正在加载视频...

视频加载失败

📌Başkan Barzani'den Rojava değerlendirmesi: Her şey başka olabilirdi... 🔴Başkan Barzani Al Sharqiya televizyonunda verdiği röportajda Kürdistan ve Ortadoğu için önemli mesajlar verdi. Değindiği bir diğer konu ise Rojava oldu. 🔴"Onlar, bedenimizin kıymetli bir parçasıdır ve biz tek bir milletin evlatlarıyız" diyen başkan Barzani "Rojava'da her şey farklı olabilirdi" dedi....

51,085 次观看 • 13 天前 •via X (Twitter)

1 条评论

fikirbaz 的头像
fikirbaz12 天前

Utanmadan da yalan yazıyorsunuz. Bu toplantıda kimler var. Rojava üzerinde yapılan anlaşma burada yapılamadı mı? Sizin yaptığınız haber yalan ve Kürtleri bir birinden koparan haberdir.

相关视频

Irak Kürdistan Bölgesi’nde siyasi tutumlarını beğenmesem de saygı duyduğum insanlar var ama Bölge Başkanı Neçirvan Barzani şunu bilsin ki bazı siyasi tutumlarını beğenmesem de o bölgede saygı dışında önem verdiğim tek siyasi şahsiyettir. Başkan Neçirvan Bey bu anlatımında Kürtlerin Irak’ta yaptığı bütün hataları Suriye Kürdistan Bölgesi’ndeki Kürtlerin de aynen tekrar etmesini tavsiye ediyor. 2003 yılında ABD ve uluslararası koalisyonun desteği ile Saddam diktatörlüğü yıkıldı, devlet de ordu da dağıldı. Bizzat Kürdistan Peşmergeleri Bağdat’a gidip güvenliği sağlamaya yardımcı oldu. Erbil’de bağımsız bir yapıya sahip olan Kürdistan Bölgesi tüm siyasi ve askeri gücüyle, tarumar olan Irak devletini tekrar ayağa kaldırdı ve Irak devletine Araplardan daha fazla sahip çıktı. Aynı Irak daha sonra 2005 anayasasını da çiğneyerek 2017’de Kerkük ve Şingal’da Kürdistan Bölgesi’ne karşı askeri saldırı yaptı, Kürdistan’ın önemli bir kısmını tekrar Irak’ın tasallutu altına aldı. 2014’te de DAIŞ saldırıları ile Musul ve başka yerlerde Irak devleti tekrar dağıldı, bir kez daha Peşmergeler ABD ve uluslararası koalisyonun desteği ile hem Musul’u hem de Irak’ı tekrar kurtardılar. Kürtlerin iki kez yıkımdan kurtardığı Irak devleti hala Kürdistan Bölgesi’nin bütçe payını vermiyor, memur maaşlarını da düzgün ödemiyor, Kürdistan Bölgesi petrolü de Irak’ın denetiminde ancak yeniden ihraç edilebilir. Yani Irak Kürdistan Bölgesi federal bir statüye, anayasal haklara sahip olduğu halde hala Irak’ın baskısı altında yaşıyor. Buna rağmen Başkan Neçirvan Bey hangi tecrübe ve akılla Rojava Kürtlerine “davet beklemeden siz kendiniz Şam’a gidiniz, Şam’ı kendi eviniz olarak görün, yeni Suriye’nin kurtarıcısı olunuz” diyor. Şam’daki Ahmed Şara yönetimi şimdiki güçsüz hali, olmayan askeri ordusu, çok zayıf olan uluslararası desteğine rağmen Kürtlerin bölgesini, askeri gücünü ve siyasi bölgesini tanımıyor. Yarın bizzat Kürtlerin desteği ile güçlense aynı Şam yönetimi Kürtlere karşı daha acımasız olacak. Bu konuda Irak Kürdistan Bölgesi çok kötü bir tecrübeye ve çok kötü bir tarihe de sahiptir. PDK ve YNK de Irak’ın bütün Şii ve Sünni siyasi partilerinden daha fazla “Irak vatanperverleridirler”. Başkan Neçirvan Bey, YNK lideri Bafil Talebani, İmralı’daki Öcalan kötü tecrübelerini, kötü tarihlerini “tavsiye” olarak Mazloum Abdî مظلوم عبدي ya da Rojava Kürtlerine anlatmasınlar. Suriye Kürdistan Bölgesi’nin de 13 yıllık bir siyasi tecrübesi var. Kahraman Peşmergeler gibi kahraman savaşçıları var, Irak Kürdistan Bölgesi gibi siyasi şahsiyetleri ve akademisyenleri var. Ayrıca Başkan Neçirvan Bey bütün bu yanlış tavsiyelerini Rojava Kürdistan’ı “kardeşlerine” anlatırken hep “Suriye” diyor, oradaki Kürdistan parçası için “Kürdistan” bile demiyor! Sayın Başkan Neçirvan Bey! (Nechirvan Barzani) Tavsiyeleriniz hatalı. Siyasi söyleminiz hatalı. Rojava’yı Şam’a biat etmeye çağırmanız hatalı!

Arif Zêrevan

67,669 次观看 • 1 年前

SDG/YPG terör örgütü lideri Mazlum Abdi: Bizim Suriye ordusunda yer almamız komşu ülkeler (başta Türk devleti) için tehdit olarak algılanmamalı. Biz kimseye saldırmadık, tehdit oluşturmadık. Hep kendimizi savunduk. Aksine bizim Suriye ordusunda yer almamız, komşuların güvenliği ve istikrarı için bir güvencedir. Biz Esad dönemindeki merkezi sisteme dönülmesine izin vermeyeceğiz. 15 yıldır verilen savaş Suriye’de tüm bileşenlerin merkezi olmayan bir sistem ile herkesin kendisini yönetmesini gerektiriyor. 10 Mart anlaşması savaşı önledi ve komşu ülkelerden anlaşmanın uygulanmasında olumlu bir rol oynamalarını istiyoruz. 10 Mart anlaşmasının tüm maddelerinin yıl sonuna kadar uygulanmasını umuyoruz. Barışa en iyi diyalog yoluyla ulaşılır. Suriye'deki mevcut sorunları ele almak için ulusal bir diyalog kurmayı umuyoruz. Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara ile yakın zamanda imzaladığımız anlaşma faydalı oldu. Cumhurbaşkanı el-Şara ile yaptığımız anlaşma, Kürtlere ve Suriye toplumunun tüm kesimlerine saygı duymaya odaklandı. Güçlerimizi Suriye ordusuna nasıl entegre edeceğimizi değerlendiriyoruz. Başkan Mesud Barzani'ye Rojava'ya verdiği destekten dolayı teşekkür ediyoruz. Türkiye için bir tehdit değiliz. Aksine, istikrar için bir güçyüz. Kürtler, Orta Doğu ekonomisinin iyileştirilmesinde iyi bir etken olabilir. Güçlerimiz Peşmerge ile birlikte IŞİD'i yendi. Kürtler, Suriye'de yüz yıldır dışlanıyor. Siyasi irade varsa, 10 Mart anlaşması uygulanacaktır. Suriye, Suriye'deki önceki Baas rejimi gibi merkezi bir hükümete geri dönmemeli. Bu yıl sonuna kadar Suriye ile bir anlaşmaya varacağımızı umuyoruz. Kuzey Kürdistan'da (Türkiye) bir barış süreci başladı... Bu, tüm Orta Doğu'da barış için yeni bir fırsat... Bu barış sürecini başarıya ulaştırmak için elimizden gelenin en iyisini yapacağız. Güney (Başur) Kürdistan, son 15 yıldır Batı (Rojava) Kürdistan'ı destekliyor. Her zaman yanımızda oldular. Bugün bu süreçlerde, özellikle Başkan Mesud Barzani aracılığıyla Güney Kürdistan'daki Kürt siyasi güçleri aracılığıyla bir çözüm görüyoruz.

Ayhan Erkara

127,963 次观看 • 10 个月前

11 MİLYON DOLAR VE KANDIRILAN BARO BAŞKANI Bundan tam 11 yıl önce, 7-8 Ekim 2013 tarihinde, TBB Delegeleri olağanüstü bir toplantı organize ederek, "munzam emeklilik yönergesi" isimli bir hukuk garabetine imza attılar. Bu yönergeye göre; TBB bütçesinde biriken para, genç meslektaşlar veya meslek için kullanılmak yerine 69 yaş üstü avukatlara hiçbir kayıt ve şart olmaksızın emeklilik maaşı şeklinde ödenecekti. 1 kişi hariç, 500'e yakın delegenin tamamının oy birliği ile bu yönerge kabul edildi. Bu yönergenin kabul edildiği toplantıda baromuzu temsil eden 100 ü aşkın delegenin arasında hali hazırda başkan adayı olan Av. Ali Gürbüz Av. Filiz Saraç Avukat Hasan Kılıç Metin Uracin de vardı. Yine bir başka listeden delege adayı olan uğur yetimoğlu; hatta eski başkan Av. Mehmet Durakoğlu isimleri epey uzun yıllardır baro ile anılan Av.Ufuk ÖZKAP Turgay Demirci OZLEMAKSUNGAR da bu yönergeye kabul oyu verenler arasındaydı. Sıralı tam liste için: O gün 500 delege arasında sadece 1 kişi red oyu kullandı. O da şu an Avukat Hakları Grubumuzun başkan adayı M. Turgay BiLGE Ben ise bu yönergeyi öğrenir öğrenmez Danıştay’da YD talepli bir dava açtım. Önce YD talebim, 4 sene sonra da açtığım dava reddedildi. Red kararından 1 ay önce de Türkiye Barolar Birliği , “artık bu işi finanse edemediğini” söyleyerek emeklilik yönergesini belediyenin fakirlik yardımından beter hale getirdiler. (İlgili Yazı : ) 2 yıl sonra, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu kararı ile iptal kararını alabildim. Her şey bittiğinde 4133 olan sayı, 37’ye düştü. Bu süre zarfında 4096 tane 69 yaş üstü avukat, ihtiyaç sahibi olmamasına rağmen bu bedavadan emeklilik yardımından faydalandı. Avukat Hakları Grubu ⚖️ başkan adayı Sayın M. Turgay BiLGE ile de bu dava sürecinde tanıştım. Tam bir “how i met your President” hikayesi oldu:) 2014-2015-2016 ve 2017 yıllarında toplamda o günkü kurlardan hesapladığımda 11 Milyon Dolar boşa harcandı. İlk videoda Başkan adayımız M. Turgay BiLGE 50 milyon ₺ diyor ama az söylüyor. Bugünkü rakamlardan 350 milyon Türk Lirası zarar var. İkinci videoda da eski başkan Av. Mehmet Durakoğlu 2019 yılında sorduğum bir soru üzerine; "... Düşünün çok geniş büyük bir salon 400-500 kişi var salonda, 3 ayrı ekranda yansıtarak böyle falan havalı bir genel kurul yaparak bize aktüer hesabın doğruluğunu anlattı. Şimdi ben oturup ver bakalım şu aktüerya hesabını bir de ben yaptırayım falan diyecek halim yok" diyerek günah çıkarıyor. Bizim ise bunu diyecek halimiz var. 19-20 Ekim seçiminde bir yol ayrımındayız. Bir tarafta baro kaynaklarını incelemeden, umursamadan adeta peşkeş çeken adaylar ki hepsi de o gün oradaydı! O toplantıda buna "evet" dedi. Diğer tarafta bununla mücadele eden avukatların olduğu Avukat Hakları Grubu Avukat Hakları Grubu ⚖️ Seçim sizin. (Son olarak, anlatmasam olmaz: bu davayı o dönem Ankara’da avukatlık yapan ve belki de bir kaç yıl sonra bu emeklilik maaşından faydalanabilecek olan babama gönderip, ona açtırdım. AvukatHG’nin diğer yukarıda saydığım adaylardan farkı tam da budur. Biz babamıza bile kıyak yapmayız)

Erdost Balcı

218,611 次观看 • 2 年前

Davos'tan bir Trump geçti! İşte konuşmadan çarpıcı bölümler... BİRLEŞİK KRALLIK EN BÜYÜK PETROL REZERVLERİNİN ÜZERİNDE OTURUYOR AMA ÇIKARILMASINA İZİN VERMİYOR "Avrupa'da, radikal solun Amerika'ya dayatmaya çalıştığı kaderi gördük. Çok uğraştılar. Almanya şu anda 2017'de ürettiğinden yüzde yirmi iki daha az elektrik üretiyor ve bu mevcut şansölyenin hatası değil. O sorunu çözüyor. Harika bir iş çıkaracak. Ama oraya gelmeden önce yaptıkları, sanırım bu yüzden oraya geldi. Ve elektrik fiyatları yüzde altmış dört daha yüksek. Birleşik Krallık, 1999'da ürettiği tüm kaynaklardan gelen toplam enerjinin sadece üçte birini üretiyor. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorlar, dünyanın her yerindeki en büyük rezervlerden biri, ama kullanmıyorlar ve bu onların enerjisinin eşit derecede yüksek fiyatlarla felaket derecede düşük seviyelere ulaşmasının bir nedeni. Yüksek fiyatlar, çok düşük seviyeler. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorsunuz ve şöyle demeyi seviyorlar: "Bilirsin, enerji tükendi." Tükenmedi. Beş yüz yılı var. Daha petrolü bile bulmadılar. Kuzey Denizi inanılmaz. Kimsenin sondaj yapmasına izin vermiyorlar. Çevresel olarak, sondaj yapmalarına izin vermiyorlar. Petrol şirketlerinin gitmesini imkansız hale getiriyorlar. Gelirin yüzde doksan ikisini alıyorlar, bu yüzden petrol şirketleri "Bunu yapamayız" diyorlar. (Petrol şirketleri) Beni görmeye geldiler: "Yapabileceğiniz bir şey var mı?" Avrupa'nın harika olmasını istiyorum. Birleşik Krallık'ın harika olmasını istiyorum. Dünyadaki en büyük enerji kaynaklarından birinin üzerinde oturuyorlar ve kullanmıyorlar. Aslında elektrik fiyatları yüzde yüz otuz dokuz fırladı. Avrupa'nın her yerinde yel değirmenleri var. Her yerde yel değirmenleri var ve kaybediciler. Fark ettiğim bir şey, bir ülkede ne kadar çok yel değirmeni varsa, o ülke o kadar çok para kaybediyor ve o ülke o kadar kötü durumda. Çin neredeyse tüm yel değirmenlerini yapıyor, ama ben Çin'de hiç rüzgar çiftliği bulamadım. Bunu hiç düşündünüz mü? Çinlilerin akıllı olduğunu görmenin iyi bir yolu. Akıllılar. Çin çok akıllı. Onları yapıyorlar, bir servet karşılığında satıyorlar. Onları satın alan aptal insanlara satıyorlar, ama kendileri kullanmıyorlar. Birkaç büyük rüzgar çiftliği kurdular, ama kullanmıyorlar. İnsanlara nasıl göründüklerini göstermek için onları koydular. Oradaki rüzgar gülleri dönmüyor." BİZ OLMASAYDIK HEPİNİZ ALMANCA VEYA JAPONCA KONUŞUYOR OLURDUNUZ. GRÖNLAND'I VERİSENİZ MİNNETTAR OLURUZ, VERMEZSENİZ BUNU UNUTMAYIZ "Nihayetinde, bunlar ulusal güvenlik meseleleridir ve belki de mevcut hiçbir konu, durumu şu anda Grönland ile olanlardan daha net hale getirmiyor. Grönland hakkında birkaç kelime söylememi ister misiniz? Ben, bunu konuşmadan çıkaracaktım, ama düşündüm ki... Sanırım çok olumsuz değerlendirilirdim. Hem Grönland halkına hem de Danimarka halkına muazzam saygım var, muazzam saygım var. Ama her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü var ve gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ulus veya ulus grubu Grönland'ı güvence altına alma konumunda değil. Biz büyük bir güçüz, insanların anladığından çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela'da öğrendiler. Bunu İkinci Dünya Savaşı'nda gördük, Danimarka sadece altı saatlik savaştan sonra Almanya'ya düştü ve ne kendisini ne de Grönland'ı savunamadı. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri o zaman Grönland topraklarını tutmak için kendi güçlerimizi göndermeye mecbur kaldı, yaptık, bunu yapmak için bir yükümlülük hissettik, ve tuttuk, büyük maliyet ve masrafla. Oraya girme şansları yoktu ve denediler. Danimarka bunu biliyor. Kelimenin tam anlamıyla Grönland'da Danimarka için üsler kurduk. Danimarka için savaştık. Başka kimse için savaşmıyorduk. Onu kurtarmak için, Danimarka için savaşıyorduk. Büyük, güzel bir buz parçası. Ona toprak demek zor. Büyük bir buz parçası. Ama Grönland'ı kurtardık ve düşmanlarımızın yarımküremizde ayak basmasını başarıyla önledik, bu yüzden bunu kendimiz için de yaptık. Ve sonra savaştan sonra, ki biz kazandık, büyük kazandık. Şu anda biz olmasaydık, hepiniz Almanca ve biraz Japonca konuşuyor olurdunuz belki. Savaştan sonra Grönland'ı Danimarka'ya geri verdik. Bunu yapmak ne kadar aptallıktı! Ama yaptık. Ama geri verdik. Ama şimdi ne kadar nankörlük ediyorlar? Hiçbir şey talep etmedik ve hiçbir şey almadık. Açıkçası durdurulamaz olacağımız bu noktada aşırı güç ve kuvvet kullanmaya karar vermedikçe muhtemelen hiçbir şey alamayacağız. Ama bunu yapmayacağım, tamam mı? Şimdi herkes "Oh, iyi" diyor. Bu muhtemelen yaptığım en büyük açıklama çünkü insanlar güç kullanacağımı düşünüyordu. Ben, ben güç kullanmak zorunda değilim. Güç kullanmak istemiyorum. Güç kullanmayacağım. Amerika Birleşik Devletleri'nin istediği tek şey Grönland adında bir yer, zaten onu vasi olarak elimizde bulundurmuştuk ama 2. Dünya Savaşı'nda Almanları, Japonları, İtalyanları ve diğerlerini yendikten sonra, çok uzun zaman önce değil, saygıyla Danimarka'ya geri verdik. Onlara geri verdik. Yani NATO'dan elde ettiğimiz şey Avrupa'yı Sovyetler Birliği'nden ve şimdi Rusya'dan korumak dışında hiçbir şey. Yani, onlara yıllarca yardım ettik. Hiçbir şey almadık, NATO için ödeme yaptık dışında ve ben gelene kadar yıllarca ödeme yaptık. NATO'nun yüzde yüzü için ödeme yaptık, bence, çünkü faturalarını ödemiyorlardı. Ve tek istediğimiz Grönland'ı almak, tam mülkiyet hakkı ve sahiplik dahil, çünkü onu savunmak için sahipliğe ihtiyacınız var. Bir kiralama üzerinden onu savunamazsınız. Birincisi, yasal olarak, bu şekilde savunulabilir değil, kesinlikle. Ve ikincisi, psikolojik olarak, kim bir lisans anlaşmasını veya kiralamayı savunmak ister ki, okyanusun ortasında büyük bir buz parçası, eğer bir savaş olursa, eylemin çoğu o buz parçası üzerinde gerçekleşecek? Bir düşünün. O füzeler o buz parçasının tam merkezinin üzerinden uçacak. Danimarka'dan ulusal ve uluslararası güvenlik için ve çok enerjik ve tehlikeli potansiyel düşmanlarımızı uzak tutmak için, istediğimiz tek şey üzerine şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük altın kubbeyi inşa etmek için bu toprak. Yani dünyayı korumak için bir buz parçası istiyoruz ve vermiyorlar. Başka hiçbir şey istemedik ve o toprak parçasını tutabilirdik ve tutmadık. Yani bir seçenekleri var. Evet diyebilirsiniz ve çok minnettar olacağız, ya da hayır diyebilirsiniz ve hatırlayacağız." MACRON'U O GÜZEL GÜNEŞ GÖZLÜKLERİYLE İZLEDİM, NE OLMUŞ ÖYLE İlaç fiyatları için en çok tercih edilen ulus politikam altında, reçeteli ilaçların maliyeti hesaplama şeklinize bağlı olarak % 90’a kadar düşüyor. Beş, altı, yedi, sekiz yüz yüzde de diyebilirsiniz. Bunu hesaplamanın iki yolu var. Ama her başkanın istediği bir tercih edilen uluslar politikamız var, hiçbir başkan alamadı. Ben aldım ve diğer uluslar onayladı ve bunu almak için tarifeleri kullanmak zorunda kaldım, çünkü "Asla!" dediler. Başka bir deyişle, Londra'da on dolar olan bir hap, yüz otuz dolar. Londra'da on dolar, New York'ta veya Los Angeles'ta yüz otuz dolar ve "Vay canına, bu kötü" dedim. Arkadaşlarım derdi, "Biliyorsunuz, Londra'ya gidiyoruz, bu şeyleri neredeyse bedava satın alabiliyorsunuz. Dünyanın her yerine gidiyoruz, neredeyse bedava satın alabiliyoruz." Çünkü temelde, Amerika tüm dünyayı sübvanse ediyordu çünkü başkanlar bundan kurtulmalarına izin verdi. Çok zor oldu. Bu yüzden Emmanuel Macron'u aradığımda, dün onu o güzel güneş gözlükleriyle izledim. Ne halt oldu? [gülüyor] Onu biraz sert tavırlarıyla izledim, ama bir hap için on dolardaydı ve dedim ki, "Emmanuel..." Ve... tüm büyük ilaç şirketleri tam mutabakat halinde. Bu arada kolay değildi. Serttirler, akıllıdırlar. Bu dolandırıcılıktan uzun zamandır kurtuluyorlardı, ama vazgeçtiler. Ama dediler ki, "Ülkelerin bunu onaylamasını asla sağlayamazsınız." "Neden?" dedim. "Çünkü sağlayamazsınız. Her zaman dediler ki, 'Daha fazla ödemiyoruz. Geri kalanını Amerika Birleşik Devletleri'nden alın.'" Yani yıllar içinde, aynı kaldılar. Biz sadece yukarı, yukarı, yukarı gittik ve, yani, on üç, on dört, on beş kat daha fazla öderdik belirli ülkelerin ödediğinden. Ben de dedim ki, "Hayır, yüzde yüz onaylayacaklar." "Efendim, onaylamalarını asla sağlayamazsınız." "Garanti ediyorum" dedim. Ama aslında Emmanuel ile başladım, muhtemelen odada da var ve onu seviyorum. Aslında onu seviyorum. İnanması zor, değil mi? Ve dedim ki, "Emmanuel, o hapın fiyatını yirmi dolara, belki otuz dolara çıkarmak zorunda kalacaksın." Düşünün. Yani bu, bu demek oluyor ki reçeteli ilaçlar iki katına çıkıyor. Üç katına çıkabilir, dört katına çıkabilir. Kolay değil. "Hayır, hayır, hayır, Donald, bunu yapmayacağım." "Evet, yapacaksın, yüzde yüz" dedim. "Hayır, hayır, hayır. Benden iki katına çıkarmamı istiyorsun" dedi. "Emmanuel, otuz yıldır reçeteli ilaçlarla Amerika Birleşik Devletleri'nden faydalanıyorsun. Gerçekten yapmalısın ve yapacaksın, hiç şüphem yok. Aslında, yüzde yüz eminim sen-" "Hayır, hayır, hayır, bunu yapmayacağım." Çünkü, evet, ona karşı adil olmak gerekirse, iki katına veya üç katına çıkarmak zorunda, çünkü dünya Amerika Birleşik Devletleri'nden daha büyük bir yer olduğu için, ortada buluşmanız değil, sadece biraz yukarı çıkmanız gerekiyor ve biz çok aşağı iniyoruz. Onlar biraz yukarı çıkıyor, biz çok aşağı iniyoruz. Yani biz yüz otuz dolardayız, onlar on dolarda, bu yüzden yirmi veya otuza çıkmak zorunda kalabilirler, bundan fazla değil. "Emmanuel, iki katına veya üç katına çıkartacaksın" dedim. "Hayır, hayır, hayır." "İşte hikaye, Emmanuel. Cevap, bunu yapacaksın, hızlı yapacaksın. Ve eğer yapmazsan, Amerika Birleşik Devletleri'ne sattığın her şeye yüzde yirmi beş tarife koyuyorum ve şaraplarına ve şampanyalarına yüzde yüz tarife, ve bu istediğimin yaklaşık on katı. Ve yapacaksın. Bunu halka açıklamak istemiyorum, ama beni bunu yapmaya zorlayabilirsin." "Hayır, hayır, Donald, yapacağım. Yapacağım." Ülke başına ortalama üç dakika sürdü, aynı şeyi söyleyerek, "Yapacaksın." Hepsi "Hayır, hayır, hayır, yapmayacağım. Benden reçeteli ilaç maliyetini iki katına çıkarmamı istiyorsun-" dediler. "Doğru, çünkü otuz yıldır bizi kandırıyorsun" dedim. Ve "Bunu yapmayacağız" dediler. "Sorun değil. Pazartesi sabahı, yirmi beş, otuz, elli..." Farklı ülkeler için farklı rakamlar verdim. Bu da ulusal güvenlik hakkında konuşuyoruz. Olamaz-- Adil değil. Tüm dünyayı sübvanse etmeyeceğiz ve bu ülkelerin her biri bunu yapmayı kabul etti. JEROME 'TOO LATE (ÇOK GEÇ)' POWELL Çok uzak olmayan bir gelecekte yeni bir Fed başkanı açıklayacağım. Sanırım çok iyi bir iş çıkaracak. Bakın, bazılarını verdim. Elimizde bir şey var ama çok saygı duyulan bir isim. Hepsi saygın. Onlar, onlar harikalar. Görüştüğüm herkes (adaylar) harika. Hepsinin sanırım harika bir iş yapabileceğini düşünüyorum. Sorun şu ki işi aldıktan sonra değişiyorlar. Yapıyorlar. Bilirsiniz, duymak istediğim her şeyi söylüyorlar ve sonra işi alıyorlar. Altı yıllığına kilitleniyorlar. İşi alıyorlar ve bir anda, "Hadi oranları biraz yükseltelim." Onları arıyorum, "Efendim, bunun hakkında konuşmamayı tercih ederiz." İnsanların işi aldıklarında nasıl değiştikleri inanılmaz. Çok kötü. Bir tür sadakatsizlik, ama doğru olduğunu düşündüklerini yapmalılar. Şu anda korkunç bir başkanımız var, Jerome "Çok Geç" Powell. Her zaman çok geç kalıyor ve faiz oranlarında çok geç kalıyor, seçimden önce hariç. O zaman diğer taraf için gayet iyiydi. Yani biz, harika birini atacağız ve umarız doğru işi yapar." İSVİÇRE'YE TARİFEYİ YÜZDE 30 YAPTIM, BAŞBAKANI ARADI. TARİFEYİ YÜZDE 39'A ÇIKARDIM, ORTALIK KARIŞTI. ROLEX BENİ ZİYARETE GELDİ İ"sviçre ile bir vaka yaşadım. İsviçre'de olmamız tesadüf oldu. Belki size kısa bir hikaye anlatırım. Ama hiçbir şey ödemiyorlardı. Güzel saatler, harika saatler yapıyorlar, Rolex, hepsi. Ürünlerini gönderdiklerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne hiçbir şey ödemiyorlardı ve 41 milyar dolarlık bir açığımız vardı. 41 milyar bu güzel yerle. Üzerinden uçtuk. Güzel değil mi? Ben de dedim ki, "Hadi onlara yüzde 30 tarife koyalım ki bir kısmını geri alalım," hiç değilse. Hala büyük bir açığımız olurdu. 41 milyar $. Bu büyük bir açık ve dedim ki, "Hadi bir tarife koyalım..." Farklı tarifeler, farklı yerler. Hepiniz bunlara tarafsınız, bazı durumlarda kurbanısınız, ama sonunda adil bir şey ve çoğunuz bunu fark ediyor. Ama İsviçre'ye % 30 tarife koyduk ve ortalık karıştı. Arıyorlardı, yani inanmazsınız ve İsviçre'den çok fazla insan tanıyorum, inanılmaz yer, inanılmaz, zeki yer. Ama fark etmedim ki... Onlar sadece bizim sayemizde iyiler ve başka pek çok örnek var. Yani, biz, muhtemelen başka yerler, ama kazandıkları paranın çoğunluğu bizim sayemizde, çünkü onlardan asla bir şey almadık. Yani geliyorlar, saatlerini satıyorlar, tarife yok, hiçbir şey yok. Çekip gidiyorlar, sadece bizden kırk bir milyar dolar kazanıyorlar. Ben de dedim ki, "Hayır, bunu yapamayız, bu yüzden artıracağım." Hala bir açığım olurdu, oldukça önemli, ama yüzde otuza çıkardım ve, sanırım başbakan, başkan olduğunu sanmıyorum, başbakan olduğunu düşünüyorum aradı, bir kadın ve çok tekrar ediciydi. "Hayır, hayır, hayır, bunu yapamazsınız, % 30. Bunu yapamazsınız. Biz küçük, küçük bir ülkeyiz" dedi. Dedim ki, "Evet, ama büyük, büyük bir açığınız var. Küçük olabilirsiniz ama büyük ülkelerden daha büyük bir açığınız var." "Hayır, hayır, hayır, lütfen, bunu yapamazsınız" dedi. Aynı şeyi tekrar tekrar söylemeye devam etti. "Biz küçük bir ülkeyiz." Dedim ki, "Ama açısından büyük bir ülkesiniz..." Ve açıkçası beni yanlış yönden ovdu. Ve dedim ki, "Tamam. Teşekkür ederim, hanımefendi. Takdir ediyorum. Bunu yapmayın. Çok teşekkür ederim, hanımefendi." Ve tarifeyi % 39 yaptım ve sonra gerçekten ortalık karıştı ve herkes beni ziyaret etti. Rolex beni görmeye geldi. Hepsi beni görmeye geldi. Ama fark ettim ve azalttım, çünkü insanlara zarar vermek istemiyorum. Onlara zarar vermek istemiyorum. Ve daha düşük bir seviyeye indirdik. Yükselmeyeceği anlamına gelmiyor, ama daha düşük bir seviyeye indirdik. Ama şimdi tarife ödüyorlar. Ama, ama fark ettim ki birçok böyle yerimiz var, Amerika Birleşik Devletleri sayesinde servet yapan yerler. Amerika Birleşik Devletleri olmadan, hiçbir şey kazanmazlardı. Düşünün, İsviçre bizden 41 milyar dolar kazandı ve dediği gibi, küçük bir yer."

CNBC-e

34,242 次观看 • 8 个月前

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanizm

118,217 次观看 • 8 个月前

ÜSKÜDAR'DA SÜRECİ BURAYA GETİREN 1-CHP'DEKİ KAVGA 2- ABDULLAH ÖZDEMİR'İN SİYASETİ Burada ağırladık. Şu an senin oturduğun yerde oturuyordu. Abdullah Özdemir. Değil mi? Genç, birikimli, idealleri olan, ta Gençlik Kolları'ndan bu yana yetişmiş bir AK Partili. Bütün projelerini anlattı, yaptıklarını anlattı, yapacaklarını anlattı. Bu geçişlerle ilgili bazı şeyleri o zaman çok net değildi. Biraz üstünkörü bahsetti. Ancak bir daha ağırlayalım biz bu geçişleri soralım istiyorum. Çünkü benim onunla ilgili bir analizim var. Şöyle bir analiz. Abdullah Özdemir ne anlatmıştı burada geldiğinden beri? Geçmiş büyüklerle, teşkilatın ağabeyleriyle gençleri arasında bir korelasyon sağlamayı, önce birebir görüşme, sonra bir araya getirme, hep beraber bir saha çalışması yapma falan filan gelenekle geleceği birleştirme ile ilgili bir çalışma yürütmüştü. Birebir görüşmeleri sıklaştırmıştı. Ondan sonra 2 sahaya inme siyasetini çok mevcut siyasilerimiz çok geçmiş dönemdeki alışkanlıklarla yapıyor. Esnaf ziyareti, mahalle başkanları, kadın kolları, şunlar, bunlar. Tıpkı 90'larda Tayyip Erdoğan'ın getirdiği yenilikçi fikirler gibi biz burada eksik kalıyoruz demişlerdi. Tayyip Erdoğan o eksikliği kadın kollarıyla, gençlik olarak kadın kollarını evlere sokarak falan şey yapmıştı. Şimdi Abdullah Özdemir ne dedi? Artık mahalle başkanlıkları yetmiyor. Siteler var. Bir sitede 3.000 kişi oturuyor, 5.000 kişi oturuyor. Site başkanlıkları kurduk dedi. Site site sorumluları. Artık birçok sitedeyiz dedi. Ve sitelerde sorumluluklar var. O sorumlulukların alt komisyon oraya kadın kolları var. başkanı atıyoruz diyor. Sitede kadınlar gündüz evleri dolaşıyor. Akşam ev ziyaretleri yapan site şeyin derimiz var diyor işte sorumlularımız var. Yani orada bir çalışma var. Ama onun dışında başka bir şey daha yapıldı. Abdullah Özdemir belediyecilikteki yereldeki sorunların çözülmediğini, aksadığını görünce İstanbul yönetilemiyor kampanyası sırasında ilçe belediyeleriyle bakanlıklar ve Beştepe arasında aracı olmaya başladı. "Ya bizim şöyle bir sorunumuz var çözmemiz lazım." Karayolları'na gidiyor çözmemiz lazım. Murat Kurum'a gidiyor çözmemiz lazım. Bir araya getiriyor belediye başkanlarını. Bu AK Partililerle başladı tabii. İşlerin hızlandığı ve çözümlerin kolaylaştı çünkü arada Büyükşehir Belediyesi bypas olduğu için AK Partili belediyelerle merkezi yönetim arasındaki dengeyi sağlayınca bu sefer el altından Özgür Özel döneminde CHP'li belediyeler Abdullah Özdemir'den ricacı olmaya başladı. "İBB ile hiçbir şeyimizi çözemiyoruz. İl başkanımız oralı olmuyor. Onlar kayıkçı kavgasının derdinde. Abdullah Bey böyle bir şey var. Bunu çözelim." Abdullah Özdemir ayırt etmeden medyadan da gizleyerek bu süreçleri yürüttü. Ancak sonra şöyle şeyler oldu. Kayıkçı kavgası büyüdü. Butlan oldu. Yolsuzluklar ayyuka çıktı ve belediyenin iş yapması lazım. Siyasilerin verdiği sözler var. Ondan sonra Beykoz bir kırılma oldu. Özlem Hanım geçti ve dedi ki "Abdullah Özdemir'le ben her sorunumu çözüyorum, sürekli benimle birlikte ve hizmet yarışında öne geçtim" falan filan gibi bir şeyler söyledi. Arkasından patır patır belediye başkanları gelmeye başladı. İşte ya "başkan şu sorunumuz var çözer misin?" Kapalı kapılar ardında diyenler artık "ya yeter ya bu kayıkçı kavgasından" dedi ve geçişler başladı. Tuzla bunlar falan. Şu anda Üsküdar'da da 4 ilçenin 4 meclis üyesinin geçişi aslında tamamen, "Üsküdar'da işler yürümüyor, işler çözülmüyor. Bir vitrinin belediye başkanının altında birilerinin iş çözen adamları var. Bunlara operasyon yapıldı. Üsküdar'da patladık. CHP, YENİ Parti biz kendi aramızda bölündük. Kriz var. Biz AK Parti'ye geçelim. Belediye de AK Parti'ye geçsin ve sorunlar çözülsün diyen 4 ilçe meclis üyesi var. Ve bu konuyu başından itibaren takip eden, koordine eden bir Abdullah Özdemir var." Abdullah Özdemir'e de ayrı bir parantez açmak gerekiyordu. Bir taraf kayıkçı kavgası, yolsuzluklar yeter gidelim diyenler diğer taraf eğer gelen olursa sorunlarını çözelim, çözerim, çözüyorum, çözdüm diyen iki taraf var. Bu iki konuyu bir araya getirdiğimiz zaman iki parantezi birbiriyle kapattığımız zaman Üsküdar AK Parti'ye geçiyor.

Hasan Basri Akdemir

55,978 次观看 • 1 个月前

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, basın ve yayın organlarının Ankara Temsilcileri ile bir araya geldi. Millî Savunma Bakanlığındaki buluşmada Bakan Yaşar Güler terörle mücadele başta olmak üzere 2024 yılında icra edilen faaliyetleri anlattı. Bakan Yaşar Güler basın mensuplarına şu bilgileri verdi: EN YOĞUN, EN KAPSAMLI VE EN ETKİLİ FAALİYETLERİ İCRA EDİYORUZ Ülkemizin savunma ve güvenliğini sağlamak için görevlerimizi en iyi şekilde yapmaya çalıştığımız yoğun ve başarılı bir yılı geride bırakmanın haklı gururunu yaşıyor, artan bir azim ve kararlılıkla yeni yıla hazırlanıyoruz. Hakiki ve güvenilir bilgiye ulaşmanın her zamankinden daha önemli hâle geldiği, dezenformasyon ile mücadelenin kritik öneme sahip olduğu günümüzde; tüm faaliyetlerimizi büyük bir şeffaflık içinde icra ediyor, kamuoyunu sizlerin aracılığıyla ilk elden bilgilendiriyoruz. Bugün de 2024 yılında gerçekleştirdiğimiz faaliyetler hakkında sizleri bilgilendirecek, değerli görüşlerinizi alacak ve sorularınızı cevaplayacağız. Stratejik önemi yüksek olan ülkemiz; aynı zamanda çatışma ve ihtilafların çevrelediği bölgenin tam kalbinde yer almaktadır. Yakın coğrafyamızdan başlamak üzere bölgesel ve küresel gerilimlerin arttığı, istikrarsızlığın ve belirsizliğin hat safhaya çıktığı bir güvenlik ortamından geçiyoruz. Bu kritik dönemde ülkemiz; güvenlik, huzur ve barışı önde tutan çok yönlü ve etkin bir savunma ve güvenlik politikası takip ediyor. Çok boyutlu ve karmaşık hâle gelen mevcut güvenlik ortamı ve bölgemizdeki kaotik gelişmeler, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin her an harekâta hazır, etkin ve caydırıcı bir güç olmasını ve bu gücünü pekiştirmesini zorunlu kılmaktadır. Böylesine hassas bir süreçte, görev ve sorumlulukları artan Millî Savunma Bakanlığımız ve Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; - Tüm tehdit ve tehlikelere karşı ülkemizin ve asil milletimizin savunma ve güvenliğini sağlamak için aralıksız çalışmakta, - İstiklal Harbimizden bu yana en yoğun, en kapsamlı ve en etkili faaliyetlerini icra etmekte, - Terörle mücadelede, hudut güvenliğinde, yurt içi ve yurt dışında icra edilen faaliyetlerde elde edilen başarı ve etkinliğin çıtasını, her geçen gün daha da yukarılara taşımaktadır. YILBAŞINDAN BU YANA 2 BİN 939 TERÖRİSTİ ETKİSİZ HÂLE GETİRDİK Sizlerin de bildiği gibi Silahlı Kuvvetlerimizin en çok odaklandığı, enerjisini ve zamanını en çok harcadığı konu terörizmle mücadeledir. Terörle mücadelede yaptığımız konsept değişikliğiyle “terörü kaynağında yok etme” anlayışını uygulamaya koyduk. Geçmişte yürütülen “sınırlı hedefli ve süreli” askerî harekâtların yerine bugün artık, “sürekli ve kapsamlı” operasyonlarla terör örgütüne ağır darbeler vuruyoruz. Sahanın gerekliliğine uygun, alışılmadık, öngörülemez, süratli ve sürekli icra esaslarında gerçekleştirdiğimiz operasyonlarla; Irak ve Suriye’nin kuzeyi dâhil bu yılın başından itibaren 2.939 teröristi etkisiz hâle getirdik. Ayrıca, yıl içerisinde 99 terörist de teslim olmuştur. Terör örgütünün eylem ve hareket kapasitesinin sıfırlanması için gözümüzün değmediği, ayağımızın basmadığı yer bırakmıyor, alandaki hâkimiyetimizi her geçen gün geliştiriyoruz. Nihai hedefimiz; Irak ve Suriye sınırlarımız boyunca Türkiye’ye tehdit olabilecek tüm terörist faaliyetleri kaynağında yok etmek ve terör belasını milletimizin gündeminden tamamen çıkarmaktır. Bu vesileyle - Terörle mücadelede elde edilen başarılarda en büyük paya sahip olan aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyor, - Bugüne kadar terörle mücadelede emeği geçen, katkı sağlayan bütün devlet büyüklerimize, komutanlarımıza, Türk Silahlı Kuvvetleri personeline teşekkür ediyor, saygı ve şükranlarımı sunuyorum. PENÇE-KİLİT OPERASYONU İLE 1.136 TERÖRİST ETKİSİZ HÂLE GETİRİLDİ 17 Nisan 2022’de Irak’ın kuzeyinde başlatılan Pençe-Kilit Operasyonu’nda kahraman ordumuzun büyük cesaret, fedakârlık ve yoğun gayretleriyle Zap’ta kilidi kapattık. Irak sınırımızın tamamının emniyetini sınır ötesinden tesis ettik. Terör örgütü tarafından önemsenen ve Suriye ile Kandil arasında kilit konumda olan bu bölgede 1.136 teröristi etkisiz hâle getirdik. Ayrıca, Pençe-Kilit Harekâtı’nda bugüne kadar toplam 3.158 Mayın ve El Yapımı Patlayıcı imha edilmiş, 1.327 mağara ve sığınak kullanılamaz hâle getirilmiş, 957’si ağır silah olmak üzere 2.421 muhtelif silah ve bu silahlara ait 910 binden fazla mühimmat ele geçirilmiştir. Bölgedeki operasyon ve faaliyetlerimiz aynı azim ve kararlılıkla devam etmektedir. Öte yandan Sayın Cumhurbaşkanımızın 22 Nisan’da Bağdat ve Erbil’e gerçekleştirdiği ziyaretlerin, Türkiye-Irak ilişkilerinde bir dönüm noktası olduğunu düşünüyoruz. Terörle mücadelede ülkelerimiz arasındaki iş birliğini kalıcı hâle getirmek için görüşmelere devam ediyoruz. Bu kapsamda ülkemiz ile Irak arasında sonuncusu Bağdat’ta düzenlenen Yüksek Düzeyli Güvenlik Mekanizması toplantılarının dördüncüsünü, 15 Ağustos’ta Ankara’da icra ettik. Irak Savunma Bakanı ile “Askerî, Güvenlik İş Birliği ve Terörle Mücadeleye Dair Mutabakat Zaptı”nı imzaladık. PKK’yı kendi problemi olarak da görmeye başlayan Irak’ın PKK terör örgütünü “yasaklı örgüt” ilan etmesi yönünde aldığı kararı memnuniyetle karşılıyor, en kısa sürede “terör örgütü” olarak da ilan etmesini bekliyoruz. SURİYE’NİN BİRLİĞİNİ VE TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ DESTEKLİYORUZ Öncelikle belirtmek isterim ki, Suriye’de yaşanan olayların maddi, manevi, sosyal ve toplumsal yükünü en fazla çeken ülke Türkiye’dir. Malumunuz DEAŞ, ardından da PKK/KCK-PYD/YPG-SDG terör örgütü Suriye’deki güç boşluğundan yararlanarak bölgede terör devleti kurmaya çalıştılar. Suriye’de icra ettiğimiz harekâtlarla terör örgütünü engelledik ve sınırlarımızın güvenliğini sağladık. Bölgede yaşayan veya göç etmiş olan Suriye vatandaşları için güvenli ve istikrarlı bir yaşam alanı oluşturduk. Suriye’deki son gelişmeleri en başından itibaren bölgedeki muhataplarımızla iş birliği ve koordinasyon içerisinde yakından takip ediyoruz. Suriye’nin birliği ve toprak bütünlüğünü destekliyor, terörle mücadeleye ise büyük önem ve öncelik veriyoruz. SURİYE’DEKİ SON GELİŞMELERDE BİR DAHLİMİZ YOK Yaşanan son gelişmeler ve ortaya çıkan durum; muhalefetin talepleri ve rejimin bunları dikkate almaması, keza rejimin kendisine iyi niyetle uzatılan eli tutmaması nedeniyle uzun süredir çözülemeyen ve Suriye’nin iç dinamiklerinden kaynaklanan sorunlardı. Yerel unsurların bu faaliyetlerinin öncesinde veya herhangi bir aşamasında ülkemizin bir dahli olmamıştır. Ayrıca Suriye Millî Ordusunun Suriyeli muhaliflerden meydana geldiğini, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarında Suriye’deki ihtilafın bir tarafı olarak açıkça kabul edilen Suriye Geçici Hükümetinin bir parçası olduğunu ve bu hükümetin Savunma Bakanlığının emri altında çalıştığını da vurgulamakta yarar var. Bu kapsamda; - Suriye’nin toprak bütünlüğüne, egemenliğine ve bölgemizin güvenliğine yönelik ağır tehdit oluşturan PKK/YPG terör örgütünün bölgedeki belirsizlikten faydalanmasına asla izin vermeyeceğimizi, Bölgede varlık gösteren terör örgütleriyle mücadele konusundaki tutumumuzun net olduğunu bir kez daha ifade etmek istiyorum. SURİYE’NİN ARTIK MÜREFFEH BİR ÜLKE OLMA VAKTİ GELDİ Şimdi Suriye’de ortaya yeni bir durum ve gerçeklik çıktı. Suriye’nin artık; istikrarlı, demokratik ve siyasi açıdan birleşmiş müreffeh bir ülke olma vakti gelmiştir. Bunun için bizler de Suriye’de kapsayıcı bir anayasanın kabulü, serbest seçimlerin yapılması, tam normalleşme ve güvenlik ortamının sağlanması konusunda elimizden gelen her türlü desteği vereceğiz. Bu çerçevede Suriye’de 2254 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı temelinde kalıcı siyasi çözüme ulaşılacağına da inanıyoruz. HUDUTLARDA 93 BİN 349 KİŞİNİN GEÇİŞİ ENGELLENDİ Hudut hattımızda dünya standartlarında ve teknoloji yoğunluklu sistemler etkin şekilde kullanılıyor. Meydana gelen teknolojik gelişmeler ile tedbirlerimizi geliştiriyoruz. Böylelikle hudutlarımızda kaçak geçişlere asla imkân tanımıyoruz. Hâlen hudutlarımızda 8 Hudut Tugayımız, 6 Hudut Alayımız olmak üzere toplam 60 bin personel de görev yapıyor. 1 Ocak 2024’ten itibaren hudutlarımızda 93 bin 349 kişinin geçişi engellenmiş, yakalanan 13 bin 551 düzensiz göçmen ile 280 terörist ve 801 kilogram uyuşturucu madde kolluk kuvvetlerine teslim edilmiştir. Tüm bunlara rağmen hudutlarımızla ilgili daha önce de karşılaştığımız gibi farklı ülke ve zamanlarda çekilmiş, eski ve benzer görüntülerle özellikle sosyal medya üzerinden kamuoyu yanıltılmaya ve Türk Silahlı Kuvvetlerimiz yıpratılmaya çalışılmıştır. Yakın zamanda Van-İran sınırımıza bir basın turu düzenledik. Katılan tüm basın mensupları alınan tedbirlerden çok etkilendiklerini belirttiler. TÜRKİYE İLE BİRLİKTE OLANLAR KAZANDI Türkiye; Sayın Cumhurbaşkanımızın stratejik öngörüsü ile son yıllarda savunma ve güvenlik alanında önemli adımlar atarak bölgesinde ve dünyada etkin bir konuma ulaştı. Bölgesel ve küresel barış için öncü bir rol üstlenen Türk Silahlı Kuvvetlerimiz de birçok coğrafyada kardeş, dost ve müttefik ülkelerin haklı davalarına destek olmayı sürdürmektedir. Samimi bir yaklaşımla desteklediğimiz kardeş ve dost ülkeler, Türkiye benzeri bir silahlı kuvvetler yapısını kurmamızı talep ediyorlar. Dostlarımızın bu tutumları, güvenlik ve istikrarın tesisine yönelik küresel ölçekte ortaya koyduğumuz gayretin ne denli başarılı olduğunun da bir göstergesidir. Türkiye ile birlikte olanlar kazanacak demiştik. 2024, Türkiye ile birlikte olanların kazandığı bir yıl oldu. 2025, bu gerçeğin perçinlendiği bir yıl olacak diye düşünüyoruz. AZERBAYCAN’A HER TÜRLÜ DESTEĞİ VERİYORUZ İfade etmiş olduğum uluslararası misyonlarımız çerçevesinde en başta kederde ve kıvançta bir ve beraber olduğumuz Can Azerbaycanlı kardeşlerimizin haklı davalarına her türlü desteği verdik, veriyoruz. Bugün, Karabağ’ın tamamında şanlı Azerbaycan bayrağının dalgalanmasından büyük bir memnuniyet duyuruyoruz. “Tek Millet, İki Devlet” anlayışıyla sarsılmaz bağlara sahip ilişkilerimizi, başta savunma sanayi ve askerî iş birliği olmak üzere, daha üst seviyelere taşımak için aralıksız gayret gösteriyoruz. Öte yandan Kafkasya’da güvenlik ve huzurun tesisi, Azerbaycan ve Ermenistan arasında kapsamlı ve kalıcı bir barış antlaşmasından geçmektedir. Bu konuda iki ülkenin gösterdikleri çabayı ve son dönemde katettikleri ilerlemeyi memnuniyetle karşılıyoruz. AMACIMIZ İSTİKRAR İÇİNDE TEK BİR LİBYA’NIN OLUŞUMUNA KATKI SUNMAK Yakın bağlarımızın olduğu bir diğer ülke ise Libya’dır. Dost ve kardeş Libya ile son yıllardaki iş birliğimiz artarak devam etmektedir. Bu kapsamda askerî eğitim, yardım, iş birliği ve danışmanlık faaliyetleriyle Libyalı kardeşlerimize destek sağlıyoruz. Amacımız, toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini sağlamış; barış, huzur ve istikrar içerisinde yaşayan tek bir Libya’nın oluşumuna katkıda bulunmaktır. Tek Libya hedefine katkı sağlayan her adımı önemli ve değerli buluyoruz. Nitekim son olarak 28 Kasım’da davetimiz üzerine 5+5 Ortak Askerî Komisyonu ile Ankara’da heyetler arası bir görüşme gerçekleştirdik. SOMALİ’YE DENİZ GÜVENLİĞİ ALANINDA DA DESTEK VERECEĞİZ Türkiye olarak Afrika’nın huzur ve istikrarına büyük önem veriyor, Afrikalı dostlarımızla ilişkilerimizi daha da geliştirmeyi hedefliyoruz. Dost ve kardeş ülke olarak gördüğümüz Somali’de güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yönelik olarak eğitim, danışmanlık ve destek kapsamında icra ettiğimiz faaliyetler artarak devam ediyor. Somali ile 8 Şubat’ta imzaladığımız İş Birliği Anlaşması ile şu ana kadar yapılan faaliyetlerimizin geliştirilmesi hedeflenmektedir. Somali’nin isteği üzerine terörle mücadele konusunda kendilerine verdiğimiz desteği deniz güvenliği alanında da vermeye başlayacağız. Bu amaçla Oruç Reis Sismik Araştırma Gemimiz, donanma gemilerimizin (TCG Gökova ve TCG Gediz, TCG Ütğm. Arif Ekmekçi) refakat ve korumasında Somali’de görevlerine devam etmektedir. Öte yandan Çarşamba günü, Sayın Cumhurbaşkanımızın arabuluculuğunda Somali ve Etiyopya arasında tarihî bir uzlaşmaya da ev sahipliği yaptık. KATAR’DA DENİZ VE HAVA UNSUR KOMUTANLIKLARIMIZI TEŞKİL ETTİK Etkin bir şekilde faaliyetlerimizi yürüttüğümüz bölgelerden biri de Basra Körfezi’dir. Nitekim dost ve kardeş ülke Katar’da konuşlu Türk-Katar Birleşik Müşterek Kuvvet Komutanlığımız vasıtasıyla Katar Silahlı Kuvvetlerinin savunma kabiliyetlerinin geliştirilmesini desteklemeye devam ediyoruz. Son olarak Katar’da Deniz ve Hava Unsur Komutanlıklarımızı teşkil ederek bölgede yeni bir sorumluluk üstlendik. Böylece birliklerimiz; bölgesel deniz ve hava güvenliği için caydırıcı bir unsur olurken, aynı zamanda dost Katar Deniz ve Hava Kuvvetlerinin imkân ve kapasitesini daha da geliştirecektir. 89 ÜLKE İLE ASKERÎ ANLAŞMALAR YAPTIK Bu çalışmalarımızın yanı sıra millî menfaatlerimiz doğrultusunda ve ikili ilişkilerimizin geliştirilmesi kapsamında çok sayıda kardeş, dost ve müttefik ülke ile askerî çerçeve, eğitim, iş birliği ve yardım anlaşmaları da imzaladık. Bu bağlamda, bugüne kadar 89 ülke ile Askerî Çerçeve Anlaşması, 65 ülke ile Askerî Eğitim İş Birliği Anlaşması, 33 ülke ile Askerî Mali İş Birliği Anlaşması ve Nakdî Yardım Uygulama Protokolü imzalanmıştır. Ayrıca, 42 ülke ile Askerî Çerçeve Anlaşması ve 13 ülke ile Askerî Eğitim İş Birliği Anlaşması ve 14 ülke ile de Askerî Mali İş Birliği Anlaşması ve Nakdî Yardım Uygulama Protokolü’nün imzalanmasına yönelik müzakere süreci devam etmektedir. Bunların yanı sıra yeni anlaşmalar imzalamaya ve eski tarihli anlaşmaları güncellemeye yönelik gayretlerimiz de devam etmektedir. 2024’TE 74 ÜLKE İLE 216 GÖRÜŞME YAPTIK Tüm bunlarla birlikte 74 ülke ile ikili ve çoklu yüz yüze ve telefon görüşmeleri olarak 216 görüşme gerçekleştirildi. 28 yurt dışı ziyaret icra edildi, 24’ü Savunma Bakanı olmak üzere 55 görüşme yapıldı. 158 yabancı zevatı kabul ettik. 3 Savunma Bakanı ile telefon görüşmesi gerçekleştirdik. Ayrıca, 3 yurt dışı, 21 yurt içi olmak üzere 24 birlik ziyareti gerçekleştirdik. YUNANİSTAN İLE İLİŞKİLERDE TANSİYONUN YÜKSELMEMESİ İÇİN GAYRET SARF EDİYORUZ Yunanistan ile ilişkilerimize baktığımızda ise son dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri yapıcı bir yaklaşımla ilerletmeyi hedefleyen ortak bir tutum mevcuttur. Biz de bu sürecin barış ve huzur içinde devamına yönelik gerekli tedbirleri alıyor, tansiyonun yükselmemesi için gayret sarf ediyoruz. Diğer yandan, Yunanistan ile aramızdaki güveni artırmayı amaçlayan Güven Artırıcı Önlemler Toplantıları ve bunun sonucu olarak gerçekleştirilen karşılıklı üst düzey ziyaret ve faaliyetler de devam etmektedir. Akdeniz ve Ege Denizi’ni ilgili tüm tarafların meşru menfaatlerine saygı duyulan, iş birliği içerisinde bir istikrar ve refah bölgesi olarak görmek istiyoruz. Tabii barışçıl bir çözüm için çaba gösterirken millî menfaatlerimizden asla taviz vermeyeceğimizi ve bu konuda kararlılığımızın tam olduğunu da vurgulamak isterim. KIBRIS TÜRKÜ’NÜN GÜVENLİĞİ İÇİN HER TÜRLÜ TEDBİRİ ALMA KARARLILIĞIMIZ TAMDIR Millî meselemiz olan Kıbrıs konusunda ise bugüne kadar ortaya konulan çözüm yöntemlerinden, maalesef bir sonuç elde edilememiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 50’nci yıl dönümünde şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki, 50 yıldır Ada'ya (hem soydaşlarımıza hem de Rumlara) barış ve huzur ortamı gelmiş, akan kan durmuştur. Kıbrıs Adası’nda dengeleri bozabilecek ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin güvenliğine tehdit oluşturabilecek her türlü gelişmeyi yakından takip ediyoruz. Orta Doğu’da yaşananlar sonrası Kıbrıs adasında son dönemde artan hareketlilik ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin silahlanma faaliyetleri Ada’daki hassas dengeye zarar vermektedir. Malumunuz son olarak ABD ile GKRY arasında “Savunma İş Birliğine İlişkin Yol Haritası” anlaşması yapıldı. Bu tutum ABD’nin Kıbrıs Adası’na yönelik tarafsızlığına zarar vermektedir. ABD’nin 2020 yılında aldığı, 2022’de kapsamını genişlettiği ve 2023’te uzattığı GKRY’ye yönelik silah ambargosunu kaldırma kararını, 1 Ekim 2024 itibarıyla bir yıllığına yeniden uzatacağını açıklaması da kabul edilemez bir durumdur. Ada’da tek ve kesin çözüm; Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün tescil edilmesidir. Türkiye’nin; geçmişte olduğu gibi bugün ve yarın da Kıbrıs Türklerinin güvenliğini, huzurunu ve refahını korumak için her türlü askerî ve siyasi tedbiri alma kararlılığı tamdır. İSRAİL DEVLET TERÖRÜ UYGULUYOR Krizin en başından bugüne kadar, yalnızca bölgedeki değil dünyadaki herkesin güven ve huzuru için acil ve kalıcı ateşkes sağlanarak çatışmaların bir an önce sona erdirilmesi gerektiğini savunuyoruz. İsrail bugüne kadar alınmış kararlara rağmen, bölgede haksız ve hukuksuz uygulamalarına, masum sivilleri, özellikle çocukları hedef alan katliamlarına devam etmekte, Filistinlilere devlet terörü uygulamaktadır. Öte yandan, İsrail’in Lübnan’a yönelik son saldırıları ve İran ile yaşadığı gerginlik tüm bölgenin kaosa sürüklenme tehlikesini artırmış, İsrail saldırılarının Gazze ile sınırlı kalmayacağı, bölge geneline yayılacağı endişemizin ne kadar haklı olduğunu da göstermiştir. Zira İsrail, işgalci zihniyetini her fırsatta ve gittikçe artan bir saldırganlık ve hukuk tanımazlıkla ortaya koymaktadır. Öyle ki Suriye’de meydana gelen son gelişmeler sonrası İsrail’in Golan tepeleri bölgesindeki yeşil hattı işgali ve Şam’a yönelik saldırıları, bu konudaki haklılığımızın son göstergeleridir. Uluslararası camianın bölgeyi büyük bir tehlikeye sürükleyen bu saldırgan devlete karşı daha da somut adımları bir an önce atması gerekmektedir. Bir kez daha vurgulamak isterim ki; Orta Doğu’da kalıcı barış ve istikrar için 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan egemen, bağımsız ve coğrafya bütünlüğüne sahip bir Filistin Devleti’nin kurulması şarttır. Öte yandan İsrail’in saldırganlığı altında zor durumda kalan Gazze’ye ve Lübnan’a insani yardımlarımızı ulaştırmaya devam ediyoruz. Bu kapsamda, 19 uçak ve 11 gemi ile 275 bin ton yardım malzemesi bölgeye gönderilmiştir. Ayrıca 10 Ekim’de, çok az sayıda ülkenin yapabileceği çok önemli bir tahliye operasyonunu, Beyrut Limanı’ndan gerçekleştirdik. RUSYA-UKRAYNA SAVAŞININ SONLANDIRILMASI İÇİN ÇOK YÖNLÜ ÇABALARIMIZI SÜRDÜRÜYORUZ Karadeniz’de ise Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş nedeniyle hassasiyet devam etmektedir. İki komşumuz arasındaki bu savaşın sonlandırılması için Türkiye olarak en başından itibaren ortaya koyduğumuz çok yönlü çabalarımızı sürdürüyoruz. Barış olacaksa yine iki tarafla da görüşebilen tek lider olan Sayın Cumhurbaşkanımızın girişimleriyle olacaktır. Karadeniz’e en uzun kıyı şeridine sahip ülke olarak bölgesel sahiplik yaklaşımımızın her zaman altını çiziyor, bu yaklaşımımız çerçevesinde faaliyetlerimizi yürütüyoruz. Bu doğrultuda Karadeniz’de gerginliği azaltan ve dengeyi tesis eden Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni dikkatle, sorumlu, tarafsız ve tavizsiz bir biçimde uyguladık, uygulamaya devam ediyoruz. Aynı şekilde NATO Müttefiklerimiz; Bulgaristan ve Romanya ile birlikte tesis ettiğimiz Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu ile Karadeniz’deki güvenliğe katkılar sağlıyoruz. Temennimiz, tüm dünyayı etkileyen ve yaklaşık üç yıldır devam eden bu savaşın bir an önce son bulmasıdır. NATO’YA KATKI SAĞLAMAYA DEVAM EDİYORUZ Türkiye; NATO İttifakı’na katıldığı günden bu yana üstlenmiş olduğu tüm görevleri başarıyla yerine getirmeye; NATO’nun ikinci büyük ordusu olarak NATO kuvvet yapısına, misyon, operasyon ve karargâhlarına katkı sağlamaya devam etmektedir. Bu kapsamda Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; - 10 Ekim 2023’te bir yıl süreyle komutasını devraldığı Kosova Barış Gücü (KFOR) Komutanlığı görevini uluslararası sorumluluğun gerektirdiği tam bir tarafsızlık ve şeffaflık içerisinde başarıyla yerine getirmiş, - 18 Ekim 2024’te üstlendiği KFOR Komutan Yardımcılığı görevini devralmış, - 1 Aralık 2024-1 Aralık 2025 tarihleri arasında 65’inci Mekanize Piyade Tugayı Komando Taburumuz ile KFOR İhtiyat Taburu görevini, - 1 Temmuz 2024’te; 4 yıl süreyle üstlendiğimiz Karadeniz Müşterek Görev Kuvveti (CTF BLACK) ile yine 1 yıl süreyle üstlendiğimiz Akdeniz Müşterek Görev Kuvveti (CTF MED) Komutanlıklarını, - 24 Temmuz 2024’te 7’nci kez devraldığı deniz haydutluğuna karşı Birleşik Görev Kuvveti (CTF-151) komutasını, - 3 Aralık 2024’te Kanada Deniz Kuvvetlerinden devraldığı NATO Daimî Deniz Görev Grubu-2’nin komutasını başarıyla sürdürülmektedir. Ayrıca, NATO Daimî Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu-2’nin komutasını da 16 Aralık’ta, 6 aylığına devralınacaktır. Bosna Hersek’teki Avrupa Birliği Gücü Althea Harekâtı Manevra Bölüğü rotasyonu kapsamında ise bir motorlu piyade bölüğümüz 1 Ocak 2025 tarihi itibarıyla İtalya’dan görevi devralacak ve 30 Haziran 2026’ya kadar 18 ay süreyle görevini sürdürecektir. TSK 2024’TE 140 TATBİKATI BAŞARIYLA İCRA ETTİ Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, hâlihazırda yürüttüğü tüm operasyonları ve görevlerinin yanı sıra; etkinlik ve caydırıcılığını daha da artırmak için ulusal ve uluslararası eğitim ve tatbikat faaliyetlerini de aralıksız sürdürmektedir. 1 Ocak’tan itibaren 39’u NATO, 32’si Millî, 48’i Davet ve 21’i Özel olmak üzere toplam 140 tatbikat başarıyla icra edilmiştir. 2024 yılında; Kara Kuvvetlerimiz, 10 bölgede aynı anda harekât icra etmiş ve etmekte, Deniz Kuvvetlerimiz, 125 bin 766 saat seyir gerçekleştirmiş, Hava Kuvvetlerimiz, 72 bin 965 sorti, 143 bin 726 saat uçuş yapmış, Farklı coğrafyalarda 70 bin personel ile 20 görev icra edilmektedir. 35 BÜYÜK ORMAN YANGINI SÖNDÜRMEK İÇİN 114 HELİKOPTER İLE DESTEK SAĞLADIK Bakanlığımız tüm bu faaliyetlerinin yanı sıra, yaşanan afet ve acil durumlarda, diğer kamu kurum ve kuruluşlarından gelen talepler çerçevesinde arama, kurtarma, ulaştırma, güvenlik, barınma ve iaşe desteği de sağlamaktadır. 1 Mayıs-30 Kasım 2024 (yangın mevsimi) tarihleri arasında Orman Genel Müdürlüğünün talebine istinaden 35 büyük orman yangınına 114 helikopter ile 3.558 sorti ve 7 bin tondan fazla su atımı yapılarak destek sağlanmıştır. MİLLÎ TEKNOLOJİ HAMLESİ, ÜLKEMİZ İÇİN ELZEMDİR Savunma sanayii alanında güçlü ve bağımsız olmayan milletlerin geleceğe güvenle bakabilmeleri mümkün değildir. Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliği ve teşvikiyle mütemadiyen geliştirilen yerli ve millî savunma sanayii ürünü silah sistemleriyle Türk Silahlı Kuvvetlerimizin imkân ve kabiliyetleri her geçen gün daha da artırılmaktadır. Bu anlayışla başlatılan ve üzerinde hassasiyetle durduğumuz “Millî Teknoloji Hamlesi”, egemenlik ve bağımsızlığımız için vazgeçilmez olduğu gibi ülkemizin jeopolitik ve stratejik konumu itibarıyla da elzemdir. Savunmamız ne kadar güçlü ve bağımsızsa, yarınlarımız o kadar güvenlidir. Bugün insansız kara, deniz ve hava araçlarından helikopterlere, silah ve akıllı mühimmatlardan füzelere, hava savunma ve elektronik harp sistemlerine kadar geniş bir yelpazede ihtiyacımız olan teknolojileri, yerli ve millî olarak tasarlayıp üretiyor ve çok sayıda ülkeye de ihraç ediyoruz. Tasarımdan üretime kendi imkânlarımızla geliştirdiğimiz sistemleri kardeş, dost ve müttefik ülkelere de ihraç ederek ekonomimize de önemli katkılar sağlıyoruz. Bu kapsamda büyük bir başarıyla hizmet veren ve dünya klasmanında takdir gören silahlı/silahsız insansız hava sistemlerimiz; Akıncı, TB-2,TB-3, Aksungur, Anka ve üretimi devam eden Kızılelma ve Anka-3’ün yanı sıra; - Temel eğitim ve hafif taarruz uçağımız “HÜRKUŞ”, - Jet eğitim uçağımız “HÜRJET”, - Genel maksat helikopterimiz “GÖKBEY” ve taarruz helikopterimiz ATAK, - İlk yerli ve millî savaş uçağımız KAAN, - Ana Muharebe Tankımız ALTAY, - MİLGEM projesi kapsamında üretilen korvetler, - Millî Denizaltı (MİLDEN Projesi), - İSTİF sınıfı fırkateynler ve özellikle TCG ANADOLU ülkemizin savunma sanayi atılımlarının en somut örnekleridir. Son olarak geçtiğimiz ay Bayraktar TB-3’ün, millî gururumuz ve donanmamızın amiral gemisi TCG Anadolu’dan ilk kalkış ve inişini başarıyla gerçekleştirmesi de / yerli ve millî savunma sanayindeki adımlarımızın en son örneğidir. Ayrıca, Dizayn Proje Ofisimiz tarafından, yerli ve millî olarak tasarlanan ve üretilen Ada Sınıfı korvetlerimiz ve İstanbul firkateynimizden sonra / 3’üncü proje olan TF-2000 hava savunma harbi muhribi ile 4’üncü proje olan millî uçak gemisinin tasarım faaliyetleri de başarıyla devam etmektedir. Önümüzdeki yılın ilk aylarında, bu iki proje kapsamında sac kesme faaliyetlerinin de yapılmasını planlıyoruz. Öte yandan uzun menzilli hava savunma sistemleri (SİPER), füze teknolojileri ve elektronik harp sistemleri gibi kritik savunma sanayi projelerimizde de önemli aşamalar kaydedilmiştir. Türk savunma sanayisinin önemli bir yapıtaşı olarak hayata geçirilmekte olan Çelik Kubbe; kısa, orta ve uzun menzilli hava savunma silah sistemlerimizin (KORKUT, HİSAR-A/HİSAR-O, GÖKDEMİR, SİPER) entegre biçimde görev yapmasını sağlayan, günümüzün tehditlerini bertaraf etme kabiliyetine sahip etkili ve katmanlı bir hava savunma mimarisidir. Bu “güvenlik şemsiyesi”ni inşa edecek teknolojik olgunluğa erişmiş durumdayız. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

51,702 次观看 • 1 年前

Fransa'nın Pasifik'teki sömürgesi Yeni Kaledonya'da işler karıştı. Yeni Kaledonya, aslında resmi olarak sömürge değil zira hiçbir sömürge resmen sömürge değildir. Ya kolonidir, ya "deniz aşırı topraktır" ya özerk bölgedir ya da "Tam bağımsız, faizleri tavan ama parası çöp" bir ülkedir. İşte Yeni Kaledonya bu en sondaki fenafillah mertebesine henüz ulaşamamış olan "Deniz aşırı özel bölge" sıfatında bir ülkedir. Biraz tanıyalım ve meseleler ne durumda ve ne şekilde seyredecek öngörülerimizi ve yarısı ciddi yarısı hikaye bir floodu paylaşalım. Yeni Kaledonya, 18.000 km2 bir alana sahip ve Pasifik'te bu boyutta adalar azdır. Genellikle Avustralya ve ABD arasındaki bu sahada ufak adalar vardır ve çoğunda da insan yaşamaz zira yaşamaya elverişli değildir. Bu sebepten Fransa, buralardaki adaların bir kısmını nükleer deneylerde kullanmıştır. Kaledonya'yı ise deyimi yerinde ise özel tutmuş, hiçbir nükleer deneme yapmamış, hiçbir nüklleer çöpü göndermemişlerdir. Bu ise Kaledonya'daki yerlilerin değil, orada sayıları hayli önemli derecedeki (%27) fransız kolonistlerin yüzü suyu hürmetinedir. Buradaki Fransız kolonistler, Bankaların ana çalışanları, müdürleri, burada bulunan ordunun subayları, kolluk kuvvetleri, üniversitelerdeki akademisyenlerin çoğunluğunu oluşturan gruptur. Esasen bu saydığım ve toplumun kaymağını oluşturan kısım da bu %27'nin tamamıdır. Halkın etnik çoğunluğunu oluşturan ana grup ise %40 ile Kanak yerlileridir. %40 neden çoğunluk? Derseniz, etnik çoğunluktan bahsederken eğer çok etnisiteli bir ülkede sizden daha kalabalık yüzdeye sahip olan yoksa siz %20 ile bile çoğunluk olabilirsiniz. Etnik çoğunluk demek nüfusun çoğunluğu demek değildir. Hele Kıbrıs'ın iki katı kadar büyük bir adada 270 bin nüfus, gayet az bir nüfustur ve bu kadar geniş bir adada egemen olup buradan Fransız ordusunu kovmak için km2'ye en az 100 kişilik bir nüfus yoğunluğu ve genel toplamda %60'lık bir etnik çoğunlukları olmalıdır. Şu andaki durumla sadece dünya çapında haber olurlar. Daha fazlası değil. %40'lık Kanakları takip eden %8 ve diğer %1-2-3'lük pasifik yerlileri ise bu nüfus yoğunluğu düşük adalarda egemen olacak profili sunmuyor. Zira bu iklimlerde böyle ciddi bağımsızlık savaşları nadiren olur ve istisnalar (Timor ayrılık savaşçıları gibi) Avrupa'nın desteklediği gruplar olmuştur. Yeni Kaledonya aslında kötü bir ekonomiye sahip değil. Ülkede çıkarılan nikel olduğu gibi Fransa'ya veya Çin'e gider. Fransa bunu ücretsiz alırken Çin'e gönderilenlerin parası da Kaledonya'nın %27'lik kesiminin cebine girer. Demir (1,39 Milyar Dolar), Nikel Cevheri (825 Milyon Dolar), Nikel Matlar (586 Milyon Dolar), Ham Nikel (13 Milyon Dolar) ve Uçaklar, Helikopterler ve/veya Uzay Araçları (7,23 Milyon Dolar), çoğunlukla Çin'e ihraç edilirken ki bu 1,79 Milyar Dolar eder, Güney Kore'ye (403 Milyon Dolar), Japonya'ya (334 Milyon Dolar), Tayvan'a (57,1 Milyon Dolar) ve İspanya'ya (51,4 Milyon Dolar) ihracatla Kaledonya aslında Türkiye'nin KKTC'de başaramadığı bir hikayenin başarılmış versiyonudur. Bu da Türkiye'ye ders olmalıdır zira KKTC'de daha fazlası olan doğal kaynaklara rağmen şu anda orada İsrail'e emlak satarak para kazanmaktan, kumarhane ve üniversite işletmekten başka bir ekonomi yoktur. Peki insan niçin ayaklanır? Kaledonya neden ayakta? Siz eğer etnik çoğunluğunu oluşturduğunuz ülkede hapishanelerdeki tüm mahkumların %92'sini oluştursanız, Kaledonya'da yaşayan Fransız ailelerde işsizlik %5 iken sizde %40 olsa ne derdiniz? Tabii ki hoşnutsuzluk duyardınız. İşte onlar da duyuyor. Aslında bu hoşnutsuzluk Kanaklarda hep vardı. Ülke, dünyanın en zengin 25 ülkesi arasında (ülke olmasa da) yer alsa da bu aslında bir istatistiki yanılgıdır zira coğrafyadaki yırtmaç ekolünü bilenler bizi anlayacaktır. İstatistik, yırtmaç gibidir. Göstermek istediğinizi gösterir, gizlemek istediğinizi gizler. Yeni Kaledonya'da varoşlarda yaşayanlar hep Kanak yerlileridir. Evsizler Kanak'tır. Refahtan pay alamayanlar da Kanaklardır. Nüfusları artanlar da Kanaklardır ama kapital yoksa artan nüfus zafer getirmez. Yeni Kaledonya'nın bağımsız olmak için sokaklara çıktığı bu günlerde bağımsızlıklarına kavuşmalarını pek ihtimal dahilinde görmüyorum. Toprak üzerindeki demografik hakimiyetleri, nüfus yoğunluğu azlığı gibi kriterlerle bakıldığında Fransız ordusunun ezip geçeceği bir gariban halktır bunlar. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Fransa'nın Rusya'ya karşı şahince çıkışlarına Rusya'nın bu bölgedeki bir cevabı olarak da yorumlayabiliriz ülkede olan olayları. Ancak bağımsızlık ve bağımsızlık hareketleri açısından ergenlik evresindedir bu bölge. Çünkü ateşli sokak protestoları ile başlayan hareketler, devlet kurumlarını ateşe vermek dışında bir yere varamaz. Ülkeye kaçakçılar tarafından sokulan silahlar da olmadığı için silahlı hareket çok kısıtlı kalacak ve bu da bölgedeki Fransız tugayı tarafından ezilerek etkisiz hale getirilecektir. Var sayalım bağımsız oldular yine de sömürü şekil değiştirip aynen devam edecektir. Zira bu tür ülkelerde fakir, bağımsız bile olsa zengin onu sonrasında yeniden köle etmeyi bilir. Yeryüzünde hiçbir fakir halk yoktur ki bağımsızlığını ve cehaletini aynı anda koruyabilsin. Bağımsız olan her fakir ülkenin cehaleti ile onu yeniden ve sürekli olarak ebediyen köle halinde tutabilirsin. Bu da nasıl olur? Bir bakalım. Yeni Kaledonya, sokak hareketleri, ateşli protestolar, kitlesel ayaklanma ve silahlı hareketle bağımsız oldu diyelim. Bir "milli liderleri" çıkara ve ülkeyi tıpkı şimdilerdeki Rwanda'nın idealist lideri Kagame gibi harika şekilde yönetir. Ne çıkarılan Nikel Fransa'ya gider ne de Çin ve Kore'ye satılan hammaddelerin parası Fransız bankalarına akar. Artık her şey Kaledonya içindir. Ülke kalkınır, milli bir ruh inşa edilir ama ondan sonra gelenler eski liderin mirasını eleştirip daha iyisini yapma iddiası ile ülkeye bir anda farklı bir kimlik verme yoluna giderler. Fakir ne kadar bağımsız olsa da cehaleti ile kendisini yeniden sömürge haline getirir kuralı daima işler. Fransa bir anda ülkenin liderine gaz verir ve ona "Gel seni Büyük Pasifik projesinin eş başkanı yapalım" der. Lider gazlanır ve hayalindeki Büyük Pasifik projesinin lideri olmak için boyundan büyük işlere kalkışır. Ordusunu sağa sola olmadık yerlere yollar ve bölgedeki istikrarın dibine dinamit koyar. Bu masraflı işler ekonomiyi sallarken milli gazla büyük katedraller inşa edilip birbirinden büyük Yeni kaledonya bayrakları dikilir. Maaşları ödemek için para basılırken karşılıksız paraya karşılık bulmak için ülkeye döviz gelmelidir ve bu döviz de Fransa'dan bulunur. Fransa ülkeye dövizi babasının hayrına vermeyecektir. Onu %25 faizi ile almak için verecektir. Dolayısıyla eskiden ülke zenginliklerinin %20'sini alan Fransa, bu kez de yine %20 almaya devam eder. Kalan %5 ise ülkenin başındaki "milli lider" veyahut Yeni Kaledonya'nın "dünya lideri" olan tasfiye memurunun hakkıdır. %5 tüm dünyada simsar hakkıdır. Halk ne alırsa bu %25 faizle cebindeki paranın her ay %25'ini sömürüye vermeye devam eder. Bu sömürüyle ne kadar çalışılsa da başkent Numea'daki insanın durumu asla düzelmez. Çalışanlardan daha da ucuza çalışması için ülkeye doldurulan Jawalı işçiler ucuz endüstri kollarında çalışırken liderin emriyle Kanak halkına ateş edecek bir emir kulu kitleyi de oluşturacaktır. Diğer yandan Yeni Kaledonya'nın bağımsız ve milli lideri, pasifiğin en büyük havalimanını yapmış ve bunu da paraları yurtdışında Fransız bankalarına yatıran işadamı arkadaşlarına paslamıştır bile. Havalimanının gelmeyen yolcuları için bile devlet kesesinden paralar ödenmeye devam edecektir. Görünürde havalimanı iş adamlarına ait olsa da Kaledonya liderinin oğlu oradaki en yağlı noktaları işletmektedir. Liderin oğlu, kızı, damadı ve yanında poz verdiği herkes bir yerlerin başındadır. Kızı veya oğlu da masum görünüşlü biri veya süzme saf biri de olabilir. Misal, bir yerlerinden hasta raporu alıp Yeni Kaledonya ordusunda askerliğe gitmeyip aynı hasta yerlerini kullanarak 5-6 çocuk yapmış olabilir. Sorun yoktur. Kanak yerlileri ölmek için hep hazırdır ve Büyük pasifik projesi için top yemi olmak sorun değildir. Tüm Kanak halkı bunu sorgulamaz zira halkın arasında arada bir mikrofon tutulan Fransa'da yaşayan gurbetçi Kanaklar sıklıkla milletin fukaralık acısını sulandırırlar. Bizim Fransa'da kurulu düzenimiz olmasa vallahi gelirdik yeğenim. Bak cennette yaşıyorsunuz, kıymetini bilin. Hem millet kafeteryalarda baksanıza Numea'da kafeler dopdolu madem para yok bu ülkede hiç kafeler dolu olur mu? Var ki harcıyorlar... kıymetini bilin milli liderinizin...! diyebilir. O esnada binlerce kişinin paylaştığı katolik inancın kardinali olan Kanak piskoposu lüks aracıyla sağda solda devlete itaat ve tasarruf konulu vaazlar vermektedir ve ülkenin çoğunda halkın Katolik inancına zerre kadar itimadı, güveni ve sempatisi kalmamıştır. Papaz-hatip okulu mezunları iyi görevler alırken Kanak gençlerine intihar ya da Fransa'ya gurbet seçeneği kalmıştır. Sorun değildir. Ne kadar kişi ülkeden giderse ülkedeki zenginlik o kadar az kimseye bölüneceği için kişi başına GSMH artacaktır. İnsanların büyük kısmı fakirliği de geçtik açlık sınırının altında yaşarken o esnada Kaledonya bilge lideri, dünya lideri veya Kaledonya başkanı ekstra tasarruf mesajları vermekte ve gerek kendisinin bin araçlık konvoyları gerekse eşinin lüks yaşamı gözden kaçmamaktadır. Ama sorun yoktur. Kaledonya'nın itibarı gereği Fransa'ya inat, Kaledonya lideri, Fransız cumhurbaşkanından daha iyi yaşamalıdır. Faizleri uçmuş, parası çöpten hallice olan, insanları sokakta gülümsemeden zombi gibi yürüyen ülkedeki Kanaklar da bu israf ekonomisi içerisinde katolik kardinalin de vaazlarında altını çizdiği gibi tasarruf etmeye yönlendirilir. Zenginliğin üzerinde oturan masum bir halkın bu yeni tasarruf paketleriyle, Muz yaprağı yalayıp manyok kemirmek veya Hindistan cevizi kabuğu dişlemek dışında yapacağı bir şey kalmamıştır. Artık öyle bir noktaya gelinir ki, birileri çıkıp, Fransa gelse keşke. Fransa bile bundan iyi yönetirdi diyecek kadar bağımsızlıktan, bayraktan ve Katoliklikten soğutulmuş ve cennet Yeni Kaledonya onlar için pasifik ortasında bir cehenneme dönüşmüştür. Ülkeyi kuran ilk idealist liderin inşa ettiği milli ruh böylece tüketilip hiç edilmiştir. Bu esnada, başlarda Fransa'nın gazıyla olmadık işler yapan, israf ekonomisiyle küçük ülkenin büyük ve sarsılmaz lideri yapılan yeni ulu lider ise senelerce bayraktarlığını yaptığı dini ve milli ruhun gazıyla artık kendisini daha fazla desteklemeyen Fransa'ya posta koyan açıklamalar yapar. Artık halkın hoşnutsuzluğu barizdir ve bir başka liderin geleceği de kesindir. Fransa'nın destekleri ile Kaledonya halkına alternatif gibi sunularak Numea belediye başkanlığını alan bir ittirme şahıs ile halkın hoşnutsuzluğu, Fransa'nın seçtiği bu yeni isme yönlendirilir. Bu esnada Yeni Kaledonya'nın ulu lideri, büyük başkanı senelerden beridir çoktan yurtdışına çıkarttığı yol ve havalimanlarınca akıtılan paralar ile muhalefeti de medyayı da kontrol etmeye çalışmaktadır. Trol orduları ve besleme kıtalar ile bir yanda ülkeyi senelerce yöneten ulu lider ve diğer yanda Fransa'nın seçtiği seçilmiş Numea belediye başkanının arkasında toplanmaya başlayan kitleler... halk burada tamamen etkisiz elemandır. Halkın dilinden anlayan, ona geleceği gösteren ufak milli partilere ise sandıkta köpek muamelesi çekildiği için halk da aslında sömürüye hazır ve başta belirttiğimiz cehaleti ile bağımsızlığını taşıma kabiliyetinden uzak ve tekrar tekrar sömürü olmaya namzet bir halktır. Fransa artık ülkeyi yöneten milli liderin döneminde de kar eden, ülkedeki karışıklıklarda da kar eden (paralar zaten Fransız bankalarındadır) ve bunu da kullanarak ulu lideri hizaya çeken ülkedir. Muhalefeti de kullanmakta, geleceğe yatırımı çoktan yapmaktadır. Bu esnada ulu lider de muhalefete bir jest yapıp gel Fransa'ya karşı birlik olalım ben iktidarı devrettiğimde beni ve avanemi yargılama benim başlattığım yatırımlara karşı devletin iptalini falan devreye sokma... iktidarı sana yavaş yavaş vereyim diyecektir. Zira bir saf oğul ve alsbergerli zehir gibi zeki ama asosyal damadın kendisini koruyacağından emin değildir. Çünkü liderin sadece bir oğlu ve bir damadı vardır. Bir rivayete göre bir diğer oğlu daha vardır ama aşırı asabi ve şiddet manyağı biri olduğu için kameralara çıkmaz işinde gücünde parasını kazanmaktadır.. (sonuçta hikaye ve faraziye yazıyoruz. Bob Ross gibi bu resme her saçmalığı ekleyebilirsiniz. Fırça sizin... dolayısıyla liderin metresleri, şusu busu her şeyi olabilir hatta kasetleri de) Nitekim bu görüşme sonrasında Yeni Kaledonya muhalefetinin de farklı olmadığı ve aslında hepsinin kuyruğundan Fransa'ya bağlı olduğu ortaya çıkacaktır. Ortaya çıkacak dedikse, de çoğu eğitimsiz ve sağ politikalarla devlet putuna tapmaya alıştırılmış Tropikal Kaledonya köylüsü ortaya çıkmış bir şeyi de anlama kabiliyetinde olmayacaktır. İşler böyle devam ederken Kanak yerlilerinin kaçının öldüğü, kaçının süründüğü önemli değildir. Numea'dan yola çıkan ve dünya ülkelerine gidip gelen gemilerde ne olduğu, ülkeye değil de kime ne zenginlikleri taşıdığını halk bilmeyecektir. Halk zaten ucuz palmiye yağı kuyruklarında liderlerine dua etmeye alıştırıldıkları için her sefalet içerisinde "vardır bir hikmet" diyerek hristiyan teolojisi gereği İncil'de yazdığı gibi "sana tokat atılırsa diğer yanağını uzat" demeye devam edecektir. Halkın kullanımına kapatılmış olan eski havalimanına da neyin girip çıktığı, o koca koca ambarlarda nelerin tutulduğunu halk yine bilmeyecektir ama artık avret mahalinde bir tek yaprak kalmış olan Kaledonya köylüsü, devasa Noumea havalimanına bakıp wargasm olacaklardır. Arada bakışlarını çevirdikleri devasa bayrak direklerine bakıp demlenecekleri, Okyanusunun dalgalarına, palmiye ağacının hışırtısına ölürüm Kaledonyam! şarkılarıyla kendilerini iyi hissedip yine WARgasm olacaklardır ve bu onların en temel hakkıdır. Komşu ülke FİJİ parayla oynarken Kanak ameleleri için ellerinde oynayacakları tek şey kalmıştır ama onda da fakirlik ve sefaletten dolayı mecal kalmamıştır. Zaten ülkeye doldurulan jawalı işçiler onların yerine de bunu hakkıyla yapmaktadır. Fransa'nın Büyük Pasifik projesi gazıyla girdikleri komşu adalardaki işgal ettikleri bölgeler ve oralardan gelen yerlilerin ise ülkedeki istilası bila istisna devam edecektir. Kanaklar için artık makul bir gelecek yoktur. Bağımsızlık akılsızlıkla birlikte gidecek bir kavram olmadığı için akıllanmadıkları ölçüde iyi de yaşayamayacaklarını öğrenene dek Kanaklara ne bağımsızlık ne de koloni hayatı yaramayacaktır. Artık Yeni Kaledonya'nın eski kralları veya kabile şeflerinin haşmetli savaş hikayelerini okumak, Diriliş Kaledonya, kuruluş Kaledonya, Büyük Pasifik Kaledonyası gibi filmleri izleyip en sonunda s...çış kaledonya gerçeğini tadacaklardır. İla nihaye, dünyanın bir yerinde bir Kanak okçusu ya da ciritçisinin fırlattığı ve madalya kazandığı başarılarla övünecek yahu en azından biz de büyük bir halkız diye teselli bulacaktır bu halklar... Dünyanın en rezil ülkelerinden gelen kimselerin caddelerinde insanını öldürdüğü Kaledonya yerlileri kendilerini önemli hissetmek için ya çocuklarını ya eşlerini dövecek ve travmatik bir halk olacaktır. Fakat eskiden ellerinde olan ve kendilerini %40'lık yekunu ile ülkedeki tüm etnik gruplardan da kalabalık yapan nüfus gücü de ellerinde değildir. Fakirlikleri sebebiyle üç kuruşa muhtaç olduklarından ülkelerinden mülk satın alıp yanına eşantiyon pasaport alan zengin ve şimarık FİJİ halkı, ta Fiji'deki sandıklardan Yeni Kaledonya'nın ulu lideri için oy vermektedir. Yeni Kaledonya lideri iktidardan düşmüş bile olsa bu sebepten Kaledonya anayasasının değiştirilmesini engelleyecek bir halk oyuna daima sahip olacaktır. Kanak yerlileri için artık yalayacak muz kabuğu ve kemirecek manyok da yoktur ve muhtemelen ülkelerine hakim olan laterit toprakları yiyecek ve ulu lidere katedrallerde dualar okuyup devletlerinin devamı için ekstra dualar edecek, inandıkları cenneti öbür dünyada göreceklerini sanacaklardır. Artık kurucu liderin hayatında inşa ettiği onca kurum 20-25 yıllık ulu lider iktidarında hovardaca tüketilmiş ve ülkenin kaderini kendi kaderine borçlarla ve elinde rehin tuttuğu ülke hazinesi ile bağlayan yüce liderden kurtarmak isteyen Kanak halkı yeni bir maceraya atılacaktır. Bu da kendilerini emanet edecekleri Noumea belediye başkanı şahsiyetten ve gelecekteki kayıtsız şartsız Fransa sömürüsünün devamından başka bir şey değildir. İşte Yeni Kaledonya'da olması muhtemel şeyleri gerçekle hiç alakası olmayan ve tamamen hayal ürünü, kurgu bir öngörüyle aktaralım dedik. Bunlar tabi kötü senaryo. Zaten böyle kötü bir senaryonun dünyanın hiçbir yerinde olması da söz konusu değildir. Burada yazılanlar da şu veya bu şekilde bir ülkede yaşanmamış ve hayal ürünü şeyler olduğu için bunları "darbı mesel" ve "faraziye" şeklinde ele aldık... Şimdi bu yazdıklarımızı okuyan sıradan bir Kanak bağımsızlık yanlısı bize "Yahu kardeşim sahi siz ne yaşadınız? Biz basit bir bağımsızlık istiyorduk" diyerek şaşırabilir ama biz yine de altındaki DeLorean ile Biff Tannen evreninden geçmişe gelen ve geleceği düzeltmeye çalışan Marty McFly gibi yazmış olalım da Kanaklara hayrımız dokunsun. Özetle, Yeni Kaledonya'da işler pis... Bağımsızlık denemeleri de uzun sürmeyecek. Bağımsız olsalar da daima bağımlı kalacaklar. Çare nedir? Derseniz, hasta olduğunu kabul etmeyen milletler için çare sadece bir hakarettir. Böyle büyük milletlere çare önerecek haddimiz yoktur. Kalplerimiz Yeni Kaledonya halkıyla beraber. :) Pasifiğinin dalgalarına ölürüm, Palmiye yaprağının hışırtısına ölürüm Yeni Kaledonyam!

🇹🇷🇳🇴Dr.Yüksel Hoš PhD🇧🇦

268,139 次观看 • 2 年前

Size, Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'ndan sesleniyorum. Benim burada olmam, hiçbir yurttaşımızın, AKP baskı rejiminde can ve mal güvenliğinin olmadığının en açık kanıtıdır. 18 Ocak Cumartesi günü, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP Mersin İl Kongresinde şu açıklamayı yaptı: ‘’Ülkemizin ilk 80 yılına asırların yorgunluğuyla, Birinci Dünya Savaşı’nın yükü altında kalan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin sancıları damga vurmuştur. Tek parti faşizminin; milletimizin inancına, tarihine, kültürüne yönelik tahrip edici, baskıcı politikalarının ağır bedellerini izledik” 19 Ocak Pazar günü ben de Antalya'da, 4. Zafer Partisi İl Başkanları Toplantısında, Erdoğan'ın bu açıklamasına şu cevabı verdim: ‘’Bu mücadelede, bu politik fikir mücadelesinde Zafer Partisi; PKK gibi, FETÖ gibi, IŞİD gibi terör örgütleriyle mücadele etmektedir. Bütün bunların karşısında Zafer Partisi; Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, temel ilkelerini, milletimizin ve devletimizin bağımsızlığını ve bölünmez bütünlüğünü kararlılıkla savunmaktadır. Ancak, ne yazık ki Zafer Partisi; ülkemizin bölünmez bütünlüğünü, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bırakmış olduğu değerli mirası sadece terör örgütlerine karşı değil, aynı zamanda Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye karşı da savunmak durumundadır. Recep Tayyip Erdoğan dün Mersin’de partisinin kongresinde yapmış olduğu konuşmada şöyle söylüyor: “Ülkemizin ilk 80 yılına asırların yorgunluğuyla, Birinci Dünya Savaşı’nın yükü altında kalan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin sancıları damga vurmuştur. Tek parti faşizminin milletimizin inancına, tarihine, kültürüne yönelik politikalarının ağır bedellerini izledik” demiş. Değerli Zafer Partililer, Türk milleti 1000 seneden beri Anadolu’da egemenliğini sürdürüyor. 1000 sene boyunca birçok Haçlı seferine maruz kaldık. Birinci Haçlı Seferi 1095 yılında başladı. Son Haçlı Seferi ise 1914-1922 yılları arasında gerçekleşti. Son büyük Haçlı Seferi’ni, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Anadolu’da mağlup ettik ve Haçlı ordularını Akdeniz’in soğuk sularına gömdük. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milleti için yeni bir Ergenekon’dur ve bu yeni Ergenekon’da aziz milletimiz güçlenmiş, silahlanmış ve sanayisini inşa etmiştir. Yıkılış döneminin bırakmış olduğu hastalıkları bertaraf etmiş, Hatay’ı almış ve ardından Kıbrıs’ta devlet kurmuştur. Emin olun ki son 1000 yılda gerçekleşen hiçbir Haçlı Seferi, Erdoğan’ın ve AKP’nin Türk milletine ve Türk devletine verdiği zararı vermemiştir. Hiçbir Haçlı Seferi, Türk devletine casusları sokamamış, Türk milletini Deist, Ateist veya Hristiyan yapamamıştır. Ancak, Erdoğan döneminde, Türk milletinin geniş kesimleri “Allah ile aldatanlar” yüzünden dinlerinden soğumaya başlamışlardır. Erdoğan döneminde Deist ve ateist oranı yüzde 16’yı aşmıştır. Erdoğan bilmelidir ki Cumhuriyet’i kuran kadrolar, Türk milletinin inancını, tarihini ve kültürünü korumuş ve geliştirmiştir. Türk milletinin inancına, tarihine ve kültürüne saldıran, tarihi fesli bir deliden öğrenen Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisidir. Evet, Recep Tayyip Erdoğan, Türk milletinin tarihine ortaklar getirerek, Türk milletinin tarihini çarpıtarak, Türk milletinin tarihine zarar vermektedir. Erdoğan, Türk milletinin devletini; tarikat ve cemaatler arasında dağıtarak, şirk koşanları devlete ortak ederek Türk milletinin inancına zarar vermektedir. Milyonlarca sığınmacı ve kaçağı Anadolu’ya sokarak, Türk milletinin kültürünü tahrip etmektedir. Yaşanan şey aslında bir AKP faşizmidir. Ve Zafer Partisi olarak biz, ana muhalefet gibi bu faşizmle normalleşmeyeceğiz. Biz mücadele edeceğiz ve kazanacağız. Zafer, Türk devletinin ve Türk milletinin olacaktır. Görüldüğü üzere, Erdoğan'a verdiğim cevapta; Erdoğan'ın, Atatürk ile ilgili kullandığı ifadelerin aynıları kullanılmıştır. Ertesi gün, Erdoğan'a, “Atatürk'e hakaretten” soruşturma açmayan İstanbul Başsavcılığı, bana yönelik olarak soruşturma açtığını, daha UYAP'ta dosya olmadan basına açıklamış. Saat 17.30 sularında İstanbul Başsavcılığı'nda görevli bir savcı, “kaçma şüphem olduğu ve gözaltının önünde bir engel olmadığı” ifadelerini kullanarak gözaltına alınmam için talimatı Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne bildirmiş. Öncelikle şunu ifade edeyim; beni suçlamak için 1. ve 2. Ergenekon iddianamelerinde onlarca sayfa yalan uyduran FETÖ savcıları kaçtı ama ben kaçmadım. Bir gün Ak rejim savcıları ve Ak rejim hakimleri de kaçacak ancak ben yine kaçmayacağım. Bütün toplumun tanıdığı bir siyasi partinin genel başkanı niye kaçsın? Üzerine atılı olan suç, tutuklamayı bile gerektirmiyor iken neden davet edildiği zaman gidip ifade vermesin? Savcının kullandığı 2. ifade hukukun değil, psikolojinin bir parçasıdır. “Gözaltının önünde bir engel olmadığını” ifade ediyor. Böyle bir hukuk kavramı ve anlayışı yoktur. Bu ifade, savcının, gözaltına alınmamdan, tutuklanmamdan duyduğu sevinci ifade etmektedir. Bu gözaltı talimatı üzerine Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı polis ekipleri saat 19.30'da bir lokantada yemek yerken beni gözaltına aldılar. Hastaneye götürdükten sonra başka bir ekibe devrederek İstanbul'a yolladılar. İstanbul'a bir konvoy halinde 180-190 km hızla geldik. Otomobil sürücüsünü 3 kez, “beni ölü mü diri mi teslim edeceksiniz?” diye uyarmama rağmen aynı süratle devam etti. Vatan caddesinde toplanan binlerce vatandaşımızın beni görmesine imkân vermeden binaya sokuldum. Nezarete götürmediler. Avukat ile görüşme odası dedikleri bir odada beklettiler. Gerek Ankara'dan getiren ekibin, gerek İstanbul'daki polis ekibinin nezaketlerinden asla taviz vermediklerini ifade etmek isterim. Ancak, beni görmeye gelen avukatlardan sadece biriyle görüşmeme fırsat verildi. O gece Vatan Caddesi önüne gelen bütün yurttaşlarımıza, sevgili Zafer Partisi Teşkilât Mensuplarına, değerli avukatlara teşekkürlerimi iletiyorum. Geceyi otuz santim genişliğinde, iki metre uzunluğunda bir kalas bankın üstünde geçirmem istendiğinde; polislere “bu gece İmralı'da Abdullah Öcalan daha konforlu uyuyordur” dedim. Bunun üzerine bir koltuk ve battaniye verildi. Battaniyeyi kalas bankın üzerine sererek yattım. Beni sabah 10.00’da Çağlayan adliyesine ifadeye götüreceklerdi. Ancak saat 13.30'da götürüldüm. Neden? Çünkü bir gün önce hakkımda “Cumhurbaşkanı'na hakaretten” soruşturma açan ve gözaltı kararını alan savcılar benim açıklamamda hakaret olmadığını ve beni bu şekilde tutuklayamayacaklarını biliyorlardı. Cumhurbaşkanı'na hakaret suçlamasıyla alınan gözaltı kararı tam bir hukuk kumpasıdır. Bu konuda Başsavcı ve ilgili savcılar hakkında suç duyurusunda bulunacağız. Ve bir zamanlar FETÖ savcıları bu tür kumpaslar kurdukları için nasıl ceza aldılar ise şimdi bu kumpasları kuranlar da ceza alacaklardır. Beni tutuklamak için gereken belge, ben gözaltına alındıktan sonra, İstanbul'a getirilmemi takiben, 21 Ocak sabahı erken saatlerde Kayseri Emniyet Müdürlüğü'ne verilen bir talimat ile alelacele hazırlatılan 4 sayfadır. Bu sözde belgede X'te paylaşım yapan 2 eski Zafer Partisi üyesi Murat Kaftar ve Baykal Altay ile “eski Zafer Partisi Kayseri İl Başkanımız” Hacı Ali Demirkaya’nın paylaşımlarıyla ilgili olarak suçlamalarda bulunulmuştur. Oysa bu kişiler ile ilgili soruşturmalarda takipsizlik kararı alınmıştır. Hakkında takipsizlik kararı alınan suç oluşturmayan paylaşımlardan hareketle suç oluşturulamaz. Belgede ayrıca Kayseri olaylarına katılanların “Zafer Partisi'ne müzahir” olduğu ifade edilmiştir. Kayseri Emniyet Müdürlüğü eylemciler arasında anket mi yapmış? Gerçek şudur; Kayseri olayları sırasında ne Kayseri'de ne de diğer illerde bir tek Zafer Partisi üyesi hakkında soruşturma açılmıştır. Zafer Partisi, Kayseri Emniyet Müdürlüğü ile ilgili olarak suç duyurusunda bulunacaktır. Ayrıca, Savcılık soruşturma dosyasında, benim, “olayları yatıştırmak” için attığım 2 X'e hiç yer verilmemiştir. Bu X'lerde şu ifadelerde bulunmuştum: 1) ‘’Yanlış diyebilmek için açık adını buraya yazacaksın. Kayseri’ye gideceksin. Oradan sokaktan fotoğrafını paylaşacaksın. Böyle sahte isimler ile sosyal medyadan Türk milletini sokağa çağırmayacaksın. Halk tepki gösterdi. Bu yol ile kimse yollanmaz, sadece ülke emperyalizmin istediği gibi karıştırılır. Suriyelileri, Afganları yollamak istiyorsan oyunu Zafer Partisi’ne vereceksin ve hukuk içinde gidecekler. Sevgili Kayserililer, polis bizim, devlet bizim, ülke bizim. Şehrinize sahip çıktınız. Artık evinize dönün. Bilinçli, bilinçsiz tahrikçilere izin vermeyin.” 2) KAYSERİ’de Eskişehir Bağları Mahallesi’nde: * Suriyeli bir sığınmacı, 5 yaşındaki başka bir Suriyeli kız çocuğuna tecavüz etti. * Tecavüzcüyü almak isteyen polise karşı, tecavüzcünün yakınları zorluk çıkardı ve olaylar büyüdü. * Mahallede yaşayan Türkler, olayı duyunca polise direnen Suriyelilere tepki gösterdi. Diğer mahallelerden gelen Türkler de sokağa çıktı ve Suriyelilere tepki gösterdi. * Olaylar büyüdü. Polis sayısı yetersiz kalınca valilik tarafından acil görev çağrısı yapıldı. * Valilik, polislere Suriyelileri koruyun talimatı verdi. Suriyeli nüfusun yoğun olduğu Danişmend Gazi Mahallesi’nde, Kayseri halkı sokağa çıkarak gösterilere başladı. O mahalleye de polis sevk edildi. Olayların bu noktaya gelmesinin nedeni, hiç şüphesiz şımartılan Suriyelilerin tecavüzcüyü polise teslim etmeyip direnmesidir. Sevgili Kayserililer, polis güçlerine yardımcı olarak evlerinize dönün. Tepkinizi gösterdiniz. Olayların büyümesi Türkiye’nin düşmanlarının işine yarayacaktır.” Ayrıca, olayların başlamasından sonra 2 Genel Başkan Yardımcımı ve 1 Genel Başkan Başdanışmanımı Kayseri'ye yolladım. Seyit Yücel, Ali Dinçer Çolak ve 15 Temmuz gazisi Emekli Emniyet Müdürü Fatih Eryılmaz'ı Kayseri'ye yolladım. Kendilerinin Kayseri Emniyeti ile yaptığı temaslardan hiç bahsedilmemiştir. Savcı bu alelacele hazırlanan belge dışında bana, büyük bir çoğunluğunu 2020-2021-2022 yıllarında paylaşmış olduğum sığınmacı Suriyeliler ve kaçak Afganlar ile ilgili paylaşımlara ilişkin sorular sordu. Öncelikle hiçbir X paylaşımımda ne sığınmacı Suriyelilere yönelik ne de Afganlara yönelik bir öfke, nefret ifadesi bulunmaktadır. Yaptığım paylaşımların çoğu “alıntı” paylaşımdır. Yani başka bir kaynakta bahsedilen haberi alıntılayarak paylaşım yapmış olduğum görülmektedir. Diğer paylaşımları yalanlamayan resmi makamlar benim paylaşımım üzerinden yalanlamayı yayınlamışlardır. Örneğin eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş; “Hatay'da Suriyelilere toprak, ekilebilir arazi satıldığı” açıklamasını yapmış. Ben de bu açıklamayı alıntılayarak paylaştım. Hatay Valiliği Lütfü Savaş'ı değil beni yalanlamış. Bunun için tutuklandım. Mersin'den bir genç beni aramış. “Kardeşimi Suriyeliler bıçakladı. Ben Mersin'in yerlisi bir ailenin evladıyım. Arkadaşlarımı zor tutuyorum” demiş. Ben de bu gencin ismini vererek “sakin olmalarını, Mersin Emniyetine güvenmelerini, Mersin polisinin suçluları yakalayacağını” ifade etmişim. Ve X paylaşımını Mersin Emniyetini adresleyerek paylaşmışım. Mersin Emniyeti açıklama yaparak bıçaklayanın Suriyeli olmadığını iddia etmiş. Ben ailenin iddiasını açıkladım. Üç saldırganın ikisinin Suriyeli birinin de Türkiye doğumlu Türk vatandaşı olduğu paylaşımda açıklanmıştı. Mersin Emniyet Müdürlüğü'nün açıklamasının doğru olup olmadığı araştırılmalıdır. Çünkü Mersin Emniyet Müdürlüğü daha önce de; artık Şam Caddesi diye anılan, Mersin'in Fasih Kayabalı Caddesi'nde, ön adı ONUR olan bir Türk gencinin, bir Suriyeli tarafından öldürüldüğü haberini gizlemişti. Özetle bu ve benzeri; Kayseri olayları ile hiçbir ilgisi olmayan, herhangi bir nefret ifadesi olmayan, AKP hükümetinin; “açık sınır” ve “yanlış sığınmacı ve kaçak politikasını” eleştiren paylaşımlarım gerekçe gösterilerek tutuklandım. Tutuklama sorgusuna, -üç avukatın dışında- vekalet verdiğim avukatlarım bile alınmadı. Değerli basın mensupları, tutuklanmamın gerçek nedeni; Erdoğan'ın, “tutuklanmamı emretmiş” olmasıdır. Bunun nedeni; Erdoğan ve Bahçeli'nin, “Milli-Üniter-Laik Türkiye Cumhuriyeti”nin, PKK terör örgütü elebaşı ile birlikte, "yeni paradigma" çerçevesinde Türk-Kürt-Arap Federasyonu'na dönüştürme kararına, Ümit Özdağ ve Zafer Partisi'nin, plânı ifşa ederek, aktif şekilde direnmesidir. Ayrıntıları ile hazırlandığı, her detayın konuşulduğu ve ilmek ilmek örüldüğü, eski AKP milletvekili İhsan Aslan tarafından ifade edilen plânın içinde nelerin bulunduğu ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın baş hukuk danışmanı Mehmet Uçum'un X paylaşımlarında açıklanmıştır. Bu plan, öyle büyük bir tehdittir ki; Devlet Bahçeli bile “önümüzdeki dönemde çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez” demiştir. Türkiye'yi parçalayacak bu plâna muhalefet edeceğiz, direneceğiz. Değerli basın mensupları, Büyük Türk Milleti, binlerce genç Mehmetçik, polis ve korucu kardeşimiz hayatlarının baharında şehit oldular. Binlerce genç Mehmetçik, polis ve korucu gazi oldular. Genç öğretmen kardeşlerimiz şehit edildiler. Gara'da, PKK ininde rehin tutulan 11 asker ve istihbaratçı kardeşimiz alçakça infaz edildiler. Ben de şimdi Silivri'de Öcalan için rehin tutuluyorum. Benim Silivri'deki tutukluluğum, şehitlerimizin aziz anısına saygı duruşudur.

Zafer Partisi

134,135 次观看 • 1 年前

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, beraberinde Bakan Yardımcısı Salih Ayhan ile "NATO'nun Ankara Zamanı: Dayanıklı Bir İttifak İçin Stratejik Konumlanma" konulu konferansa katıldı. İletişim Başkanlığı ve SETA Vakfı iş birliği ile düzenlenen panelde konuşan Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: TÜRKİYE NATO’DA BELİRLEYİCİ AKTÖRLERDEN BİRİ HÂLİNE GELDİ Bugün Türkiye’nin NATO’ya katılışının 74’üncü yılı vesilesiyle düzenlenen bu anlamlı panelde sizlerle bir arada bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Öncelikle nazik davetiniz için teşekkür ediyor, böylesine mühim bir organizasyonun düzenlenmesinde emeği geçen Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığımıza ve SETA Vakfımıza teşekkürlerimi sunuyorum. Bu vesileyle İttifak’ın bugüne kadar geçirdiği dönüşümü, Türkiye’nin bu süreçte üstlendiği stratejik rolü ve değişen güvenlik ortamı karşısında NATO’nun gelecek dönem vizyonuna ilişkin değerlendirmelerimizi paylaşmak için kıymetli bir zeminde buluştuğumuza inanıyorum. NATO kurulduğu 1949 yılından bu yana üye ülkelerin güvenliğini korumayı hedefleyen kolektif savunma ilkesini kurumsallaştıran ve uluslararası güvenlik mimarisinin en köklü ve en uzun ömürlü ittifakı olarak varlığını sürdürmektedir. Tarih boyunca birçok ittifak kurulmuşsa da bir kısmı kısa sürede dağılmış bir kısmı ise değişen tehdit ortamı karşısında işlevsiz hâle gelmiştir. NATO ise farklı dönemlerin meydan okumalarına uyum sağlayabilen siyasi dayanışmasını koruyabilen ve askerî caydırıcılığını sürekli yeniden üretebilen yüksek kapasiteye sahip bir yapı olarak varlığını devam ettirmiştir. Bu yönüyle NATO askerî bir ittifak olmanın ötesinde değişen güvenlik ortamına hızlıca entegre olabilen dinamik ve sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi olarak öne çıkmıştır. Türkiye ise 1952 yılında İttifak’a katıldığından bu yana bu büyük kurumsal mimarinin yalnızca bir parçası olmamış kararları etkileyen, risk üstlenen, sahada sonuç üreten ve müttefiklerin güvenliğine doğrudan katkı sağlayan belirleyici aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Bu çerçevede ülkemiz sahip olduğu jeostratejik konumu, yüksek askerî kapasitesi ve kriz bölgelerine coğrafi yakınlığı ile NATO’nun kolektif savunma yapısının güneydoğu kanadında cephe ülkesi olarak başladığı üyelik sürecinde artık kendisini merkez ülkelerinden biri olarak konumlandırmaktadır. TÜRKİYE SAHADA BELİRLEYİCİ KATKILAR SUNDU Elbette, İttifak’ın bugüne kadar artarak gelişen güçlü yapısının nasıl şekillendiğini daha iyi anlayabilmek için NATO’nun tarihsel gelişim sürecine kısaca bakmak da yerinde olacaktır. Bu bağlamda NATO 1949 yılında imzalanan Vaşington Antlaşması’nın 5’inci maddesi çerçevesinde bölgesel ve küresel gelişmelere göre dönüşümünü sağlayarak tarihin bugüne kadar görmüş olduğu en önemli ittifak özelliğini kazanmıştır. İttifak, İkinci Dünya Savaşı’nı müteakip Soğuk Savaş’ın gerektirdiği büyük askerî kabiliyetler bu kabiliyetleri destekleyecek altyapı ve idame tesisleri ile birlikte çalışabilirliği inşa ederek ortak güvenliği sağlamıştır. Bu dönemde NATO’nun temel önceliği kolektif savunma çerçevesinde güçlü ve caydırıcı bir askerî yapı tesis etmek olmuştur. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte uluslararası sistemde köklü bir değişim yaşanmıştır. Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” olarak tanımladığı Berlin Duvarı’nın yıkılması ile biten Soğuk Savaş beraberinde küreselleşme ve liberalizmin yaygınlaşmasının da etkisiyle müttefiklerin askerî kabiliyetlerini önemli ölçüde azaltmasına ve NATO’nun gerekliliğinin sorgulanmasına yol açmıştır. Bununla birlikte söz konusu dönemde Balkanlardaki çatışmalar ile Avrupa-Atlantik Bölgesi’ne yönelik terör saldırıları bu tartışmaları kısa sürede sonlandırmıştır. Bu dönemde NATO; ortaklıklar mekanizması ve kapasite inşası ile barışı sağlama ve koruma harekâtlarına ağırlık verirken, müttefiklerin güvenliğini sağlayacak etkili askerî kabiliyetler ve sistemler geliştirmiştir. Konvansiyonel silahlı çatışmaların NATO coğrafyasının kapısına dayanmasıyla birlikte İttifak yeniden bir dönüşüm geçirirken 2020 yılında Savunma ve Caydırıcılık Konseptini onaylamasıyla tekrar ortak savunmayı ön plana çıkarmıştır. Bu kapsamda stratejik ve bölgesel planlar hazırlanmış, bahse konu planları uygulayacak komuta yapıları tesis edilmiş ve alarm sistemleri modernize edilmiştir. Müttefikler bahse konu planların askerî kuvvet ihtiyaçlarını geliştirmek maksadıyla yeni askerî yetenek hedeflerini onaylamış ve bu hedeflerin yakalanması için gerekli savunma bütçesini sağlamayı geçen yıl Lahey’de icra edilen Liderler Zirvesi’nde taahhüt etmişlerdir. Aynı zirve ve müteakip toplantılarda ABD’nin adil külfet paylaşımı talepleri ile Avrupalı müttefikler ve Kanada’nın NATO’da daha fazla sorumluluk alması da kabul edilmiştir. Öte yandan, ABD’nin Avrupa’ya verdiği desteği azaltmaya ilişkin sınamasıyla karşı karşıya kalan NATO’nun bu yeni şartlar altında göstereceği değişim, Avrupa’nın geleceği açısından da belirleyici olacaktır. Bu gelişmeler doğrultusunda Avrupa ülkeleri kendi savunmalarını güçlendirmek amacıyla savunma harcamalarının artırılması, savunma sanayi üretiminin geliştirilmesi, tedarik zincirlerinin güçlendirilmesi ve silahlı kuvvetlerin kabiliyetlerinin pekiştirilmesine yönelik adımlar atmaktadırlar. Ayrıca hibrit tehditlere karşı koyma kapasitesinin geliştirilmesi ve silahlı kuvvetler için sürdürülebilir insan kaynağının oluşturulması gibi alanlarda çeşitli inisiyatifler, finansman modelleri ve yatırım tedbirleri hayata geçirilmektedir. Bu çabaların temelinde ise NATO’nun Avrupa güvenliğindeki merkezi rolü yatmaktadır. Nitekim bu rol sadece organizasyon yapısından değil oluşturduğu askerî kabiliyetlerden kaynaklanmakta ve Avrupa’da bu işlevi ikame edebilecek bir uluslararası yapı bulunmamaktadır. İfade etmiş olduğum bu gelişmeler, NATO’nun yalnızca kurumsal dönüşümünü değil aynı zamanda müttefik ülkelerin bu süreçte üstlendiği rollerin önemini de açıkça ortaya koymaktadır. Bu çerçevede özellikle vurgulamak gerekir ki Türkiye uzun tarihsel süreç içerisinde İttifak’ın yüzleştiği her sınamada aktif rol üstlenmiş ve sahada belirleyici katkılar sunmuştur. Şu bir gerçek ki 74 yıllık süreçte hem İttifak hem de ülkemiz çok sayıda sınamayla karşı karşıya kalmıştır. Soğuk Savaş’ın sert kutuplaşmasından Balkan krizlerine, Afganistan’dan Afrika’daki güvenlik sorunlarına, terör tehdidinden hibrit saldırılara, enerji güvensizliğinden siber risklere kadar genişleyen tehdit yelpazesiyle karşı karşıya kalınmıştır. Bu dönemde NATO proaktif bir anlayışla ve dayanışma içinde hareket ederken, tüm bu kriz ortamlarındaki tutum ve reaksiyonlarıyla dünyanın en başarılı savunma örgütü olarak da kendini açıkça kanıtlamıştır. Dolayısıyla tarihsel tecrübenin üzerine inşa edilen günümüz güvenlik ortamına bakmak, NATO’nun neden hâlen vazgeçilmez bir aktör olduğunu ve Türkiye’nin İttifak içindeki artan önemini daha net ortaya koyacaktır. GEÇİCİ ATEŞKESİ MEMNUNİYETLE KARŞILIYORUZ Sizlerin de yakından takip ettiği üzere artan risk ve tehditleri nedeniyle güvenlik paradigmalarının hızlı ve sürekli olarak değiştiği hassas bir süreçten geçilmektedir. Küresel ve bölgesel düzeyde belirsizliğin ve öngörülemezliğin hâkim olduğu bu ortamda konvansiyonel tehditler siber saldırılar ve nükleer riskte artış gözlemlenmektedir. Bölgesel çatışmalar terörizm hibrit harekât ve vekâlet savaşları yaygınlaşmaktadır. Enerji güvenliğinin çatışmaları artırma potansiyeli ticaret savaşlarının yoğun etkisi ve uzay yarışının yeni rekabet ortamı yaratma potansiyeli önümüzdeki dönemin öne çıkan güvenlik konuları arasındadır. Çin’in muhtemel bir rakip olarak ortaya çıkmasıyla başta ABD olmak üzere dünyanın dikkati büyük ölçüde Hint-Pasifik’e yönelmekte, Hindistan-Pakistan ve Pakistan-Afganistan hattında çatışma eğilimleri belirmektedir. Esasen, son 4 yıldır devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı’nın oluşturduğu çok yönlü risklerle birlikte İsrail’in son yıllarda Gazze başta olmak üzere Lübnan ve Suriye’ye yönelik saldırılarıyla bölgesel güvenliği tehdit altında bıraktığı görülmektedir. Bu kaotik ortam geçtiğimiz ay İsrail ve ABD’nin İran’a saldırıları, buna karşı İran’ın bölge ülkelerini hedef alan misillemeleri ile bölgemizi ve tüm dünyayı daha büyük güvenlik riskleriyle karşı karşıya bırakmakta ve tüm dengeleri etkileyecek bir potansiyeli de taşımaktadır. Bu yüzden dün itibarıyla ABD ve İran arasında ilan edilen geçici ateşkesi bölgenin daha büyük felaketlerle karşılaşmaması adına memnuniyetle karşılıyor, bu önemli adımın, sahada tam anlamıyla uygulanmasını ve kalıcı barışa giden yolda değerli bir başlangıç olmasını diliyoruz. MİLLÎ DAYANIKLILIĞIMIZI ARTIRACAK ÖNLEMLERİ ALMAYI ZORUNLULUK OLARAK GÖRÜYORUZ Özetle içinden geçtiğimiz dönem uluslararası güvenlik mimarisinin köklü bir dönüşüm sürecine girdiğini açıkça göstermektedir. Bu gelişmelerle ortaya çıkan değişken ve öngörülemez savunma ve güvenlik ortamında NATO’nun kritik önemi de devam etmektedir. Öte yandan içinde bulunduğumuz savunma ve güvenlik denklemi, ulusal güvenliğin ve sınırların korunmasının yanı sıra toplumların direnç kapasitesini kritik altyapıların emniyetini siber ve dijital alanın savunulmasını ve kamuoyunun manipülasyona karşı korunmasını da zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede NATO dâhil olmak üzere uluslararası güvenlik yapılarının makul, dengeleyici ve koruyucu bir bakış açısı benimsemesi yalnızca bölgesel istikrar için değil, küresel düzenin sürdürülebilirliği açısından da hayati önemdedir. Şu bir gerçek ki NATO’nun geleceği artık yalnızca askerî kapasitesine değil stratejik dayanıklılığına, uyum ve koordinasyon kabiliyetine ve siyasi bütünlüğüne doğrudan bağlıdır. Bu nedenle dayanıklılık kavramı İttifak’ın yalnızca askerî gücünü destekleyen bir unsur değil aynı zamanda hibrit ve çok katmanlı tehditlere karşı en kritik savunma hattı hâline gelmiştir. Dolayısıyla müttefik ülkelerin bu alanda geliştirecekleri kapasite NATO’nun bütüncül savunma yaklaşımının ayrılmaz bir parçasını teşkil etmektedir. Bu bakımdan bizler de kahraman ordumuzun ve göz bebeğimiz savunma sanayimizin güçlendirilmesi çabalarımızla millî dayanıklılığımızı daha da artıracak önlemleri almayı bir zorunluluk olarak görüyoruz. Burada temel soru şudur: “Tehdit artık yakındır ancak bu tehdide karşı koyabilecek gerçek bir ordu yapımız var mı?” Bu sorunun cevabı dünyanın pek çok ülkesinde savunma mimarisinde başta personel yetersizliği ve donanımsal eksiklikler olmak üzere ciddi bir stratejik kırılma yaşandığını da göstermektedir. Söz konusu durum aynı zamanda disiplin, tecrübe, muharebe devamlılığı ve komuta-kontrol kültürünün aşınması anlamına da gelmektedir. KAHRAMAN ORDUMUZ PROFESYONEL OMURGASIYLA GÖZ DOLDURUYOR Birçok ülkede askerî hazırlık düzeyi tartışılır hâle gelmişken Türkiye çevresindeki çatışma alanlarının sürekliliği, tehdit çeşitliliği ve çok boyutlu güvenlik baskıları sebebiyle stratejik kültürünü saha tecrübesiyle besleyen nadir devletlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Bugün kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıklarımızın yüksek muhariplik seviyesi, müşterek harekât kabiliyeti ve gerçek saha deneyimi sayesinde caydırıcılığını her koşulda ortaya koyabilen bütünleşik bir güç yapısına sahiptir. Nitekim kahraman ordumuz her türlü arazi ve iklim şartında meskûn mahal, özel harekât ve sınır ötesi gibi çok yönlü operasyonlarda NATO standartlarındaki ortak harekât, hızlı intikal ve lojistik destek kabiliyetleriyle personelinin eğitim sürekliliği disiplin seviyesi ve profesyonel omurgasıyla göz doldurmaktadır. Bu nitelikler dünya ordularının önemli bir bölümünün aksine hazır olma seviyemizi sürekli yüksek tutan bir kuvvet yapısının en somut göstergesidir. Bu mümtaz seviyeye stratejik öngörü, doğru personel politikaları, etkin kuvvet planlaması ve Sayın Cumhurbaşkanımızın vizyoner liderliğinde yerli ve millî savunma teknolojileriyle desteklenen modernizasyon sayesinde ulaşılmıştır. Bugün yerli ve millî savunma sanayimiz; insansız sistemler, hava savunma çözümleri elektronik harp kapasitesi, mühimmat teknolojileri, deniz platformları ve komuta-kontrol altyapılarıyla sadece ulusal savunmamıza değil, NATO’nun caydırıcılık ve savunma kapasitesine de doğrudan katkı sunan stratejik bir kuvvet çarpanı hâline gelmiştir. TÜRKİYE ARTIK MERKEZÎ BİR MÜTTEFİK OLARAK KONUMLANDI NATO’nun Caydırıcılık ve Savunma Konsepti ile beraber Türkiye terör tehdidini öne çıkarmaya devam etmiş, kendi coğrafyasında sağladığı askerî etkilere ilave olarak 360 derece yaklaşımıyla geliştirdiği kabiliyetleri ile hızlı reaksiyon kuvvetlerini harekât alanı seviyesinde sevk ve idare edebilen ender müttefiklerden birisi olmuştur. Böylece ülkemiz Soğuk Savaş dönemindeki kanat ülkesi rolünden artık Avrupa coğrafyasının tamamında güvenlik sağlayabilen merkezi bir müttefik olarak konumlanmıştır. Bu stratejik rol kapsamında ülkemiz Afganistan’dan Bosna-Hersek’e ve Kosova’ya, Akdeniz’den Baltık bölgesine kadar uzanan NATO görev ve operasyonlarında etkin bir rol üstlenmiş; askerî, lojistik ve eğitim katkılarıyla her zaman güvenilir bir müttefik olmuştur. Dolayısıyla Türkiye yalnızca bulunduğu coğrafyada değil İttifak’ın tamamında güvenlik üreten, riskleri dengeleyen ve gerektiğinde sahada sonuç alan bir müttefik olarak öne çıkmaktadır. İttifakın güçlü ve saygın bir üyesi, aynı zamanda ikinci büyük ordusuna sahip ülke olarak askerî eğitim, tatbikat, harekât ve diğer sorumluluklarımızı örnek teşkil edecek şekilde büyük bir başarıyla yerine getirmekteyiz. Türkiye NATO misyonlarına yalnızca kuvvet katkısı sunan bir ülke değildir. Eğitimden müşterek planlamaya, tatbikatlardan komuta-kontrol süreçlerine kadar uzanan geniş bir alanda İttifak’ın operasyonel etkinliğini artıran başlıca müttefiklerden biridir. Bunun en yakın ve somut örneği Steadfast Dart-26 tatbikatıdır. NATO’nun bu kapsamlı tatbikatına 2 bin 67 personelden oluşan müşterek bir kuvvet ve Anadolu Deniz Görev Grubu ile katıldık. Bu unsurların ülkemizden 6 bin 450 kilometre mesafeye, Merkez Bölgesine konuşlanması bölgedeki NATO ve davet tatbikatlarında aktif rol üstlenmesi ve Esnek Caydırıcılık Seçenekleri faaliyetine iştiraki, NATO’nun birlik ve dayanışmasına desteğimizin en açık göstergesi olmuştur. Ayrıca konvansiyonel kapasitemizi artırmaya da devam ediyoruz. Komando Tugayı kapasitemizi 25’e çıkararak ve teröre karşı 6 farklı harekât bölgesinde eş zamanlı olarak doğrudan silahlı mücadeleden kapasite inşasına kadar değişik görevler icra ederek başarılı olduk. Üç yıl içerisinde ilave Komando Tugayları teşkil ederek kapasitemizi 40’lı rakamlara ulaştırmayı planlıyoruz. Bu tugaylar muharebe sahasında kendini ispatlamış olup, günümüzde önem kazanan hibrit savaş tekniklerini en iyi uygulayan birliklerdir. Ayrıca 2028’den itibaren 2 yıl süre ile NATO’nun en kritik ve stratejik kuvveti olan ve müttefiklerin en yüksek oranda kuvvet katkısı sağladığı Müttefik Reaksiyon Kuvvetinin (Allied Reaction Force) emir ve komutası görevini üstleneceğiz. Müttefik Reaksiyon Kuvveti görevi NATO’ya verdiğimiz önemi 360 derece güvenlik perspektifimizi ve Türkiye’nin Avrupa’nın güvenliğindeki merkezî rolünü bir kez daha vurgulamaktadır. Öte yandan Kosova’da da NATO Kosova Gücü yani KFOR Komutanlığı görevini ikinci kez devraldık. Operatif İhtiyat Taburumuzu dört kez Kosova’ya konuşlandırarak Türkiye’nin Balkanlar’daki barış ve istikrar bakımından ne derece güven verici bir aktör olduğunu açık şekilde ortaya koyduk. Bunun yanı sıra Akdeniz ve Ege’de faaliyet gösteren NATO Deniz Harekât ve Misyonlarının komutası ülkemiz tarafından değişik dönemlerde sürekli olarak deruhte edilmektedir. Ayrıca, bu yıl Estonya’da akabinde Romanya’da NATO Hava Polisliği görevlerini icra edeceğiz. Türkiye tüm bu faaliyet ve katkılarıyla yalnızca sahada değil NATO’nun planlama ve karar alma mekanizmalarında görev yapan yüksek profesyonellik ve sorumluluk bilincine sahip komutanlarımız ve karargâh subaylarımız ile NATO’nun güvenlik mimarisine yön veren başlıca ülkelerden biri olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. CUMHURBAŞKANIMIZIN ETKİLİ VE GÜVENİLİR LİDER DİPLOMASİSİ, ANKARA’DAKİ NATO ZİRVESİ’NDE ÖN PLANA ÇIKACAK NATO’da askerî ve operasyonel katkılarımızın ulaştığı bu seviye doğal olarak diplomatik ve stratejik ağırlığımızı da daha görünür kılmaktadır. Ülkemizin İttifak’a sağladığı katkılar ile güvenlik üretmedeki askerî ve diplomatik güç ve en önemlisi Sayın Cumhurbaşkanımızın etkili ve güvenilir lider diplomasisi 2026 yılı NATO Ankara Zirvesi’nde ön plana çıkacaktır. İttifakların yalnızca ortak tehditlere karşı değil aynı zamanda ortak değerler ve ortak akıl etrafında güçlü kaldığını tarih bize göstermektedir. Dolayısıyla ortak değerleri paylaştığımız müttefiklerimizin liderlerinin dönüşüme ilişkin ortaya koyacağı çabalar NATO’nun değişen güvenlik ortamına uyum sağlama kararlılığının somut bir göstergesi olacaktır. Bu zirvede hedefimiz ittifakın birlik ve beraberliği ile günümüz tehdit ve sınamalarına karşı Avrupa-Atlantik bölgesinin korunmasına yönelik NATO’nun kararlılığının vurgulanmasıdır. Geleceğin NATO’sunun çok boyutlu bir güvenlik ekosistemi sağlayabilmesi maksadıyla Ankara Zirvesi’nden beklentimiz öncelikle müttefiklerin 5’inci maddeye bağlılıklarını teyit etmeleridir. Buna ilave olarak; - Müttefiklerin savunma harcama taahhütleri ve kendilerine tahsis edilen askeri yetenek hedeflerinde geldikleri aşamayı somut olarak ortaya koymaları, - Savunma üretim kapasitesini artırmak, yenilikçi ve sürdürülebilir savunma sanayi ekosistemini güçlendirmek ve yeni yetenek hedeflerine ulaşmayı kolaylaştıracak iş birliği alanlarını belirlemeleri, - Liderlerimize sunulacak olan savunma ve caydırıcılık hazırlıklarını onaylamalarıdır. Ayrıca Zirvede Avrupa Birliği’nin başta ülkemiz olmak üzere AB üyesi olmayan NATO müttefiklerini dışarıda bırakan güvenlik yaklaşımlarından vazgeçmesini ve NATO’yu destekleyici pozisyonuna geri dönmesini ümit ediyoruz. Aksi takdirde Avrupa Birliği’ni bu yaklaşımının Avrupa’nın güvenliği ve dayanıklılığına, ABD’nin Avrupa’da kuvvet azaltmasından daha fazla zarar vereceğini değerlendiriyoruz. Gerçek şu ki Türkiye güçlü savunma yetenekleri ve sanayisiyle Avrupa’nın güvenliğine ve savunmasına daha da fazla katkı sağlayabilir. Avrupalı pek çok dostumuzun bunun farkında olduğunu biliyor, diğerlerinin de bunu çok iyi analiz edeceğini ve makul bir yaklaşım sergileyeceklerini düşünüyoruz. TÜRKİYE NATO’YA AKTİF KATKI SUNAN BİR MÜTTEFİK OLMAYA DEVAM EDECEK Sonuç olarak küresel güç mücadelelerinin ve buna bağlı çatışmaların daha da artmasının muhtemel olduğu önümüzdeki süreçte NATO’nun devamlılığının ülkemiz ve Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliği açısından büyük önem arz ettiği kanaatindeyim. Türkiye bu hassas süreçte karşılaştığı krizlerde gerilimi artıran değil azaltan, çatışmayı derinleştiren değil yöneten bir yaklaşımı savunmaktadır. Çevremizdeki ateş çemberine rağmen ülkemiz istikrar adası ve güvenlik merkezi olma vasfını sürdürmekte, aynı zamanda diplomasiyi önceleyerek çatışmaların sona erdirilmesi için yoğun bir çaba sarf etmektedir. Nitekim en son İran ile ABD ve İsrail arasındaki savaşta ülkemizin Sayın Cumhurbaşkanımızın riyasetindeki makul, rasyonel, yapıcı tutum ve yaklaşımı her kesimden vatandaşlarımız tarafından doğru bulunmakta ve desteklenmektedir. Aynı şekilde ülkemizin yerli ve millî savunma sanayinde gerçekleştirdiği atılımlar da takdir edilmekte ve bekamız açısından vazgeçilmez görülmektedir. Yapılan güncel anketler de bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Türkiye olarak bekamızın korunması, egemenlik haklarımıza saygı, uluslararası hukuka bağlılık ve müttefik güvenliğinin sağlanması temel ilkelerimizdir. Özellikle belirtmeliyim ki Türkiye’nin NATO içindeki kritik rolü bağımsız karar alma kapasitesi ile müttefiklik sorumluluklarını aynı anda yürütebilen dengeli ve ilkeli bir stratejik anlayışa dayanmaktadır. Bu yaklaşım hem millî menfaatlerimizin korunmasını hem de kolektif savunma yükümlülüklerinin güçlü şekilde yerine getirilmesini mümkün kılmaktadır. Türkiye kendi güvenliğini de içeren NATO’nun uzun vadeli güvenliği kapsamındaki ortak vizyona önemli katkılar sağlama hedefini kararlılıkla sürdürmektedir. Bundan sonra da her türlü tehdide karşı müttefikleriyle entegre bir şekilde çalışan yaklaşımını devam ettirecektir. Türkiye NATO’nun güvenilir bir ortağı, etkin bir katkı sağlayıcısı ve stratejik bir denge unsuru olma rolünü başarıyla yerine getirmeye ve ittifakın dönüşüm sürecine aktif katkı sunan bir müttefik olmaya devam edecektir. Bu çerçevede bugün gerçekleştirilen bu panelin NATO’nun dönüşen güvenlik ortamı içerisindeki rolüne dair farkındalığı artırmasını ve Türkiye’nin bu yapı içerisindeki stratejik konumuna katkı sunacak yeni değerlendirmelere vesile olmasını temenni ediyorum. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken bu anlamlı organizasyonun düzenlenmesinde emeği geçen başta Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığımız ve SETA Vakfımız olmak üzere katkı sağlayan herkese bir kez daha şükranlarımı sunuyorum. Ayrıca programımıza teşrif eden siz kıymetli katılımcılara değerli katkılarınız ve ilginiz için ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kalın sağlıcakla… #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

34,388 次观看 • 6 个月前

MENZİL NEDEN GÜNDEMDE? Menzil, yarım asırdır yaptığı ilim ve irşad hizmetleriyle bilinmekteydi. Bu hizmetler Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin meşrebince; Nakşi, vakur ve gündeme gelmeden yapılmaktaydı. Onun ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, dile getirilmesinden dahi hicap ettiğimiz meselelerle gündeme geliyor, gündemde tutuluyor. İki yıllık süreçte hem ihtilafların ortadan kalkacağı ümidiyle hem de Menzil’in itibarını korumak adına sukut edilmiştir. Ancak geldiğimiz noktada ithamlar, yalanlar, iftiralar bir kesim tarafından hakikat sanılmaya başlanmıştır. Menzil’in müminlerin zihninde çağrıştırdığı güzellikler hedef alınmaktadır. İşte bu nedenle gerçeklerin bilinmesi ve “Menzil neden gündemde?” sorusunun cevap bulması için bu video hazırlanmıştır. Sorumluluk Hayatını ilim ve irşad hizmetlerine memur eden, yüzbinlerce insanın gönlünde yer etmiş olan, Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretleri her fani gibi dar-ı bekaya göç edecekti. Gavs hazretleri gibi büyük bir zatın vefatı her anlamda büyük bir hadiseydi. Kendisine “Hadimü’l-Müslimin” yani müslümanların hizmetçisi sıfatını uygun gören Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri, 30 yıllık irşad hayatı boyunca çokça hizmet etmiş ve yüz binlerce insanın gönlüne girmişti ve herkes, kendisine karşı son vazifesini yerine getirmek üzere Menzil’e akın edecekti. Şüphesiz ki bu; titizlikle planlanması gereken bir süreçti. Bu nedenle vakfın başında olması hasebiyle; Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, hazırlıkları başlatacaktı. 10 yıldır Menzil’in sorumluluğu da kendisinde olduğu için İstanbul’dan Menzil’e kadarki gerekli düzenleme ve görevlendirmeleri yapması gerekiyordu. Nitekim bu oldukça mühim ve zor vazifeyle ilgili aile fertlerini haberdar edecek ve kendileri de bundan memnuniyet duyduklarını dile getireceklerdi. Bu taziye hazırlıkları, vefattan bir hafta önce Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin bilgisiyle köy muhtarı dahil Menzil’deki tüm ilgililere sunum yapılarak anlatılmıştı. Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, süreci başlatmış; vakıf heyetine vazifeler tevdi etmiş ve her adımın titizlikle planlanmasını temin etmiştir. Bu süreçte en ince ayrıntısına kadar görev tarifleri yapılmış, hastaneden Menzil-i Şerif’teki alanlara varana kadar kimin nerede ve ne zaman ne yapacağı belirlenmişti. Devletin ilgili birimlerinden güvenlik ve sağlık gibi alanlarda destek talep edilmişti. Hasılı tüm hazırlıklar Gavs hazretleri gibi büyük bir velîye yaraşır şekilde, büyük bir hüzünle fakat daha büyük bir dikkatle tamamlanmıştı. Gavs hazretlerinin son günlerinde, durumu artık iyice ağırlaşınca, evlatları babalarının yanında toplanmışlardı. Ve 12 Temmuz günü, doktorlar, artık odaya Gavs hazretlerinin evlatlarını davet etmiş; son birkaç saatlik öngörülerini kendileriyle paylaşarak odadan ayrılmışlardı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, babasının saatler içinde son nefesini verme ihtimalini bildiği halde hastanenden ayrılarak kendisince önemli bir durumla ilgili Kasr-ı Arifan’a gitmiştir. Bu duruma bir anlam veremeyerek odaya geçen Gavs hazretlerinin diğer evlatları ve torunu Seyyid Muhammed Galip Elhüseynî ise Kur’an-ı Kerim okumaya ve dua etmeye burada devam etmişlerdir. Gavs hazretlerinin vefatıyla birlikte, artık önceden yapılan hazırlıklar, sırası geldikçe yerine getirilmeye başlanmıştır. Ancak vefattan 2 saat sonra Ahmet Mahmut Ünlü’nün kendi sosyal medya hesabından yaptığı taziye paylaşımı, oldukça tuhaf karşılanmıştır. “Bu fakîrin de şâhitliği vechile; kendisinden sonra mutlak halîfe olarak Seyyid Sâkî Erol Hazretleri’ni Menzil’deki merkez tekkeye nasbetmiş idi.” diyerek kendi kendine vermiş olduğu şahitlik payesi hem gerçek dışı hem de tuhaftı. Aileden ve yakın kimselerden hiç kimsenin şahit olmadığı bu nasbetme meselesine alakasız kişilerin şahit olduğunu ilan etmelerinin bir karşılığı yoktu. Bütün bunların ötesinde böyle bir açıklamaya, neresinden bakılırsa bakılsın gerek yoktu. Aslına bakılırsa bu, kimsenin hakkı ve haddi de değildi. Ancak o gün, Menzil’de başkaca tuhaflıklar da yaşanmıştı. Menzil’e intikal ve Menzil’de misafirlerin ağırlanması hususundaki bütün hazırlıklar harfiyen yerine getirilirken; tuhaf bir şekilde cami içi ile hanımlar tarafındaki düzen ve görevlerde değişiklik yapılmıştı. Bu değişiklikler gerekçesi, şekli ve neticeleri bakımından dikkatle değerlendirilmesi gereken değişikliklerdir. O gün özelinde yapılan düzenlemelerde camide hocalar ve talebeler yer alacaktı böylelikle hem adaben ilim ehli ön saflarda yer almış hem de düzen ve intizamla namaz ve defin işlemleri gerçekleşmiş olacaktı. Bu düzenlemeyle Gavs hazretleri, çok sevdiği âlim ve talebelerinin omuzlarında taşınmış olacaktı. Diğer taraftan Gavs hazretlerinin evlatlarının bu acılı günlerinde onlara yardımcı olmaları açısından camideki hizmet ve koruma görevlileri önceden taksim edilmişlerdi. Böylelikle hem kendileri rahat hareket edecek hem de taziyeleri rahatça kabul edebileceklerdi. Ayrıca görevliler, gelen bütün misafirlerin izdihamdan etkilenmeden hareket edebilmelerine odaklanacak; gerekli hizmetleri herkes kendi organizasyonu içerisinde hızlıca görecekti. Ancak bütün bu planlama herhangi bir istişare yapılmadan değiştirildi. Camiden hoca ve talebeler çıkarıldı, ön saflara köy dışından olduğu anlaşılan bazı adamlar yerleştirildi. Gavs hazretlerinin evlatlarına yardımcı olması için görevlendirilen korumalar ise kendi amirlerini de bertaraf ederek kendi başlarına hareket etti; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin etrafında toplanarak diğer aile üyelerini yalnız bıraktılar. Gavs hazretlerinin evlatlarını yok saydılar; oluşan karmaşadan dolayı aile ferdlerinin namaza iştirakleri bile zorlaştı. Diğer bir değişiklik ise hanımlar tarafında yapıldı. Özellikle hanımlar tarafındaki görevliler, hep birlikte misafirleri yalnızca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye intisap için koordine etmeye odaklanmıştı. Diğer 5 halifeyi yok sayarak “Posta Seyyid Saki geçti” diyerek ilanlara başlamışlardı. Vehim Bu hazırlıklar sayesinde yüzbinlerce insanın iştirak ettiği taziye süreci yapılan müdahalelerin oluşturduğu karmaşalar dışında sorunsuz geçti. Söz konusu müdahalelerin bir vehimden kaynaklandığı ise daha sonra anlaşıldı. Yapılan bu çalışmalar birkaç aklı evvel tarafından “mihrabı ele geçirmeye çalışacaklar” şeklinde lanse edilmiş ve kendilerince karşı hazırlık yapılmıştı. Bu vehim ve zannın, uzunca bir süredir, Gavs hazretleri hayattayken, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin etrafında toplanan bir güruh tarafından oluşturulduğu ve derinleştirildiği bilinmekteydi. Semerkand Vakfı ve aile fertleriyle ilgili asılsız iddialar, bir şekilde vakıf hizmetlerinden uzaklaşmış kimseler tarafından yıllarca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye iletilmişti. 10 yıl önce Rahmetli Gavs hazretlerinin Menzil Köyü’nün yönetimini Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’den alarak Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye vermesi vehim ve zanların derinleşmesine etki etmişti. Özellikle Menzil’in yönetiminin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmesinden hoşnut olmadığı, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından ifade de edilmişti. Ayrıca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfı yönetmekle ilgili ısrarlı bir talebi olduğu, defalarca bu taleple babasına gittiği aile tarafından bilinmektedir. Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni Hazretleri bu talepleri net bir şekilde reddedip yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’de devam etmesini temin etmiştir. Bu pencereden bakınca Gavs hazretlerinin vefatından önce Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından yeni bir vakıf hazırlıklarının yapılması, taziye hazırlıklarının farklı yorumlanarak endişe kaynağı haline getirilmesi ve birtakım vehimlerle taziye alanına müdahale edilmesi daha iyi anlaşılmaktadır. Bunun yerine bir oldu bittiyle ilerlemek tercih edilmişti. Nitekim taziye yerinden “ben hanımlar tarafına tövbe vermeye gidiyorum” diye kalkan Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye adaba uygun ve istişareyle hareket etmek gerektiği kardeşleri tarafından hatırlatılmıştı. Tarikat adabı, Gavs hazretlerinin tüm halifelerine irşada başlama yetkisi veriyordu. Bunun nasıl olacağını belirlemeden hareket etmek doğru olmayacaktı. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu talebi reddederek külliyeden ayrılmıştı. Bir süre sonra camiye geçerek kardeşlerini istişare için davet etmişti. Burada yapılan görüşmede Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kardeşlerinin irşad vazifeleri üzerinde tasarrufta bulunmaya çalışıyor, onlara “Siz bir ay tövbe vermeyin” diyordu. Bu konudaki ısrarın sürmesi üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni “Abi, bir tahtta iki padişah olmaz, ama bir postta 7 şeyh olur. Babamızın postu büyüktür. Yeter ki derdimiz padişahlık olmasın” demişti. Bunun üzerine Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “O zaman her yerde ben sizden ayrılıyorum. Hiçbir şeyde birlikte kalmayacağım.” demişti. İşte o gün ailenin maruz kaldığı durumlar, adabın hiçe sayılması ve manevi gerekçeler bu talebin yanlışlığını ortaya koyuyordu. Dolayısıyla üç halife de o gün, aynı anda irşada başlamalıydı. Öyle de oldu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin ısrarı kabul görmeyince defin günü öğle namazından sonra Menzil Camii’nde irşad açıklamasını yapmak durumunda kaldı. Koşulsuz Biat Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin kendisi tarafından bizzat ifade edilen bu biatla beraber alınan başka biatlar olduğu bilinmektedir. Zira Gavs hazretlerinin koruma ve yakın hizmetine bakan Uşaklılar, onun ahirete irtihalinden 6-7 ay önce toplantı yaparak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye biat kararı almışlardı. Bu durumundan haberdar olan Gavs hazretlerinin mahdumlarından Seyyid Muhammed Emin Elhüseyni babası henüz hayatta iken bu tür konuşmalar yapılmasından dolayı çok üzülmüş, kendisi hastahanede babasıyla ilgilenmekte olduğu için Uşaklılara okunmak üzere bir mesaj hazırlamıştır. Hazırlanan bu mesaj Uşaklılara yüz yüze okunmuştur. Aylar öncesinden koşulsuz biatlar alınarak planlanan şeyler aceleyle bir bir hayata geçirilmeye başlanmıştı. Gavs hazretlerinin defninden sadece bir gün sonra, henüz Gavs hazretlerinin toprağı soğumamışken, Serhendi isimli yeni bir vakıf ve Dehlevi markalı yeni bir yayınevinin kurulduğu ilan edilmişti. Gavs hazretlerinin vefatından kısa bir süre evvel Kasr-ı Arifan’da Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni ile toplantı yaparak akıllarda soru işaretleri uyandıran Ahmet Mahmut Ünlü, sosyal medya üzerinden yönlendirici ve çalışılmış paylaşımlarını yapmaya devam ediyordu. Yalnız bu kez önemli bir iletişim kazası yaşanmış, Ahmet Mahmut Ünlü, hızını alamayarak, herkesten önce Serhendi Vakfı’nın kurulduğunu şu sözlerle ilan etmişti: “Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî Efendi Hazretleri’nin yakın hizmetkârı, benim de kıymetli dostum Dr. Yunus Aydın Hocaefendi’den aldığım bilgiye göre; Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî Efendi Kur'ân, Sünnet ve Ehl-i Sünnet'i ihyâ, Nakşî Müceddidî Hâlidî Tarîkatı'nın adâbını icrâ etmek üzere “Serhendî” adı altında yeni bir vakıf ve “Dehlevî” ismi altında yeni bir yayınevi kurmuştur. Vakfın başına kıymetli mahdûmu Seyyid Yakup Efendi’yi geçirmiştir, Kendisinin bundan evvel mevcut olan vakıf ve yayınevleri ile hiçbir alâkası olmadığını beyân etmiştir.” Ahmet Mahmut Ünlü’nün yapmış olduğu bu paylaşımın ardından, kendileri de durumu ilan etmek zorunda kaldılar. Yapmış olduğu paylaşımlarda Semerkand’a yönelik ağır ithamlar dile getiren Ahmet Mahmut Ünlü, “Şimdi anlamayanlar yakın bir zamanda bana duâ edeceklerdir.” ifadesiyle gelecekte yaşanacaklara dair ipuçları veriyordu. Yine planlı süreçlerini açığa çıkaran büyük bir iletişim kazası yaparak, mevcut vakıf ve yayınevleriyle hiçbir alaka kalmadığını ilan da etmişti. Bu husustaki tavır ise garipti; zira kurumlar ve faaliyetleri reddediliyor lakin mülklerin ve değerlerin yeni kurdukları vakfa ait olduğu savunuluyordu. Bu yaklaşım ise “ümmetin malını savunma” gibi bir maskeyle temellendiriliyordu. Bu kullanışlı kavram kalkan yapılarak, kimi zaman hukuki yollarla, kimi zaman kaba kuvvetle Semerkand’a ait bazı değerler ve birçok mülk, fiili olarak ele geçirildi. Yıllardır bu mekanların müdavimi olan kişiler, bu mekanlardan uzaklaştırıldı, mekanların tabelaları değiştirildi. Böylece yeni kurulan vakfın ümmet için çalışması beklenirken bütün gayretini tabela değiştirmeye kanalize ettiği görüldü. İlan edilen vakıf ve yayınevi markaları için 24 Haziran 2022’de tescil başvurusu yapıldığı görülmektedir. Bu tarih göz önüne alındığında vefattan en az 1 yıl önce başlatılmış bir sürecin varlığını anlamak zor değildir. Taziyenin ilk günlerinden itibaren Serhendi iletişim kanallarından “Şeyh Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye gönül bağıyla, uzaktan, yani kendisinden yahut vekilinden tövbe almadan da intisap edilebileceği” çağrısı yapılıyordu. Oysa Gavs hazretleri, intisap konusunda Nakşibendi adabının dışına asla çıkmazdı. Aynı mekanda olmadıkça kimseden intisap kabul etmezdi. Pandemi döneminde tedbir gereği belirli bir mesafeden seslenerek tövbe telkin etmişti. Mikrofon dahi kullanmamış, “ben bugün hoparlörle tövbe verirsem, yarın siz telefonla tövbe verirsiniz. Telefonla tövbe mi olur?” diyerek bugünleri görürcesine açıkça ikazda bulunmuştu. Ancak adaba aykırı bir şekilde yapılan bu “gönül bağıyla intisap edilebilir” ilanı, yurtdışındaki bazı kimselere telefonla tövbe ve vekalet verilmesi, koşulsuz biatın farklı bir tercümesi gibiydi: Şimdiye dek bağlı bulunduğunuz adaba uymasa da biat edin! Aynı tarihlerde Nakşibendi adabında dahi olmayan bir talimat ilan edildi: “Başka Nakşi kollarının hatmesine girilmeyecek!” “Merhum Gavs hazretlerinin halifesi olan mürşid-i kamillere bağlı sofilerin yaptırdığı hatmeye” değil, başka hiçbir Nakşi kolunun hatmesine girilmeyeceğini ilan eden bu talimat; Nakşibendi yolunda kendisine asla yer bulmayacak bir talimattır. Ve hakikatte bu talimat, koşulsuz alınan biatların şöyle bir tercümesi anlamına geliyordu: Yoldan çıkacak olsanız dahi biat edin! Nitekim Hatme-i Hacegan ile ilgili bu ilan, aileler içinde dahi sorunlara neden oldu. Zira aynı ailede farklı şeyhlere müntesip kişiler birlikte Hatme-i Hacegan yapamaz hale geldi. Bu durum aile, akrabalık ve arkadaşlık bağlarını güçlendiren tasavvuf ahlakının tersine bir tutumu öne çıkarıyordu. Arkadaşlıkların bozulması, akrabalar arasında sıkıntılar oluşması, aile huzurunun hedef alınması gibi ağır sonuçlar kendini gösterdi. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, ilk günlerde kardeşlerine haber göndererek “Benim bulunduğum yerde tövbe verdiler, onları kardeşlikten attım.” demişti. Tasavvufun insanları kardeş etme misyonuna taban tabana zıt olan bu yaklaşım aile içinde kalmamış, hatme-i haceganla ve diğer meselelerle ilgili verilen talimatlar yoluyla dışarıya taşırılmış oldu. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini bugüne kadar sürdürmüştür. Ortak aldıkları kararlarla bazı hizmetlerini tabii olarak müstakilleştirmişlerdir. İki mürşid-i kamil arasında vuku bulan bu makul sürecin, üçü arasında neden gerçekleşmediği ise yaşananlardan dolayı malumdur. Adap mı Duruş mu? Gavs hazretleri Nakşibendi tarikatının Halidi kolunda irşad eden bir mürşiddi. Çağın ihtiyaçlarına karşılık gelecek hizmetleri üretmişti ama bunları farklı bir anlayışla yahut duruşla ifade etmemişti. Çok sevdiği Semerkand Vakfı’na yahut Nakşibendiliğin şehri olan Semerkand’a işaretle “Semerkandi Duruş” gibi bir tabir hiç kullanmamıştı mesela. Ancak belli ki, henüz kurulur kurulmaz adabın dışında hareket eden bu yeni fraksiyon, kendisini tarif ederken de usulün dışına çıkmış ve “Serhendi Duruş” adıyla kendi anayasasını ilan etmiş oluyordu. Serhendi Duruş başlığıyla dile getirilen bütün süslü sözlerin altında merhum Gavs hazretlerinin meşrebine ve hizmetlerine karşı çıkan ve bunlarla mücadele edileceğini ilan eden bir anlayış yatıyordu. “Müceddid gelir, zamanında birikmiş ister itikadi olsun, ister ameli olsun, ister ahlaki olsun zararlı şeyleri önce bir temizler. Ondan sonra hem kendi önünü hem de emsal irşad edenlerin önünü açar, istikamete sokar, ümmet böylece nefes alır” derken kastedilen “zararlı şeyler” Gavs hazretleri zamanında yapılmış ilim ve irşad hizmetlerinden başka bir şey değildi. Rahmetli Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sırruhû hazretlerinin “Vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor” gibi açık beyanlarına rağmen 19 Temmuz 2023 tarihinde Serhendi iletişim kanalları üzerinden Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dilinden 10 maddelik talimatlar manzumesi paylaşılmıştı. Bu 10 madde daha sonraları Ahmet Mahmut Ünlü tarafından çeşitli ulusal kanallarda “Menzil Şeyhi Seyyid Saki’nin ilan ettiği önemli maddeler” şeklinde okunmuş ve methedilmişti. Bu maddelerdeki popülist söylemlerin bazıları kulağa hoş geliyor olsa da yürütülen algı çalışmalarının bir parçası olarak değerlendirildiğinde Semerkand’ın bu maddeleri ihlal etmiş olduğuna dair bir suçlama içermekteydi. Bu suçlamanın aile içinden yapılıyor olması ise bu metni Menzil’e cephe almış kişiler için çok kullanışlı bir malzeme haline getirmiştir. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ise ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya konuldu. Bu maddelerle ilgili diğer önemli husus ise tarikat-siyaset ilişkisine dairdir. Metinde “dergahlarda siyaset konuşmak” diye geçilen bu başlığa sair sohbetlerde de değinilmiştir, Semerkand’a ciddi eleştiriler yöneltilmiştir. “İktidarın kuyruğu oldular” gibi seviyesiz söylemlerle Menzil’in ve Semerkand’ın yerli ve milli duruşu hedef alınmıştır. Bu popülist eleştiriyi yapanların son seçim sürecinde farklı zamanlarda 3 farklı siyasi partiyle poz vermiş olması da oldukça manidardır. Söylem-eylem tutarsızlığının ibretlik bir vesikasıdır. Zihniyet Adabın yerine icat edilen duruşun geldiği nokta içler acısıydı. Sadat-ı kiram efendilerimizden tevarüs eden ne kadar kıymetli hazine varsa hepsi reddediliyor ve yeni bir mürşid tarifi müjde olarak sunuluyordu. Anlaşılan o ki yeni duruşta Nakşibendi silsilesindeki sadat-ı kiram efendilerimize dahi yer yoktu. Pusulası şaşmış bu söylem “yukarıdan” bir tehditle herkesin manevi nasibini de tayin etmeye çalışıyordu. Eski sofiler ve icazeti kendinden menkul hocalardan oluşan başka bir zümre ise makam-mevki mütehassısı olarak zuhur ediyor, sözde tasavvufi dayanaklarla bu anlayışı şerh etmeye çalışıyordu. Bu ilk halkanın etrafına bir sosyal medya fenomeni, Gavs hazretlerinin halifeleri olan büyüklerimize “büyüğe hürmeti” anlattığı videolarıyla eklemleniyordu. Edepten yoksun bu şahsın hadsizlikleri bununla sınırlı kalmıyor, yıllarca istifade ettiği Elhüseyni ailesinin ihtilafına gururla dahil oluyor, fırsatını bulduğunda galiz hakaretler etmekten geri durmuyordu. Yine Menzil’le ilgisi bulunmayan kimi diğer meşhur ve gazeteci şahsiyetlerin, Gavs hazretleri hayattayken Menzil’e davet edilmeleri, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’yi “Menzil Şeyhi” olarak, daha o zamanlardan lanse etmeleri, planlı bir sürecin yavaş yavaş nasıl işlendiğini gözler önüne seriyordu. Ve en son ve tehlikeli halka, karanlık odaklar eliyle dizayn edilmiş gibi hareket eden yeni sosyal medya hesaplarıyla tamamlanıyordu. Yüzlerce bot hesap tarafından desteklenen amiral gemisi niteliğindeki hesaplar üzerinden Semerkand Vakfı yöneticilerine, Elhüseyni ailesinin fertlerine hatta irşadla görevli mürşid-i kamillere ağır hakaretler ve iftiralar edildi, hedef gösterme çalışmaları yapıldı. İletişim ve algı yönetiminde, sosyal medya kanallarını bir üs olarak kullanan bu yeni duruş; gizemli, ulaşılamaz hatta devlet tarafından dahi tespit edilemez imajlarıyla insanları zehirlemeye devam ediyordu. Ancak süreç içerisinde bu hesaplar üzerinden aile içindeki meselelerin, köyde anlık olarak temin edilen görüntülerin, yalnızca muhataplarıyla yapılan yazışmaların seçilerek servis edilmesi ise kimler tarafından yönetildiğine dair önemli öngörüler sunuyordu. Kamuoyunun açıkça gördüğü haliyle hiçbir kutsalı bulunmayan bu hesaplar, iffete dil uzatmaktan, kişisel verilerin paylaşılmasına kadar geniş bir sahada hukuku ve ahlaki değerleri çiğnemekten geri durmuyordu. Çelişkiler En yüksek perdeden iddiaları dile getirenlerin, ilim ve irşad beldesi olan Menzil’de dahi bütün çabalarının ticarethaneler üzerine olduğu zamanla ortaya çıktı. Sofileri müşteri olarak gören bir anlayışla ve vakıflarının ticaretle olan kuvvetli bağını ilan edercesine dükkanlara vakıf logoları koyuldu. Yetmedi bir de yeni bedesten inşa edildi. Vakıf çatısı altında ise yeni ticari markalar üretilerek, yapılmayacak denilen ticari faaliyetlerin tamamı bir bir hayata geçirildi. Bu tavır yaşanan iki yıllık sürecin bir özeti niteliğindedir. Zira son iki yıl eylem söylem çelişkileriyle doludur. Bugün ısrarla savunulan şeyler, ertesi gün inkar edilmiş; böylece ortaya büyük bir tutarsızlık örneği çıkmıştır. Bu tutarsızlıklardan biri de hakem heyeti sürecinde ortaya konuldu. “Kim ilmi yüksekse, kimin takvası yüksekse, kimin zikri yüksekse bizde hürmete layık olan odur. Baş köşe onundur” demişlerdi... Fakat ilimde ve takvada zirve şahsiyetler olan ve Allah rızası için, kardeşlerin arasını düzeltmek ve müminleri selim bir yola sevk etmek için Menzil’e gelen merhum Gavs hazretlerinin halifelerine hürmetsizlik ettiler. Baş köşeye oturtmak şöyle dursun, bu kıymetli zatları ağır sözlerle Menzil’den kovdular. Çünkü onlara göre, ister zikir ehli, ister ilim ehli olsun kendi görüşlerini desteklemeyen herkes haksızdı ve hakarete müstahaktı. Mevla’nın rızasını arayan insanları, sorumsuzca ve koşa koşa, Gavs hazretlerinin evlatlarına hakaret ve iftira edecekleri meydanlara sevk ettiler. Gavs hazretleri zamanında emin bir belde olan Menzil’de, Gavs hazretlerinin evlatlarına ve torunlarına saldırmaya yeltendiler. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Ben bu köyün ağasıyım, herkese söyleyin bunu bilsinler” şeklindeki açıklamalarıyla örtüşen bir çalışma yürüttüğü ortadadır. En büyük çelişki ise sonradan üretilen “ümmetin malı” söylemiyle oluşturulmaya çalışılan algının tam tersi bir tutumun vakfın kuruluşunda bir madde olarak eklenmiş olmasıdır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına takiben gelen tepkiler üzerine değiştirildiği ifade edildiyse somut bir bilgilendirme yapılmış değildir. Neticede Semerkand Vakfı’nın gayrimenkulleri “ümmetin malına sahip çıkma” kılıfı ile buraya aktarılmıştır. Diğer tarafta durum böyle iken Rahmetli Gavs hazretlerinin mahdumları yönelik “Ümmetin malını miras yapmak istiyorlar” söylemi kabul edilemez. Üstelik defalarca net bir şekilde reddedilmesine rağmen bu yalanın tekrar tekrar söylenmesinin, basına manşet sipariş edilmesinin, kırmızı pankartlı göstermelik protestolar gerçekleştirilmesinin hiçbir makul izahı olamaz. Bu ithamların muhatabı olan büyüklerimiz, meselenin İslam hukuku çevresinde değerlendirilip çözülmesi gerektiğini defalarca ifade etmişlerdir. Sorunun reçetesi İslam hukukudur. Görülmüştür ki ümmet söylemini diline dolayanlar İslam hukukuna başvurmak yerine popülist söylemlerini tekrar etmeyi tercih etmektedir. Buradan da amacın yapmak değil, yıkmak olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Netice Görüldüğü üzere mesele kişisel birtakım çekişmeler veyahut bazı odaklara hizmet eden haber mecralarının perçinlemek istediği gibi mal mülk kavgası değildir. Gittikçe ayrışan bir üslubun özelde Menzil’e, genelde tasavvufa ve dini hayata verdiği zararın önüne geçme çabasıdır. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin çabası, tümüyle Menzil’in yarım asırda mümin gönüllerde oluşturduğu müstesna konumun ve kendilerine miras kalan meşrebin muhafaza edilmesine yöneliktir. Meşrebi muhafaza etmek için ortaya konan bu çaba; sistemli algı çalışmaları, lobicilik faaliyetleri, sosyal medya operasyonları ve sipariş haberlerle itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Yıkmak kolay, korumak ise zordur. Yıkmanın kolaylığından istifade edenler korumaya çalışanların sukutlarından güç devşirerek 2 yıllık süreçte kendi yaklaşımlarını kamuoyuna “ümmetin menfaatineymiş gibi” lanse etmişler, maalesef bunda da kısmen muvaffak olmuşlardır. Oysa hakikat tektir. Ve ortaya çıkacağını da inancımız tamdır. “Sizden biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” hadis-i şerifi fehvasınca; biz merhum Gavs hazretlerinin kapısında yetişmiş kardeşlerimizin bu duruma düşmelerini asla istemeyiz. Allah Teâlâ cümlemizi bu fitne ortamından ve fitneci zihniyetin oyunlarından kurtarsın. Tasavvuf ehlinin sarıldığı takva ve nezaketi merkeze alarak “Allah yolunda yarışan” kardeşler olmayı cümlemize nasip etsin. Amin. #menzil #tarikat #tasavvuf
1:05:56

Sensitive content

MENZİL NEDEN GÜNDEMDE? Menzil, yarım asırdır yaptığı ilim ve irşad hizmetleriyle bilinmekteydi. Bu hizmetler Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin meşrebince; Nakşi, vakur ve gündeme gelmeden yapılmaktaydı. Onun ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, dile getirilmesinden dahi hicap ettiğimiz meselelerle gündeme geliyor, gündemde tutuluyor. İki yıllık süreçte hem ihtilafların ortadan kalkacağı ümidiyle hem de Menzil’in itibarını korumak adına sukut edilmiştir. Ancak geldiğimiz noktada ithamlar, yalanlar, iftiralar bir kesim tarafından hakikat sanılmaya başlanmıştır. Menzil’in müminlerin zihninde çağrıştırdığı güzellikler hedef alınmaktadır. İşte bu nedenle gerçeklerin bilinmesi ve “Menzil neden gündemde?” sorusunun cevap bulması için bu video hazırlanmıştır. Sorumluluk Hayatını ilim ve irşad hizmetlerine memur eden, yüzbinlerce insanın gönlünde yer etmiş olan, Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretleri her fani gibi dar-ı bekaya göç edecekti. Gavs hazretleri gibi büyük bir zatın vefatı her anlamda büyük bir hadiseydi. Kendisine “Hadimü’l-Müslimin” yani müslümanların hizmetçisi sıfatını uygun gören Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri, 30 yıllık irşad hayatı boyunca çokça hizmet etmiş ve yüz binlerce insanın gönlüne girmişti ve herkes, kendisine karşı son vazifesini yerine getirmek üzere Menzil’e akın edecekti. Şüphesiz ki bu; titizlikle planlanması gereken bir süreçti. Bu nedenle vakfın başında olması hasebiyle; Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, hazırlıkları başlatacaktı. 10 yıldır Menzil’in sorumluluğu da kendisinde olduğu için İstanbul’dan Menzil’e kadarki gerekli düzenleme ve görevlendirmeleri yapması gerekiyordu. Nitekim bu oldukça mühim ve zor vazifeyle ilgili aile fertlerini haberdar edecek ve kendileri de bundan memnuniyet duyduklarını dile getireceklerdi. Bu taziye hazırlıkları, vefattan bir hafta önce Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin bilgisiyle köy muhtarı dahil Menzil’deki tüm ilgililere sunum yapılarak anlatılmıştı. Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, süreci başlatmış; vakıf heyetine vazifeler tevdi etmiş ve her adımın titizlikle planlanmasını temin etmiştir. Bu süreçte en ince ayrıntısına kadar görev tarifleri yapılmış, hastaneden Menzil-i Şerif’teki alanlara varana kadar kimin nerede ve ne zaman ne yapacağı belirlenmişti. Devletin ilgili birimlerinden güvenlik ve sağlık gibi alanlarda destek talep edilmişti. Hasılı tüm hazırlıklar Gavs hazretleri gibi büyük bir velîye yaraşır şekilde, büyük bir hüzünle fakat daha büyük bir dikkatle tamamlanmıştı. Gavs hazretlerinin son günlerinde, durumu artık iyice ağırlaşınca, evlatları babalarının yanında toplanmışlardı. Ve 12 Temmuz günü, doktorlar, artık odaya Gavs hazretlerinin evlatlarını davet etmiş; son birkaç saatlik öngörülerini kendileriyle paylaşarak odadan ayrılmışlardı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, babasının saatler içinde son nefesini verme ihtimalini bildiği halde hastanenden ayrılarak kendisince önemli bir durumla ilgili Kasr-ı Arifan’a gitmiştir. Bu duruma bir anlam veremeyerek odaya geçen Gavs hazretlerinin diğer evlatları ve torunu Seyyid Muhammed Galip Elhüseynî ise Kur’an-ı Kerim okumaya ve dua etmeye burada devam etmişlerdir. Gavs hazretlerinin vefatıyla birlikte, artık önceden yapılan hazırlıklar, sırası geldikçe yerine getirilmeye başlanmıştır. Ancak vefattan 2 saat sonra Ahmet Mahmut Ünlü’nün kendi sosyal medya hesabından yaptığı taziye paylaşımı, oldukça tuhaf karşılanmıştır. “Bu fakîrin de şâhitliği vechile; kendisinden sonra mutlak halîfe olarak Seyyid Sâkî Erol Hazretleri’ni Menzil’deki merkez tekkeye nasbetmiş idi.” diyerek kendi kendine vermiş olduğu şahitlik payesi hem gerçek dışı hem de tuhaftı. Aileden ve yakın kimselerden hiç kimsenin şahit olmadığı bu nasbetme meselesine alakasız kişilerin şahit olduğunu ilan etmelerinin bir karşılığı yoktu. Bütün bunların ötesinde böyle bir açıklamaya, neresinden bakılırsa bakılsın gerek yoktu. Aslına bakılırsa bu, kimsenin hakkı ve haddi de değildi. Ancak o gün, Menzil’de başkaca tuhaflıklar da yaşanmıştı. Menzil’e intikal ve Menzil’de misafirlerin ağırlanması hususundaki bütün hazırlıklar harfiyen yerine getirilirken; tuhaf bir şekilde cami içi ile hanımlar tarafındaki düzen ve görevlerde değişiklik yapılmıştı. Bu değişiklikler gerekçesi, şekli ve neticeleri bakımından dikkatle değerlendirilmesi gereken değişikliklerdir. O gün özelinde yapılan düzenlemelerde camide hocalar ve talebeler yer alacaktı böylelikle hem adaben ilim ehli ön saflarda yer almış hem de düzen ve intizamla namaz ve defin işlemleri gerçekleşmiş olacaktı. Bu düzenlemeyle Gavs hazretleri, çok sevdiği âlim ve talebelerinin omuzlarında taşınmış olacaktı. Diğer taraftan Gavs hazretlerinin evlatlarının bu acılı günlerinde onlara yardımcı olmaları açısından camideki hizmet ve koruma görevlileri önceden taksim edilmişlerdi. Böylelikle hem kendileri rahat hareket edecek hem de taziyeleri rahatça kabul edebileceklerdi. Ayrıca görevliler, gelen bütün misafirlerin izdihamdan etkilenmeden hareket edebilmelerine odaklanacak; gerekli hizmetleri herkes kendi organizasyonu içerisinde hızlıca görecekti. Ancak bütün bu planlama herhangi bir istişare yapılmadan değiştirildi. Camiden hoca ve talebeler çıkarıldı, ön saflara köy dışından olduğu anlaşılan bazı adamlar yerleştirildi. Gavs hazretlerinin evlatlarına yardımcı olması için görevlendirilen korumalar ise kendi amirlerini de bertaraf ederek kendi başlarına hareket etti; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin etrafında toplanarak diğer aile üyelerini yalnız bıraktılar. Gavs hazretlerinin evlatlarını yok saydılar; oluşan karmaşadan dolayı aile ferdlerinin namaza iştirakleri bile zorlaştı. Diğer bir değişiklik ise hanımlar tarafında yapıldı. Özellikle hanımlar tarafındaki görevliler, hep birlikte misafirleri yalnızca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye intisap için koordine etmeye odaklanmıştı. Diğer 5 halifeyi yok sayarak “Posta Seyyid Saki geçti” diyerek ilanlara başlamışlardı. Vehim Bu hazırlıklar sayesinde yüzbinlerce insanın iştirak ettiği taziye süreci yapılan müdahalelerin oluşturduğu karmaşalar dışında sorunsuz geçti. Söz konusu müdahalelerin bir vehimden kaynaklandığı ise daha sonra anlaşıldı. Yapılan bu çalışmalar birkaç aklı evvel tarafından “mihrabı ele geçirmeye çalışacaklar” şeklinde lanse edilmiş ve kendilerince karşı hazırlık yapılmıştı. Bu vehim ve zannın, uzunca bir süredir, Gavs hazretleri hayattayken, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin etrafında toplanan bir güruh tarafından oluşturulduğu ve derinleştirildiği bilinmekteydi. Semerkand Vakfı ve aile fertleriyle ilgili asılsız iddialar, bir şekilde vakıf hizmetlerinden uzaklaşmış kimseler tarafından yıllarca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye iletilmişti. 10 yıl önce Rahmetli Gavs hazretlerinin Menzil Köyü’nün yönetimini Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’den alarak Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye vermesi vehim ve zanların derinleşmesine etki etmişti. Özellikle Menzil’in yönetiminin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmesinden hoşnut olmadığı, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından ifade de edilmişti. Ayrıca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfı yönetmekle ilgili ısrarlı bir talebi olduğu, defalarca bu taleple babasına gittiği aile tarafından bilinmektedir. Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni Hazretleri bu talepleri net bir şekilde reddedip yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’de devam etmesini temin etmiştir. Bu pencereden bakınca Gavs hazretlerinin vefatından önce Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından yeni bir vakıf hazırlıklarının yapılması, taziye hazırlıklarının farklı yorumlanarak endişe kaynağı haline getirilmesi ve birtakım vehimlerle taziye alanına müdahale edilmesi daha iyi anlaşılmaktadır. Bunun yerine bir oldu bittiyle ilerlemek tercih edilmişti. Nitekim taziye yerinden “ben hanımlar tarafına tövbe vermeye gidiyorum” diye kalkan Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye adaba uygun ve istişareyle hareket etmek gerektiği kardeşleri tarafından hatırlatılmıştı. Tarikat adabı, Gavs hazretlerinin tüm halifelerine irşada başlama yetkisi veriyordu. Bunun nasıl olacağını belirlemeden hareket etmek doğru olmayacaktı. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu talebi reddederek külliyeden ayrılmıştı. Bir süre sonra camiye geçerek kardeşlerini istişare için davet etmişti. Burada yapılan görüşmede Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kardeşlerinin irşad vazifeleri üzerinde tasarrufta bulunmaya çalışıyor, onlara “Siz bir ay tövbe vermeyin” diyordu. Bu konudaki ısrarın sürmesi üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni “Abi, bir tahtta iki padişah olmaz, ama bir postta 7 şeyh olur. Babamızın postu büyüktür. Yeter ki derdimiz padişahlık olmasın” demişti. Bunun üzerine Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “O zaman her yerde ben sizden ayrılıyorum. Hiçbir şeyde birlikte kalmayacağım.” demişti. İşte o gün ailenin maruz kaldığı durumlar, adabın hiçe sayılması ve manevi gerekçeler bu talebin yanlışlığını ortaya koyuyordu. Dolayısıyla üç halife de o gün, aynı anda irşada başlamalıydı. Öyle de oldu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin ısrarı kabul görmeyince defin günü öğle namazından sonra Menzil Camii’nde irşad açıklamasını yapmak durumunda kaldı. Koşulsuz Biat Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin kendisi tarafından bizzat ifade edilen bu biatla beraber alınan başka biatlar olduğu bilinmektedir. Zira Gavs hazretlerinin koruma ve yakın hizmetine bakan Uşaklılar, onun ahirete irtihalinden 6-7 ay önce toplantı yaparak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye biat kararı almışlardı. Bu durumundan haberdar olan Gavs hazretlerinin mahdumlarından Seyyid Muhammed Emin Elhüseyni babası henüz hayatta iken bu tür konuşmalar yapılmasından dolayı çok üzülmüş, kendisi hastahanede babasıyla ilgilenmekte olduğu için Uşaklılara okunmak üzere bir mesaj hazırlamıştır. Hazırlanan bu mesaj Uşaklılara yüz yüze okunmuştur. Aylar öncesinden koşulsuz biatlar alınarak planlanan şeyler aceleyle bir bir hayata geçirilmeye başlanmıştı. Gavs hazretlerinin defninden sadece bir gün sonra, henüz Gavs hazretlerinin toprağı soğumamışken, Serhendi isimli yeni bir vakıf ve Dehlevi markalı yeni bir yayınevinin kurulduğu ilan edilmişti. Gavs hazretlerinin vefatından kısa bir süre evvel Kasr-ı Arifan’da Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni ile toplantı yaparak akıllarda soru işaretleri uyandıran Ahmet Mahmut Ünlü, sosyal medya üzerinden yönlendirici ve çalışılmış paylaşımlarını yapmaya devam ediyordu. Yalnız bu kez önemli bir iletişim kazası yaşanmış, Ahmet Mahmut Ünlü, hızını alamayarak, herkesten önce Serhendi Vakfı’nın kurulduğunu şu sözlerle ilan etmişti: “Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî Efendi Hazretleri’nin yakın hizmetkârı, benim de kıymetli dostum Dr. Yunus Aydın Hocaefendi’den aldığım bilgiye göre; Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî Efendi Kur'ân, Sünnet ve Ehl-i Sünnet'i ihyâ, Nakşî Müceddidî Hâlidî Tarîkatı'nın adâbını icrâ etmek üzere “Serhendî” adı altında yeni bir vakıf ve “Dehlevî” ismi altında yeni bir yayınevi kurmuştur. Vakfın başına kıymetli mahdûmu Seyyid Yakup Efendi’yi geçirmiştir, Kendisinin bundan evvel mevcut olan vakıf ve yayınevleri ile hiçbir alâkası olmadığını beyân etmiştir.” Ahmet Mahmut Ünlü’nün yapmış olduğu bu paylaşımın ardından, kendileri de durumu ilan etmek zorunda kaldılar. Yapmış olduğu paylaşımlarda Semerkand’a yönelik ağır ithamlar dile getiren Ahmet Mahmut Ünlü, “Şimdi anlamayanlar yakın bir zamanda bana duâ edeceklerdir.” ifadesiyle gelecekte yaşanacaklara dair ipuçları veriyordu. Yine planlı süreçlerini açığa çıkaran büyük bir iletişim kazası yaparak, mevcut vakıf ve yayınevleriyle hiçbir alaka kalmadığını ilan da etmişti. Bu husustaki tavır ise garipti; zira kurumlar ve faaliyetleri reddediliyor lakin mülklerin ve değerlerin yeni kurdukları vakfa ait olduğu savunuluyordu. Bu yaklaşım ise “ümmetin malını savunma” gibi bir maskeyle temellendiriliyordu. Bu kullanışlı kavram kalkan yapılarak, kimi zaman hukuki yollarla, kimi zaman kaba kuvvetle Semerkand’a ait bazı değerler ve birçok mülk, fiili olarak ele geçirildi. Yıllardır bu mekanların müdavimi olan kişiler, bu mekanlardan uzaklaştırıldı, mekanların tabelaları değiştirildi. Böylece yeni kurulan vakfın ümmet için çalışması beklenirken bütün gayretini tabela değiştirmeye kanalize ettiği görüldü. İlan edilen vakıf ve yayınevi markaları için 24 Haziran 2022’de tescil başvurusu yapıldığı görülmektedir. Bu tarih göz önüne alındığında vefattan en az 1 yıl önce başlatılmış bir sürecin varlığını anlamak zor değildir. Taziyenin ilk günlerinden itibaren Serhendi iletişim kanallarından “Şeyh Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye gönül bağıyla, uzaktan, yani kendisinden yahut vekilinden tövbe almadan da intisap edilebileceği” çağrısı yapılıyordu. Oysa Gavs hazretleri, intisap konusunda Nakşibendi adabının dışına asla çıkmazdı. Aynı mekanda olmadıkça kimseden intisap kabul etmezdi. Pandemi döneminde tedbir gereği belirli bir mesafeden seslenerek tövbe telkin etmişti. Mikrofon dahi kullanmamış, “ben bugün hoparlörle tövbe verirsem, yarın siz telefonla tövbe verirsiniz. Telefonla tövbe mi olur?” diyerek bugünleri görürcesine açıkça ikazda bulunmuştu. Ancak adaba aykırı bir şekilde yapılan bu “gönül bağıyla intisap edilebilir” ilanı, yurtdışındaki bazı kimselere telefonla tövbe ve vekalet verilmesi, koşulsuz biatın farklı bir tercümesi gibiydi: Şimdiye dek bağlı bulunduğunuz adaba uymasa da biat edin! Aynı tarihlerde Nakşibendi adabında dahi olmayan bir talimat ilan edildi: “Başka Nakşi kollarının hatmesine girilmeyecek!” “Merhum Gavs hazretlerinin halifesi olan mürşid-i kamillere bağlı sofilerin yaptırdığı hatmeye” değil, başka hiçbir Nakşi kolunun hatmesine girilmeyeceğini ilan eden bu talimat; Nakşibendi yolunda kendisine asla yer bulmayacak bir talimattır. Ve hakikatte bu talimat, koşulsuz alınan biatların şöyle bir tercümesi anlamına geliyordu: Yoldan çıkacak olsanız dahi biat edin! Nitekim Hatme-i Hacegan ile ilgili bu ilan, aileler içinde dahi sorunlara neden oldu. Zira aynı ailede farklı şeyhlere müntesip kişiler birlikte Hatme-i Hacegan yapamaz hale geldi. Bu durum aile, akrabalık ve arkadaşlık bağlarını güçlendiren tasavvuf ahlakının tersine bir tutumu öne çıkarıyordu. Arkadaşlıkların bozulması, akrabalar arasında sıkıntılar oluşması, aile huzurunun hedef alınması gibi ağır sonuçlar kendini gösterdi. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, ilk günlerde kardeşlerine haber göndererek “Benim bulunduğum yerde tövbe verdiler, onları kardeşlikten attım.” demişti. Tasavvufun insanları kardeş etme misyonuna taban tabana zıt olan bu yaklaşım aile içinde kalmamış, hatme-i haceganla ve diğer meselelerle ilgili verilen talimatlar yoluyla dışarıya taşırılmış oldu. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini bugüne kadar sürdürmüştür. Ortak aldıkları kararlarla bazı hizmetlerini tabii olarak müstakilleştirmişlerdir. İki mürşid-i kamil arasında vuku bulan bu makul sürecin, üçü arasında neden gerçekleşmediği ise yaşananlardan dolayı malumdur. Adap mı Duruş mu? Gavs hazretleri Nakşibendi tarikatının Halidi kolunda irşad eden bir mürşiddi. Çağın ihtiyaçlarına karşılık gelecek hizmetleri üretmişti ama bunları farklı bir anlayışla yahut duruşla ifade etmemişti. Çok sevdiği Semerkand Vakfı’na yahut Nakşibendiliğin şehri olan Semerkand’a işaretle “Semerkandi Duruş” gibi bir tabir hiç kullanmamıştı mesela. Ancak belli ki, henüz kurulur kurulmaz adabın dışında hareket eden bu yeni fraksiyon, kendisini tarif ederken de usulün dışına çıkmış ve “Serhendi Duruş” adıyla kendi anayasasını ilan etmiş oluyordu. Serhendi Duruş başlığıyla dile getirilen bütün süslü sözlerin altında merhum Gavs hazretlerinin meşrebine ve hizmetlerine karşı çıkan ve bunlarla mücadele edileceğini ilan eden bir anlayış yatıyordu. “Müceddid gelir, zamanında birikmiş ister itikadi olsun, ister ameli olsun, ister ahlaki olsun zararlı şeyleri önce bir temizler. Ondan sonra hem kendi önünü hem de emsal irşad edenlerin önünü açar, istikamete sokar, ümmet böylece nefes alır” derken kastedilen “zararlı şeyler” Gavs hazretleri zamanında yapılmış ilim ve irşad hizmetlerinden başka bir şey değildi. Rahmetli Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sırruhû hazretlerinin “Vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor” gibi açık beyanlarına rağmen 19 Temmuz 2023 tarihinde Serhendi iletişim kanalları üzerinden Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dilinden 10 maddelik talimatlar manzumesi paylaşılmıştı. Bu 10 madde daha sonraları Ahmet Mahmut Ünlü tarafından çeşitli ulusal kanallarda “Menzil Şeyhi Seyyid Saki’nin ilan ettiği önemli maddeler” şeklinde okunmuş ve methedilmişti. Bu maddelerdeki popülist söylemlerin bazıları kulağa hoş geliyor olsa da yürütülen algı çalışmalarının bir parçası olarak değerlendirildiğinde Semerkand’ın bu maddeleri ihlal etmiş olduğuna dair bir suçlama içermekteydi. Bu suçlamanın aile içinden yapılıyor olması ise bu metni Menzil’e cephe almış kişiler için çok kullanışlı bir malzeme haline getirmiştir. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ise ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya konuldu. Bu maddelerle ilgili diğer önemli husus ise tarikat-siyaset ilişkisine dairdir. Metinde “dergahlarda siyaset konuşmak” diye geçilen bu başlığa sair sohbetlerde de değinilmiştir, Semerkand’a ciddi eleştiriler yöneltilmiştir. “İktidarın kuyruğu oldular” gibi seviyesiz söylemlerle Menzil’in ve Semerkand’ın yerli ve milli duruşu hedef alınmıştır. Bu popülist eleştiriyi yapanların son seçim sürecinde farklı zamanlarda 3 farklı siyasi partiyle poz vermiş olması da oldukça manidardır. Söylem-eylem tutarsızlığının ibretlik bir vesikasıdır. Zihniyet Adabın yerine icat edilen duruşun geldiği nokta içler acısıydı. Sadat-ı kiram efendilerimizden tevarüs eden ne kadar kıymetli hazine varsa hepsi reddediliyor ve yeni bir mürşid tarifi müjde olarak sunuluyordu. Anlaşılan o ki yeni duruşta Nakşibendi silsilesindeki sadat-ı kiram efendilerimize dahi yer yoktu. Pusulası şaşmış bu söylem “yukarıdan” bir tehditle herkesin manevi nasibini de tayin etmeye çalışıyordu. Eski sofiler ve icazeti kendinden menkul hocalardan oluşan başka bir zümre ise makam-mevki mütehassısı olarak zuhur ediyor, sözde tasavvufi dayanaklarla bu anlayışı şerh etmeye çalışıyordu. Bu ilk halkanın etrafına bir sosyal medya fenomeni, Gavs hazretlerinin halifeleri olan büyüklerimize “büyüğe hürmeti” anlattığı videolarıyla eklemleniyordu. Edepten yoksun bu şahsın hadsizlikleri bununla sınırlı kalmıyor, yıllarca istifade ettiği Elhüseyni ailesinin ihtilafına gururla dahil oluyor, fırsatını bulduğunda galiz hakaretler etmekten geri durmuyordu. Yine Menzil’le ilgisi bulunmayan kimi diğer meşhur ve gazeteci şahsiyetlerin, Gavs hazretleri hayattayken Menzil’e davet edilmeleri, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’yi “Menzil Şeyhi” olarak, daha o zamanlardan lanse etmeleri, planlı bir sürecin yavaş yavaş nasıl işlendiğini gözler önüne seriyordu. Ve en son ve tehlikeli halka, karanlık odaklar eliyle dizayn edilmiş gibi hareket eden yeni sosyal medya hesaplarıyla tamamlanıyordu. Yüzlerce bot hesap tarafından desteklenen amiral gemisi niteliğindeki hesaplar üzerinden Semerkand Vakfı yöneticilerine, Elhüseyni ailesinin fertlerine hatta irşadla görevli mürşid-i kamillere ağır hakaretler ve iftiralar edildi, hedef gösterme çalışmaları yapıldı. İletişim ve algı yönetiminde, sosyal medya kanallarını bir üs olarak kullanan bu yeni duruş; gizemli, ulaşılamaz hatta devlet tarafından dahi tespit edilemez imajlarıyla insanları zehirlemeye devam ediyordu. Ancak süreç içerisinde bu hesaplar üzerinden aile içindeki meselelerin, köyde anlık olarak temin edilen görüntülerin, yalnızca muhataplarıyla yapılan yazışmaların seçilerek servis edilmesi ise kimler tarafından yönetildiğine dair önemli öngörüler sunuyordu. Kamuoyunun açıkça gördüğü haliyle hiçbir kutsalı bulunmayan bu hesaplar, iffete dil uzatmaktan, kişisel verilerin paylaşılmasına kadar geniş bir sahada hukuku ve ahlaki değerleri çiğnemekten geri durmuyordu. Çelişkiler En yüksek perdeden iddiaları dile getirenlerin, ilim ve irşad beldesi olan Menzil’de dahi bütün çabalarının ticarethaneler üzerine olduğu zamanla ortaya çıktı. Sofileri müşteri olarak gören bir anlayışla ve vakıflarının ticaretle olan kuvvetli bağını ilan edercesine dükkanlara vakıf logoları koyuldu. Yetmedi bir de yeni bedesten inşa edildi. Vakıf çatısı altında ise yeni ticari markalar üretilerek, yapılmayacak denilen ticari faaliyetlerin tamamı bir bir hayata geçirildi. Bu tavır yaşanan iki yıllık sürecin bir özeti niteliğindedir. Zira son iki yıl eylem söylem çelişkileriyle doludur. Bugün ısrarla savunulan şeyler, ertesi gün inkar edilmiş; böylece ortaya büyük bir tutarsızlık örneği çıkmıştır. Bu tutarsızlıklardan biri de hakem heyeti sürecinde ortaya konuldu. “Kim ilmi yüksekse, kimin takvası yüksekse, kimin zikri yüksekse bizde hürmete layık olan odur. Baş köşe onundur” demişlerdi... Fakat ilimde ve takvada zirve şahsiyetler olan ve Allah rızası için, kardeşlerin arasını düzeltmek ve müminleri selim bir yola sevk etmek için Menzil’e gelen merhum Gavs hazretlerinin halifelerine hürmetsizlik ettiler. Baş köşeye oturtmak şöyle dursun, bu kıymetli zatları ağır sözlerle Menzil’den kovdular. Çünkü onlara göre, ister zikir ehli, ister ilim ehli olsun kendi görüşlerini desteklemeyen herkes haksızdı ve hakarete müstahaktı. Mevla’nın rızasını arayan insanları, sorumsuzca ve koşa koşa, Gavs hazretlerinin evlatlarına hakaret ve iftira edecekleri meydanlara sevk ettiler. Gavs hazretleri zamanında emin bir belde olan Menzil’de, Gavs hazretlerinin evlatlarına ve torunlarına saldırmaya yeltendiler. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Ben bu köyün ağasıyım, herkese söyleyin bunu bilsinler” şeklindeki açıklamalarıyla örtüşen bir çalışma yürüttüğü ortadadır. En büyük çelişki ise sonradan üretilen “ümmetin malı” söylemiyle oluşturulmaya çalışılan algının tam tersi bir tutumun vakfın kuruluşunda bir madde olarak eklenmiş olmasıdır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına takiben gelen tepkiler üzerine değiştirildiği ifade edildiyse somut bir bilgilendirme yapılmış değildir. Neticede Semerkand Vakfı’nın gayrimenkulleri “ümmetin malına sahip çıkma” kılıfı ile buraya aktarılmıştır. Diğer tarafta durum böyle iken Rahmetli Gavs hazretlerinin mahdumları yönelik “Ümmetin malını miras yapmak istiyorlar” söylemi kabul edilemez. Üstelik defalarca net bir şekilde reddedilmesine rağmen bu yalanın tekrar tekrar söylenmesinin, basına manşet sipariş edilmesinin, kırmızı pankartlı göstermelik protestolar gerçekleştirilmesinin hiçbir makul izahı olamaz. Bu ithamların muhatabı olan büyüklerimiz, meselenin İslam hukuku çevresinde değerlendirilip çözülmesi gerektiğini defalarca ifade etmişlerdir. Sorunun reçetesi İslam hukukudur. Görülmüştür ki ümmet söylemini diline dolayanlar İslam hukukuna başvurmak yerine popülist söylemlerini tekrar etmeyi tercih etmektedir. Buradan da amacın yapmak değil, yıkmak olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Netice Görüldüğü üzere mesele kişisel birtakım çekişmeler veyahut bazı odaklara hizmet eden haber mecralarının perçinlemek istediği gibi mal mülk kavgası değildir. Gittikçe ayrışan bir üslubun özelde Menzil’e, genelde tasavvufa ve dini hayata verdiği zararın önüne geçme çabasıdır. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin çabası, tümüyle Menzil’in yarım asırda mümin gönüllerde oluşturduğu müstesna konumun ve kendilerine miras kalan meşrebin muhafaza edilmesine yöneliktir. Meşrebi muhafaza etmek için ortaya konan bu çaba; sistemli algı çalışmaları, lobicilik faaliyetleri, sosyal medya operasyonları ve sipariş haberlerle itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Yıkmak kolay, korumak ise zordur. Yıkmanın kolaylığından istifade edenler korumaya çalışanların sukutlarından güç devşirerek 2 yıllık süreçte kendi yaklaşımlarını kamuoyuna “ümmetin menfaatineymiş gibi” lanse etmişler, maalesef bunda da kısmen muvaffak olmuşlardır. Oysa hakikat tektir. Ve ortaya çıkacağını da inancımız tamdır. “Sizden biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” hadis-i şerifi fehvasınca; biz merhum Gavs hazretlerinin kapısında yetişmiş kardeşlerimizin bu duruma düşmelerini asla istemeyiz. Allah Teâlâ cümlemizi bu fitne ortamından ve fitneci zihniyetin oyunlarından kurtarsın. Tasavvuf ehlinin sarıldığı takva ve nezaketi merkeze alarak “Allah yolunda yarışan” kardeşler olmayı cümlemize nasip etsin. Amin. #menzil #tarikat #tasavvuf

Menzil Yolu Teyit

67,788 次观看 • 1 年前

MENZİL'DE İHTİLAF NASIL BAŞLADI? Menzil, yarım asırdır gerçekleştirdiği ilim ve irşad hizmetleriyle gönüllerde yer edindi. Bu hizmetler Gavs-ı Cihan Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin sürekli üzerinde durduğu üzere; şer’i şerif, sünneti seniyye ve tasavvuf adaplarına uygun olarak yürütüldü. Gavs-ı Cihan (kuddise sirruhu) hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, çeşitli itham ve tezviratlarla anılmaya başlandı. Özellikle ilim ve irşad mekanı olan dergahlarla ilgili çeşitli iddialar ve iftiralar ortaya atıldı. Bu mekanların şahsi miras yapılmak istendiği yalanı tekrar tekrar söylendi. Bugün tezviratlara karşı hakikatleri dile getirmek, dergahların durumunu izah etmek ve “Menzil’de İhtilaf Nasıl Başladı?” sorusuna cevap bulmak için bu açıklama zaruri hale gelmiştir. Bugün yaşadığımız üzücü hadiseler, ilmi rehber edinmeyen bir iradenin tezahürüdür. Yönetme hırsı nedeniyle yıllarca biriktirilmiş öfke, ilmin rehberliğini bir kenara itmiş ve ortaya hiç kimsenin anlayamadığı ve açıklayamadığı bir tablo çıkmıştır. Sadat-ı Kiram efendilerimiz 1971 yılında Menzil’e geliyorlar. Aradan geçen yarım asırlık süreçte irşad hizmetleri nasıl bir seyir izledi? İlk yıllarda Menzil’e küçük bir cami inşaa edilmişti. Elhüseyni ailesi, uzaktan-yakından gelen misafirlerine, kendi hanelerinin mutfağından ikramlar hazırlayarak sunuyorlardı. Ziyaretçilerin sayısı arttıkça çorbahane, fırın gibi mekanlar kuruldu. Bu yıllarda başka şehirlerde dergahlar yoktu. Sofilerin sayısı arttıkça sohbet ve Hatme-i Hacegan gibi tasavvuf amellerinin yapılacağı mekanlar ihtiyaç haline gelmişti. O yıllarda iletişim ve ulaşım imkanları kısıtlıydı. Dergahlarda ilim ehli kimselerin sayısı da oldukça azdı. Bu nedenle çeşitli sorunlar yaşanıyordu. - Bazı dergahlarda ilmî, amelî ve ahlâkî konulardan çok keşif ve keramet gibi konular konuşuluyordu. - Sahih kaynak niteliği taşımayan kitaplar kaynak olarak kullanılıyordu. - Mürşid-i kâmilin, belirli sınırlarda sofilere hizmet etmesi için vekalet verdiği bazı kimseler, bu vazifeyi bir makam olarak lanse ediyor ve sofileri istismar ediyordu. - Bazı dergahlardaki görevli vekiller, birbirleriyle çekişme içine girmişti. - Birtakım kimseler dergahları ve sofileri şahsi menfaat sağlamak amacıyla kullanıyordu. - Tüm bunlar “İlimsiz tasavvuf felakete götürür.” kelamının adeta birer tezahürüydü. Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri 25 Aralık 2000 tarihinde Avrupa’dan gelen vakıf görevlilerine bir sohbet yapmıştı. Sohbet bir mektup gibi yazılı hale getirildi. Akabinde Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri, mühür mahiyetinde isminin yazılı olduğu bu mektubu Avrupa’daki ilgililere göndermişti. Bu sohbetinde Gavs-ı Cihan hazretleri vakıfların kurulmasıyla ilgili şöyle buyurmuştu: “Biz baktık, gördük ki Avrupa’da da Türkiye’de olduğu gibi adaba riayetsizlik baş göstermiştir. Yarbay yaşlandığı için bunun önüne geçemedi, geçemezdi de. Bunun önüne geçmek için biz Seyyid Mübarek’i orada vakıf kurmakla görevlendirdik. Bundan gayemiz sadece Allah’ın ve Resulullah Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) rızasını kazanmaktır” Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri aynı sohbetinde vakıf sistemin işleyişini ve önemini şöyle tarif etmişti: "Bunun için biz bu vakfı kurduk, tüzük ve emirler nasıl ise öyle hareket edeceksiniz. Kur'an Allah'a, Resulüne ve ulul emre itaat edin diyor. Seyyid Mübarek bizim emrimizdedir. O da memurlar tayin ediyor, böylece teşkilatlar oluşturuyor. Emirler böyle dağıtılıyor. Mesela iki yüz-üç yüz vekil var. Ben bir anda onların hepsine birden ulaşamam. Onlara bu şekilde yetişiliyor, talimatlar dağıtılıyor. Biz bu vakfı ancak Allah rızası için emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münker için kurduk. Adab olmazsa nispet, fuyuzat olmaz. Bu dediklerimiz olmazsa biz de siz de perişan oluruz." Sonraki 10 yılda dergahlar, zahirde ve batında bu temeller üzerine bina edildi. Rahmetli Gavsımız “Vakfı kurdum.” demeden önce “İstişare ettim” buyurmuşlardı. Dolayısıyla ülkemizin dört bir yanındaki dergahlarda istişareyle hareket edecek; ilim ve irşad hizmetlerinin daha güzel yürütülmesi adına gayret sarf edecek heyetler kuruldu. Şeriat ve adab temelleri üstünde istişare ve gayret ile yükselen dergahlar, sahih bir tasavvuf anlayışının yerleşmesini sağladı. Hizmetlerdeki gayenin irşad olduğu bilincini kalplere yerleştirdi. 20 yıl boyunca titizlikle ve büyük gayretlerle tesis edilen sistem meyvelerini veriyordu. En güzel hizmetler Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşadının son 10 yıllık bölümünde yapıldı. Rahmetli Gavsımız vakfın işleyişini nasıl tesis ediyordu? Vakfın başında kuruluşundan itibaren Gavs hazretlerinin evlatları bulunuyordu. Gavs hazretleri 30 yıllık irşadının son 20 yılında bu hizmetlerin yönetimini Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye emanet etmişti. Merhum Gavsımız mahdumu Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’yi evvela Avrupa’daki vakıfların idaresinde vazifelendirmişti. Avrupa’daki bazı dergahlarda Türkiye’dekilere benzer bazı problemler görülüyordu. Sonraki yıllarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni bu durumu şöyle ifade edecekti: “Bir tren düşünün uçuruma gidiyor. İçinde binlerce insan var. Uçuruma gittiklerini de bilmiyorlar. Onları nasıl kurtarırsınız? Tek tek ikna etmeye vaktiniz yok. Bu durumda makas değiştirirseniz ve trendeki herkesi kurtarmış olursunuz. Ama onlar bunun farkında bile olmaz.” İşte yapılan tam olarak buydu. Rahmetli Gavs hazretlerinin ilim merkezli irşad hizmetleri Avrupa’da sağlam bir itikat temeline böylece oturmuştu. Bir süre sonra Rahmetli Gavsımız Türkiye’deki vakıf yönetimini de Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye bizzat görev olarak tevdi etti. Vakıf görevini babasından alan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni tüm Türkiye’yi defalarca il il gezdi. Her işini şeffaflık ve istişare üzerine bina etti. Amaçlar güzelce anlatıldı. Böylece insanların vakfa güveni tesis edildi. Büyük hizmetler de bu şekilde mümkün oldu. Rahmetli Gavs hazretlerinin bu hizmetler konusundaki kanaati nasıldı? Merhum Gavsımız vakıfların geldiği durumdan duydukları memnuniyeti şu sözlerle ifade etmişlerdi: “İlla niyetinizi Allah rızası için yapıp bizi de ortak edin. Bizim vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor. Ama tekrar çok dikkatli olmanız gerekir. Biz çok çalıştık vakfı bu hale getirdik. Sizin de dikkatli olmanız gerekir, üzerinde duracaksınız. Niyet edin, bizim vakfımız bozulmasın. Vakıf çok güzeldir, dünya-ahiret için de çok iyidir. Hem dünya için hem ahiret için.“ “Çalışmalarınızla bize ortak olacaksınız, siz de ortak edin. İkimizin de niyeti Allah rızası için olsun.” Bu sohbetinde Gavs hazretlerinin “bizim vakfımız bozulmasın.” buyurmasının hikmeti nedir? Vakfa zarar vermek isteyenler mi vardı? O gün Gavs-ı Cihan hazretlerinin sohbetini dinleyenler vakfın neyden ya da kimden korunması gerektiğini anlayamamıştı. Ancak zaman geçtikçe o cümleler çok daha iyi anlaşıldı. Aslında bu meselenin kökü eskilere dayanıyordu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmiş olmasından rahatsızlık duyuyor ve yönetimi ele almak istiyordu. Bunun için bir gün babasına giderek vakfın yönetiminin Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile beraber kendisine verilmesini istedi. Gavs-ı Cihan hazretleri sukut etti. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni’yi yanına çağırdı. “Seyyid Saki ile birlikte vakfın yönetimini istiyormuşsunuz.” deyince Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni kendisinin bu durumdan haberi olmadığını ifade etmiş ve “Seyyid Mübarek’ten başkası yapamaz” diyerek yönetimin aynı şekilde devam etmesi gerektiğini söylemiştir. Bunun üzerine Gavs-ı Cihan hazretleri “O zaman git bunu Seyyid Saki’ye de söyle.” diyerek cevabını iletmiştir. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfın yönetimini almakla ilgili tüm çabaları ve ısrarları sonuçsuz kaldı. Vefattan sonra yaşanan gelişmelerden anlaşılan odur ki babasının bu kararlı duruşu karşında tek çaresinin vefat sonrası için hazırlıklar yapmak olduğuna kanaat getirmişti. Gavs Hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra neler yaşandı? Defin günü Menzil’de şahit olunan hadiselerin bugünle nasıl bir irtibatı var? Gavs hazretlerinin defninden sonra Menzil Külliye’sinde misafirlerin taziyeleri kabul edilmeye başlandı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, öğle namazından önce bir emrivaki ile “Ben tövbe vermeye gidiyorum” diyerek taziye alanından ayrıldı. Gavs hazretlerinin halifesi olan kardeşlerinin de kendilerine verilen irşad vazifelerini ifa etmek istediklerini duyunca öfkelendi, camideki odaya geçti. Ardından kardeşlerini de çağırdı ve bir araya geldiler. Gerçekleşen konuşmada Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “Burada tövbe vermeyin, bir müddet tövbe vermeyin.” diyerek kardeşlerinin irşad hakları üzerinde tasarrufta bulunmaya, onları engellemeye çalıştı. Bunda muvaffak olamayınca da“Ben her yerde sizden ayrılacağım.” dedi. Aynı görüşmede “Her şey babamındır.” diyerek kardeşlerinin tavırlarını öğrenmeye çalışıyordu. Kardeşleri “Şahsi bir şeyimiz yok, her şey babamızındır.” deyince detaya girmeye başladı. Bu detaylar üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni;“Bu konularda İslam hukuku ne diyorsa o olur.” diyerek daha ilk gün İslâm hukukunu işaret etmişti. Camide yapılan görüşme Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin istediği gibi gitmeyince öğle namazından sonra herkesçe malum olan o açıklamayı yapmak durumunda kaldı. Bunu bizzat yapıyor olması odadaki tavrına ters düşse de dışarıdan bakıldığında mutedil bir imaj oluşturmaktaydı. Bu mutedil görüntüden dolayı sofilerin kendisine teveccüh göstermesi pek de gerçekçi olmayan bir algının oluşmasına sebep oldu. Bir anlamda güç zehirlenmesi olarak tarif edilebilecek bu algı; tüm sofilerin her yapılan, her söylenen şeyde arkasında duracağını düşündürmüş olmalıydı. Ki, hemen ertesi gün sert söylem ve eylemler başladı. Daha önce yapılan hazırlıklar bir bir uygulanmaya başladı. Alınan koşulsuz biatlar da buna yardımcı oldu. Gavs hazretleri hayattayken ne türden hazırlıklar yapılmıştı? Bunlar nasıl hayata geçirildi? Kuşkusuz yapılan en büyük hazırlık Semerkand’ın yerine ikame edilecek yeni bir vakfın kurulmasıydı. Bu yeni vakfın ismi, Gavs-ı Cihan hazretlerinin ahirete irtihalinden 13 ay önce tescil edilmişti. İlan tarihi ve yöntemi ise defin günü oluşan algının bir tezahürüydü. Definden 1 gün sonra, Menzil ile zahiren herhangi bir ilgisi bulunmayan Ahmet Mahmut Ünlü, bu yeni vakfı sosyal medya hesabından ilan etti. İlanda bu kadar hızlı davranılması hazırlıkların daha hızlı şekilde uygulanmasını da sağlayacaktı. Gavs hazretlerinin toprağı kurumadan, yeni vakfın whatsapp grupları kuruldu. Daha ilk günlerde tüm il başkanları ilan edildi. Birkaç ay içerisinde yapılamayacak işler günler içinde yapıldı. Öyle ki “Biz zaten aylar öncesinde rabıtamızı Seyyid Saki’ye oturtmuştuk.” söylemleri dahi dile getirilir olmuştu. Ayrılıkçı sert söylemler insanlara nasıl anlatıldı? Mürşidi ahirete irtihal etmiş, gönlü yaralı sofiler adeta bir cendereye alındı. “Tasarruf ancak yaşayan mürşittedir, mürşide tam teslimiyet şarttır.” gibi tasavvufi söylemler insanların kalbi huzursuzluklarını bastırmak amacıyla kullanıldı. Öte yandan yeni mürşide koşulsuz bağlılığı güçlendirmek ve yapılan şeriatsızlıkları örtbas etmek için İslam akidesiyle bağdaşmayacak söylemler ortaya atıldı. “Bu Seyyid Saki’nin elinden tutan Allah’ın elini tutmuştur!” “Bu zat Allah’ın izniyle Efendimiz Aleyhisselam’ın himayesinde çalışıyor!” Önce anayasamız dedikleri 10 madde ilan edildi. Bu maddelerle Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşad dönemi kıyasıya eleştiriliyor, yeni vakıfla bu hatalardan dönüleceği iddia ediliyordu. Aynı metinde “Şu on yıldır yolumuzun adaplarından çok uzaklaşıldığını gördük. Gavs hazretleri üzülmesin diye sustuk.” diyorlardı. Oysa bu, gerçekle tamamen tezattı. Gerçeği bilmeyenlerin, mürşidlerine güvenmekten başka seçeneği bulunmuyordu. Nitekim bu ayrılık tasavvuf adaplarına kadar uzandı. Daha ilk günlerde kendi müntesiplerine Nakşibendi tarikatının diğer kollarının hatmelerine girmelerini de yasakladılar. Hemen ardından ise sofilerin yıllarca hizmet ettiği kurumlarla bağlarının kalmadığını ilan ettiler. Vakıftan yüz çevirdikleri halde neden ve nasıl vakıf çatısı altındaki varlıklar üzerinde hak iddia ettiler? Dile getirilen söylemlerden en serti hatta en acısı şu ifadeler olmuştur: “Gavs hazretleri öldü, vakfı onunla birlikte gömüldü.” Bu sözler kendini bilmez biri tarafından haddini aşarak söylenmiş olsa üzerinde durmaya gerek olmazdı. Fakat maalesef bu sözler Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin yaklaşımının bir tezahürü idi. Benzer bir cümle bizzat kendisi tarafından Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye söylenmiştir. Geçmişi eleştiren, yanlış bulan, alakamız yoktur diye ilanlarda bulunan bu anlayış; ne hikmetse reddettikleri kurumların mülklerinin kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu. “Kurumlarla alakamız yoktur, ama mülkleriyle alakamız vardır.” gibi trajik bir durum ortaya çıkıyordu. İlk günkü söylemleriyle bugünkü durumları arasındaki zıtlık insanlarda nasıl karşılık buluyor? “Bu dergah artık Serhendi Vakfı’na bağlandı. Dergahımızda artık kitap, dergi, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmetleri gibi hiçbir çalışma olmayacaktır. O yüzden sizi bu dergaha alamayız çünkü siz bunları yapıyorsunuz.” denilerek Semerkand gönüllüsü insanlar, yıllardır müdavimi oldukları dergahlardan atıldı. Kitaplar dergahlardan çıkarıldı; kimi yerde çöpe atıldı, kimi yerde kitap toptancılarına ve geri dönüşüm firmalarına yok pahasına satılmaya çalışıldı. Dergahlardaki tefrişata, ürünlere, değerlere el konuldu. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya çıkmış oldu. Yapılanlar sadece tefrişat, ürün ve değerlere el koymakla kalmadı. Tüm mekanlara, mümkün olan herhangi bir yolla el konulmaya çalışıldı. Bunun için kalp kırmaktan, kaba kuvvet kullanmaktan dahi geri durulmadı. Sonucunda ise -kendi ifadeleriyle- kiralık dergahların %90’ını, mülk olan dergahların %60’ını zapt ettiler. Örneğin Gavs-ı Cihan hazretlerinin sağlığında Adana’da 70’ten fazla dergah bulunuyordu. Gavs hazretlerinin vefatından sonra bu dergahların biri hariç hepsine el koydular. Kendilerinden olmayan sofilere sadece bir dergahın kalmasına dahi tahammül edemediler. Bu propagandayla merhum Gavs hazretlerini ve vakfını töhmet altına sokmaya çalışanların el koydukları bazı mülkleri satıyor olmaları ise oldukça manidardır. Örneğin Avrupa’da ilim ve irşad mekanlarına ihtiyaç çok daha fazla iken, yıllarca dergah olarak kullanılan Avrupa’daki “Ulm dergahı”, kendileri tarafından yakın zamanda satılmıştır. Aynı şekilde Gaziantep’teki derneğe ait gayrimenkul de satışa çıkarılmıştır. Bütün bunlar göstermektedir ki, mesele bir hassasiyet meselesi değildir. Hasılı öne sürdükleri tüm argümanlar, insanların akıllarını ve duygularını manipüle etmek ve böylece mülkleri ele geçirmek için ifade edilen sloganlardan ibarettir. Bazı yerler ve konularla ilgili dava açılarak mahkeme sürecinin başlatıldığını görüyoruz. Açılan bu davalar bize ne anlatıyor? Dergahların durumlarıyla ilgili ortaya çıkan bir ihtilafın aslında İslam hukukuna göre çözüme kavuşturulması gerekir. Ancak süreç maalesef; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Şeriata göre olursa şeriatla; olmazsa devletin kanunlarına göre; onunla da olmazsa orman kanunlarıyla… Mutlaka hakkım olanı alacağım.” söylemine paralel şekilde ilerlemiştir. Üstelik hakkı olduğunu söylediği şeyin sınırlarını kendisinden başkası da bilmemektedir. Bugüne kadar Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, sürecin daha kötü noktalara gitmemesi adına sükût etmişler, sofilerine de sabrı ve sükûtu tavsiye etmişlerdir. Onların birlik-beraberliği ve Gavs hazretlerinin meşrebini muhafaza etmek için ortaya koydukları bu çaba, her seferinde tam zıddı bir tutumla karşılık bulmuştur. Hukuki bir zemine yaslanmayan meselelerle ilgili hukuk önünde hak aramaya kalkışmaları net bir zarar verme çabasından ibarettir. “Bana yar olmayan kimseye olmasın”yaklaşımı onları sonunda bu hale getirmiştir. Öyle ki Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin oğlu Seyyid Yakup Elhüseyni babasından naklen Avrupa’daki dergahların Semerkand’da kalacağına gayrimüslimlerin resmi kurumlarına kalmasının daha iyi olacağını söylemekten imtina etmemiştir. Bu dergahlar kime aittir? Şahsi miras yapılıp satılmak isteniyor denmesinin nedeni nedir? İlk olarak bilinmesi gerekir ki bugüne kadar Elhüseyni ailesinin hiçbir ferdinin dergahların mülkiyetiyle ilgili bir gündemi olmamıştır. Doğal olarak hiçbir sofinin de bu konuyla ilgili bir gündemi yoktu. Herkes kardeşçe bu yapıları kullanıyor, ilim ve irşad hizmetleri tek gündem olma vasfını koruyordu. Bu konuyla ilgili ihtilaf Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dergahların yönetimini kendi uhdesine alma girişimleri ile ortaya çıkmıştır. Sürecin başında kendisine gösterilen teveccüh bunun kolay bir şekilde yapılacağı gibi bir vehme kapılmasına neden olmuştur. Dolayısıyla bu mülkler ile ilgili ilk günlerde ifade ettiği ile bugün dile getirilen “ümmetin malı” söylemi arasında ciddi tezatlar bulunmaktadır. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin defin günü kardeşleriyle yaptığı görüşmede“Her şey babamın!”demiştir. İlerleyen süreçte görevlendirilen hoca heyeti kendisine bu mülklerin durumu hakkında görüşünü sorduklarında verdiği cevap şu şekildedir:“Vakıf, şirket, dernek ne varsa miras malıdır. Ne yapılmışsa Gavs-ı Sani adına yapılmıştır.” Kendileri tarafından paylaşılan uzun görüşme kaydındaki bu ifadeler “ümmetin malı” söylemiyle taban tabana zıttır. Bu da “ümmetin malı”söylemini bir aparat olarak kullandıklarını gözler önüne sermektedir. Neticede “Bunlar ümmetin malı, biz de ümmet malının koruyucularıyız. Dolayısıyla buralar bizimdir.”gibi garip yaklaşımla hareket etmektedirler. Bu usulsüz söylem ve yöntemlerle insanların dini duyguları istismar edilmiştir. Bu dergâha gönül veren masum insanları kendi görüşlerinin fedaisi olması için açıkça yanlı ve yanlış yönlendirmişlerdir. Sofilerin akılları karıştırılmış, omuzlarına ağır bir yük yüklenmiş, gönülleri bulandırılmıştır. Yine aynı beyanlarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin konumuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır. “Gavs hazretleri zamanında tek yetkili Seyyid Mübarek’ti. Şimdi kayyum olarak orada bulunuyor. Bizim tek muhatabımız Seyyid Mübarek’tir. Çünkü her şeyi o biliyor ve her şey ondaydı. Bizi ikna edip hakkaniyetli bir şekilde paylaştırması lazım. Biz sorumlu olmuyoruz, tek sorumlu Seyyid Mübarek’tir.” Lakin başlarda kabul ettiği bu yetkiyi, çok kısa süre sonra inkar etti. Bahsettiği hakkaniyetli yaklaşımı göstermesine fırsat tanımadı. Kendi söylediklerini reddederek meseleyi daha karmaşık hale getirdi. Anlaşılan o ki, mesele hakikatin tecelli etmesi değil. Zaman içerisinde değişen söylemler, başvurulan yöntemler ve gelinen nokta bunu açıkça göstermektedir. Öyleyse mesele tam olarak nedir? Sürecin başından beri asıl niyet “her yolu mübah gören bir anlayışla” irşad mekanı olan dergahları ve bunlara bağlı olan kurumları ele geçirmektir. Çoğunda sağlanan bu hakimiyete rağmen kalanlarla ilgili de çirkin yöntemler izlenmiştir. Gavs hazretlerinin hizmetlerini Semerkand çatısı altında devam ettiren evlatları ile ilgili yalanlar, iftiralar ve karalama kampanyaları başlatılmıştır. “Ümmetin malını miras yaptınız.” gibi sloganlar ve basına manşet sipariş edercesine ağır ithamlar kullanılmıştır. Elhüseyni ailesinin fertleri bu ithamları net bir şekilde reddetmesine rağmen bu yalanlar tekrar tekrar gündeme getirilmiştir. Meselenin en dikkate şayan kısmı ise iki vakfın senedinin karşılaştırılmasında ortaya çıkmaktadır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına müteakip gelen tepkiler üzerine senette değişiklik yapıldığı ifade edildiyse de Serhendi Vakfı tarafından kurumsal bir beyanat yapılmış değildir. Semerkand Vakfı’nın vakıf senedinde ise vakfın sona ermesi durumunda varlıkların aynı amaçla hizmet eden başka bir STK’ya devredileceği belirtilmiştir. Vakıf senetleri üzerinden yapılacak bir inceleme bile şahsi miras derdinde olan tarafın hangisi olduğunu göstermeye yetecektir. Atılan iftiraların tam tersinin vuku bulmuş olması ise ibretliktir. Gavs hazretlerinden günümüze intikal eden dergahlara baktığımızda nasıl bir tablo görüyoruz? Kendilerinin ifade ettiği üzere kiralık yerlerin tamamına yakını, mülk olan dergahların ise yarısından fazlası Serhendi’nin elindedir. Geriye kalan az sayıdaki dergahta Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini sürdürmeye çalışmıştır. Ellerinde kalan az sayıdaki mekanlar sofilere yetmediğinden iki yıllık süreçte, çoğu kiralık olan, yeni dergahlar açılmıştır. Bunların toplam sayısı 1500’den fazladır. Serhendi’nin yeni dergah açmaya ihtiyaç duymadığı gibi kiralık olan dergahların bazılarını kapattığı da bilinmektedir. Hal böyle olunca bir tarafın ihtiyacından fazlasını aldığı, bir tarafın ise ihtiyaca rağmen mağdur edildiği aşikardır. Buna rağmen ele geçiremedikleri dergahlarla ilgili agresif tutumlarının hiçbir izahı olamaz. İlim ve irşad mekanı olan dergahların şer’i durumunun iki yıldır neticelenmemesinin sebebi nedir? İki yıllık süre zarfında meselenin olması gerektiği gibi İslam hukukuna göre çözülmesi için birçok yol denenmiştir. İlk olarak üç mürşidi temsilen birer molla görevlendirilmiş, konu görevli mollalar tarafından detaylıca tetkik edilmiş ve yaklaşık bir aylık çalışmanın ardından netice taraflara ilan edilmişti. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kendi görevlendirdiği molla dahil hepsinin imzaladığı bu çalışmayı kabul etmedi. Esah görüşe göre ve ittifakla varılan netice yerine tarafları olan bir meselede kendi içtihadıyla hareket edeceğini ilan etti. Bu durum ihtilafların fitneye dönüşmeden çözüleceğine dair umutları boşa çıkarmıştır. Sürecin başında Elhüseyni ailesi arasında farklı zamanlarda çeşitli görüşmeler yapılmıştır. Maalesef Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu görüşmelerde yapıcı bir tutumdan uzak bir yaklaşım sergileyerek ihtilaflı meselelerin daha karmaşık hale gelmesine sebebiyet vermiştir. Sürecin devamında ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni görüşme taleplerini dahi karşılıksız bırakmıştır. Akamete uğratılan bir diğer çözüm çabası da Gavs-ı Cihan hazretlerinin en yaşlı halifesi olan Seyda Molla Abdurrahman’ın hakemliğine başvurulmasıdır. Seyda’nın medresesinde gerçekleştirilen görüşmelerin başlarında Serhendi heyeti çeşitli bahaneler öne sürerek görüşmelerden çekilmiştir. Son olarak Gavs-ı Cihan hazretlerinin üç halifesinin hakemliğine başvurulmuş, kendilerine imzalı yetki verilmiştir. Büyüklerimiz, heyete her fırsatta “Siz bu konuda tam yetkili bir heyetsiniz. Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyye ölçüsünde ne gerekiyorsa onu yapınız.” demişlerdi. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, heyetin çalışmalarının gidişatından kaygılandığı için hakem heyetine yönelik sert söylemler ve ithamlarla birlikte herkesin önünde verdiği yetkiyi özel bir görüşmede geri almıştır. Bu nedenle hakem heyeti meseleyi çözüme kavuşturamadan köyden ayrılmak durumunda kalmıştır. Böylece tüm sofileri fitnenin son bulacağına dair umutlandıran, Menzil’e yakışır şekilde sorunların İslam hukukuna göre çözüleceği bir süreç daha akamete uğratılmıştır. Bugün hala saf bir niyetle, karlı-zararlı çıkma kaygısından uzaklaşarak İslam hukukuna başvurulsa ve hükme rıza gösterilse mesele kolayca çözülecektir. İki yıldır süren bir ihtilaf tüm çabalara rağmen çözülemiyorsa, taraflardan birinin çözüm istemediğini anlamak zor olmasa gerektir. Büyüklerimiz bu fitnenin ortadan kaldırılması için aynı çağrıyı tekrar tekrar yapmaktadır. Menzil’e yakışan ilim ve irşad hizmetleriyle anılmaktır. Büyüklerimiz müslümanların bunca sıkıntısı varken bu sıkıntılara derman olmak için çalışmak yerine yeni sıkıntıların odağı haline gelmekten hicab duymaktadırlar. Bu konuda sorumluluğu olan herkesin safi niyetle elinden gelen gayreti göstermesini talep etmektedirler. Allah Teâlâ’dan niyazımız bu fitnenin tez zamanda ortadan kalkmasıdır. Bu da meselenin İslâm hukuku temelinde ele alınmasıyla mümkündür. Zira ömrü ilim ve irşad hizmetleriyle geçmiş büyük bir zat olan Rahmetli Gavs hazretlerine ve onun evlatlarına yakışan da budur. #menzil #tarikat #tasavvuf

Menzil Yolu Teyit

93,009 次观看 • 1 年前

AZERBAYCAN BİLİNMESİNE MUHTAÇ KARŞI KARŞIYA KALDIĞI TEHDİT: Azerbaycan kadını; İran’ın Şii siyasal sembollerinden Çador’u mu örtecek? Arap coğrafyasının bazı radikal dinî çevreleriyle özdeşleşen Nikab’ı mı takacak? Yoksa; Azerbaycan’ın millî ve manevî örtüsü Kəlağayı’yı mı taşıyacak? Mesele sadece bir örtü meselesi değil. Türkiye’deki aklı başında olan insanların anlaması gereken budur. Aklı başında olmayanlara, meseleye kendi dogmaları, hırsları, hesapları, menfaatleri ve bağlantıları üzerinden bakanlara zaten diyecek bir şey yok! Azerbaycan için; Mesele kimliktir. Mesele aidiyettir. Mesele kültürel varlıktır. Ve mesele ideolojik-istikrarsızlaştırıcı bir tehdittir. Yani mesele teolojik değil; teopolitik ve jeopolitik bir tehdidin konusudur. Ve belki de asıl soru şudur: Azerbaycan kadınının başında hangi din, hangi kültür, hangi ideoloji, hangi medeniyet ve hangi jeopolitik konuşacak? Konuyla ilgili Azerbaycan yayınlanan analizim. Not: Görsellere Kelağayı’nı anlatan foto ve görüntüler koydum. Kelağayı’da Azerbaycan’a has çok hoş bir Türkçe tanımlama: Kel: Kelle (baş) Ağ: Üstüne (ya da bizdeki gibi ağmak, ağarmak, ağ-ak olmak) Analizim: /// Azerbaycan devleti kurulduğundan, bağımsızlığını elde ettiğinden bu yana bu tür fitne girişimleriyle çok karşılaştık. Ortaya çıkan durumların bazı güç odakları, zümreler ve karanlık mahfiller tarafından maniple edildiğini de. Bazıları bilerek veya bilmeyerek, anlayarak ya da anlamayarak tür yollara başvuruyor veya kullanılıyor. Türkiye’deki Azerbaycan aleyhine, ardından Azerbaycan’da Türkiye aleyhine gelişen olumsuzlukların arkasında duyguları, inanışları ve tepkileri kullanılan insanlardan ziyade, bu işlerin arkasında kimler, hangi gruplar ve hangi amaçlar olup olmadığına bakmak gerekir. Bunları açıklamasında güvenlik uzmanı Abdullah Ağar ifade etti. Ağar, Azerbaycan toplumunda çoğunluğun Şii olduğunu, bununla birlikte Sünni mezhebine bağlı insanların da olduğunu belirterek şunları söyledi: İslam dünyasında ve tarihinde ne yazık ki bir mezhep ihtilafı, hatta mezhep savaşları var. Bu kutuplaşmadan etkilenenler, birbirine kem gözle bakan, hatta karşı tarafı hasım görenler var. Ne yazık ki bu İslam dünyasının acı bir gerçeği. Bu bağlamda “Azerbaycan Türklerinin genelde Şii olması, Türkiye’de bu kafadaki bazı grupları rahatsız ediyor. İlginç bir şekilde bu grupların bazılarının uluslararası yapılarla da bağlantıları var. Şu anda da bazılarının bu işe el uzattığını değerlendiriyorum. Örneğin bu işin içinde İran’ın ve Arap coğrafyasından bazı Sünni ve Şii siyasal İslamcıların, örgütlerin dahil olduğunu, sorunu köpürtme ve derinleştirme çabası içine girdikleri de net olarak gözüküyor. Öte tarafıyla Azerbaycan ile Türkiye’nin arasını bozmak için yapılan girişimlerin temelinde bazı ülkeler var. Mesele aslında teopolitik bir meseleden ziyade jeopolitik. Çünkü Azerbaycan ile Türkiye arasındaki ittifak bazılarını rahatsız ediyor.” Uzman, şu anda iki meselenin birbirine karıştırıldığını, hatta harmanlandırılarak etkisinin arttırılmaya çalışıldığını söyledi: “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu konuşma yaparken Azerbaycan heyetinden bir kişinin salonda kalması köpürtülerek gündeme getirildi. Vurgulayayım: Heyetin diğer üyeleri salonu terk etti. Ancak bir kişinin salonda kalması gündeme taşındı ve eleştirildi. Diğer taraftan ise başörtüsü meselesi var. Bakın, bu son derece hassas bir konu. Azerbaycan başörtüsü takanlara da takmayanlara da saygı gösterir. Dini özgürlüklerin güvence altına alınması devletin sorumluluğudur. Ancak buradaki mesele çok daha başka ve bence asıl görülmesi gereken nokta burada. Azerbaycan’ın aldığı kararın hangi tehditlerden kaynaklandığını bilmek gerekiyor. Öncelikle belirtelim ki temelde böyle bir başörtüsü yasağı yoktur. Azerbaycan diyor ki: Biz hassas bir ülkeyiz. Ülke bağımsızlığını ilan ettiğinden beri bazı ülkeler, mezhebi ve meşrebi güç ve etki odakları, insanların masum dini inançlarını istismar ederek Azerbaycan’ı hedef alıyor, Azerbaycan halkının kendi yararlarına beynini yıkamaya, devşirmeye çalışıyor. Yani konu Azerbaycan için dini bir konudan öte bir milli güvenlik problemi. Ülkede Arap kaynaklı selefi, tekfiri, vehhabi ve İran kaynaklı Şii yaklaşım Azerbaycan vatandaşlarına sirayet etmeye, insanların beyinlerini yıkamaya ve elemanlamaya çalışıyor. Diğer taraftan İran, ülkede kitlesel bir taban oluşturmaya çalışıyor. Bunların en önemli ilgi ve etki alanlarının başında da okullar, öğrenciler ve aileler geliyor. Bunlardan bir kaçını ele geçirince, özellikle okullarda ele geçirdikleri üzerinden başkalarını da ele geçirmeye başlıyorlar. Yani birken üç, üçken beş, beşken elli oluveriyorlar. İşin içinde son derece güçlü fonlamalar yani para var. Bu bir gerçek. Birinci Karabağ Savaşı sırasında Azerbaycan’da görev yaparken Sünni tabanlı ve Arap kaynaklı Selefi, Tekfiri, Vehhabi, Cihatçı yapıların özellikle Azerbaycan’ın kuzey bölgelerinde, İran’ın ise ülke genelinde İran’a angaje bir Şiilik geliştirmeye çalıştıklarını tespit etmiştik. Zamanla bu sızma girişimleri çok daha sofistike bir hal aldı. Azerbaycan devletinin inanç özgürlüklerine halel getirmeye çalıştığı bu tedbirlerde bu karşılaştığı tehditle doğrudan bağlantılı Benim anladığım Azerbaycan diyor ki: Başınızı örtebilirsiniz. Ancak başınızı Arap veya İran menşeli, onların sembollerine dönüşen ideolojik örtünmeler yerine bizim kendi milli-dini-kültürel-tarihi ve insani çözümümüz olan kendi kələğayımızla örtün. Bizim kendi milli başörtümüz var, kendi milli ve dini kelağayı bağlama şeklimiz; şalagayımız var. Biz bunun kullanılmasını uygun görüyoruz. Bilinmesi gerekir; milli-manevi kələğayı başörtüsünün çoğunun üzerinde Türk motifleri; bayrak, buta (gonca-tomurcuk-damla-bukuk) ve kartalı-bozkurdu simgeleyen semboller de olur. Yani tam Türk işi zarif sanatsal estetik İslami bir çözüm. Kadına değer veren, anlam yükleyen. Her kələğayımız örten kadının durumuyla örtüşen bir anlamı ve ürettiği mesajı da vardır. Düğünde başkadır, yasta başkadır, evlide başkadır, bekarda başkadır. Azerbaycan, başkalarının milli-manevi değerlerimizi istismar etmesini istemiyor. Bu da bazı çevrelerin hoşuna gitmiyor. Bazıları da bu noktada önce durumu, sonra da Türkiye’deki bazı grupları kullanmaya başlıyor. Azerbaycan’ın başörtüsü konusunda uyguladığı karar, inançlara müdahale değildir. Bu, yalnızca geleceğe yönelik bir güvenlik tedbiridir. Ve kimsenin karışamayacağı bir iç meseledir. Ve bence Azerbaycan’ın başta İran ve Arap menşeli akımlar olmak üzere çok farklı amaçlar peşinde ideolojik-ılımlı-radikal-mezhebi ve meşrebi yapıların önünü kesmek için uyguladığı yaklaşım son derece doğru bir yaklaşımdır.” Uzman, fitne girişimlerinden ders çıkarmamız gerektiğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: “Gazze savaşının jeopolitik kırılmalara yol açtığı doğrudur, son derece zorlu ve gergin bir jeopolitik ortamın ortaya çıktığı da… Peki, bu kırılma, travma Azerbaycan-Türkiye ilişkilerini baltalamak için kullanılıyor olabilir mi? Hatta bu da amaçlanmış olabilir mi? Hamas’ın İsrail’e yönelik stratejik saldırısıyla yaşanan jeopolitik kırılma da; ‘İbrahim Anlaşmaları’ büyük bir baskı altında kaldı, IMEC çöktü, Suudi Arabistan–İsrail anlaşması, ayrıca İsrail ile Filistin arasındaki görüşmeler durdu. Bizim açımızdan ise daha önemli bir şey oldu: Türkiye ve Azerbaycan ilişkileri belli ölçüde gerildi. Belki de İsrail baskınının amaçlarından bir de buydu, belki kendi doğallığında gelişti. Bunu dışarıdan anlamak mümkün değil, ama sonuçta sosyo-psikolojik, siyasi kırılgan bir ortam gelişti. İnsanlar ise meseleye devlet gözüyle değil kendi inançları, dogmaları üzerinden baktı. İşte tam burada da istismar edilebilecek alanlar, durumlar, ortamlar ortaya çıktı. Birileri bütün bunları kendi çıkarları, ideolojileri, hedefleri için kullanmaya kalkıştı. Böylece Türkiye ile Azerbaycan’ın arasını karıştırmak için sayısız işe giriştiler. Buna karşı her iki ülkenin de tedbir alması gerekiyor. Çünkü Azerbaycan, Türkiye’nin özel dostudur. Bu, kardeşliğin de ötesinde bir dostluktur. Bizim ortaya koyduğumuz mesele öylesine büyük bir güç yaratıyor ki, bunu başkalarının anlaması ve kavraması mümkün olmayabiliyor. Merhum Ümum milli Lider Haydar Aliyev’in düsturlaştırdığı “iki devlet, tek millet” anlayışı ise hamasi bir yaklaşım değildir. Sadece acıyı ve sevinci paylaşmak da değildir. Bu düstur aynı zamanda; fitneyi, nifakı, yanlışı ve bozgunculuğu aşabilme gücüdür. Karabağ Savaşıyla daha bir perçinlenen kardeşliğimizin ürettiği güç, fikir ve etki; yalnızca bizler için değil, coğrafyamız, insanlık ve gelecek için de büyük bir umuttur. Meselemiz kişiler veya zümreler değildir, olamaz. Bizim meselemiz devletlerimiz, vatanlarımız, ordularımız, milletimiz ve ortak geleceğimizdir. Birileri bunu bildiği için bu dostluğu bozmaya çalışıyor. Bizim meselemiz insanlar ve cümleler değildir. Bizim meselemiz milletlerimiz, devletlerimiz, ordularımız ve geleceğimizdir. Biz sadece bu fitne girişiminden ders çıkarmalıyız.” /// Qardaşlığımıza zərbə cəhdinin arxasındakı ölkələr... Azərbaycan müstəqillik qazandıqdan bəri bu cür təxribat cəhdləri ilə çox qarşılaşmışıq. Yaranan vəziyyətlərin müəyyən güc mərkəzləri, qruplar və dairələr tərəfindən necə manipulyasiya edildiyinin dəfələrlə şahidi olmuşuq. Bəziləri bilərəkdən və ya bilməyərəkdən bu cür üsullara əl atır. Türkiyədə Azərbaycana qarşı, sonradan isə Azərbaycanda Türkiyəyə qarşı inancları və reaksiyaları manipulyasiya edilən insanlardan daha çox, bu hadisələrin arxasında kimin, hansı qrupların və onların motivlərinin nə olduğunu araşdırmaq lazımdır. Bu sözləri Axar.az-a açıqlamasında türkiyəli təhlükəsizlik eksperti Abdullah Ağar deyib. Ağarın sözlərinə görə, Azərbaycan cəmiyyətinin əksəriyyətinin şiə olmasına baxmayaraq, ölkədə sünni əhali də mövcuddur və onlara müxtəlif yollarla təsir göstərməyə çalışılır: “Təəssüf ki, həm İslam dünyasının tarixində, həm də müasir dövrdə məzhəb ayrı-seçkiliyi və hətta məzhəb müharibələri mövcuddur. Bu qütbləşmənin təsirinə düşən və bir-birinə düşmənçiliklə yanaşan insanlar var. Əfsuslar olsun ki, bu, İslam dünyasının acı reallığıdır. Bu kontekstdə Azərbaycan türklərinin əsasən dünyəvi və rasionalist olmaları, həmçinin Azərbaycana xas bir şiəlik formasına mənsubiyyətləri Türkiyədəki müəyyən məzhəbçi dairələri narahat edir. Maraqlıdır ki, bu qrupların bəzilərinin beynəlxalq qurumlarla da əlaqələri mövcuddur və hesab edirəm ki, onlardan bəziləri hazırda bu məsələyə qarışırlar. Fikrimcə, müəyyən sünni və şiə siyasi islamçılar, xüsusilə də İran və ərəb dünyası ilə əlaqəli olanlar, həmçinin konkret dairələr, təşkilatlar və düşüncə tərzləri bu məsələyə cəlb olunublar və məsələni qızışdırmağa, həmçinin dərinləşdirməyə fəal şəkildə çalışırlar. Digər tərəfdən, Azərbaycanla Türkiyə arasında nifaq salmaq cəhdlərinin arxasında bəzi ölkələr də dayanır. Məsələ əslində teoloji deyil, geosiyasi xarakter daşıyır. Çünki Azərbaycanla Türkiyə arasındakı ittifaq bəzi insanları narahat edir”. Ekspertin sözlərinə görə, hazırda iki məsələ bir-biri ilə qarışdırılır: “Birləşmiş Millətlər Təşkilatının (BMT) Baş Assambleyasının 81-ci sessiyası zamanı İsrailin Baş naziri Benyamin Netanyahu çıxış edərkən Azərbaycan nümayəndə heyətinin bir üzvünün zalda qalması ön plana çəkildi. Nümayəndə heyətinin digər üzvlərinin zaldan çıxması vurğulanmadı, lakin bir nəfərin zalda qalmasına diqqət çəkildi və tənqid edildi. Digər tərəfdən, hicab məsələsi də var. Bu, çox həssas bir məsələdir. Azərbaycan həm hicab geyənlərə, həm də geyməyənlərə hörmətlə yanaşır. Dini azadlıqların təmin edilməsi dövlətin məsuliyyətidir. Amma burada məsələ tamamilə fərqlidir. Düşünürəm ki, əsas məqam da budur. Azərbaycanın verdiyi qərarın (orta məktəblərdə şagirdlərin vahid formasına əlavələrin qadağan edilməsi – red.) hansı təhdidlərdən qaynaqlandığını bilmək lazımdır. Əvvəla, deyim ki, Azərbaycanda hicab qadağası yoxdur. Azərbaycan deyir ki, biz Cənubi Qafqazda həssas vəziyyətdə olan bir ölkəyik. Biz saysız-hesabsız konvensional və asimmetrik təhdidlərlə üz-üzəyik. Azərbaycan müstəqilliyini elan etdikdən bəri müəyyən ölkələr və məzhəb və ya ideologiya yönümlü güc mərkəzləri insanların səmimi dini etiqadlarından sui-istifadə edərək, öz məqsədləri naminə Azərbaycan ictimaiyyətinin beynini yumağa və onu öz tərəflərinə çəkməyə çalışaraq, ölkəni hədəf alıblar. Yəni bu, Azərbaycan üçün təkcə dini məsələ yox, milli təhlükəsizlik problemidir. Danılmaz bir faktdır ki, ərəb mənşəli sələfi, təkfiri, vəhhabi və cihadçı qruplar, eləcə də iranmeylli şiə qruplaşmaları Azərbaycan cəmiyyətinə nüfuz etməyə, insanların beynini zəhərləməyə və onları öz sıralarına cəlb etməyə çalışırlar. Digər tərəfdən, İran təkcə ölkə daxilində kadr cəlb etməyə deyil, həm də kütləvi dayaq bazası yaratmağa çalışır. Məktəblər, şagirdlər və ailələr onların əsas maraq və təsir dairələri sırasındadır. İstər şiə, istərsə də sünni mənşəli olsun, bu təsir mərkəzləri bir neçə nəfəri öz təsiri altına alan kimi, digərlərinə də, xüsusilə də artıq öz tərəflərinə çəkdikləri şəxslər vasitəsilə təsir göstərməyə başlayırlar. Başqa sözlə, onlar öz sıralarını genişləndirməyə, saylarını birdən üçə, üçdən beşə və beşdən əlliyə çatdırmağa çalışırlar. Onlar təkcə öz inanclarını deyil, həm də geyim tərzlərini və rəmzlərini tətbiq edirlər. Burada işin içində nəhəng maliyyə vəsaiti, başqa sözlə, pul var. Bu, faktdır. Birinci Qarabağ müharibəsi dövründə Azərbaycanda xidmət edərkən müşahidə edirdik ki, xüsusilə ölkənin şimal bölgələrində sünni və ərəb mənşəli sələfi, təkfiri, vəhhabi və cihadçı qruplar fəaliyyət göstərir, eyni zamanda İran ölkə daxilində özü ilə həmrəy olan bir şiəlik forması yaratmağa çalışırdı. Zaman keçdikcə bu sızma cəhdləri daha da təkmilləşdi. Hesab edirəm ki, Azərbaycan dövlətinin guya əqidə azadlığına zərbə vurmağa çalışdığı təəssüratını yaratmaq məqsədilə manipulyasiya edilən bu tədbirlər üzləşilən təhdidlərlə birbaşa əlaqəlidir. Azərbaycan deyir ki, başınızı örtə bilərsiniz. Lakin təklif edir ki, həmin mədəniyyətlərin rəmzinə çevrilmiş ərəb və ya İran mənşəli ideoloji baş örtükləri əvəzinə, başınızı öz milli, dini, mədəni, tarixi və insani həll yolumuzu təcəssüm etdirən kəlağayı ilə örtün. Bizim öz milli baş örtüyümüz var. Biz onun istifadəsini məqsədəuyğun hesab edirik. Azərbaycan milli və mənəvi dəyərlərinin başqaları tərəfindən istismar olunmasını istəmir. O, əqidə azadlığı ilə təhlükəsizlik arasında tarazlıq yaradan bir həll yolu tapmağa çalışır. Bu mövqe isə təbii olaraq müəyyən dairələrin narazılığına səbəb olur. Belə bir məqamda bəziləri yaranmış vəziyyətdən, eləcə də bununla bağlı yanaşmalardan, doqmalardan, əqidələrdən və onlara sadiq qalan qruplardan sui-istifadə etməyə başlayırlar. Azərbaycanın baş örtüyü ilə bağlı qəbul etdiyi qərar əqidə məsələlərinə müdaxilə xarakteri daşımır. Bu, gələcəyə hesablanmış təhlükəsizlik tədbiridir və kənar şəxslərin müdaxilə edə bilməyəcəyi daxili məsələdir. Fikrimcə, Azərbaycanın müxtəlif məqsədlər güdən və ölkə əhalisini sabitsizləşdirmək, parçalamaq və bir-birinə qarşı qoymaq potensialına malik olan, xüsusilə İran və ərəb mənşəli çoxsaylı xarici əlaqəli və çoxşaxəli strukturlara (ideoloji və mötədillərdən tutmuş radikal, məzhəbçi və dini qruplara qədər) qarşı mübarizədə seçdiyi yanaşma tamamilə düzgündür”. Ağarın fikrincə, bu fitnəkarlıqlardan dərs çıxarmaq lazımdır: “Qəzza müharibəsinin geosiyasi sarsıntılara səbəb olduğu doğrudur. Bu, həmçinin son dərəcə çətin və gərgin geosiyasi mühit yaradıb. Bəs bu mühit Azərbaycan-Türkiyə münasibətlərini pozmaq üçün istifadə edilə bilərmi? HƏMAS-ın İsrailə qarşı strateji hücumunun yaratdığı geosiyasi qarışıqlıqda “İbrahim Sazişləri” böyük təzyiq altında qaldı, Səudiyyə Ərəbistanı-İsrail sazişi dalana dirəndi və İsraillə Fələstin arasında danışıqlar da dayandı. Lakin daha da əhəmiyyətli bir şey baş verdi: Türkiyə ilə Azərbaycan arasındakı münasibətlər müəyyən dərəcədə gərginləşdi. Bəlkə də İsrailin təzyiqinin məqsədlərindən biri bu idi, bəlkə də hadisələr təbii şəkildə cərəyan etdi... Bunu kənardan anlamaq mümkün deyil. Lakin nəticə etibarilə sosial-psixoloji və siyasi cəhətdən kövrək bir mühit yarandı. Amma insanlar məsələyə dövlət prizmasından deyil, öz inancları və ehkamları nöqteyi-nəzərindən yanaşırdılar. Məhz bu məqamda istismara əlverişli sahələr, vəziyyətlər və mühitlər meydana çıxdı. Bəziləri bütün bunlardan öz maraqları, ideologiyaları və məqsədləri naminə istifadə etməyə çalışırdılar. Nəticədə, onlar Türkiyə ilə Azərbaycan arasında nifaq salmaq məqsədilə saysız-hesabsız hiylələrə əl atırdılar. Hər iki ölkə buna qarşı tədbir görməlidir. Azərbaycan-Türkiyə qardaşlığı sadəcə ritorik bir ifadə deyil. Bu, güc, təsir və ümid yaradan, odda bərkimiş bir qardaşlıqdır. Bizim məzhəb fitnəsini də ortadan qaldıran qardaşlığımız və yaratdığımız güclə çəkindiricilik qabiliyyəti elə geniş bir təsir dairəsi formalaşdırır ki! - başqalarının buna niyə həsəd apara və onu sarsıtmağa cəhd göstərə biləcəyini tam şəkildə dərk etməliyik. Hansı dövlətlər aramızdakı bağın qırılmasını və aramızda nifaq salınmasını görməkdən məmnun olarlar? Mərhum Ümummilli Lider Heydər Əliyev tərəfindən rəhbər prinsip kimi irəli sürülmüş “iki dövlət, bir millət” konsepsiyası sadəcə ritorik və ya emosional bir ifadə deyil. Bu, həm də yalnız kədər və sevincin bölüşülməsindən ibarət deyil. Sözügedən prinsip həmçinin fikir ayrılıqlarını, parçalanmanı, səhvləri və təxribatları dəf etmək gücünü özündə ehtiva edir. Qarabağ müharibəsi ilə daha da möhkəmlənən qardaşlığımızın yaratdığı güc, ideyalar və təsir imkanı təkcə bizim üçün deyil, həm də bölgəmiz, bəşəriyyət və gələcək üçün böyük ümidlər vəd edir. Bizim məsələmiz ayrı-ayrı şəxslər və ya konkret qruplarla bağlı deyil və ola da bilməz. Bizim məsələmiz xalqlarımız, dövlətlərimiz, ordularımız, vətənlərimiz və ortaq gələcəyimizdir. Bunu bilən və bu dostluğu sarsıtmağa çalışanlar var. Etməli olduğumuz şey ixtilaf və parçalanma burulğanına qapılmaq deyil, əksinə, bundan dərs çıxarıb daha güclü qardaşlıq, qüdrət və nüfuz bağı yaratmaqdır”.

Abdullah Ağar

46,126 次观看 • 5 天前

Süleyman Seba’nın 13 Şubat 2000 Tarihli Veda Konuşması Yönetim kurulu arkadaşlarımın çalışma programlarını takdiminden sonra sizlere hitap etmek için söz almış bulunuyorum. Hepinizi şahsım ve yönetim kurulu arkadaşlarım adına selamlıyorum. Ülkemizin karşılaştığı deprem felaketi ile hayatını kaybedenlere rahmet, hastalarımıza şifa diliyorum. Böylesi bir felaketi bir daha vatandaşlarımıza göstermemesini ulu Tanrı’dan niyaz ediyorum. 2000'lı yılların ülkemize, ulusumuza ve Beşiktaş camiasına sağlık, mutluluk ve başarı getirmesini diliyorum. Beşiktaş kulübünde hak ve söz sahibi olan ve hesap verilecek tek organ durumunda bulunan siz değerli genel kurul üyelerine hesap verebilmek amacı ile söz almış bulunuyorum. Ayrıca son 2 yıllık yönetim döneminde göreve geldiğimiz günden başlayarak bugüne dek, gerek şahsıma ve gerek yönetimdeki arkadaşlarıma reva görülen ağır hakaretlere cevabın ancak kurulunuzda verilebileceğinin bilincinde bulunmaktayım. Bütün bu saldırı ve hakaretlere cevap vermekten aciz değildik. Ancak şahsımı ve yönetim kurulumuzu rencide edecek boyutlara ulaşan beyanlar karşısında koyacağımız tepkinin, Beşiktaş için hayırlı olmayacağı görüşü ile içimize sindirememekle beraber sessiz kalmayı tercih ettik. Ancak, her hesabın görüleceği bu genel kurulda, o günlerde duyduğum üzüntüyü sizlerle paylaşma isteğimi de normal karşılayacağınızı tahmin ediyorum. Beşiktaş kulübünün hiç kimsenin tasarrufunda olmadığı, kulübün tek sahibinin siz değerli genel kurul üyeleri olduğu, malumunuzdur. Kulüp idaresinin ise prensipler manzumesi çerçevesinde, kulübümüzün tüm manevi değerlerini göz önüne alarak yapılması gerektiğine inanmaktayız. Aslında kulübümüzün kamuoyundaki saygınlığı buradan kaynaklanmaktadır. Her zaman temel kural olan “usül, esastan önce gelir “ prensibine bağlı kalarak üyelerin üretici, yapıcı ve kulüplerine faydalı olabilmeleri için söylemek istediklerini yönetimin içinde usul ve esaslara uygun, Beşiktaşlılık nezaketi ve asaleti içinde söylemeleri beklenen temel konudur. Görev alan başkan ve yönetim kurulları 2 yıl çalışıp yeniden genel kurulun önüne gelirler ve hesap verirler. yüce kurulunuz bana 8 kere başkanlık görevini vermiştir. Hatalarımıza anlayış gösterdiniz, sevaplarımıza destek verdiniz, hoşgörülü davrandınız, sabır gösterdiniz, sizlere teşekkür borçluyum. Bana 16 sene tahammül eden sizlere su andaki samimi hislerimi anlatmak isterim. 1943 yılında Beşiktaş kulübüne geldim. 1945'de A takımında oynamaya başladım. Mütevazı futbol yaşantımdan sonra, 1954'de futbolu bıraktım ve çeşitli dönemlerde değerli başkanlarla çalışma onurunu elde ettim. Hayatta olmayanlara Tanrı’dan rahmet diliyorum. 1984 yılında sayın Mehmet Üstünkaya ile girdiğimiz centilmence bir yarışta tensiplerinizle kulüp başkanlığına getirildim. 16 yıl geçti. 8 kongre geçirdik. İtimat ettiniz, göreve devam ettim. Kısaca anlatmaya çalıştığım şu üç cümle, 97 yıllık kulübümüzün 57 yılında var olduğumu ifade etmektedir. Hepiniz biliyorsunuz, tüzüğümüzde de belirtildiği gibi, bizim düşüncelerimiz ve hedefimiz sporu desteklemek ve geliştirmek, ülkeye başarılı sporcular yetiştirmek, başarılı olmanın anahtarlarını gençlere sunmak, geleceklerini hazırlamak, sosyal ortamlarını ve iletişimlerini, kültür, sanat ve sporla geliştirmek ve kulübümüzü, ulu önder Atatürk’ün ifade ettiği gibi “ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanını severim.” düsturunu ilke edinerek BJK’nın vizyonundan ödün vermeden yolumuza devam etmek idi. Hiç hata yapmadık mı? Hata insanlar içindir. Zaman zaman hatalar yaptık. Bugünkü kulübümüz, kısır döngüden çıkmış, sağlıklı yapıya kavuşarak her geçen gün daha da güçlenmektedir. Bugünün Beşiktaş’ı artık ne dedikodulardan medet umacak kadar güçsüz ne de gerçek dışı bazı şeyleri Beşiktaşlılık diye etrafa empoze etmeye çalışanların himayesine muhtaç olacak kadar sahipsizdir. Daha önce de ifade ettiğim gibi, kulübümüzün hakiki sahipleri sizlersiniz. bu noktalara beraberce vardık. Geriye dönmekte artık fayda yoktur. Yönetimde bulunanlar veya yönetime talip olanlar: talip olmak için kurulan gruplar, siz kongre üyelerine inandırmanın yollarını aramalı ve icraatları ile ispatlamalıdırlar. Geleceğimiz için yeni ufuklar açmalıdırlar. Her zaman söyledik, kişilerin tek tek birçok problemi halletmesine imkân yoktur. Hepimiz, dönmesi gittikçe hızlanan bu çarkın birer unsurlarıyız. Bu unsurlar eğer Beşiktaşlılık felsefesinin temel tarifinde birleşmiş, anlaşmış ise, çarkın teklemesi artık mümkün değildir. Bu düşüncelerden hareketle, 16 sene içinde gerçekleştirdiğimiz tapuları kulübümüze ait, bugünkü ekspertiz değeri 125 milyon dolar olan Fulya tesisleri, BJK plazamız ve modern kulüp binamız var. Bu arada BJK’nın geleceği için çok önemli olacağına inandığımız ve tüm Beşiktaşlıların duyarlı olması gereken Fulya projesi önemli gelişmeler göstermektedir. Bu proje benim en büyük hayallerimden birisidir. Gerçekleştiğini görmek tüm Beşiktaş camiasını mutlu edecektir. Ayrıca 49 yıllığına devletten kiraladığımız Ümraniye’de 145 dönüm BJK’nın geleceğini hazırlayacak olan ve öncelikle çim saha yapımına başlanılan tesislerimiz var. Zamanında asla alınamaz diye dedikodular çıkartılan, açılışında ilk golü atmak bana nasip olan, isimleri, zaman zaman Mithat Paşa, Dolmabahçe, İnönü stadı olarak anılan stadın, seneler sonra yine bizim dönemimizde, büyük mücadelelerle camiamıza BJK İnönü stadı olarak mal edilmesi, benim ve hepimiz için en büyük gurur ve prestij kaynaklarından biridir. Rahmetli Hakkı Yeten stadımızın hemen üstünde açtığımız kapalı spor salonumuz, tüm salon sporlarına hizmet vermektedir ve gelecekte başarılı sporcularımızın yetiştiği yuva olacaktır. Yıllarca kulübümüze kazandırılması için uğraşılan Akatlar tesislerindeki hukuki davalar, kulübümüz lehine sonuçlanmıştır. bu konuda büyük emekler veren, sayın Erdoğan Tuncer’e teşekkür ediyorum. Yine çeşitli vesilelerle zaman zaman aralarında bulunmaktan mutluluk duyduğum, temelinde eğitim, kültür ve spor yatan, ülkemizin gurur kaynağı eğitim kurumlarından birisi olmaya aday hayata geçirdiğimiz BJK Koleji var. BJK akaryakıt istasyonu, Mart ayında faaliyete geçecektir. Beşiktaş Belediyesinden kiraladığımız, üyelerimizin ayrıca sosyal ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik Çilekli tesislerimiz sosyal yaşantımızın bir parçasıdır. Bu ara gerçekleştirdiğimiz projelerden birisi olup, büyük üzüntülere sebebiyet veren Yeşilköy projesi hazine ve varisler arasında bizim de müdahil olduğumuz dava uzun yıllar devam etmiş, mahkemenin varisler lehine karar vermesi dolayısıyla tarafımızdan kullanılamaz hale gelmiştir ancak 2007 yılına kadar kullanma hakkı bize ait olduğu için yeni mal sahipleri ile görüşmelerimiz devam etmektedir. Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğünden 49 yıllığına kiraladığımız Pendik kürek tesislerimizin önündeki denizin doldurularak sahil yolu geçmesi dolayısıyla kürek sporu fevkalade zorluklarla yapılmaktadır. Üyelerimizden gelen önerileri dikkate alarak çözümü için kartal belediyesi ile temaslar sürdürülmektedir. futbol alt yapımız özünde söylenenlerin aksine en fazla dikkat ettiğimiz bir husustur. Neticeleri ortadadır. “Dünya karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğin ile ilgilenir.” Bütün bu gelişmelere rağmen tesisleşmeyi bir yana bırakıp, başarıyı sadece profesyonel futbolla ölçenlere sesleniyorum: 16 senelik dönemimizde kulübümüz profesyonel futbol takımına yapılan haksız eleştirilere rağmen, aralıksız her sezon şampiyon kulüpler, şampiyonlar ligi, kupa galipleri ya da UEFA kupasına katılma başarısı göstermiştir. Hizmet dönemimizde profesyonel futbol takımımızın kazandığı toplam 9 lig şampiyonluğunun 5'ini, toplam 5 kez kazandığımız Türkiye Kupası’nın 4'ünü, toplam 7 kez kazandığımız Cumhurbaşkanlığı Kupası’nın 5'ini, toplam 6 kez kazandığımız Başbakanlık Kupası’nın 2'sini ve toplam 11 kez kazandığımız TSYD kupasının 6'sını müzemize götürdük. Toplamı 22 kupadır. Üzülerek ifade etmek isterim ki, 16 yıllık bu bilanço ortada iken, bu başarıları birlikte yaşadığımız ve birlikte yönetimde yaşanan güzelliklerin kararlarına imza atan ve yine BJK sayesinde toplumda yer tutan, meslek edinen, ayrıca futbol oynadıkları dönemde emeklerinin karşılığı BJK tarafından en iyi şekilde verilen bazı kişilerin basın kanalıyla kulüplerini, şahsımı ve şahsımda yönetim kurulu arkadaşlarımı suçlaması nankörlük değil de nedir? “İnsanlarla yaşadım, insanı öğrendim insanlarla yaşadım, insanlığı öğrendim insanlarla yaşadım, insanlardan nankörlüğü gördüm. dostlarım, dostlarım… ama ben dostlarımdan çok korkarım” diyen düşünürlere hak vermemek elde değil. Sayın üyeler; Bizler de muhalefette bulunduk. Kulübe hizmeti geçen hiçbir kimseye hakaret etmedik. Dolayısıyla camiayı yıpratmadık. Kendi futbolcularımıza sahada arkamızı dönmedik. Böyle çirkin organizasyonları muhalefetin bir yolu olarak görmedik. Bizim camiamız farklı dedik. Vefa hislerinin maddi değerlerden çok önde olduğunu her zaman belirttik. Şimdi bu kazandığımız mal varlıklarını, kulübümüzün eriştiği noktaları bir kenara bırakıyorsanız, 16 sene zarfında kulübün ne kadar büyüdüğünü görmek istemiyorsanız, 55 milyon dolarlık bütçeye erişmeyi görmezlikten geliyorsanız, hizmetimizin karşılığını sadece profesyonel futbol takımı başarı veya başarısızlıklarıyla ölçüyorsanız; yapılaşmayı, kurumsallaşmayı bir kenara bırakıyorsanız, o zaman sizlere tamamlanması gereken hizmetleri de hatırlatmak isterim: Eğitim faaliyetlerine ağırlık verip bir an önce vakıf kurma çalışmaları BJK’nın lehine olacak şekilde tamamlanmalıdır. Kulübümüzün 100. yıl kutlamaları için acilen genel kurulca tasvip edilen bir komisyon kurulup çalışmalarına başlamaları lazımdır. Modern çağın şartları altında kulübümüzün tüm menfaatlerine zarar gelmeyecek şekilde şeffaf, adil, dünyadaki örneklerinde olduğu gibi şirketleşmesinin gerekli olduğu da bir gerçektir. Sevgili Beşiktaşlılar; Bu kongreyi ben herhangi bir kulübün kongresi havası içinde düşünmüyorum. Kulübümüz bizim yuvamız. hepimiz gözümüzü bu kulüpte açtık. Belki de çoğunuzun çocukları sizlerin sayesinde gözlerini dünyaya Beşiktaşlı açtı. Büyüdüler, büyümekteler. Sizlerin görevi bu noktadan sonra kulübümüze sahip çıkmaktır. Kulübümüz yeni yüzyılda geçmişimizden elde ettiği güçle yeni adımlar atmak zorundadır. Değerli Genel Kurul Üyeleri; Kulübümüzün vizyonunu, bu vizyondan hiçbir taviz vermediğini, bu vizyona yabancı hiçbir oluşumun maskesi olma durumuna düşmediğimizi ifade ettim. Beşiktaş’ın saygınlığının temel taşları bunlardır. Bu şartlar olmazsa olmaz şartlardır. Bu vizyona yabancı oluşumların zırhı durumuna gelmenin Beşiktaşımızın saygınlığına büyük darbe vuracağı kuşkusuzdur. Ben geçen dönem Beşiktaş’ın bu niteliklerinden asla taviz verilmeyeceği inancı ile konuştum. Bu eğilimlere girme tehlikesine karşı konulması, bunun için her türlü fedakarlığın yapılması hepimizin vazgeçilmeyecek görevidir. Biz bugün bize karşı yapılan, organize edilen saldırı ve hareketlerin hırçın ve saygıdan yoksun tutumların temelinde yukarıdaki tehlikenin yattığını düşünüyoruz. Değerli üyeler, On altı yıl boyunca üzerime gelen okyanus dalgalarının bende yaratmış olduğu hüznü, genel kurulunuzun sessiz ve sakin sahilinde sizlerle paylaşmaya çalıştım. Bunca seneler boyunca bana göstermiş olduğunuz sabır, anlayış, hoşgörü ve desteğe tekrar tekrar teşekkür ediyorum. 1984 yılında, ilk defa huzurlarınıza çıktığımda, kongre konuşmamın basında söylemiş olduğum sözleri hatırlatmak istiyorum: “Herkesi bir zaman için aldatabilirsiniz, bazı kişileri her zaman aldatabilirsiniz, ama herkesi her zaman aldatamazsınız!” ben kimseyi hayatım boyunca aldatmadım! 1984 yılında huzurlarınıza hangi heyecan ve duygularla gelmişsem, bugün de huzurlarınızda, aynı heyecan ve duygularla başım dik gönlüm rahat ve huzur içerisinde sizlere veda ediyorum!

Beşiktaş Iğdır

86,260 次观看 • 2 年前

Menzil Tarikatı Adıyaman'a nasıl yerleşti? Uzun ama önemli bilgiler var. Bir kaç yıl önce Fayn çok güzel bir belgesel hazırlamış Burası Siirt İl Merkezi'ne 57 kilometre uzaklıktaki Bilvanis. Resmi adıyla Ormanpınar, Menzil'in hikayesinin başladığı köy. Menzil Türkiye'de en fazla müridi olan Nakşibendi Tarikatı'nın Halidiye koluna bağlı dini bir yapılanma. Kurucusu 1902 doğumlu Abdülhakim Erol. Erol ve ailesi 1971'de yaşadıkları bölgede Kürt hareketlerinin etkinlikleri artınca Bilvanis'i terk etti. Erol, Adıyaman Kahta'daki Durak Köyü'nde toprakların büyük kısmının satılık olduğu haberini almıştı. Köyün sahibi Zeynel Ağa ile sıkı bir pazarlık yapıldı. Zamanın parasıyla 500 bin lira ödeyen Erol, köyün yeni sahibi oldu. Köy de Menzil adını aldı. Peşi sıra Türkiye'nin farklı yerlerinden insanlar kafileler halinde şeyhleri olarak gördükleri Erol'u ziyaret için köye akın etmeye başladı. Daha o zamanda gazeteciliğe yeni başladığım yıllarda, 70'li yılların başında o dönemde Yozgat diğer köyden otobüslerle kafileler halinde Menzil'e gidildiğini ziyaret etti. Menzil'e gidenler içki içenler içkiyi bırakıyor, uyuşturucu kullananlar uyuşturucuyu bırakıyor, sigarayı içenler sigarayı bırakıyor. Söylenti buydu. Aradan geçen 55 yılda Menzil Köyü, deyim yerinde ise özel bir yerleşkeye dönüştü. Çift şeritli yolları, otogarı, caddeleri, modern ve bakımlı binaları, lokanta, market ve mağazaları olan güvenliğin cemaat mensuplarınca sağlandığı bir yerleşke. Menzil bugün dini bir cemaatten ziyade dev bir holdingi anlıyor. İnşaat şirketleri var, hastaneleri var, gıda şirketleri var, çiftlikleri var. Hayvanlardan elde ettikleri et ve sütü kendi markaları da satışta sunuyorlar. Bunun için fabrika kurmuşlar. Balı çok seviyorlar, bal markaları var. Baharat dahi üretiyorlar. Fain, 1970'lerden bugüne Menzil ile ilgili kayıtlara yansıyan ifadelerden Tarikat'ın yapısı, siyasi ilişkileri ve ekonomik gücünü araştırdı. Anlatılanları yerinde görmek için Ankara'dan yola çıkan bir kafileyle Tarikat'ın görüntü almayı yasakladığı Menzil Köyü'ne girdi. İnşallah biz de nasip tövbesi yapmaya gidiyoruz. Bu tövbeye sarılalım, bu tövbemizi yapalım. Tövbe ve şeyhe bağlılık bildirmek için her hafta on binlerce kişinin ziyaret ettiği cemaatin merkezindeki ritüelleri kayda aldı. İşte başından sonuna bir Tarikat'ın anatomisi. Ankara'nın pırsaklar şu anda ilçe. İlk külliyeyi burada kurdular. Yani nasıl olsa bunlar Menzil'de, o bölgede etkililer. Bunun başka bölgelere de yayılması gerekiyor. Bir yerde Ankara'da bürokrasiyle, devletle ilişkileri ağırlıklı olarak burada başladı. Menzil'in yavaş yavaş böyle güçlendiği devlet tarafından görülmeye başlandı, daha da tanınmaya başlandı. Yıl 1972, Menzil'in kurucusu Abdülhakim Erol hayatını kaybetti. Yerine oğlu Muhammed Raşid Erol geçti. Müritler artıyor, Tarikat büyümeye devam ediyordu. Günde 20 hatta 30 otobüs dolusu insan Erol'u ziyaret için Menzil'de alıyordu soluğu. Amaçları şeyhlerinin elinden tövbe almaktı. Erol'u ziyaret etmiş olduk. Artık kalabalıklar köye sığmıyor, sabah gelenlerin öğleden sonra ayrılması isteniyordu. 1980 darbesinin ayak sesleri yaklaşıyor ama tarikat etkilenmiyordu. Muhammed Raşid Erol'un oğlu Fevzettin Erol 12 Eylül döneminde askerlerin tarikata karşı anlayışlı tutumunu gazeteci Saygı Öztürk'e şöyle anlatıyordu. Devlet baskısı görmedik, yolda aramalar olursa Menzil'e gidiyorum diyen hiç kimseye dokunmadılar, buyrun geçin denildi. Kimlik kontrolü bile yapmıyorlardı yani. Bu durum 1983 yılına kadar sürdü. Bu öncelikle Buhara Köyü, Ankara'daki fırsatların orada geliştirilmiş hali. Cezaevinde o dönem sağdan soldan çok sayıda insanın tutuklandığı, gözaltına alındığı dönemlerdi. Bu dönemde Mamak cezaevinden çıkan ülkücüler, dini hassasiyetleri biraz daha ön plana çıkmıştı, cezaevi koşulları, dini kitapları falan okumaları. Kendilerini rehabilite etmek adına Menzil'e gitmeye başladılar. Burası özellikle cezaevinden çıkan ülkücülerin mutlaka gittikleri bir yer haline gelmişti. Geliş kesimler tarafından bilinmesi ülkücülerin gidişleriyle başladı. Hatta kendiler arasından o kadar önemli hale geldi ki, Alparslan, Türkeş, Kahta ilçesinde kaymakamlık yapan Namık Kemal Zeybek. Zeybek'i, Menzil'i bizim partiye bağla diye böyle bir görevlendirmeleri de olmuştu. Yıl 1983, Menzil'in Adıyaman'dan sonra başkent Ankara'nın göbeğine taşıyan olaylar silsilesinin başladığı tarih. Tarikatın büyüyen cazibesi ve gücü, yüz binlerce kişinin gözaltına alındığı, tutuklandığı ve işkence gördüğü 12 Eylül darbesinden ancak üç yıl sonra askerlerin dikkatini çekti. Raşit Erol mecburi ikamete Gökçeada'ya yollandı. Jandarma Menzil köyünü kontrol altına aldı. Tarikat rahatsızdı, asker çekilsin istiyorlardı. Raşit Erol'un oğlu Fevzettin Erol, Ankara'nın yolunu tuttu. Siyasilerin bile yüzüne kapanan karargahın kapısı, şeyhin oğluna açıldı. Köyümüzde yapılanları Milli Güvenlik Konseyi üyelerine söyledim. Araya çok hatırlı insanlar soktum. Aşağı yukarı üst düzey komutanların hepsiyle görüşüyordum. Genelkurmayla da görüşüyordum. Bugünden çok daha rahatım. Emir verdiler ve sonunda köyümüzün etrafındaki askeri çektiler. Tarikatın serpilmesinin önündeki engel kalkmış, menzil rahatlamıştı. Sırada Gökçeada'da sürgündeki şeyhe ulaşmak vardı. Onun yolu da dönemin kudretli generallerinden geçiyordu. Emekli orgeneral Turgut Sunalp'in kapısı çaldı. O da genelkurmaya rica etti. Gözaltında veya cezaevindeki çocuklarını soran annelere cevap dahi vermeyen asker, Sunalp'in ricasını kırmayacaktı. Sürgündeki şeyhin oğullarıyla görüşmesi sağlandı. Görüşme izni şeyhin özgürlüğe giden yolunun ilk adımı buldu. Önce kapı önünde bekleyen askerlerin nöbetleri kaldırıldı. Ev polis korumasına alındı. Tarikat lideri artık camiye gidip gelebiliyor, imza atması yetiyordu. Fiilen serbestti. Polis korumasındaki ev değiştirildi. Şeyh ve ailesi kiraladıkları altı odalı bir otele yerleşti. Ancak şeyh adadan da çıkmak istiyordu. Devreye Gülhane Askeri Akademisi sunuldu. Muhammed Raşit Erol için tam teşekküllü bir hastanenin olduğu yerde ikamet etmesi gerektiği rapor alındı. Rapor, şeyh ve ailesinin Ankara biletiydi. Menzil artık Türkiye'nin göbeğinde, başkentin merkezi Çankaya'daydı. Ankara'da Çankaya, Abdullah Şevdet Sokak'ta bir ev tuttular. Ev kısa sürede adeta bir dergaha dönmeye başladı. Bakıyorsunuz, gelenin gidenin eksik olmadığı bir yer haline geldi. Menzilin yavaş yavaş güçlendiği, işte devlette itibar gördüğü bilgileri olduğu, bazı hatta askerlerin de gidip temas kurdukları, Feyzettin Erol'un bazı komutanlarla kendilerini anlattıklarıyla ilişkin bilgiler de alınıyordu. Dolayısıyla devlet tarafından yavaş yavaş görülmeye başlandı. Daha da tanınmaya başlandı. Geniş araziler alınmaya başladı. Nerede? Eskişehir'in Sivrihisar ilçesi. Eskişehir'den çok Ankara'ya yakın orası. Binvalis isimli bir çiftliği aldılar. Eski bir milletvekilinden kalan bir çiftlik bu. Köyü inşa etmeye başladılar. İlk önce çok büyük bir cami yapıldı. Alışveriş yerleri yapıldı. Hatta ve hatta helikopter pisliği yapıldı. Helikopterle bazı misafirlerin, ki o dönemin bazı siyasetçilerin gittiklerini, oranın çok sıkı bir biçimde jandarma tarafından korunduğu bilgileri de geliyordu. Menzil Ankara yılları boyunca darbeden güçlenerek çıktığı gibi siyaset ve bürokrasi bağlantılarını da geliştirmişti. Raşit Erol 3 yıl sonra menzile döndü. Bugün 6 Şubat 1986 Perşembe günü. Bu güzel günde kar yağdı sokak 28 Muğla apartmandaki yılların süresine şahit olan eşyalar Menzil köyüne götürülmek üzere kamyona yükleniyor. Ve birazdan yola çıkacaklar. Sadece siyasi gücü değil, insan kaynağı da büyüdü. Şeyhin okuyup üfledikten sonra içirdiği çorba sayesinde madde bağımlılarının iyileştiği hurafesi dilden dile yayılmıştı. Bayram günleri köyde iğne atsam yere düşmem. Yıl 1991. Yine bir bayram günü. Namazın ardından bayramlaşmaya geçildi. Müritler şeyhlerinin elini öpmek için sıradaydı. Aralarında Denizli'den gelen 1973 doğumlu Murat Erol da vardı. Ama derdi bayramlaşmak değildi. Şeyhin öpsün diye uzattığı eline yanında gizlediği şırıngayı çıkarıp sapladı. Kendinden geçen şeyh Adıyaman Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Peki ne vardı o şırıngada? Polis laboratuvarlarındaki incelemenin ardından yazılan raporda şırıngada tespiti mümkün olmayan bir ilaç bulaşıklığı bulunduğu yazılmıştı. Savcılık iddianame hazırladı. Saldırgan Murat Erol ile birlikte 5 kişi daha sanıktı. O 5 kişiden 4'ü Adıyaman'daki Çelik ailesi mensuplarıydı. İddianameye göre tarikat lideri Erol ile arazi anlaşmazlığı yaşayan Çelikler, şeyhi öldürmek istemişti. Şırıngalı suikast girişimi dosyası 15 Temmuz'dan sonra bürokraside kadrolaştığı söylenen yapılanmanın daha o yıllarda hakimi de, savcısı da, polisi de olduğunu gözler önüne seriyordu. Emniyet ve savcılığı karşı karşıya getiren soruşturmada geri adım atmayan dönemin emniyet müdürü Süleyman Eziker, yaşanan skandalları tek tek kayda aldı. Olayın hemen ardından aralarında başkomiserlerden kaymakamlara, savcılardan hakimlere birçok resmi görevli kişi yetkileri dışında olmasına rağmen soruşturmaya dahil olmuştu. Raporda bu kişilerin resmi sıfata yakışmayacak şekilde Raşit Erol ile şeyh-mürit ilişkisinde oldukları görülmüştür deniyordu. Tutanağa göre hakim ve savcı tarikat liderinin karşısında el pençe divan duruyor, tanıklara soruşturma sırasında nasıl davranmaları gerektiğini tembihliyordu. Aynı kişiler emniyetin olayı tüm ayrıntılarıyla soruşturmasını engelliyor, bilgi gizliyor ve soruşturmayı yürüten polisler hakkında komünist söylentisi yayıyorlardı. Yargılama sonucu yetkisi olmadığı halde Murat Erol'un sorgusuna katılan hakim Feyyaz Karabel'in de aralarında bulunduğu heyet, Şırıngalı saldırgan dahil Çelik ailesi üyelerine 20'şer yıl hapis cezası verdi. Başkan Mustafa Nargül ve hakim Feyyaz Karabel'in ceza oylarına karşılık bir hakim karara muhalefet etmişti. O hakim, Çelik ailesi üyeleri hakkında yeterli delil olmaması ve ilk rapor yeterli olmasına rağmen enjektör ve iğnenin 6 defa bilirkişi incelemesine gönderilmesini muhalefet şerhinin gerekçeleri olarak kayda geçirdi. Yargıtay'da sanıklara verilen cezayı bozacak, Çelik ailesi 2 yıl tutukluluğun ardından ferahat edecekti. Çelik ailesinin avukatı Mustafa Köroğlu'na göre Şırıngalı saldırı tiyatrodan ibaretti. Davanın arkasında menzildeki araziler yatıyordu. Menzilde tarikat lideri Erol'un 7 bin, Çelik ailesinin 1500 dönüm arazisi vardı. Erol, bu arazileri de istiyordu. Çelik ailesi, araziyi tarikata satması için baskı altındaydı. Avukat Köroğlu'na göre Şırıngalı suikast girişimi Çelik ailesinin tarlaları satıp köyü terk etmelerini sağlamak için kurulan bir komploydu. Ve tarikatın istediği oldu. Çelik ailesi olaydan sonra fiziki saldırılara maruz kaldı ve köyden sürüldü. Yıllar sonra da topraklarını menzile sattı. Artık tüm menzil Şeyh Erol ve ailesine aitti. Tarikat gittikçe güçleniyor, serveti katlanıyordu.

Herodot Diyor Ki

11,596 次观看 • 1 个月前

MENZİL'DE NE OLDU? “Bu açıklama Rahmetli Gavsımız Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni (kuddise sirruhu) hazretlerinin mahdumları ve torunlarından edinilen bilgilerle hazırlanmıştır.” Soru: Menzil-i Şerif, meşrebi ve hizmetleriyle müslümanların gönlünde müstesna bir yerde duruyor. Merhum Gavs hazretlerinin ahirete irtihalinin ardından ortaya çıkan bugünkü tabloyu nasıl değerlendirmek gerekiyor? Bugün geldiğimiz noktada, Menzil’in hüviyeti zedelenmeye, sahip olduğu bütün değerlerin ve insanlığa teklif ettiği bütün çağrıların içi boşaltılmaya çalışılmaktadır. Buna neden olan saldırıların herhangi bir şekilde izahı mümkün olamaz. Bu saldırıların muhatabı olmak, ümmete böylesi bir görüntü vermek ve bütün çirkin iddialara cevap vermek zorunda bırakılmış olmak hayli üzücüdür. Merkad-ı Şerif’te medfun bulunan büyüklerimizin hayırları ve hatıraları bu derin üzüntünün temel sebebidir. Ancak onların hayırları hatırına bu tezviratları açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Konunun bu seviyeye düşmüş olmasından dolayı aile çok üzgün. İki yıldır susuyorlar, “Sosyal medya üzerinden meselelerimizi tartışmayalım. Menzil’in, tasavvufun itibarına zarar vermeyelim.” diye gayret ediyorlar. Radyo, televizyon, dergiler, mobil uygulamalar ve daha birçok yayın aracı olmasına rağmen, imkanlar bu konulara alet edilmemiştir. Her biri kendi yayın mecrasında vakur bir şekilde faaliyetine devam etmiştir. Ama bu vakur tavra karşılık o kadar çok tezvirat yapıldı ki artık susmak neredeyse bütün o itham ve iftiraları tasdik etmek anlamına geliyordu. Bu nedenle bugün kamuoyunu bilgilendirme vazifesi gereği bu gerçekleri paylaşıyoruz. Soru: Bu konular aile içerisinde görüşülüp çözülemez miydi? Menzil-i Şerif gibi bir belde, bugüne dek, her zaman çözümle anılmıştır. Ve bizler, bütün müminler gibi, her meselenin Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye ışığında âlimler eliyle çözülebileceğini biliyoruz. Zaten âlimler eliyle başlatılmış ve idare edilmiş meselelerin çözümsüz kalması akla uygun da değildir. İslâm’ın hükümleriyle yalın ve sorunsuz bir şekilde çözülebilecek meselelerimizin, bugün çirkin iftiralarla etrafı kalabalık hale getirilmiştir. Daha önce aralarında herhangi bir küslük ve ayrılık bulunmayan akrabaların, bu konuları çözmek üzere bir araya gelememesinin tek bir nedeni olabilir: Çözüm istenmemesi! Yoksa kardeşlerin birbirine, amcaların yeğenlerine, kayınbabaların damatlarına sorup da aslını öğrenemeyeceği ne olabilir! Gerçeği kolayca öğrenmek yerine söylenti ve dedikoduları -sırf işine geliyor diye- bilgi kaynağı olarak kabul etmek ve dillendirmek iyi niyetle asla bağdaştırılamaz. Buna karşılık iki yıldır iyi niyetle yapılan çağrıların, çözüm davetlerinin karşılık bulamadığına hepimiz istemeye istemeye şahit olduk. Mesele büyüklük ise rahmetli Gavs hazretleri her anlamda hepimizin büyüğü idi. Fakat işlerini bu şekilde çözmezdi. Bazı meseleleri istişare edeceği zaman beş oğlunu etrafına toplar, “Ben de sizden biriyim, hadi bu konuyu altı kardeş olarak istişare edelim.” derdi. İstişareye verdiği önemin dışında şeriata karşı çok hassastı. Her meseleyi hocalara sorardı. Töhmet mahallinden bile çok uzak durmaya gayret ederdi. Ahlâkı ve adaba bağlılığı dolayısıyla töhmet mahallinden bu denli uzak duran bir zatın arkasından bu tür meselelerin yaşanması hürmetsizlikten başka bir şey değildir. Aile büyüğü olduğunu söyleyenlerin Allah Teâlâ’nın net bir şekilde sınırlarını ve gereklerini bildirdiği akrabalık hukukunu bu denli ayaklar altına almaları da ayrıca hürmetsizliktir. Soru: Menzil köyünün 1971 yılında Gavs-ı Kasrevi Şeyh Seyyid Abdulhakim Elhüseyni kuddise sırruhu tarafından satın alındığını biliyoruz. Geçmişten günümüze Menzil köyünün gittikçe büyüdüğünü ve yenilendiğini müşahede ettik. Bu konudaki usul nasıldı? Tarihsel olarak bilinmektedir ki 1993 yılında irşada başlayan Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sırruhu birkaç yıl sonra babalarının mirasını kardeşleriyle bölüşmüştür. Hatta kardeşlerine fazla fazla pay vermiştir. Dolayısıyla iddia edildiğinin aksine köyde şer’en durum çok açıktır. Köyün Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni hazretlerine ait olan bölümleri bellidir. Lakin bu arsaların tapularında güvene dayalı olarak uzun yıllardır işlem yapılmamıştır. Rahmetli Gavs hazretleri, Menzil-i Şerif’i bir ziyaret beldesi olarak inşa ederken akrabalık hukukunu hiçbir zaman göz ardı etmemiştir. Ne kendini köyün ağası olarak görmüş ne de “ailenin büyüğü benim, ben ne dersem o olur” demiştir. Aksine projelerin detaylarını tüm taraflarla paylaşmış, nihayetinde proje alanında hak sahibi olanların rızaları doğrultusunda anlaşmalar yapılmış, üzerinde mutabık kalınan bedeller de ilgililere teslim edilmiştir. Soru: Merhum Gavs hazretleri hayattayken gerçekleştirilen yeniden inşa projesiyle Menzil çok müstesna bir görümüme kavuştu. Menzil’deki henüz tamamlanmamış olan inşaat alanları bu projenin devamı niteliğinde mi? Merhum Gavs hazretleri Menzil’in yeniden inşa sürecinde çok büyük emek sarf etmiştir. Menzil’in, mirasçısı olduğu geleneğe uygun bir görünüme kavuşması, geleneğin yaşayan bir temsilcisi olması ve ziyaretçilerin huzur ve güven içerisinde ziyaretlerini gerçekleştirmesi amacıyla oldukça zor bir vazifeyi üstlenmiştir. Allah Teâlâ kendisinden razı olsun. Yeniden inşa süreci 10 yıldır Menzil’in yönetiminden sorumlu olan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin ihtiyaçlar doğrultusunda hazırladığı projeyle gündeme gelmiştir. Projeyi oldukça beğenen Gavs hazretleri, izni ve onayıyla inşa sürecini başlatmıştır. Bu kapsamda köy meydanındaki dükkanlar kaldırılmıştır. İçerisinde ilim meydanı, çorbahane, bedesten, kadınlar tarafındaki meydan, kadınların köy meydanına girmeden Merkad-ı Şerifi ziyaret edebilecekleri mahremiyete uygun alanları barındıran güzel bir proje hayata geçirilmiştir. Yazlık cami yeniden inşa edilmiş ve Merkad-ı Şerif büyük bir onarımdan geçirilmiştir. Taç kapılar dahil bütünlüklü bir mimari ince ince işlenmiştir. Nihayetinde Menzil, bugünkü çehresine kavuşmuştur. Yine bu süreçte ilgili alanlardaki hak sahipleriyle anlaşma yapılmış ve kendilerine hakları teslim edilmiştir. Gavs hazretleri vefatından evvel tamamlanmış projeyi bizzat görmüş ve çok mutlu olmuştu. Fakat özellikle hanımlar tarafında ve caminin batı tarafında projenin tamamlanması gereken bölümleri bulunmaktaydı. Bu ihtiyaçların giderilebileceği ölçüde alan kalmadığından proje, köy içindeki yerleşim alanlarında değişiklik yapılmasını gerektirmişti. Hangi yapıların nerelere yapılacağı ve tamamlanan birinci etaba nasıl ekleneceği projelendirilerek Gavs hazretlerine sunulmuştu. Proje alanındaki şahıslara ait mülkler, bu mülklerin metrekareleri ve bedelleri hesaplanarak bir tablo haline getirilmişti. Daha önceden yapıldığı üzere, 2021 yılının ocak ayında projeye dahil edilecek alanlar, ilgili tüm taraflara gösterilmişti. Projeye ve satın alınacak alanların değerlerine itiraz edilmemiştir. Gavs hazretleri bu alanları şahsi hesabından ödeyerek satın almış ve projeyi başlatmıştır. Projede kadınlar çorbahane ve şadırvan, Kız Kur’an Kursu, dergâh ve misafirhane ile görevliler için yatakhane planlanmıştı. Caminin hemen yanında ise Gavs hazretlerine misafirlerini ağırlayabileceği divan, evlatlarına birer divan, âlimlere bir divan ve Gavs hazretlerinin tanıdık misafirlerine hususi yemekhane planlanmıştı. Herkesçe bilinen ve süreçleri başlatılmış olan bu proje devam ederken Gavs hazretleri ahirete irtihal etmiş ve çalışmalar durmuştur. Allah Teâlâ rahmet eylesin, makamlarını âli eylesin. İşte, çalışmaları devam eden bu alanlar daha sonradan tezviratların konusu haline getirilmiştir. Gavs hazretlerinin bu ikinci etapla ilgili yapmış olduğu akitler, “akd-i fasid” yani geçersiz akit ilan edilmiştir. Gavs hazretlerinin kardeşlerinden satın aldığı yerler bu iddiayla “dede mirası” olarak nitelendirilmiş ve hukuksuz işlemler bu şekilde gerçekleştirilmiştir. Soru: Merhum Gavs hazretlerinin gezip beğendiği bu proje, ahirete irtihalinin ardından neden tamamlanamadı? Menzil’de devam eden projelere taziyeden dolayı 15 günlük bir ara verildi. Sonra tekrar inşaata başlandı. Sonra Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni haber göndererek “Burası mirastır, miras meselesi çözülene kadar inşaatı durdurun.” demiştir. Bunun üzerine inşaat durmuştur. Daha sonraları kardeşlerin bir araya gelerek yaptığı görüşmede Gavs hazretlerinin inşaattan dolayı borcu olduğu, öncelikle bu borcun ödenmesi gerektiği konuşulmuştur. Tüm kardeşler mutabık kalmış, “öncelikle Gavs hazretlerinin borcu terekeden ödensin” denilmiştir. Bu zaten şer’i bir gerekliliktir. Bundan hareketle Gavs hazretlerinin borcu köydeki şahsi terekesinden ve şirketlerindeki varlıklarından ödenmiştir. Kasayla ilgili yapılan tezviratın da aslı bundan ibarettir. Bu tezvirat da Gavs hazretlerinin hastalığı döneminde 7 yıl boyunca bilfiil kendisine hizmet eden, fedakârca yanından ayrılmayan, hususi işlerini takip eden torunu Seyyid Galib Elhüseyni ile ilgili ortaya atılmaktadır. Seyyid Galib Elhüseyni aynı zamanda Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin damadıdır. Gavs hazretlerinin sağlığında kasasının anahtarı da Seyyid Galip Elhüseyni’de mahfuz idi. Ahirete irtihalinden sonra öncelikle borçlarının ödenmesi gerektiği konusunda tüm evlatları mutabık kalınca, kasasındaki şahsi parası ve şirketlerinden bir miktar varlığı ile bu borçları ödenmiştir. Kasanın açılmasına ve sayılmasına yıllardır Gavs hazretlerinin hanesinde görev yapmış ve Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye intisaplı olan bir kişi de şahit olmuştur. Bunlarla alakalı Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye bilgilendirme yapılmış, raporlar sunulmuştur. Devam eden süreçte kendisine verilen bilgilerin ve aileye dair mahrem meselelerin sosyal medyadan paylaşılmaya başlamasıyla birlikte rapor verilmekten imtina edilmiştir. Lakin her şey kayıt altındadır. Konuyla ilgili Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından sonraki aylarda, “Gelin inşaatları birlikte yapalım.” denilmiştir. Akabinde “Bu inşaatı ben yapacağım ama projeye sadık kalacağım.” denilmesine rağmen ilerleyen haftalarda “Proje tanımam, ben istediğim gibi yapacağım.” denilmiştir. Devamında “Ben bu köyün ağasıyım, bunu herkese duyurun, bilsinler, ben ne dersem o olacak!” söylemleri, aslında yaklaşımın ne olduğunu kamuoyuna net bir şekilde göstermiştir. Söz konusu proje, başta Gavs hazretlerinin ihtiyaçları düşünülerek hazırlanan ve Gavs hazretlerinin tüm evlatlarına tahsis edilmiş alanları içeren güzel bir projeydi. Lakin bu proje Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından akamete uğratılmış ve sonrasında kendi uhdesindekilere hizmet edecek bir bina inşa edilmiştir. Bu şekilde Gavs hazretlerinin evlatları yok sayılmış, kendilerine tahsis edilmiş alanlara el konulmuş, bunun yerine kendi çocuklarına ve yakınlarına odalar ve ofisler yapılmıştır. Üstelik bu yapılırken Rahmetli Gavsımızın ve Menzil’in ismi kullanılarak sosyal medya üzerinden para toplanmış ve “cami için” denilerek toplanan bu paralarla içinde şahsi ofislerin bulunduğu garabet bir bina inşa edilmiştir. Menzil köy projesine verilen zarar bu binayla da sınırlı kalmamış, yeni dükkanlar, proje kapsamında olmayan yapılar inşa edilmiştir. “Sofiler rahat etsin diye yaptık” denilen bu yere kim girebiliyor, diye sormak lazım. Son olarak Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni hazretlerinin çok beğendiği, Menzil projesinin sembolü olan taç kapı sökülmüştür. Şimdi hangi vicdan ehli bu yapılanı haklı görebilir! Bundan sonra, bu işi yapanların yeni girişimlerinin ümmetin menfaatine olacağına kim inanır? Üstelik son günlerde türlü manipülasyonlarla “kadın dergâhı yapacağız” diyerek zapt etmeye çalıştıkları bina aslında “çorbahane ve şadırvan” olarak tasarlanmış ve kaba inşaatı bitmiştir. Asıl proje ihtiyaçlara cevap verecek ve herkesi memnun edecek bir proje iken bu projenin müdahalelerle bozulması, ümmetin zararına değil midir? Ümmet lafını dillerinden düşürmeyenler ümmete en büyük zararı verdiklerinin ne zaman farkına varacaktır… Soru: Bu yaklaşım şer’i olarak nasıl temellendirilmektedir? İnşaatların bulunduğu arsaların tamamı Rahmetli Gavsımız Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni hazretlerine ait olduğu için burada bir şer’i mesuliyet ortaya çıkmaktadır. Miras paylaşılmadan söz konusu alanlara inşaat yapmak caiz değildir. Bunu kendileri de bildikleri ve hak sahiplerinin rızası olmadığı söylendiği halde caminin batısındaki alana bahsi geçen garabet binayı inşa etmişlerdir. Caminin batısındaki inşaat ve alanlardaki şer’i mesuliyetten dolayı, yıllar önce Gavs hazretleri tarafından yapılmış akdin geçersiz olduğu iddiasını ortaya atmışlardır. Ve amcaların üzerindeki arsaların resmiyeti kendi üzerlerine geçirilmiştir. Oysa daha önce belirtildiği ve delilleri gösterildiği üzere arsalar Gavs hazretleri tarafından bizzat satın alınmış, lakin tapu resmiyetinde güvene dayalı olarak bir işlem yapılmamıştı. Bu girişimle birlikte arsalarını satan amcaların parasını iade etmek istemişler; bunda muvaffak olamamışlardır. Çünkü Rahmetli Gavsımızın ahirete irtihalinden sonra onun akdinin geçersiz olduğunu iddia etmek ona yapılmış bir saygısızlık olarak değerlendirilmiş ve reddedilmiştir. Zira yapılan akdin üzerinden yıllar geçmiş, yapılar yıkılmış, yerine inşaata başlanmıştır. Bu akdin geçersiz sayılmasının hiçbir şer’i ve hukuki karşılığı yoktur. Söz konusu alanın bedelleri ödenerek alındığına dair dekontlar bunun ayrıca delilidir. Kaldı ki arsaların üzerindeki inşaat bir gecede yapılmış olamayacağına göre, Gavsımızın vefatına kadar bu inşaata bir itiraz olmaması da bu arsaların Gavsımız tarafından satın alındığının en büyük akli delilidir. Gündeme dahi getirilmesinden hicab edilmesi gereken bu konu maalesef kişisel arzular için gündeme getirilmiştir. Bunun üzerine Menzil’de toplanan 3 halifeden oluşan hakem heyeti tarafından, caminin batısındaki alanlarla ilgili olarak iddia sahiplerince ortaya atılmış “akd-i fasid” iddiası tetkik edilmiştir. Ve taraflar bir araya getirilerek beyanları dinlenmiştir. Soru: Şer’i Hakem Heyeti bu konuyu nasıl tetkik etmiştir? Onların bu konudaki kanaatleri nedir? Şer’i Hakem Heyeti dört kardeşin davetiyle köye gelmiş, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye durumu iletmiştir. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, Şer’i Hakem Heyeti başkanı Seyda Molla Nezir’in ısrarlı davetlerine kabul edilmesi zor bir şartla karşılık vermiştir. Koştuğu şart şudur: “Herkesin önünde olacak, camide olacak!” Hem hakem heyeti tarafından hem de kardeşleri tarafından “bu işin yeri cami değil” denilmesine rağmen şartında ısrar etmiştir. Bu ısrarın neticesinde fitnenin ortadan kaldırılması umuduyla camide hakem heyeti toplantısı yapılmıştır. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Çekin, bırakın çeksinler” şeklinde görüntülere yansıyan telkinleriyle görüşme kayıt altında gerçeklemiş, haberlere konu olmuştur. Oluşan nahoş manzaraları bir kenara bırakırsak o toplantıda herkesin önünde hakemlere yetki verilmiştir, imzalar atılmıştır. Hakem heyeti taraflardan birer komisyon görevlendirmesini istemiştir. Komisyonlarla çalıştıktan sonra köydeki ihtilaf ve ittifak noktalarını bir liste olarak hazırlamıştır. Ve köyün batısındaki alanlarla ilgili olarak ortaya atılan “akd-i fasid” iddiasını tetkik etmeye karar vermiştir. Bununla ilgili bir “şer’i toplantı” tertip edilerek tüm taraflar toplantıya davet edilmiştir. Toplantıda tarafların beyanları alınmıştır. Tarafların hocaları, muhatapların bizzat kendisi ve şahitler dinlenmiştir. Toplantıda hakem heyeti ve taraflara; söz konusu harita, bedelleri gösteren tablo ve amcaların Nisan 2021’de müdürleri üzerinden ödemeyi aldığının dekontları sunulmuştur. Dekontları imzalayanların sözlü beyanlarına başvurulmuş ve bütün bunlar şahitlerin anlatımlarıyla tasdiklenmiştir. Meselenin aslında çok açık olduğu orada anlaşılmıştır. Aynı akşam hakem heyeti tarafların hocalarını dinlemiş; sorularına cevap vermiş, ilmi müzakereler yapılmıştır. O toplantıda hakem heyeti kanaatini net bir şekilde ifade etmiş, akdin geçerli olduğunu, yani arsanın Gavs hazretlerine ait olduğunu beyan etmiştir. Hocalara tarafsız şekilde hareket etmeleri, haktan yana tavır takınmaları ve tarafgirlik yapmamaları gerektiği hatırlatılmıştır. Yapılan uzun soru cevaplardan sonra “akdin fasid olduğunu savunanlar” dahil heyetin büyük çoğunluğu akdin geçerli olduğu kanaatine varmıştır. Bunların arasında daha önce “akd-i fasid hükmü” veren hocalar dahi vardır. Bu kanaatlerini sözlü olarak ikrar etmişlerdir. Hakem heyeti bu kanaatleri tutanak altına almak istediğinde ise hocalar “Biz sözlü olarak kanaatimizi söyleriz ama imza atmayız. Siz hükmünüzü verebilirsiniz.” demiştir. Lakin hakem heyeti mevcut fitne ortamından dolayı toplantıya iştirak eden tüm hocaların aynı kanaate varmasını ve bunun tutanak altına alınmasını istediği için ertesi gün devam etmek üzere toplantıyı bitirmiştir. Maalesef ertesi gün aldıkları talimatla çoğu toplantıya iştirak etmemiştir, gelen birkaç kişilik temsilci komisyonun artık toplantılara gelmeyeceğini ifade etmiştir. Bunun sebebi ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’yi temsil eden bir hocanın toplantının mahremiyetine yönelik yapılan yemini hiçe sayarak gidişat hakkında kendi mürşidine bilgi vermesidir. Bu da çalışmanın akamete uğramasına neden olmuştur. İstedikleri çıkmadıkça hakikate bile sırtına dönebilen bu yaklaşımla; herkesin huzurunda kendileri tarafından hakemlere verilen yetki kapalı kapılar ardında geri alınmıştır. Ve süreç maalesef daha karmaşık hale getirilmiştir. Peki neden böyle yapılmıştır? Yapılan hukuksuzluk ilmen tasdik edildiğinde düşecekleri durum oldukça vahim bir durumdur. Fakat iddia sahipleri kararın açıklanmasından önce süreçten çekilerek bu sorumluluktan kurtulmuş olduklarını zannetmişlerdir. Hatta yakın zamanda geçersiz olduğu tasdiklenen görüşlerinde ısrar ederek tüm varislerin bulunmadığı bir ortamda, vefat eden varislerin evlatlarının tamamından vekalet almadan, kendi aralarında kura çekerek sözde bir taksimat dahi yapmışlardır. Ve bunu sosyal medyada paylaşmışlardır. Hakem heyeti tarafından tasdiklenen akdin geçerli olduğu gerçeği Gavs hazretlerinin evlatlarına 1/6 oranında pay düşmesi anlamına gelmektedir. Bu yüzden haksız bir biçimde akdin fasid olduğu iddiasında ısrar edilerek bu pay resmi tapu değişiklikleriyle %50’nin üzerine çıkarılmaya çalışılmaktadır. Burada bir hususa dikkat çekmekte fayda var. Kendi savundukları görüşe göre dahi yaptıkları caiz değildir. Kendi savundukları görüşe göre hakim hisse olsalar bile diğer mirasçıların rızası olmadan inşaat yapmak caiz değildir. Alimlerce kebair günah olarak nitelendirilmektedir. Bu durum hem inşaatı inatla sürdürenleri, hem göz yumanları, hem destek olanları vebal altına sokmaktadır. Ümmetin saf temiz duygularına hitap eden birtakım duygusal söylemlerle insanları günaha sokmak büyük bir sorumsuzluktur. “Ben büyüğüm, ben ne dersem o olur” tavrının bir devamı olarak âlimlerimize karşı söylenen “Sizi ilgilendirmeyen işlere burnunuzu soktunuz!” cümlesi, hukuk tanımazlığın geldiği seviyeyi açıkça göstermektedir. Hak, hukuk, hakikat kavramlarının tekelleşmesi söz konusu değildir. Eğer adalet ve doğruluk isteniyorsa, ilme ve ilim ehline müracaat etmek gerektiği de herkesçe malumdur. Adalet ve doğruluktan kaçınmak ise toplumda güven ve huzur ikliminin varlığını tehdit etmektedir. Soru: Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin evi hakkında bazı ithamlar gündeme getirilmektedir; evi neden ve nasıl oraya yapılıyor? Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Seyyid Mübarek Elhüseyni’nin halihazırda köyde evi yoktur. Rahmetli Gavs hazretlerinin evlatlarından evi olmayan tek kişi de odur. Çünkü evi şu an el konulmak istenen bayanlar çorbahane binası civarında idi. Proje kapsamında yıkılmıştır. Evini yapacağı yer Gavs hazretleri tarafından belirlenmiştir. Bu da Gavs hazretlerinin torunlarına ev yeri tayin ettiği zamanlara tekabül etmiştir. Misalen; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni ve oğullarının evlerinin olduğu yerler Gavs hazretlerinin şahsi mülklerinden verilmiş ve Gavs hazretleri tarafından inşa ettirilmiştir. Bu da ailenin bir geleneğidir. Menzil’de mirasa konu olan ve ailenin kullandığı tüm evler Gavs hazretlerine aittir. Bunu tüm evlatları ikrar etmektedir. Gavs Hazretleri ahirete irtihal edince köydeki miras taksiminde evler bahsi açılmıştır. “Kuraya girmesin herkes kendi evinin sahibi olsun. Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve oğluna birer ev, Seyyid Muhammed Masum Elhüseyni’nin iki oğluna birer ev verilmek suretiyle sulh olsun.” denilmiştir. Tüm kardeşler tarafından bu kabul edilmiştir. Eğer bu sulh kabul edilmiyorsa o zaman herkesin evinde her mirasçının hakkı vardır. Kendi evleriyle ilgili konuyu gündem etmeyip Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve oğluna yapılmakta olan iki evi sosyal medyada yaymak; halka açık meclislerde bu konuyu şaibeliymiş gibi lanse etmek bir mümine yakışmaz. Üstelik bu anlattıklarımızın en büyük şahidi bu söylemlerin sahibi olan Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’dir. Bu şahitliği kendisine sorulduğunda inkar etmemiştir. İlk aylardaki beyanlarında bunlar yazılıdır. Bu şahitliğini kısaca anlatmak gerekirse: Kadınlar dergâhı için köyün batısındaki arsalar maliklerden Gavs hazretleri tarafından satın alınmıştır. Binalar da yıkılmıştır. Artık arsa Gavs hazretlerinin mülkü haline gelmiştir. O da diğer evlatlarına ve torunlarına yer verdiği gibi oğlu Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve torununa şu an evin bulunduğu noktayı işaret ederek yer vermiştir. Kadın dergâhı projesinin Gavs hazretlerine gösterildiği gün Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni de odaya gelmiştir. Bunun üzerine projenin kendisine de gösterilmiştir. Proje incelendikten sonra Rahmetli Gavsımız Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretleri “Bak Saki, Seyyid Mübarek’e ‘Aşağıdan ne kadar alıyorsan al, ne kadar büyük bir ev yapacaksan yap.’ dedim. Ona kimse karışmasın.” buyurmuştur. Bunun üzerine Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “Ona kim karışır baba.” demiştir. Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve oğluna verdiği yeri defaten farklı meclislerde söylemiştir. Buna tüm aile şahittir. Bu konuda tüm aile ittifak halindedir. Buna Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bizzat şahit olmasına rağmen, taziyeden sonra kendisine gelen heyetler konuyu sorduğunda ikrar ve tasdik etmesine rağmen, bugün bu ithamlarda bulunmaktadır. Kendisi ve oğullarına Gavs hazretlerinin terekesinden verilen arsa miktarı Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve oğluna verilenden daha fazla olmasına rağmen bu ithamlarda bulunmak kardeşlik hukukuna sığmaz. Bu ithamların amacı farklıdır. Yapılan usulsüz müdahaleleri ve şeriatsızlıkları gizleme çabasıdır. İyice bilinmelidir ki sürekli değişen slogan ve gerekçelerle yapılan hukuksuzluklara, insanların şahsiyetine ve haysiyetine; dahası ailelerin mahremiyetine dönük gerçekleşen çirkin saldırılara ortak olmak şöyle dursun, sessiz kalmak dahi Hak Teâlâ katında büyük vebaldir. Bu vebal “ümmetin malı”, “dede mirası”, “tapulu mülk”, “köyün ağası”, “ailenin büyüğü” gibi ifadeler öne sürülerek ortadan kaldırılamaz! Soru: Menzil’deki ihtilaflardan birisi de İlim Meclisi olarak yapılan, lakin ısrarla Taziye Evi olduğu savunulan mekanla ilgilidir. Bu mekan ne için inşaa edildi? Halihazırda ne olarak kullanılmaktadır? Özellikle tarihteki tekke – medrese tartışmalarını düşündüğümüz zaman Nakşibendiliğin Halidi kolu medrese ve tekkeyi; ilim ile ameli tek çatı altına toplamıştır. Halidilik geleneğinin en önemli temsilcilerinden biri olan Menzil’de de binden fazla talebe ilim tedris etmekte idi. Şimdiye dek buradan yüzlerce alim yetişmişti. Buradaki birikimin yaygın eğitime aktarılması, ziyarete gelen kişilerin namaz arası vakitlerinde de ilimle, sohbet ile meşgul olması için bir mekan hayal edildi. Bu hayal, köyün yeniden inşa projesinde vücut buldu. Rahmetli Gavsımızın görevlendirmesiyle 10 yıldır köyün yönetiminden sorumlu olan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, köy meydanını yeniden tasarlarken dükkanları tamamen kaldırmış, meydanın arka tarafında bir bedesten içine toplamıştı. Menzil’in irşadla, tövbeyle, ilimle, kitapla, sohbetle anılmasından mütevellit meydanında da ilim olması gerektiğini düşünmüştü. Bu yüzden meydana adıyla ve işleviyle bir İlim Meclisi kuruldu. Açıklamaların devamını videodan izleyebilirsiniz. #menzil #tasavvuf #tarikat

Menzil Yolu Teyit

176,511 次观看 • 1 年前

İstanbul Tersanesi Komutanlığımızda gerçekleştirilen Teknofest Mavi Vatan için Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın teşrifleriyle açılış töreni düzenlendi. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in de beraberinde TSK Komuta Kademesi ile katıldığı törende konuşan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan şunları söyledi: ZAFER HAFTAMIZI HAKKINI VEREREK EN GÜZEL ŞEKİLDE İDRAK EDİYORUZ Sizlerle birlikte Türkiye’nin kutlu yürüyüşüne gönül veren, ülkemizin güçlü yarınlarına öncülük eden tüm gençlerimize, tüm evlatlarımıza buradan selamlarımı gönderiyorum. Umudun, sevginin, aydınlığın timsali olan siz gençlerimizle İstanbul Tersanesi Komutanlığının mensuplarını bir arada görmenin bahtiyarlığını yaşıyorum. TEKNOFEST Mavi Vatana hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Birliğiniz, beraberliğiniz, kardeşliğiniz daim olsun. Cenabı Allah bahtınızı açık etsin, gözlerinizdeki ışık hiç eksik olmasın. Sevgili gençler; biliyorsunuz milletimizin tarihinde ve millî hafızamızda özel bir yere sahip olan Ağustos ayındayız. Malazgirt’te, Çaldıran’da, Mohaç’ta ve Büyük Taarruz’da destanlar yazdığımız zaferler ayındayız. İki gün önce Malazgirt Zaferimizin 954’üncü yıl dönümünü büyük bir gururla kutladık. Ahlat ve Malazgirt’teki iftihar tablosu gerçekten muhteşemdi. Milletçe bir ve beraber olduğumuzu tüm dünyaya bir kez daha ilan ettik. Malazgirt Ovası’nda ebedî ve ezeli kardeşliğimiz yeniden tescillendi. Dün ise ASELSAN’ın Gölbaşı yerleşesindeydik, şirketimizin 50’nci yılında savunma sanayimiz adına üç gurur verici adımı aynı anda attık. Çelik Kubbe bileşeni sistemlerimizi envantere aldık, ASELSAN’a ait 14 tesisin açılışını gerçekleştirdik, ayrıca Oğulbey Teknoloji Üssü’nün temelini attık. İşte bugün de İstanbul Tersane Komutanlığımızdayız. İki gün sonra 30 Ağustos Zaferinin 103’üncü yıl dönümünü kutlayacağız, yani zafer haftamızın hakkını vererek en güzel şekilde idrak ediyoruz. Muhalefet gibi nümayiş yapmıyor, kuru gürültüyle, içi boş sloganlarla bu önemli günleri geçiştirmiyoruz, tam tersine her açıdan dolu dolu geçirmeye gayret gediyoruz. ŞEHİTLERİMİZİN HAKKINI ÖDEYEMEYİZ Sevgili kardeşlerim, öncelikle sizin ve tüm gençlerimizin zafer haftasını tebrik ediyorum. Bu topraklar için kanlarını dökerek canlarını feda ederek Anadolu’yu bizlere yurt yapan şehit ve gazilerimizi rahmetle yâd ediyorum. Şurası bir gerçek ki, ne yaparsak yapalım onların haklarını asla layıkıyla ödemeyiz. Her şeyden önce bu ülke bize aziz şehitlerimizin kutsal emanetidir. Ay-yıldızlı bayrağımız onların fedakârlıkları sayesinde dalgalanıyor. Vatan toprakları üzerinde onların yüzü suyu hürmetine hayatımızı özgürce idame ettirebiliyoruz. Millet olarak tarih sahnesindeki varlığımızı yüzlerce yıldır yine onların sayesinde sürdürüyoruz. Rabbim hepsinden razı olsun, ruhlarını şad, mekânlarını cennet eylesin. Ne diyor merhum Mehmet Akif: “Sen, şehit oğlusun, incitme yazıktır atanı, verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı.” Evet, sizler hepiniz şehit oğlusunuz, şehit torunlarısınız. KARŞIMDA ŞEHİTLERİN EMANETİNE SIKI SIKIYA SARILAN GENÇLİK GÖRÜYORUM Burada şunu da tüm samimiyetimle söylemek durumundayım: Şu an karşımda şehit ve gazilerin emanetlerine sıkı sıkıya sarılan şuurlu bir gençlik görüyorum. Şu an büyük ve güçlü Türkiye’nin temellerini atan, geleceğine sahip çıkan özverili bir gençlik görüyorum. Her yönüyle muhteşem, her açıdan muazzam, bilgisiyle, vizyonuyla, isteğiyle, tutkusuyla, hayranlık uyandıran bir gençliği karşımda görüyorum. İnanın sizlere bakınca Çaka Beyi, Umur Beyi, Kaptanıderya Barbaros Hayrettin Paşa’yı hatırlıyorum. Sizlere bakınca Oruç Reis’i, Piri Reis’i, Turgut Reis’i hatırlıyorum. Sevgili gençler, sizlere baktıkça gemileri karadan yürüten Sultan Fatih’in o keskin dehasını, cihana yön veren Sultan Selim’in o büyük zekâsını, Sina Çölü’nü 13 günde geçen Sultan Yavuz’un o kararlılığını görüyorum. Karşımdaki şu güzel topluluğa baktığımda emin olun Türkiye’nin parlak geleceğini görüyorum. Coşkunuz için, heyecanınız için teşekkür ediyorum. Milletimize verdiğiniz güven için her birinizi tek tek tebrik ediyorum. Sizin gibi köklerini bilen, misyonunu bilen, hedefe kilitlenmiş bir gençlikle yol yürüdüğüm için Rabbime sonsuz hamd ediyorum. TEKNOFEST Mavi Vatan’da gönüllerimizi buluşturan Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımıza, T3 Vakfımıza, programda emeği geçen tüm kardeşlerime şükranlarımı iletiyorum. Maşallah çok güzel bir program hazırlamışlar, gençlerimiz vizyon kazandıracak pek çok etkinlik organize etmişler. Sualtı ve deniz aracı yarışmalarında interaktif gemi dizayn atölyelerine, forum ve konferanslardan eğitici ve eğlenceli sahne gösterilerine, velhasıl 4 gün boyunca devam edecek TEKNOFEST Mavi Vatan programının ülkemiz, milletimiz, bilhassa da siz gençlerimiz için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. Ürünleriyle, projeleriyle, eserleriyle TEKNOFEST Teknoloji Yarışmalarında maharetlerini sergileyecek tüm gençlerimizin gözlerinden öpüyor, hepsine ayrı-ayrı başarılar diliyorum. SAVUNMA SANAYİMİZ HER ALANDA DESTAN YAZIYOR Değerli misafirler, sevgili genç kardeşlerim; engellere rağmen inancın ve azmin neleri başardığını görmek isteyenler bugün açık söylüyorum, Türk savunma sanayine bakıyor. Ülkemizin iftihar vesilesi olan savunma sanayimiz, kelimenin tam anlamıyla her alanda destan yazıyor. Dostlarımız başarılarımızdan övgüyle bahsederken, hasımlarımız endişe ve telaş içinde bizi yakalamaya çalışıyor. Varsın uğraşsınlar, onlar koşacak, ama onlar bizi yakalayamayacak. Burada şunu iddiayla ifade etmek isterim: Bundan 100 yıl önce istiklal harbimiz nasıl ezilenlere umut aşılamışsa, savunma sanayi hamlelerimiz de bugün mazlumlara cesaret veriyor. Filistin’den Suriye’ye, Yemen’den Somali’ye, Sudan’dan Libya’ya nerede sıkıntı çeken bir kardeşimiz varsa Türkiye’nin başarılarıyla gurur duyuyor. Elbette bugünlere kolay gelmedik. Sevgili gençler; ne mi yaptık, olmaz diyenlere aldırmadık. Yapamazsınız diyenlere kulak asmadık. Hayal görüyorsunuz diyenlere prim vermedik. Hayalperest olmadık, ama hayal kurmaktan da asla vazgeçmedik. İnsanımıza güvendik, mühendislerimize, şirketlerimize, siz gençlerimize sonuna kadar güvendik. Sonuçta çok kısa sürede dünyanın gıptayla takip ettiği bir seviyeye geldik. Pazar günü inanıyorum ki sizler de Boğaz’daki geçit merasimini izlediniz. Avara komutuyla zafer yolculuğuna başlayan ve 24 Ağustos’ta dünyanın incisi İstanbul Boğazı’ndan geçen gemilerimiz hepimizin göğsünü kabarttı. Çok maksatlı amfibi gemimiz TCG Anadolu, Barbaros sınıfı firkateynimiz TCG Oruç Reis, ilk millî firkateynimiz TCG İstanbul, ilk millî savaş gemimiz TCG Heybeliada, amfibi çıkarma gemimiz TCG Sancaktar, hayalet denizaltı gemimizin ikinci platformu TCG Hızır Reis, kılıç sınıfı hücum botumuz TCG Kalkan, mayın avlama gemimiz TCG Alanya gibi her biri donanmamızın caydırıcı gücü olan son teknolojiye sahip platformlarımızı oraya götürdük. Bu gemilerimizle birlikte Gazi Mustafa Kemal’in emaneti TCG Savarona da geçit törenimizde ilk kez yerini aldı. SAVARONA YILLARCA KADERİNE TERK EDİLMİŞTİ Sevgili gençler; bakınız Savarona yıllarca kaderine terk edilmişti. Genç cumhuriyetimizin bir dönemine tanıklık eden bu yat, maalesef bir ara kumarhane olarak da kullanılmıştı. Biz bunu aldık, aslına sadık kalarak baştan aşağı yeniledik ve mavi sularla tekrar buluşturduk. Gazi Mustafa Kemal’in “bir çocuğun oyuncağını beklemesi gibi bekledim” dediği yatını burada yakından görebileceksiniz. Yarışmalarda dereceye giren evlatlarımız ile şehit yakınları ve gazilerimiz ise Savarona gemisini ziyaret edebilecekler. Donanmamızın amiral gemisi ve dünyanın ilk SİHA gemisi olan TCG Anadolu’nun kapıları da ziyaretçilere açık olacak. Şimdi bunun bir büyüğünü yapıyoruz inşallah. Bununla kalmayacağız. Bize yakışan neyse onu da yapacağız. TCG Anadolu’da Bayraktar TB-2, TB-3 ve Kızılelma gibi insansız hava araçlarımızın yanı sıra ZAHA, Vuran, Kobra gibi zırhlı araçlarımız da yer alacak. TEKNOFEST ziyaretçileri Türk denizciliğinin nereden nereye geldiğini, bugün hangi yeteneklere sahip olduğunu böylece görme fırsatı bulacak. 8 YILDA 11 MİLYONA YAKIN ZİYARETÇİ AĞIRLADIK Sevgili gençler, değerli arkadaşlarım; biz savunma sanayimizi güçlendirirken, aynı zamanda genç kuşakların teknolojiye, dijitale, inovasyona, ilgisinde özellikle bunu artırmaya çalışıyoruz. TEKNOFEST’ler bu gayretlerimizin adeta sembolü haline geldi. İlkini 2018 yılında gerçekleştirdiğimiz TEKNOFEST’in bu sene yurt içinde 10’uncusunu, toplamda 12’incisini düzenliyoruz. 8 yılda yaklaşık 11 milyona yakın ziyaretçi ağırladık. 2025 senesinde birincisi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde. İkincisi İstanbul’da olmak üzere iki TEKNOFEST tertip ettik. Toplam 63 yarışmaya 1,2 milyona yakın yarışmacı başvuru yaptı. TEKNOFEST’in her yıl gençlerimizin ilgisine daha fazla mazhar olmasını çok kıymetli görüyorum. Bütün bu rakamları aslında bizlere şunu söylüyor: TEKNOFEST gençliği özellikle bentleri tek tek yıkarak maşallah doludizgin geliyor. Bu ülkenin gençleri teknolojiye, araştırmaya, yeni şeyler keşfetmeye daha fazla merak sarıyor. Bu milletin pırıl pırıl evlatları Türkiye için hayal kurmaktan ve hayallerinin peşinden gitmekten asla vazgeçmiyor. Onca algı çalışmasına, dozu sürekli artırılan onca provokasyona, propagandaya rağmen gençlerimiz kendilerine güveniyor, inanıyor, yarınlarına umutla bakıyor. Şair Arif Nihat Asya’nın; Elde sensin, dilde sen. Gönüldesin, baştasın. Fatih’in İstanbul’u Fetih ettiği yaştasın. Dediği siz gençlerimizle kıvanç duyduğumu bilmenizi isterim. İstanbul merhum Mehmet Akif’in, üstat Necip Fazıl’ın, rahmetli Nurettin Topçu’nun ve daha nice fikir erbabımızın özlemini çektiği TEKNOFEST gençliğini bizlere yoldaş eden Rabbime şükürler olsun. Bu kutlu yürüyüşün, yani sancaktarı kim mi? Sizlersiniz. Sizler yükselen bir çağın öncüleri, Türkiye Yüzyılının mimarlarısınız. BÜYÜK DÜŞÜNÜN, BÜYÜK HEDEFLER BELİRLEYİN Şunu her bir genç arkadaşımın bilmesini istiyorum: Gelecek sizin, Türkiye sizin, hatta tüm dünya sizin. Sığ sularda bile yüzmekten acizlerin size hudut çizmesine asla izin vermeyin. Büyük düşünün, büyük hedefler belirleyin ve o hedeflere ulaşmak için yılmadan, yorulmadan, yıkılmadan yürümeye devam edin. Özgürlük istiyorsanız özünüze dönün. Adalet istiyorsanız medeniyetinize sarılın. Gelecek istiyorsanız mazinizle barışın. Şunu da lütfen hiçbir zaman unutmayın sevgili gençler: Sizler Sultan Alparslan’ın, Selahaddin Eyyubi’nin, Fatih’in torunlarısınız. Ne sömürgecilik, ne soykırım, ne zulüm şanlı tarihinde hiçbir leke olmayan çok büyük bir milletin çocuklarısınız. Başınızı her zaman dik tutmanızı sizlerden özellikle rica ediyorum. Her birinizden işte bu özgüvenle hareket etmenizi istirham ediyorum. Sizin özgüveniniz, sizin azminiz bu ülkenin en büyük teminatıdır. Göreceksiniz bugün attığınız küçük adımlar gelecekte büyük başarıların kapısını açacaktır. Bugün yaptığınız fedakârlıkların meyvelerini yarın hiç tahmin etmediğiniz alanlarda toplayacaksınız. Biz öncekilerden devraldığımız emaneti şanlı, şerefle taşıdık. Gençler olarak siz de bizden teslim alacağınız sancağı inşallah çok daha yükseklere çıkaracaksınız ben buna inanıyorum, size güveniyorum. İnşallah son nefesime kadar da güvenmeye devam edeceğim. Biliyorum ki siz varsanız her zaman umut var, gelecek var. Hani şair diyor ya; Yarın elbet bizim, Elbet bizimdir. Gün doğmuş, Gün batmış, Ebet bizimdir. Evet, yarınlar bizimdir, milletimizindir, Türkiye Cumhuriyetinindir. İçinde bulunduğumuz asrı Türkiye Yüzyılı yapana kadar durmayacak, inşallah sabırla, azimle, samimiyetle çalışacağız. En büyük eserimiz olarak terörsüz Türkiye’yi inşallah sizin için hayata geçireceğiz. Rabbim yar ve yardımcımız olsun diyorum. Bu düşüncelerle hepinizi; bir kez daha saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Kahraman donanmamızın, kahraman mensuplarına Cenabı Allah’tan başarılar niyaz ediyorum. Savunma sanayinde adeta desten yazan firmalarımızı tekrar kutluyorum. TEKNOFEST Mavi Vatan’a katılan ve katkı sunan Savunma Bakanlığımıza, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımıza, Savunma Sanayi Başkanlığımıza, Türkiye Teknoloji Takımı Vakfımıza ve diğer kurumlarımıza bir kez daha yürekten teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun. Kalın sağlıcakla. TR Teknoloji Takımı #TEKNOFEST #MAVİVATANTEKNOFEST #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

48,961 次观看 • 1 年前