Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

Bir fabrikada usta başı, şerit metre bozulunca yanındaki yardımcısına “git patronun metresini getir” deyince olay bambaşka bir boyuta evriliyor.

326,985 views • 8 months ago •via X (Twitter)

0 Comments

No comments available

Comments from the original post will appear here

Related Videos

BİR HATIRA İLE VERİLEN YÜZLERCE MESAJ Ankara Valimiz Sayın Vasip Şahin’in bu hatırasını dinleyince, kendisiyle ilgili bir hatıra aklıma geldi. Güzelliği nedeniyle paylaşmak istedim. Yıl 2013’tü galiba… Kendisi Malatya Valisiydi. Bir mesai arkadaşımız vardı; DMD hastasıydı. Çok çalışkan ve gayretliydi. Bileklerine bağladığı, ucuna çivi çakılmış bir tahta parçasıyla çalışır; boş durmayı hiç sevmezdi. Bir gün beni aradı ama konuşarak anlaşamadık. O dönem MSN’den bana şunları yazmıştı: “Abi, annem kanser hastası ve son evrede. Son nefesini memleketimiz Kahta’da vermek istiyor. Kardeşim engelli kadrosundan öğretmen ve mazeret ataması yapılacak. Eğer mümkünse kardeşimin Kahta’ya atanması mümkün olur mu?” Kız kardeşinin bilgilerini de eklemişti. Aslında Sayın Valimize durumu aktarmak değildi mesele… Sorun şuydu: İki gün önce bir konuda haddimizi aşarak valimizi eleştirmiştik. Olay hâlâ sıcakken böyle bir ricayı iletmek kolay değildi. İsmini şimdi hatırlayamadığım ama çok sıcak, yönetimi de çok güçlü bir Özel Kalem Müdürü vardı. Telefonda ön notu ve gerekli bilgileri kendisine aktardım. Ardından telefonu Sayın Valimize bağladı. Merhabadan sonra iki gün önceki konuda haksız olduğumuzu söyleyip özrümüzü ilettim. Ardından durumu anlattım. Sayın Valimiz görüşmenin sonunda sadece şu cümleyi kurdu: “Bir bakalım… Yapabileceğimiz bir şey var mı.” İki gün sonra, pazartesi günü DMD hastası arkadaşım beni aradı. Telefonda ağlayarak bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama yine anlaşamadık. Bir süre sonra MSN’den şunları yazdı: “Abi teşekkür ederim. Kız kardeşimi Kahta’da, tam evimizin yanındaki okula vermişler.” Zaman geçti… Sayın Vasip Şahin İstanbul Valisi olarak atandı. Kendisine hayırlı olsun demek için telefon açtığımda beni şaşırtan bir soru sordu: “O kardeşimiz nasıl, memnun oldu mu kız kardeşinin atamasından?” Aradan aylar geçmişti ama hatırlıyor olması gerçekten muhteşemdi. Sonra annesinin durumunu sordu. Ben de sadece şunu diyebildim: “Sayın Valim… Anneyi Hakk’a uğurladık.” Bir süre sonra İstanbul’da EMITT Fuarı açılışında karşılaştık. Ayaküstü sohbet ederken yine aynı konu açıldı. Sayın Valimiz tekrar sorduğunda bu kez şunu söyleyebildim: “Sayın Valim… Anneden altı ay sonra Fatih kardeşimiz de DMD’ye yenik düştü.” Muhtemelen Sayın Valimiz bu hatırayı unutmuştur. Ama mülki idare mesleğinde buna benzer, bilinmeyen ve anlatılmayan yüzlerce iyilik vardır. Dalga dalga büyüyen nice hikâye yaşanmıştır. Ankara Valimizin anlattığı konuya istinaden emekli Kaymakam Gürbüz Karakuş’un hesabında sabit duran bir tweeti hatırladım. Şu minvalde bir mesajdı: “Görev yaptığım ilçelerde ihtiyaç sahibi olup benim haberim yoksa ve bundan haberdar olup bize aktarmayanlar bu vebale ortaktır.” Ankara’ya yakın bir ilimizin şirin bir ilçesinde görev yapan kaymakamımızın, plansız bir şekilde yaptığı bir hane ziyaretinde yaşanan bir an da çok çarpıcıdır. Kaymakamı karşısında gören yaşlı çiftin şaşkınlıkla sorduğu şu soru aslında her şeyi anlatıyordu: “Siz nereden haber aldınız?” Kaderin bazen insan planını aşan böyle anları oluyor. Kaymakamımız o gün o eve gitmemiş olsaydı, o yaşlı çiftin bambaşka planları varmış. İşte bu yüzden diyoruz ki: #İyikiMİAVar Bâkisi laf-ı güzaf… Birecik’te kaymakamlık yaparken bir kız çocuğunu okula yazdıran Tuncay Sonel Valimizin, yıllar sonra Bandırma’da sokakta yürürken o kızla öğretmen olarak karşılaşmasını… Ya da İstanbul Valimiz Sayın Davut Gül’ün Şarkışla Kaymakamlığı döneminde bir okul ziyaretinde verdiği tavsiyenin, yıllar sonra Gaziantep Valisiyken bir kız çocuğumuzun YKS sonuç çıktısının arkasına el yazısıyla yazdığı bir mektupla kendisine ulaşmasının hikâyesini de başka bir zaman anlatalım… Vasip Şahin Tuncay Sonel Davut GÜL Mustafa ÇİFTÇİ Mehmet MAKAS Gürbüz KARAKUŞ Recep Tayyip Erdoğan

TÜRK İDARE

12,098 views • 4 months ago

SİNAN ATEŞ CİNAYETİ OLAY ANI ANALİZİ Sinan Ateş'in cinayet anına dair yayınlanan video ve dava sonrasında, "Sinan Ateş'i Selman Bozkurt mu öldürdü?", "Farklı açılardan farklı mermi girişleri var, Selman Bozkurt neden silahları saklattı?" gibi sorular ortaya çıktı. Sorulara Selman Bozkurt aleyhinde cevaplar verilince bu sefer de "Torbacıları mı savunuyorsunuz?" sorusu başladı. Bu soruyu soranlar ya konuyu bilmiyor ya da bildikleri konuyu değiştirmeye çalışıyor. Eray'ın silahını tutuş açısının Milliyetçi Ülkücü Harekete yapılmaya çalışılan operasyon açısından ne önemi olduğunu anlatayım. Asuman Aranca ve Bilirkişi Raporu Operasyonu 29 Aralık 2023 gecesi, yani Sinan Ateş'in vefat yıl dönümüne bir gün kala Türkiye'nin gündemi Sinan Ateş olacağı için, sadece "işine gelen kısımlara" göre hazırlanmış bilirkişi raporu Asuman Aranca tarafından T24 isimli operasyon sitesinde yayınlanıyor. Sinan Ateş'in de vefat yıldönümü olması sebebiyle bütün Türkiye, yayınlanan rapor paylaşımına bakıyor ve gündem oluyor. Her zaman olduğu gibi herkes, önüne koyulan malzeme ile işine geldiği kısımlarla sosyal medya yargılamasına başlıyor. Gizlilik kararı olmasına rağmen paylaşılan bilirkişi raporlarında Tolgahan Demirbaş'ın konuşmalarında 8-9 ay geriye gidildiği görülmektedir. Bir konuşmada Tolgahan Demirbaş'a karşı yazılan bir mesajda "Ekibi kurmuşlar, kafasına sıkacaklarmış" kısmı alınmış. Ancak konuşmanın başı ve sonu yok. Kimden bahsedildiği belirtilmemiş. Yani hem telefonda bu kadar zaman geriye gidilmiş ve o mesaj bulunmuş, hem de konuşmanın başı ve sonu eklenmemiş. Çünkü Sinan Ateş, başından vurulmuştu. Hikayenin oturması için geçmişteki telefon konuşmasından bu kısım alınarak, cinayetle ilişkilendirmeye çalışıp senaryoyu tamamlamak istediler. Tolgahan Demirbaş, bu konuşmanın kendisine mesaj atan kişi tarafından başka bir olay için bir sinirle söylendiğini ve konunun zaten Sinan Ateş'le de alakalı olmadığını ifadesinde belirtmiş. Bilirkişi raporu yayınlayıp operasyon yapanlar, Tolgahan'ın bu ifadelerini paylaşmadıkları gibi insanların evine pizzacı kılığında tetikçi gönderdiği, adam takibi yaptırdığı, ağzı burun kırdırttığı ortaya çıkan "şerefli bir akademisyen" olarak tanıtılan Sinan Ateş'in dosyadaki konuşmalarını da paylaşmadılar. Onlar için önemli olan çamur at, izi kalsın ve yargı sonucu ne olursa olsun, bu kişiler bu şekilde bilinsin şeklindeydi. Çamur Atarken Kendileri de Çamura Bulaştı Eray'ın silahı tutuş açısı, başı sonu kırpılarak önümüze koyulan bilirkişi raporunu bozuyor. Sinan Ateş'in 1.5 metre dibinden ateş eden Eray'ın, ayakları hedef aldığını net bir şekilde görüyoruz. Kafasından ya da göğsünden vurmak isteyen yani direk öldürmek isteyen kişi, o kadar yakın mesafede zaten bunu yapabilirdi. Zaten Sinan Ateş, yüzünden ya da göğsünden vurulmamış. Ortada yaralama ya da kafasına sıkılma üzerine verilmiş bir talimat yok. Ama bilirkişi raporu kırpılarak hep bu şekilde algılanması ve olayın aylar öncesinden yapılan bir organizasyonmuş gibi gösterilmesi istenilmiş. Bu yüzden sürekli olarak "öldürülme talimatı verildi", "öldürülmek istendi", "kiralık katil tutuldu", "ölüm emrini kim verdi" gibi söylemler ile konuyu Tolgahan Demirbaş'ın geçmiş konuşmalarıyla birleştirmeye çalışıyorlar. Olayı 8-9 ay önceki konuşmalara bağlayan bilirkişi raporu, olayın olacağı zamana dek süren aradaki aylarda Sinan Ateş'in takip edilmesi ya da kendisine karşı bir organizasyon yapılacağına dair ne hikmetse herhangi bir konuşma ortaya koymamış. Bu da yine bilirkişi raporu kullanılarak aradaki süre gözetmeksizin yapılan ayrı bir algı operasyonu. Geçmiş aylardaki konuşmalar kullanılarak Tolgahan Demirbaş'ın da ifadesinde belirttiği gibi kendisi üzerinden olayla alakasız kişileri de dahil etmek istiyorlar. Amaçları, kurumları ve başka kişileri de hedef alıp mahkemede yargılatamasalar bile medyada algı yapılmasını sağlamak! Videonun Devamına Gelelim "Türkiye'nin en önemli cinayeti", "siyasi cinayet", "Ankara'nın ortasında katledilen akademisyen" diye sürekli belirtilen Sinan Ateş cinayetinin olay incelemesi ve rapora dökülmesi konusunda bir sürü hata var. Bu hatalar birçok kişi tarafından dile getiriliyor. Ahmet Keçik, mahkemede verdiği ifadede irkilme kısmını yaralı birisini görmek olarak belirtmiş. Zaten yaralı olan Sinan Ateş'in başında duruyor. Sürekli olayın içerisinden uzaklaştırılan Ahmet Keçik'in Eray Özyağcı ve diğerleri daha fazla ceza alacak olmasına rağmen müşteki olmamasının sebebi nedir? Selman Bozkurt ve Ahmet Keçik tarafından teslim edilen silahların, parmak izi araştırması neden yapılmamış? Olay yeri incelemesinin ve Sinan Ateş'e yapılan otopsinin video kayıtları dava dosyasında neden yok? Selman Bozkurt, yaralı olan Sinan Ateş'e yardım etmeyip Ahmet Keçik'e silahları saklamasını söyledikten sonra Sinan Ateş'in üzerinden kovanları mı topluyor yoksa bir şey mi arıyor?

Mustafa Sapmaz

460,670 views • 2 years ago

"Silah bırakmak gündemde değil, kesinlikle gündemde değil, Suriye'nin durumu o kadar vahşice yönetiliyor ki, bu durumda SDG’den (YPG/PKK'dan) silah bırakmasını istemek 'git öl' demektir" YPG/PKK terör örgütü sözde Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Ahmed: Öyle gelip 'silahları teslim et' ya da 'yanındaki bütün savaşçıları getir teslim et, hoşça kal, bitti gitti' demekle olmaz. Mesele böyle değil." Diyorlar ki: 'Biz gelip devralacağız, biz yöneteceğiz, artık bitti, sizin bir işiniz yok'. Bu doğru değil. Bahsettiğimiz entegrasyon, Şam yönetiminin buradaki halkın iradesini tanıması gerektiğidir. Güvenlik açısından, bu halk kendini nasıl koruyacak? On üç yıldır Kuzey ve Doğu Suriye'deki halk bu sistem içinde, hem kendini savundu hem de kendini yönetti. Suriye'nin genel ulusal ve temel meselelerinde kimse 'Ben daha fazlasını yaptım ve her şeyi elime geçirmeye hakkım var' diyemez. Merkezi devlet geçtiğimiz on yıllar boyunca bu topluma acı ve ıstıraptan başka bir şey getirmedi. Devletin yetkilerini, yani merkezi devletin görevlerini bölgelerle paylaşan adem-i merkeziyetçi bir sistem, aslında kendi yükünü hafifletir. Eğitim, sağlık, iç güvenlik, ayrıca ekonomi... Bunların hepsi adem-i merkeziyetçi bir şekilde olmalı. Mesela, bugün burada Kürtler çoğunlukta, Kürtçe burada esas olabilir. Yani, Rojava Kürdistanı'nda Kürtçe birinci dil olsun, Arapça'nın yanında Kürtçe birinci dil olsun. Bizim entegrasyon tanımımız şu: Entegrasyon, karşılıklı bir tanımayı gerektirmelidir. Yani Şam hükümeti de bizi tanımalı. Onlar geçici yönetim. Kendileri geldiler, geçici yönetim oldular. Seçim yapılmadı, Suriye toplumu ve halkının tamamı onları onaylamadı. Ama geldiler, Esad'ı tahtından indirdiler ve yönetim oldular, geçici yönetim. Kendileri geçici bir anayasa çıkardılar, ayrıca geçici bir hükümet kurdular ve şimdi de parlamento ilan etme hazırlığı yapıyorlar. Bunların hepsi tek taraflı adımlar, onlara ait. [Türkiye/MİT ile görüşmeler]: Yani çok da ayrıntıya girmeyelim. Alış veriş var, açık bir kanal var. Direk görüşmeler... Yani buna ihtiyaç da var, biz bunu önemli de görüyoruz. Savaş ve kıyamet koparılırken, çok şiddetli saldırılar varken şimdi en azından doğrudan silah yerine sözlü bir görüşme var. Mesele nedir, bu nasıl çözülür, birbirimizi nasıl anlarız? Bu var. Biz daha iyi olmasını ve bu ilişkilerin daha da gelişmesini istiyoruz. Birbirimizle tehdit diliyle konuşmak yerine, bir yerde oturup birbirimizi anlamak istiyoruz. Çünkü onların Şam ile gerçekten çok derin ve iyi ilişkileri var, bunu biliyoruz. Hatta bir yere kadar, Şam'daki geçici yönetim yerine onlar daha fazla açıklama yapıyorlar, bunu da anlıyoruz. Ama bugün Suriye'nin bütünlüğünü düşünüyoruz, onlar da Suriye’nin bütünlüğünden bahsediyorlar. O zaman Kuzey ve Doğu Suriye de Suriye'nin bir parçasıdır, bu düzeyde ilişkilerimizin daha iyi hale getirebilmesi gerekiyor. Silah bırakmak gündemde değil, kesinlikle gündemde değil. Suriye'nin durumu o kadar vahşice yönetiliyor ki, bu durumda SDG’den silah bırakmasını istemek 'git öl' demektir. via: Bedrettin

Ayhan Erkara

11,370 views • 1 year ago

Polis memurumuzun kardeşi öldürüldü. Muhtar ve Jandarma Personelleri muhtemelen görevlerini kötüye kullandılar. 06.09.2025 tarihinde Yozgat Sarıkaya Kadılı Köyü’nde saat 20.00 civarında Muhammet Halıcı isimli kişi (öldürülen kişi) köyün çıkışında yakın yerdeki çeşmeye doğru spor amaçlı yürüyüşe çıktı. Oradan suyunu içip Köy yoluna doğru döndüğünde yolun sol tarafından karşıdan gelecek olan araçları görmek suretiyle Yolu’nda seyir halindeyken Yunus Emre Yılmaz isimli şahsın, aşırı hız ve şerit ihlalinden dolayı Muhammet Halıcı'ya çarpmış ve yolun 58 metre kenarına atıp ölmesine sebebiyet vermiştir. Sanık, karakoldaki ifadesinde yoldaki hızının 50- 60 olduğunu ifade etmiş Muhammet Halıcı'nın yol ortasında telefonla oynadığımı ona çarpmamak için direksiyonu kırdığını havanın yağışlı olduğunu beyan etmiş ve onun ifadesine göre kaza krokisi hazırlanmıştır. Tanık Ö.Z kendi ifadesinde kendisinin 50- 60 km hızla seyir halinde olduğunu bu şahsın kendisini solladığını sollar sollamaz hemen sol şeride girdiğini kazayı görmeyip aracın lastiğinin patladığını zannetmiştir bir diğer tanık M.H köyden ilçe istikametine doğru giderken patlama sesine duyar gibi bir ses duyduğunu farlarını yaktığında hızlı bir şekilde ona göre sağ şeride girmiş çıkmış ve köy girişinde anca durabilmiş olduğunu ifade eder. Vuran şahıs ilk aşamada tutuklanıp T tipi cezaevine gönderilmiş fakat aradan geçen bir zaman sonra, soruşturma evresinde iken şahıs ehliyet durumu belirsiz ve onca sabıkası olmasına rağmen topluma zararlı birisi olması göz ardı edilerek adli kontrolle serbest bırakılmıştır. Daha sonra dosyaya atanan bilir kişi tali kusuru bu şahsa verip ölen Muhammet Halıcı'ya tanık ifadeleri gözardı edilip, taraflı bir şekilde asli kusur vermiştir şahıs 2 ay olmadan tahliye edilmiştir. Sanık ve öldürülen genç Muhammet Halıcı aynı köylü ve komşu sayılır soruşturma evresinde bir kişinin ölümüne sebeb veren şahıs 2 ay olmadan tahliye edilmiştir ve şuan aramızda dolaşmaktadır. Şahsın sicili oldukça kabarık işlediği suçlar: Hırsızlık, kadına şiddet, tehdit, hakaret, zarar vermek, sözlü ve fiziki kavgalar/ saldırmalar, idari cezalar ve bıçaklama, yaralama. Ilk rapor da kaza kusuru Yunus Emre Yılmaz isimli şahısa verilmiş. Muhtar kamera kaydı yok diye Jandarma personeli olumsuz diye tutanak tutmuş ve kayıtlar 15'i günden sonra silinmiş ayrıyeten kameranın gece görüntüsü yokmuş. Bu olay soruştulsun, araştırılsın Polisimizin kardeşinin canı ve kanı yerde kalmasın! T.C. Yozgat Valiliği Yozgat Emniyet Müdürlüğü Yozgat Belediyesi #Polis #Emniyet #Cinayet #Olay

Asli36

308,377 views • 8 months ago

1961 yılında kurulan, Eskişehir’in ünlü zenginlerinden İbrahim Gamgam’a ait olan Gamak, Türkiye’nin ilk elektrik motoru üretiminin yapıldığı fabrikadır. Dönemin önemli işçi havzalarından İstanbul Topkapı’da bulunan fabrikada o zamanlar 500’ü aşkın işçi çalışmaktadır. Dönemin önemli işçi havzalarından İstanbul Topkapı’da bulunan fabrikada o zamanlar 500’ü aşkın işçi çalışmaktadır. 1968 ve 1969 yılları, Kemal Türkler’in başında olduğu Maden-İş’in iyiden iyiye kök saldığı, patronların tüm karşı koyma çabalarına rağmen metal işçilerinin Maden-İş’e geçmek için başlattığı ses getiren direnişlerin birbirini izlediği yıllardır. Gamak da böylesi anlamı olan bir direniştir, işyerinde çalışan 514 işçinin 504’ü patronun tüm saldırılarına rağmen Maden-İş üyesi olmuştur. Gamak patronu, işçilerin Maden-İş üyesi olmasından o kadar hoşnutsuzdur ki “Maden-İş’i bu fabrikaya sokarsam tüm dünya yüzüme tükürsün” demiştir. Başka bir sendika kurdurtan patron, işçileri zorla Maden-İş’ten koparmaya çalışsa da başarısız olur. İki ay boyunca işçileri yarım yevmiyeyle çalıştırır, zorunlu ücretsiz izin saldırısına başvurur. Takvimler 22 Aralık’ı gösterdiğinde işyerine gelen işçiler karşılarında polisi bulurlar. Polis 124 işçinin işten çıkarıldığını, 4 Ocak’a kadar fabrikanın kapatıldığını söylemiştir. Gasp edilen ücretlerini isteyen işçilere 29 Aralıkta tüm alacakların ödeneceği söylenir. 29 Aralık 1969’da işçiler sözleştikleri gibi Topkapı’da buluşurlar, fabrikanın önüne gelirler. Ancak patron dalavere peşindedir, yine polisler karşılar işçileri, içeri girmelerine izin verilmez. O anlara dair tanıklığını, ANT dergisinde şöyle aktarır Işıl Türkben Özgentürk: “Günlerden pazartesi, saat 12.15... Polisler avanslarını almaya gelmiş işçileri, fabrikanın 50 metre ilerisindeki yol ağzında durdurmuş, içeri sokmuyorlardı. 15 gündür paralarını alamayan ve fabrikalarının polis işgalinde olmasını kabul edemeyen işçiler hep bir ağızdan bağırıyorlardı: -Bırakın geçelim, fabrika bizim. -Paramızı verin, gidelim. -Polis kardeşler, bizim sizinle işimiz yok. Muhasebeci lazım bize, paramızı alacağız. Saat 12.25… Polislerden küfürler yükselmeye başladı. -Ulan, biz burada fabrikayı koruyoruz. Sizin paranız, çoluk çocuğunuzun aç kalması bizi ilgilendirmez.” Derken bir gümbürtüdür koptu, polisler coplarla işçilere saldırmaya başladılar. Gamak’a komşu Yılmaz Kablo işçileri dışarı fırlayıp işçi kardeşlerine yardım etmek istedilerse de polisler tarafından engellendiler. Sonra bir yaylım ateşi başladı, polis haklarını almak için fabrikaya gelen işçilerin üzerine kurşun yağdırıyordu. Henüz daha 30 yaşındaki Yugoslavya göçmeni Şerif Aygün göğsünden vurularak yaşamını yitirdi. O sırada Şerif’in yanı başında olan yine Gamak işçisi Selim, Işıl Özgentürk’e verdiği röportajda şöyle diyordu: “Şerif bir deli oğlandı. Gözünü budaktan sakınmazdı. O gün de en önde, en yiğitçe atılanlardan biriydi. Beraberce yemekhanenin damına çıkmış, olayları gözlüyorduk. Birden her yanımızdan kurşunlar geçmeye başladı. Ne olduğuna şaşırmıştık. Tam dönüyorduk ki, Şerif bağırdı: «Vurdular beni.»” Geri çekilen işçilerin peşinden fabrikanın yakınındaki mezarlığa giren polis, ateş etmeye devam etmiş, pek çok işçiyi yaralamıştı.

Volkan

14,038 views • 6 months ago

Cüneyt Zapsu’nun WEF-2018’deki konuşmasının tamamı: “İnsanlar bambaşka bir cins haline gelecek. Şu an son normal insan jenerasyonu. Çok değil belki 15 sene sonra. Bundan sonra insanların bağımsız olarak yaşayamayacakları kanaati çıktı. Küçük bir elit gurup, insanlığı ve memleketleri idare edecek. Bağımsız düşüncelerini kaybetmiş bir insanlıktan bahsediyoruz. Tarihe baktığımızda, imparatorluklar hep toprakla ölçülmüş. İşte Osmanlı İmparatorluğu şöyle bilmem ne. İlk sanayi devriminde makinelerin sahibi insanları yönetmiş. Önceden toprak sahipleri, aristokratlar ve avamlar vardı. Sonradan kapitalistler ve proleterler (işçiler) var. Yeni devrim ise şimdi, bu çok çabuk ilerliyor datanın, verilerin sahibi çok küçük bir elit grup var. Diğerleri de idare edilenler.” (Verilerin, tek ana yapay zeka ve ana kuantum bilgisayarın yani benim tabirimle tek gözün sahibinin dünyayı yönetebileceği şimdi aşikar. Hack savaşlarının, veri hırsızlığının önüne geçmenin tek yolu, tek ana yapay zeka olması diyecekler). “Bizler hala korkuyoruz işte telefonumuz hacklendi, bilgisayarımız hacklendi. Artık o geride kalmış bir olay. Verilerimiz hacklenmekle kalmıyor yavaş yavaş beynimiz hacklenmeye başlandı bile. Şöyle ki, beyin dalgaları birtakım biyometrik sensörlerle ölçülmeye başlandı ve bunlar bir elektrik akımlarına çevrilerek, analiz edilmeye başlandı. Sizin neyi düşündüğünüzü, neyi düşüneceğinizi, birini gördüğünüz anki görüntü, nasıl reaksiyon verebileceğinizi de anlamaya başladılar. Yani biyokimyasal işlemciler var artık bunu yapıyorlar ve bundan kurtuluş da yok kurtulamazsınız. Ben bu telefonu kullanmayacağım. Sen kullanmıyorsun yanındaki kullanıyor.”(Biyokimyasal işlemcilerin iki taraflı çalışacağını görmemek için kör olmak lazım. Yani beyninden/bedeninden veri alabiliyorsa beynine/bedenine veri iletme işlemi de olacaktır. Bunlar için DNA çipleri, Nanobotlar vs. kullanılabiliyor. Ayrıca kuantum bilgisayarın yani yapay zekanın önündeki en büyük engel olan veri depolama sınırı, insan DNA’sında veri depolanmasıyla çözülüyor. Ters transkripsiyon RNA ile depo DNA sentezlenebiliyor. Covid aşılarında test ettikleri yöntem. Geçen hafta Dr. Chris Shoemaker: ‘Şu anda, RNA'nın neredeyse DNA gibi işlev görebileceği ve kendini çoğaltabileceği bir mRNA teknolojisi formunu onaylama sürecindeler. Bunu kullanmak istiyorlar. Ve bir kez kullandıklarında, yıllarca içinizde üreteceğiniz anlamına geliyor’ dedi.) “4 milyar senedir belirli bir doğal kanunlarla Allah'ın Kanunları ile gelişmişiz. Şimdi Allah’ın şeyi ama tabii olmayacak.” (Açıkça Allah’ın yarattığını; insanın, hayvanın, gıdanın, tabiatın vs. doğasını, genini değiştirecekler diyor. Bunu da iklim değişikliğine uyumlama diye sunacaklar). “Bundan sonra artık bu bio teknolojinin sahipleri bizi yönlendirecekler. Yani ne yiyeceksin, ne içeceksin. Bu arada Profesör Harari kendisi Kudüs Üniversitesi'nden, dedi ki ‘Şu anda, İsrail Batı Şeria'da her canlıyı, yani sadece insan değil hepsini dünya tarihinde görülmedik bir şekilde, 24 saat 365 gün kontrol altına alıyor.” (israil, Google ile Nimbus projesi imzaladı. Google İsrail’e veri ve ileri düzey yapay zeka desteği sağlıyor artık. Julian Assange son saldırılar için ‘İsrail, yapay zeka kullanılarak insanların toptan y*ok edildiği bir distopyayı gerçeğe dönüştürdü.’ açıklaması yaptı). “Bu işin önemini anlayıp bunu bir kontrol sistemi haline getiren bir tek Çin var. Daha ileri teknolojisi olan devletler ise hala, işte İnsan Hakları falan deyip karışmıyor. Düzenlenmesi lazım. En güzel düzenleme de açık yani ne yapılacak kim nasıl düzenleyecek. Kızım bana, 'Şu anda yaşadığımız jenerasyon son bağımsız düşünen jenerasyon olacak. Bizim çocuklarımız bağımsız olmayacak. Onları yeni gelen bu insan çağına yetiştirmemiz lazım. Dini telkinler vermemiz lazım.’ dedi.'' (Hangi dinin telkininden bahsediyor? Bu düzenin yöneticileri siyonist, pagan, ateist veya s*tanist olduklarını açıkça beyan ediyorlar ayrıca kabul edilemez s*apkınlıkları yeni düzenlerine koymak istiyorlar.)

Uzm. Esra Güneş Kaya

864,061 views • 1 year ago

Sıfır araç alan bir takipçimiz, aracında bitmek bilmeyen sorunları çektiği video ile anlattı: ''İstanbul Ümraniyedeki yetkili bir bayiden sıfır araç aldım. Daha doğrusu sıfır araç aldığımı zannediyordum. Aracım Renault Megane 1.3 tce 3 (full) paket bir araba. Arabayı aldığım günden beri bitmek bilmeyen sıkıntıları var. Şimdi size bunları anlatacağım. Arabayı aldıktan sonra şöför kapısı çamurluğa değiyordu, yetkili servise götürdüm, ayar işlemi yapıp vidalarla oynamadan halledeceklerini söylediler, yapıp verdiler, çok önemsemedim, neyse olur dedim. Sonrasında klimanın çalışmadığını farkedip tekrar servise götürdüm, gazı olmadığını söylediler, gaz bastılar yine çok önemsemedim, olur dedim. Aradan geçen bir süre sonra yine klima çalışmadı bu seferde gaz kaçağı olduğunu söylediler tekrar gaz basıp beni gönderdiler ama yine aynı sıkıntıyı yaşadım klima hala çalışmadı. Bende biraz araştırma yapınca zaten bu modellerin kronik sıkıntısı olduğunu öğrendim bu seferde serviste farklı parçalarını değiştirdiler. Şimdi ilerleyen zamanlarda bakacağım aynı sıkıntı çıkacak mı acaba? Neyse gelelim en önemli sıkıntıya. Gel zaman git zaman ben bu aracı satmaya karar verdim. Aracı satmaya çalışırken yapılan experde aracın bir parça ön cam direğinde boya çıktı. Halbuki karşılığı olan sağ taraftaki parça gibi komple 110 çıkması gereken boya değeri 110'dan başlayarak 360 dereceye kadar git gide artıyor. Ayrıca ön kapı ile çamurluktada sök tak olduğunu öğrendim. Tabi sıfır araba alıyorsun inanmadım. Ustaya tekrar bakar mısınız bir yanlışlık olacak. Ben bu Arabayı sıfır bayiden aldım nasıl boya ve sök tak olabilir dedim. Usta yanlışlık yok isterseniz sizde bakabilirsiniz dedi. Bu sıkıntılar sıfırda olsa bizim devamlı başımıza gelen şeyler dedi. Tabi başımdan aşağı kaynar su döküldü. Kendimi çok kötü hissettim o an sanki bir dolandırıcı gibi hissettim alıcıya karşı kendimi. Arabayı satamadım ve bütün exper masrafları ödemek zorunda kaldım.Hemen servisi aradım aracı servise götürdüm. Servistede tekrardan boya expertizi yapıldı araç boyalı çıktı. Servisin fabrika ile görüşeceğini ve dönüş yapacaklarını söylediler. Yaklaşık 10 gün sonra beni genel müdürlükten aradılar.Arayan kişi evet arabanızda boya var sök tak yok fabrika kayıtlarında bu bilgiler mevcut dedi. Ben nasıl olabilir bu Arabayı sıfır aldım nasıl boya çıkabilir dedim itiraz ettim. Onlarsa bana dalga geçer gibi beyefendi aracınız fabrikada boyandığı için orijinal hiç bır sıkıntı yok ama size müsteri memnuniyeti olarak 20.000 TL verelim dediler kabul etmedim. Sonrasında 25.000 TL verelim konuyu kapatalım dediler. Sanki dilenciye para veriyorlar, ben sıfır araba alıyorum neden hasarlı araç alayım ki sonuçta benim mağduriyetim var ortada sizin verdiğiniz çerez parasınada ihtiyacım yok bunun çözümü bu değil bana neden hasarlı araç satıyorsunuz dedim. Kabul etmedim dava açağımı söyledim ve dava açtım. Siz bilirsiniz dediler başından sağdılar. Halbuki Arabayı satarken çok güzel ilgileniyorlar hatta yorumlarla internette bizi övün beş yıldız verin demeyi biliyorsunuz. Fiyat faturası keserken o zamanın parasına göre 6.000 TL eksik fatura kesmeyi biliyorsunuz. İnsanlar zar zor kredi çekip çoçuğunun, evinin rızkından kesip yatırım yapmak için yıllarını veriyor. Size 25.000 TL iyi vermişler normalde bir yıllık bakım sadece hediye ediyorlar diyen satıcı bayi Hangi ticarette var insanları kandırarak birşeyler satmak sonrasınnda arkasında durmamak Koskoca marka nasıl böyle bir şey yapabilir. Bu gücü nerden anlıyorsunuz? Vicdanınız rahat mı? Taktirini size bırakıyorum. Sözüm o ki sıfırda araba da alsanız dikkatli olun.''

denetle!

202,596 views • 10 months ago

“Merhaba arkadaşlar. Size sıfır araba alırken başıma gelen bir olayı anlatacam. İstanbul Ümraniyedeki yetkili bir bayiden Renault Megane 1.3 Benzinli icon ( full ) paket sıfır araç aldım. Daha doğrusu sıfır araç aldığımı zannediyordum. Aracım 1.3 benzinli (full) paket bir araba. Arabayı aldığım günden beri bitmek bilmeyen sıkıntıları var. Şimdi size bunları anlatacam. Arabayı aldıktan sonra şöför kapısı çamurluğa değiyordu yetkili servise götürdüm ayar işlemi yapıp vidalarla oynamadan halledeceklerini söylediler yapıp verdiler çok önemsemedim neyse olur dedim. Sonrasında klimanın çalışmadığını farkedip tekrar servise götürdüm, gazı olmadığını söylediler gaz bastılar yine çok önemsemedim olur dedim. Aradan geçen bir süre sonra yine klima çalışmadı bu seferde gaz kaçağı olduğunu söylediler tekrar gaz basıp beni gönderdiler ama yine aynı sıkıntıyı yaşadım klima hala çalışmadı. Bende biraz araştırma yapınca zaten bu modellerin kronik sıkıntısı olduğunu öğrendim bu seferde serviste farklı parçalarını değiştirdiler. Şimdiii İlerleyen zamanlarda bakacam aynı sıkıntı çıkacak mı acaba ? Neyse gelelim ennn önemli sıkıntıya gel zaman git zaman ben bu aracı satmaya karar verdim. Aracı satmaya çalışırken yapılan experde aracın bir parça ön cam direğinde boya çıktı.Halbuki karşılığı olan sağ tarafta ki parça gibi komple 110 çıkması gereken boya değeri 110dan başlayarak 360 dereceye kadar git gide artıyor.Ayrıca ön kapı ile çamurluktada sök tak olduğunu öğrendim. Tabi sıfır araba alıyorsun inanmadım. Ustaya tekrar bakar mısınız bir yanlışlık olacak. Ben bu Arabayı sıfır bayiden aldım nasıl boya ve sök tak olabilir dedim. Usta yanlışlık yok isterseniz sizde bakabilirsiniz dedi. Bu sıkıntılar sıfırda olsa bizim devamlı başımıza gelen şeyler dedi. Tabi başımdan aşağı kaynar su döküldü. Kendimi çok kötü hissettim o an sanki bir dolandırıcı gibi hissettim alıcıya karşı kendimi. Arabayı satamadım ve bütün exper masrafları ödemek zorunda kaldım.Hemen servisi aradım aracı servise götürdüm. Servistede tekrardan boya expertizi yapıldı araç boyalı çıktı. Servisin fabrika ile görüşeceğini ve dönüş yapacaklarını söylediler. Yaklaşık 10 gün sonra beni genel müdürlükten aradılar.Arayan kişi evet arabanızda boya var sök tak yok fabrika kayıtlarında bu bilgiler mevcut dedi. Ben nasıl olabilir bu Arabayı sıfır aldım nasıl boya çıkabilir dedim itiraz ettim. Onlarsa bana dalga geçer gibi beyefendi aracınız fabrikada boyandığı için orijinal hiç bır sıkıntı yok ama size müsteri memnuniyeti olarak 20.000 TL verelim dediler kabul etmedim. Sonrasında 25.000 TL verelim konuyu kapatalım dediler. Sanki dilenciye para veriyorlar, ben sıfır araba alıyorum neden hasarlı araç alayım ki sonuçta benim mağduriyetim var ortada sizin verdiğiniz çerez parasınada ihtiyacım yok bunun çözümü bu değil bana neden hasarlı araç satıyorsunuz dedim. Kabul etmedim dava açağımı söyledim ve dava açtım. Siz bilirsiniz dediler başından sağdılar. Halbuki Arabayı satarken çok güzel ilgileniyorlar hatta yorumlarla internette bizi övün beş yıldız verin demeyi biliyorsunuz. Fiyat faturası keserken o zamanın parasına göre 6.000 TL eksik fatura kesmeyi biliyorsunuz. İnsanlar zar zor kredi çekip çoçuğunun, evinin rızkından kesip yatırım yapmak için yıllarını veriyor. Size 25.000 TL iyi vermişler normalde bir yıllık bakım sadece hediye ediyorlar diyen satıcı bayi Hangi ticarette var insanları kandırarak birşeyler satmak sonrasınnda arkasında durmamak Koskocaaa marka nasıl böyle bir şey yapabilir. Bu gücü nerden anlıyorsunuz? Vicdanınız rahat mı ? Taktirini size bırakıyorum. Sözüm o ki sıfırda araba da alsanız dikkatli olun.”

Serkan Tanyildizi

38,983 views • 10 months ago

Fethullah Gülen'in yükselişinde onu Edirne'deyken keşfeden Yaşar Tunagür'ün (1924-2006) payı çok büyüktür İstanbul'da hem şer'i eğitim alan hem de lise mezunu olan Tunagür (resimdeki şahıs) 1953'te sınavla Diyanet'te müftü oldu. 1956'da Diyanet tarafından Bağdat'a gönderildi, bu arada Mısır'a da gitti ve bu ülkeyi, burada İhvan Teşkilatı başta olmak üzere İslami hareketleri de inceledi, 1958'de Türkiye'ye geri döndü Yaşar Tunagür'ün 1950'li yıllardan itibaren MİT ile -1965'e kadar ismi MAH- irtibatlı, hatta burada görevli olduğu biliniyor. Bu tarihlerde devletin bu tarz kurumlarının ABD ile ilişki tarzı, Tunagür'ün dolaylı olarak ABD ile de ortak çalıştığı anlamına geliyordu 1960 Darbesi'nin ardından Yaşar Tunagür'ün etkisi MAH tarafından Diyanet'in yeniden dizaynı, Süleymancıların tasfiyesi için artırıldı. Darbenin akabinde Yaşar Tunagür Edirne müftüsü yapıldı ve burada genç imam Fethullah Gülen ile tanıştı. Fethullah Gülen'i projeleri için parlatmaya karar veren Tunagür bu tarihten itibaren Gülen ile bağını hiç koparmadı, onu MAH -devrin MİT'İ- ile tanıştırdı ve ABD'nin güdümündeki anti-Komünist, MAH'ı da etkisi altında tutan, daha sonra İtalya'daki örneğine atıfla Gladio olarak isimlendirilecek olan yapıya angaje etti Fethullah Gülen'in asker dönüşü Erzurum'da bu yapının enstrümanı 'Komünizm ile Mücadele' derneğini tamamen bu yapının finansmanı ile açması bu bilgilerle tesadüf değildi O dönemde Türkiye'deki dindar kesimler maalesef Komünizm ve Sovyet korkusu nedeniyle ABD'ye sempati duyuyordu. Bazı muhafazakar yayınlar ilerleyen dönemde ABD'nin Vietnam'da herkesin gözü önünde gerçekleştirdiği onca zulme rağmen Vietnam Savaşı'nda bile ABD'yi destekleyecekti Bu ilişkiler ağının şahidi bir başka olay doğruluğu kesin olan 1971'de Fethullah Gülen'in katıldığı ilginç bir yemektir. Bu yemekte ünlü Amerikancı iş adamı Vehbi Koç (1901-1996) , MİT'in o dönem başı olan ve Yaşar Tunagür'ün adeta amiri Fuat Doğu (1914-2004) ve Fethullah Gülen bulunmuş ve konuşmuştur. Elbette Gülen'i bu yemeğe katan Tunagür'dür. 30 yaşında basit bir Diyanet çalışanının o dönem ülkenin en büyük iş adamı ve MİT'inin başıyla oturması normal midir!? Bu sebeple Fethullah Gülen'in bu gibi çalışmalarını hem kendi kendine, hem de yakın çevresine meşrulaştırması kolaydı, Pakraduni Fethullah Gülen'in ana motivasyonu ve değer yargısı güçlüyle iyi olup güçlenmek üstüne kuruluydu 1965'te Fethullah Gülen'in Kırklareli merkez vaizliğine atanmasını da o sırada devlet gücünü arkasına alıp Diyanet'te git gide güçlenen Yaşar Tunagür sağlamıştı Fethullah Gülen'in Kırklareli'nde imamlık ve vaizlik yaparken cemaatine rezil olacağı bir eşcinsel ilişki skandalına karıştığı biliniyor. Kırklareli'nde o dönemi yaşayanların anlattığına göre Fethullah Gülen caminin tuvaletinde tuvaletçiyle, erkek tuvaletçinin fail, Gülen'in mef'ul olduğu bir cinsel ilişki yaşarken yakalandı. Bu ilişki tek seferlik bir şey değildi, süren bir ilişkiydi, cemaatten bundan şüphelenen birinin bu işin peşine düşmesiyle ifşa olmuştu Videoda konuşan şahıs Kırklareli'nde o dönem yaşayan, bu olayı hatırlayanlardan Fethullah Gülen erkek çocuklarını taciz etmekteydi. Tuvaletçi Gülen'i bunu şikayetle tehdit edince Gülen onu sustutabilmek için ona da eşcinsel ilişki teklif etmiş, bu kısım bu olayın ifşa olmasının ardından tuvaletçi tarafından açıklanmıştı Kırklareli'ndeki cami cemaati Fethullah Gülen'i bu ilişki sebebiyle şikayet etmiş, arkasında namaz kılmamaya başlamıştı Tunagür duruma el attı, Mart 1966'de Gülen'i Kırklareli'nden alıp İzmir'e vaiz ve Kestanepazarı Kuran Kursu'na yönetici olarak atadı, iddialara göre Gülen'i bir daha böyle bir hata -eşcinsel ilişki- yapmaması, bir daha kendisini kurtaramayabileceği konusunda sert bir şekilde uyardı Böylece Fethullah Gülen'in cemaatini kurmaya girişeceği dönem başlamış oldu.

Bilgisel Analiz

14,205 views • 4 days ago

#EKGYO Fikirtepe Ziyaret Notlarım: Emlak Konut GYO'nun geçen hafta İstanbul Fikirtepe'deki projeden 1615 bağımsız bölümü 11.5 milyar TL'ye aldığını duyurması yatırımcısını şaşırtmıştı. İş modeline uygun olmayan, net nakdini sıfırlayan bu alışlar sonrasındaki 1 haftada endeksten % 16 daha geride kaldı. Bu olay kafamı karıştırdığından bugün gidip yerinde inceleme yaptım. Satışçısı, kontrolcüsü, yatırımcısı, konut alıcısı, işçisi vb kişilerle görüşüp bir de inşaatı yerinde inceleyince kafamda olay netleşti. Öğrendigim herşeyi paylaşamam ama birkaç gözlemimi aktarayım: *Birincisi EKGYO'nun net aktif değeri 110 milyar TL üstü. Dolayısı ile alış büyüklüğü/NAD % 10 seviyesinde. Halen başka projelerin etkisi toplama daha yüksek olabilir. *Burası bir kentsel dönüşüm projeji. Diğerleri gibi sıfırdan lüks konut yaptırıp payını almıyor. 12 bine yakın konut üretilecek ve 6500'ü hak sahiplerinin. Kalanı EKGYO müşavirliği ile satılıyordu şimdi biraz mal sahibi olmuş oldu. Alış fiyatı ise makul, 48 bin TL/m2. Satış fiyatı Ocak'tan beri zam görmemiş ve % 20 nakit indirimi ile 65-70 bin TL'ye inebiliyorlar. Şu anda küçük daireler bitmiş. (ticari blok ve millet bahçesi yanındaki bloklar henüz satışa açılmadı) Vadeli olunca % 1.59 oran ile en düşük konut finansmanı teklifleri var. Ayda 100 bin TL (Ara ödemeler var) taksitle ev sahibi olunabiliyor. Bu projede amaç elbette kar etmek ama çok kar etmek değil, Haldız Grup gibi işi bitiremeyenlerin olduğu bölgeyi ayağa kaldırmak ve tecrübe edinmek olabilir. Zaten projedeki müteahhitlerin çok ihtiyacı varmış gözükmüyor o yüzden muhtemelen bakanlık aldığı kaynağı deprem bölgesindeki müteahhitler için kullanabilir diye düşünüyorum. *1'i ticari kalanı konut toplam 18 blokluk alan, çok dipdipe. 11 bin daire (Diğer özel mütahitlerinki ile daha da yükseliyor) için 11 bin araçlık otopark var. Toplamda 50 bin kişi yaşayacak, günlük girişler de 20 bin olsa biraz kalabalık olacak diyebiliriz. Hak sahipleri kadar daire çıkarabilmek için yukarılara çıkılmış. 20-30 katlı bloklar var. En üstten biraz deniz görülebiliyor. Bölgede AVM ve yüzme havuzu yok ama her bina altına fitnes vb koyulmuş. Tam ortada 30 metre genişlikte "Prestij Cadde" olacak ve her binanın altı dükkan olduğundan cadde avm şeklinde İstanbul'un önemli noktaları arasına girecek. *Henüz teslimat yok. Özel üreticilerin yaptıklarında ise yaşam başlamış. Toz toprak içinde tabi. Çünkü inşaatlar gayet iyi ilerliyor. Video da görüldüğü üzere her binada çalışanlar var. "Helal olsun" diyorum. Müthiş bir gayret ve koordinasyon. Emeklerine sağlık. Hem hak sahiplerine hem yeni konut alanlara bu yıl bitmeden teslimatlara başlarlar gibi. 2025 sonunda da inşaatlar tümden biter deniyor. Hemen teslim deseler zaten ellerinde daire kalmaz iki güne biter. Fiyatlar, o konut segmentine göre makul çünkü. Diğer taraftan yabancılar kat mülkiyeti olmadan vatandaşlık alamadığından buraya ilgi göstermiyor. *Benim gördüğüm, bu işten EKGYO yatırımcısı zarar etmez. İyi bir kampanya ile Şirket zaten elindekileri de satıp nakde döner, yine net nakdi artar. Rölatifte geri kalması nedeniyle elinde olmayanlar için takip edilip trendi yukarı kırdığında giriş önerilebilir. Faydalı olması dileğiyle...

Yunus Kaya

216,762 views • 2 years ago

MENZİL'DE İHTİLAF NASIL BAŞLADI? Menzil, yarım asırdır gerçekleştirdiği ilim ve irşad hizmetleriyle gönüllerde yer edindi. Bu hizmetler Gavs-ı Cihan Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin sürekli üzerinde durduğu üzere; şer’i şerif, sünneti seniyye ve tasavvuf adaplarına uygun olarak yürütüldü. Gavs-ı Cihan (kuddise sirruhu) hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, çeşitli itham ve tezviratlarla anılmaya başlandı. Özellikle ilim ve irşad mekanı olan dergahlarla ilgili çeşitli iddialar ve iftiralar ortaya atıldı. Bu mekanların şahsi miras yapılmak istendiği yalanı tekrar tekrar söylendi. Bugün tezviratlara karşı hakikatleri dile getirmek, dergahların durumunu izah etmek ve “Menzil’de İhtilaf Nasıl Başladı?” sorusuna cevap bulmak için bu açıklama zaruri hale gelmiştir. Bugün yaşadığımız üzücü hadiseler, ilmi rehber edinmeyen bir iradenin tezahürüdür. Yönetme hırsı nedeniyle yıllarca biriktirilmiş öfke, ilmin rehberliğini bir kenara itmiş ve ortaya hiç kimsenin anlayamadığı ve açıklayamadığı bir tablo çıkmıştır. Sadat-ı Kiram efendilerimiz 1971 yılında Menzil’e geliyorlar. Aradan geçen yarım asırlık süreçte irşad hizmetleri nasıl bir seyir izledi? İlk yıllarda Menzil’e küçük bir cami inşaa edilmişti. Elhüseyni ailesi, uzaktan-yakından gelen misafirlerine, kendi hanelerinin mutfağından ikramlar hazırlayarak sunuyorlardı. Ziyaretçilerin sayısı arttıkça çorbahane, fırın gibi mekanlar kuruldu. Bu yıllarda başka şehirlerde dergahlar yoktu. Sofilerin sayısı arttıkça sohbet ve Hatme-i Hacegan gibi tasavvuf amellerinin yapılacağı mekanlar ihtiyaç haline gelmişti. O yıllarda iletişim ve ulaşım imkanları kısıtlıydı. Dergahlarda ilim ehli kimselerin sayısı da oldukça azdı. Bu nedenle çeşitli sorunlar yaşanıyordu. - Bazı dergahlarda ilmî, amelî ve ahlâkî konulardan çok keşif ve keramet gibi konular konuşuluyordu. - Sahih kaynak niteliği taşımayan kitaplar kaynak olarak kullanılıyordu. - Mürşid-i kâmilin, belirli sınırlarda sofilere hizmet etmesi için vekalet verdiği bazı kimseler, bu vazifeyi bir makam olarak lanse ediyor ve sofileri istismar ediyordu. - Bazı dergahlardaki görevli vekiller, birbirleriyle çekişme içine girmişti. - Birtakım kimseler dergahları ve sofileri şahsi menfaat sağlamak amacıyla kullanıyordu. - Tüm bunlar “İlimsiz tasavvuf felakete götürür.” kelamının adeta birer tezahürüydü. Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri 25 Aralık 2000 tarihinde Avrupa’dan gelen vakıf görevlilerine bir sohbet yapmıştı. Sohbet bir mektup gibi yazılı hale getirildi. Akabinde Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri, mühür mahiyetinde isminin yazılı olduğu bu mektubu Avrupa’daki ilgililere göndermişti. Bu sohbetinde Gavs-ı Cihan hazretleri vakıfların kurulmasıyla ilgili şöyle buyurmuştu: “Biz baktık, gördük ki Avrupa’da da Türkiye’de olduğu gibi adaba riayetsizlik baş göstermiştir. Yarbay yaşlandığı için bunun önüne geçemedi, geçemezdi de. Bunun önüne geçmek için biz Seyyid Mübarek’i orada vakıf kurmakla görevlendirdik. Bundan gayemiz sadece Allah’ın ve Resulullah Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) rızasını kazanmaktır” Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri aynı sohbetinde vakıf sistemin işleyişini ve önemini şöyle tarif etmişti: "Bunun için biz bu vakfı kurduk, tüzük ve emirler nasıl ise öyle hareket edeceksiniz. Kur'an Allah'a, Resulüne ve ulul emre itaat edin diyor. Seyyid Mübarek bizim emrimizdedir. O da memurlar tayin ediyor, böylece teşkilatlar oluşturuyor. Emirler böyle dağıtılıyor. Mesela iki yüz-üç yüz vekil var. Ben bir anda onların hepsine birden ulaşamam. Onlara bu şekilde yetişiliyor, talimatlar dağıtılıyor. Biz bu vakfı ancak Allah rızası için emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münker için kurduk. Adab olmazsa nispet, fuyuzat olmaz. Bu dediklerimiz olmazsa biz de siz de perişan oluruz." Sonraki 10 yılda dergahlar, zahirde ve batında bu temeller üzerine bina edildi. Rahmetli Gavsımız “Vakfı kurdum.” demeden önce “İstişare ettim” buyurmuşlardı. Dolayısıyla ülkemizin dört bir yanındaki dergahlarda istişareyle hareket edecek; ilim ve irşad hizmetlerinin daha güzel yürütülmesi adına gayret sarf edecek heyetler kuruldu. Şeriat ve adab temelleri üstünde istişare ve gayret ile yükselen dergahlar, sahih bir tasavvuf anlayışının yerleşmesini sağladı. Hizmetlerdeki gayenin irşad olduğu bilincini kalplere yerleştirdi. 20 yıl boyunca titizlikle ve büyük gayretlerle tesis edilen sistem meyvelerini veriyordu. En güzel hizmetler Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşadının son 10 yıllık bölümünde yapıldı. Rahmetli Gavsımız vakfın işleyişini nasıl tesis ediyordu? Vakfın başında kuruluşundan itibaren Gavs hazretlerinin evlatları bulunuyordu. Gavs hazretleri 30 yıllık irşadının son 20 yılında bu hizmetlerin yönetimini Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye emanet etmişti. Merhum Gavsımız mahdumu Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’yi evvela Avrupa’daki vakıfların idaresinde vazifelendirmişti. Avrupa’daki bazı dergahlarda Türkiye’dekilere benzer bazı problemler görülüyordu. Sonraki yıllarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni bu durumu şöyle ifade edecekti: “Bir tren düşünün uçuruma gidiyor. İçinde binlerce insan var. Uçuruma gittiklerini de bilmiyorlar. Onları nasıl kurtarırsınız? Tek tek ikna etmeye vaktiniz yok. Bu durumda makas değiştirirseniz ve trendeki herkesi kurtarmış olursunuz. Ama onlar bunun farkında bile olmaz.” İşte yapılan tam olarak buydu. Rahmetli Gavs hazretlerinin ilim merkezli irşad hizmetleri Avrupa’da sağlam bir itikat temeline böylece oturmuştu. Bir süre sonra Rahmetli Gavsımız Türkiye’deki vakıf yönetimini de Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye bizzat görev olarak tevdi etti. Vakıf görevini babasından alan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni tüm Türkiye’yi defalarca il il gezdi. Her işini şeffaflık ve istişare üzerine bina etti. Amaçlar güzelce anlatıldı. Böylece insanların vakfa güveni tesis edildi. Büyük hizmetler de bu şekilde mümkün oldu. Rahmetli Gavs hazretlerinin bu hizmetler konusundaki kanaati nasıldı? Merhum Gavsımız vakıfların geldiği durumdan duydukları memnuniyeti şu sözlerle ifade etmişlerdi: “İlla niyetinizi Allah rızası için yapıp bizi de ortak edin. Bizim vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor. Ama tekrar çok dikkatli olmanız gerekir. Biz çok çalıştık vakfı bu hale getirdik. Sizin de dikkatli olmanız gerekir, üzerinde duracaksınız. Niyet edin, bizim vakfımız bozulmasın. Vakıf çok güzeldir, dünya-ahiret için de çok iyidir. Hem dünya için hem ahiret için.“ “Çalışmalarınızla bize ortak olacaksınız, siz de ortak edin. İkimizin de niyeti Allah rızası için olsun.” Bu sohbetinde Gavs hazretlerinin “bizim vakfımız bozulmasın.” buyurmasının hikmeti nedir? Vakfa zarar vermek isteyenler mi vardı? O gün Gavs-ı Cihan hazretlerinin sohbetini dinleyenler vakfın neyden ya da kimden korunması gerektiğini anlayamamıştı. Ancak zaman geçtikçe o cümleler çok daha iyi anlaşıldı. Aslında bu meselenin kökü eskilere dayanıyordu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmiş olmasından rahatsızlık duyuyor ve yönetimi ele almak istiyordu. Bunun için bir gün babasına giderek vakfın yönetiminin Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile beraber kendisine verilmesini istedi. Gavs-ı Cihan hazretleri sukut etti. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni’yi yanına çağırdı. “Seyyid Saki ile birlikte vakfın yönetimini istiyormuşsunuz.” deyince Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni kendisinin bu durumdan haberi olmadığını ifade etmiş ve “Seyyid Mübarek’ten başkası yapamaz” diyerek yönetimin aynı şekilde devam etmesi gerektiğini söylemiştir. Bunun üzerine Gavs-ı Cihan hazretleri “O zaman git bunu Seyyid Saki’ye de söyle.” diyerek cevabını iletmiştir. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfın yönetimini almakla ilgili tüm çabaları ve ısrarları sonuçsuz kaldı. Vefattan sonra yaşanan gelişmelerden anlaşılan odur ki babasının bu kararlı duruşu karşında tek çaresinin vefat sonrası için hazırlıklar yapmak olduğuna kanaat getirmişti. Gavs Hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra neler yaşandı? Defin günü Menzil’de şahit olunan hadiselerin bugünle nasıl bir irtibatı var? Gavs hazretlerinin defninden sonra Menzil Külliye’sinde misafirlerin taziyeleri kabul edilmeye başlandı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, öğle namazından önce bir emrivaki ile “Ben tövbe vermeye gidiyorum” diyerek taziye alanından ayrıldı. Gavs hazretlerinin halifesi olan kardeşlerinin de kendilerine verilen irşad vazifelerini ifa etmek istediklerini duyunca öfkelendi, camideki odaya geçti. Ardından kardeşlerini de çağırdı ve bir araya geldiler. Gerçekleşen konuşmada Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “Burada tövbe vermeyin, bir müddet tövbe vermeyin.” diyerek kardeşlerinin irşad hakları üzerinde tasarrufta bulunmaya, onları engellemeye çalıştı. Bunda muvaffak olamayınca da“Ben her yerde sizden ayrılacağım.” dedi. Aynı görüşmede “Her şey babamındır.” diyerek kardeşlerinin tavırlarını öğrenmeye çalışıyordu. Kardeşleri “Şahsi bir şeyimiz yok, her şey babamızındır.” deyince detaya girmeye başladı. Bu detaylar üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni;“Bu konularda İslam hukuku ne diyorsa o olur.” diyerek daha ilk gün İslâm hukukunu işaret etmişti. Camide yapılan görüşme Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin istediği gibi gitmeyince öğle namazından sonra herkesçe malum olan o açıklamayı yapmak durumunda kaldı. Bunu bizzat yapıyor olması odadaki tavrına ters düşse de dışarıdan bakıldığında mutedil bir imaj oluşturmaktaydı. Bu mutedil görüntüden dolayı sofilerin kendisine teveccüh göstermesi pek de gerçekçi olmayan bir algının oluşmasına sebep oldu. Bir anlamda güç zehirlenmesi olarak tarif edilebilecek bu algı; tüm sofilerin her yapılan, her söylenen şeyde arkasında duracağını düşündürmüş olmalıydı. Ki, hemen ertesi gün sert söylem ve eylemler başladı. Daha önce yapılan hazırlıklar bir bir uygulanmaya başladı. Alınan koşulsuz biatlar da buna yardımcı oldu. Gavs hazretleri hayattayken ne türden hazırlıklar yapılmıştı? Bunlar nasıl hayata geçirildi? Kuşkusuz yapılan en büyük hazırlık Semerkand’ın yerine ikame edilecek yeni bir vakfın kurulmasıydı. Bu yeni vakfın ismi, Gavs-ı Cihan hazretlerinin ahirete irtihalinden 13 ay önce tescil edilmişti. İlan tarihi ve yöntemi ise defin günü oluşan algının bir tezahürüydü. Definden 1 gün sonra, Menzil ile zahiren herhangi bir ilgisi bulunmayan Ahmet Mahmut Ünlü, bu yeni vakfı sosyal medya hesabından ilan etti. İlanda bu kadar hızlı davranılması hazırlıkların daha hızlı şekilde uygulanmasını da sağlayacaktı. Gavs hazretlerinin toprağı kurumadan, yeni vakfın whatsapp grupları kuruldu. Daha ilk günlerde tüm il başkanları ilan edildi. Birkaç ay içerisinde yapılamayacak işler günler içinde yapıldı. Öyle ki “Biz zaten aylar öncesinde rabıtamızı Seyyid Saki’ye oturtmuştuk.” söylemleri dahi dile getirilir olmuştu. Ayrılıkçı sert söylemler insanlara nasıl anlatıldı? Mürşidi ahirete irtihal etmiş, gönlü yaralı sofiler adeta bir cendereye alındı. “Tasarruf ancak yaşayan mürşittedir, mürşide tam teslimiyet şarttır.” gibi tasavvufi söylemler insanların kalbi huzursuzluklarını bastırmak amacıyla kullanıldı. Öte yandan yeni mürşide koşulsuz bağlılığı güçlendirmek ve yapılan şeriatsızlıkları örtbas etmek için İslam akidesiyle bağdaşmayacak söylemler ortaya atıldı. “Bu Seyyid Saki’nin elinden tutan Allah’ın elini tutmuştur!” “Bu zat Allah’ın izniyle Efendimiz Aleyhisselam’ın himayesinde çalışıyor!” Önce anayasamız dedikleri 10 madde ilan edildi. Bu maddelerle Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşad dönemi kıyasıya eleştiriliyor, yeni vakıfla bu hatalardan dönüleceği iddia ediliyordu. Aynı metinde “Şu on yıldır yolumuzun adaplarından çok uzaklaşıldığını gördük. Gavs hazretleri üzülmesin diye sustuk.” diyorlardı. Oysa bu, gerçekle tamamen tezattı. Gerçeği bilmeyenlerin, mürşidlerine güvenmekten başka seçeneği bulunmuyordu. Nitekim bu ayrılık tasavvuf adaplarına kadar uzandı. Daha ilk günlerde kendi müntesiplerine Nakşibendi tarikatının diğer kollarının hatmelerine girmelerini de yasakladılar. Hemen ardından ise sofilerin yıllarca hizmet ettiği kurumlarla bağlarının kalmadığını ilan ettiler. Vakıftan yüz çevirdikleri halde neden ve nasıl vakıf çatısı altındaki varlıklar üzerinde hak iddia ettiler? Dile getirilen söylemlerden en serti hatta en acısı şu ifadeler olmuştur: “Gavs hazretleri öldü, vakfı onunla birlikte gömüldü.” Bu sözler kendini bilmez biri tarafından haddini aşarak söylenmiş olsa üzerinde durmaya gerek olmazdı. Fakat maalesef bu sözler Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin yaklaşımının bir tezahürü idi. Benzer bir cümle bizzat kendisi tarafından Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye söylenmiştir. Geçmişi eleştiren, yanlış bulan, alakamız yoktur diye ilanlarda bulunan bu anlayış; ne hikmetse reddettikleri kurumların mülklerinin kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu. “Kurumlarla alakamız yoktur, ama mülkleriyle alakamız vardır.” gibi trajik bir durum ortaya çıkıyordu. İlk günkü söylemleriyle bugünkü durumları arasındaki zıtlık insanlarda nasıl karşılık buluyor? “Bu dergah artık Serhendi Vakfı’na bağlandı. Dergahımızda artık kitap, dergi, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmetleri gibi hiçbir çalışma olmayacaktır. O yüzden sizi bu dergaha alamayız çünkü siz bunları yapıyorsunuz.” denilerek Semerkand gönüllüsü insanlar, yıllardır müdavimi oldukları dergahlardan atıldı. Kitaplar dergahlardan çıkarıldı; kimi yerde çöpe atıldı, kimi yerde kitap toptancılarına ve geri dönüşüm firmalarına yok pahasına satılmaya çalışıldı. Dergahlardaki tefrişata, ürünlere, değerlere el konuldu. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya çıkmış oldu. Yapılanlar sadece tefrişat, ürün ve değerlere el koymakla kalmadı. Tüm mekanlara, mümkün olan herhangi bir yolla el konulmaya çalışıldı. Bunun için kalp kırmaktan, kaba kuvvet kullanmaktan dahi geri durulmadı. Sonucunda ise -kendi ifadeleriyle- kiralık dergahların %90’ını, mülk olan dergahların %60’ını zapt ettiler. Örneğin Gavs-ı Cihan hazretlerinin sağlığında Adana’da 70’ten fazla dergah bulunuyordu. Gavs hazretlerinin vefatından sonra bu dergahların biri hariç hepsine el koydular. Kendilerinden olmayan sofilere sadece bir dergahın kalmasına dahi tahammül edemediler. Bu propagandayla merhum Gavs hazretlerini ve vakfını töhmet altına sokmaya çalışanların el koydukları bazı mülkleri satıyor olmaları ise oldukça manidardır. Örneğin Avrupa’da ilim ve irşad mekanlarına ihtiyaç çok daha fazla iken, yıllarca dergah olarak kullanılan Avrupa’daki “Ulm dergahı”, kendileri tarafından yakın zamanda satılmıştır. Aynı şekilde Gaziantep’teki derneğe ait gayrimenkul de satışa çıkarılmıştır. Bütün bunlar göstermektedir ki, mesele bir hassasiyet meselesi değildir. Hasılı öne sürdükleri tüm argümanlar, insanların akıllarını ve duygularını manipüle etmek ve böylece mülkleri ele geçirmek için ifade edilen sloganlardan ibarettir. Bazı yerler ve konularla ilgili dava açılarak mahkeme sürecinin başlatıldığını görüyoruz. Açılan bu davalar bize ne anlatıyor? Dergahların durumlarıyla ilgili ortaya çıkan bir ihtilafın aslında İslam hukukuna göre çözüme kavuşturulması gerekir. Ancak süreç maalesef; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Şeriata göre olursa şeriatla; olmazsa devletin kanunlarına göre; onunla da olmazsa orman kanunlarıyla… Mutlaka hakkım olanı alacağım.” söylemine paralel şekilde ilerlemiştir. Üstelik hakkı olduğunu söylediği şeyin sınırlarını kendisinden başkası da bilmemektedir. Bugüne kadar Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, sürecin daha kötü noktalara gitmemesi adına sükût etmişler, sofilerine de sabrı ve sükûtu tavsiye etmişlerdir. Onların birlik-beraberliği ve Gavs hazretlerinin meşrebini muhafaza etmek için ortaya koydukları bu çaba, her seferinde tam zıddı bir tutumla karşılık bulmuştur. Hukuki bir zemine yaslanmayan meselelerle ilgili hukuk önünde hak aramaya kalkışmaları net bir zarar verme çabasından ibarettir. “Bana yar olmayan kimseye olmasın”yaklaşımı onları sonunda bu hale getirmiştir. Öyle ki Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin oğlu Seyyid Yakup Elhüseyni babasından naklen Avrupa’daki dergahların Semerkand’da kalacağına gayrimüslimlerin resmi kurumlarına kalmasının daha iyi olacağını söylemekten imtina etmemiştir. Bu dergahlar kime aittir? Şahsi miras yapılıp satılmak isteniyor denmesinin nedeni nedir? İlk olarak bilinmesi gerekir ki bugüne kadar Elhüseyni ailesinin hiçbir ferdinin dergahların mülkiyetiyle ilgili bir gündemi olmamıştır. Doğal olarak hiçbir sofinin de bu konuyla ilgili bir gündemi yoktu. Herkes kardeşçe bu yapıları kullanıyor, ilim ve irşad hizmetleri tek gündem olma vasfını koruyordu. Bu konuyla ilgili ihtilaf Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dergahların yönetimini kendi uhdesine alma girişimleri ile ortaya çıkmıştır. Sürecin başında kendisine gösterilen teveccüh bunun kolay bir şekilde yapılacağı gibi bir vehme kapılmasına neden olmuştur. Dolayısıyla bu mülkler ile ilgili ilk günlerde ifade ettiği ile bugün dile getirilen “ümmetin malı” söylemi arasında ciddi tezatlar bulunmaktadır. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin defin günü kardeşleriyle yaptığı görüşmede“Her şey babamın!”demiştir. İlerleyen süreçte görevlendirilen hoca heyeti kendisine bu mülklerin durumu hakkında görüşünü sorduklarında verdiği cevap şu şekildedir:“Vakıf, şirket, dernek ne varsa miras malıdır. Ne yapılmışsa Gavs-ı Sani adına yapılmıştır.” Kendileri tarafından paylaşılan uzun görüşme kaydındaki bu ifadeler “ümmetin malı” söylemiyle taban tabana zıttır. Bu da “ümmetin malı”söylemini bir aparat olarak kullandıklarını gözler önüne sermektedir. Neticede “Bunlar ümmetin malı, biz de ümmet malının koruyucularıyız. Dolayısıyla buralar bizimdir.”gibi garip yaklaşımla hareket etmektedirler. Bu usulsüz söylem ve yöntemlerle insanların dini duyguları istismar edilmiştir. Bu dergâha gönül veren masum insanları kendi görüşlerinin fedaisi olması için açıkça yanlı ve yanlış yönlendirmişlerdir. Sofilerin akılları karıştırılmış, omuzlarına ağır bir yük yüklenmiş, gönülleri bulandırılmıştır. Yine aynı beyanlarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin konumuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır. “Gavs hazretleri zamanında tek yetkili Seyyid Mübarek’ti. Şimdi kayyum olarak orada bulunuyor. Bizim tek muhatabımız Seyyid Mübarek’tir. Çünkü her şeyi o biliyor ve her şey ondaydı. Bizi ikna edip hakkaniyetli bir şekilde paylaştırması lazım. Biz sorumlu olmuyoruz, tek sorumlu Seyyid Mübarek’tir.” Lakin başlarda kabul ettiği bu yetkiyi, çok kısa süre sonra inkar etti. Bahsettiği hakkaniyetli yaklaşımı göstermesine fırsat tanımadı. Kendi söylediklerini reddederek meseleyi daha karmaşık hale getirdi. Anlaşılan o ki, mesele hakikatin tecelli etmesi değil. Zaman içerisinde değişen söylemler, başvurulan yöntemler ve gelinen nokta bunu açıkça göstermektedir. Öyleyse mesele tam olarak nedir? Sürecin başından beri asıl niyet “her yolu mübah gören bir anlayışla” irşad mekanı olan dergahları ve bunlara bağlı olan kurumları ele geçirmektir. Çoğunda sağlanan bu hakimiyete rağmen kalanlarla ilgili de çirkin yöntemler izlenmiştir. Gavs hazretlerinin hizmetlerini Semerkand çatısı altında devam ettiren evlatları ile ilgili yalanlar, iftiralar ve karalama kampanyaları başlatılmıştır. “Ümmetin malını miras yaptınız.” gibi sloganlar ve basına manşet sipariş edercesine ağır ithamlar kullanılmıştır. Elhüseyni ailesinin fertleri bu ithamları net bir şekilde reddetmesine rağmen bu yalanlar tekrar tekrar gündeme getirilmiştir. Meselenin en dikkate şayan kısmı ise iki vakfın senedinin karşılaştırılmasında ortaya çıkmaktadır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına müteakip gelen tepkiler üzerine senette değişiklik yapıldığı ifade edildiyse de Serhendi Vakfı tarafından kurumsal bir beyanat yapılmış değildir. Semerkand Vakfı’nın vakıf senedinde ise vakfın sona ermesi durumunda varlıkların aynı amaçla hizmet eden başka bir STK’ya devredileceği belirtilmiştir. Vakıf senetleri üzerinden yapılacak bir inceleme bile şahsi miras derdinde olan tarafın hangisi olduğunu göstermeye yetecektir. Atılan iftiraların tam tersinin vuku bulmuş olması ise ibretliktir. Gavs hazretlerinden günümüze intikal eden dergahlara baktığımızda nasıl bir tablo görüyoruz? Kendilerinin ifade ettiği üzere kiralık yerlerin tamamına yakını, mülk olan dergahların ise yarısından fazlası Serhendi’nin elindedir. Geriye kalan az sayıdaki dergahta Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini sürdürmeye çalışmıştır. Ellerinde kalan az sayıdaki mekanlar sofilere yetmediğinden iki yıllık süreçte, çoğu kiralık olan, yeni dergahlar açılmıştır. Bunların toplam sayısı 1500’den fazladır. Serhendi’nin yeni dergah açmaya ihtiyaç duymadığı gibi kiralık olan dergahların bazılarını kapattığı da bilinmektedir. Hal böyle olunca bir tarafın ihtiyacından fazlasını aldığı, bir tarafın ise ihtiyaca rağmen mağdur edildiği aşikardır. Buna rağmen ele geçiremedikleri dergahlarla ilgili agresif tutumlarının hiçbir izahı olamaz. İlim ve irşad mekanı olan dergahların şer’i durumunun iki yıldır neticelenmemesinin sebebi nedir? İki yıllık süre zarfında meselenin olması gerektiği gibi İslam hukukuna göre çözülmesi için birçok yol denenmiştir. İlk olarak üç mürşidi temsilen birer molla görevlendirilmiş, konu görevli mollalar tarafından detaylıca tetkik edilmiş ve yaklaşık bir aylık çalışmanın ardından netice taraflara ilan edilmişti. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kendi görevlendirdiği molla dahil hepsinin imzaladığı bu çalışmayı kabul etmedi. Esah görüşe göre ve ittifakla varılan netice yerine tarafları olan bir meselede kendi içtihadıyla hareket edeceğini ilan etti. Bu durum ihtilafların fitneye dönüşmeden çözüleceğine dair umutları boşa çıkarmıştır. Sürecin başında Elhüseyni ailesi arasında farklı zamanlarda çeşitli görüşmeler yapılmıştır. Maalesef Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu görüşmelerde yapıcı bir tutumdan uzak bir yaklaşım sergileyerek ihtilaflı meselelerin daha karmaşık hale gelmesine sebebiyet vermiştir. Sürecin devamında ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni görüşme taleplerini dahi karşılıksız bırakmıştır. Akamete uğratılan bir diğer çözüm çabası da Gavs-ı Cihan hazretlerinin en yaşlı halifesi olan Seyda Molla Abdurrahman’ın hakemliğine başvurulmasıdır. Seyda’nın medresesinde gerçekleştirilen görüşmelerin başlarında Serhendi heyeti çeşitli bahaneler öne sürerek görüşmelerden çekilmiştir. Son olarak Gavs-ı Cihan hazretlerinin üç halifesinin hakemliğine başvurulmuş, kendilerine imzalı yetki verilmiştir. Büyüklerimiz, heyete her fırsatta “Siz bu konuda tam yetkili bir heyetsiniz. Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyye ölçüsünde ne gerekiyorsa onu yapınız.” demişlerdi. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, heyetin çalışmalarının gidişatından kaygılandığı için hakem heyetine yönelik sert söylemler ve ithamlarla birlikte herkesin önünde verdiği yetkiyi özel bir görüşmede geri almıştır. Bu nedenle hakem heyeti meseleyi çözüme kavuşturamadan köyden ayrılmak durumunda kalmıştır. Böylece tüm sofileri fitnenin son bulacağına dair umutlandıran, Menzil’e yakışır şekilde sorunların İslam hukukuna göre çözüleceği bir süreç daha akamete uğratılmıştır. Bugün hala saf bir niyetle, karlı-zararlı çıkma kaygısından uzaklaşarak İslam hukukuna başvurulsa ve hükme rıza gösterilse mesele kolayca çözülecektir. İki yıldır süren bir ihtilaf tüm çabalara rağmen çözülemiyorsa, taraflardan birinin çözüm istemediğini anlamak zor olmasa gerektir. Büyüklerimiz bu fitnenin ortadan kaldırılması için aynı çağrıyı tekrar tekrar yapmaktadır. Menzil’e yakışan ilim ve irşad hizmetleriyle anılmaktır. Büyüklerimiz müslümanların bunca sıkıntısı varken bu sıkıntılara derman olmak için çalışmak yerine yeni sıkıntıların odağı haline gelmekten hicab duymaktadırlar. Bu konuda sorumluluğu olan herkesin safi niyetle elinden gelen gayreti göstermesini talep etmektedirler. Allah Teâlâ’dan niyazımız bu fitnenin tez zamanda ortadan kalkmasıdır. Bu da meselenin İslâm hukuku temelinde ele alınmasıyla mümkündür. Zira ömrü ilim ve irşad hizmetleriyle geçmiş büyük bir zat olan Rahmetli Gavs hazretlerine ve onun evlatlarına yakışan da budur. #menzil #tarikat #tasavvuf

Menzil Yolu Teyit

92,425 views • 11 months ago

Biz ne dedik, ne istedik; ❗️Onlar taşerondu, herhangi bir kriter aranmadan, formalite sınavlarla kadro aldılar, TYP’liler kurayla geldiler; sınavla atanan bizlerle aynı işi yaptılar; 👉🏻LİYAKAT değersizleştirilmemeli, dedik. ❗️Denetimli Serbestlik kapsamında kamu yararına çalışmakla CEZALANDIRILAN MAHKUMLAR da bizimle aynı işi yaptılar; 👉🏻Memur, CEZA konusu işle görevlendirilmemeli SAYGIN olmalı, dedik. ❗️Memur her türlü getir-götür işinde görevlendirilirken Sınavsız kadro alan birçok işçi masa başı görevlendirildi, ❗️Mesleki yeterlilik, diploma kriterleri ile atanan arkadaşlarımız görev belirsizliğiyle haksızlığa ve baskıya maruz kaldı; 👉🏻EĞİTİM değersizleştirilmemeli, dedik. ❗️İşçilerin maaşları ve özlük hakları bizden iyi hale geldi; 👉🏻ADALET bunun neresinde, dedik. ❗️Onlar zaten saygındı, formalite sınavlarla kariyer yaptılar; 👉🏻Bize GYS açılmadı, açılsa yeterli kadro verilmedi, kadro-dereceye takıldık ya da mülakatlarda elendik. ❗️Onların zaten ek göstergesi vardı daha iyi hale geldiler; 👉🏻Bize, faydalanamayacağımız göstermelik gösterge verildi. ❗️Onların ne iş yapacağı her zaman belliydi, yükleri azaldı. 👉🏻Biz amirimizin iki dudağı arasında, yükümüze yük katılarak savrulmaya devam ediyoruz. Velhasıl; HERKES HAK SAHİBİYDİ, ÜZERİNE KOYDULAR! Peki ne istedik? SADECE VERİLEN SÖZLERİN YERİNE GETİRİLMESİNİ.. Ne oldu? Hiçbir şey.. #YardımcıHizmelerSınıfı’nın eli yine boş kaldı; 18 senedir olduğu gibi.. Sitem etmek bile anlamını yitirdi; Gerçekten üvey evlatmışız! #YardımcıHizmetlerSınıfı Recep Tayyip Erdoğan Devlet Bahçeli Dr. Fatih Erbakan Fuat Oktay Mustafa Elitaş Yılmaz TUNÇ Numan Kurtulmuş Binali Yıldırım Dr. Leyla Şahin Usta 🇹🇷 @yilmaz_ismet58 yavuz atar Ahmet Selim Köroğlu Mustafa Akış Oktay SARAL cemil ertem Mehmet Uçum Prof. Dr. Yalçın Akdoğan🇹🇷 Vedat Bilgin ERTUĞRUL SOYSAL Faruk Özçelik Dr. Hasan SERT Hayati Yazıcı Metin KÜLÜNK M. Mücahit Küçükyılmaz🇹🇷 🇩🇿 🇦🇿 Belgin Uygur 🇹🇷 İbrahim Kalın Hasan Doğan Y. Tuğrul TÜRKEŞ Doç. Dr. Hulki Cevizoğlu Mehmet Ali Çelebi İsmail Faruk Aksu Mustafa Kalaycı Yaşar Yıldırım Erkan Akçay Sadir Durmaz 🇹🇷 @TamerOsmanaaol1 İsmet Büyükataman Feti Yıldız Prof. Dr. Mevlüt KARAKAYA🇹🇷 M.Bilal AYDIN Nevin Taşlıçay Memur-Sen Ali YALÇIN Büro Memur-Sen Yusuf YAZGAN Türkiye Kamu-Sen Önder Kahveci Talip Geylan Türk Büro-Sen Türkeş Güney

Yardımcı Hizmetler Sınıfı Platformu

32,578 views • 3 years ago