Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

birbirlerinde durulmaları..

20,624 views • 18 days ago •via X (Twitter)

0 Comments

No comments available

Comments from the original post will appear here

Related Videos

“Birbirlerinin yarasıydılar, yine de şifayı birbirlerinde aradılar..” Konuşmanın en dikkat çekici yeri başlangıç, Ben senin için dünyanın öbür ucuna gelirim. Bu cümle Harvard konuşmasının gölgesinde kalıyordu. Aslında sahnenin duygusal merkezlerinden biri bile olabilirdi. Çünkü dünyanın öbür ucu mesafe değil, fedakarlığın ölçüsü olarak kullanılıyordu. “Nereye gidersen git, gelirim” anlamı taşıyordu.. Konuşmanın görünen konusu olan Harvard’a gitme kararı ile alttaki asıl konu olan ayrılık korkusu arasındaki fark. Eleni’nin tarafında konuşma oldukça netti. “Ben kendi geleceğimi düşünmeliyim.” “Harvard’a gidiyorum ben.” “Sağlık ocağı beni kesmiyor.” Bunlar mantıklı gerekçeler gibi görünse de aslında Eleni kendini ikna etmeye çalışıyordu. Çünkü konuşmanın başında, “Ben annemi arıyordum. Biliyorsun.” diyerek hayatında yaşadığı kırılmaları hatırlatıyordu. Annesini bulma süreci, kaçırılma travması ve yaşadığı belirsizlikler onu artık kendi yolunu çizmeye itmiş gibi duruyordu. Harvard burada sadece bir okul değil; kendi hayatını sahiplenme arzusu. Oruç’un tarafı ise farklı. O, Harvard’ın kendisini tartışmıyor. Sürekli geride kalacak insanları konuşuyor. Onlar sensiz yapamaz, dayanamaz. Bu önemli. Çünkü bazen bir insan gitmesini istemediği kişiye doğrudan “Gitme” diyemez. Bunun yerine başkalarını öne sürer. Oruç’un cümlelerinde biraz bu hissediliyor. Sanki “Ben sensiz ne yaparım?” demek yerine “Onlar sensiz ne yapar?” diyordu.. Gidecek mi gitmeyecek mi?” sorusundan çok, gitme kararını ilk kiminle paylaştığıydı dikkatimi çeken. Eleni gerçek ailesini bulmuş. Bunu Oruç’a söylememiş. Ama Harvard’a gitme fikrini de anne babasına değil, Oruç’a söylemiş. Eleni ne kadar kırgın olursa olsun, hayatındaki en önemli kararları hala Oruç’un bilmesini istiyor. Çünkü insan gerçekten kopardığı kişiye önce gidip geleceğini anlatmaz. Özellikle ailesine söylemeden gidip ona söylemesi, Oruç’un hala hayatındaki en özel kişilerden biri olduğunu gösteriyordu. Ben bu köyde bir doktora aşık oldum.. Çok büyük bir an aslında. Çünkü Eleni ilk kez duygusunu saklamıyordu. Üstelik bunu bir başkasına anlatmıyor; doğrudan o duygunun sahibinin karşısında söylüyor. Oruç’un adını anmıyor ama aslında herkesin bildiği gerçeği dile getiriyor. Bu cümlede beni etkileyen şey aşkın kendisi değil, sadeliği. Sanki Eleni uzun zamandır içinde taşıdığı bir şeyi sonunda masanın üzerine bırakıyor. Ve hemen ardından o aşkın karşılık bulmayacağına inandığını söylüyor. İşte orada insanın içi burkuluyor. Çünkü Eleni’nin derdi “Acaba beni seviyor mu?” değil artık. O aşamayı geçmiş.. Sanki kendini çoktan ikna etmiş, “Ben sevdim ama o beni seçmeyecek.” Bu yüzden sözlerinde umut değil, kabulleniş vardı. Eleni’nin istediği şey küçüldükçe aslında trajedi büyüyordu.. Bir insan sevdiği adamdan ömür istemeyi bırakıp bir gün istemeye başlamışsa, umudunun ne kadar azaldığını anlarsın. Eleni o gün Oruç’tan aşk istemedi. Çünkü aşkın zaten orada olduğunu biliyordu. Sorun buydu. Oruç’un onu sevmediğinden korkmuyordu. Oruç’un onu sevip de seçmeyeceğinden korkuyordu. Ve insanın kalbini kıran şey çoğu zaman sevgisizlik değildir. Sevilip seçilmemektir.. Eleni’nin istediği şey, Bir ömür değil, bir gelecek değil, bir gün. Sadece bir gün.. Bu sahneyi izlerken insanın boğazını düğümleyen yer burası. Çünkü bir kadın sevdiği adamdan sadece bir gün istiyorsa O adamdan umudunu yavaş yavaş kesmiş demektir. Eleni’nin “bir gün” istemesi sıradan bir romantik istek gibi durmuyordu. Çünkü burada mesele sadece sevdiği adama kavuşamamak değil. Aynı zamanda sevdiği adam tarafından derinden hayal kırıklığına uğramış olmak.. #orel

PSİKOLOGROZA

28,188 views • 9 days ago

Bir zamanlar aynı gökyüzünün altında, fakat bambaşka dünyaların içinde yaşayan iki kalp vardı: Alya ve Cihan. Onların hikâyesi bir buluşma anından ibaret değildi; bir yangının kıvılcımıydı, bir nehrin taşkını, bir rüzgârın kaybolmuş yaprağıydı. Alya, sessizliğin içinde yankı bulan bir çığlık gibiydi. Kendi yaralarına dokunmadan, başkalarının acısını taşımayı seçmişti. Onun gözlerinde derin, tarifsiz bir hüzün vardı; sanki geçmişten kalan tüm gölgeler orada saklanıyordu. Cihan ise, hayata meydan okuyan bir başkalık taşıyordu. Sert görünen kabuğunun altında, aslında incinmiş bir çocuk kalmıştı. İşte bu yüzden, onlar birbirlerinde kendi eksik parçalarını bulmuşlardı. Alya ve Cihan’ın yolları kesiştiğinde, gökyüzü bile sessizce tanıklık etmişti. O anın sıradan bir karşılaşma olmadığını, yıldızlar çoktan fısıldamıştı. Çünkü onların buluşması, yıllar boyu biriktirilmiş suskunlukların, gözyaşlarının ve özlemlerin kesişim noktasındaydı. Alya, bir rüzgâr gibi savrulmuştu hayatta. Çocukluğundan beri taşıdığı kırgınlıklar, kalbinde derin izler bırakmıştı. Gözlerinin içine bakan herkes o karanlık izleri göremezdi, ama Cihan gördü. Çünkü Cihan’ın kendi kalbinde de benzer izler vardı. O da savaşlarla, yıkımlarla, sessiz isyanlarla büyümüştü. İşte bu yüzden, onların göz göze geldiği ilk anda birbirlerini tanımaları tesadüf değildi; bu, kaderin çok eski bir anlaşmasıydı. Cihan’ın sesi ilk kez Alya’nın kalbine dokunduğunda, içindeki tüm buzlar eridi. Sanki yıllardır kilitli duran bir kapı açılmış, unuttuğu çocukluk şarkıları yeniden yankılanmıştı içinde. Alya’nın gülüşü ise Cihan’ın karanlığında çakan bir şimşek gibiydi. O gülüş, ona yaşamın hâlâ umut barındırdığını, hiçbir şeyin tamamen kaybolmadığını hatırlattı. Ama aşkları kolay taşınacak bir yük değildi. Her adımda sınandılar. Ayrılıklar, yanlış anlaşılmalar, toplumun ağırlığı, geçmişin gölgeleri… Hepsi onların üzerine çöktü. Bazen bir suskunluk, en keskin bıçaktan daha derin kesti aralarındaki bağı. Bazen de tek bir bakış, en karanlık anlarında onları yeniden hayata bağladı. Aşkları, sıradan bir sevinç ya da telaş değildi. Daha çok, iki yabancının aynı rüyada karşılaşması gibiydi; kaderin incecik bir iplikle ördüğü, kopmaya direnen bir bağ… Her bakışmaları, bir şiirden sızmış dize gibi ağırdı. Her suskunlukları, kelimelerden daha çok şey anlatıyordu. Onlar, birbirinin gözlerinde ev bulmuş iki sürgündü. Ama aşkları kolay değildi. Her adımda fırtınalar, her nefeste engeller vardı. Dünyanın ağırlığı onların omuzlarına çökerken, kalplerinde taşıdıkları sevgi daha da büyüyordu. Çünkü gerçek aşk, zorluklarla büyüyen bir çiçekti; karanlığın içinden doğan bir ışık, yıkıntılar arasında filizlenen bir hayat. Cihan’ın elleri Alya’nın ellerine dokunduğunda, zaman bir anlığına duruyordu. Sanki dünya onların etrafında susuyor, sadece kalplerinin atışı duyuluyordu. O anlarda geçmişin kırıkları bile anlamını yitiriyor, yaralar kapanıyor, gelecek ise sonsuz bir ihtimale dönüşüyordu. Ve belki de en dokunaklı olan şuydu: Onların aşkı sadece birbirlerine duydukları özlem değildi; aynı zamanda kendilerini bulma çabasıydı. Alya, Cihan’ın yanında çocukluğunu geri kazanıyor, Cihan ise Alya’nın gözlerinde özgürlüğünü buluyordu. Birbirlerini sevdikçe, kendi kayıp yanlarını da iyileştiriyorlardı. Bazen bir veda, bazen bir kavuşma… Bazen yürekten kopan sessiz çığlıklar, bazen de küçük umut kıvılcımları… Ama ne olursa olsun, onların hikâyesi hep derindi, hep dokunaklıydı. Çünkü Alya ile Cihan’ın aşkı, basit bir karşılaşma değil, ruhların birbirine açılan kapısıydı. Ve belki de bu yüzden, onların hikâyesi sıradan bir aşk hikâyesi değil, zamanın ötesine geçecek bir destandı: İki kalbin yan yana yürürken, birbirine hem sığınak hem de sonsuzluk oluşunun destanı… #UzakŞehir • #CihAl

Bihter 👒

14,062 views • 9 months ago