正在加载视频...

视频加载失败

Bitlis Tatvan’da bir baba… Yoksullukla mücadele ediyor; biri ağır engelli iki evladı ile bir göz odanın içinde hayata tutunmaya çalışıyor. Evin içinde içme suyu akacak bir musluk bile yok. Üstelik ailenin annesi de şu anda hastanede tedavi görüyor. Bir yanda hastalık, bir yanda yoksulluk, bir yanda çaresizlik… Ve onların...

273,269 次观看 • 8 个月前 •via X (Twitter)

0 条评论

暂无评论

原始帖子的评论将显示在这里

相关视频

Beyefendiyi tebrik ediyorum. Hani şu meşhur söz var ya: “Hobiniz işiniz olursa asla yorulmazsınız.” İşte burada, o vecizenin teoriden çıkıp pratikte terlemiş, üstüne bir de parlak cilâ çekilmiş hâlini görüyoruz. Adam, hayatta iki şeyi aynı anda başarmış, bir yandan BDSM kültürünü doya doya yaşamak, öte yandan “şifacı” kimliğiyle insanlara yardım etmek… Hatta insan ister istemez düşünüyor, eminim ki bilâbedel yapıyordur. Çünkü bazı insanlar yardım etmeyi “mesai” sanmaz; bazıları da “mesai”yi yardıma çevirir. Bu beyefendi ikinci kategori. Muhatabın hâli ise… Çok ıztırap çektiği belli. Öyle “biraz zorlandım” ıztırabı değil, daha çok “hayat beni üç vardiya çalıştırdı” ıztırabı. Caraskal’ın ucundaki feryatlar, odanın içine akustik bir düzenleme gibi yayılıyor, adeta bir melodi. Böyle hani bazı şarkılar vardır, sözleri acıklı ama ritim oynatır… Burada da durum o… Feryat var, ıztırap var, ama ortamın genelinde sanki bir “memnuniyet yönetimi” kurulmuş. Herkes memnun. Herkesin rolü net. Kimse “Bu toplantının ajandası neydi?” diye sormuyor, ajanda zaten tavanda. Ve üçüncü kişi… Ah, üçüncü kişi! O hep kritik figürdür. İnsan ilişkilerinde de, hayatta da, kameranın görmediği yerde de… Ortamın enerjisine kayıtsız kalmayarak mutluluğunu yüzüne yansıtıyor. Yani “ben burada tesadüfen bulunuyorum” soğukluğu yok. Tam tersine, yüzünde o ifade: ‘Demek ki hayat, doğru ekosistemde yaşanınca böyle oluyor. Bir çeşit sessiz onay, bir çeşit “iyi ki geldik” gülümsemesi. Netice? Bir yanda “hobi-iş” birleşiminin zirvesi; bir yanda şifa niyetiyle yapılan bir hizmet, diğer yanda caraskal ucunda melodik feryatlar… Ve sonuçta herkesin ortaklaştığı tek bir gerçek var; Doğru organizasyon, doğru enerji, doğru rol dağılımı… İnsan bazen kendini bile şaşırtacak kadar ‘uyumlu’ yaşayabiliyor.

Can Yılmaz

71,630 次观看 • 6 个月前

Bir zamanlar aynı gökyüzünün altında, fakat bambaşka dünyaların içinde yaşayan iki kalp vardı: Alya ve Cihan. Onların hikâyesi bir buluşma anından ibaret değildi; bir yangının kıvılcımıydı, bir nehrin taşkını, bir rüzgârın kaybolmuş yaprağıydı. Alya, sessizliğin içinde yankı bulan bir çığlık gibiydi. Kendi yaralarına dokunmadan, başkalarının acısını taşımayı seçmişti. Onun gözlerinde derin, tarifsiz bir hüzün vardı; sanki geçmişten kalan tüm gölgeler orada saklanıyordu. Cihan ise, hayata meydan okuyan bir başkalık taşıyordu. Sert görünen kabuğunun altında, aslında incinmiş bir çocuk kalmıştı. İşte bu yüzden, onlar birbirlerinde kendi eksik parçalarını bulmuşlardı. Alya ve Cihan’ın yolları kesiştiğinde, gökyüzü bile sessizce tanıklık etmişti. O anın sıradan bir karşılaşma olmadığını, yıldızlar çoktan fısıldamıştı. Çünkü onların buluşması, yıllar boyu biriktirilmiş suskunlukların, gözyaşlarının ve özlemlerin kesişim noktasındaydı. Alya, bir rüzgâr gibi savrulmuştu hayatta. Çocukluğundan beri taşıdığı kırgınlıklar, kalbinde derin izler bırakmıştı. Gözlerinin içine bakan herkes o karanlık izleri göremezdi, ama Cihan gördü. Çünkü Cihan’ın kendi kalbinde de benzer izler vardı. O da savaşlarla, yıkımlarla, sessiz isyanlarla büyümüştü. İşte bu yüzden, onların göz göze geldiği ilk anda birbirlerini tanımaları tesadüf değildi; bu, kaderin çok eski bir anlaşmasıydı. Cihan’ın sesi ilk kez Alya’nın kalbine dokunduğunda, içindeki tüm buzlar eridi. Sanki yıllardır kilitli duran bir kapı açılmış, unuttuğu çocukluk şarkıları yeniden yankılanmıştı içinde. Alya’nın gülüşü ise Cihan’ın karanlığında çakan bir şimşek gibiydi. O gülüş, ona yaşamın hâlâ umut barındırdığını, hiçbir şeyin tamamen kaybolmadığını hatırlattı. Ama aşkları kolay taşınacak bir yük değildi. Her adımda sınandılar. Ayrılıklar, yanlış anlaşılmalar, toplumun ağırlığı, geçmişin gölgeleri… Hepsi onların üzerine çöktü. Bazen bir suskunluk, en keskin bıçaktan daha derin kesti aralarındaki bağı. Bazen de tek bir bakış, en karanlık anlarında onları yeniden hayata bağladı. Aşkları, sıradan bir sevinç ya da telaş değildi. Daha çok, iki yabancının aynı rüyada karşılaşması gibiydi; kaderin incecik bir iplikle ördüğü, kopmaya direnen bir bağ… Her bakışmaları, bir şiirden sızmış dize gibi ağırdı. Her suskunlukları, kelimelerden daha çok şey anlatıyordu. Onlar, birbirinin gözlerinde ev bulmuş iki sürgündü. Ama aşkları kolay değildi. Her adımda fırtınalar, her nefeste engeller vardı. Dünyanın ağırlığı onların omuzlarına çökerken, kalplerinde taşıdıkları sevgi daha da büyüyordu. Çünkü gerçek aşk, zorluklarla büyüyen bir çiçekti; karanlığın içinden doğan bir ışık, yıkıntılar arasında filizlenen bir hayat. Cihan’ın elleri Alya’nın ellerine dokunduğunda, zaman bir anlığına duruyordu. Sanki dünya onların etrafında susuyor, sadece kalplerinin atışı duyuluyordu. O anlarda geçmişin kırıkları bile anlamını yitiriyor, yaralar kapanıyor, gelecek ise sonsuz bir ihtimale dönüşüyordu. Ve belki de en dokunaklı olan şuydu: Onların aşkı sadece birbirlerine duydukları özlem değildi; aynı zamanda kendilerini bulma çabasıydı. Alya, Cihan’ın yanında çocukluğunu geri kazanıyor, Cihan ise Alya’nın gözlerinde özgürlüğünü buluyordu. Birbirlerini sevdikçe, kendi kayıp yanlarını da iyileştiriyorlardı. Bazen bir veda, bazen bir kavuşma… Bazen yürekten kopan sessiz çığlıklar, bazen de küçük umut kıvılcımları… Ama ne olursa olsun, onların hikâyesi hep derindi, hep dokunaklıydı. Çünkü Alya ile Cihan’ın aşkı, basit bir karşılaşma değil, ruhların birbirine açılan kapısıydı. Ve belki de bu yüzden, onların hikâyesi sıradan bir aşk hikâyesi değil, zamanın ötesine geçecek bir destandı: İki kalbin yan yana yürürken, birbirine hem sığınak hem de sonsuzluk oluşunun destanı… #UzakŞehir • #CihAl

Bihter 👒

14,062 次观看 • 11 个月前

Refaha Yürüyen Vicdan: Çocuklarımızın Yüzüne Bakmak İstiyorsak Kahire’de güneş, sabahın ilk saatlerinde bile bir keder gibi doğuyordu. Tozlu sokaklardan geçip Refah’a uzanan kalabalık bir yürüyüş başlamıştı. Herkesin adımlarında başka bir hikâye, başka bir suskunluk vardı. Kalabalık büyüktü ama sessizlik daha büyüktü. Bu sessizlik, utancın ve vicdanın ortak diline dönüşmüştü. İnsan bazen konuşarak değil, yürüyerek anlatır içindeki feryadı. Yürüyüş esnasında kalabalığın içinde, yüzünde ne medya kimliği ne de ülke rozeti taşıyan bir kadınla göz göze geldim. Adı Stella’ydı. Almanya’dan geldi. Elinde yalnızca bir su şişesi ve yorgun bir sırt çantası vardı. Ona kim olduğunu sormadım; ama neden burada olduğunu, durduğu yer, taşıdığı ifade zaten sessizce anlatıyordu. Sadece birkaç kelime etti, ama o kelimeler kalabalığın uğultusunda yankı oldu: “Bu hayatta çok kötü şeyler oluyor. Eğer çocuklarımızın yüzüne bakmak istiyorsak, sessiz kalamayız. Almanlar, Türkler… artık kim olduğumuzun önemi yok. Herkes burada çünkü herkes her şeyi görüyor. Elimizde telefonlar var, görüntüler var… Ama evde oturup kahvemizi içmeye, işe gitmeye devam edemeyiz. Böyle şey olmaz. Ayağa kalkmak lazım. Çünkü çocuklar ölüyor… Anneleri, babaları ölüyor...” Stella bir gazeteci değildi o gün. Haber yapan değil, acıyı taşıyan bir insandı. Belki de en gerçek habercilik artık kalbiyle yürümekten geçiyordu. Sessizce yürüyen insanların gözlerinde, anlatılamayan bir yük, bastırılmış bir haykırış vardı. Refah’a atılan adımların arasında yalnızca Ortadoğu’dan insanlar yoktu. İspanyol bir çift, ellerinde zeytin dalı taşıyordu. Kanada’dan gelen bir kadın gözyaşlarını mendiline değil, küçük bir çocuğun oyuncak ayısına siliyordu. Her birinin ortak bir yarası vardı: Görmek. Ve artık hiçbir şey olmamış gibi yaşayamamak. İnsan bazen kendi acısına bile yabancılaşır. Ama bu yürüyüşte insanlar birbirinin acısına yabancı değildi. Herkesin kalbinde, başkalarının çocukları için atan bir parça. Herkesin omuzunda, dünyanın başka ucundaki bombalanmış bir evin tuğlası. Kimileri sustukça içten içe yanıyor, kimileri ağlamayı bile unutur hale gelmişti. Bu yürüyüş, Gazze için yürünüyordu. O coğrafyada bombaların altında kalan çocuklar, enkazdan sağ çıkamayan anneler, göz göre göre susulan, görmezden gelinen bir vahşetin ortasındaydılar. Kalabalık; Gazzeli çocukların, annelerin, insanların hayatta kalabilmesi için yola düşmüştü. Bu yürüyüş, onların sesi olma gayretiydi. Gazze artık yalnız değildi. Bu kalabalık, o acının yalnızca bir ülkeye, dine ya da sınıra ait olmadığını gösteriyordu. Alanda Müslümanlar kadar Hristiyanlar da vardı. agnostikler de... Farklı kıtalardan, inançlardan, geçmişlerden gelen insanlar tek bir duyguda birleşmişti: Vicdan. Toprağın sıcağı, bedenin yorgunluğuyla birleşiyordu ama kimse durmak istemiyordu. Çünkü bu yürüyüş sadece Refah’a değil; insanlığın kendine dönüşüydü. Kalabalık, yeryüzünde hâlâ kalmış azıcık merhametin izini sürüyordu. Yol boyunca birbirine sıkıca sarılan insanlar vardı. Diller farklıydı ama duygular aynıydı. Göz göze gelen iki insan, hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan anlaşabiliyordu. O anda ne siyaset konuşuluyordu, ne analiz yapılıyordu. O anda sadece kalp konuşuyordu. Bir yaşlı adam, elinde bastonla yürüyordu. Her adımda hafifçe sendeleyerek ama inatla ilerliyordu. Yanından geçen genç bir adam, koluna girdi. İsimlerini sormadılar. Kim oldukları önemli değildi, neden orada oldukları yeterince güçlü bir cevaptı. Bir köşede susarak yürüyen genç bir kızın elinde kendi çizdiği bir pankart vardı: "İnsanım, çünkü acıyı taşıyabiliyorum." Yalnızca o yazı bile, sayfalarca rapordan, manşetten, söylemden daha etkiliydi. O gün Kahire’de, adımlarımızı bir hedefe değil, bir haykırışa doğru attık. Bu haykırış, sadece Gazze için değil; kaybettiğimiz merhamet için, unuttuğumuz ortak insanlık için, susturulmuş çocukların sesi için yankılandı. Ve o ses hâlâ kulaklarımızda çınlıyor: "Ayağa kalkmak lazım." Erdal Elibüyük 15.06. 2025, Kahire

Erdal ELİBÜYÜK

23,319 次观看 • 1 年前

Arşiv olarak bir köşede bulunsun! Alışılmışın dışında biraz uzun bir video oldu. Altı dakika kırk dokuz saniye. Bana göre üç sebepten; 1-KHK hukuksuzluğunun açtığı derin travmayı ve oluşturduğu adaletsizliğin boyutunu anlamak, 2-"Ayrımsız Adalet" için verilen emek ve çabaya saygı, 3-Sessizligin bedelinin ağır olduğu gerçeğini anlamak için seyredilmeye değer; #KHK'lar, Türkiye’nin yakın tarihinde derin yaralar açan bir insanlık dramıdır! OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar, yüz binlerce insanın hayatını bir gecede altüst etti. Sadece ihraç edilmekle kalmayıp "sosyal ölüme" mahkûm edilen insanlar, aileleriyle birlikte tarifsiz acılar yaşadı! Bu haksızlıklar ve ölümler hem duygu dolu bir çığlık hem de soğuk bir gerçeklik olarak hâlâ karşımızda duruyor! Bir sabah uyandığınızda, yıllarca emek verdiğiniz mesleğinizden, hiçbir somut delil olmadan, sadece bir listede adınız geçtiği için koparılıyorsunuz! Öğretmenler, doktorlar, akademisyenler, polisler, memurlar, askerler, sanatçılar, her biri, bir anda "terörist" damgasıyla yaftalandı! Bu damga, sadece işlerini değil, ailelerini, gelecek hayâllerini de ellerinden aldı! Çocuklarına, "Baban işsiz" diyemeyenler, eşinin hastalığına çare bulamayanlar, toplumdan dışlanıp dört duvar arasında nâçar bekliyorlar. Bu insanların hikâyeleri, gözyaşlarıyla yazılmış bir destandır! Haksızlık, sadece işten çıkarmayla sınırlı kalmadı. Pasaportları ellerinden alındı, özel sektörde çalışmaları engellendi, banka hesapları donduruldu. Emekli edilmedi, edilenlerin maaşları ellerinden alındı, çocuklarının eğitim hakkı bile sorgulandı! Adeta bir "sivil ölüm" yaşatıldı. Bu süreçte, kimi kanserden, kimi kalp krizinden, kimi intihardan kimi ise çaresizlik stresinden hayatını kaybetti! Meriç Nehri’nde boğulanlar, cezaevlerinde sessiz/kimsesiz yitenler, camide intihar eden teğmen Adem Gürbüz, Galata kulesinden atlayan KHK'lı anne babanın çocuğu üniversite öğrencisi Nahit Emre Güney, kendini apartman boşluğuna bırakan KHK'lı babanın 16 yaşındaki oğlu Bahadır Odabaşı, kanser illetine yakalanan ve anne özlemiyle yiten 7 yaşındaki melek Yusuf Kerim, 8 yaşında kanser hastalığının pençesine düşen ve baba hasretiyle inleyerek melek olan Ahmet Ataç ve daha sayamadığım nice can! Her biri, bu hukuksuzluğun kanlı birer izi oldu. Aileler parçalandı; anneler, babalar, çocuklar, sevdiklerini toprağa verirken bir yandan da adalet arayışını sürdürdü! Bu insanların çoğu, ne bir mahkeme kararıyla suçlu bulundu ne de adil bir yargılama sürecinden geçti. Yargısız infazla hayatları karartıldı. AYM'nin "dernek üyeliği suç değildir" kararına rağmen, sendika üyeliği gibi masum gerekçelerle ihraç edilenler maalesef görevlerine iade edilmedi. İnsanlar, her şeyi yapmayanlardan, her şeyi yapamayacak olanlardan bile her şeyi bekleyerek yaşar oldu! Yıllardır bekleyenlerin umutları tükeniyor, sesleri duyulmuyor. Bu dram, bir sayıdan ibaret değil. Her bir KHK’lı; anne, baba, evlat! Kanserle mücadele ederken işinden atılan bir öğretmenin, son nefesinde çocuklarına sarılamadan ölmesi, Meriç’te botu devrilen bir ailenin, karanlık sularda kaybolurken birbirine veda edememesi. Bunlar, istatistik değil, kanayan yara! Bu haksızlıklar, sadece mağdurları değil, toplumun vicdanını da sınadı. Hakîkat bu insanların gözlerindeki çaresizlikte, sessiz çığlıklarında, hakikat; hukukun çiğnendiği, masumiyetin hiçe sayıldığı bir sistemin soğuk yüzünde yatıyor! KHK ile ihraç edilenlerin uğradığı bu zulüm, ne unutulabilir ne de affedilebilir! Onların hikâyesi, adaletin yeniden inşa edilmesi için bir çağrı; çünkü bu yaralar, ancak hakikati görmek ve vicdanlı olmakla iyileşebilir! Düşünceye düşünce ile karşı çıkılır, cezayla değil! Bir ülkenin gelişmişliği insan haklarına verdiği önem ile ölçülür! Beyaz, saflık ve temizliği temsil eder. Özünde saflık/temizlik olan her şey/renk ona koşar!

Sırrı Er

21,599 次观看 • 1 年前

Bugün Almanya’da, sırf “Allah benim Rabbimdir” dediği için, dev bir medya ve güvenlik makinesinin karşısında tek başına duran bir Müslüman kadın var. Eski profesyonel Alman boksör Hanna Hansen… Ne bir suç işledi, ne şiddete çağırdı. Yaptığı tek şey Müslüman olmak ve Müslüman kadınlarla iletişim kurup onları Allah’a çağırmak, onlara imanın ve huzurun anlamından söz etmekti. Bir anda Alman medyası onu büyüteci altına aldı: Kurgulanmış dramatik müziklerle yayınlar yapılmaya, sokaklarda adeta “aranan bir suçlu” gibi takip edilmeye başlandı. Peki hangi adalet bu? Ve onun suçu ne? Asıl “suçu” şu: Müslüman kadınlarla bir kafede oturup konuşmak istemesi… Sadece konuşmak! Yine de bir kafeden kovuldu; çünkü sahibi devletin ve medyanın insanların zihninde ürettiği “terör” hayaletinden korktu. Ona “selefi” diyorlar! Çarşaf giydiği için radikallik ile suçluyorlar! Oysa kendisi böyle bir tanımı bilmiyor bile, böyle bir iddiası yok. Ne kıyafeti ne üslubu herhangi bir ekole bağlılığını gösteriyor. Hatta onunla iletişimde olan kadınların çoğu ne peçe takıyor ne de tam örtünme şartlarını taşıyor! Peki öyleyse niçin “aşırılıkçı” damgası vuruluyor? Çünkü çok basit… Allah’a çağırdığı için. Burada göz ardı edilemeyecek bir çelişki ortaya çıkıyor: Almanya’da gerçekten tekfirci bir kişi var; milyonlarca takipçisi bulunuyor, Müslüman âlimlere saldırıyor, ümmeti bölüyor, gece gündüz tekfir, tebdî‘ ve tafsîk ediyor… Ama ona kimse dokunmuyor! Bilakis, kendisi çıkıp Almanya’nın “özgürlüğünü” övüyor; çünkü bu özgürlük onu koruyor. Peki neden o takip edilmiyor? Neden tehdit olarak sunulmuyor? Neden hakkında raporlar hazırlanmıyor? Çünkü onun varlığı işe yarıyor… Müslümanların içinde bölünme üretiyor, fitneyi büyütüyor, çatlağı derinleştiriyor. Düşman için onun sesi yükseldikçe daha iyi. Ya Hanna? Tam tersi. Önemsiz şeyleri bırakmış, sessiz ve hikmetli bir davete yönelmiş, saf İslâm’ı anlatıyor, içsel ıslahı öne çıkarıyor, kadınların kalbine iman ışığını taşıyor. Ve işte bu — onların gözünde — en gürültülü tekfirci söylemlerden çok daha tehlikeli. Bu yüzden izleniyor, şeytanlaştırılıyor, fişleniyor… Sırf bölmek değil, iyileştirmek istediği için. Diğer yandan, ümmeti parçalayanlara, Müslümanları birbirine düşürenlere yollar açılıyor; onlara kürsüler veriliyor; evlerine binlerce euro destek ve “kutular dolusu kitaplar” gönderiliyor — hem de devletin gözü önünde! insanları hidayete davet eden, etrafında kalplerin toplandığı, samimi bir mü’min davetçiden niçin korkarlar… Bu yüzden Hanna gibiler baskılanır, bölücülük yapanlar ise desteklenir. Böylece şu gerçeğin maskesi düşer: Sözde “özgürlük” dedikleri şey, sadece kendi projelerine hizmet edenler içindir… Allah’a samimiyetle çağıranlar için değil.

Turan Kışlakçı

198,667 次观看 • 8 个月前

Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. Sonuç olarak şartlar değişmiştir. O günle bugün aynı değildir. Dün Kürtler adına bir kazanım sağlayabilecek bir ittifak, bugün onları daha derin bir kuşatma altına sokma riski taşımaktadır. Bugün Kürtlerin yapması gereken, yalnızca Türkiye ile diğer bölgesel ve küresel güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak değil; aynı zamanda Türkiye iç politikasında da Erdoğan’a teslim olmak yerine, onun çevresinde toplanan güç merkezini dağıtmaya yönelik bir siyasi strateji geliştirmektir. Türkiye’de ne zaman bir klik, diğer tüm klikleri tasfiye ederek tek hâkim güç haline gelirse, bu durumun ilk hedefi her zaman Kürtler olur. Bu da genellikle ağır bir yenilgiyle sonuçlanır. Bu nedenle Kürtler açısından Türkiye iç siyasetinde belirleyici olan şey, klikler arasındaki güç çelişkilerini ustalıkla kullanmak ve her birini kendilerine muhtaç hale getirecek dengeli bir pozisyon oluşturmaktır.

ibrahim halil baran

32,599 次观看 • 1 年前

Güney Asya’da Bir Kıvılcım, Kürdistan’da Bir Yangın İbrahim Halil Baran 29 Nisan 2025 Hindistan ile Pakistan arasında son günlerde tırmanan gerilim, sadece iki ülkeyi ilgilendiren bir mesele olmanın çok ötesinde. Nükleer silah kapasiteleri, Keşmir ihtilafı ve küresel güç dengeleri nedeniyle, bu kriz tüm dünya için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Gelişmeler, Hint-Pasifik bölgesinde zaten kırılgan olan dengeyi daha da sarsıyor. Son olaylar zinciri, Keşmir’de bir turizm bölgesinde 26 erkeğin öldürülmesiyle başladı. Bu saldırı, Hindistan’ın Pakistan’a karşı sert diplomatik ve ekonomik adımlar atmasına yol açtı. Hindistan, Pakistan'la diplomatik ilişkileri düşürme kararı aldı, İndus Suları Anlaşması'nın askıya alınabileceğini duyurdu ve iki ülke arasındaki tüm ticari ilişkileri sonlandıracağını ilan etti. İndus sularının kontrolünün Hindistan’da olması, Pakistan için hayati bir tehdit oluşturuyor. Pakistan ise misilleme olarak Hindistan’a ait sivil ve askeri uçaklar için hava sahasını kapattı, Hindistan'ın diplomatik personel sayısına sınırlama getirdi ve Wagah Sınır Kapısı'nı kapattı. Ayrıca, İndus Suları Anlaşması’nın askıya alınmasını açıkça "savaş ilanı" olarak göreceğini belirtti. Uluslararası toplum, iki nükleer gücün çatışmasının yaratabileceği yıkım nedeniyle büyük endişe duyuyor. Çin her iki tarafa da itidal çağrısında bulunurken, Rusya, geçmişte sunduğu arabuluculuk girişimlerine rağmen şu anda sürece aktif bir şekilde dahil değil. ABD ve Avrupa Birliği ise sessiz diplomasi yürütüyor. Ancak sahada gerçek dengeler daha belirgin: Çin Pakistan’ın arkasında, ABD ise Hindistan’ın yanında duruyor. Keşmir meselesi, 1947'den bu yana Hindistan ve Pakistan arasında çözülememiş tarihi bir anlaşmazlık. Bu bölge, bugüne kadar üç savaşa (1947-48, 1965, 1971) ve yüzlerce sınır çatışmasına sahne oldu. 2019'da Hindistan’ın Cammu Keşmir’in özerk statüsünü kaldırması, bugünkü krizin temelini oluşturdu. Gerilimi tehlikeli kılan en büyük unsur ise iki ülkenin nükleer silah kapasiteleri. Hindistan’ın Agni-5 füzeleri 5.000 km menzile sahipken, Pakistan’ın Shaheen-III füzeleri 2.750 km'ye ulaşabiliyor. Bu, Güney Asya'da patlak verecek bir çatışmanın kısa sürede küresel bir krize dönüşebileceği anlamına geliyor. Bölgesel dinamikler de bu krizi büyütüyor. Hindistan, ABD'nin Çin’e karşı geliştirdiği Hint-Pasifik stratejisinde kritik bir müttefikken; Pakistan, Çin'in "demir kardeşi" olarak görülüyor. Dolayısıyla Hindistan ile Pakistan arasında çıkacak bir savaş, sadece Güney Asya’yı değil, küresel stratejik düzeni de sarsabilir. ABD, Hint-Pasifik bölgesine büyük yatırım yapıyor. Ancak Hindistan’ın Pakistan’la bir savaşa sürüklenmesi, Washington’un dikkatini Çin cephesinden uzaklaştırabilir. Bu da Çin’e, Güney Çin Denizi ve Tayvan üzerindeki hamleleri için daha fazla alan açar. Öte yandan, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pekin için hayati önemde. Bu koridor, Çin’in küresel ticaret ağı OBOR’un (Bir Kuşak Bir Yol) ana damarı konumunda. Hindistan, ABD ve Avrupa ülkeleri ise buna alternatif olarak Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) projesini geliştirmeye çalışıyor. Bir Hindistan-Pakistan savaşı, Çin’in Pakistan’daki çıkarlarını tehdit ederek Pekin’in doğrudan müdahil olma ihtimalini artırıyor. Ayrıca İndus Suları Anlaşması’nın askıya alınması ihtimali, Güney Asya’da su savaşları riskini ciddi şekilde gündeme taşıyor. Pakistan'ın tarım ve içme suyu kaynaklarının %80'den fazlası İndus Nehri sistemine bağlı. Bir su krizi, gıda güvenliğini ve enerji arzını tehlikeye atarak dünya genelinde istikrarı bozabilir. 300 milyon insanı barındıran İndus havzasındaki büyük bir göç dalgası, küresel bir felaketi tetikleyebilir. Bu gerilim aynı zamanda Çin-ABD rekabetinin Güney Asya'ya taşınmasına zemin hazırlıyor. Bir yanda CPEC, diğer yanda IMEC gibi dev projeler doğrudan risk altında. Bu da Körfez ülkeleri, İsrail ve Avrupa'nın meselelere daha aktif şekilde müdahil olmasına yol açabilir. Nitekim Hindistan, Fransa’dan 26 Rafale-M savaş uçağı almak üzere 7,3 milyar dolarlık bir anlaşmaya hazırlanıyor. Ayrıca ABD, İsrail, Yunanistan, Fransa, Katar, BAE ve Hindistan'ın katılımıyla Yunanistan ev sahipliğinde büyük bir hava tatbikatı gerçekleştiriliyor. Krizin derinleşme riski, sadece Hindistan ve Pakistan'la da sınırlı değil. İran’ın Belucistan bölgesindeki bağımsızlıkçı hareketler, Afganistan’daki Taliban yönetiminin istikrarsızlığı ve Ortadoğu’daki mevcut kaos ortamı, Güney Asya'da başlayacak bir yangının çok daha geniş bir coğrafyaya sıçrama ihtimalini artırıyor. Bugün itibarıyla gerilim, diplomatik, ekonomik ve sınırlı askeri adımlarla sürüyor. Ancak nükleer güçler arasındaki her yeni tırmanma, öngörülemez riskler barındırıyor. Bu nedenle itidal çağrıları ve etkin kriz yönetimi girişimleri, hiç olmadığı kadar büyük önem taşıyor. Sonuç olarak, Hindistan-Pakistan gerilimi, yalnızca Keşmir ihtilafı veya Güney Asya dengeleri üzerinden okunabilecek bir kriz değil. Nükleer risk, su ve enerji güvenliği, küresel ticaret koridorları ve Çin-ABD rekabeti üzerinden tüm dünya sistemini etkileyebilecek bir tehdide dönüşmüş durumda. Şimdilik ne alakası var denilse de Hindistan ile Pakistan arasındaki kriz, Kürtler açısından doğrudan bir taraf seçimi meselesidir. Çünkü Kürtlerin Ortadoğu’daki geleceği, doğrudan ABD ve İsrail’in bölgesel politikalarına bağlı bir evrim geçirmektedir. Özellikle Suriye, Irak ve İran üçgeninde Kürtler, ABD ile fiili, İsrail ile ise stratejik bir ittifak ilişkisine sahiptir. Yakın bir zamanda Suriye'de Kürtler doğrudan ABD'nin askeri ve siyasi desteğiyle özgürleştiler. İsrai’in operasyonlarıyla Suriye’de İran’ın etkisi azaltıldı ve sonuçta Kürtler artık federe bölge kurmaktan bahseder hale geldiler ve buradaki kaderimiz de İsrail’in bölgedeki güç dengesini elinde tutmasıyla mümkün. Irak'ta 1991 Körfez Savaşı sonrası kurulan güvenli bölge ve ardından Kürdistan için oluşturulan federal statü süreci doğrudan ABD etkisiyle gerçekleşti. Irak’ın bir karşıtı olarak İsrail, bu statünün korunmasında oldukça stratejik bir role sahip. Bugün İran’da da Kürtlerin özgürleşmesi, doğrudan ABD’nin ve İsrail’in İran’a yönelik tutumuyla kesinlikle yakından ilgilidir. Türkiye’de de durum farklı değildir. Bu stratejik ittifak ilişkileri göz önüne alındığında, Kürtler açısından Pakistan ve Çin ekseninin desteklenmesi siyasi bir intihar anlamına gelir. Çünkü Pakistan ve Çin, İran rejimiyle dostane ilişkilere sahiptir ve Türkiye bu üçü ile ayrıca ittifaka sahiptir. Nitekim bu krizde Çin, Türkiye ve İran, doğrudan Pakistan’dan taraf olmuşlardır. Özellikle Türkiye’nin Pakistan’a verdiği destek, yalnızca dini ve siyasi yakınlıkla açıklanamaz. Asıl mesele, 20. yüzyılın başında İngilizler tarafından kurulan bölgesel statükoyu koruma amacıdır. İngilizler, Sovyetlerin sıcak denizlere inmesini engellemek üzere Yunanistan, Türkiye, İran, Afganistan, Hindistan ve daha sonra da Pakistan’ı bir set olarak inşa etmişti. Bugün de bu strateji hala değişmiş değildir. Türkiye, İran ve Pakistan gibi devletler, İngilizlerin çizdiği sınırları, özellikle Kürtsüz sınırları koruma refleksiyle hareket etmektedir. 1955 yılında kurulan ve Sento olarak bilinen Bağdat Paktı'nın temel amacı da budur: Kürtlerin statü talebini bastırmak ve bölgeyi Batıya entegre bir tampon kuşak halinde tutmak. Bugün Pakistan, İran rejimiyle askeri teknoloji işbirliği yapıyor, Taliban yönetimiyle ilişkilerini güçlendiriyor ve Türkiye’nin Kürt karşıtı politikalarını destekliyor. Türkiye ise hem Pakistan üzerinden Asya’ya üzerinde bir etki üretiyor hem de Birleşmiş Milletler ve İslam Konferansı Örgütü gibi platformlarda Kürtlerin uluslararası tanınırlığını bu güç birliği ile engelliyor. Sonuç olarak, Kürtler açısından Hindistan, Kürdistan özgürlük mücadelesinin dolaylı müttefiki konumundadır. ABD’nin Hindistan’a verdiği destek ve Hindistan’ın Çin-Pakistan-İran-Türkiye bloğuna ve elbette İngilizlerin bölgesel statükosuna karşı duruşu, Kürtler için stratejik bir fırsat alanı yaratmaktadır. Bu nedenle Hindistan'ın güçlenmesi, Pakistan’ın zayıflaması ve ABD ile Hindistan ekseninin bölgesel ağırlık kazanması, Kürt ulusal çıkarlarıyla uyumludur. Kürtlerin bölgesel siyasette doğru tarafı belirlerken bu tarihsel ve jeopolitik gerçekleri göz önünde bulundurması kritik önemdedir.

ibrahim halil baran

38,705 次观看 • 1 年前

BEDELLİ-PIRLANTAYA VERGİ Türkülere konu olmuş bir gerçekliğimizdir zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir. Şehit evleri sıvasız evlerdir, şehit evleri yokluk evleridir ve maalesef zenginimizin bedeli artık kanunla bir güvence sağlanmış durumdadır. Ordumuzun bugünkü personel yapısına baktığımızda subaylar, astsubaylar, uzman erbaşlar, sözleşmeli erler ve yedek subayların ordumuzun operasyonel kapasitesinin neredeyse % 100'ünü karşıladığını gördüğümüzde tam anlamıyla profesyonel bir orduya taraftar olduğumuzu ifade etmeliyiz. Tam anlamıyla profesyonel bir orduya geçtiğimizde o zaman kimin bedel ödeyerek askerlikten yırttığı, kimin bedel ödeyemeyerek evine şehit bayrağı astığı tartışmalarından da kurtulmuş oluruz. Ama bedelli askerlik mademki yasamızda var o zaman kendi içinde de birtakım tutarlılıklar olmalı. Mesela bu bedelli askerlik içerisinde yurt dışında yaşayanlar bedel ödediğinde kışladan muaf kalıyorlar ama yurt içinde yaşayan arkadaşlar bedelini ödemesine rağmen kışlaya gitmek zorunda kalıyor. Bu ikisinin arasındaki fark nedir? Biz bir aylık süre içerisinde ne temel savunma eğitimini ne temel saldırı eğitimini ne bir afet kurtarma eğitimini veremediğimiz hâlde bu kişileri kışlaya çekerek bir ay boyunca yeme, içme, tedarik, lojistik ve onlarla ilgilenen personel açısından niçin maliye için ek bir yükümlülük doğurmaktayız? Diğer tarafından 2016 ve 2017 yıllarında bin euroya kadar düşen yurt dışı vatandaşlarımız için bedel ödemenin, bugün 8-10 bin euro aralığına çıktığını görmekteyiz ve şunu biliyoruz: Bu gençlerin birçoğunun çifte vatandaşlığı var. Bu memleketle tek bağları vatan sevgisi, devlet sevgisi, millet sevgisi ve 8-10 bin euroluk ödemeler bu vatandaşlarımızın bir kısmının vatandaşlıktan çıkma riskini dahi doğuracaktır. Şöyle savunma yapılıyordu: "savunma sanayisine bütçe lazım." Olur ya, kanunu okuyanlar ne okuduğunu anlamaz diye değişiklik önergesi getirmişler. "Aman ha! Yanlış anlamayın, bu paranın yüzde 80'i genel bütçeye gelir kaydedilecek." deniliyor yani bedelli askerlik için elde edilecek tahsilatın yüzde 20'si savunma sanayisine, yüzde 80'i ise garanti ödemeli yollara, köprülere, şehir hastanelerine aktarılacak. Peki, bedelli askerlikten para toplarken nereden feragat ediyoruz? İşsizlik ödeneğinde işsizin hakkından, kara gün parasından feragat ediyoruz. Az sonra, bir önerge ile, 18'inci maddeyle birlikte değerli taşlardan alınması gereken vergi düzenlemesini geri çekiyor iktidar. Allah aşkına, soruyoruz: Pırlanta ve elmastan alınacak verginin size vereceği zararı nedir? Bunun niçin getirdiniz, niçin geri çekiyorsunuz? maliyenin asgari ücretliden, dar gelirliden, emekliden bırakın en küçük esnaftan bile beş kuruş gelir elde etmenin peşinde koştuğu bir dönemde niçin pırlanta gibi, elmas gibi veya benzeri değerli taşlarla ilgili bir vergi düzenlemesini şu anda geri çekiyorsunuz? Deyim yerindeyse, meteliğe kurşun atıyoruz. Bedelli askerlik yapacak çocukların cebindeki paraya göz dikmişiz, işçinin cebindeki paraya göz dikmişiz. İşsizlik Fonu'ndan işverene para aktarıyoruz ama pırlantayla ilgili yapılacak bir vergi teklifini bugün geri çekiyorsunuz. Sevgili AK PARTİLİ arkadaşlar, vicdanlı, dürüst, namuslu insanlar olduğunuzdan yana bir endişemiz yok. Size soruyorum, Allah aşkına, sigaranın ve alkolün reklamının yasak olduğu bir dönemde, molla, seyithan Mehmet Sait Yaz Hocama soruyorum: Biz niçin bahis reklamını tamamen yasaklamıyoruz? Dilimizde tüy bitti, iki haftadır burada yalvarıyoruz, "Şu bahis reklamlarını yasaklayın." diyoruz. İnsanlar intihar ediyorlar, evler yıkılıyor. Polislerimiz intihar ediyor, memurlarımız intihar ediyor, gençlerimiz intihar ediyor. Maliyeye buradan gelecek paradan Allah bereketini kaçırır. Gelin bahis düzenlemesinde de tıpkı pırlantayla ilgili düzenlemeyi tekririmüzakereyle geri çekeceğiniz gibi reklamı tamamen yasaklayalım, bahsin kendisini yasaklayalım diyorum, saygıyla selamlıyorum.

Mehmet Emin Ekmen

18,875 次观看 • 4 个月前

Temmuz ayında meseleyi böyle ele almıştım. Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. +

İbrahim Halil Baran / yeni hesap

12,092 次观看 • 10 个月前

Şeyhim Müslüm Yücel müslüm yücell 13 Ocak 2025 Şeyhim! Üç aylardayız. Dilek kapıları dualarla açılıyor ve bu ay yengeç burcunda seyahat ediyor. Bu burcu alimler kimsenin ulaşamadığı bir kadın olarak tasvir ediyorlardı. Şeyhim, Demek ki talihler açılıyor, demek ki benim talihim senin nefesinle daha da gür olacak. Biliyorsun hepimiz Allah’ın sürülerindeniz ve Allah istediği gibi güder bizi. Ne içimizde olanı ne dışımızda olanı onun dışında kimse bilmez. Yolun doğrusu yani kasdus sebili de Allah’a aittir. Şeyhim. Senin kelamınla, tarihim, dimağım ışıyor. Senin dinin demeye gerek yok, apoletleri sevmez. Senin dilin de karanlık olan geceleri ışıtır. Kelimelerin yıldız yıldızdır. Kelimelerin karşısında deniz kabarıyor, dağlar çiviye dönüyor. Yer yarılıp döşenmiş Allah’ın ırmakları kelimelerden boşalıyor. Gökte haberler, yerde ibret… Bana düşen, deliler gibi ellerimi açıp senin için Allah’a dua etmektir. Allah’ım demektir. Allah’ım, insanlar gidiyor ve bir daha geri dönmeyecekler. Öyle istedikleri için mi, yoksa uyusunlar diye mi bizi bırakıp gidiyor hepsi. Nerede baba, anne, ata; nerede oğul ve kızlar? Nerede şükürle karşılanmayan iyilik, Yadırganmayan zulüm? Bir an gözlerimi kapatsam, gençliğimde gördüğüm kentler, o kentler, o kentlerde konuşulan diller, nefes alan dinler, şimdi hepsi doğumuna az kalmış kadın gibiler… Ve bu kadın karşısında ben ne bir kente gidebiliyorum ne bir yere dönebiliyorum… Allah’ım, senin önünde dünya sinek kanadından hafiftir. Ve zaman zaman ona sahip olmak isteyen kişi sinek kanadından da küçüktür. Bilirim, şeyhim de biliyordur elbet, o bunu söylüyor hep. Allah’ım, senin adını anmadan hiçbir iş yapılmaz. Senin adın anılmadan yapılan iş, korku verir. Acı çekmenin karşılığı acıya son vermek değil, sabır ve sebat etmektir. Allah’ım her şeyi senin merhametine bırakıyorum. Allah’ım, insanlar kimi acıları cehennemde değil bu dünyada çekiyor. Cennet mutluluk demektir. Allah’ım, acı çekenin acısına son vermek ne kişinin kendi elindedir ne başkasının. Tek yetki senindir. Bir cana kıymak, bütün insanlığa kıymaktır. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Allah’ım, şehit Şeyh Maşuk’un oğlu Murşid Haznevi’nin dilini kalbi gibi derin, aklı gibi keskin eyle… Her işte yardım eden sensin ve din diye bir şey varsa ve bu bir borç değil bir yol ise şeyhim Mürşid bu dinin delilidir. Allah’ım delilimizi incitmesin kimse… Şeyh Mürşid dirlik istiyor, senden gelen sağlığı ve varlığı istiyor. Başkasından gelen sağlığı, başkasından gelen varlığı kabul etmiyor. Şeyhim ölümü dilenenlerden değildir, Şeyhimin ayak bastığı yerde birileri ölüm dileniyor. Biri bizi yılan gibi görüyor, birilerine de haber gönderiyor ve diyor ki “yılanın başını ezin…”... Bunu söyleyen bir insan değildir, bu insan kılığında cehennemin köpeğidir. Allah’ım, sen bilirsin, sen tanırsın, o adam birilerinin de köpeğidir. Allah’ım, onları sen af edesin. Allah’ım, o birilerinin yaşları çok gençtir, akılları zayıftır, okudukları Kuran gırtlaklarından öteye geçmezdir. Kıldıkları namaz dizlerinin acı çekmesinden başka bir şey değildir. Ki bu da bir gösteriş içindir. Onlar ki Allah’ım, her şeye tamah ederler, tamah ettikleri her bir şeye bağlanıp giderler, ne büyük bir eserin insanı, ne eserlerinin içinde yaşadığı bu dünyayı bilmezler. Mürşid’i bu dillere, bu herkesin önünde açılıp kapanan mendil tıynetli suretlere karşı koru Allah’ım… Allah’ım, şeyhimin acısı büyüktür; ağrısı vardır, geçmemiş bir acı vardır kalbinde. Kalbi baba acısıyla yanan bir çocuktur şeyhim. Allah’ım, Mürşid senin yetimlerindendir. Yetimlerin sahibi sensin, onları sen korursun. Dün gibi hatırlarız. Dün gibidir. Zaten bir günün diğer bir günden farkının olmadığı bir zamanın içindeyizdir hep. Kamışlo’da bir futbol maçı var ve nasıl oluyorduysa birden bir tribünden Saddam Hüseyin posteri açılıyor. Kanıyla Kuran yazan Saddam’ın posterleri bize yalnızca katliamları hatırlatmıyor. Bir adamın elleri bağlanıyor, ağzına benzin boşaltılıyor ve sonra bu adamın karnına ateş açılıyor; şunu deniyorlar, acaba ağzından ateş fışkıracak mı? İşte Saddam o ateş açan adamdı… Sonra başka bir olay. Birkaç kişi birbirine bağlanıyor ve ağır bir silahla ateş açılıyor, şu deneniyor; acaba mermi kaç kişiyi geçecek… Bu mermiyi deneyen Saddam’dı… İşte bu adamın posterleri açılıyor… Sonra sokaklara iniyorlar, Kürtlere ait ev ve iş yerleri yağmalanıyor. O günler, zor da olsa geçiyor, o günlerden sonra bir sürek avı başlıyor. O sırada Şeyh Maşuk kaçırılıyor. Ağır işkenceler ediliyor, öldürülüyor. Şeyh Maşuk’un sekiz çocuğu var, hepsi bir odada büyüyor. Şeyh Maşuk’un iki derdi var: Özgürlük ve ilim. Maşuk’un cenazesine katılmak için o gün ölüler bile uyandı. Bir halkın ölülerinin uyanması ne demektir? Bir halkın dirilerine ölüler sahip çıkarsa… Tarih şöyle diyor: Eğer dirilere ölüler sahip çıkarsa, o halk yenilmeyecektir. Nedeni mi? Nedeni şu, vatan denilen yerin altında eğer huzurla uyumuş ölüleriniz yoksa o toprağın insanı değilsinizdir. Allah’ım, şeyh Mürşid ölülerimizin vasiyetidir. Ölülerimiz kendini Allah yerine koyanlara boyun eğmediler. Allah’ım senin adını zikreden ve zikri ezilenlerle birlikte gören, gösteren ve böylece Latin dünyasını özgürlüğe götüren Helder Kamara ve diğerlerinin hikâyelerini en iyi biz biliriz… Kamara, tıpkı Mürşid gibi direnişin sembolüydü. İkisi de diktaya karşı yalnızca hak aramıyorlar; halkın ihtiyaçlarını dile getiriyorlar, gideriyorlar… Din dediğin ev yıkmak değildir, toprağı işletmek, ev yapmaktır. Derler ki İsa, marangozdu. İsa bugün yaşıyor olsa Kürtlerin yanında dururdu ve Şeyh Maşuk’un yakılan evinin bütün kapılarını tamir ederdi. Muhammed, şeyhin kırılan, yakılan ağaçlarının köklerini teriyle besler elleriyle budardı. Musa olsa, dili açılır, tekrar ve tekrar söylerdi: öldürmeyeceksin… Şeyh Maşuk’u öldürmekle kalmadılar. Maşuk’un evini de talan ettiler. Namaz kıldırdığı caminin minaresi yıkıldı, evinin bahçesinde dedelerinden kalan ağaçlar kesildi, zarar verildi ve daha ileri gidildi, mezar taşları tahrip edildi, bütün bunlar din adına yapıldı. Allah’ım ne mutlu ki bizlere Maşuk’un oğlu Mürşid geldi. Ayak bastığı her yerde babasının kokusu sardı. Kamışlo; Yeni bitmiş çimenlerin üstündeki çiğ, sanki yaşlı adamların yeşil cam üstündeki incilere benzeyen gözyaşları. Gözyaşları ışıldar ama şeyhimin gördüğü ışıltı içinde. Bir burukluk çimenlerde ceylanların tırnak izlerinin yerinde potin yaraları… İzledim… genç bir gazeteciyle Şeyh Mürşid çocukluğunun sokaklarını geziyor. Evini geziyor. evi, ev olmaktan çıkmış. doğduğu oda talan edilmiş. evlendiği, çocuklarının doğduğu oda yine öyle. Mezarlığa gidiyor; mezar taşları arasında otlar büyümüş, buraya, dünyanın dört bir yanından ziyaretçiler gelirmiş, mezarlık yıkılmış… Bir yerin yıkılması, yakılması ve sonra yakılan bir yerde insanın kendi tarihini bir turist gibi gezmesi acıdır. Kim buraları yaktı, yıktı? Haya vardır ve hayaya akıl ve iman eşlik eder. Peygambere Miraç’ta sorulur: Bu üçünden hangisini seçersin? Peygamber “akıl” dedi ilkin, iman gücendi dedi “beni akılla bir tut.” O zaman dile geldi utanma, “Ben imandan uzak kalamam ki…”dedi. Nasırı Hüsrev’e sordular, ey dediler, bu nedir? Hüsrev, soruya soruyla yanıt verdi: “Akla aşina olan bir kimse nasıl utanmaz.” Devam etti ve dedi: “Eğer sana iman lâzımsa, utanmayı göz önünde tut. Çünkü utanma olmaksızın iman nasıl belli olur?” Utanmayan kimselerin üstünde tek bir şey vardır: Allah’ın laneti… Evleri yıkan, ağaçları kesen, mezar taşlarını yağmalayan kimseleri sana havale ediyorum Allah’ım… Şeyh Mürşid, geri döndü. Yalnızca kendi evi ve yıkılmış mezar taşları arasında gezmedi. Camilerde hutbeler verdi. Misafirliklere gitti ki evi olmasa bile hangi kapıyı çalsa, orası onun eviydi. Hangi kapıyı çalsa, bir kederle karşılaştı ve bana büyük acı veren bir şey söyledi. “Şehir ihtiyarlamış…” dedi… Soru şudur: Bir şehir nasıl gençleşir? Şeyhim, bunun için geldi, dedi ki "artık burada bebeler ölmesin."

ibrahim halil baran

126,935 次观看 • 1 年前

"Köprüden de düşmeyeceğim Bu yoldan da geçmeyeceğim" Rahmetli Özdemir Bayraktar'a ait olan bu cümle, kendisi ve ailesi ile birlikte Türkiye'nin de mücadelesinin özeti aslında. Fakat Türkiye mücadelesi vermek, öyle bir istisna zorluk içerir ki, sadece Türkiye'ye özgüdür, Çünkü, Türkiye mücadelesi veren tüm kuşaklar, enerjisinin büyük kısmını, Türkiye içinde kendileri ile düşmanca savaşanlara rağmen, Türkiye mücadelesi vermeyi gerektirir "Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti" belgeseli, aynı zamanda bu acı hakikatin de hikayesi 📌 Belgesel boyunca aldığım onlarca nottan biridir mesela, Özdemir Bey, bir çok sekansta farklı askerlere, kişilere bir çok şey söyler Bin türlü engelin sonunda bir gün dayanamaz ve tüm askerlerin ortasında haykırır; "Sadece kendi cebimizden yaptık her şeyi, 1 lira almadık bir yerden. Bize bin türlü engel çıkartanlar, İsrail'le 1 ayda bir daha Heron anlaşması imzaladılar Burası, nerenin, hangi ülkenin Genelkurmay Başkanlığı" Haluk Bayraktar'ın şu cümlesi de ne kadar acıdır mesela değil mi "Tam 3 yıl geciktirdiler, bu İHA'lar 3 yıl önce girebilirdi envantere..." Evet, Türkiyemiz, tam o günlerden gelmiştir bugünlere.. Teröre karşı en ağır kayıplarımızı yaşadığımız, cümle olarak yazması bile güç ama, yüzlerce şehidimizi o dağlarda toprağa verdiğimiz günlerde oluyor tüm bunlar bakınız ! KALE Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Osman Okyay'ın cümlesi de apayrı bir öneme sahiptir. "Özdemir Bey'in verdiği bu mücadele bir yerde dursa idi, Türkiye'nin İHA mücadelesi olmazdı, batardı." ** Yukarda okuduğunuz metni yazarken mahcubum açıkçası Geçtiğimiz hafta içinde bir akşam üzeri telefonum çaldı, tanımadığım bir numara, 20'li yaşların henüz başında olduğunu tahmin ettiğim genç bir ses BAYKAR'dan aradığını söylediği anda, cümlenin sonunu tahmin ettiğim ve daha önceden haberini aldığım ve katılamayacağım için, içimden öyle bir mahcup oldum ki, sadece o nezaketli sesin cümlesinin bitmesini bekleyebildim. Cumartesi günü, bugün, Özdemir Bayraktar Belgesel gösterimi için davet ediyordu kardeşim, T3'ün binlerce öncü gencinden biri olduğunu, Özdemir Bey'in kurduğu o büyük ocağın gençlerinden olduğunu tahmin ettiğim genç kardeşime, özrümü ve davet için teşekkürümü ifade edip selamlaşmış idik.. Ve bugün Yurt dışındayım maalesef Bu özel günde bu özel gösterimde orada olamadım Odamda, belgeselin bir çok bölümünü kez be kez durdurarak, belgeseli izliyorum Dışarda yağmur var, Selçuk Bayraktar Bey'in cümlesi karışıyor yağmur sesine "2005, amcam, uçağı, güneşin içine doğru attı, ışık gözümü aldı o anda" İşte o güneşe, o ışığa, kanatları ile havalanan o uçak için, sonsuz müteşekkiriz... ** (Meslekî bir not : Hamdolsun bugüne dek savunma sanayii merkezli yüzlerce portre video ile birlikte, 25'in üzerinde belgesel yapmak nasip oldu, yapımcı, yönetmen, editör, emektar olarak. Tüm o belgesellerin arasında her zaman apayrı yerde duran portre belgesellerim, Vecihi Hürkuş ve Nuri Killigil belgesellerimdi. Allah var, bir çok not ile beraber orta vadede planım mutlaka bir Özdemir Bayraktar belgeseli yapmak idi. Yıllardan bu yana, Yerli Savunma Sanayimiz için de Yeni Medya için de Türkistan kitabım için de nereye, ne zaman davet edilsem, konu ne olursa olsun her yerde mutlaka Özdemir Bayraktar ve İbrahim Bodur'un, sözlerinden, hayatlarından örnekler verir, mutlaka ama mutlaka bu öncü akıncıları her yerde kendimce kitleselleştirmeye gayret eder idim. "Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti" belgeseli için çok kıymetli A. Cüneyt POLAT 🇹🇷'i gönülden tebrik ediyorum, binbir emeklerine sağlık, her yönüyle güçlü, her yönüyle Akıncı bir yapıma imza atmış 🙌 Son sözüm de şu olsun 📌 Haluk Bey ve Selçuk Bey'lerle, Türkiyemiz ve dünyamız, henüz SİHA gerçeğini tam olarak keşfetmemiş iken, 2018, 2029'da, kıymetli dostum meteyarar ile her açıdan ilk olan yayınlar yapmış idik. Özdemir Bey'in, o yayınlarımız öncesinde ve sonrasında gösterdiği o büyük sevgi ve muhabbet, dün gibi hatrımdadır. Allah var, Mete Yarar'a başka bir muhabbetle sarılır ve oğullarına dönüp şöyle takılırdı.. "Bak, bizim yapıp ettiklerimiz önemli değil, bu yapılanların, milletimiz için ne anlama geldiğini anlatıyorsunuz ya her yerde, tüm mesele budur" Varolsun, rahmetli Attila Oral'ın ömrünü vererek hazırladığı, yayınlatmaya çalıştığı 900 sayfalık Nuri Killigil kitabını da Özdemir Bayraktar yayınlatmış, büyük destek vermiş ve herkese hediye etmişti. İşte o büyük eserden bana da özel olarak bir çok kitap göndermişti, hepsini izleyicilerimize hediye etmiştim yıllar evvel Bu özel günün vesilesi ile ben de kamuoyuna sizler huzurunda söz vermiş olayım Nasipse İstanbul'a döndüğümde, kitaplığımda, kendim için ayırdığım o son kitabı, buradan 1 arkadaşımıza hediye edeyim 🍀 Sonsuz minnet, hürmet ve rahmetle Özdemir Bey

İsmail Halis

20,282 次观看 • 6 个月前

Biraz uzun yazacağım ama artık YETTİ. Ben artık Cumhurbaşkanı'nın halkı bu denli ayrıştırmasına, nefret ve öfke kusmasına, sürekli hakaretler etmesine ciddi anlamda tiksinir ve rahatsızlık duyar oldum. Sürekli bir ötekileştirme ve hedef gösterme. Yahu gençler mutsuz, umutsuz; sebebi de bilin bakalım kim? Kendilerine iki eğlence çıkardılar diye ülkenin cumhurbaşkanı gencecik çocuklara ağıza alınmayacak çirkin ithamlarda bulunuyor. Oylarına muhtaç olduğunuz genç kesime keşke biraz edep ve saygı çerçevesinde yaklaşsanız, keşke yaşını başını almış birisi olarak biraz hoşgörü ve anlayış sahibi olsanız. Üstelik burası laik Türkiye Cumhuriyeti; herkesin alnı secdeye değecek diye bir şey yok. Her görüş ve inanca saygı duymak zorundasınız çünkü siz bu ülkeyi birlik ve dirlik içinde tutmakla yükümlüsünüz. Ayrıca; "ayakları vatan topraklarına sağlam basan, eğitimli, donanımlı, ahlaklı bir nesil var" diyorsunuz. Bu bile korkunç bir saygısızlık ve ayrıştırma örneği. Çünkü muhafazakar kesimden olmayanları eğitimsizlikle, ahlaksızlıkla ve bu vatana saygı duymamakla, ayakları yere sağlam basmamakla itham ediyorsunuz. Hâlbuki bu eğlenceyi düzenleyenlerin büyük bir çoğunluğunun, onun bunun torpiliyle değil de kendi başarıları ve alınlarının teriyle ülkenin en prestijli üniversitelerine giden gençlerinin yaptığı bir eğlence olduğundan bile habersiz, hor görüp ötekileştirdiğiniz o gençler, emin olun vatan topraklarına ayaklarının ne kadar sağlam bastıklarını seçim zamanı oy pusulasına bastıkları damga ile gösterecekler sizlere. Siz seçilmiş bir cumhurbaşkanı olarak her görüşe, her inanca ve her düşünceye saygı duyarak bu ülkeye bağlı kalıp görevinizi tarafsız bir şekilde yerine getirmelisiniz. 71 yaşına gelmiş biri olarak torununuz yaşındaki kişileri o kürsüde arkanızdaki şakşakçı eşliğinde tezahüratlarla hedef gösterip hakaret etmeniz kabul edilemez. En ufak bir eleştiriye dahi tahammülünüz olmadığı için "bana hakaret etti" diye herkesi hapse atıyorsunuz ama söz konusu kendiniz olunca bizlere en ağır ithamlarda, en kaba ve en ağza alınmayacak söylemlerde bulunuyorsunuz. Biz artık siyasette bu sokak ağzından çok bıktık. Bizleri ayrıştırıp birbirimize kırdırmanızdan yıldık, yorulduk, yıprandık. O kürsüde adeta insan kıyımına dönüşmüş cinayetleri konuşun, ekonomiyi konuşun. Ama yok, siz bunun yerine gırtlağına kadar mutsuzluğa batan ve her şeye rağmen kendilerine tek bir gün ayırıp birkaç saatliğine eğlenen gençleri hedef gösteriyorsunuz ve yamyamların önüne atıyorsunuz. Onlar bu ülkenin geleceği, onlar ana baba evladı. Bu ne biçim bir düşüncesizliktir? Siz Recep Bey, Türkiye Cumhuriyeti'nin evlatlarına, gençlerine "kimliksiz, şarlatan, eğitimsiz, donanımsız, ayakları yere sağlam basmayan, vatanına sahip çıkmayan, saygısız" gibi söylemlerle yerden yere vuramazsınız. Mustafa Kemal Atatürk gençlere bayram armağan etti, gençlere Gençliğe Hitabe'yi armağan etti, gençlere bu ülkenin geleceğini emanet etti. Bu ülkenin kurucusu genç nesile bu kadar saygı duyup bu kadar el üstünde tutarken siz onları aşağılayamazsınız. Siz onlara hakaret edemezsiniz. Hiçbir makam, hiçbir mevki Türkiye Cumhuriyeti'nin gençlerinden daha kıymetli ve daha üstün değildir. Bu da böyle bilinsin. Siz Mustafa Kemal Atatürk'ün "Ey Türk Gençliği" diye seslendiği nesile, "kimliksizler" , "şarlatanlar" diyemezsiniz. Umarım bir an önce sirkelenip, kendinize gelir ve bu Türk gençliğinden af dilersiniz. Dilemezseniz de kendiniz bilirsiniz. Elbet o hor görüp aşağıladığınız gençlik size gereken cevabı, gerektiği şekilde sandıkta verecektir.

Dilruba 🇹🇷͜͜͡͡✯

839,624 次观看 • 9 个月前

Bildiğiniz üzere annesi tarafından şiddete uğradığı için mahkeme kararıyla geçici velayetini alıp 2.5 yıldır burda beraber yaşadığım ancak Litvanya’daki boşanma anlaşmamıza dayanarak Litvanya tarafından iadesi istenen ve çocuğun durumunu görmezden gelip Avrupa’nın bendesi gibi davranan yetkililerin geçen sene mart ayında, aşağıdaki videoda da görüldüğü üzere, orada yaşayacaklarını bildiği için dehşet içinde ve can havliyle gitmek istememesine ve bunu ısrarla ifade etmesine rağmen gayri insani şekilde icra ile zorla benden ve vatanımızdan koparılan oğlumun bu sefer de annenin kocası tarafından şiddete uğradığını, çocuğumun oradaki mahkeme psikologuna verdiği ifadeden (fotoğrafta) öğrenmiş bulunmaktayım. Ancak ne hikmettir ki alışıp rehabilite olduğu Türkiye’den zorla koparıp şiddet uygulayan annesine iki ekip polis zoruyla koparıp gönderen yetkililer, tüm ısrarlarımıza ve şimdi orada fiziksel ve duygusal şiddete uğradığını belirtmesine rağmen kılını kıpırdatmamakta, adeta üç maymunu oynayarak küçücük Türk vatandaşını orada yapayalnız ve korumasız kalmasına göz yummaktadır. Beni takip edenler bilir. Oğlumu asla sosyal ya da geleneksel medyaya alet etmedim, etmezdim. Nitekim bu bir yıllık süreçte Litvanya mahkemesinin tüm yanlı tutumu ile bir türlü çocuğumun benle fiziksel temas kurmasına izin vermemesine rağmen meseleyi buraya taşımadım. Ancak 7.5 yaşındaki bir çocuğun artık hayati riski söz konusu. Çünkü oradaki mahkeme kendi vatandaşı olan anneyi kollama refleksi ile hareket ederek, annenin iddia dahi olsa çocuğuma dair hiçbir fiziksel, duygusal ya da başka bir kötü davranma iddiası bile olmamasına rağmen (bana dair yegane olumsuz iddiaları oğluma oyuncak almam, oynamam ve çikolata almam, Ciddiyim şaka değil bu) benle fiziksel temas hakkından bile mahrum bırakmaya devam etmesi küçücük çocuğu daha büyük şiddet olayları açısından riske sokmaktadır. Mahkeme eliyle, sözde kaçırma ihtimali nedeniyle, bir yıldır oğlumla sadece haftanın 3 günü 30’ar dakika online görüşmemize izin verilmekte. Ancak bu görüşmeler, oğlum annesinin kocasının kendisine şiddet uyguladığını anlattığından beri annesi tarafından engellenmekte ve yaklaşık 3 aydır online konuşmamıza dahi izin verilmemekte. Bu da 7.5 yaşındaki oğlumun tamamen onların insafına kalmasına yol açmakta. Bir yıldır süren bu hukuksuzluğa rağmen Türkiye’deki hiçbir yetkili ile Vilnius konsolosluğumuz taleplerimize rağmen kılını kıpırdatmamış, söz konusu sanki bir Türk çocuğu değil de Fransızmış gibi davranılmakta. İşte bu nedenlerden dolayı sesimi adalet ve dışişleri bakanlıkları ile ilgili yetkililere duyurup Türkiye’de doğmuş, Türkçe konuşan ve sizlerle bu toplumu derinden seven oğlumun oradaki gayri insani şiddet ortamından kurtarılması için yardımınızı rica ediyorum. Bu platformun bir araya gelince neleri değiştirdiğine, olmazı oldurduğuna çokça şahit oldum. Beno, yüreği insan ve hayvan sevgisi ile dolu, dışarda dilenen insan gördüğünde bile ağlayan ve onlara her şeyiyle yardım etmeye çalışan dünya merhametlisi bir çocuktu. Lütfen şimdi biz onun elinden tutup, içinde olduğu bu karanlık kuyudan çıkarmak için sesini duyuralım. Çok geç olmadan

Prof. Dr. Veysi Ceri

1,248,156 次观看 • 5 个月前

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, beraberinde TSK komuta Kademesi ile gittiği Samsun’da 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla Tütün İskelesi'nde düzenlenen törene katıldı. TCG ANADOLU gemisi ile Samsun’a çıkan gençlerin karşılandığı törene, Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak da katıldı. Törende konuşan Bakan Yaşar Güler gençlere hitaben şunları söyledi: 19 MAYIS, BİR KEZ DAHA ŞAHA KALKIŞIN BAŞLANGICIDIR 19 Mayıs gibi tarihî bir günde donanmamızın gözbebeği TCG ANADOLU ile kutlu bir yolculuk yapan siz kıymetli gençlerimizle Millî Mücadele’mizin ilk adımının atıldığı Samsun’da birlikte bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyduğumu özellikle ifade etmek istiyorum. Sözlerimin başında asil milletimizin bağımsızlık aşkıyla verdiği mücadelenin sembolü olan 19 Mayıs’ın 106’ncı yıl dönümünde Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nızı en içten dileklerimle kutluyorum. 19 Mayıs, asil milletimizin yüksek onur ve asaleti ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde tarih sahnesinde bir kez daha şaha kalkışının başlangıcıdır. Öyle ki bütün umutların tükenmeye başladığı bir dönemde Mustafa Kemal Atatürk “Türk milleti için esaretle yaşamaktansa ölmek daha iyidir.” diyerek ülkemizin bu güzide şehri Samsun’a çıkmış, bağımsızlık ve özgürlük mücadelemizin meşalesini de burada yakmıştır. Bu kutlu meşalenin ışığında kısa sürede ülkemizin dört bir yanında milletimizin topyekûn direnişi ortaya çıkmış, cesaret ve fedakârlıkla yürütülen Millî Mücadele’miz, Cumhuriyetimizin ilanıyla taçlanmıştır. ÇOK ANLAMLI VE MÜSTESNA BİR FAALİYET Böylesine eşsiz bir fedakârlığı ortaya koyan atalarımızın torunları olan siz gençlerimizin 19 Mayıs gibi kutlu bir günün yıl dönümünde İstanbul’dan Samsun’a gelmeniz de çok anlamlı ve müstesna bir faaliyettir. Zira 19 Mayıs “Bütün ümidim gençliktedir.” diyen Atatürk’ün aydınlık geleceğimiz ile Türkiye Cumhuriyeti’nin teminatı olan genç nesillere duyduğu güven ve inancın da simgesidir. Bugün bizler Samsun’da ortaya konan azim ve kararlılıktan ilham alıyor, yarınlarımızın güvencesi olan siz gençlerimizle birlikte “Türkiye Yüzyılı” hedeflerimize ulaşmak için sarsılmaz bir iradeyle yolumuza devam ediyoruz. Küresel sorunların ve devletlerarası gerginliklerin had safhaya çıktığı günümüzde, her alanda büyük değişim ve dönüşümler yaşanmaktadır. Risk ve tehditlerin öngörülemez olduğu bu kaotik süreçte, özellikle savunma ve güvenlik teknolojilerinin yerli ve millî imkânlarla elde edilmesi ve geliştirilmesi, bekamız açısından bir zorunluluk hâlini almıştır. Bu stratejik yaklaşım ile ülkemiz Sayın Cumhurbaşkanı’mızın kararlı tutumu ve liderliğinde savunma sanayinde yaptığı yatırımlarla büyük bir sıçrama yakalamış, sahip olduğu imkân ve kabiliyetleriyle dünya çapında övgü ve gıptayla takip edilen bir seviyeye ulaşmıştır. SİLAH SİSTEMLERİMİZ PEK ÇOK ÜLKE TARAFINDAN TAKDİR GÖRÜYOR Nitekim bugün sizler; 19 Mayıs’ın izinde yerli ve millî savunma sanayimizin en güçlü sembollerinden biri ve millî gururumuz olan TCG ANADOLU gemisiyle bir seyahat gerçekleştirdiniz. TCG ANADOLU gibi kendi klasmanının lideri bu gemimizin yanı sıra karada, denizde ve havada ihtiyacımız olan silah sistemlerimiz operasyonel başarılarıyla pek çok ülke tarafından takdir görmekte ve satın alınmaktadır. Bu sistemlerimiz, terörle mücadele başta olmak üzere çok boyutlu tehditler karşısında ülkemizin güvenliğinin korunmasında ve ordumuzun caydırıcı gücünde çarpan etkisi sağlamaktadır. EN BÜYÜK PAY ŞEHİTLERİMİZİN VE GAZİLERİMİZİNDİR Terörle mücadelede elde ettiğimiz başarılarda ve “Terörsüz Türkiye” hedefimize doğru ilerlememizde şüphesiz en büyük pay vatan, millet ve bayrak uğruna canları pahasına mücadele eden aziz şehitlerimiz ve kahraman gazilerimiz ile onların fedakâr ve cefakâr ailelerine aittir. Bu vesileyle kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimizin tüm seçkin personeline kahraman jandarma ve polis teşkilatımıza, gözü pek güvenlik korucularımıza, ülkemizin birliği ve dirliği için gösterdikleri gayretlerden dolayı teşekkür ediyorum. Aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyor, gazilerimize sağlık ve esenlikler diliyor kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımızı sunuyorum. Elbette ki gençlerimize de önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, gençliğe hitaben söylediği “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.” sözünden ilham alan siz gençlerimiz bilmelisiniz ki; birliğimizin özgürlüğümüzün ve geleceğimizin teminatı sizlerin bu ülkeye olan inancı ve gayretiyle mümkündür. Şurası muhakkaktır ki ülke olarak sahip olduğumuz eşsiz mirası ayrım gözetmeden, hep birlikte yaşatmak zorundayız. Sevgi, saygı, hoşgörü ve uzlaşma ortamı içinde üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir sorunumuz yoktur. Dolayısıyla artık birlik ruhuna, kardeşliğe ve aydınlık dolu ortak bir geleceğe doğru güçlü bir adım atıyoruz. Bu yolculukta siz değerli gençlerimizi ve ülkemizin her köşesinde yaşayan vatandaşlarımızı, bizi biz yapan değerler etrafında daha sıkı kenetlenmeye ve ülkemizi daha güçlü yarınlarına hep birlikte taşımaya davet ediyorum. TÜRK SAVUNMA SANAYİSİNİ DAİMA ÖNDE TUTMAYI HEDEFLİYORUZ Ülkemizin başta savunma güvenlik olmak üzere her alanda elde ettiği birbirinden kıymetli başarıların daha da geliştirilmesi ve geleceğin ihtiyaçlarına göre bu alandaki üretim imkânlarımızın en üst seviyelere çıkarılmasına yönelik çalışmalarımızı büyük bir gayretle sürdürüyoruz. Bugün ve gelecek için; uzay tabanlı teknolojilerden yapay zekâ sistemlerine sürü algoritmalarından otonom platformlara kadar pek çok alanda kapasitemizi geliştirerek ve derinleştirerek Türk savunma sanayisini daima bir adım önde tutmayı hedefliyoruz. Biliyoruz ki tüm bu çalışmaların merkezinde artık sizler varsınız ve sizler olacaksınız. Bunun için de kabiliyetlerinizi, ilgi alanlarınızı ve potansiyelinizi keşfedin. Başarıya ulaşmanızın ilk ve en önemli adımı bu olacaktır. Eğitim, sizi istediğiniz hedeflere ulaştıracak en önemli unsurdur. Çalışmak ise başarmanın yarısıdır. Çünkü başarı; her gün uygulanan birkaç basit disiplinden başka bir şey değildir. Sabırlı olun ve uzun vadeli başarı için sürekli çaba gösterin. Unutmayınız ki taşı delen suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir. Size şunu da hatırlatmak isterim ki; Türkiye’nin hayalleri, sizin hayallerinizle örtüştüğü zaman ülkemiz daha da güçlü olacaktır. BİRLİKTE YÜRÜDÜĞÜNÜZDE GÜÇLÜSÜNÜZ Her birinizin farklı bir disiplinden geliyor olması, işte bu yüzden çok kıymetli. Çünkü teknoloji dediğimiz şey artık tek bir alana ait değil. Yani siz sadece alanınızda değil, birbirinizle birlikte yürüdüğünüzde güçlüsünüz. Bu yüzden farklı bakış açılarını büyük bir merakla takip edin. Şu bir gerçek ki bilim ve teknoloji ile ilgilenen ve yeni proje ve buluşlara imza atan siz gençlerimiz, her şeyin baş döndürücü bir hızla değiştiği bu teknoloji çağında, ülkemizin geleceğinin de teminatısınız. Elde edeceğiniz bilgi birikimi, enginlere ulaşacağına inandığım ufkunuz ve yeteneklerinizi birleştirdiğinizde ortaya çıkacak proje ve ürünlerin, ülkemize ve ordumuza müstesna katkılar sağlayacağından asla şüphem yok. CUMHURİYETİMİZİ DAHA DA YÜKSELTECEKSİNİZ Geçmişle gelecek arasında kurduğumuz bir hatıra mahiyetindeki bu yolculuk sırasında “ben yokum, biz varız” diyen kahraman atalarımızın fedakârlığını ve 19 Mayıs ruhunu bir kez daha anladığınıza inanıyorum. Bakın, bugün sizler ülkemizin 81 şehrinden geldiniz, ama şu anda aynı gemidesiniz ve ortak bir ülküyle hareket ediyorsunuz. Yakın bir gelecekte de ülkemizin yönetiminde söz sahibi olacak ve Cumhuriyetimizi daha da yükselteceksiniz. Asla unutmayın ki binlerce şehit ve gazi vererek türlü sıkıntı ve yokluklar içinde büyük özveriyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti sizlere emanettir. Bu değerli emaneti yaşatarak sonsuza kadar korumak ve gelecek nesillere en iyi şekilde aktarmak en önemli görev ve sorumluluğumuzdur. Dolayısıyla bu yolculuktan sadece anılarla değil ifade etmiş olduğum esaslar çerçevesinde büyük bir sorumluluk duygusuyla döneceğinize yürekten inanıyorum. Bu vesileyle başta Millî Mücadele’mizin önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere şanlı ecdadımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi bir kez daha rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyorum. Bu güzide projenin hayata geçirilmesi ve farklı branşlardan siz gençlerimizin bir araya getirilmesinde emeği geçen başta Sayın Gençlik ve Spor Bakanımız olmak üzere katkıda bulunan herkese teşekkür ediyor; siz kıymetli gençlerimize de sağlık, başarı ve esenlikler diliyorum. TCG ANADOLU’nun kahraman personeline de diyorum ki “Denizleriniz sakin, pruvanız neta, yolunuz ve bahtınız açık olsun.” Kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

44,797 次观看 • 1 年前

Mezhepler, Müttefiklikler ve Müdahaleler Arasında Yeni Suriye İbrahim Halil Baran 2 Mayıs 2025 Dürzi toplumu, Suriye’deki siyasi ve mezhepsel dinamiklerin kesişim noktasında, uluslararası gerginliklerin, İran’ın zayıflamasıyla birlikte başlayan Türkiye-İsrail çekişmesinin ve Ortadoğu’daki diğer gelişmelerin önemli bir aktörü haline geldi. 1 milyon civarındaki nüfuslarıyla Dürziler, özellikle Şam’ın güney banliyöleri olan Cermana, Sahnaya, Suveyde, Deraa ve Kuneytra bölgelerinde yoğunlaşmış durumda. Dürziler’in Suriye’nin HTŞ liderliğindeki yeni geçiş hükümeti ile ilişkileri, İsrail’in koruması ve Türkiye’nin bölgesel nüfuz mücadelesi arasında sıkışmış bir pozisyonda. Dürziler, Suriye nüfusunun yaklaşık %3’ünü oluşturuyor ve Şii İslam’ın bir kolu olarak kabul edilen monoteistik bir inanca sahip. Suveyde, Dürziler’in dini ve siyasi merkeziyken, Şam banliyöleri, Dürziler ile Sünnilerin ortak yaşadığı ve mezhepsel gerilimlerin yoğunlaştığı alanlar oldu. Cermana’da bir Dürzi din adamının, Hz. Muhammed’e hakaret ettiği iddia edilen bir ses kaydının yayılmasıyla, Sünni silahlı gruplar ile Dürzi milisler arasında çatışmalar patlak verdi. Çatışmalar Sahnaya’ya sıçradı ve yirmiden fazla kişi öldürüldü. Suriye İçişleri Bakanlığı, ses kaydının sahte olduğunu belirtse de gerilim azalmadı. İsrail, Sahnaya’da Dürzilere saldıran HTŞ’li aşırılıkçı grupları hedef aldığını açıklayarak hava saldırıları düzenledi ve yaralı Dürzileri tedavi için tahliye etti. Bu, İsrail’in Dürzileri koruma politikası çerçevesinde ilk açık askeri müdahalesi olarak kayıtlara geçti. Bununla da kalmadı ve HTŞ'nin Dürzilere saldırıya devam etmesi üzerine hükümet sarayına yakın bölgeleri vurdu. Suveyde’deki Dürzi lider Şeyh Hammud Hannavi, yeni Suriye hükümetini desteklediğini ve Suriye’nin bütünlüğünü savunduğunu açıklamıştı. Ancak, Dürzi toplumu içinde birlik yok; Şeyh Carbuva gibi bazı liderler Şam’a bağlı kalırken, Şeyh Hikmet Hicri ve beraberindeki şeyhler adem-i merkeziyetçi bir Suriye’yi savunuyor. Ayrıca Lübnan Dürzilerinin sosyalist Kürt lideri Velid Canpolat, İsrail’e karşı katı bir tutum içerisinde. Bu durum, aslında Dürzi toplumunun akıl şeyhleri olan ukkalar, ecevitler ve aristokratlar arasındaki bir çatlağa da işaret ediyor. Suriye’de Türkiye ve İsrail arasındaki rekabet, Dürzi meselesini de doğrudan etkiliyor. Beşar Esad’ın devrilmesinden sonra Türkiye, HTŞ lideri Colani’yi destekleyerek kuzey ve orta Suriye’de askeri üsler kurmaya başladı. İsrail ise güneyde bir steril savunma bölgesi oluşturdu ve Dürzileri koruma stratejisiyle bölgesel müdahalesini artırdı. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve HTŞ liderliğindeki yeni hükümetin otoritesini savunuyor. Böylece hem Yeni Suriye’yi hem de Kürtleri kontrol altında tutmak istiyor. Eğer fırsat bulursa da Osmanlı hayallerini, o da olmazsa Misâk-ı Milli'yi gerçekleştirmek istiyor. Fakat İsrail’in, Hama ve T4 hava üslerini vurması, Türkiye’nin bu üslerde jet ve hava savunma sistemleri konuşlandırma planlarını hedef aldı. Türkiye Dışişleri, İsrail’i bölgeyi istikrarsızlaştırmakla suçlarken aynı zamanda Rojava’yı da işgale hazırlanıyordu. Şam yönetimi ise merkezi hükümet kurmakta ısrarcı ve diğer taraftan ülkenin diğer bileşenlerini saf dışı bırakmaya çabalıyor. Kürtler, Aleviler, Mesihiler ve Dürziler, Esad’ın devrilmesinden bu yana oluşturulan yapının dışında bırakılmış durumda. Kürtlerin federasyon talepleri, Alevilerin katliama uğraması ve Dürzilerin silahlı direnişi, Colani’nin tüm silahlı grupları merkezi otoriteye bağlama çabasını imkânsız hale getiriyor. İsrail, HTŞ’yi Sünni İslamcı bir tehdit olarak görüyor ve güney Suriye’nin tamamen silahsızlandırılmasını talep ediyor. Netanyahu, sık sık Dürzileri koruma taahhüdünü yineliyor ve nitekim Sahnaya operasyonları bu politikayı somutlaştırdı. Ancak, İsrail’in Dürzilerle ilişkisi eklektik bir politikaya dayanıyor. Dürzi bölgeleri yekpare değil ve örneğin Suveyde’deki Sünni Arap nüfusu görmezden geliniyor. Bu da önümüzdeki günlerde DAEŞ gibi yapıların da müdahil olabileceği bir iç çatışma riskini artırıyor. Buna karşılık Türkiye de Şam’ın, İsrail tarafından sıkıştırıldığı bu ortamda kendi kartını oynuyor ve Tişrin ve Münbiç gibi alanlarda bir süredir kestiği İHA faaliyetlerini yeniden başlatıyor. Bu da İsrail’e açık bir mesaj: “Sen Dürziler üzerinden HTŞ’ye vurursan, ben de Kürtleri hedef alırım…” İran’ın bölgede zayıflamasıyla karşı karşıya gelen Türkiye ve İsrail, bir çatışmasızlık hattı kurmak için İlham Aliyev’in arabuluculuğunda Azerbaycan’da görüşmelere başlamıştı. Her iki taraf da Suriye’de doğrudan çatışmadan kaçındığını belirtiyor. Ancak, İsrail’in T4 ve Hama üslerini vurması, Dürzilere doğrudan sahip çıkması ve sık sık Kürtlere yönelik destekleyici ifadeler kullanması bu kırılgan diyaloğu test ediyor. Dürzi meselesi diğer taraftan uluslararası gerginliklerin bir yansıması olarak çeşitli dinamiklerle öne çıkıyor. ABD, Türkiye ve İsrail’in Suriye’deki çekişmesini dengelemeye çalışıyor. ABD, Suriye’de kesinlikle nihai hakemdir ve Washington elbette gerilimi düşürmek istiyor. Ancak, ABD’nin Suriye’den çekilme ihtimali, İran operasyonu, Çin meselesiyle ilgili ABD’nin bölgeden uzaklaşan dikkati gibi konular, Türkiye ve İsrail’e hareket alanı bırakıyor. Keşmir saldırısı sonrası tırmanan Hindistan-Pakistan krizi, Ortadoğu’daki gerginlikleri dolaylı etkiliyor. Pakistan’ın Çin’le yakınlığı ve Hindistan’ın ABD-İsrail eksenine kayması, Suriye’deki güç dengelerini karmaşıklaştırıyor. Tıpkı Belucistan ve Keşmir meselesi gibi, Dürzi meselesi de bu küresel rekabetin bir alt cephesi olarak görülüyor. İran, Esad sonrası Suriye’de etkisini kaybetti, ancak Alevistan, Suveyde ve Dera’daki eski rejim yanlısı milisleri desteklemeye devam ediyor. Lazkiye ve Tartus’taki saldırılar, İran’ın hâlâ elinin ulaşabildiği alanlarda istikrarsızlığı körüklediği iddialarını güçlendiriyor. Öte yandan Suudi Arabistan ve Katar, Suriye’nin Dünya Bankası’na 15 milyon dolarlık borcunu ödedi. Bu, yeniden inşa için umut olsa da, neredeyse ülkenin tamamına yayılan yoksulluk ve altyapı eksikliği gerilimleri körüklüyor. Birkaç gün önce Kamışlo’da düzenlenen ve tüm Kürt kesimlerini bir araya getiren Birlik ve Ortak Tutum Konferansı, Kürtlerin ülke içindeki konumuna yeni bir ivme kattı ve Kürtlerin federalizm taleplerini yükseltti. Şam, bu talepleri bölücülük olarak gördüğünü sert bir açıklamayla duyurdu. Türkiye’nin hoşuna giden bu açıklama, bir süredir ilişkilerini güçlendirme eğiliminde olan Kürtler ile Şam arasındaki bağları biraz daha zayıflatmışa benziyor. Buna rağmen diğer taraftan Kürtlerin elini güçlendirmiş durumda. Zira ABD ve İsrail başta olmak üzere büyük aktörler, Kürtlere Rojava’dan daha çok Şam’da ihtiyaç duyacak ve ABD’nin küresel politikalarıyla çelişmeyecek bir Suriye’de en önemli kart, Kürtlerin Şam’daki varlıkları olacaktır. Bunun bir benzeri daha önce Erbil ve Bağdat’ta görülmüştü. Saddam sonrası oluşan Irak’ta Kürtler, ABD’nin desteğiyle yeni yapılandırmanın başat aktörüydüler. Tam da bu noktada Aleviler, Mesihiler ve Dürziler, Kürtlerin özerklik taleplerinden ilham alabilir, bu da Şam’ın merkezi otoritesini yerle bir edecektir. Bu durumda ortada iki seçenek var: İlki, Colani yönetiminin gitmesi ve yerine diğer bileşenlerle ortak bir Şam kurmayı hedefleyecek bir yönetimin gelmesi. İkincisi, Suriye’nin artık gerçekten bölünmesi ve Balkanize olması. Özetle İsrail, kendisine tehdit yaratmayacak güçsüz bir Suriye istiyor ama onu Türkiye’nin de etki alanından çıkarmak zorunda. Kürtleri, federe bölgeye sahip olmak istiyor ama Türkiye bunun tam karşısında. Aleviler katliama uğramak istemiyor ama İsrail ve ABD ile ilişki geliştirmenin çok uzağında. Dürziler hükümetle çatışmak istemiyor ama namlunun tam ucunda. Türkiye, Suriye’yi işgal etmek istiyor ama ekonomik olarak batmış durumda. Daha önemlisi, her ne kadar Suriye bölünmeye doğru gidiyor görünse de aslında uluslararası aktörlerin tercihi bu yönde değil ve tarafları birbirini idare edecek bir pozisyona taşıyacaklar. Eski Suriye bitmişti, şimdi Yeni Suriye de bitecek, sonra belki yeni bir Yeni Suriye inşa edilir.

ibrahim halil baran

39,864 次观看 • 1 年前