz değişince mi ses telleriniz açıldı? Türk siyaseti; güce göre şekil alan, rüzgârın estiği yöne göre yelken açan bu "oportünist" yaklaşımlar yüzünden kan kaybediyor. 2. Dünün Sözleri, Bugünün İnkârı. Siyasetçinin en büyük sermayesi tutarlılığıdır. Dün "ak" dediğine bugün "kara" diyen, dün savunduğu davayı bugün yer edinmeye çalıştığı yeni mahallesinde bir "pazarlık unsuru" haline getiren anlayış, samimiyetten uzaktır. Hangi Cemal gerçektir? Dün kürsülerde başka bir davayı savunan mı, yoksa bugün o gün sustuğu her şeyi bugün birer "kahramanlık" malzemesi gibi sunan mı? 3. CHP’ye Tarihi Uyarı: Bu Savrulmalarla Yol Yürünmez! Kendi içinde liyakat ve tutarlılık arayan bir partinin; dün en ağır hakaretleri savurduğu bir yapıyla bugün sadece "popülist söylemler" ürettiği için kol kola girmesi, siyasi bir zafiyettir. • Siyasi kimliği sadece "saf değiştirmek" üzerine kurulu olanlarla, • Dününü bugününden ayıran çizgisi kalmamış isimlerle, • Her devrin adamı olan figürlerle hiçbir yapı menzile varamaz. SON SÖZ: Cemal Enginyurt; dününü unutanların yarınını kimlere emanet edeceğini bu millet çok iyi bilir. Siyasi zigzaglarla günü kurtarabilirsiniz ama tarihin ve vicdanın huzurunda "omurgalı duruşu" asla satın alamazsınız. Duruşu olmayanın, geleceğe söyleyecek tek bir samimi sözü de yoktur! #gerçekler

DemirTürk Harun

96,148 Aufrufe • vor 7 Monaten

Hukuksuzluk ilk kez yaşanıyormuş gibi davrananları anlamıyorum. Üstelik dün olanları alkışlayanların, bugün mağduriyet edebiyâtı yapmasını da ibretle seyrediyorum. İnsanda biraz utanma olur… Biraz ar, biraz vicdan, biraz ilke, biraz fikir nâmusu olur. Bu ülkede bir gecede Harp Okulları, Gülhane Askerî Tıp Akademisi kapatıldı. 15 vakıf yükseköğretim kurumunun faaliyeti sonlandırıldı. Kapatılan üniversitelerden mezun olan birçok kişinin diploması, kamuda ve özel sektörde fiilen geçersiz hâle getirildi. 65.000 öğrenci okulsuz, 2.800'den fazla akademisyen, yüz binlerce insan sorgusuz, sualsiz işinden edildi. İnsanlar özgürlüğünden, ailesinden, hayatından oldu. Kimileri sustu… Kimileri alkış tuttu… Kimileri ise “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyerek olan biteni seyretti. O gün hukuku hatırlamayanlar, bugün adalet arıyor. O gün mâsûmiyet karînesini yok sayanlar, bugün kendileri için hukuk istiyor. O gün “devletin vardır bir bildiği” diyenler kendilerine dokununca şaşkınlık yaşıyor. Adalet; kişiye göre çalışan bir mekanizma değildir. Hukuk, demokrasi; yalnızca sizin kazandığımız gün savunulacak bir kavram hiç değildir. Bir gün mutlak butlanla, ertesi gün tavuk etiyle, sonra kayyımla meşgul edilen toplum; asıl kaybının hakları ve özgürlükleri olduğunu maalesef hâlâ görebilmiş değil. Üstelik görecek gibi de görünmüyor. Dün başkasının hakkı çiğnenirken sustunuz; bugün sıra size gelince şaşırıyorsunuz. Sessizlğin bedeli ağırdır!

Sırrı Er

16,552 Aufrufe • vor 2 Monaten

Eskiler der ki: "Âlimin sakalı beyazladıkça ilmi de olgunlaşır." Peki ya sakal beyazladıkça hakikatten uzaklaşanlar? Dün Kur’an ve sünnetin izinde olduğunu söyleyen, gençken haktan yana duranlar, yaşlandıkça neye ve kime hizmet eder hale geliyor? Örnek mi? Cübbeli Ahmet, Hüsameddin Vanlıoğlu, H. Avni Kansızoğlu ve daha niceleri... Bir zamanlar kitaplara sadık kalmakla övünenler, bugün neden gücün ve şöhretin rüzgârıyla oradan oraya savruluyor? Dün bid'at diyenler, bugün bid'atin en ateşli savunucusu, dün bağlılık diyenler, bugün menfaate göre şekil alanlar! Ve yine İsmail Hünerlice vakası! Dün Ne Dedi, Bugün Ne Diyor? Bundan aylar önce sosyal medyada bir videosu düştü. Kendi sesiyle, kendi kelimeleriyle "Yaşayan bir şeyh olmadan da olur canım, İmamı Azam yok da mezheb mi devam etmiyor? Şahı Nakşibend yok da tarikat mı bitti? Üveysilik yeterlidir" minvalinde sözler sarf ediyordu. Tarikatın şeyhsiz de sürebileceğini savunuyordu. Biz de ne yaptık? İlme ve kitaplara uygun olarak kendisini ikaz ettik. Aradım, konuştum, "Bu söylediklerin bizim usule uygun değil, yanlış bir görüş." dedim. Dahası, haksızlık etmemek için reddiye yazmadan önce kendisiyle konuşmak istedim. Peki, bana ne dedi dersiniz? "Sen Mahmut Efendi Hazretleri'ne muhalefet ediyorsun! Eğer bu konuda reddiye yaparsan, seni Mahmut Efendi’ye isyan ediyor diye ilan ederim!" Edep yahu! dedik ve reddiyemizi yazdık, yayınladık. Şimdi ne oldu? Bugün bir başka video ortaya çıktı! Gençken, sakalları siyahken yaptığı bir konuşma… Meğer ne söylüyormuş? Tam da bizim söylediklerimizi! O gün; beni değil, kendi geçmişini, kendi ilmî birikimini, kendi özünü inkâr etmiş! Halbuki ilmin izzeti, hakikatin asaletidir. Bir âlim, yaşlandıkça menfaate değil, ilme yaklaşmalıdır. Ama gelin görün ki sakallar beyazladıkça hikmet değil, hesaplar artıyor. Dün "Hak budur" diyenler, bugün "Güç budur" demeye başlıyor. Dün kitaplara uygun konuşanlar, bugün menfaate göre şekil alıyor. Bu yalnızca bir kişinin şahsi çelişkisi değil. Bir neslin çürüme hikâyesi! İlmi, gerçekten Allah için mi konuşacağız, yoksa rüzgârın estiği yöne mi savuracağız? Soru açık ve net: Dün bizi reddettiniz, bugün kendinizi inkâr ediyorsunuz. Peki yarın hangi hakikati inkâr edeceksiniz? Sakal beyazladıkça ilim artmalıydı, menfaat değil!

Muhittin Ödemiş

11,578 Aufrufe • vor 1 Jahr

HAFIZA KAYBI YA DA SEÇİCİ ÖFKE nevsin mengu Hanım.!! Türkiye’de yaşanan bir saldırı üzerinden İslam’a ve Müslümanlara yönelen dili ibretle izliyoruz. Özellikle sol cenahtan yükselen kimi sesler, meseleyi adli ve bireysel sınırlarından koparıp topyekûn bir inanç ve düşünce dünyasına saldırıya dönüştürmekte hiçbir beis görmüyor. Hedef yine tanıdık bir etiket: “Selefîler.” İddia büyük ve tanıdık: Devleti “tağut” görüyorlar, sistemi reddediyorlar, devleti yıkmak istiyorlar… Peki soralım: Bu ülkenin yakın tarihinde devleti gerçekten kim yıkmaya kalkıştı? Kim tankları bu milletin üzerine sürdü? Kim seçilmiş iradeyi silah zoruyla devre dışı bıraktı? 1960’ta darağaçları kurulduğunda alkış tutanlar kimlerdi? 1971 muhtırasını “ilerici bir müdahale” diye pazarlayanlar kimlerdi? 1980’de işkencelerle, idamlarla bir nesli ezen 12 Eylül’e ideolojik meşruiyet üretenler hangi mahalleye aitti? 28 Şubat’ta başörtülü kızları üniversite kapılarından çeviren, binlerce insanı fişleyen zihniyet kimlerden güç aldı? Daha yakın tarihte “ordu göreve” pankartlarıyla sokakları dolduranlar, e-muhtıraları alkışlayanlar kimlerdi? Ve bu noktada şu gerçeği görmezden gelmeyelim: Yıllarca 28 Şubat’la, 12 Eylül’le, muhtıralarla ve vesayet düzenekleriyle bu toplumu dizayn etmeye çalıştınız. Başaramadınız. Son yirmi üç yıldır sandıkta yenemediğiniz muhafazakâr iktidarı deviremediniz. En sonunda, FETÖ eliyle —İslam kisvesine büründürülmüş bir yapı üzerinden— Devlete de millete de silah doğrulttunuz. O da tutmadı. Bugün ise aynı refleksle, bu kez “Selefî tehdidi” söylemi üzerinden devleti dindarlarla karşı karşıya getirmeye, eski vesayet aklını yeniden üretmeye çalışıyorsunuz. Değişen ne zihniyet ne niyettir; sadece kullanılan araçlar ve etiketlerdir. Bugün “devlet elden gidiyor” diye feveran edenler, dün devletin bizzat kendisini vesayet odaklarına teslim edenlerdi. Bugün “hukuk” diyenler, dün hukuku postallarla çiğneyenleri meşrulaştırıyordu. Bugün “şiddete karşıyız” nutukları atanlar, dün ideolojik şiddeti devrim romantizmiyle süsleyip kutsuyordu. Asıl mesele şudur: Devleti eleştirmek başka, silahla saldırmak başkadır. Bir inanç yorumunu kriminalize etmek başka, suç işleyeni hukuk önünde cezalandırmak başkadır. Ne var ki Türkiye’de bazı kesimler için bu ayrım hiçbir zaman önemli olmadı. Çünkü dertleri güvenlik değil, İslam. Dertleri hukuk değil, dindar kimlik. Dertleri şiddet değil, kendi ideolojik konforlarının sarsılmasıdır. Bu yüzden mesele ne selefîliktir ne başka bir fıkhî ya da itikadî tartışma. Mesele, çifte standarttır. Bu ülkede darbeleri yapanlar sakallı değildi. Cübbeli değildi. Medreselerden çıkmadılar. Üniversitelerden, karargâhlardan ve ideolojik merkezlerden çıktılar. Tankların üzerinde tekbir değil, “laik cumhuriyet” sloganları vardı. Bugün İslam’ı, tek bir saldırganın eylemi üzerinden yargılamaya kalkışanlara hatırlatıyoruz: Samimiyseniz, hafızanızı da bütün kullanın. Seçici öfke adalet üretmez. Tarihle yüzleşmeyenler bugünü anlayamaz. Ve en önemlisi: İslam, suçun kalkanı değildir; ama ideolojik nefretin de hedef tahtası yapılamaz... ﴿يُرِيدُونَ لِيُطْفِـُٔوا۟ نُورَ ٱللَّهِ بِأَفْوَٰهِهِمْ وَٱللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِۦ وَلَوْ كَرِهَ ٱلْكَـٰفِرُونَ﴾ Onlar, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Oysa kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır. (saf suresi 8.)

HARİS KARADAĞ (EBU HARİS)

14,610 Aufrufe • vor 8 Monaten

#KahramanlaraHakYürüyüşü; vatana adanmış bir ömrün adalet, hakkaniyet ve vefa çağrısıdır. Bizler, yıllarca devletimizin emrinde, milletimizin hizmetinde görev yapmış uzman çavuşlarız. Vatanımızın güvenliği için en zor şartlarda görev yaptık, gerektiğinde canımızı ortaya koyduk. Bugün de aynı sadakat ve aynı devlet terbiyesiyle, haklarımızın adalet ölçüsünde değerlendirilmesini bekliyoruz. 3269 sayılı Uzman Erbaş Kanunu'nun yürürlüğe girmesinin üzerinden uzun yıllar geçmiştir. Bu süreçte değişen şartlar doğrultusunda, uzman çavuşların görev ve emeklilik dönemlerinde karşılaştıkları özlük haklarına ilişkin konuların yeniden ele alınmasının faydalı olacağına inanıyoruz. Emeklilikte yaşanan ekonomik güçlükler, sağlık alanındaki beklentiler, mesleki güvence, kıdemin karşılığı ve özlük haklarına ilişkin taleplerimizin; sosyal devlet ilkesi, hakkaniyet ve kamu vicdanı doğrultusunda değerlendirilmesini temenni ediyoruz. Bu yürüyüş, bir serzeniş değil; devletimizin adaletine duyulan güvenin, milletimizin vicdanına yapılan saygılı bir çağrının ifadesidir. Bizler dün vatan nöbetindeydik. Bugün ise aynı onur ve aynı vakar içinde, hakkımızın adaletle teslim edileceği güne inanarak yürümeye devam ediyoruz. Çünkü güçlü devlet, kendisine sadakatle hizmet edenlerin emeğini unutmayan, vefasını adaletle gösteren devlettir. #KahramanlaraHakYürüyüşü #UzmanÇavuş Türkiye Emekli Uzman Erbaşlar Derneği (TEMUD)

Ali Tilkici 🇹🇷

11,196 Aufrufe • vor 27 Tagen

EMEK VERENLERİN DEĞİL, "SİZİN" SEÇTİKLERİNİZİN BAYRAMI! Paylaşılan bu görüntüler ve yaşanan "unvan değişimleri", Ankara bürokrasisinde liyakatin nasıl can çekiştiğini açıkça ortaya koyuyor. Dün temizlik kadrosunda olanların bugün teknisyen, güvenlik personeli olanların bir gecede tren sürücüsü, düz çalışanların ise aniden şef yapıldığı bir "yükseliş mucizesine" tanık oluyoruz! Birileri kariyer basamaklarını alın teriyle değil, "tanıdık" kontenjanıyla dikey geçiş yaparak tırmanıyor. Temizlikten teknisyenliğe, güvenlikten sürücülüğe geçişlerin hangi teknik yeterliliğe dayandığı meçhul. Bu, yıllardır aynı görevde emek veren dürüst personelin hakkına girmektir. 2009’dan bugune kadar Beypazarı’nın sadece kurusunu yiyip, bağırsakları düğümleninceye kadar çalışan o vefakar insanlar neden dışlanıyor? Videolarda boy gösterip liyakatsizce makam kapanlar varken; bu davanın asıl çilesini çeken gerçek emekçilerin hakkı ne oldu? Bu adaletsizlikleri dile getirdiğimizde ses yükseltenler, bugüne kadar tek bir iddiamızı yalanlayabildiniz mi? Tek bir hukuki adım atabildiniz mi? Atamazsınız, çünkü gerçekler personel kayıtlarında ve vicdanlarda ayan beyan ortada. Unutmayın,liyakati ezip torpili yüceltenler, sadece kul hakkına değil, bu şehrin geleceğine de ihanet ederler. Bizim emek veren arkadaşlarımız saf dışı bırakılırken, sadece "yakınlara" makam dağıtan bu sistem elbet bir gün hakikat duvarına çarpacaktır. Adalet, sadece videolarda alkış tutanlara değil, hakkı yenilen her emekçiye borcunuzdur! #SusarsamKahpeyimKorkarsamNamert

DemirTürk Harun

54,272 Aufrufe • vor 4 Monaten

11’inci Yargı Paketi hakkında TBMM Genel Kurulu’nda yaptığım son değerlendirme. Şu ana kadar 10 yargı paketi gelmiş, demek ki adalet sistemimizde bir problem var, sadra şifa olmamış ki on birinci yargı paketini getirmişsiniz. On birinci yargı paketi buraya bir torba yasa olarak geldi. Aynı zamanda, Komisyonlara geldiği zaman da burada ortak aklın oluşmadığını gördük. Ortak akıl olmuş olsaydı eğer... Bu kanun niye yola çıktı? Şunu söyleyeyim: 31 Temmuz Covid infaz yasası nedeniyle yola çıktı ve o gün bir yanlışlık olduğunu herkes söyledi. Nedir o? Biliyorsunuz, aynı tarih ve aynı suçu işlemişler fakat birileri infaz yasasından faydalanmış, birileri faydalanmamış. "O zaman bununla ilgili bir düzenleme yapalım." diyerek iki buçuk yıldır biz burada sürekli olarak gündeme getiriyoruz, "Aha bugün yapacağız, aha yarın yapacağız." dediniz ve gele gele dağ bir fare doğurdu. Ne oldu? O gün faydalananlar bugün Komisyonda bunlar daraltılarak faydalanmadı. Şu suç kamuoyu tarafından infial yaratıyor, bu suça ise kamuoyu çok fazla tepki göstermiyor değil. Bizim meselemiz suç değil, bizim meselemiz suçlular da değil, bizim meselemiz, hukuk, hukukla beraber eşitlik; o nedenle böyle yola çıktı. 31 Temmuzla ilgili bir haksızlığı, bir hukuksuzluğu, bir keyfiliği, bir adaletsizliği ortadan kaldırırken başka bir adaletsizliği ortaya çıkartıyorsunuz.

Selçuk ÖZDAĞ

27,790 Aufrufe • vor 8 Monaten

Zafer Partisi Genel Başkan Vekili Prof. Dr. Ali Şehirlioğlu'ndan basın açıklaması; "Bugün 18 Mart 2025 maalesef Türk tarihi için böylesine önemli bir günde, Türk Milleti için mücadele eden Genel Başkanımız Sayın Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın tutukluluğu herhangi bir iddianame olmadan bir kez daha uzatılmış, adalet bir kez daha ayaklar altına alınmış, hukuk devleti ilkeleri yok sayılmıştır. Genel Başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın hukuksuz tutukluluğu tam 57 gündür devam etmektedir. Yapılan tüm itirazlar, hukuk kurallarına göre değil, siyasi talimatlara göre reddedilmiştir. Bizler bu uzatmaların neden olduğunu çok iyi biliyoruz. Ellerinde iddianame oluşturacak delilleri olmayanların geçmiş dönemlerde hangi taktikleri kullandığını, hangi yollara başvurduğunu da biliyoruz. Bu vesileyle olası haksız suçlamalar ve zorlama delillerle dava yaratma çabalarının da farkındayız. Tüm bu olasılıklar karşısında, Zafer Partisi’nin Türk Milleti’nin iyiliğinden başka bir şey düşünmediği, Türkiye Cumhuriyeti’ne gönülden, yasalar ve Anayasa ile bağlı olduğu hususlarını kamuoyuyla tekrar paylaşmayı bir görev biliriz. Peki, Ümit Özdağ neden cezaevindedir? Çünkü bu iktidar, terörle mücadele edenleri değil, terörle pazarlık yapanları ödüllendirmektedir! DEM Parti, Öcalan’ın serbest bırakılmasını içeren yeni bir sözde barış sürecinin hazırlığını yaparken, bu ihanete en sert tepkiyi gösteren Ümit Özdağ, susturulması için henüz hiçbir geçerli suçlama olmadan Silivri’de rehin tutulmaktadır. Ancak herkes şunu çok iyi bilmelidir ki; Türk milleti bu hukuksuzluğu kabul etmeyecektir! Genel Başkanımız Ümit Özdağ’ın, siyasi bir rehin olarak içeride tutulmasına vesile olanlar ile bu zulmün bir parçası olan herkes tarih ve hukuk önünde mutlaka hesap verecektir. Biz Zafer Partisi olarak bu hukuksuzluğa teslim olmayacak ve sonuna kadar direneceğiz! Türkiye’yi terör örgütleriyle pazarlık masasına oturtmaya çalışanlara, milli iradeyi susturmak isteyenlere geçit vermeyeceğiz! Adalet bir gün mutlaka yerini bulacak ve Genel Başkanımız özgürlüğüne kavuşacaktır. İşte o gün geldiğinde, Türk Milleti’nin yeniden şahlanışı gerçekleşecek, hukuku ayaklar altına alanlar ile siyasi bir silah gibi kullananlar bir gün mutlaka hukukun herkese lazım olduğunu öğreneceklerdir." #İddianameNerede

Ümit Özdağ

332,359 Aufrufe • vor 1 Jahr

O SAATİ MECLİSE SOKAN KİMDİ? Türkiye siyaseti bazen öyle bir mizah üretir ki stand-up'çılar işsiz kalır. Nebi Hatipoğlu'nun kolundaki saat de tam olarak böyle bir mizah nesnesi. Çünkü bugün "9 Milyonluk saat" diye feveran edenlerin büyük kısmı, 14 Mayıs 2023'te aynı saati görüp gözlerini kısmamış, hatta o saatle birlikte sandığa gitmişti. Nebi Hatipoğlu o saati AK Parti rozetini taktıktan sonra edinmedi. O saat, seçimden önce de oradaydı. O servet, seçimden önce de oradaydı. Kol aynı koldur, saat aynı saattir, para aynı paradır. Değişen tek şey rozettir. Hafızaları tazeleyelim. 14 Mayıs 2023'te Eskişehir'de Millet İttifakı 4 milletvekili çıkardı. Bu dört vekilden biri de Nebi Hatipoğlu'ydu. Yani Hatipoğlu'nu Meclis'e sokan şey "AK Parti'nin lüks düşkünlüğü" değil, CHP ve İYİ Parti'nin büyük ortağı olduğu Millet İttifakı'nın seçmen matematiğiydi. O gün o saatin pili bitmemişti ama vicdanların pili de gayet doluydu. Kimse "Bir dakika ya, bu adamın kolunda küçük bir ilçe bütçesi var" demedi. Aksine, ittifak ruhu o kadar kuvvetliydi ki Rolex'ler, Patek'ler, Audemars'lar demokrasi mücadelesinin doğal aksesuarı sayıldı. Sonra ne oldu? Nebi Hatipoğlu İYİ Parti'den istifa etti, AK Parti'ye geçti. İşte tam bu noktada saat birden pahalandı. O ana kadar "kişisel servet, iş insanı, kendi parası" olan şey, saniyesinde "halktan kopukluk, şatafat, israf" oluverdi. Demek ki mesele saatin fiyatı değilmiş; mesele saatin hangi parti saatine ayarlı olduğuydu. İYİ Parti saat dilimindeyken sorun yoktu, AK Parti saatine geçince alarm çalmaya başladı. Ortada bir ahlaki tutarsızlık varsa, o da saatten değil, siyasetin selektif hassasiyetinden kaynaklanıyor. Çünkü dürüst olalım, Nebi Hatipoğlu bugün Meclis'te o saati takabiliyorsa, bunun sebebi AK Parti değil. Bunun sebebi, CHP ve İYİ Parti'nin büyük ortağı olduğu Millet İttifakı'nın "bize oy getirir" diyerek o kolu, o saati ve o serveti paket halinde Meclis'e taşımasıdır. O gün rahatsız olmayanların bugün rahatsız rolü yapması ise seçmeni biraz "unutkan, biraz saf, bolca da yerine konulabilir" görmenin siyasal versiyonudur. Sonuçta saat hala aynı saattir. Değişen tek şey, saatin kimin işine yaradığıdır. Ve belli ki bazıları için zaman, sadece kendi lehlerine akarken değerlidir. Ve son olarak, Nebi Hatipoğlu bu saatiyle ne AK Parti tabanını temsil edebilir ne de muhalefetin ahlak dersi verme hakkını ortadan kaldırır. Ama kesin olan bir şey var, bu ülkede soğan-ekmek siyasetiyle oy toplayıp, milyonluk saatlerle vitrin yapanlar da; o vitrine dün alkışlayıp bugün taş atanlar da aynı siyasi çürümenin farklı kollarıdır.

Emre Ercis

57,094 Aufrufe • vor 8 Monaten

Novgorod’da hiçbir şey olmadıysa bile kesinlikle bir şeyler oldu Putin’in Novgorod’daki resmi konutuna bomba yüklü İHA saldırısı yapıldığını iddia eden Kremlin delillerini ABD’ye iletti. Rusların iddiası Batı’da “bahane üretme” diye yorumlandı. Oysa soru şu: Olmayan bir saldırıyı Putin neden “oldu” desin? Putin’in savaşı tırmandırmak için bahaneye ihtiyacı yok. Üstelik iddia doğru değilse Kremlin, kendi eliyle ciddi bir güvenlik zaafı ilan etmiş olur. Bu yüzden en makul ihtimal; sınırlı, sembolik ama son derece hassas bir hedefe yönelik bir girişimin yaşandığı ve büyümeden engellendiği. Putin de bu iddiayı gündeme taşıyarak Batı’ya net bir mesaj veriyor: kişisel güvenliğim kırmızı çizgidir. Peki kim yapmış olabilir? Ukrayna “biz yapmadık” diyor; Kiev’in tek başına Putin’in konutuna uzanacak bir operasyon kapasitesi ise tartışmalı. Tam bu noktada “olağan şüpheli” öne çıkıyor: İngiltere. Londra’nın savaşın Rusya içine taşınmasını savunan agresif çizgisi ve Ukrayna sahasındaki istihbarat etkinliği artık gizli değil. Sonuçta iki ihtimal var: Ya gerçekten bir saldırı oldu ve savaş artık cephelerden çıkıp liderlerin şahsi güvenliğini hedef alan tehlikeli bir aşamaya geçti. Ya da böyle bir saldırı hiç olmadı ve Putin, hiçbir zorunluluğu yokken dünya kamuoyunu yanıltmayı, üstelik Rusya’nın kalbine dair bir güvenlik zaafı algısını bilerek üretmeyi göze aldı. Savaşın bugüne kadarki seyri, ikinci ihtimali değil; tarafların hangi eşikleri yıkmaya hazır olduğunu gösteren ilk ihtimali güçlendiriyor. Artık mesele kimin ne söylediği değil, kimlerin neyi göze alabildiği.

Melih Altınok

17,260 Aufrufe • vor 7 Monaten

Voltran’dan Avatar’a: Çocukluğun Değişen Çizgileri Bir kuşağı anlamak için onların hangi çizgi filmleri izlediğine bakmak yeterlidir. Çünkü çizgi film, yalnızca bir eğlence değil, aynı zamanda çağın ruhunu, değerlerini ve çocukluğun hayallerini gösteren küçük bir aynadır. 1980’lerde televizyonun başına geçen çocukların dünyasında Yakari vardı, Clementine vardı, Voltran vardı, He-Man ve Thundercats vardı. Hepsi aynı saatte, aynı ekranda izlenirdi. Televizyonun çizgi film kuşakları, sadece bir program değil, toplu bir çocukluk ritüeliydi. O yüzden hâlâ “Voltran kuşağı” dediğimizde, hepimizin zihninde aynı sahne canlanır: Aslanların birleşip dev bir kahraman oluşu. O dönemin çizgi filmleri bize kolektif gücü öğretiyordu. He-Man kılıcını kaldırdığında yalnızca gücünü değil, iyiliğin mutlak üstünlüğünü de simgeliyordu. Clementine hayal dünyasında engelleri aşarken, Yakari hayvanlarla dost olmayı öğütlüyordu. Çocukluk, masalsı ve biraz da didaktikti. 2000’lere gelindiğinde ise sahne değişti. Televizyon kuşaklarının yerini bilgisayar ekranları, DVD’ler, internet siteleri aldı. Çizgi filmler artık Pokémon, Ben 10, Avatar, Naruto ya da Powerpuff Girls gibi daha hızlı, daha bireysel hikâyeler anlatıyordu. Kahramanlar artık “biz” değil, “ben” üzerinden var oluyordu. Ben 10, bileğindeki saatle kendi özel gücünü keşfediyordu; Naruto köyünden öte kimliğini arıyordu. Kolektif Voltran ruhunun yerini bireysel kahramanlık aldı. Bir başka fark da estetikteydi. 80’lerin Batılı kahramanları yerini Japon anime etkisiyle evrensel, ama kökensiz bir görselliğe bıraktı. Ve hız… 1980’lerde bir bölüm tek bir hikâyeyi sakince anlatırken, 2000’lerde aksiyon sahneleri, hızlı kesmeler ve çok katmanlı evrenler dikkat dağınıklığına uyumlu hale geldi. Bugün ise bambaşka bir noktadayız. Çocuklar çizgi film kuşağına yetişmiyor; YouTube, Netflix ya da TikTok’ta kendi seçtikleri sahneleri, kendi saatlerinde izliyorlar. Ortak sahneler yok, ortak kahramanlar yok. 80’lerde sokakta “Voltran olalım” diyen çocukların yerini, kendi ekranına gömülmüş yalnız kahramanlar aldı. Belki de asıl soru şu: Çizgi filmler değiştiği için mi çocukluk değişti, yoksa çocukluk değiştiği için mi çizgi filmler bambaşka oldu? Tek bildiğimiz, 1980’lerde kahramanlardan öğreniyorduk, 2000’lerde kahramanlara dönüşmek istiyorduk, bugün ise algoritmalar bize hangi kahramanı seçmemiz gerektiğini fısıldıyor. Bize yepyeni ve içi boş bizler veriyor!

Sine Aras Akten

11,899 Aufrufe • vor 1 Jahr

Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. Sonuç olarak şartlar değişmiştir. O günle bugün aynı değildir. Dün Kürtler adına bir kazanım sağlayabilecek bir ittifak, bugün onları daha derin bir kuşatma altına sokma riski taşımaktadır. Bugün Kürtlerin yapması gereken, yalnızca Türkiye ile diğer bölgesel ve küresel güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak değil; aynı zamanda Türkiye iç politikasında da Erdoğan’a teslim olmak yerine, onun çevresinde toplanan güç merkezini dağıtmaya yönelik bir siyasi strateji geliştirmektir. Türkiye’de ne zaman bir klik, diğer tüm klikleri tasfiye ederek tek hâkim güç haline gelirse, bu durumun ilk hedefi her zaman Kürtler olur. Bu da genellikle ağır bir yenilgiyle sonuçlanır. Bu nedenle Kürtler açısından Türkiye iç siyasetinde belirleyici olan şey, klikler arasındaki güç çelişkilerini ustalıkla kullanmak ve her birini kendilerine muhtaç hale getirecek dengeli bir pozisyon oluşturmaktır.

ibrahim halil baran

32,599 Aufrufe • vor 1 Jahr

Ekonomistsiniz ya Muhammet Bayram Konuyu çok iyi bildiğiniz halde hâlâ “1 gün versek 2 gün sonrası ne olacak?” diyerek zekice bir açık yakaladığınızı sanıyorsunuz. Oysa bu, yıllardır çürütülmüş en basit argümandır. Bilmiyor değilsiniz; görmezden gelmeyi tercih ediyorsunuz. Kademe dediğimiz mesele şudur: Aynı prim gününü doldurmuş, aynı süre çalışmış insanların hatta fazla primi yaşı büyük olanların yalnızca bir tarih farkı nedeniyle 17–20 yıl daha fazla çalışmaya zorlanmasıdır. EYT’ye “normal”, kademeye “anormal” ve mağdur değiller demek ekonomik analiz değildir; siyasi bir pozisyondur. EYT bir yasal düzenlemeyle çözüldü. Kademe de bir yasal düzenlemeyle çözülebilir. “Çalışın” diyorsunuz. 9–10 bin gün prim ödemiş, 25 yılı devirmiş insanlara mı? Sistem yükünü taşımış insanlara çalışmayı öğretmeye kalkmak, ciddiyetsizliktir. O insanlar zaten çalıştı. Sorun çalışmamak değil, sorun ADALET. Eğer 8 Eylül 1999 tarihi mutlak ve dokunulmaz bir eşikse, bunun ekonomik gerekçesini veriyle ortaya koyun. Çünkü hukuk çizgi çizer; evet. Ama o çizgi orantılı olmak zorundadır. Norm koymak başka, uçurum üretmek başka. Ekonomist olmak; iktidarın hoşuna giden cümleler kurmak değil, adaletsizliği rakamla tartışabilmektir. Siz analiz yapmıyorsunuz; iktidar seviciliği yapıyorsunuz. Üstelik bunu binlerce insanın emeği üzerinden yapıyorsunuz. “1 gün sonrası ne olacak?” sorusunun cevabı basittir: Her düzenlemenin bir başlangıç tarihi olur. Bu keyfilik değil, norm tekniğidir. Bunu siz de biliyorsunuz. Bilmiyormuş gibi yapmak entelektüel strateji değildir. Bilerek çarpıtmak ise ahlaki bir tercihtir. Biz ayrıcalık istemiyoruz. Aynı yükü taşıyan insanlar arasında makul bir geçiş istiyoruz. 8 Eylül 1999 tarihi kutsal değildir. Yasal tarihler değişir. Geçiş rejimleri oluşturulur. Kamu hukuku bunun üzerine kuruludur. Madem bu kadar nettiniz; aynı prim gününe sahip iki kişi arasındaki 17–20 yıllık farkın ekonomik zorunluluğunu açıklayın. Kademeyi “erken emeklilik arzusu” gibi sunmak, meseleyi bilinçli olarak küçültmektir. Bu tartışmayı basitleştirerek kariyer inşa etmeye çalışmak kimseye katkı sağlamaz. Biz hakkı savunuyoruz. Siz güç merkezini. Ve tarih, kimin adaletten yana durduğunu kaydeder. Mesele emeklilik maaş değil onur meselesi adalet meselesidir umarım bir gün anladığınız halde anlamıyormuş gibi yapmazsınız. TGRT HABER Mehmet AYDIN EMEKLİLİKTE ADALET DERNEĞİ ⚖️ #KademeİçinYasa

Mihriban UĞURLU ⚖️

25,686 Aufrufe • vor 6 Monaten

➖➖❗️OSMANLI MİLLET MODELİ❗️➖➖ 📌Aşağıda izlediğiniz folklor oyunu Yunan Milli Dansı olan Syrto'dur. Osmanlı Torunları bilmez ama aşağıda dinlediğiniz beste Sultan Abdülaziz'e aittir ve Aziziye Sirtosu (Syrtos Azizies) olarak adlandırılır. Sultan Abdülaziz, Osmanlı'dan kopan Yunanistan'ın, Osmanlı Coğrafyasında Megalo İdea/Panhelenizm faaliyetlerine engel olabilmek için Osmanlı Tebasındaki Rum Vatandaşlar için bu sirtoyu bestelemiştir. Sultan 2. Abdülhamid ise, yine Osmanlı Rumları incinmesin diye, İstanbul'un Fethi kutlamalarını yasaklamış, Girit'e Hristiyan Vali atamıştır. Ama tüm bunlar yapılırken Osmanlı Rumlarını Yunanistan'ın Panhelenizm fikrinden uzaklaştırmak mümkün olmamış, yapılan tüm açılım saçılımlar, açılıp saçıldığı ile kalmıştır. ‼️Heyhat...!!! Yunana beste, Ermeniye ihale, Arap'a hazine, Türk Milleti'ne ise sadece vergi ve askerlik...!!! Bir tek Türk olanlar için bu topraklarda bir jest göremiyoruz yöneticilerden yüzyıllardır. Türk olmak ne zor şey değil mi? Bir tek Atatürk'ümüz vardı Türklere öncelik tanıyan, Türklere Türklüğünü hissettiren, "Bu coğrafyanın sahibi Türklerdir" diye özellikle altını çizen... ‼️Abdülaziz'den bugüne 150 sene geçti. Değişen bir şey yok. Dün Ermeni'ye, Yunan'a, Bulgar'a yapılan jestler bugün Arap'a, Kürt'e, Afgan'a yapılıyor. 📌İşte ABD Büyükelçisi Thomas Barrack'ın bize tavsiye ettiği "Osmanlı Millet Modeli" budur arkadaşlar. İçinde Türk adı geçmeyen, ama Türklerin çalıştığı, Türklerin vatan için şehit olduğu ama ülkenin kaymağının başkaları tarafından yenildiği bir model. 👉Biz bu modeli 1923'te yırtıp attık, yine aynı kefeni Türk Milletine biçtirmeye tahammülümüz yok... Hani "Devlet Aklı" dedikleri şey var ya, binyılın birikimi olması lazım değil midir? Daha 150 yıl önce yapılan yanlışların neticesinde edinilen tecrübelerden bu kadar uzak mıdır bu Devlet Aklı denilen şey? 👉Kıbrıs'ı nasıl hediye paketi yapıp İngiliz'e verdik, Rus için Yeşilköy'e neden abide diktik, Girit'i Yunan'a nasıl kaptırdık, dönüp hiç okumuyor mu bu Devlet Aklını temsil edenler... Bugün kazanlarda kalaşnikof yakılmasını alkışlayarak seyredip barış naraları atanlar iyi izlesinler Aziziye Sirtosunu... Keyifli Pazarlar dilerim... #pazar #tarih #açılım #ihanetsüreci #devletaklı #TürkiyeTürklerindir AKP MHP DEM Akpkk

Volkan Giritli 🇹🇷🇦🇿

25,086 Aufrufe • vor 1 Jahr

Bugün fenomen üretiyoruz dehaları harcıyoruz. Bir genç, sınava küpeyle girdiği için binlerce takipçiye ulaşıyor. Biri sınava geç kaldı, polis getirdi; biri taksi bulamadı, haberlere çıktı… Hepsi sosyal medyada yıldız oldu. Ama kimse duymadı Mehmet Can Dursun ile İrfan Efe Boztepe’yi. Yengeç kabuğundan şeker hastaları için biyo-yenilik geliştirdiler, TÜBİTAK yüz çevirdi. Amerika’da Olimpiyatlarda dünya birincisi oldular. Kimse tanımadı İlayda Şamilgil’i. Sıvıdaki su oranını mıknatısla ölçen cihaz geliştirdi. Türkiye'de "olmaz" dediler, Polonya’da Nobel Fizik Ödülü aldı. NASA davet etti. Bu ilk değil... Oktay Sinanoğlu… Yale Üniversitesi’nde dünyanın en genç profesörü, ama memleketinde adı bilinmez. Feryal Özel, NASA’da kara delikleri araştırıyor, bizde "hangi dizide oynamıştı?" diyen var. Çünkü bu ülkede başarı, takipçi sayısıyla ölçülüyor. Çünkü bilim, sabır ve sessizlik ister, magazin ise gürültü ve sansasyon. Göbeğini sallayan adam, milyonlarca takipçiye ulaşıp milyoner oluyor. Kadınları karşısına dizip dondurma satarken oynayan biri "şöhret" kabul ediliyor. Ama Nobel ödüllü Aziz Sancar’ın sosyal medyada 300 bin takipçisi bile yok. Neden? Çünkü manşet, alkışın yönüne bakar. Çünkü toplum, değeri gürültüde arar. Oysa bir ülkenin geleceği, Şarkı yarışmalarında oy toplayanlarla değil, Laboratuvar köşelerinde sabahlayanlarla yazılır. Bir ülke, magazin figürleriyle değil, bilim insanlarıyla yükselir. Alkışı nereye tuttuğunuz, Kimin yolunu aydınlattığınızı gösterir. Fenomenleri değil fen insanlarını öne çıkarmazsak; Gürültüyü değil, bilgiyi kutsamazsak; Ekranı değil, kitapları parlatmazsak; Bu ülke ne geleceği yazabilir, Ne de hak ettiği yere varabilir. Sessiz çalışan, derin düşünen, çözüm üreten insanlara kulak verin. Geleceği kurtaracak olanlar onlar. Ve bir ülkenin en büyük kaybı değerlerini yanlış yerde aramasıdır.

Zekeriya EFİLOĞLU

28,350 Aufrufe • vor 1 Jahr

RAKAMLAR YALAN SÖYLEMEZ, ÇELİŞKİLER KONUŞUR Recep Tayyip Erdoğan Prof. Dr. Vedat Işıkhan T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Numan Kurtulmuş TBMM “EYT emeklilerinin yaş ortalaması 49–50” denildi. Oysa bakanın kendi ağzından, kameralar önünde gerçek açıklandı: 📌 Yaş ortalaması 48. Bu bir algı değil. Bu bir tahmin değil. Bu, resmî beyandır. Aynı şekilde denildi ki: “38–43 yaş aralığında emekli olanlar çok az.” Ancak aynı bakan, aynı açıklamada şunu da söyledi: 📌 38 yaşında 1.200 kişi emekli edildi. Şimdi soruyoruz: Eğer 38 yaşında 1.200 kişi emekli olduysa; 📌 39 yaşında kaç kişi emekli oldu? 📌 40 yaşında kaç kişi emekli oldu? 📌 41, 42, 43 yaşlarında kaç kişi emekli oldu? Bu rakamlar neden açıklanmıyor? 🟥 Bu nedenle çağrımız nettir: 🟥 38, 39, 40, 41, 42 ve 43 yaşlarında emekli edilen kişi sayıları, 🟥 yıl ve yaş bazlı olarak kamuoyuna açıklanmalıdır. 🟥 Şeffaflık bir tercih değil, kamu yönetiminin zorunluluğudur. Çünkü açıklanırsa görülecek tablo şudur: 👉 Bu yaş grupları söylendiği gibi “az” değildir. 👉 Bugün hâlâ 43 yaşını doldurmayı bekleyen on binlerce emekçi vardır ve bu insanlar emekli olacaktır. ASIL ÇELİŞKİ BURADADIR Bir yandan deniyor ki: “EYT ile kademeli emekliliği kıyaslamayın.” Peki EYT rakamlarını kim açıkladı? 📌 Resmî makamlar. EYT’de ne oldu? ✔ Maximum 5975 gün prim ödenmiş insanlar emekli edildi. ✔ Sistem çökmedi. ✔ SGK bütçesinin güçlü olduğu ve bunu kaldırabileceği açıklandı ✔ 38 yaşında bile emeklilik verildiği resmen kabul edildi. O halde soruyoruz: 📌 43’ten başlayan adil bir kademe neden bu kadar rahatsız ediyor? 📌 Aynı yaşta olan iki kişiden birine hak, diğerine haram mı? 📌 Akranlar arasında 17–20 yıl fark olur mu? 📌 Yaşı küçük olan daha az primle emekli olurken, yaşı büyük olan neden daha fazla primle cezalandırılıyor? Bu hangi akıl, hangi vicdan, hangi adalet anlayışıyla açıklanabilir? 8 EYLÜL 1999 KUTSAL BİR TARİH DEĞİLDİR 8–9 Eylül 1999 bir kader çizgisi değildir. Bir insanın hayatını ikiye bölecek, birine emeklilik, diğerine ömür boyu bekleme verecek kutsal bir tarih hiç değildir. Bizim itirazımız bir rakama değildir. Bizim itirazımız bir yaşa da değildir. Bizim itirazımız; 📌 aynı emeği verenlerin, 📌 aynı primi ödeyenlerin, 📌 tek bir yasa ile ikinci sınıf vatandaş haline getirilmesinedir. SON SÖZ NETTİR Bu bir ayrıcalık talebi değildir. Bu bir lütuf isteği değildir. Bu bir erken emeklilik dayatması hiç değildir. Bu kayıtlarla sabit, resmî beyanlarla doğrulanmış, vicdanla inkâr edilemeyecek bir adalet talebidir. Algı bitti. Masal bitti. Oyalama bitti. 📌 43’ten başlayan, adil ve kademeli emeklilik derhal hayata geçirilmelidir. Çünkü: Aynı yaşta olana hak olan, aynı yaşta olana haram olamaz. Emeklilikte Adalet Derneği AK Parti Recep Tayyip Erdoğan Prof. Dr. Vedat Işıkhan Av. M.Emin AKBAŞOĞLU 🇹🇷 Av. Özlem Zengin 🇹🇷 Yılmaz TUNÇ Ahmet AYDIN Av.Osman Zabun Vedat Bilgin Abdullah Güler Mustafa Elitaş Doç. Dr. Resul Kurt Hüseyin ALTINSOY🇹🇷 Orhan YEGİN EMEKLİLİKTE ADALET DERNEĞİ ⚖️ EMADDER RESMİ SOHBET SAYFASI #KademeKırkÜçtenBaşlar

EMEKLİLİKTE ADALET DERNEĞİ ⚖️

15,510 Aufrufe • vor 7 Monaten

Sayın Ali Tezel… Çıkmışsınız yine ve diyorsunuz ki; “58’i, 60’ı biliyorlardı. Bilerek girdiler. Şimdi neyin kavgasını yapıyorlar?” İyi de Sayın Tezel, masaya iki ayrı emeklilik sözleşmesi koyup da vatandaşa “Hangisini seçiyorsun?” diye soran mı oldu? Devlet 1999 yılında işe giren vatandaşın eline kristal küre mi verdi? Yıldız falı mı baktırmalıydık ?! İnsanlar yıllar sonra aynı yaşta oldukları akranlarıyla aralarında 17-20 yıllık emeklilik farkı oluşacağını nereden bilecekti? 2008 öncesinde e-Devlet yoktu. Bağ-Kur tescil karmaşaları vardı. Stajyer, çırak, kısa kol sigortalı sistemin dışında bırakılmıştı. İnsanlar bırakın geleceği hesaplamayı, kendi kayıtlarına ulaşmakta bile zorlanıyordu. Ama siz bugün çıkıp yıllar önce işe giren vatandaşa sanki bütün bu tabloyu önceden görmesi gerekiyormuş gibi konuşuyorsunuz. Asıl soru şu Sayın Tezel: Yıllarca bu ülkenin en tanınmış SGK uzmanlarından biri olarak neden işe giriş tarihini merkeze koyan bu adaletsiz sistemi sorgulamadınız? Neden aynı yaşta iki insan arasında oluşan 17-20 yıllık uçurumu normal kabul ettiniz? Neden doğum yılı ve prim esaslı, herkesi kapsayan köklü bir sosyal güvenlik reformunu savunmadınız? Çünkü mesele yaş değil… Mesele, işe giriş tarihinin insan kaderini belirlemesi ve kök sorun olmasıdır. Dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde aynı yıl doğmuş iki vatandaş arasında yalnızca bir tarih nedeniyle 17-20 yıllık emeklilik farkı vardır? Bir örnek gösterin. 17-20 yıl dediğiniz şey birkaç takvim yaprağı değildir. 👉Bir çocuğun büyümesidir. 👉Bir insanın gençliğidir. 👉Bir ailenin ömründen eksilen zamandır. ❗️Ömürdür Sayın Tezel… Ömür… Ama haklısınız; dereyi geçen köprünün kıymetini unutabilir. Kıyıya çıkan, fırtınadakilerin sesini duymayabilir. 📌Biz ise ayrıcalık değil, aynı yaşta insanlar arasında adalet istiyoruz. ❗️Çünkü işe giriş tarihi kader değildir. ✨Ve hiçbir medeni sosyal güvenlik sistemi vatandaşına takvim piyangosu oynatmaz. Bi öneriniz var mı? Yeni nesil SGK sistemi? Bizde mantık çok ; bir kaç fikrim var , hatta rapor hazır. Tekneden , denizden vakit bulursanız paylaşabilirim. Ali Tezel journalist Derya Demir Tezel Ali Tezel #TezeldenKademe

🧭 Filiz KOÇ KONCA

33,051 Aufrufe • vor 3 Monaten

Temmuz ayında meseleyi böyle ele almıştım. Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. +

İbrahim Halil Baran / yeni hesap

12,092 Aufrufe • vor 11 Monaten

🔴 Bulgar yazar Sophia Proneikos, NATO Zirvesi'nde liderlerinin Mehter Marşlarıyla karşılanmasını "BÜYÜLEYİCİ" olduğunu yazdı ama bugün sildi. 📍 Neden sildi, kimin baskısıyla silindi, o yazıdan kim rahatsız oldu? Peki ne yazmıştı Proneikos tekrar okuyalım.. ▪️Tarih beni asla şaşırtmaktan vazgeçmeyen bir alışkanlığa sahiptir. Neredeyse hiçbir zaman kaybolmaz. ▪️Sadece kendini öyle zarif bir şekilde sunmayı öğrenir ki modern insanlar ona törensel protokol demeye başlar. ▪️İşte bu yüzden Ankara’daki NATO Zirvesi’nin en büyüleyici sahnesi müzakere masasının etrafında değil, ilk tokalaşmadan önce yaşandı. ▪️Yirmi birinci yüzyılın en güçlü askeri ittifakının liderleri, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde dünyanın en eski askeri bandosu olan Mehterin sesleriyle karşılandı; önlerinde ise Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı yüzyıllarını temsil eden tarihi kıyafetler içindeki askerler duruyordu. ▪️Ne olağanüstü bir tarihsel süreklilik duygusu: 1949’da savaş sonrası dünyanın sembolü olarak kurulan bir askeri ittifak, kökleri 13. yüzyıla uzanan bir askeri geleneğin müziği eşliğinde bir cumhurbaşkanlığı sarayına girdi. Mehter hiçbir zaman sıradan bir askeri bando olmadı, o bir silahtı. ▪️Osmanlı orduları Belgrad’a, Konstantinopolis’e, Rodos’a, Mohaç’a veya Viyana’ya yürüdüğünde ilk duyulan şey devasa kös davullarının gümbürtüsüydü; ardından zurnaların keskin sesi, sonra borular ve çarpan ziller… ▪️Çünkü bu müzik yalnızca orduya eşlik etmiyordu, ordunun bir parçasıydı. Amacı askerleri eğlendirmek değil, savaş başlamadan çok önce düşmana bir imparatorluğun üzerlerine doğru geldiğini hissettirmekti. ▪️Avrupa’nın Osmanlı İmparatorluğu’yla karşılaşmalarından sonra Batı ordularının yavaş yavaş Osmanlı davullarını, zillerini ve “Türk tarzı”nı benimsemesi tesadüf değildir. ▪️Bu tarz daha sonra Mozart, Haydn ve Beethoven’ın müziğine bile girmiştir. Çünkü bazen tarih bir uygarlığı kılıçla fethetmez. Bir ritim yeterlidir. ▪️İşte bu yüzden bu töreni büyüleyici buldum; kimse Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmaya çalıştığı için değil, Türkiye büyük uygarlıkların her zaman anladığı bir şeyi anladığı için: Geçmiş bir yük değil, bir dildir. Ve bu dili konuşmayı bilen uluslar tarihlerini yalnızca konuşmalarla anlatmaz; bazen birkaç davul vuruşu yeterlidir.

Zeki Bahçe

219,560 Aufrufe • vor 1 Monat