Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

Belgesel tadında...

598,016 views • 1 year ago •via X (Twitter)

11 Comments

YAK Bİ KONU's profile picture
YAK Bİ KONU1 year ago

Bu seslendirmelere bayiliyorum bu video da efsane olmus 😀

Aristoteles's profile picture
Aristoteles1 year ago

Kesinlikle harika olmuş ,😂

𝔅𝔩𝔞𝔠𝔨 𝔚𝔥𝔦𝔱𝔢's profile picture
𝔅𝔩𝔞𝔠𝔨 𝔚𝔥𝔦𝔱𝔢1 year ago

Hiç güleceğim yoktu koca koca adamlar 🤣🤣🤣

Aristoteles's profile picture
Aristoteles1 year ago

Sorma ya saçmalık 😂

se.ra🌺's profile picture
se.ra🌺1 year ago

Hahhhahhh çok komik olmuş

~🗨️~ Talk Cafe ~💬~'s profile picture
~🗨️~ Talk Cafe ~💬~1 year ago

🤣🤣🤣👏👏👏

Aristoteles's profile picture
Aristoteles1 year ago

😂

ay's profile picture
ay1 year ago

Topal oynuyolar😂

Aristoteles's profile picture
Aristoteles1 year ago

Bilmiyorum ki 😂

A.'s profile picture
A.1 year ago

İzlerken dizim ağrıdı 😄😄

Aristoteles's profile picture
Aristoteles1 year ago

Cidden çok saçma ama ya 😂

Related Videos

Çernobil dizisi, kazayı dramatik biçimde kişiselleştirerek Sovyet sistemini “teknik beceriden yoksun, ahlaken çürümüş” bir yapı gibi resmediyor. Bu, Batı’nın Soğuk Savaş boyunca Sovyetler’e dair kurduğu klişelerle uyumlu: Başarısız, duyarsız, karanlık, kaotik… Felaketin sembolizmi, ABD’nin 1980’ler sonunda uyguladığı “nükleer silah ve enerji yarışı” politikalarının Sovyetler karşısında moral üstünlük kazanmasına hizmet eden bir hatırlatma gibi işliyor. Hikâye merkezine Valery Legasov gibi “bilimsel gerçek peşinde koşan dürüst birey”i koyarken, devlet mekanizmasını yalan, manipülasyon ve baskı ile tanımlıyor. Bu da Batı kültür endüstrisinin sıkça kullandığı “özgür birey – baskıcı rejim” ikiliğine denk bir anlatı. Sovyet halkının dayanışma ve özveri yönleri görece arka planda bırakılarak, sistemin çürümüşlüğü ön plana çekiliyor. Dizi, patlamanın teknik boyutunu bir reaktör tasarımı kusurundan ziyade “yönetim zihniyeti kusuru”na bağlıyor. Böylece mesaj, teknik başarısızlıktan çok siyasî sistemin başarısızlığına yoğunlaşıyor. Bu da Batı’da nükleer enerjiye yönelik kendi eleştirilerini bile gölgede bırakan, “bakın, şeffaf olmayan rejimlerde bu olur” türü bir genellemeye kapı açıyor. Yapımcılara göre dizi yalnızca Sovyet dönemini değil, günümüzde herhangi bir hükümetin yalan söyleme potansiyelini de hedefliyor. Ancak görsel ve dramatik ağırlık, Sovyetler’e karşı Batı merkezli bir eleştiriyi öne çıkarıyor. Böylece izleyici, bugünkü Batılı devletlerin benzer manipülasyonlarını düşünmekten çok, Sovyet örneği üzerinden “öteki”nin kusurlarını izlemeye yönlendiriliyor. Dizinin soğuk, grimsi tonları ve çürüyen şehir imgeleri, Sovyet yaşamını estetik olarak “donmuş, umutsuz, ölümcül” bir yer olarak kodluyor. Bu görsel dil, Batı propaganda estetiğinin klasik “demir perde” atmosferini yeniden üretiyor. Görsel estetik ise bu politik mesajı güçlendiren ikinci katman gibi. Soğuk renk paleti, gri tonlara boğulmuş şehirler, loş ışıklar ve neredeyse arşiv görüntüsü hissi veren kamera tercihleri, izleyiciyi bir kurmacadan çok tarihsel bir tanıklığın içine çekiyor. Belgeselvari atmosfer, anlatıyı inandırıcı kılmayı ve seyircinin “gerçeğe şahitlik” duygusunu pekiştirmeyi hedefliyor. Müzikler ise alışılmış dramatik fonlardan çok, nükleer santral kayıtlarından üretilmiş uğultular, titreşimler ve metal sesleriyle örülü. Hildur Guðnadóttir’in bu “müzikal olmayan müzik” yaklaşımı, devletin devasa makinesinin soğuk sesini duyulur kılıyor. İnsan sesinin yerini alan mekanik uğultu, baskıcı sistemin insanı ezen yapısını işitsel olarak da temsil ediyor. Dizi, ilk bölümden itibaren seyirciyi sürekli artan bir kaygı duygusuna sokuyor. Patlama anı görsel olarak değil, ses ve tanık ifadeleri üzerinden verilerek bilinmezlik duygusu büyütülüyor. Bu “görmediğini hissettirme” tekniği, klasik felaket filmlerinin ötesinde daha yoğun bir dramatik etki yaratıyor. Dramatik gücü yükselten bir diğer unsur, sistemle birey arasındaki çatışma. Legasov, Şçerbina ve Lyudmilla Ignatenko gibi karakterler, büyük politik yapının baskısı altında insanî kararlar almak zorunda kalıyor. İzleyici kahramanlık değil, çaresizlik ve ahlakî ikilemler üzerinden geriliyor. Bu, klasik Hollywood dramlarının “kahramanlık” yaklaşımından farklı olarak çok daha gerçekçi bir etki bırakıyor. Müziğin neredeyse yokluğu, sessizliklerin gerilimi, kademeli artan uğultular… Dramatik güç, diyaloglardan çok atmosferin sıkışıklığında üretiliyor, seyirci adeta “boğuluyormuş” gibi hissettiriliyor. Diziye dair söylenecek başka şeyler de var ancak ve elbette bütün bu eleştirilere rağmen, Çernobil’in güçlü bir yapım olduğu gerçeği değişmiyor. Dizi politik eleştiri, görsel estetik, ses tasarımı ve dramatik gerilimi bir araya getirerek yalnızca bir dizi olmanın ötesine geçen, tarihin ve ideolojinin yeniden hatırlatıldığı, belgesel tadında bir politik alegoriye dönüşmüş, estetik gücü ve cesur anlatımıyla hafızalara kazınan bir yapım olmayı başarmış bir dizidir.

Ömer Beyoğlu

161,447 views • 1 year ago