Загрузка видео...

Не удалось загрузить видео

На главную

Bilal Erdoğan: 💬"Bizde eksik olan taraf özel finansman. Yani illa devlet verecek." 💬"Artık vatandaşın, 'Sıra bende, ben ne yapacağım' diyor olması lazım." 💬"Yahu asrın felaketi olduğunda TÜSİAD nerede Allah'ını severseniz ya!" 💬"Bu ülkede sermaye sahibi, özellikle büyük sermaye sahibinin günahı, vebali çok!"

2,115,419 просмотров • 8 месяцев назад •via X (Twitter)

Комментарии: 0

Нет доступных комментариев

Здесь появятся комментарии из оригинального поста

Похожие видео

🗣️ Çağdaş Bayraktar: “Diyor ki: ‘Ya kardeşim, birileri Atatürk döneminde isyanın sonrası yasalar çıkartıldı. Atatürk döneminde siz Atatürk’ten daha mı az vatanseversiniz ki buna karşı çıkıyorsunuz, aynısı değil mi?’ diyor. Aynısı mı hocam?” 💬 Prof. Dr. Ümit Kocasakal: “Çok iyi sordun sevgili Çağdaşçığım, şimdi ben özellikle Abdülkadir Selvi – büyük bir mütefekkir, o ayan gazeteci – bir yazı kaleme almış: ‘Atatürk ne yapardı değil, Atatürk ne yaptı.’ Ya ben Abdülkadir Bey’in bu kadar Atatürkçü olduğunu vallahi bilmiyordum, koltuklarım kabardı. Şimdi bu 1239 sayılı kanun ne zaman çıkmış? Bu 14 Mayıs 1928’de. Evet, yani Şeyh Said isyanından sonra çıkarılan bir kanun. Şimdi benzerlikleri var mı? Ben sana hemen tane tane anlatayım yurttaşlarıma. Şu bir kere her olay, bu olayın olduğu dönemin şartlarıyla değerlendirilir. 1928’in şartlarıyla 2026’nın şartları aynı değil. Birincisi, bu Şeyh Said isyanı lokal bir isyan, bölgesel bir isyan. Ama PKK’nın emperyalist destekli isyanı lokal değil, sadece bölgesel bir isyan değil. İsyanların niteliği farklı. İki, buna paralel olarak o 1239 sayılı kanun sadece Doğu bölgesindeki belli illerde uygulanmak üzere çıkarılmış bir kanun. Bu kanun bütün ülkede, hatta çok ilginç, ülke dışında dahi uygulanabilecek bir kanun. Şeyh Said isyanında kanun, isyan bastırıldıktan, isyanın elebaşıları cezalara çarptırılıp bir kısmı infaz edildikten sonra çıkarıldı. Evet, hiçbir pazarlık, silah bırakma yok, efendim oydu buydu… Böyle bir şey yok. Oysa bu kanun – çerçeve kanun – ay okuduk, işte ‘pazarlık yok’ deniliyor… Yapmayın etmeyin, yani nasıl pazarlık yok? Üstelik bu sürecin başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’daki gelişmelere paralel olarak devreye girmiş olması üzerinde de herkesin düşünmesini rica edeceğim. Bir de buna Tom Barrack'ın ulus-devlet karşıtı açıklamalarını filan eklediğinizde ilginç bir tablo evet ortaya çıkıyor. Yani 1239 sayılı kanun çok önemli bir şartı var. Bir de yasanın uygulanmasının… Kanun orada üç ay içinde dehalet şartını alıyor. Yani dehalet şu demek, Türkçe’de çok güzel bir sözcük bu: Dehalet. Aman dileme, af dileme, teslim olma anlamlarına geliyor. Yani diyor ki kanun: ‘Bu kanundan yararlanmak için’ diyor. O da firari olanlar için bireysel olarak gelecek, teslim olacak, af-aman dileyecek. Ben o zaman… E şimdi bu kanunda peki var mı böyle bir şey? Yok. Ya adam diyor ki ‘Biz zafer kazandık’ diyor ya. Evet, böyle bir şart da yok. E şimdi soruyorum, Allah aşkına, var mı bir benzerlikleri? Ya var mı bir benzerlikleri?”

Dürbün

14,714 просмотров • 5 дней назад

Etyen Mahçupyan “Kurtuluş Savaşı mı, Milli Mücadele mi” tartışmasını yorumladı: “Bir yol ayrımındayız evet, kaliteli bir tartışmaya ihtiyacımız var ama bu televizyon tartışmaları o yükü taşıyamaz” Etyen Mahçupyan: 💬Muhalefetin bundan rahatsız olması çok normal ve gerçekçi; çünkü hakikaten başka bir tarih tasavvuru, başka bir gelecek tasavvuru, buradan giderek başka bir millet, toplum, devlet ve nihayet kaçınılmaz olarak başka bir vatandaş tasavvuru öngörülüyor. Bu tümü bir bütünlüğe sahip. Bütünlüğe sahip olduğu zaman da tabii ne kadar tartışılırsa o kadar iyi. Şu anda ciddi bir tartışmanın ihtiyacı içinde Türkiye. Ama televizyonlardaki programlarda olacak olan şeyler değil bunlar. Ben geçen hafta içinde bu Deniz Göktaş'la ilgili olan bir iki tane programa rast geldim. Çok uzun süre izlemek mümkün değil; çünkü televizyon programında bayağı faşist insanlar konuşuyor. Böyle Türkiye'de ne gerçek bir tartışma olabilir ne de bununla Türkiye yeniden kendinden memnun bir ülke haline gelebilir. Mümkün değil. Türkiye kendi entelektüel zeminini kaybetmiş durumda. Oysa şu anda gerçekten bir yol ayrımı var. Dünyanın da önünde bir yol ayrımı var. Bu tespitler de yanlış değil. Bugün iktidarın yaptığı bazı tespitler, çıkış noktaları doğru. Yani dünya yeniden şekilleniyor ve burada kendimize bir yer bulmak durumundayız. Ama nasıl bir yer? Yıldıray Oğur: 💬"Biraz da tartışma olmasın diye o tartışmanın kalitesizliğinin sebebi. En radikal pozisyonlar tvlerde temsil ediliyor O zaman da bir tartışma çıkmıyor tabii. Etyen Mahçupyan: 💬"Ve bunu maalesef rejimden bekleme ihtimalimiz de yok açıkçası. Çünkü onlar yönetiyor ve en maliyetsiz şekilde de yönetmek istiyorlar. Dolayısıyla iktidarın değil, muhalefetin yapması gerekiyor bunu. Muhalefetin kaliteli hale gelmesi gerekiyor ki toplum kalitenin ne olduğunu anlasın. Çünkü rejim kendisi, şu anda iktidar kendi kendisini niye kaliteli hale getirsin ki? Zaten var olan yetiyor ona. Yıldıray Oğur: 💬"Muhafazakar muhalefet 90'larda bunu yapmıştı. Kendi alanını açmıştı. Kanal 7'yi, Yeni Şafak'ı düşünelim. Etyen Mahçupyan: 💬Çok doğru. Yani AK Parti 2002'de geldi kazandı, ondan sonra da işte Avrupa Birliği üyeliğini zorladı da Kürt meselesini çözdü. İyi de onun arkasında 90'lardaki mesela muhafazakar medyanın kalite sıçraması diye bir şey var. O zamanki Kanal 7'yi hatırlıyorum mesela. O Kanal 7'de yapılan tartışmalar başka hiçbir yerde yoktu ve insanlar o kaliteyi gördükleri için işin gerçek boyutlarını ve düşünmenin ne demek olduğunu idrak edebildiler ve kendilerini iyi hissetti. Yani toplum, izleyici; düşünebilen insanlardan oluşuyor. Ama sen ona malzeme olarak sürekli bu kalitesizliği verirsen ve muhalefet de o kalitesizliğe uyarsa, o zaman ya bir antipati doğuyor ya insanlar çekiliyor veyahut da giderek daha kalitesiz bir izleyici öne çıkıyor ve sen de onu tüm Türkiye sanmaya başlıyorsun. Bu da işte sonuçta anketlerde kararsız oylar, protesto oyları vesaire olarak hala %30'lara yakın öyle bir oy var. Etyen Mahcupyan Yıldıray Oğur

serbestiyet

15,695 просмотров • 1 месяц назад

"2024'ün başından itibaren CHP içinde bazı insanlar yavaş yavaş 'Türkiye'de ne oluyor?' sorusunu sormaya başladı” Yıldıray Oğur: 💬Bu sizin uzun süredir ısrarlı bir şekilde yazdığınız, yeni ittihatçılık tezi. Benim de bazı eleştirilerim var, yazmıştım. Ama burada öncelikle herhâlde şunu bir netleştirmemiz gerekiyor: Bu bir manifesto değil. Yani siz bu yeni devletin manifestosunu yazmıyorsunuz. Onlara katılmıyorsunuz, onları meşrulaştırmak için ya da işte onları anlamak için onlara bir ideolojik zemin kurmuyorsunuz. Siz anlamaya çalışıyorsunuz sadece, ne olduğunu tespit etmeniz için. Çünkü hep şöyle de söyleniyor; 'Bunlar bunu meşrulaştırmaya çalışıyorlar' deniyor. Halbuki bu bir anlama çabası, meşrulaştırma değil. Etyen Mahçupyan: 💬Evet, Kuşoğlu'nun da meşrulaştırmaya çalıştığını hiç sanmıyorum. Ben onu okudum, hiç öyle bir şey yok orada. Bu bir olgu, vaka. Türkiye'de bir olay oluyor ve bu olaydan memnun değiliz, değiştirmek istiyoruz. Olayı anlamazsak nasıl değiştireceğiz? Olayı anladıktan sonra ancak ona alternatif bir şey üretme şansımız var. Öte yandan şunu da ben anlamakta zorlanıyorum; insanlar bu yeni ittihatçılık tezinden hoşlanmıyorlar ve duymak istemiyorlar belki falan ama şu çok açık değil mi? Bu iktidar Kemalist değil bir kere. Ve de bu iktidar öyle şeyler yapıyor ki belirli bir ideolojiye sahip olduğu da ortada. Yani getirdiği rejimle, bu dış politikadaki tavrıyla, tarihin yeniden analiziyle, Mustafa Kemal'e yeniden bir bakışla, işte Müslümanların devlete yanaştırılmasıyla, Kürt meselesinin çözümü gibi adımlar atılmasıyla yani ortada başka bir ideoloji var ve bu Kemalizm değil. Ya öyleyse 'Ne acaba?' diye sorulmaz mı? Yani böyle bir tartışmanın kendisi meşrulaştırmayla ilgisi olmayan bir şey." 2024'ün başından itibaren CHP içinde bazı insanların yavaş yavaş 'Türkiye'de ne oluyor?' sorusunu sormaya başladığını kendi temaslarımla da biliyorum. Buradan çıkarak ne cevap verdiler? Onu tam bilmiyorum ama şu anda Kuşoğlu'nun röportajıyla anladık ki yavaş yavaş Türkiye'deki yeni rejimin sadece Tayyip Erdoğan'dan ibaret olmadığını anlamış durumdalar. Tayyip Erdoğan da bir fani olduğuna göre ve önümüzde bir 'Türkiye Yüzyılı' olduğuna göre, demek ki herhangi bir faninin ötesinde düşünen ya da düşünmeye çalışan, bu yönde önermeler yapan birtakım insanlar var. Bu insanların bir aklı var. Aslında devlet aklı denen şey o; yoksa böyle gizemli, falan arka planda olan bir şey değil. Şu anda iktidara bürokrasi içinde kimler sahipse, kimler cumhurbaşkanlığı sistemini yazıp ortaya koyduysa, bunları düşünen insanların CHP'yi de etkilemek istememelerini düşünmek biraz abes olur. Etyen Mahcupyan Yıldıray Oğur

serbestiyet

26,887 просмотров • 2 месяцев назад

Bir kadın, buluşacağı adamın tavrı yüzünden buluşmanın nasıl iptal olduğunu anlattı: • Yemin ederim bak, o kadar sinirliyim ki hala elim ayağım titriyor ya. • ⁠Evet, bugün date'e çıkamamamak kombini yapıyoruz. • ⁠Date'e çıkacağım kişiye cidden inanılmaz sinir oldum. Bodrumlu, 35 yaşında, işinde gücünde, eli yüzü düzgün, yurt dışında okumuş. • ⁠Benim yine CV kıstasları tutuyor. Gerçekten artık CV'ye bakmayacağım ya, İK nefreti! • Zaten en başından beni kendisine 10 dakika mesafede olan yerlere davet ederek falsoya başladı. • ⁠Benim yapacağım mesafe ise minimum 1.5 saat. “Hadi bu seferlik böyle olsun, belki bildiği güzel bir mekan var” falan dedim. • Sonra "Işıklar/karşı tarafı alırım, siz nerede beğenirsiniz?" dedim. “Karşı taraf büyük sorun olur" diyor. • ⁠Pardon, ben o tarafa gelirken neden sorun yok? Sen bu tarafa gelince mi sorun? • ⁠Pişkinlik diz boyu gerçekten. "Aa tüh ya, çok yazık oldu o zaman" dedim ben de. • ⁠Geri adım attı falan filan ama benim için orada bitmişti. O yüzden cevap vermedim. Üç kere daha yazınca her halde gerçekten pişman, hadi bir şans daha vereyim diye tekrar konuşmaya başladım. • ⁠Ama bu sefer nakliyeciler gelebilirdi buluşmayı kararlaştırdığımız akşam. Ben de "Benim evden çok uzaklaşmamam lazım” dedim. Bana 13, ona 16 km mesafede orta noktada bir yerde buluşmayı teklif etmeme rağmen gelmek istemedi. • ⁠”Ben 1.5 saat yol gelmesem görüşemeyeceğiz, o zaman boş ver kalsın" dedim. • ⁠O da işte biraz daha geveledi. Bana "Bir şeye ihtiyacın olursa her zaman yaz” dedi. • ⁠Ona "35 yaşında buralı bir erkek olarak daha ilk buluşmada eşit oranda özveri gösteremeyen birine ne ihtiyacım için neden yazayım?" dedim. • ⁠O da bana emoji attı, ben de engelledim. Bundan hiçbir şey olmaz.

🎙️ Muhbir

113,657 просмотров • 10 дней назад

Cüneyt Zapsu’nun WEF-2018’deki konuşmasının tamamı: “İnsanlar bambaşka bir cins haline gelecek. Şu an son normal insan jenerasyonu. Çok değil belki 15 sene sonra. Bundan sonra insanların bağımsız olarak yaşayamayacakları kanaati çıktı. Küçük bir elit gurup, insanlığı ve memleketleri idare edecek. Bağımsız düşüncelerini kaybetmiş bir insanlıktan bahsediyoruz. Tarihe baktığımızda, imparatorluklar hep toprakla ölçülmüş. İşte Osmanlı İmparatorluğu şöyle bilmem ne. İlk sanayi devriminde makinelerin sahibi insanları yönetmiş. Önceden toprak sahipleri, aristokratlar ve avamlar vardı. Sonradan kapitalistler ve proleterler (işçiler) var. Yeni devrim ise şimdi, bu çok çabuk ilerliyor datanın, verilerin sahibi çok küçük bir elit grup var. Diğerleri de idare edilenler.” (Verilerin, tek ana yapay zeka ve ana kuantum bilgisayarın yani benim tabirimle tek gözün sahibinin dünyayı yönetebileceği şimdi aşikar. Hack savaşlarının, veri hırsızlığının önüne geçmenin tek yolu, tek ana yapay zeka olması diyecekler). “Bizler hala korkuyoruz işte telefonumuz hacklendi, bilgisayarımız hacklendi. Artık o geride kalmış bir olay. Verilerimiz hacklenmekle kalmıyor yavaş yavaş beynimiz hacklenmeye başlandı bile. Şöyle ki, beyin dalgaları birtakım biyometrik sensörlerle ölçülmeye başlandı ve bunlar bir elektrik akımlarına çevrilerek, analiz edilmeye başlandı. Sizin neyi düşündüğünüzü, neyi düşüneceğinizi, birini gördüğünüz anki görüntü, nasıl reaksiyon verebileceğinizi de anlamaya başladılar. Yani biyokimyasal işlemciler var artık bunu yapıyorlar ve bundan kurtuluş da yok kurtulamazsınız. Ben bu telefonu kullanmayacağım. Sen kullanmıyorsun yanındaki kullanıyor.”(Biyokimyasal işlemcilerin iki taraflı çalışacağını görmemek için kör olmak lazım. Yani beyninden/bedeninden veri alabiliyorsa beynine/bedenine veri iletme işlemi de olacaktır. Bunlar için DNA çipleri, Nanobotlar vs. kullanılabiliyor. Ayrıca kuantum bilgisayarın yani yapay zekanın önündeki en büyük engel olan veri depolama sınırı, insan DNA’sında veri depolanmasıyla çözülüyor. Ters transkripsiyon RNA ile depo DNA sentezlenebiliyor. Covid aşılarında test ettikleri yöntem. Geçen hafta Dr. Chris Shoemaker: ‘Şu anda, RNA'nın neredeyse DNA gibi işlev görebileceği ve kendini çoğaltabileceği bir mRNA teknolojisi formunu onaylama sürecindeler. Bunu kullanmak istiyorlar. Ve bir kez kullandıklarında, yıllarca içinizde üreteceğiniz anlamına geliyor’ dedi.) “4 milyar senedir belirli bir doğal kanunlarla Allah'ın Kanunları ile gelişmişiz. Şimdi Allah’ın şeyi ama tabii olmayacak.” (Açıkça Allah’ın yarattığını; insanın, hayvanın, gıdanın, tabiatın vs. doğasını, genini değiştirecekler diyor. Bunu da iklim değişikliğine uyumlama diye sunacaklar). “Bundan sonra artık bu bio teknolojinin sahipleri bizi yönlendirecekler. Yani ne yiyeceksin, ne içeceksin. Bu arada Profesör Harari kendisi Kudüs Üniversitesi'nden, dedi ki ‘Şu anda, İsrail Batı Şeria'da her canlıyı, yani sadece insan değil hepsini dünya tarihinde görülmedik bir şekilde, 24 saat 365 gün kontrol altına alıyor.” (israil, Google ile Nimbus projesi imzaladı. Google İsrail’e veri ve ileri düzey yapay zeka desteği sağlıyor artık. Julian Assange son saldırılar için ‘İsrail, yapay zeka kullanılarak insanların toptan y*ok edildiği bir distopyayı gerçeğe dönüştürdü.’ açıklaması yaptı). “Bu işin önemini anlayıp bunu bir kontrol sistemi haline getiren bir tek Çin var. Daha ileri teknolojisi olan devletler ise hala, işte İnsan Hakları falan deyip karışmıyor. Düzenlenmesi lazım. En güzel düzenleme de açık yani ne yapılacak kim nasıl düzenleyecek. Kızım bana, 'Şu anda yaşadığımız jenerasyon son bağımsız düşünen jenerasyon olacak. Bizim çocuklarımız bağımsız olmayacak. Onları yeni gelen bu insan çağına yetiştirmemiz lazım. Dini telkinler vermemiz lazım.’ dedi.'' (Hangi dinin telkininden bahsediyor? Bu düzenin yöneticileri siyonist, pagan, ateist veya s*tanist olduklarını açıkça beyan ediyorlar ayrıca kabul edilemez s*apkınlıkları yeni düzenlerine koymak istiyorlar.)

Uzm. Esra Güneş Kaya

864,230 просмотров • 1 год назад

Halk TV’de Süleymancılar hakkında konuşan araştırmacı yazar Sait Çamlıca; Milletten para toplamak dışında bir iş yapmayan, topladıkları paralara gerekçe olarak da öğrencilere yurt yapıp, yurtlarda öğrencilere Kur'an-ı Kerim öğrettiğini göstermelik eğitimleri yapan bir yapı bu aslında. Süleymancıların kurucusu aslında 2000 yılında ölmüş olan Kemal Kaçar'dır. Yani cemaati holdingleşmeye, her şehirde yurt açmaya götürecek kadar cemaati büyüten kişi Kemal Kaçar'dır. 1980 darbesinden sonra özellikle Kenan Evren, dönemin Diyanet İşleri Başkanlığı, açıktan Süleymancılara karşı mücadele etmeye çalıştı. Süleymancılar bu kendilerini saklama konusunda Türkiye'deki en profesyonel cemaatlerden bir tanesidir. Kemal Kaçar'ın bir dini liderden çok siyasetçi olarak sosyal medyada karşınıza çıkar. Çünkü Kemal Kaçar 1960'lı yıllardan 1990'lı yıllara kadar defalarca milletvekili olmuş, farklı partilerden aday olmuş. Kim kendilerine arsa tarla verirse ona oy vermiş bir yapıdır Süleymancılar. Yani Süleymancıların aslında bir partisi yoktur. Bir tane partiler var o da menfaat partisidir. Özellikle belediye seçimlerinde 90'larda da aynısını yapıyordular. Belediye seçimlerinde kapılarına gelen bütün adaylara biz sizi destekleriz ama şartımız bize filanca arsayı vereceksiniz, şu tarlayı vereceksiniz, şu binamıza ruhsat vereceksiniz şartını koşarlar. Seçime giren 5 adaydan hangisi kazanırsa kazansın yanına gidip biz desteklediğimiz için kazandınız. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra FETÖ'den atılmış olan öğretmenlerin önemli bir kısmı özellikle İstanbul'da Süleymancı yurtlarında üniversiteye hazırlık dersleri verdiler öğrencilere. Bütün cemaatlerin nihai amacı devleti. Bakın şu cümleyi ben sık kullanıyorum. Cemaat ve tarikatların amacı devleti yönetmek değil. Devleti yönetenleri yönetmek. Devleti yönetenlerin elinden kendileri için imkan devşirmek. Arsa devşirmek, bina devşirmek ve kendi adamlarını devletin önemli yerlerine yerleştirmek. Süleymancıların iyi organize olduğu yerlerde birisi diyanettir mesela. Yani diyanette birçok din görevlisi maaşını diyanetten alıp, hizmetini, emeğini, birikimini, çevresini cemaati için kullanan imam çoktur Türkiye'de. FETÖ'cü öğretmenler ya da FETÖ'cü askerler dışarıda oturup konuştuğunuz zaman sessiz, sakin, efendi insanlar olarak görünürler. Ne zaman ki putlarına dokunduğunuz zaman içlerindeki canavar ortaya çıkar, vahşi bir tarafları ortaya çıkar. Şimdi Süleymancıların da başına dokunulduğu için onlar da bu tür eylemler yapmaya devam edecekler. Ama FETÖ'den umarım ders almıştılar. Devletle, milletle savaşarak hiçbir yere gelemezler. Umarım diğer cemaatler bu süreçten ders alırlar. Çünkü farkındaysanız cemaatlerin çoğunda son yıllarda ciddi bir pasta kavgası var. Yani Anadolu insanları Avrupa'da yaşayan Türkler ve Müslümanlar dahil çocuklarına artık FETÖ yapılanmalarına göndermediği için Süleymancıların önü daha çok açıldı. Süleymancıların yurt yapmalarına, eğitim faaliyetlerine ağırlık vermelerinin önü daha fazla açıldı. Yurt dışında da 70 milyon Euro'luk bir binadan bahsediyoruz. Yani bu rakam kaçırılan rakamı düşünsenize 100 milyar Türk Lirası'nın yurt dışına kaçırıldığı masraf raporlarına düşmüş. Yani bu rakamlar korkunç rakamlar. Onun için şimdi herkes unutuyor da cemaatlerin çoğu paralel bir din değildir sadece. Aynı zamanda paralel bir devlettir. Ama Anadolu insanları olarak ben kişisel olarak da hepimiz için söylüyorum. Bu operasyonlara sevinmemiz gerektiğini düşünüyorum. Devamının gelmesi için çabalamamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bizim insan kaybetmeye daha fazla zamanımız yok. Yani çocuklarımızı 13-14 yaşındaki çocukları alıp vatana millete değil cemaatine ve cemaatin anlattığı dini yapılara hizmet eden mankurtlara dönüştüren bu yapıların bitirilmesi gerekiyor. Yani ben mesela 15 Temmuz ile ilgili hep şeyi söyledim. Çanakkale Savaşı'ndan sonra Anadolu insanının en büyük yetişmiş insan kaybıdır. FETÖ meselesi. Yani bir F-16 pilotunun yetişme maliyeti 16 milyon dolar. Bir pilot kolay yetişmiyor ama o pilot senin aldığın uçakla senin silahınla seni vurdu. Yani onun için bu tür yapılanmalara mücadele ediyor olmasına sevinmek, mücadele edenlere destek vermek gerekiyor. Tabii ki geç kalındığını düşünüyorum. Yani ben hatta Diyanet'in bu konuda hala niye konuşmadığından çok rahatsız olanlardan bir tanesiyim. Bütün mesele devleti yönetenlerin uyanık olması değil tek başına milletimizin de vatandaşın da biraz uyanık olması gerekiyor. Yani çocuğunu emanet ettiği yere niye emanet ediyor orada ne öğreniyor çocuk bunu bilmesi gerekiyor. Kurban bağışını yaptığı yere nereye kurban bağışı yaptığını oturup dikkat etmesi gerekiyor. Yani cebinizdeki parayı evladınızı emanet ettiği yere anne baba dikkat etmeyince devlet de bir yerden sonra baş edemez. Yani onun için hem devletin uyanık bilinçli olması gerekiyor hem de vatandaşımızın artık bunu öğrenmesi gerekiyor. Allah'tan kitaptan bahseden herkese çoluğunuzu çocuğunuzu emanet edemeyeceğiniz gibi paranızı da emanet edemezsiniz. Yani 3 tane oy uğruna ne olduğunu bilmediğiniz nerede bağlantılar olduğunu bilmediğiniz insanlara yüz vermenin hiçbir anlamı yok. Bütün siyasetçiler için söylüyorum sağcısı solcusu fark etmez. Cemaat ve tarikatlara muhtaç hareket eden siyasetçiler cemaat ve tarikatların elinde oyuncak olmaya mecburdurlar. Mahkum olurlar onlar. Onun için hiç kimse elini bu adamlara kaptırmasın. Biz millet olarak çocuklarımızla gençlerimizle birikimimizle çok güzel şeyler yapabilecek bir altyapıya sahibiz. İnşallah çocukların gençlerin kıymetini hep beraber bilir bilir bu tür yapılardan çocuklarımızı kurtararak yolumuza devam ederiz.

Herodot Diyor Ki

351,040 просмотров • 15 дней назад

26′ncı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Fenerbahçe Yüksek Divan Kurulu'nda yaptığı konuşmasında aşağıdaki sözleri sarf etmiş. Hayretler içinde kalıyor insan. Ve fakat şaşırdım mı diye soracak olursanız, aslında o kadar da değil. Nedeni, İlker Başbuğ isminin benim hafızamda nasıl yer ettiği ile ilgilidir. Bendeki bu şaşırmama hali, onun bende kalmış izlerinin eseridir. Gelin onları anlatayım size: Bu zat, 28 Ağustos 2008'de Genel Kurmay Başkanlığı makamına oturduktan sonra, Süleymaniye’de 11 Türk askerinin başına çuval geçirilmesinden sorumlu olan David Petraus’u makamında kabul etmiş biri (1 Temmuz 2009). Milletçe "Çuvalcı General" lakabı ile hafızamıza kazınmış olan Petraeus, o toplantıdan "çok verimli görüşmeler yaptıklarını" belirterek ayrılmıştı. 👉 Ve yine bu zat, Genel Kurmay Başkanlığı görevi esnasında, kamuflaj üniformasını üstüne geçirip Trabzon Limanı'nda demirli olan TCG Oruç Reis Fırkateyni'nin güvertesine çıkarak 17 Aralık 2009'da tüm ülkede ses getiren o meşhur konuşmasını yaptı: "Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı asimetrik psikolojik harekât yürütülmektedir!" O gün bu meşhur konuşmasını, Rasim Ozangiller tayfası malum TARAF sayfalarında "Devlet adamı değil, devlet memurusun İlker Paşa..." başlıklı yazılar yazıp, kendisini ve TSK'yı hedefe koymuş, tef çalarken yapmıştı. 👉 Bu konuşmada diyordu ki İlker Paşa: "Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülmekte olan asimetrik psikolojik harekâta ilişkin bazı hususlara değinmek istiyorum. Bugün, bu konulara özellikle üzerinde olduğumuz TCG Oruç Reis Firkateyni’nde değinmemin özel bir anlamı var. Herhalde herkes, açıkça ne demek istediğimi anlamaktadır. Bakınız, Türkiye’nin bulunduğu coğrafya, zor bir coğrafyadır, ülkemizin etrafı sorunlarla çevrilidir. Bu coğrafyada güçlü olmayan devletler ayakta kalamaz. Millî gücün asli unsurlarından biri de askerî güçtür. Etkin ve caydırıcı niteliklere sahip bir silahlı kuvvetlere sahip olunması hayatidir ve ülkenin beka sorunuyla doğrudan ilgilidir." O konuşmanın tam metnine buradan ulaşabilirsiniz 👉 Bir kısmının videosunu da buradan izleyebilirsiniz 👉 Elbette bu konuşması çok büyük patırtı kopardı. Ne suçlamalara, ne ithamlara maruz kaldı Paşa, bilenler bilir, hatırlayanlar hatırlar, yaşı yetmeyen ama aklı kesenler de tahmin eder. O günlerde “Elinizi TSK'dan çekin!” diye ültimatomlar yağdıran, kamuflajları çekip savaş gemisinden "bu ne anlama geliyor anlarsınız" diye darbe göndermeli mesajlarını "ülkenin beka sorunuyla doğrudan ilgilidir" diyerek veren bu zat, ne hikmetse o asimetrik psikolojik harekat ülkenin Kozmik Odası'na gelip kapıları zorladığında, anahtarları veriverdi. Şimdi Fenerbahçe mikrofonunda "Fenerbahçe'ye kurulan kumpasın sonuçlarını bugünlerde alıyoruz" diyor ama iyi hoş da Kozmik Oda'yı teslim etmek bize o günden bugüne nelere mal oldu, bugünlerde onun da sonuçlarını alıyor muyuz Paşa? Hızını alamamış, utanma duygusundan da yoksun belli ki "Bu kumpaslar sürecinde tek bir kurum ayakta kaldı: Fenerbahçe Spor Kulübü" buyurmuş bir de İlker Paşa Efendi! "O kadar atıp tuttun da, neden memleketin en mahrem yerine sızma yapılırken şanlı ordunun başı olarak araziye karıştın" diye sormazlar mı? Ha, ben sormam! Dedim ya şaşırmam. Türk askerinin başına çuval geçiren Amerikalı generali makamında ağırlayan birine ne soracağım?! NATO tedrisatından geçmiş olan omzu kalabalıkların halini, ahvalini bilmiyor muyuz da şaşıralım. Atatürk diye kitap yazdı bir de bu zat. Üstünüze iyilik sağlık! Hep aynı hikâye! Gazi Paşa'mız bu tiplerin yaramaz işlerini perdelemek için kullandıkları malzeme oldu her zaman. Bilmiyoruz, görmüyoruz sanıyorlar!

Kuzgun Nogay

96,756 просмотров • 2 лет назад

5. Şampiyonluğu Düşünmesin bunca olandan sonra Okan Buruk'u vururlar Helal Olsun Burak Yılmaz Çıktı Konuştu Hüseyin Kıyıcı: Galatasaray bugün maçın bilincinin farkında olarak. İkinci dakikadaki Icardi'nin golü. Çok iyi bir paslaşma.Leroy Sane nin getirdiği pozisyon. Yunus'un orada bir istasyon olması. Ki bunları zamanında yapmış olsaydı zaten puan farkı 7-8-10-12 diye devam ederdi. İlk yarıdaki kurgu iyi, sakin. Topu rolante oynayıp da en azından gücünü saklayan bir Galatasaray. Ki biz öyle düşündük. Gücünü sakladığını düşündük. Akabinde Yunus Akgün'ün atmış olduğu golle beraber. 2-0 öne geçişi. Soyunma odasına gittik. Tabii ki ben tweet de attım zaten. Hiçbir şekilde maç garanti değil. 3-0 olsa garanti değil. 4-0 olsa belki garanti. Bir ihtimal. Yine aynı tasa aynı hamam. İkinci aradaki bir oyun. Böyle oynamaması gerekiyor Galatasaray'ın ikinci yaraları. Galatasaray'ın çok ciddi bir hakem sorunu var. Çok ciddi bir yönetilememe sorunu var. Çok ciddi bir birlik, beraberlik görüntüye göre sorunu var şu an. Kronikleşmiş şekilde özellikle hakem camiasına karşı birlik beraberlikten kastım bu. Yani Galatasaray'ın haklarını Galatasaray yöneticileri koruması lazım. Burak Yılmaz korumamadı Galatasaray'ın haklarını. Burak Yılmaz çıktı bu hafta çok güzel bir açıklama yaptı. Ben de helal olsun sana çok yaşa. Çok güzel bir açıklama yaptı. Hem dalına hem mığına dedi. Gerekirse beni vururlar dedi abi dedi. Gerekirse ben bu ülkede ekmek yemem dedi. Gerekirse çalışmam dedi. Hollanda'da çalışırım. Fransa'da çalışırım. Ben orada ekmeğime bakarım dedi. Çat çat çat çat çat her şeyi söyledi. Herkesin yüzüne söyledi. Ferhat Gündoğdu da ekibine söyledi. Ama Galatasaray'ın bir tane yöneticisi Burak Yılmaz'ın söylediklerinin çeyreğini bile söyleyemedi. Bu ayrı bir durum. Sağ içi değerlendirmeyi böyle alalım. Saha dışı değerlendirmeyi de şöyle alalım. Türkiye'de Galatasaray'ın, ben 93'ten beri Galatasaray maçlarını izliyorum. Çocukluktan beri yani. Her sezonun hakemlerini gördüm. Oğuz Sarvanları gördüm, Muhittin Boşatları gördüm. Başka HHK başkanlarını gördüm. Hepsini gördüm. Ama ilk defa bu kadar böyle. Fenerbahçe'yi yarışta tutalım. Galatasaray'ı devre dışı bırakalım. Verilen pasif olsaydı kararları Galatasaray'a başka, Fenerbahçe'ye başka. Verilen iç sağ Fenerbahçe kararları başka, Fenerbahçe aman yarışta kalsın, aman kırmızı kartlar, jokerler, penaltılar, şunlar bunlar hepsi çekilsin. Ama Galatasaray'a geldiği zaman standart dışı bir aymazlık içerisinde olursun gördüm. Bugün de Galatasaray'ın attığı gol tertemiz gol. Hakem otoriterleri, yorumcuları da zaten söyleyecek. Gördüğümüz, duyduklarımız da zaten aynı şeyi söylüyor. Bu durumun içerisine düşme sebebi Galatasaray'ın, Galatasaray'ın yöneticileri. durumdaki mazmata sahibi yöneticileri çıkıp da buna tepki göstermiyorsa Galatasaray önümüzdeki hafta ya Yasin Kol verecekler ya Halil Umut ve Meler verecekler ya da doğuramayacaklar. Beşiktaş maçının var hekimini Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş maçının var hekimini vara koyuyorsunuz. O hekim o maçta çılgın atıyor. Burak Yılmaz'ın söylediği bir şeyden bahsediyorum. Penaltıyı da biçiyor ve Fenerbahçe'yi yarışta tutuyor. Aynı var hekimi burada da golü iptal ediyor. Yani şimdi böyle bir şey olduğu zaman sen sesini çıkarmıyorsan senin kafana bu sene vurmazlarsa seneye vururlar. Sen 5. şampiyonluk hayali falan kurma yani. Aynı 2000-2001'deki gibi. Gerçek bu. Bu düzeni bozmanın da çeşitli kuralları vardır. Çeşitli yolları, yordamları vardır. Bu yolu, yordamı bilenler yönetici olsun Galatasaray'da. Bilmeyenler de yani. Burada futbolcuların emeğine de bir saygısızlık var. Bak ne diyoruz? Oyunu beğenmedik. Hakeme kalmamalıydık. Galatasaray gençliğe belirlenen bu kadar baskı yemez. 2-0 bulduktan sonra 4-0 da yapar maç ediyoruz. Ama şimdi ortada da bir bariyer var. Bu bariyerden atlıyor olman senin bu bariyerin her zaman karşına çıkmayacağı anlamına gelmez. Her zaman çıkacak bu. Önümüzdeki hafta Fenerbahçe maçında belki yine çıkartacaklar. İlk yarıdaki Fenerbahçe maçında çıkardıkları gibi. Biz burada birbirimize neredeyse kapıları kırdık yani o Fenerbahçe maçında. Yasin Kol'un yönettiği. Ve insanlar ödüllendiriliyor. Bırak şeyi ondan sonra derbi falan veriliyor bu hakemlere. O yüzden bir yapı varsa bu Galatasaray'a karşı olan bir yapıdır. Ve skordan bağımsız bu artık çözülme noktasına gelmelidir. Çünkü bu kadar yatırım yapılıyor. Yayıncı kuruluş yabancı. Oyuncular yabancı. Türkiye'nin ülke puanındaki gittiği şeylerde bakıyoruz işte yabancı kaynaklar Türkiye'nin Avrupa puanı gelişimi var şu bu diyor ama o zaman hakemler böyle olacaksa hakemleri yabancı getireceksin. Demek ki buradan başlıyor çünkü ben inanmıyorum yani kimse inanmıyor bu yönetim biçimine. Galatasaray maçı 3-0 olsa maç bitti bitecek yani. Galatasaray'ın oyundan düşmesi Galatasaray'ın teknik problemi ama teknik problem bir yere kadar çözülür. Bu artık kronikleşmiş bir hakem camiasının rezaletidir. Gereken şeyi de umarım yöneticiler bundan sonra yapar. Bugün edelere yapmadınız bak bundan sonra yapın. Haftaya dervi var. Kamuoyu mu yaratıyorsunuz? Çıkıp ikinci başkan bir şey mi söylüyor? Abdullah Kavukçu sesini mi duyuruyor? Dursun Özbek bir şey mi söylüyor? Federasyona salı günü gidiyor musunuz? Hacı Osmanoğlu ile bir kere daha mı görüşüyorsunuz? Bunu yapın. Onun dışında kazanmak güzel. Zaten bugün önemli olan kazanmaktı. Önemli olan kazanmaktı her şeyden önce. Çünkü bir uçak düşüyor yani tamam mı? Uçak düşüyor. En azından okyanusa düşmedik yani. Bir zemine oturtturduk yani uçağı. Kimse de ölü yaralı değil Allah'tan bu akşam. Ama önümüzdeki hafta uçak komple infilak eder. Havada infilak edersin yani. O yüzden yöneticiler çıkacak. Burada aslan gibi Burak Yılmaz'ın çeyreği kadar konuşacaksınız yani. Burak Yılmaz konuştu. Ha Burak Yılmaz konuştu. Altını doldurarak konuştu. Siz de altını dolduracaksınız. Buyur kolayca.

Galatasarayultrataraftar

24,891 просмотров • 4 месяцев назад

ABD'nin sömürge valisi kılıklı büyükelçisi Tom Barrack, bir yandan Türkiye'nin laik ve üniter yapısına savaş ilan ederken bir yandan da Suriye'de özerkliği ilan etmeye hazırlanıyor. Tom Barrack, ilk fırsatta ülkeden kovulması gereken son derece tehlikeli ve bölücü bir şahsiyet. Bunu anlayabilmek için son hafta içerisinde yaşanan bazı gelişmeleri incelemek gerekiyor. İlham Ahmet, PYD sözde özerk yönetiminin dış işleri bakanı. 25 Temmuz'da son derece kritik açıklamalar yaptı. İlham Ahmet, Şara ile yaptıkları görüşmeyi "Toplumdaki çok renkliliği anlayacak yeni bir Suriye inşası" olarak niteliyor. Sadece buradaki "çok renkli" kavramının bile Irak ve Lübnan'daki gibi konfesyonizmi işaret ettiğini anlamak kolay. İlham Ahmet, sözlerinin devamında sürecin "ABD arabuluculuğunda ilerlediğini" söylüyor. Yani "çok renkli" Suriye'yi esasen ABD inşa ediyor. Bununla görevlendirilen kişinin Tom Barrack olduğunu anlamak zor değil. Yani Tom Barrack bir yandan Türkiye'deki laik düzeni ve üniter yapıyı yıkmakla bir yandan da Suriye'yi çok parçalı özerk yapılara ayırmakla görevli sömürge valisidir. Bu misyonun hedefinin "böl ve yönet" olduğunu herhalde herkes kestirir. İlham Ahmet, Şara ile yapılan toplantının çıkmaza girdiğinden bahsediyor. Sebebi açık, entegrasyon meselesi... Yani özerklik... İlham Ahmet diyor ki "Entegrasyon, karşılıklı bir tanımayı gerektirmelidir. Yani Şam hükümeti de bizi tanımalı, itiraf etmeli, biz de onları kabul etmeliyiz." Yani Şara, Kürt kimliğini itiraf edecek. Burada itiraf kavramı neden kullanılmış olabilir? İtiraf bilinen ama söylenmesi istenmeyen anlamda ele alınıyor. Özetle, Şara, PYD'nin özerklik istediğini biliyor fakat bunu kabul edemiyor. Ülkesinin parçalanacağını anlıyor olmalı. İlham Ahmet sözlerinin devamında özerklik üzerindeki anlaşmazlığı açıyor. Diyor ki "Öyle gelip silahları teslim et ya da yanındaki bütün savaşçıları getir teslim et, hoşça kal, bitti gitti demekle olmaz." Burası önemli. Ahmet'e göre PYD silahları bırakamaz. Öyle ya, silahlı güç bir teminattır. Yarın ülke karışınca o silahlı güçle bağımsızlık elde etmek bile mümkün. Ahmet, kafasındaki düşünceyi aktarıyor, diyor ki: Bahsettiğimiz entegrasyon, Şam yönetiminin buradaki halkın iradesini tanıması gerektiğidir. Güvenlik açısından, bu halk kendini nasıl koruyacak? Yani ülkenin adı Suriye olacak ama Kürt özerk yönetimi olacak. Bunun silahı olacak. Kendini koruyacak. Kime karşı? Mesela yarın bir gün Şara niyeti bozup da özerkliği tanımam derse, PYD kendi ordusuyla kendisini koruyacak. Halbuki Şara, tek ordu istiyor. Tek yönetim istiyor. Entegrasyon adı altında özerkliğe pek sıcak bakmıyor. Belki sadece göstermelik bir "kimlik tanıma" ile yetinmelerini istiyor. Ama İlham Ahmet bundan şikayetçi, diyor ki: Diyorlar ki: "Bunlar bugün bu kurumlarda, biz gelip devralacağız, biz yöneteceğiz, artık bitti, sizin bir işiniz yok." Bu doğru değil. Konuşmanın devamında konu özerklik meselesine geliyor. Muhabir açıkça özerkliğin bölücülük olup olmadığını soruyor. İlham Ahmet "Eğer merkez gerçekten bu toplumun hakkını tanırsa, eşit bir şekilde yaklaşırsa, iradesine saygı gösterirse, o zaman neden ayrılsın" diyor. Buradaki merkez kavramı Şam'ı ifade ediyor. Yani Şam, Kürtlere saygılı olursa, Kürtler ayrılmak istemez diyor. Bu cümlelerin manası açık, Kürtlere özerklik verilsin, ordu verilsin, yani PYD ayrılığa karar verdiğinde bunu sağlayacak güç verilsin. Kürtler ayrılmak istemediği sürece sorun olmasın ama ayrılığa karar verdiğinde de önünde hiçbir güç duramasın. Bu talep teorik olarak ayrılma hakkı saklı tutulan özerk yönetim talebidir. Muhabir bu açıklama üzerine İlham Ahmet'e açıkça "Federal bir Suriye mi, otonomi mi, merkezi olmayan bir Suriye mi istiyorsunuz" diye soruyor. Ahmet de "merkezi devlet" modelinin iç savaşa neden olduğunu belirtip "adem-i merkeziyetçi" bir yönetim istediğini itiraf ediyor. Ardından kültür, dil, eğitim gibi konuların da adem-i merkeziyetçi olması gerektiğini ekliyor. Tüm bu açıklamalar, PYD'nin açık açık Kuzey Irak'taki gibi askeri gücü olan özerk yönetim amaçladığını kanıtlamaya yeter. Şimdi durup düşünmek lazım, İlham Ahmet'in söylediği şeyler büyük oranda Türkiye'deki açılım için de söyleniyor. Tek eksik, silahlı güç... Onun dışındaki tüm talepler neredeyse aynı... Aslında buradan şunu da anlıyoruz, Türkiye'de "demokratikleşme" adı altında sunulan paketin gittiği yer de özerklik... Neyse, geliyoruz Mazlum Abdi'ye... İlham Ahmet'ten birkaç gün sonra da o da önemli açıklamalar yapıyor. Sözlerinin başında Tom Barrack için "Suriye’nin tek elden yönetilemeyeceğini de anlamış durumda" diyor. Bu lafın manası basit. Suriye'nin adem-i merkeziyetçi bir yönetime yani özerkliğe bürünmesi gerektiğini hususunda Tom Barrack kendileriyle hemfikir. Mazlum Abdi, İlham Ahmet'in aksine silahlı bir gücün başında olduğu için daha kesin ve net konuşuyor. "Suriye’nin eski haline dönmesi imkansız" diyor. Yani özerkliği öyle veya böyle alacağından emin. Daha da ileri gidiyor. İç savaşın merkeziyetçi model nedeniyle çıktığını söylüyor ve "köklü değişimler yapılmalı" diye ekliyor. Mazlum Abdi'ye göre Suriye'de iki güç var. Biri Şam silahlı gücü diğeri de PYD gücü... Yani iki ordu var ve bunların anlaşması gerekecek. Mazlum Abdi o kadar cüretkar ki Suriye'de milliyetçi dönemin bittiğini ilan ediyor. Bunu ifade ederken de milliyetçi dönemi İslamcılığın bitirdiğini söylüyor: Suriye milliyetçilik ideolojisi üzerine kurulmuştu. Şimdi milliyetçi İslamcı bir ideolojiye geçti. Aslında bu ifadenin derin bir anlamı var. Milliyetçi modeli bitirmek için bu modeli çözmek için din faktörü oldukça cazip. Milliyetçiliği İslamcılıkla çürütürseniz, geriye Abdi'nin hayal ettiği parçalanmış ve özerk yapılara bölünmüş bitik bir ülke kalır. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Bu noktada sormak lazım, Tom Barrack, Türkiye'de "Osmanlı millet sistemi" yani dini kimliklerin tanındığı bir sistem hayal ederek aslında milliyetçi modeli yok etmeye niyetlenmiş olmuyor mu? Belli ki Mazlum Abdi gibi PYD öncüleri, ilhamlarını ABD'den ve Tom Barrack'tan alarak ilerliyor. Tüm projenin odağındaki isim olan Tom Barrack ise Suriye'de olan biten için "süreç başarılı ilerliyor" diyerek aslında Suriye'yi parçalama görevini yerine getirdiğini ifade ediyor. Ve kuklalarını övüyor: Mazlum Abdi süreci akıllı yürütüyor. Onunla gurur duyuyorum. Cümlelerinin devamında diyor ki: Mazlum Abdi, Türkiye'ye karşı tehdit oluşturmuyor... İşte kilit cümle bu. Türkiye başından beri PYD'ye karşı çıkarken ve özerkliğe müsaade etmeyeceğini söylerken şimdi nasıl oluyor da Mazlum Abdi açık açık özerkliği alacağını söylerken Türkiye'ye tehdit oluşturmamış oluyor? Orası, Tom Barrack'ın kerameti... Boşuna söylemiyoruz, memleketten kovulması gereken ilk isim Tom Barrack diye...

Con Sinov

76,061 просмотров • 1 год назад

Fenerbahçe Cezası Daha fazla olacak Olayların perde arkası 🗣Sercan Hamzaoğlu: UEFA geldi, İngiliz iki tane müfettiş. Fenerbahçe'nin tüm sözleşmenini kontrol ettiler şikayetlerden sonra. Burada Kerem, biliyoruz Diago Carlos, Mourinho. Artı limit aşımı. Şimdi bu dosyaları burada derlediler, topladılar. Gittiler. 🗣İbrahim Seten : Çok özür dilerim. Diego Carlos ne var ki? 🗣Sercan Hamzaoğlu: Diago Carlos'un da bir şeyinde yanlış bir şey görmüş. Öyle çok böyle bariz bir şey değil ama bu böyle olması lazım. 🗣İbrahim Seten: Ben Ali Gürbüz'e Ali Gürbüz Beyefendi'ye sordum. Bu Fenerbahçe'nin hukuktan sorumlu yöneticisi değil mi? O 6 tane sözleşmeye bakıldı dedi. Yani bence belki de rastgele 6 tane seçip de bakmış olabilirler. 🗣Sercan Hamzaoğlu: O da olabilir ama 3 tane. 3 tane. Kerem, Diego Carlos, Mourinho. 3'ü müfettişler tarafından not alınıyor. Artı limit aşımı. Sonra aradan zaman geçiyor ve benim aldığım bilgi fena başı kesinlikle dedi limit aşımından bir cezası var. Bu onaylandı kesinleşti. Öbür tarafla alakalı da evet o da bir inceleniyor. Onunla alakalı da bir ceza çıkabileceğini ama net bir bilgiye o gün ulaşmadığım için ben özellikle elimde şunu söyledim. O konuyla alakalı kesin bir bilgiye sahip değilim. Evet şu an dosya UEFA'nın elinde. Eğer onu da içine katarak bir ceza da gönderebilirler. Göndermeye de bilirler. Çünkü ne dedi Sayın Hakan Safi? Dedi biz dedi UEFA'yla görüştük federasyon olarak canlı yayında. Biz bu konuyu aramızda kapattık dedi. Artık dedi bundan sonra dedi Kerem Akturkoğlu konusu olmayacaktır. Hatta Beyaz TV'ye bu açıklamaları yaptı. Bu konuyu konuşanlar da olursa art niyetlidir. Fenerbahçe'ni sorgulayın dediler. Şimdi Sayın Başkan Adayı'nın bu açıklamasından sonra ben üzerine daha yorum yapma gereği duymadım. Benim için kapanmıştır o zaman. 🗣İbrahim Seten: Biraz böyle seçime dönük zaten şey yapılıyormuş gibi de geliyor. Bir Hakan safi'yi bir itibarsızlaştırma çabası da görüyorum bunun içinde. İkincisi de şey Saadettin Saran yönetiminin hiç suçu yok. Bütün suç Ali Koç'un Ali Koç yönetiminin deme çabası da görüyorum açıkçası. Tam bir konuyu bütün boyutuyla ele alırsak bence orada bir şüphede bırakmayız. Doğrusu nedir tam bir konuşalım istiyorum sende. Bende de bazı bilgiler var çünkü. Onları karşılıklı istiyorsan konuşalım. 🗣Sercan Hamzaoğlu: Valla abi sendeki o bilgiler daha nettir ama iki tarafta bizle alakası yok diyor. Yani Ali Koç tarafından şimdi birine sordum, mesaj attım. Bunun bizimle alakası yok diyor ama aslında şurada şöyle bir alaka olabilir. %100 olabilecek alaka. Eğer oyuncu kontratları üzerinden de Fenerbahçe bir ceza alırsa bu %100 Ali Koç'u bağlıyor. Çünkü bu 3 isim de Ali Koç yönetiminde Fenerbahçe'ye geldi. Ama bu isimler dışında sadece limit aşımı olursa Bence gelecek mevcut yönetimi de şu anki yönetimi bağlıyor. O yüzden bu UEFA cezayı göndermeden %100 bunda bir şey dememiz mümkün değil. Ama şu da bir gerçek. Hani dediler ya kontrat biz düzelttik ettik. Şimdi benim elimden aldığım bir liste var içeriden. Ve şu an kere maktuk oldu. Mesela maaşı yıllık 222 bin TL. Yani vurduğun zaman aylık 22. Şimdi bu kontrat fesiye edilip yeni baştan yapıldı mı? Ali Gürbüz Bey'e sordum. Yok yapılmadı dedi. Peki federasyonla nasıl ilişkileri düzelttiniz dedim. Onlar bizim Türkiye Futbol Federasyonu biz UEFA konunun nasıl çözülmesi gerektiği anlattık diyor. Bu konuyu yazışmalarımız yaptık bitirdik diyorlar. Şimdi bu onların nezdinde ondan açıklamasına göre bitti bu konu. 🗣İbrahim Seten: Biraz daha açalım. Şimdi niye yapılmadığını söyleyeyim. Yeni mukavele yapabilmen için transfer döneminin başlaması lazım. Şu anda transfer dönemi değil. Transfer dönemi Ocak'taydı. Ocak'taydı ama. Ocaktaydı bu konu. Hayır sonradan geldi UEFA baktı ve değiştir dediği bölüm zaten hiç kimsenin bir hamle yapamayacağı bölümden bahsediyoruz. Şimdi transfer Ağustos'ta mı başlıyor? Diyelim ki liglerin transfer dönemi Temmuz'da başlıyor diyelim. Temmuz'da beraber 5 yıllık 4 artı 1 yıllık bir mukavelesi var bildiğim kadarıyla. O 4 artı 1 yıllık mukaveleyin ilk senesini pas geçecekler. İlk senesi böyle olmuş olacak. Bununla ilgili bana sorarsan Fenerbahçe'ye bir İnce bir yaptırım olabilir. Bununla ilgili bir para cezası da olabilir. Veya uyarı da olabilir. Ama sonrasında yeni 4 yıllık mukaveleyi şey yapacaklar. 222 bin liradan değil hayatın olağan akışına uygun daha evvel bu adamın Benfica'da aldığı maaşa toplam maaşına uygun şekilde artık çünkü bütün rakamlar da biliniyor. Onun bir bölümünü Fenerbahçe verecek. İmaj hakkı bölümü de ayrıca olacak. Ama bunların neredeyse birbirine eşit veya orantılı olması lazım. Parayı da benim bildiğim kadarıyla bunu soruyorlar. Karadaşım Fenerbahçe'nin bu işten zararlı çıkmaması için sen bunu kulübe sponsorluk olarak verecek misin diye soruyorlar. Evet diyor. Bağış veya sponsorluk olarak Hakan Safi bunu vermeyi kabul ediyor. Vergisi dahil hepsini bütün şeyleri kulübe bağışlayacak. Kulüp ödeyecek.

Galatasarayultrataraftar

58,878 просмотров • 3 месяцев назад

2026 yılında Türkiye'de yaşanan olaya bakın lütfen. Rıza Nur'un kitabındaki Mustafa Kemal hakkında "müthiş bir sarhoş (ya da ayyaş)" diye bahsedilen bölümü paylaştığı için Atakan Ay isimli vatandaş hakkında 5816'dan dava açılmış. Çok sayıda kaynakta İsmet İnönü'nün Mustafa Kemal'e ‘Bu memleket daha ne kadar bir sarhoş masasından idare edilecek?’ dediği, Mustafa Kemal'in de ona ‘Seni bu mevkiye getirenin de bir sarhoş olduğunu unutuyorsun galiba’ şeklinde cevap verdiği yazıyor. İnönü hatıralarında akşam rakı sofrasında alınan kararların sabah düzeltilmesinin bir adet haline geldiğini söylüyor. Mustafa Kemal'in uşağı Cemal Grande de her gece yarım/bir litre rakı içtiğini yazmış hatıratında. O dönemin şahitlerinin tamamı, Mustafa Kemal'in her gece rakı sofrasında olduğunu anlatıyor. Devlet arşivlerindeki sipariş ve gider pusulalarından da bunun doğru olduğunu görebiliyoruz. Dönemin cumhurbaşkanının alkol problemi olduğu açık. Ortam tam olarak şu şekilde; Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'nı çok fazla içtiği için kalabalık bir ortamda uyarıyor ve TC Cumhurbaşkanı da, kendisine çok içiyorsun diyen TC Başbakanı'nı görevden alıyor. Mesela bunun bugün yaşandığını düşünsenize. Meclisin nasıl karışacağını, muhalif TV kanallarının günlerce aralıksız yapacağı haberleri hayal edebiliyor musunuz? Ve seçim yok. Cumhuriyet tarihinin bu en büyük siyasi skandalı, Mustafa Kemal'in sofrasında bir bardak bile devirmiyor. Savcı Bey, Türkiye Cumhuriyeti'nin önce başbakanı sonra da 2. Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü'nün bizzat doğruladığı bir durumu, yine onun kullandığı "sarhoş" tabiriyle paylaşan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına hakaret davası açıyor. Dahası 1. Cumhurbaşkanı da ‘Seni bu mevkiye getirenin de bir sarhoş olduğunu unutuyorsun galiba’ şeklinde cevap vererek bu durumu doğruluyor. Yani paylaşımı yapan vatandaşın mahkemede gösterebileceği 2 şahit var ve ikisi de cumhurbaşkanı. Türkiye Cumhuriyeti'nde 2 cumhurbaşkanının şahitliğine inanmayacak bir hakim yoktur herhalde diye düşünüyorum. Ve eğer mahkeme, birisine "sarhoş" demenin hakaret olduğuna karar verirse "İsmet İnönü'nün Mustafa Kemal'e hakaret ettiği" gibi hiçbir tarih kitabında yer almayan ama mahkeme tarafından tescillenmiş yeni bir tarih bilgisi ortaya çıkmış olur. Bu öncelikle Kemalist tarih anlatımının sorunlu olduğunu ve eleştirenlerin dahi vatan haini ilan edildiği "ulu önder" figürünün dokunulmazlığının, onu en iyi tanıyan kişi tarafından ihlal edildiğini gösterir. Bu da İnönü'nün bahsettiği sarhoş masasında alınan diğer kararların da meşruiyetinin sorgulanabileceği anlamına gelir. Bunun yanı sıra Mustafa Kemal'in "kafam çok hızlı çalışıyor onu uyuşturmak için içiyorum" demesinin sebebi de aslında ileri seviyedeki alkol bağımlılarında görülen yoksunluk ve kısmen Delirium Tremens hali yaşamasıdır. Mustafa Kemal'in özellikle 30-38 yılları arasında gösterdiği davranışlar, alkol bağımlılığı belirtileri ile birebir örtüşmektedir. Yani sorun, deha olduğu için çok fazla düşünmesi değil, deha olsun olmasın bütün bağımlılarda görülen yoksunluk hali yaşamasıdır. (İlk gördüğünüz alkoliğe içmediğinde neler yaşadığını sorun, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.) Aslında bu durumu kendisi de kabul etmiştir. Savcı Bey, Mustafa Kemal'in kendisinden örnek vererek "alkol iptiladır" yani bağımlılıktır diyor. Bunun anlamı Mustafa Kemal'in her akşam sarhoş olduğunu itiraf etmesi değil midir? "Yemek getirilmeden, tabak ve kadehlere de dokunulmadan önce, Atatürk masaya dirseklerini dayadı, parmaklarını bitiştirdi, sofradakileri şöyle bir süzdü. Toplantıya katılanların kimi adlarıyla, kimi de yalnız meslek sanlarıyla çağrılmışlardı. Sanla çağrılanların arasında Atatürk'ün tanımadığı genç kişiler de vardı. Bu durum karşısında Atatürk şu açıklamayı yapmayı uygun görüp ağırbaşlı bir tonla söze şöyle başladı: ...önümüzde içki kadehleri var. Aramızda, görüyorum, gençler de yer almıştır. Asıl onlara sesleniyorum. İçki bir iptiladır, ben 18 yaşımdan beri sofrada içki kullanırım, çok çalıştım; ama kendimi bu iptiladan kurtaramadım. Genç arkadaşlar, size vereceğim önemli öğütlerden biri şudur: Görevde iken sakın içki kullanmayınız, görev başında içilmez. "20 Eylül 1936 Agop Dilâçar" Bu açtığınız davanın takipçisi olacağım ve gelişmeleri buradan duyuracağım. Bunlar 2026 yılına yakışan işler değil savcı değil.

Abese İrca

28,085 просмотров • 5 месяцев назад

İşte 23 yılın ağır sonuçları Dolar: 1.45 TL - 39.12 TL Euro: 1.5 TL - 45.72 TL Benzin litre: 1.48 TL - 53 TL Çeyrek Altın: 30 TL - 7.113 TL Dış borç 130 Milyar$- 515 Milyar$ (Aralık 2024 ) İç borç 200 Milyar TL- 7.5 Trilyon TL Bunun dışında olan ödemeler KKM ödemeleri ( zararı 2 yılda 1.1 Trilyon TL ) Döviz garantili ödemeleri (157 Milyar dolar 2021 ) Ve bunun yanında harcanan rakamlar Bedelli gelirleri, Özelleştirme gelirleri, Merkez Bankası Rezervi, Merkez Bankası yedek akçesi, Deprem vergisi, işsizlik sigorta fonu, 2b arazi gelirleri, gayrimenkul satışları, maden ruhsat gelirleri 30 Mayıs 2025 Sadece sizin aldığınız kararlarla onlarca trilyon TL zarardan bahsediyoruz -Dört yılda faize ödenen 4 trilyon TL İki yılda Merkez Bankası’nın 1,5 trilyon TL zarar etmesi, -Yap İşlet devlet projelerindeki zararlar -Kamu özel arasındaki mahsuplaşma da kur hesaplamalarının kamu aleyhine hesaplanması -devletin elektriği özel şirketten pahalıya alıp, özel şirkete ucuza satmasından doğan kamu zararı bu listeye dahil değil Bir ülke ekonomik krizdeyken, yurtdışından yüksek faiz ile dış politikada taviz vererek dış borç bulurken, halkı ucuz gıda kuyruğunda beklerken, döviz, enerji, gıda fiyatları çok yüksekken, halk vergi yükü altında ezilirken bir ülke yönetimi halkın parasını böyle dağıtır mı? Ve bunları yapan Erdoğan, ekonomi muhalefet yüzünden bozuldu diyor... -12 Ocak 2024 Azerbaycan'a 250 Milyon TL hibe -62.3 Milyon Dolar Kırgızistan borcunun silinmesi -kırgızistan vatandaşların Türkiye’de ücretsiz tedavi hizmeti -10 Mayıs 2024 yılda 7000 yabancının Türkiye’de tedavi edilmesi -Suriyeliler için 40 milyar $ harcadık. (Mart 2020 rakamı) -Somali’ye son 10 yılda 1 milyar doların üzerinde hibe yaptık. -9 Aralık 2020, Nijer, Nijerya, Kongo sağlık hibe yardımı -9 Aralık 2020, Tunus’a 5 Milyon dolar hibe -TİKA, Nepal ve Afganistan'da gıda kolisi dağıtması. -34 ülkeye ekipman hibe,156 ülke ve 9 kuruluşa destek." Erdoğan -Sırbıstan ve Bosna Hersek'e destek için sıfır gümrük bedelli ithalat kararları " -4 bin Suriyeli sağlık çalışanı istihdam ettik. -754 bin Suriyeli bebeğimiz doğdu. -Suriyelilere 97 milyon poliklinik hizmeti. -Suriyelilere 3 milyondan fazla yataklı tedavi. -Suriyelilere 2 milyon 600 bin ameliyat." Fahrettin Koca Mart 2022 - Hariri'ye, Türk Telekom’un özelleştirmesi için 4.75 Milyar $ bankalarımızdan kredi verdiler. ( bugünün kuruyla 185 milyar TL ) Telekom’u borçlandırdı. Telekom’un içini boşalttı aldığı krediyi de ödemeden kaçtı gitti. -Pandemi dönemi hiç kimse sokağa çıkamıyor, seyahat edemiyor, yollar bomboş ama AKP’nin döviz üzerinden gelir garantisi verdiği şirketler bomboş yollara rağmen tıkır tıkır gelirlerini alıyorlar. Dönüp diyorlar ki Pandemi var ekonomik sıkıntımız var kira borçlarımızı ödeyemeyeceğiz. AKP, merak etmeyin diyor 2036’ya kadar borçlarını erteliyor.Devletin resmi kurumu belediyelere yapmadığını yandaş ve yabancı şirketlere yapıyor hem de tıkır tıkır döviz üzerinden gelirini ödediği şirketlerin borçlarını erteliyor. Her şey yasal sonuçta. Her şey dava için sonuçta -Yine cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetiminde olan Çaykur, dünyada yıllık kuru çay tüketimi kişi başına sadece 500 gram Türkiye’de ise bu rakam 3,5 kg. Tabii ki şaşırmıyoruz cumhurbaşkanı Erdoğan yönetiminde Çaykur zarar etmeye başlıyor. Olsun her şey yasal. Zarar ediyorsa halk ödüyor sonuçta -Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetiminde olan varlık fonu bünyesine giren Botaş, devletten destek alıyor, yurtdışından borç alıyor, ödediği gazın parasını tahsil ediyor buna rağmen Rusya’dan aldığı gazın parasını ödeyemiyor. Devletten alınan, tahsil edilen ve borç alınan para nerede diye sormak yasa dışı faaliyet sonuçta her şey yasal Tabii ki bunlar olurken ülkemiz sürekli doğal gaz keşfediyor. Ama ne hikmetse Botaş aldığı gazın parasını ödeyemez hale geliyor. -Varlık fonu kuruluyor başkanı cumhurbaşkanı Erdoğan oluyor. Özelleştirilmeyen tüm varlıklar, varlık fonu bünyesinde toplanıyor. Varlık fonu yönetimi ayrı borçlanıyor fonun bünyesindeki tüm şirketler ayrı ayrı borçlanıyor sonuçta her şey yasal. Örneğin geçen hafta vakıfbank 555 milyon $ Çin’den borç aldı. Sonuçta her şey yasal. -Devletin tabii ki belli özel şirketlere ödediği parayı döviz ile öde, yine belli şirketlerin devlete olan ödemelerini TL’ye çevirerek tahsil et. Böylelikle kamu büyük zarara uğrasın Sorun değil her şey yasalara uygun sonuçta Biz buna dava diyoruz dava uğruna her şey mübah diyoruz. -Özel şirketten elektriği pahalıya al, yandaş ve yabancı dağıtım şirketine ucuza sat. Aradaki farkı halkın cebinden öde! sonuçta her şey yasal değil mi ? Ya halkın cebinden trilyonlar gitmiş ha bunlar ufak detaylar. Sonuçta halkın cebinden trilyonlar uçuyorsa her şey yasalara uygun olarak uçuyor. Biz buna dava diyoruz. -Tabii ki yine yandaş ve yabancı şirketler döviz ödeme garantileri var. Pandemi de dahil tıkır tıkır döviz üzerinden gelirlerini öde, bu arada tabii ki onlar için döviz kurunu 6-7 kat arttır. Ama onların vergi borçlarını ötele, borçlarını ötele, vergi borçlarını sil, verilen işletme sürelerini arttır, verilen garanti miktarlarını arttır. Böylelikle halkın trilyonları yandaş ve yabancıya uçsun gitsin ama sorun değil sonuçta her şey yasal. Biz buna dava diyoruz. -Tayyip Erdoğan olarak faizsiz ekonomi özlemimi Gürsesle haykıracağım derken, cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı 2018 yılında 70 milyar TL faiz ödeyen Türkiye 2023 yılında 600 milyar TL faiz ödedi 2024 yılında 1.2 Trilyon TL faiz ödedi 2025 yılının ilk 4 ayında 684 milyar TL faiz ödedi ( 2025 yılında 2 trilyon TL ödeyecek) Her şeyi planlı şekilde yaptılar. İç borcu döviz ile aldılar. Önce döviz kuru arttı sonra faiz arttı. 2018 yılında 1 trilyon TL olan merkezi bütçe borçu 2025 Nisan ayı itibari ile 10.7 trilyon TL’ye çıktı. Artan döviz kuru ile borç arttı. Sonra faizi arttırıp artan borç miktarına yüksek orandan faiz ödenmeye başlandı. Bu planlı bir şekilde halkın cebinden belli bir sermaye çevresine kaynak transferidir. Ortada bir ekonomik kriz yoktur. Yap İşlet devlet projeleri de düşünüldüğünde döviz üzerinden gelir garantisi verildiği düşünülürse onların Aldığı para TL bazında artmış durumda bu şekilde trilyonlarca rakam belli bir gruba aktarılıyor. Bir yıla mahsus değil yıllara mahsus şekilde bu para aktarılma devam ediyor. -Ne güzel değil mi ben faize karşıyım deyip dört yılda 4 trilyon TL faize para ödüyorlar. 86 milyonla dalga geçmek değil mi bu? Ya bu faizi alanlar kim ? İki yılda Merkez Bankası 1,5 trilyon TL zarar ediyor bu para kime gitti? Tabi burada her şey yasalara uygun değil mi? -Sokaktan geçen birisini çeviriyorsunuz bak şurada büyük bir arazim var. buraya devasa bir bina yap bana, ben de senden metrekaresini döviz üzerinden kiralıyım diyorsunuz. işte şehir hastaneleri böyle başlıyor. Şahıs diyor ki yaparım ama benim param yok. Devlet olarak alıyorsunuz bu Vatandaşı finans şirketine götürüyorsunuz, kredi buluyorsunuz. Bulduğunuz krediye kefil oluyorsunuz bir de bu şahsa gelir garantisi veriyorsunuz. Devlet olarak şahsa araziyi verdiniz. Krediyi temin ettiniz, özellikle çok çok büyük bina yaptırıp, metre karesini döviz üzerinden bu şahıstan kiralıyorsunuz. Yetmiyor, Yatakhane, görüntüleme, laboratuvar hizmetlerini ve temizlik hizmetlerini bu şahıstan satın alıyorsunuz. Yetmiyor kafeterya, lokanta, otopark ve otel işletmesini de bu şahsa veriyorsunuz İşte size şehir hastaneleri. Olsun her şey yasal. Halka diyorsunuz ki cebimizden bir kuruş çıkmadan yaptırdık. 2024 yılında 90 milyar TL’nin üzerinde rakam ödendi. Olsun her şey yasal sonuçta. Sonuçta dava meselesi. -Ne güzel değil mi biz bu ülkeyi döviz belasına sokanlara hesap sorup bu ülkeyi döviz belasından kurtaracağız deyip döviz üzerinden ödeme garantisi verip döviz üzerinden iç borç aldılar. Olsun her şey yasal sonuçta. yetmedi dövizi 6-7 katına çıkardılar halkın cebinden büyük parayı yandaş ve yabancıya akıttılar. dediler ki bu kazanç size yetmez bir de faizi arttıralım size ödediğimiz parayı faize yatırın bir de oradan kazanın dediler. Olsun biz faize karşıyız diyeceğiz nas var diyeceğiz sorun çözülecek. çözüldü de -Türk telekom, Hariri’ye Türk telekom’u sana satalım dediler.Hariri‘i param yok dedi. O zaman gel sana devletin bankalarından 4,75 milyar $ kredi verelim dediler. Parayı biz verdik Hariri Türk telekom’u satın aldı. Harari Türk Telekom’un kasasını boşalttı. Faturaları tahsil etti. Borcu ödemeden kaçtı gitti. AKP ne yaptı dersin Hariri’yi kırmızı halııyla karşıladılar. Zarar için sorun değil her şey yasal sonuçta. Halk ödüyor. -Türkiye F - 35 projesinden tek taraflı çıkarıldı. Verdiği 1.4 milyar $ parayı alamadı. Akp’li bakan Varank, ABD verdiği sözlere uymak zorunda değil diye ekranda açıklama yaptı. Çıkarıldığımız projeye geri dönebilmek için lobi faaliyetler için AKP yine para harcadı. Kendi paramızı geri alamadık. alamadıgımız paranın karşılığı F-16 alalım veya F- 16 modernizasyonu yaptıralım dendi. Bunun için dahi taviz vermeyi kabul ettiler. tavizin kabulü için bile ABD’ye üç defa heyet gönderdiler. Ne oldu ?

Nasuh Bektaş

99,046 просмотров • 1 год назад