Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

BU PROJENİN SAHİBİ AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’DİR! abdullah ö*alan, bu kanun teklifini “Bin kilometrelik yolun ilk adımı” olarak tarif ediyor. Peki bu teklife imza atan milletvekilleri, çıktıkları bu yolun menzilinin neresi olduğunu biliyorlar mı? öcalan’a sordular mı? Tom Barrack’ın dört ülkedeki Kürtleri işaret ederek, “Bu süreç herkesi bir araya getirecek,...

23,025 views • 20 days ago •via X (Twitter)

0 Comments

No comments available

Comments from the original post will appear here

Related Videos

🔴 Cihat Yaycı : Gerçekten çok acı bir durumdayız. Sanki bu projenin bir parçası gibi gözüküyoruz. Ortadoğu dediğimiz yer bizim yanı başımızda ve her şey burada, gözümüzün önünde gerçekleşiyor. 📌Bakın, terör örgütü liderinden mesaj gelecek mi diye bekleyenler var. Ve televizyonlarda “Öcalan mesajını şu tarihte yayınlayacak vs” diye alt yazıyla geçiyor. 📌Yani, terörist başından mesaj beklemek normalleştiriliyor, 📌Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti terörist başından mesaj bekliyor! 📌Teröristbaşının ulakları Gazi Meclis’te Partilerin Genel Başkanları tarafından karşılanıyor. Halbuki ortada bir parti heyeti yok! Zira bir partinin genel başkanı heyette yokken, diğer partilerin genel başkanları, İmralı’daki terörist başının mesajını getirenleri nasıl kapılarda karşılıyor? Bir Bu durumun siyasi usul ve adaba ve mütekabiliyete nasıl uyduğunu anlamakta zorlanıyorum. Gelen iki milletvekili ve terör örgütü ile iltisakı nedeniyle yerine kayyum atanan eski belediye başkanı, terör örgütü liderinin mesajını getirmek için Genel Başkanlar tarafından kapılarda karşılanıyor. "Acaba ne dedi?" diye bekliyorlar. Ben bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bunu kabul etmiyorum! 📌Bu gerçekten utanç verici bir durum 📌Şu anda Kandil’deki Murat Karayılan gibi eşkıyalar, "Türk Devletini dize getirdik, hapisteki Öcalan’a muhtaç olduklarını kabul ediyorlar" diyor. Bu inanılmaz bir şey! 📌Bu olay Türkiye’nin iç meselesi değil, bir projenin parçası. Belli ki birileri bu süreci bastırıyor. Bunu nereden anlıyoruz? 📌Çünkü bu heyet, bu caninin heyeti nereye gidiyormuş? Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne... Barzani’ye, Neçirvan Barzani’ye... Talabani’ye.. Ve biliyorsunuz Barzani ve Talabani ABD ve İngiltere tarafından geçen ay Mazlum Abdi ile bir araya getirildiler. 📌 Şimdi bu heyet de oraya gidiyor. Türkiye’deki milletvekilleri, nasıl olur da Barzani’ye, Talabani’ye gider? Bunlar caninin elçileri olarak hangi mesajları götürüyorlar? Dört parça sözde Kürdistan’ı kurmak mı amaç? Bundan nasıl bir hayır beklenebilir? 📌Peki bizim Barzani ile ne alakamız var? Ne işi var bu kişilerin orada? Eğer öyleyse, Irak merkezi yönetimine de gitsinler. Böyle bir şey olabilir mi? Bu durum gösteriyor ki, bu kişiler Türkiye’nin dışında bir araya geliyor ve organize ediliyor. Ve hapisteki adam, bu sürecin lideri gibi kabul ediliyor. 📌Ortada büyük bir Kürdistan projesi var. Bunlar onunla koordine, bununla koordine için gidiyorlar... Yarın Mazlum Abdi ile de görüşürler. 📌 Artık böyle bir şeyi kabul etmek, gözümüzün önünde olanları sindirmek mümkün mü? 📌Bu olanlar Büyük İsrail Projesi’nin bir parçası! Türk milleti, uyan! Gör bu oyunu! 📌 Bu sadece Türkiye’nin iç meselesi değil. Barzani, Talabani ve terör örgütlerini destekleyen gruplar artık Türkiye’nin iç işlerine karışabilecek noktaya geldi. 📌 Adalet Bakanı bir açıklama yaptı: "Bizim af planımız yok ama yaşlı mahkumlar için 65-70-75 yaş üstüne evde ceza çekme uygulaması düşünüyoruz." Yani yakında bebek katili eve mi çıkacak? Hatta evlendirilir mi? Düğün mü yapılır? Artık bilemiyorum.

TÜRK DEGS / TURK MAGS

15,049 views • 1 year ago

“31 Temmuz Covid yasası” diye de bilinen infaz düzenlemesinin yol açtığı mağduriyetleri çözmesi beklenen düzenlemeyi niye paketten çıkardınız ? Aylardır bunu konuşup durduk. Kamuoyu bu adaletsizliğin düzeltileceği umuduyla büyük bir beklentiye sokuldu. Peki bu husus niçin kanun teklifi metninde yok? Siz milletimizle alay mı ediyorsunuz. Yahu bir saniye adaletle hükmetmenin bilmem kaç yıllık nafile ibadetten makbul olduğunu söyleyen nasihat eden peygamberi anlatan sizler değil miydiniz? Peki ya tersi? Yani yıllarca adaletsiz hükmetmenin bir karşılığı olmayacak mı? Düşünsenize, 31 Temmuz 2023 tarihinden önce kesin olarak hüküm verilen kişileri bundan yararlandırdınız, ama aynı tarihte, aynı suçu işlemiş ve aynı cezayı almış olan diğerlerini ayrı tuttunuz ve bu kişilercezaevlerinden çıkamadı. Yahu yargı işini yapmamış ceremesini vatandaşa yüklemişsiniz. Mahkeme birinin dosyasını zamanında incelediği ve karar verdiği için bu kişi indirimden yararlanmış, diğerinin dosyasını mahkeme savsaklamış ya da dosya çokluğundan zamanında inceleyememiş ve geç karara çıkmış, bu sebeple kişi cezaevinde kalmaya devam ediyor. Bu nasıl bir adalet anlayışı, nasıl bir düzenleme akıl sır ermiyor. Yahu mahkeme ya da idare işini düzgün yapmadı diye ceremesini niye vatandaşa ödetiyorsunuz. Tamam zararın neresinden dönersek kardır diyelim. Peki şimdi niye düzeltmiyorsunuz bunu? Ben söyleyeyim: Talimat gelmediği için. Çünkü yüksek rakımlı yerlerde olanların birilerine olan kini henüz bitmedi. Şöyle düşünülüyor sanırım: Biz bu kanunuçıkarırsak malum herkesi kapsayacak. Eee ne var bunda değil mi. Varmış demek ki. Bu sebeple birileri de bu kanundan istifade etmesin diye başka da bir yol bulamadıkları için söz konusu Covid infaz düzenlemesi bu tekliften çıkarıldı deniliyor. Kimin talimatı ile? Elbette sarayın. Söz konusu çekincenin PKK’lı teröristlerle ilgili olmadığını, onların affedilmesinin sorun edilmediğini ama mesela cemaat saikiyle ceza almış kişilerin budüzenlemeden yararlanacağı endişesi ile konunun ertelendiği söyleniyor ki tüm emareler de bunu gösteriyor. Böyle bir zihniyetten ülke millet için hayırlı adaletli bir iş beklenir mi? Ne demek birileri faylanabilir ama birileri asla? Burasını kabile devleti yapmaya yemin mi ettiniz. Her şeyin içini boşaltmaktan utanmadınız gitti. O zaman şöyle yapalım: Aynı anda iki kanun çıkaralım, biri PKK için Af, diğeri istemediğiniz kişi ve kesimler için extra ceza getirsin. Şimdi biz buna ne diyeceğiz. Bakın tam da bu durumu anlatan ibretlik bir hikâye var: Padişah tebdil-i kıyafet ile yakın köyleri dolaşmaya çıkar. Bir eve misafir olur. Kim olduğunu söylemez amaevin sahibi bu kişilere çok iyi davranır. İkramda bulunur, hürmet eder. Sonra padişah bir başka evin kapısını çalar. Yine kim olduklarını söylemez. Bu evin sahibi de gelenlere çok iyi davranır. Halkının bu şekilde olmasından çok memnun olan Padişah, ev sahibine kim olduğunu söyler ve şöyle der: Dile benden ne dilersen ama iki katını da komşuna vereceğim. Gelen misafirlere çok iyi davranan o hürmetkar adamın cevabı ilginç ve bir o kadar dramatiktir: Efendim tek gözüme mil çekilmesini istiyorum zira gözümde ağrı var der. Esas amacı nefret ettiği komşusunun iki gözüne mil çekilip oyulmasıdır. Artık gülemiyoruz ağlanacak halimize…

Selçuk ÖZDAĞ

20,750 views • 1 year ago

Gazeteci Enver Aysever, Adalet bakanı Akın Gürlek'in İmamoğlu ve Özgür Özel'in iftiralarına rağmen güven duyulan biri olduğunu anlattı: “İlginç bir süreç. Akın Gürlek Bey ilginç yerlere müdahale ediyor. Bu ettiği müdahalelerin gerçekten bir anlamı olacak mı? Buralardan bir netice alınacak mı? Hep beraber göreceğiz. Ancak bir yandan da Akın Gürlek Bey'in bir şeyi var, toplumda bir karşılığı var ve bir beklenti var. Şimdi hiç umulmadık insanların Akın Gürlek Bey ile ilişki kurması önemli. Bunlardan biri ve en önemlisi de Mumcu ailesi. Akın Gürlek Bey şöyle bir paylaşımda bulundu. Onu bir kere önce bir okuyalım."33 yıl önce evinin önünde uğradığı suikast sonucu hayatını kaybeden gazeteci ve yazar Uğur Mumcu'nun eşi Şükran Güldal Mumcu ve oğlu Özgür Mumcu ile Bakanlığımızda bir araya geldik. Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığımızın koordinasyonunda, dosyada yer alan tüm delil, bilgi ve bulgular en ince ayrıntısına kadar titizlikle incelenmektedir. Uğur Mumcu suikastının bütün yönleriyle aydınlatılması, sorumluluğu bulunan herkesin yargı önünde hesap vermesi için sürecin takipçisi olacağız. Merhum Uğur Mumcu'ya Yüce Allah'tan rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır ve metanet diliyorum." diyor. Bir kere önce bu videoyu bir izleyelim arkadaşlar, önce onu bir görelim. Adalet Bakanı Akın Gürlek:* "Uğur Mumcu bu ülke için gerçekten önemli bir değerdi, önemli bir kalemdi. Özellikle rahmetlinin bakmış olduğu dosyalar, olaylar, ele aldığı yazılardan dolayı bir kesimin radarına girdiğini düşünüyoruz..." Evet, Akın Gürlek Bey böyle bir video ile meseleyi toparlamış. Şimdi, önce birkaç bilgi vermek isterim. Uğur Mumcu'nun oğlu elbette ki Türkiye'de çok önemli bir bilim insanı. Onun bir kere altını çizelim. Ve bu hukukçu aynı zamanda. Oraya gitmesi ve bir hukukçu olarak orada bir pozisyon alması ciddiye alındığını gösteriyor bir taraftan hukuki olarak. Diğer yandan Güldal Hanım —ki ben kendisiyle biraz sonra vereceğiz, birçok kez bir araya geldim, programlar yaptım— son derece kaliteli ve zarif bir hanımefendi. Ve yıllarca Uğur Mumcu'nun gerçek katillerini arar halde oldu. Ve bu konuda da bir türlü netice alınamadığını yazdığı bir kitapla da dile getirdi. Şimdi, burada şöyle bir şey var bence asıl düşünülmesi gereken: Uğur Mumcu'nun böylesi bir süreçte gündeme gelmesi, bu aynı zamanda Akın Gürlek Bey'in bu aile tarafından güvenle bir şekliyle güven duyularak muhatap alındığı anlamına gelir. Siz eğer geçmişte Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekilliği yapmış bir kimsenin burada şu anki bir siyasi iklim içerisinde ve şu anki bu ilişki biçiminde, yani "hukuk tanımayan adam" diye tarif edilen bakanı bu seviyede insanların —Uğur Mumcu'nun eşi, işte oğlu— muhatap aldığı zaman ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Yani birisi kalkıp da diyebilir ki: "Ya arkadaşlar, Uğur Mumcu ailesi sıradan bir aile değildir." Turgut Kazan... Turgut Ağabey de orada onların avukatı olarak bulunuyor. Yani Türkiye'de demokrasi mücadelesinde çok büyük emek vermiş isimlerden söz ediyoruz. Bu insanların olduğu bir tabloda bir soru sorulur insanlara. Yani "Uğur Mumcu'nun ailesi bize güveniyor, Turgut Ağabey bize... yani Turgut Kazan güveniyor da siz niye güvenmiyorsunuz? Nasıl burada bir hukuksuzluk olduğunu iddia ediyorsunuz?" dense ilginç bir tablo çıkar. Neyi işaret ettiğimi biliyorsunuz. Yani bu Silivri'deki dava bağlamında bunu gündeme getiriyorum. Yani Cumhuriyet Halk Partisinde yıllarca milletvekilliği yapmış, grup başkanvekilliği yapmış bir hanımefendi, yıllarca demokrasi mücadelesi yapmış Turgut Kazan gidiyorlar ve davanın yeniden değerlendirilmesi konusunda Akın Gürlek Bey'le konuşuyorlar. Eğer böyle bir güven söz konusu olmasa gidip Akın Bey'le konuşurlar mı? Bu da başka yönden başka bir çelişkiyi ortaya koymuş oluyor ve Özgür Özel ile Ekrem İmamoğlu hattındaki Akın Gürlek'e yöneltilen eleştirilerin, hatta sert değerlendirmenin boyutunu bir biçimiyle ortaya koyuyor.”

NE KADAR OLDU?

46,498 views • 21 days ago

Ulaştırma ve Altyapı BakanYardımcısı Dr. Ömer Fatih Sayan, sahte imza çetesi hakkında konuştu: • Psikolojide gerçeklik yanılması diye bir şey var. Bu durum bir yalanı yeteri kadar tekrar ederseniz gerçeğe dönüşür sözleriyle de anlatılabilir. Ne anlatmak istediğimin detaylarına gelecek olursak. Geçtiğimiz günlerde bazı üniversitelerimizin dijital sistemlerinde sahte kimliklerle elde edilerek e-imzalarla yapılan usulsüz işlemler sonucunda, sahte diplomalar düzenlendiği kamuoyuna yansıdı. • Bu noktada medyada müthiş bir bilgi kirliği olduğunu hep birlikte ne yazık ki takip ettik. İşin içine sosyal medya da dahil olduğunda dezenformasyon adeta başrolde oluyor. Şunun altına özellikle çizmek istiyorum ki bütün kritik durumlarda olduğu gibi biz bu sürecin de ilk anından itibaren tüm hassasiyetimizle devredeydik ve şimdi sizlerle dostlarımızla hiçbir şaibeye mahal bırakmayacak şekilde bu süreçten bahsetmek istiyorum. Yirmi dokuz Şubat iki bin yirmi dörtte BTK çatısı altında faaliyet gösteren yedi yirmi dört faaliyet gösteren ulusal siber olaylara müdahale merkezimiz usama ihbar geliyor ve aynı gün inceleme başlatılıyor. • Hemen ertesi gün 1 Mart 2024 tarihinde yetkilendirilmiş 7 e-imza sağlayıcısına bilgi veriliyor. E-imza sağlayıcıları neyi üretiyor? Telefon alırken nasıl alıyorsanız e-imzayı da kimlik ibraz etmek suratiyle üretiliyordu bunlar. Yüz yüze kimlik ibraziyle başvuru alımını geçici olarak durduruyoruz ve bu tarihten itibaren söz konusu sağlayıcılara ve sağlayıcıların gerçekleştirdiği işlemleri ilişkin kapsamlı bir inceleme başlatılıyor. • Bu inceleme doğrultusunda yapılan tüm işlemler ve log kayıtları da detaylı bir şekilde inceleniyor. Bu arada elde ettiğimiz verileri, adli ve idari soruşturmalara delil olması amacıyla da kayıt altına alıyoruz. • Bu süreç devam ederken Ağustos 2024'te bir üniversitemizin Öğrencisi Bilgi Sisteminde şüpheli işlemler olduğu beyan üzerine USAM olay müdahale ekipleri yerinde gerçekleştirdiği tespit ve analizlerde, sahte kimliklerin üretildiği, Öğrencisi Bilgi Sistemine yetkisiz erişim sağlandığı ve kimlik bilgileri doğru olmakla birlikte bazı fotoğrafların farklı olduğunu da belirlemiş oluyor. • Peki, tespitleri yaptıktan sonra ne yapıldı? USOM bütün bu incelemelerin ardından, bir üniversitemizde olan olaydan sonra, resmi yazıyla tespit edilen bütün o 8 başlıkta log kayıtlarının incelemesi, şüpheli işlem tespitlerinde adli mercilere suç duyunusunda bulunmasını talep ediyor. • Akabinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafından soruşturma başlatıyor ve BTK'mız elde edilen delilleri savcılıkla bu noktada paylaşıyor. Bütün bu denetimlerin ardından sahte kimlikle üretilen bu e-imzaları iptal ediliyor. • E-İmza sağlayıcılarına resmi yazıyla talimat gönderilerek, yüz yüze kimlik ibraziyle e-imza başvurusu tamamen kaldırılıyor ve kısacası bu sürecin başından beri hiç vakit kaybetmeden gerekli tüm çalışmalar yürütülüyor. • Ek bir önlem olarak da vatandaşlarımızı bilgilendirmek amacıyla başvuru sahiplerinin tamamına SMS göndererek adlarına düzenlenen nitelikli elektronik imzaları e-Devlet kapısı üzerinden kontrol etmelerini sağlıyoruz. • Bu süreçte de SMS doğrulama süreç artı gibi ilave güvenlik adımları da zorunlu hale geliyor ve bütün bu kritik durumlarda olduğu gibi ilgili tüm kurumlarımızla yakın iş birliği içerisinde çalıştık ve gerekli denetimleri, teknik incelemeleri titizlikle sürdürüyoruz.

MAH Ajansı

18,810 views • 1 year ago

Enver Aysever: İlginç bir süreç. Akın Gürlek Bey ilginç yerlere müdahale ediyor. Bu ettiği müdahalelerin gerçekten bir anlamı olacak mı? Buralardan bir netice alınacak mı? Hep beraber göreceğiz. Ancak bir yandan da Akın Gürlek Bey'in bir şeyi var, toplumda bir karşılığı var ve bir beklenti var. Şimdi hiç umulmadık insanların Akın Gürlek Bey ile ilişki kurması önemli. Bunlardan biri ve en önemlisi de Mumcu ailesi. Akın Gürlek Bey şöyle bir paylaşımda bulundu. Onu bir kere önce bir okuyalım."33 yıl önce evinin önünde uğradığı suikast sonucu hayatını kaybeden gazeteci ve yazar Uğur Mumcu'nun eşi Şükran Güldal Mumcu ve oğlu Özgür Mumcu ile Bakanlığımızda bir araya geldik. Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığımızın koordinasyonunda, dosyada yer alan tüm delil, bilgi ve bulgular en ince ayrıntısına kadar titizlikle incelenmektedir. Uğur Mumcu suikastının bütün yönleriyle aydınlatılması, sorumluluğu bulunan herkesin yargı önünde hesap vermesi için sürecin takipçisi olacağız. Merhum Uğur Mumcu'ya Yüce Allah'tan rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır ve metanet diliyorum." diyor. Bir kere önce bu videoyu bir izleyelim arkadaşlar, önce onu bir görelim. Adalet Bakanı Akın Gürlek:* "Uğur Mumcu bu ülke için gerçekten önemli bir değerdi, önemli bir kalemdi. Özellikle rahmetlinin bakmış olduğu dosyalar, olaylar, ele aldığı yazılardan dolayı bir kesimin radarına girdiğini düşünüyoruz..." Evet, Akın Gürlek Bey böyle bir video ile meseleyi toparlamış. Şimdi, önce birkaç bilgi vermek isterim. Uğur Mumcu'nun oğlu elbette ki Türkiye'de çok önemli bir bilim insanı. Onun bir kere altını çizelim. Ve bu hukukçu aynı zamanda. Oraya gitmesi ve bir hukukçu olarak orada bir pozisyon alması ciddiye alındığını gösteriyor bir taraftan hukuki olarak. Diğer yandan Güldal Hanım —ki ben kendisiyle biraz sonra vereceğiz, birçok kez bir araya geldim, programlar yaptım— son derece kaliteli ve zarif bir hanımefendi. Ve yıllarca Uğur Mumcu'nun gerçek katillerini arar halde oldu. Ve bu konuda da bir türlü netice alınamadığını yazdığı bir kitapla da dile getirdi. Şimdi, burada şöyle bir şey var bence asıl düşünülmesi gereken: Uğur Mumcu'nun böylesi bir süreçte gündeme gelmesi, bu aynı zamanda Akın Gürlek Bey'in bu aile tarafından güvenle bir şekliyle güven duyularak muhatap alındığı anlamına gelir. Siz eğer geçmişte Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekilliği yapmış bir kimsenin burada şu anki bir siyasi iklim içerisinde ve şu anki bu ilişki biçiminde, yani "hukuk tanımayan adam" diye tarif edilen bakanı bu seviyede insanların —Uğur Mumcu'nun eşi, işte oğlu— muhatap aldığı zaman ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Yani birisi kalkıp da diyebilir ki: "Ya arkadaşlar, Uğur Mumcu ailesi sıradan bir aile değildir." Turgut Kazan... Turgut Ağabey de orada onların avukatı olarak bulunuyor. Yani Türkiye'de demokrasi mücadelesinde çok büyük emek vermiş isimlerden söz ediyoruz. Bu insanların olduğu bir tabloda bir soru sorulur insanlara. Yani "Uğur Mumcu'nun ailesi bize güveniyor, Turgut Ağabey bize... yani Turgut Kazan güveniyor da siz niye güvenmiyorsunuz? Nasıl burada bir hukuksuzluk olduğunu iddia ediyorsunuz?" dense ilginç bir tablo çıkar. Neyi işaret ettiğimi biliyorsunuz. Yani bu Silivri'deki dava bağlamında bunu gündeme getiriyorum. Yani Cumhuriyet Halk Partisinde yıllarca milletvekilliği yapmış, grup başkanvekilliği yapmış bir hanımefendi, yıllarca demokrasi mücadelesi yapmış Turgut Kazan gidiyorlar ve davanın yeniden değerlendirilmesi konusunda Akın Gürlek Bey'le konuşuyorlar. Eğer böyle bir güven söz konusu olmasa gidip Akın Bey'le konuşurlar mı? Bu da başka yönden başka bir çelişkiyi ortaya koymuş oluyor ve Özgür Özel ile Ekrem İmamoğlu hattındaki Akın Gürlek'e yöneltilen eleştirilerin, hatta sert değerlendirmenin boyutunu bir biçimiyle ortaya koyuyor.

Haber Filesi

26,804 views • 21 days ago

Ümit Özdağ: 🎙️Ekonomik kriz, çok ağır bir şekilde ve her geçen gün daha da ağırlaşarak devam ediyor. Zenginlik el değiştiriyor. Tarım çöküyor. Kırsal alan insansızlaşıyor. Şimdi toprak da el değiştirmeye başlamış durumda. Ağır bir yoksulluk yıllardan buyana sürerken, halkın geniş kesimleri açlıkla mücadele ediyorlar. Küçük bir yandaş azınlık grup ise kamu ihalelerinden beslenmeye devam ediyor, zenginleşmeye devam ediyor. Ortak olma adı altında insanların emekleriyle üretmiş oldukları zenginliklere el konuluyor. Hukukun üstünlüğünün olmadığı bir ülkede yatırımcı kendisini güven içerisinde görmüyor ve Türkiye'den dışarıya büyük bir servet kaçışını görüyoruz. Çıkan sadece nakit sermaye değil, beşeri sermayenin de Türkiye'yi terk ettiğini ne yazık ki görüyoruz. Türkiye'nin geleceğini inşa etmesi gereken beyinler bu ülkede Erdoğan yönetimi altında gelecek görmedikleri için vatanlarını terk ediyorlar. Başka diyarlarda, başka ülkelere, başka toplumlara bilgilerini sunuyorlar ve o toplumların kendilerini geleceğe hazırlamasına, zenginleşmesine katkıda bulunuyorlar. Biraz önce partimizin Hollanda temsilcisiyle görüştüm. Siber güvenlik uzmanıymış. Türkiye'nin çok önemli firmalarının birisinde siber güvenlik uzmanı olarak çalışırken, Hollanda'ya gitmiş, şimdi Hollanda'da çalışıyor. Kendisi gibi yüzlerce siber güvenlikçi gibi… Türkiye zengin bir ülke ancak Türk halkı fakir ve fakirleşmeye devam ediyor. Biz, Zafer Partisi olarak kurulduğumuz günden buyana bu soygunun durdurulması ve zenginliklerin küçük bir azınlık grubuna değil Türk Halkı’na verilmesinin mücadelesini veriyoruz. Ancak Zafer Partisi'nin özellikle 13 milyon sığınmacı ve kaçağın vatanlarına dönmesi konusundaki politikaları ve terörizmle mücadele konusundaki politikaları ön plana çıktı geride bıraktığımız dört yıl içerisinde. Ancak partimizin ekonomiyle ilgili politikalarını da gündeme taşımak ve geniş halk kitlelerine iletebilmek amacıyla 8 ay önce yeni bir çalışma süreci daha başlattık, Küreselleşme ve Zafer Ekonomisi başlıklı raporumuzu değerli basın aracıyla kamuoyu ile paylaştık. Ve daha sonra heyetlerle Türkiye'nin değişik Ticaret ve Sanayi Odaları’nı ziyaret ederek programımızı anlatma mücadelesine başladık. Ancak bildiğiniz gibi hukuksuz bir şekilde Öcalan için rehin alınmam ve 5 ay süreliyle Silivri'de tutulmamla bu çalışmamız bir ara vermek zorunda kaldık. Şimdi “Zafer Ekonomi Konseyi” olarak ikinci bir çalışma sürecini başlatıyoruz. Bu konsey, Zafer Partisi'nde görev alan ve ekonominin akademi, özel sektör ve devlet sektöründe üst düzey yöneticilik yapmış deneyimli Zafer Partilinin olduğu bir ekipten oluşuyor. Zafer Ekonomik Konseyi, partimizin ekonomik politikalarını şekillendirecek hem de topluma büyük bir tempoyla, etkili bir tempoyla bütün Anadolu'yu dolaşarak anlatacak. Değerli arkadaşlar AK Parti iktidarı tükenmiş ve sona gelmiştir. AK Parti gidiyor. Bu gidişi, yapmış olduğu çalışmaların hiçbirisinin durduramayacağı da görülüyor. Ancak gerisinde büyük bir enkaz bırakarak gidecek ve biz şimdiden bu enkazı nasıl kaldıracağımızı planlamak ve bu planı da Türk Halkı’na anlatmak zorundayız. Konseyimizin amacı ekonomideki yeniden inşa sürecinin sürdürülebilir planlı kalkınma anlayışıyla nasıl yürütüleceğini; tarımdaki, sanayideki ekonomik kalkınmanın hangi zeminde, hangi teorik çerçevede gerçekleşeceğini; hangi adımların atılacağını Türk Halkı’na anlatmak olacak. Bugün bu amaçla bir araya geldik ve çalışmalarımıza başlıyoruz. Hayırlı olsun. “İttifak” sorusu üzerine Genel Başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ: Bakın benim söylediğim şuydu: Bahçeli'yle Öcalan'ın el ele tutuştuğu ve Erdoğan'ın da onların elinden tuttuğu bir siyasi tablo görüyoruz. 12 Temmuz'da Erdoğan yapmış olduğu konuşmada, “Biz bu yola AK Parti olarak Milliyetçi Hareket Partisi ve DEM ile çıkıyoruz” dedi. Evet. Yani bir DAM ittifakı söz konusu. Böyle bir ittifakın oluştuğu ortamda muhalefetteki partiler ‘Biz bir araya gelmeyiz’ deme şansına, lüksüne sahip değildirler diye düşünüyorum. Açıkladığımız bu. Yoksa bir görüşme yapıldı, bu görüşmede bir anlaşma sağlandı noktasından daha uzaktayız. Bir ilkeyi açıkladık. Zafer Partisi olarak biz ittifaklara kapalı değiliz. Bakın o da söylemek için erken. Cumhurbaşkanlığı yarışında kimler aday çıkar? Bunları bilmiyoruz. İki aday mı olur? Üç aday mı olur? Dört aday mı olur? Bilmiyoruz. Onun için şimdi sadece Cumhur İttifakı'nın ve DEM iş birliğinin oluşturduğu DAM İttifakı’nı aşacak her türlü modelin çalışılması gerekir kanaatindeyiz.

Haberiniz

10,603 views • 1 year ago

Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. Sonuç olarak şartlar değişmiştir. O günle bugün aynı değildir. Dün Kürtler adına bir kazanım sağlayabilecek bir ittifak, bugün onları daha derin bir kuşatma altına sokma riski taşımaktadır. Bugün Kürtlerin yapması gereken, yalnızca Türkiye ile diğer bölgesel ve küresel güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak değil; aynı zamanda Türkiye iç politikasında da Erdoğan’a teslim olmak yerine, onun çevresinde toplanan güç merkezini dağıtmaya yönelik bir siyasi strateji geliştirmektir. Türkiye’de ne zaman bir klik, diğer tüm klikleri tasfiye ederek tek hâkim güç haline gelirse, bu durumun ilk hedefi her zaman Kürtler olur. Bu da genellikle ağır bir yenilgiyle sonuçlanır. Bu nedenle Kürtler açısından Türkiye iç siyasetinde belirleyici olan şey, klikler arasındaki güç çelişkilerini ustalıkla kullanmak ve her birini kendilerine muhtaç hale getirecek dengeli bir pozisyon oluşturmaktır.

ibrahim halil baran

32,599 views • 1 year ago

🔴 MALUM KESİMLER, SÖZDE ÇÖZÜM SÜRECİNE KARŞI ÇIKANLARI İSRAİLCİ GİBİ GÖSTERME KAMPANYASI BAŞLATTILAR! ‼️ Cihat Yaycı : İsrail zaten Kürdistan’ın kurulmasını istiyor. Kardeşim, ben İsrail’e karşıyım. 📌PKK, YPG ve Abdullah Öcalan’ın açıklamalarına karşı çıkınca seni hemen “İsrail yanlısı” ilan ediyorlar. Bakın, böyle bir kampanya başlattılar şimdi. Ben İsrail’i de sevmem, ötekini de sevmem. Ben Türkiye’yi severim, Türk milletini severim. Önce bunu net bir şekilde ortaya koyalım. 📌Şimdi, eski İsrail Eğitim Bakanı ve Yamina İttifakı Milletvekili Naftali Bennett, Türkiye’nin Suriye’de olası operasyonları hakkında bir açıklama yapıyor: “İsrail halkı olarak şu anda Türkiye’nin saldırısı altındaki Kürt halkına dua ediyoruz.” Peki, kim kimi destekliyor? PKK ve YPG’nin asıl destekçisi kimmiş? Zaten PKK ve YPG onların maşası haline geldi. 📌 İsrail Dışişleri Bakanı Yair Lapid diyor ki: “Suriye’nin kuzeyindeki Kürtlere yapılacak herhangi bir saldırıya karşılık Türkiye’ye yaptırım uygulanmalı ve NATO üyeliği askıya alınmalı.” Bu açıklama 2019’da yapıldı. Hangi döneme denk geliyor? Hangi operasyon sürecindeydi? Barış Pınarı Harekâtı’nın yapıldığı dönemde, Trump ile aynı söylemi kullanıyorlardı. 📌Bir de İsrail’in sürekli bölgedeki azınlıklarla ilgili yaptığı açıklamalar var. İsrail’in söylemi şu: “Bölgedeki azınlıkların birleşmesi gerekiyor. Kürtler, İran ve Türkiye’nin zulmünün kurbanıdır. İsrail, Kürtlerle ilişkilerini güçlendirmelidir.” 📌Yani, PKK ve onun siyasi uzantılarının kullandığı “Kürtler eziliyor” söylemiyle birebir aynı şeyleri söylüyorlar. İsrail, kendisini bölgede bir azınlık olarak tanımlıyor ve diğer azınlıkları doğal müttefikleri olarak görüyor. 📌Bütün bunları topladığımızda, PKK’nın da YPG’nin de Kürdistan kurma hedefinin aslında Büyük İsrail Projesi’nin bir parçası olduğu çok net. Türkiye bu konuda çok dikkatli olmak zorunda. 📌İsrail’in bu konudaki desteği yalnızca siyasi değil, aynı zamanda askeri ve istihbari olarak da devam ediyor. 📌Bir de Netanyahu’nun oğlu var. O da sürekli sosyal medyada Türkiye’yi hedef alan açıklamalar yapıyor. Türkiye’nin yarısını Kürdistan olarak gösteren haritalar paylaşıyor. Amerika’da yaşıyor ve Türkiye’yi soykırım yapmakla suçluyor. 📌Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin bölünmesi gerektiğini açıkça savunuyor. PKK ve YPG’nin “dört parça” söylemiyle aynı dili kullanıyorlar. Kandil’deki terörist elebaşları da sürekli “dört parça” diyor. Peki, bu söylemler birebir örtüşmüyor mu? 📌Şimdi, Türkiye’nin bölünmesine karşı çıkanlar “İsrail yanlısı” mı oluyor? İnanamıyorum! Böyle bir kampanya başlattılar. Yani, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü savunuyorsan, “Kürt sorunu” diye bir şeyin olmadığını söylüyorsan, seni hemen İsrail yanlısı ilan ediyorlar. Bu nasıl bir iş? Türk milleti demek bile ırkçılık sayılıyor artık! 📌Sayın Cumhurbaşkanı da bu konuların farkında. Ben inanıyorum ki bu milletin feraseti var, bu karanlık günleri atlatacağız, bu tuzağı bozacağız. Türkiye büyük bir tuzakla karşı karşıya. 📌Şimdi gelelim PKK’nın son açıklamalarına… PKK, “Ateşkes ilan ettik” diyor. Terör örgütü ne zamandan beri devlet gibi hareket edip ateşkes ilan edebiliyor? Devlet, bir terör örgütünün ateşkes ilan etmesini nasıl kabul edebilir? Bunun karşısında kimse bir şey söylemiyor mu? Bir devlet yetkilisi çıkıp “Bu nasıl bir söylem?” demiyor mu? 📌Bir de bu işin TBMM’ye taşınması meselesi var. PKK’nın siyasi uzantıları sürekli Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni adres gösteriyor. Açıkça “Anayasada değişiklik yapılmalıdır” diyorlar. Peki, neyin değişmesini istiyorlar? Ne yapmaya çalışıyorlar? Bunu herkesin görmesi lazım. 📌Bu mesele sıradan bir mesele değil. Türkiye’nin bölünmesi için uzun yıllardır yürütülen büyük bir projenin parçaları bunlar. O yüzden, bugün tarihe bir not düşmek gerekiyor: Bu süreçte kim, neyin yanında duruyor, bunu iyi görmek zorundayız.

TÜRK DEGS / TURK MAGS

10,543 views • 1 year ago

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanist(Rojava)

117,907 views • 7 months ago

Bir sonraki Boğa sezonunda finansal özgürlüğünüzü yakalamak istiyorsanız 3 dakikanızı ayırıp bu Flood'u okumalısınız! Yeni oluşacak trend şimdiden belli ve bu hiç şüphesiz itici güç rolü oynayacak Yapay Zeka kategorisi olacak. #YapayZeka adı altında çıkan her proje başarılı olacak mı? Hiç zannetmiyorum. Bu yazımızda, itibari paralar ile işlem yapılan finansal piyasalarda yapay zekanın konumlandığı noktalara değineceğiz ve gelecek hakkında bazı tahminler yaparak, düşündüğümüz gibi bir senaryo gerçekleşmesi halinde bu akıma en erken dahil olanlardan olmalıyız. Öncelikle gelin bu oluşabilecek akım hakkında bir takım bilgiler vererek olabilitesi hakkında biraz beyin fırtınası yapalım. Kriptopara piyasalarına giriş yapan insanların %99.99 kadarı yatırım yapar ve/veya Al-Sat işlemleri gerçekleştirerek kazanç yapmayı umar. Geriye kalan %0.01'lik kesim ise bu teknolojiyi anlamayı, öğrenmeyi ve üretim yaparak yatırımcılardan para toplamayı amaçlar. Bu noktada ortaya kaliteli bir ürün çıkaran kişi yüksek oranda kazançlar yaparken, yatırımcıların varlıkları ise dalgalı hareket eder ve yatırımcıların insan olmasından kaynaklı psikolojik olarak duygusal kararlar almalarına, hatalar yapmasına mahal veren sonuçlar ortaya çıkar. Peki insanlar yerine bu işlemleri yapan, duygulara yer vermeyen, sadece veriler üzerinden matematiksel tüm hesaplamaları yapan ve sadece kazanca odaklanan yapay zeka destekli Trade Botları olsaydı nasıl olurdu? Trade Botları, son birkaç yıldır mevcut. Özellikle borsaların neredeyse tamamı bu botlardan faydalanırlar. Sosyal Medya üzerinden siz onları Market Maker Botları (MMB) olarak tanıyor olabilirsiniz. Geçtiğimiz 3-4 yıl boyunca borsalar bu botları o kadar çok geliştirdi ki, demo versiyonlarını veya teknolojinin bir kısmını insanların kullanımına açarak veri toplamaya devam ettiler. Bu özellikler işin basit kısmı olan belli koşullara göre yatırımcının öngörülerine dayanarak peşi sıra birkaç işlemi, hangi koşullarda ne olursa Al ve ya ne olursa Sat olarak talimat verilmesine yönelik "Grid Trade" denen sistemle sunuldu. Bilmeyenleriniz için kısaca şunu söyleyeyim. Borsalar geçtiğimiz yıllar boyunca veri analizleri yaparak kripto yatırımcı ve trade edenlerin psikolojik ruh hallerini, kar zarar beklentilerini, duygusal davranışlarını ve daha aklınıza gelmeyecek bir çok bilgiyi depoladılar ve test ettiler. Yani kısaca, Borsalar artık sizi, sizden daha iyi tanıyor. Bu veriler ışığında artık yeni bir devir başlayacak ve kendilerine yeni kazanç kapısı aralayacak ürünleri piyasaya sürmeye yakın zamanda başlayacaklar. Kripto Haber sitelerinin bir çoğunda sık sık bu tarz paylaşımları görür olacağız. Bu kategoriyi ise muhtemelen #AiFi olarak insanlara pazarlayacaklar. Tıpkı bir önceki ayı sezonunda #DeFi'lerin pazarlanması gibi. Açıkçası kategori isminin ne olacağının çokta bir önemi yok. Buna ister #DeAiFi de diyebilirler, başka bir isimle de pazarlayabilirler. Önemli olan bu kategorinin neler üreteceği ve insanlara neden cazip gelmeli gibi konulara yoğunlaşacaklarını düşünüyorum. Hadi gelin bu kategori hakkında biraz daha detaya inerek neler olabileceği hakkında kafa patlatalım. Şahsi düşüncem bu algoritmaları geliştiren şirketler, geliştirmiş oldukları ürünün %100'ünü halka açmazlar. Böyle bir durumda ellerinde oynayacak kozları kalmaz. Bu sebeple bu teknolojinin %80-90 kadarını geliştiricilerin kullanımına açarak onlardan proje üretmelerini isterler. Bu zamana kadar Borsalar zaten bazı API'leri belli limitlerde insanlar ile paylaşıyordu. Şimdiye kadar paylaşılan veriler %10-20'leri geçmezdi. Borsalar bu verilerin büyük çoğunluğunu paylaştıktan sonra muhtemelen ismine TradeBot denilecek birçok proje türediğini göreceğiz ve o projelerin birde kendi token ekonomisini yarattığını ve bunu projelerine entegre ederek bir ayağı yine DeFi olacak şekilde tasarlayacaklardır. Machine Learning yani Makine öğrenimi ile Yapay Zeka teknolojisi inanılmaz bir noktaya ulaştı. Şuana kadar üretilen kısımda hala öngörülebilir sonuçlar alınabiliyor. İnsanları ne kadar analiz etseler de, insanlar öngörülemez bazı eylemlere girişebiliyor. Bu sebeple reklamlarını çok göreceğimiz bu alanda birçok proje websitelerinde bazı istatistikleri ballandıra ballandıra gösterecekler. Kâr oranları, Kullanıcı sayıları, Aktif Trade işlemleri vs. Kullanıcılarına verecekleri kazanç payları, hold ettikleri token yüzdesine, havuza kattıkları likidite kaynaklarına göre ve işlemlerden yapılan karlar oranında bir dağıtım mekanizması olacaktır. Erken giriş yapacaklar için çok cazip fırsatlar sunuyor değil mi? Bu arada sevgili dostlarım, Yukarıda saymış olduğum tüm bu gelişmeler yapıldı, hazırlandı. Siz bir değer üretecek olsaydınız, bunu durgun piyasa döneminde mi ortaya çıkarırdınız? yoksa herkesin ne alayım, nereye yatırım yapayım diye düşündüğü bir dönemde mi Cevabı basit tabiki. İşin zor yanı, samanlıkta iğne bulmak kadar vakit alacak bir iş olması. Ortaya çıkacak birçok projeye karşı duygusal bakış açısından uzak, sitelerinde yazmış oldukları 3-5 güzel söze kanıp hemen beğenip yatırımcıları olmalarını düşündürecek durumlardan uzak durmak gerekir. Çok sıkı bir araştırma isteyen ve ürün üretenlerin, ürettikleri ürünlerin kaliteli ve çalışır olup olmadıklarının kontrol edilmesi ve sistemde kısa sürede ortaya çıkabilecek yazılımsal bir açıklığın gün yüzüne çıkıp çıkmayacağı gibi detaylı araştırma yapılması gerekecek. Az önce kısa sürede dedim, çünkü 2 yıl geçmeden birçok açık ortaya çıkacak. Uzun lafın kısası bu metni bir kitaba dönüştürmek istemiyorum. Aktaracak çok fazla bilgi var ve buradaki insanların %95'den fazlasının bilgiyi değil parayı istediğini biliyorum. O yüzden birazda paradan konuşalım. Yukarıda bahsetmiş olduğum projelerden güzel 3-5 tespit yapılabilirse bu projelere portföyünüzün en fazla %25 kadarını 5 parçaya ayırarak her birine %5 olacak şekilde yatırabilir ve ortalama 500 kata kadar yükselişi yakalamak mümkün olabilir. Geçen Boğa sezonunda #AAVE'nin isim değişikliğine ve 1000:1 swap yapmadan önceki piyasa değerinin üzerine, değişiklik yaptıktan sonra neredeyse 900 kat artış yaptığını eminim bilmeyen birçok kişi vardır. Bunu sadece bir örnek olarak söyledim. Bu tarzda birçok örnek mevcut. Yani bu hayal satmak değil, bugüne kadar olmuş gerçeklerdir. Ayrıca her döngüde piyasaya yeni birçok insan ve dolayısıyla para geldiğini görürüz. Bu da her defasında daha çok alıcı ve ortaya çıkan daha çok proje olacağı anlamına gelir. Ancak her zamanda bu piyasada 1000 kat ve üzeri artış yapabilecek onlarca projede olacaktır. Bu projeler ile ilgili tabiki araştırmalar yapmaya başladım. Şuanda elle tutulur 1-2 proje haricinde birşey göremedim. Fırsat buldukça araştırmalarıma da devam edeceğim. Bunları da en uygun zamanda sizlerle paylaşacağım. Crypto Monster Takipte kalın ve bildirimleriniz hep açık kalsın. Sizlere aktaracağım daha çok fazla bilgi mevcut. Hepsinden haberdar olup, Boğa sezonuna tam donanımlı olarak girmelisiniz. Elimden gelenin en iyisini yapacağım ve başta Crypto Monster takipçileri olmak üzere Türk Yatırımcıların büyük bir çoğunluğuna maddi ve manevi birçok kazanımlar sağlaması için gereken tüm işleri ortaya koyacağım. Flood'u buraya kadar okuduysanız verilen emekler için ve daha fazla vatandaşımıza ulaşıp onlarında doğru bilgiye ulaşması adına "Beğen" ve "RT" yapmanızı rica edeceğim. ❤️🫶

Crypto Monster

87,717 views • 3 years ago

Amerikan sömürge valisi kılıklı büyükelçi Tom Barrack, ulusal üniter devlet modeline ve laik anlayışa açıkça savaş açmış. Türk milletini uyutmak amacıyla habertürk'te düşük kaliteli piyes sahnelemiş. Türkiye'nin yeni Graham Fuller'i belli ki, birkaç hafta önce ettiği lafların yarattığı rahatsızlığın farkında. Bu nedenle durumunu düzeltmek ve milleti uyutmak için bir şeyler söyleme gereği hissetmiş. Bunun için de son derece "uysal" bir haber kanalı tercih etmiş. Tabi, gözü açık vatansever bir platformda rahat rahat zehir saçamayacaktı. Barrack'ın söylediklerine bakılacak olursa "Önceki sözleri yanlış anlaşılan Türk dostu büyükelçi" pozunda. Ama sözlerin detayları incelenirse önceki söylemlerini tasdiklediğini hatta gerçek amacını ortaya koyduğunu görüyoruz. Tom Barrack söze başlarken "Dünya çapında yeni bir strateji şekilleniyor" diyor. Zaten memlekete yeni bir Graham Fuller edasıyla gelmesi, yeni bir stratejinin varlığına işaret ediyor. Fuller de Sovyetlerin çöktüğü dönemde gelmişti. Cumhuriyet gazetesinde Türkiye'ye yeni bir rol biçmiş, Kemalizm'in bittiğini söylemiş, demokrasi ve İslamı bir arada yaşatacak "formülü" öve öve anlatarak siyasal dinciliğin işaret fişeğini vermiş, memlekete istikamet tayin etmişti. Sonrası malum, BOP tüm hızıyla devreye girmiş ve Gülen belası tüm memleketin başına bela edilmişti. Fuller yıllar içinde öyle veya böyle misyonunu tamamladı. Artık sıra Barrack'ta... O da cebinde yeni bir "formülle" geldi. Türkiye'nin devlet yapısı hakkında haddi olmayan açıklamalar yaptı, dini-etnik ayrımlı "millet sistemi" önerdi hatta açık açık Atatürk'ün kurduğu ulus devlet modeline savaş ilan etti. Barrack sözlerinin devamında "Ulus inşası bölgede aslında hiç kimse için işe yaramadı" diyor. Söze ortadoğu ülkelerini kastederek başlıyor fakat "hiç kimse" diyerek Türkiye'yi de kastetmiş oluyor. Yani "Ulus inşası Türkiye'de işe yaramadı" demek istiyor. Tam bir palavra. Tabi, Barrack bu sözü söylemek zorunda. Yeni bir model getirebilmesi için var olanı yıkılmaya layık göstermek zorunda. İşin tuhafı, bir Amerikalı, Türkiye'nin devlet sistemini açık açık eleştiriyor. Üstelik bunu bir Türk kanalında yapıyor. Fakat ağzının payını alamıyor. Tanzimat döneminin esintilerini hissetmemek mümkün değil. Sonuçta Barrack'ın cümlenin gittiği yer çok açık: Türkiye'de ulus devlet modeline karşı çıkıyor. Türkiye'de ulus devlet olmasın demek, çok milletli ve inançlı bir yapının yerleştirilmesi demek. Tabi bunun için de mevcut Türk vatandaşlığı tanımının yıkılması gerek. Farkında mısınız bilmem, Öcalan ve Barrack'ın çok fazla ortak yanı var. Tabi söyleşi yapan kişi, bu noktada devreye girip "Türkiye ulus devlet modeline göre şekillenmiş bir ülke, siz bu sözlerinizle Türkiye'nin de ulus inşasında başarısız olduğunu mu ima ediyorsunuz" diye sormalı. Ama soramıyor. Çünkü tanzimat dönemi gazetecilerinin büyükelçilere böyle bir soru sormaya hakkı yoktur. Söyleşinin devamında söyleşi yapan kişi Barrack'ın daha önceki "Türkiye, Osmanlı millet sistemine geri dönmeli" ve "Ulus devletler İsrail için tehdittir" sözlerine atıf yapıyor. "İnsanlar şüpheci bakıyorlar" anektodunu ekliyor ve "Gizli bir gündem mi var" diye soruyor. Bu ısmarlama soru Barrack'ı zor durumda bırakmak amacıyla sorulmuyor. Aksine, Barrack'ın bu sözleri daha önce tepki çektiği için ona milleti uyutmak adına yatıştırıcı sözler söyleme fırsatı veriliyor. Şayet yayının niyeti Barrack'ı sıkıştırmak olsaydı, yukarıda örnek verdiğim türden sorular sorardı. Nitekim Barrack bu asisti duyunca gülümsüyor ve "Hayır" diyerek yatıştırıcı sözlere başlıyor. Barrack, sözlerinin yanlış anlaşıldığını ve o sözleri aslında o şekilde söylemediğini söylüyor. Ne acı ki Türk milletinin bu ucuz laf oyunlarına kanacağını düşünüyor. Barrack, sözlerinin devamında geçmişten çıkarılan derslerden bahsediyor. Türkiye'nin cumhuriyet olarak yeniden şekillendiğinden söz ediyor. Halbuki Türkiye bir asır önce ulus devlet modeliyle ve Atatürk'ün dizaynıyla zaten şekillenmişti. Haliyle Barrack'ın bu konuya atıf yapması gerekirdi. Ama tabi o vakit yıkmak istediği yapıyı parmağıyla işaret etmiş olurdu... Neticede Barrack Atatürk dönemini ağzını bile almadan daha da geçmişe gidiyor. "Osmanlı millet sistemine" atıfta bulunuyor. Bu sistemi övüp mezhepsel bir düzen getirdiğini söylüyor. İşte burada zehiri adeta şekerli bir paketle sunuyor... Osmanlı millet sisteminde Türk milletine dayalı bir üst kimlik mevcut değil. Yani Barrack'ın hiç sevmediği ulus devlet modeli yok. Aksine millet sistemine göre her inanç kendi kimliğiyle tanınıyor. İşte Barrack'a göre bu dini kimlikler ve hatta etnik kimlikler yan yana yaşayabilirmiş. ABD bunun en güzel örneğiymiş. Bu "yan yana yaşamak" ifadesini hayata geçirmek için her birini ayrı ayrı tanımlamak ve anayasaya geçirmek gerekir ki bunun için Türk milleti tanımını çöpe atmak şarttır. Dahası inançları da kimlik olarak tanımak için laikliği de yok etmek icap eder. Barrack'ın bu sözlerinin anlamı açık... Türkiye, Osmanlı'nın parçalanmasına neden olan toplumsal düzeni terk edip Lozan'da ulus devlet modeline geçmişti. Türk üst kimliği altında tüm etnik grupları ortak bir millet olarak şekillendirmişti. Dini kimlikleri ise laiklik ilkesiyle insanların vicdanlarına bırakmış. Yalnızca Türk milleti tanımlaması yapılmış, etnik ve dini kimlik ayrımına gidilmemiş ve herkes eşit vatandaş olarak tanımlamıştı. Barrack bunların tamamına karşı çıkıyor ve hepsinin temelden değişmesini istiyor. Tıpkı Öcalan gibi. Nitekim Öcalan ve PKK'nın fesih açıklamalarında da bu alt metnin tamamı bire bir mevcuttu. Barrack, Öcalan ve PKK aynı şeyi konuşuyor. Buradan da anlaşıldığına göre Barrack, yeni çözüm sürecinde Öcalan ve PKK tezlerinin savunucusudur. Türkiye'de görevlendiriliş amacı ulusal üniter yapıyı ve laik düzeni yok etmektir. Barrack'a göre Türkiye yeniden millet sistemine dönmeli. Etnik ve dini kimlikleri tanımalı ve bunları bir arada yaşatan bir formül bulmalı. Mesela ABD'deki formül gibi... Yani Barrack Türkiye'deki laik üniter modelin yıkılması gerektiğini en naif ve dolaylı şekilde izah ediyor. Karşısındaki şahıs da "Efendim sizin bahsettiğiniz dini kimlikleri bir arada yaşatan formülün uygulanması Türkiye'deki laik düzene zıt düşmüyor mu, Osmanlı millet sisteminin hayata geçmesi için Türkiye'nin üniter modeli terk etmesi gerekmez mi, siz Türkiye'nin anayasasında bulunan değişmez ilkeleri askıya alan bir çözüm yolu mu sunuyorsunuz, bu sözleriniz Türkiye'nin iç işlerine doğrudan müdahale manasına gelmez mi, bu açıklamalarınız Öcalan ve PKK'nın fesih beyannameleriyle örtüşmüyor mu" gibi sorular sormuyor. Nasıl sorsun? O vakit Barrack, sunmak istediği zehirin üzerindeki şekeri çıkarmak ve maskesini düşürmek zorunda kalacak. Dediğim gibi, tanzimat devrinin babıali gazetecilerinin haşmetlü sefirlere böyle soru sorma hakkı yoktur. Soramazlar. Zaten soracak olsa orada işi ne? Tom Barrack, sözlerinin devamında ABD'nin ortadoğudaki geleneksel politikalarından söz ediyor. Demokrasi getiren, ülkelerde hegemon kuran geçmiş politikalar vs... Yani Türkiye'nin yönetim modeline yönelik sözlerle, ortadoğunun millet olamamış memleketlerinin harap halinin yan yana getirilerek anlatılması bile ülkemize hakaret. Bir gazetecinin bu konuşmaya karşı "Ortadoğu ülkeleri ile Türkiye'nin durumunu aynı ölçüde mi değerlendiriyorsunuz" diye sorması gerekirdi ama nerede... Son olarak sorulması gereken asıl soruyu soralım: Barrack'ın bu küstahlığına neden tahammül ediliyor?

Con Sinov

222,779 views • 1 year ago

Konuşmadan Anayasa yapmak mümkün mü? Meclis Başkanı sayın Numan Kurtulmuş’un dile getirdiği görüşleriyle ilgili dün akşam Sözcü Tv yayınında söylediklerimi aşağıya bırakıyorum. Şunu ifade etmem lazım Numan Hoca ilk dört maddeyle ilgili olarak Türkiye’de kimsenin sorunu olmadığını 30 Eylül’de yaptığı basın toplantısında da, (videosunu aşağıya bıraktım) Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu’nun açıklamaları sonrasında da ifade etti. Peki, felsefi olarak ifade edilen bir tartışma neden bu yöne çekildi. Hem sayın Kurtulmuş’un hem sayın Yapıcıoğlu’nun açıklamalarında şunu anladım Anayasa meselesinde kimsenin konuşması istenmiyor AK parti yıllardır vatandaşa hizmet eden devlet anlayışını savunuyor. Kerim Devlet anlayışı olarak ifade edilen bu anlayış aslında bir tartışmayı da beraberinde getiriyor; devlet mi millet için, millet mi devlet için Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan daha iki gün önce kaymakamların kura çekiminde şunları söyledi: “Milletin adamı olunmadan, milletin gönlüne girilmeden, milletin takdirini, teveccühünü, duasını kazanmadan hakiki manada devlet adamı olunmaz" dedi. Aslında felsefi olarak sayın Cumhurbaşkanının söylediğiyle sayın Kurtulmuş’un söylediği arasında bir fark yok Peki sayın Kurtulmuş ne dedi:”Devletin ülkesi olmaz. Devletin milleti olmaz. Bu metin, 'Milletin devleti ve ülkelisiyle bölünmez bütünlüğü' şeklinde ifade edilmelidir. Bu seçkinci, devletçi anlayışın da yeni anayasada milletin gücü üzerine yükselen bir devlet anlayışıyla yeniden ele alınmasının önemli olduğunu düşünüyorum" dedi Anayasanın 3. Maddesi ne diyor: MADDE 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır. Peki sayın Kurtulmuş bayrakla, Ankara’yla İstiklal Marşı ile ilgili bir şey mi dedi hayır. AK parti yılardır ceberut devlet anlayışını biz yıktık dedi, 15 Temmuz’da millet olmasaydı devlet elden gitmişti dedi. 12 Eylül darbesinde devlet milleti ezdi dedi ve bu anlayışla iktidara geldi. Aynı söylemleri aynı felsefi açılımı sayın Kurtulmuş yaptığında, tepkiler yükseldiğinde AK Parti sessizliğe bürünüyor. İnsana sormazlar mı siz demiyor musunuz ki “insanı yaşat ki devlet yaşasın” Sizin savunduğunuz anlayış bu değilse söyleyin biz bunu savunmuyoruz bizde bilelim ama savunduğunuz devletin milletin hizmetinde olmasıysa bunu savunanları da yalnız bırakmayın Kaldı ki sayın Kurtulmuş toy bir siyasetçi mi? Cumhurbaşkanı dört maddeyle ilgili görüş beyan etmiş, partisi beyan etmiş kendisi beyan etmiş kalkıp bunları görmezden gelecek Sürekli olarak Anayasanın ruhu diyoruz. Sayın Kurtulmuş bana göre Anayasanın ruhuna işaret etti. Mesele tamda buradan tartışılmalı ama kimsenin niyeti yok Anlaşılan, Türkiye konuşmadan bir Anayasa yapma derdinde. Oturduğu makamın arkasında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazısı yazan bir Meclis Başkanının Milletin devleti olmalı sözü kadar doğal ne olabilir Sayın Mehmet Uçum açıklama yaptı. Anayasa'nın 6. maddesinin ilk fıkrası olan "Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir" hükmünün ilk dört madde kapsamına alınmasının gerekliliğini dile getirdi. Öneri doğru Sayın Uçum’un Başdanışman sıfatıyla mı yoksa hukukçu sıfatıyla mı kendi görüşlerini aktardığını şahsen ben bilmiyorum. Açıklamaların AK Parti’yi bağlayıp bağlamadığı kamuoyu hep sorguluyor. Parti sözcülüğü makamıyla Beştepe’den gelen açıklamaların ne adına yapıldığının net ortaya konması lazım Ez cümle kimsenin ilk dört maddeyi değiştirelim diye bir derdi yok ama en ufak bir katlı sunalım dediğinizde bölücülüğe kadar giden bir süreç yaşıyoruz Ben zaten Anayasanın değiştirileceğine inanmıyorum. Fikri farklılıklara bile tahammül edilemezken nasıl olacak, sayın Kurtulmuş’un söylediğini bir DEM’li söylemiş olsaydı vay siyasetin haline Keşke korkmadan daha çok tartışabilsek, demokrasi ne için var. Bu ülkede Meclis Başkanı konuştuklarından dolayı böyleyse vay halimize

Nevzat Çiçek

20,791 views • 1 year ago

Galatasaray'ın yaptığı büyük proje 🔥 Fenerbahçe'de işler yolunda gitmiyor para yok projeler durdu İbrahim Seten: 200 milyon dolarlık bir bütçeden bahsediyoruz. Baba şimdi Fenerbahçe ve Galatasaray'ı şimdi yan yana koyarak sana bir projeksiyon yapacağım. Projenin bütçesinden bahsediyoruz. Projenin bütçesi 200 milyon dolar. 200 milyon doları bugün hiç kimse veremez. Ben sana söyleyeyim. 200 milyon dolar çok büyük paradan bahsediyoruz. Bak şu komplekse bak. Aşağıya doğru iniyor. Haluk burası çok değerli bir şey. Fenerbahçeliler de diyorlar ki arkadaş buradaki 62 bin metrekare inşaat alanı var. Bunu hesap edersen 10 milyar lira ediyor. Bu para, bu nasıl veriliyor filan diyorlar. Tamam mı? Bak 16.500 metrekare inşaat alanı diyor bu bölümü için. Bu da aşağı aşağı daha devam edecek. Bir de bunun görünmeyen tarafı da olabilir. Yani şu anda projede gözükmeyen... Ama orada 16.500 mi yazıyor? Daha fazla yazıyor orada. 165 mi yazıyor? Pardon. 16.500. Doğru söylüyorsun. 16.500. Fenerbahçelilerin ki 6.500 galiba imar şeyi. Şimdi bu da spor amaçlı tesis yaptığı için ayrı bir şey. Buraya alsan baba, satsan... Dünya kadar para ediyor aslında. Buraya alıp ev yapsan, residence yapsan, villa yapsan gibi düşün olayı. Stad'ın yanı güzel yer. Kodu da var. Şimdi kod farkı var baba bak. Stad'ın çatısını düşün. Stad'ın çatısından en aşağıya kadar yolun olduğu yere kadar gelen yere bak lütfen. O ikisinin arasında bir kod farkı var. Yani bir 30 katlı oraya bir gökdelen dikilecek bir pozisyon var. Biliyor musun? Bak yanında da Skyland falan var ya baba. Evet çok yüksek onlar. Şimdi oraya sen Benim bildiğim kadarıyla hastane yapabilirsin, yine hastane yapabilirsin, istiyorsan residence yapabilirsin filan. Hani bu bölümleri de sonradan ortaya çıkacağına dair bir kuvvetli bir inancım var. Neye dayanıyorsun dersen duvara dayanıyorum bunu söylerken. Bunun iznini kolay alabilir misin, alamaz mısın bilmiyorum. Ama bana sorarsan burada böyle bir ihtimal görüyorum. Yani Florya'yı bitiren... Dursun Özbeyir bunu da bitirme ihtimali olabilir. Şimdi 200 milyon euroluk bir inşaat işinden bahsediyoruz. Baba Fenerbahçe'de peki karşında ne oluyor biliyor musun? Fenerbahçe'nin batışı ❌️ Fenerbahçe'de sana gelelim baba. Şimdi Maltepe 9 Eylül'de tanıtım toplantısını yaptı ve temelini attı. Şantiyesini açtı. Maltepe futbol akademisinin gideceği bütün futbolun toplanacağı yerin inşaatı durdu. Para olmadığı için. Dere ağzında bütün futbol Maltepe'ye gidecekti. Dere ağzında da diğer sporlarla alakalı bütün tesisler olacaktı. O da durdu. O da zaten başlayamadı öbürü başlayamadığı için. Stad'la ilgili yenileme ve şey artırma çalışmaları olacaktı. Seyirci kapasite artırma çalışmaları. O da durdu. Bunların toplamı Maltepe 100 milyonmuş baba. 100 milyon euro. Dere ağzı 70 milyon euro. Stad'da 60-70 ile. Galatasaray 200 milyonluk. Projeye startını verdi baba. Fenerbahçe 250 milyonluk projelerini bekletiyor. Galatasaray her gün daha öne geçerek gidecek. Galatasaray orada çok büyük bir değer oluşturacak. 2 senede biter mi bilmiyorum. 3 diyorlar. 2 sene 3 sene içinde. Bittiğinde yalnız baba bittiğinde Galatasaray büyük fark atmış olur Fenerbahçe'ye. Fenerbahçe başlamadıysa da büyük şey kaybeder. Dursun Özbek dün için hayatımın en mutlu günü diyormuş. Abi haklı değil mi? Sen hiç satın almazsın böyle şeyleri. Ben seni tanıyorum. Abi bu şöyle. Bu zaten çok önemli bu işler. Bunları tamamlayacaksın abi. Ben tamamladığım proje, başlanmış proje çok değerlidir. Benim için tamamlanmış proje hepsinden daha değerlidir. Başta konuşmayalım bunu. Tabii ki konuşalım ama bittiği gün anlayabiliyoruz ya biz bir şeyin değerini. Ortaya çıkması gerekiyor.

Galatasarayultrataraftar

48,980 views • 4 months ago

ABD'nin sömürge valisi kılıklı büyükelçisi Tom Barrack, bir yandan Türkiye'nin laik ve üniter yapısına savaş ilan ederken bir yandan da Suriye'de özerkliği ilan etmeye hazırlanıyor. Tom Barrack, ilk fırsatta ülkeden kovulması gereken son derece tehlikeli ve bölücü bir şahsiyet. Bunu anlayabilmek için son hafta içerisinde yaşanan bazı gelişmeleri incelemek gerekiyor. İlham Ahmet, PYD sözde özerk yönetiminin dış işleri bakanı. 25 Temmuz'da son derece kritik açıklamalar yaptı. İlham Ahmet, Şara ile yaptıkları görüşmeyi "Toplumdaki çok renkliliği anlayacak yeni bir Suriye inşası" olarak niteliyor. Sadece buradaki "çok renkli" kavramının bile Irak ve Lübnan'daki gibi konfesyonizmi işaret ettiğini anlamak kolay. İlham Ahmet, sözlerinin devamında sürecin "ABD arabuluculuğunda ilerlediğini" söylüyor. Yani "çok renkli" Suriye'yi esasen ABD inşa ediyor. Bununla görevlendirilen kişinin Tom Barrack olduğunu anlamak zor değil. Yani Tom Barrack bir yandan Türkiye'deki laik düzeni ve üniter yapıyı yıkmakla bir yandan da Suriye'yi çok parçalı özerk yapılara ayırmakla görevli sömürge valisidir. Bu misyonun hedefinin "böl ve yönet" olduğunu herhalde herkes kestirir. İlham Ahmet, Şara ile yapılan toplantının çıkmaza girdiğinden bahsediyor. Sebebi açık, entegrasyon meselesi... Yani özerklik... İlham Ahmet diyor ki "Entegrasyon, karşılıklı bir tanımayı gerektirmelidir. Yani Şam hükümeti de bizi tanımalı, itiraf etmeli, biz de onları kabul etmeliyiz." Yani Şara, Kürt kimliğini itiraf edecek. Burada itiraf kavramı neden kullanılmış olabilir? İtiraf bilinen ama söylenmesi istenmeyen anlamda ele alınıyor. Özetle, Şara, PYD'nin özerklik istediğini biliyor fakat bunu kabul edemiyor. Ülkesinin parçalanacağını anlıyor olmalı. İlham Ahmet sözlerinin devamında özerklik üzerindeki anlaşmazlığı açıyor. Diyor ki "Öyle gelip silahları teslim et ya da yanındaki bütün savaşçıları getir teslim et, hoşça kal, bitti gitti demekle olmaz." Burası önemli. Ahmet'e göre PYD silahları bırakamaz. Öyle ya, silahlı güç bir teminattır. Yarın ülke karışınca o silahlı güçle bağımsızlık elde etmek bile mümkün. Ahmet, kafasındaki düşünceyi aktarıyor, diyor ki: Bahsettiğimiz entegrasyon, Şam yönetiminin buradaki halkın iradesini tanıması gerektiğidir. Güvenlik açısından, bu halk kendini nasıl koruyacak? Yani ülkenin adı Suriye olacak ama Kürt özerk yönetimi olacak. Bunun silahı olacak. Kendini koruyacak. Kime karşı? Mesela yarın bir gün Şara niyeti bozup da özerkliği tanımam derse, PYD kendi ordusuyla kendisini koruyacak. Halbuki Şara, tek ordu istiyor. Tek yönetim istiyor. Entegrasyon adı altında özerkliğe pek sıcak bakmıyor. Belki sadece göstermelik bir "kimlik tanıma" ile yetinmelerini istiyor. Ama İlham Ahmet bundan şikayetçi, diyor ki: Diyorlar ki: "Bunlar bugün bu kurumlarda, biz gelip devralacağız, biz yöneteceğiz, artık bitti, sizin bir işiniz yok." Bu doğru değil. Konuşmanın devamında konu özerklik meselesine geliyor. Muhabir açıkça özerkliğin bölücülük olup olmadığını soruyor. İlham Ahmet "Eğer merkez gerçekten bu toplumun hakkını tanırsa, eşit bir şekilde yaklaşırsa, iradesine saygı gösterirse, o zaman neden ayrılsın" diyor. Buradaki merkez kavramı Şam'ı ifade ediyor. Yani Şam, Kürtlere saygılı olursa, Kürtler ayrılmak istemez diyor. Bu cümlelerin manası açık, Kürtlere özerklik verilsin, ordu verilsin, yani PYD ayrılığa karar verdiğinde bunu sağlayacak güç verilsin. Kürtler ayrılmak istemediği sürece sorun olmasın ama ayrılığa karar verdiğinde de önünde hiçbir güç duramasın. Bu talep teorik olarak ayrılma hakkı saklı tutulan özerk yönetim talebidir. Muhabir bu açıklama üzerine İlham Ahmet'e açıkça "Federal bir Suriye mi, otonomi mi, merkezi olmayan bir Suriye mi istiyorsunuz" diye soruyor. Ahmet de "merkezi devlet" modelinin iç savaşa neden olduğunu belirtip "adem-i merkeziyetçi" bir yönetim istediğini itiraf ediyor. Ardından kültür, dil, eğitim gibi konuların da adem-i merkeziyetçi olması gerektiğini ekliyor. Tüm bu açıklamalar, PYD'nin açık açık Kuzey Irak'taki gibi askeri gücü olan özerk yönetim amaçladığını kanıtlamaya yeter. Şimdi durup düşünmek lazım, İlham Ahmet'in söylediği şeyler büyük oranda Türkiye'deki açılım için de söyleniyor. Tek eksik, silahlı güç... Onun dışındaki tüm talepler neredeyse aynı... Aslında buradan şunu da anlıyoruz, Türkiye'de "demokratikleşme" adı altında sunulan paketin gittiği yer de özerklik... Neyse, geliyoruz Mazlum Abdi'ye... İlham Ahmet'ten birkaç gün sonra da o da önemli açıklamalar yapıyor. Sözlerinin başında Tom Barrack için "Suriye’nin tek elden yönetilemeyeceğini de anlamış durumda" diyor. Bu lafın manası basit. Suriye'nin adem-i merkeziyetçi bir yönetime yani özerkliğe bürünmesi gerektiğini hususunda Tom Barrack kendileriyle hemfikir. Mazlum Abdi, İlham Ahmet'in aksine silahlı bir gücün başında olduğu için daha kesin ve net konuşuyor. "Suriye’nin eski haline dönmesi imkansız" diyor. Yani özerkliği öyle veya böyle alacağından emin. Daha da ileri gidiyor. İç savaşın merkeziyetçi model nedeniyle çıktığını söylüyor ve "köklü değişimler yapılmalı" diye ekliyor. Mazlum Abdi'ye göre Suriye'de iki güç var. Biri Şam silahlı gücü diğeri de PYD gücü... Yani iki ordu var ve bunların anlaşması gerekecek. Mazlum Abdi o kadar cüretkar ki Suriye'de milliyetçi dönemin bittiğini ilan ediyor. Bunu ifade ederken de milliyetçi dönemi İslamcılığın bitirdiğini söylüyor: Suriye milliyetçilik ideolojisi üzerine kurulmuştu. Şimdi milliyetçi İslamcı bir ideolojiye geçti. Aslında bu ifadenin derin bir anlamı var. Milliyetçi modeli bitirmek için bu modeli çözmek için din faktörü oldukça cazip. Milliyetçiliği İslamcılıkla çürütürseniz, geriye Abdi'nin hayal ettiği parçalanmış ve özerk yapılara bölünmüş bitik bir ülke kalır. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Bu noktada sormak lazım, Tom Barrack, Türkiye'de "Osmanlı millet sistemi" yani dini kimliklerin tanındığı bir sistem hayal ederek aslında milliyetçi modeli yok etmeye niyetlenmiş olmuyor mu? Belli ki Mazlum Abdi gibi PYD öncüleri, ilhamlarını ABD'den ve Tom Barrack'tan alarak ilerliyor. Tüm projenin odağındaki isim olan Tom Barrack ise Suriye'de olan biten için "süreç başarılı ilerliyor" diyerek aslında Suriye'yi parçalama görevini yerine getirdiğini ifade ediyor. Ve kuklalarını övüyor: Mazlum Abdi süreci akıllı yürütüyor. Onunla gurur duyuyorum. Cümlelerinin devamında diyor ki: Mazlum Abdi, Türkiye'ye karşı tehdit oluşturmuyor... İşte kilit cümle bu. Türkiye başından beri PYD'ye karşı çıkarken ve özerkliğe müsaade etmeyeceğini söylerken şimdi nasıl oluyor da Mazlum Abdi açık açık özerkliği alacağını söylerken Türkiye'ye tehdit oluşturmamış oluyor? Orası, Tom Barrack'ın kerameti... Boşuna söylemiyoruz, memleketten kovulması gereken ilk isim Tom Barrack diye...

Con Sinov

76,061 views • 1 year ago

MARİNA IŞIKLARINA VERGİ LEVHASI GÖLGESİ Bu bir Umut Akdoğan yazısıdır... Bir şirket düşünün. Turistik bir merkezde. Marina hattında büyüyor. Lüks segmentte konumlanıyor. Yeni şube hazırlığında. Şirketin resmi web sayfasında yer alan haberlerde anlatılan hikaye şu: "İşler çok iyi." Peki kağıt üzerindeki hikaye ne diyor? Hemen şirkete ait Vergi Levhasına bakıyoruz. Yıllık kurumlar vergisi matrahı: 2022 Yılı: 14 BİN TL. 2023 Yılı: 47 BİN TL. 2024 Yılı: 77 BİN TL. Bu rakamların anlamı basit. Şirketin vergiye esas karı bu. Aylık ortalama net kar 6–7 BİN TL bandında. Şimdi dürüst bir soru soralım! Ayvalık gibi turistik bir bölgede, özellikle marina hattında faaliyet gösteren, hatta lüks restoran açma hazırlığında olan bir işletmenin yıllık vergiye esas karı gerçekten bu seviyede olabilir mi? Elbette olabilir. Ama o zaman ikinci soru gelir! Bu karla yeni bir marina şubesinin dekorasyon maliyeti nasıl karşılanacak? Çünkü marina hattında lüks bir restoranın sadece dekorasyon maliyeti milyonları bulabiliyor. Peki bu finansman nereden geliyor? Elbette cevabı verilecektir. Şirketin Vergi levhasında yer alan ana faaliyet kodu: "479114 – Radyo, TV, posta yoluyla veya internet üzerinden yapılan perakende ticaret." Burada durup düşünmek gerekmiyor mu? Marina hattında açılan lüks bir restoranın ana faaliyet kodu neden e-ticaret? Restoran işletmeciliğinin NACE kodu farklıdır. Yeme-içme hizmetleri 56'lı kodlarla tanımlanır. O halde soralım: Şirket fiilen restoran mı işletiyor, yoksa başka bir faaliyet mi yürütüyor? Restoran başka bir şirket üzerinden mi faaliyet gösteriyor? Ana faaliyet kodu neden güncellenmemiş? Yoksa ticari yapı birden fazla tüzel kişilik üzerinden mi kurgulanmış? Bu sorular teknik sorulardır. Ama cevapları önemlidir. Çünkü faaliyet kodu, şirketin ana gelir modelini gösterir. Eğer sahada restoran, kağıt üzerinde e-ticaret varsa, burada açıklanması gereken bir durum vardır. Tabi birde sermaye artışı ve hayatın olağan akışı durumu var... Şirket bir noktada Milyonlarca Liralık sermaye artışına gidiyor. Ortaklık yapısı değişiyor. Yönetim tek elde toplanıyor. Münferit imza yetkisi veriliyor. Burada üçüncü ve en kritik soru ortaya çıkıyor! Vergi levhasına göre düşük karlı görünen bir şirkete, detaylı mali analiz yapılmadan milyonlarca lira sermaye artırımı yapılır mı? Bir yatırımcı düşünün. Tek sahibi olacağı şirketi devralmadan önce: -Geçmiş kar performansına bakmaz mı? -Nakit akışını incelemez mi? -Karlılık projeksiyonu istemez mi? -Vergi matrahını görmez mi? Hele ki tüm imza yetkisini alacaksa… Şimdi daha zor bir soru soralım. Eğer şirket gerçekten düşük kar ediyorsa, yatırımcı neden tam kontrolü almak ister? Yok eğer şirketin gerçek potansiyeli resmi matrahlardan daha yüksekse, o zaman şu soru kaçınılmazdır! Vergi levhasındaki kar ile sahadaki ticari büyüme arasında neden fark vardır? Ve sabah-akşam "Hak-Hukuk-Adalet" sloganı atan bir Milletvekili neden böyle şüpheli bir şirketi satın alır? Öte yandan Marina yatırımı gibi büyük projelerde yönetimin sadeleşmesi anlaşılabilir. Ama burada zamanlama önemlidir. Şirket yıllarca mütevazı kar gösteriyor. Ardından Marina hattında şube hazırlığı başlıyor. Hemen öncesinde Milyonlarca liralık sermaye artırımı yapılıyor. Yönetim tek kişide toplanıyor. Bu bir yatırım öncesi yeniden yapılandırma mı? Yoksa yatırım sürecinde risk konsolidasyonu mu? Ve en önemlisi... Sermaye artırımı gerçekten şirkete nakit olarak girdi mi?Yoksa taahhüt mü edildi? Ödeme takvimi nedir?Finansman kaynağı nedir? Bunlar teknik ama hayati sorular. Bir olasılık daha var. Düşük matrah ve yüksek sermaye arttırımı kombinasyonu genelde üç ihtimali işaret eder. 1.İhtimal: Yüksek ciro, düşük kar modeli 2.İhtimal: Grup içi finansal yapı 3.İhtimal: Yeni yatırım öncesi şirket kabuğunun kullanılması Hangisi? Şeffaflık varsa Sn Umut Akdoğan da bu soruların cevabı da vardır. Ama şu gerçek değişmez! Hayatın olağan akışında, aylık birkaç bin lira net kar eden bir işletmeye Milyonlarca lira yatıran kişi, o şirketin mali yapısını bilmeden hareket etmez. Bilerek yatırım yapıyorsa, resmi rakamların ötesinde bir projeksiyona güveniyor demektir. O projeksiyon nedir? Beklenen büyüme nedir? Gerçek karlılık nerededir? Ve şimdilik son soru... Marina ışıkları parlak olabilir. Ama ticari hayatta en parlak ışık şeffaflıktır. Sermaye artışı büyümenin işareti olabilir. Tek imza yetkisi güven göstergesi olabilir. Faaliyet kodu teknik bir detay olabilir. Ama bütün bu parçalar bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şu soruyu doğurur. Kağıt üzerindeki şirket ile sahadaki şirket aynı hikayeyi mi anlatıyor? Eğer anlatıyorsa mesele yok. Ama anlatmıyorsa, o zaman sorular büyür. Ve sorular büyüdükçe kamuoyu cevap bekler.

Emre Ercis

25,463 views • 6 months ago

İRAN'A Siyonist Saldırı ve BATI'NIN KUKLA KÜRDİSTAN HAYALİ! Suriye ve Irak'ı kan gölüne çeviren küresel çetenin 'böl ve yut' şablonu şimdi İran için devrede! Asıl tehlike şu: Nihai hedef, Türkiye'nin güneydoğusunu da yutacak 4 parçalı bir 'kukla Kürdistan devleti' kurmaktır. Unutmayalım; Avrasya'nın kapısı İran düşerse Türkiye üşür, sıradaki felaket bizim olur! Youtube kanalımızdan izleyin : “Türkiye’ye Kar Yağsa Biz Burada Üşürüz” Öncelikle, şu Epstein çetesinin İran’ı bombardımanı sürerken molla rejimini demokrasi terazisine oturtanların manasızlığının altını çizmek istiyorum. Bu konuşmalar Amerikan/İsrail Siyonist saldırısını meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Ortadoğu yangın yerine dönmüşken önceliğimiz, dört parçalı Kürdistan projesine odaklanmaktır. Bu çerçevede 22 Şubat’ta açıklanan ittifakı bir kez daha dikkatinize sunmak istiyorum. Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren durum budur. İran’a saldırıdan 6 gün önce 22 Şubat günü bir haber yer aldı. Haber başlığı şöyleydi: “Irak'ta faaliyet gösteren İranlı Kürt örgütler, Tahran yönetimine karşı ittifak kurdu.” Bu ittifakın adı : "İran Kürdistan’ı siyasi güçler koalisyonu" PKK’nın İran kolu PJAK önderliğinde 4 Kürtçü parti daha bu koalisyonda yer almış ve bir ortak açıklama yayınlamışlar ana hedefleri ise: "İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmek ve Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesini sağlamak." Malum benzer cümleler Irak’ta Suriye’de de aynen bu şekliyle söylenmiş ve hayata geçirilmiştir. Şimdi küresel çete İran’ı hedefe koyarken aynı anda özerk bir İran Kürdistan’ı yaratmak için de adımlarını hızlandırmış görünüyor. İran’a hava saldırısından birkaç gün önce ırak’ta kurulan bu Amerikan yapımı İran Kürtçü koalisyonu saldırı paketinin önemli bir parçası. Çünkü bu haberin hemen akabinde Amerikan basınında Trump’ın İran içindeki rejim karşıtı silahlı grupları kara gücü olarak kullanacağı bu yönde adımlar atıldığına ilişkin haberler yer almaya başladı. Aynı anda İranlı Kürt grupların askeri operasyonda destek almak amacıyla Washington ile görüşme yaptıkları haberleri basına düştü. Aslında şablon bayat bir şablon! Biz bunları yakın zamanda birçok ülkede yaşadık. Önce hedef ülkeye Amerikan, İngiliz ve İsrail istihbaratı sızıyor. Medya mensubu kılığında ajanlar istihbarat topluyor. Uluslararası Kriz Grubu gibi şer odaklarının sözüm ona uzmanları içerdeki Kürtçü grupları bir araya getiriyor. Wladimir van Wilderburg bunlardan biri. Bu çağdaş Lawrence 15 -20 yıldır Suriye, Irak, İran içinde PKK türevi partilerle çalışma sürdürüyor. Ve bu onlarca isimden sadece biri… Kriz Grubunun muhbiri van Wilgenburg geçen yıl “Suriye’deki Kürt milli konseyi İran’daki baskıcı rejimi kınıyor, haberini yapmış ve – buraya dikkat- Uluslararası Toplum’a İran’a müdahale için çağrıda bulunduklarını yazmıştı. Bunlara bir ülkede ayaklanmanın ‘iklim yaratıcıları ‘ ‘kolaylaştırıcılar’ da deniyor. Suriye’deki Kürtçülerle İran ve Irak’takileri entegre etme görevini de yürütüyorlar. Çeşitli provokasyonları hazırlayanlar var. Terör gruplarıyla temasta olan onların Pentagon ve Black Waters gibi terör şirketleriyle temasını sağlayanlar var. Siyasi kadroyla ilişkileri yürütenler var. Suriye iyi bir örnek... Suriye’de 2004 itibariyle Amerikan büyükelçisi eliyle Sünni, Alevi, Şii, Kürt, Dürzî, Hıristiyan ayrılıkçılığı körüklenmişti. Bunun için Irak’ta da uygulandığı gibi farklı gruplardan insanlar katledildi. Suç, diğer grupların üzerine atıldı. Kaos yayıldı. Önce Humus’ta selefi örgütler hazırlandı. Amerikan özel kuvvetleri, Suriye’den, Irak’tan, Lübnan ve Ürdün’den ‘iş’e alınan adamlarla ölüm mangaları oluşturdu. Bir tarafta IŞİD bir tarafta ÖSO bir tarafta YPG’ye para dağıtıldı. Hepsi aynı kasaya bağlıydı. Ordudan medyaya, işadamlarından politikacılara kadar her alanda önemli isimler satın alındı. Bir gecede Esad’ın ordusu ellerinde dolar dolu bavullarla ortadan kayboldu. Özetle, Irak ve Suriye örneği çok önemli örneklerdir. İşte bunların bir benzeri İran için hazırlanıyor. Amerika ve İsrail, İran’ı parçalama ve kara savaşına öncülük edecek güç olarak Kürt koalisyonunu görevlendirmiş görünüyor. İran’daki PJAK, Suriye’de SDG ve Irak’taki PKK birlikte hareket edecek. Son hedef ise ortada kalan Türkiye’nin güneydoğusu olacak. Bu dört parçanın birleşimi kukla bir Kürdistan devleti oluşturacak ve enerji kaynakları ve yollarının ortasında yerini alacak. Hayalleri bu! Biz bu hayal doğrultusunda yayınlanmış birçok kaynağı yıllardır açıklıyoruz. Amerikan istihbaratının yayınladığı çok sayıda belge, kitap, raporu deşifre ediyoruz. Freedman’ın Fuller’in kitap ve raporlarında adımlar açık seçik ortaya konulmuştu: Milli meclislere Kürt ayrılıkçı partilerin sokulması, açılım ve çözüm süreçleriyle halkın bölünmeye hazırlanması, komisyonlar kurularak bölücülere meşruiyet kazandırılması CIA’nin önerileri arasındadır. (Graham Fuller, Hanri Barkey kitabı Türkiye’nin Kürt Meselesi) Her ülke için yol haritaları var ama Avrasya’nın kapısı İran kolay lokma değil. Bölgedeki en güçlü imparatorluk geleneği olan 3 devletten biri İran. Diğerleri Rusya ve Türkiye… Bu devletler ve genetik hafızaları oldukça derin tarihsel tecrübeleri taşır. İran Avrasya’nın kapısı, Rusya ve Çin’in müttefiki bu ülkedeki bir çöküş Türkiye başta olmak üzere tüm Avrasya’yı felakete sürükler. O nedenle Asgar Fardi’nin sözünü tekrarlayarak bitirelim: “Türkiye’ye kar yağsa biz burada üşürüz” demişti. Bunun tersi de geçerli… Bu coğrafyada Epstein çetesinin çöktüğü her ülkenin felaketi bizim de felaketimiz olur. İran’da bizim kendimizi yakın hissetmediğimiz bir sistem olabilir. Atatürk Irak, İran ve Afganistan’la ittifaka girerken bu ülkelerin krallıkla mı şahlıkla mı yönetildiklerine bakmamıştı. Bölgesel çıkarları öne almıştı. Banu AVAR, 4 Mart 2026

Banu AVAR

198,583 views • 5 months ago

MENZİL'DE NE OLDU? “Bu açıklama Rahmetli Gavsımız Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni (kuddise sirruhu) hazretlerinin mahdumları ve torunlarından edinilen bilgilerle hazırlanmıştır.” Soru: Menzil-i Şerif, meşrebi ve hizmetleriyle müslümanların gönlünde müstesna bir yerde duruyor. Merhum Gavs hazretlerinin ahirete irtihalinin ardından ortaya çıkan bugünkü tabloyu nasıl değerlendirmek gerekiyor? Bugün geldiğimiz noktada, Menzil’in hüviyeti zedelenmeye, sahip olduğu bütün değerlerin ve insanlığa teklif ettiği bütün çağrıların içi boşaltılmaya çalışılmaktadır. Buna neden olan saldırıların herhangi bir şekilde izahı mümkün olamaz. Bu saldırıların muhatabı olmak, ümmete böylesi bir görüntü vermek ve bütün çirkin iddialara cevap vermek zorunda bırakılmış olmak hayli üzücüdür. Merkad-ı Şerif’te medfun bulunan büyüklerimizin hayırları ve hatıraları bu derin üzüntünün temel sebebidir. Ancak onların hayırları hatırına bu tezviratları açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Konunun bu seviyeye düşmüş olmasından dolayı aile çok üzgün. İki yıldır susuyorlar, “Sosyal medya üzerinden meselelerimizi tartışmayalım. Menzil’in, tasavvufun itibarına zarar vermeyelim.” diye gayret ediyorlar. Radyo, televizyon, dergiler, mobil uygulamalar ve daha birçok yayın aracı olmasına rağmen, imkanlar bu konulara alet edilmemiştir. Her biri kendi yayın mecrasında vakur bir şekilde faaliyetine devam etmiştir. Ama bu vakur tavra karşılık o kadar çok tezvirat yapıldı ki artık susmak neredeyse bütün o itham ve iftiraları tasdik etmek anlamına geliyordu. Bu nedenle bugün kamuoyunu bilgilendirme vazifesi gereği bu gerçekleri paylaşıyoruz. Soru: Bu konular aile içerisinde görüşülüp çözülemez miydi? Menzil-i Şerif gibi bir belde, bugüne dek, her zaman çözümle anılmıştır. Ve bizler, bütün müminler gibi, her meselenin Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye ışığında âlimler eliyle çözülebileceğini biliyoruz. Zaten âlimler eliyle başlatılmış ve idare edilmiş meselelerin çözümsüz kalması akla uygun da değildir. İslâm’ın hükümleriyle yalın ve sorunsuz bir şekilde çözülebilecek meselelerimizin, bugün çirkin iftiralarla etrafı kalabalık hale getirilmiştir. Daha önce aralarında herhangi bir küslük ve ayrılık bulunmayan akrabaların, bu konuları çözmek üzere bir araya gelememesinin tek bir nedeni olabilir: Çözüm istenmemesi! Yoksa kardeşlerin birbirine, amcaların yeğenlerine, kayınbabaların damatlarına sorup da aslını öğrenemeyeceği ne olabilir! Gerçeği kolayca öğrenmek yerine söylenti ve dedikoduları -sırf işine geliyor diye- bilgi kaynağı olarak kabul etmek ve dillendirmek iyi niyetle asla bağdaştırılamaz. Buna karşılık iki yıldır iyi niyetle yapılan çağrıların, çözüm davetlerinin karşılık bulamadığına hepimiz istemeye istemeye şahit olduk. Mesele büyüklük ise rahmetli Gavs hazretleri her anlamda hepimizin büyüğü idi. Fakat işlerini bu şekilde çözmezdi. Bazı meseleleri istişare edeceği zaman beş oğlunu etrafına toplar, “Ben de sizden biriyim, hadi bu konuyu altı kardeş olarak istişare edelim.” derdi. İstişareye verdiği önemin dışında şeriata karşı çok hassastı. Her meseleyi hocalara sorardı. Töhmet mahallinden bile çok uzak durmaya gayret ederdi. Ahlâkı ve adaba bağlılığı dolayısıyla töhmet mahallinden bu denli uzak duran bir zatın arkasından bu tür meselelerin yaşanması hürmetsizlikten başka bir şey değildir. Aile büyüğü olduğunu söyleyenlerin Allah Teâlâ’nın net bir şekilde sınırlarını ve gereklerini bildirdiği akrabalık hukukunu bu denli ayaklar altına almaları da ayrıca hürmetsizliktir. Soru: Menzil köyünün 1971 yılında Gavs-ı Kasrevi Şeyh Seyyid Abdulhakim Elhüseyni kuddise sırruhu tarafından satın alındığını biliyoruz. Geçmişten günümüze Menzil köyünün gittikçe büyüdüğünü ve yenilendiğini müşahede ettik. Bu konudaki usul nasıldı? Tarihsel olarak bilinmektedir ki 1993 yılında irşada başlayan Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sırruhu birkaç yıl sonra babalarının mirasını kardeşleriyle bölüşmüştür. Hatta kardeşlerine fazla fazla pay vermiştir. Dolayısıyla iddia edildiğinin aksine köyde şer’en durum çok açıktır. Köyün Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni hazretlerine ait olan bölümleri bellidir. Lakin bu arsaların tapularında güvene dayalı olarak uzun yıllardır işlem yapılmamıştır. Rahmetli Gavs hazretleri, Menzil-i Şerif’i bir ziyaret beldesi olarak inşa ederken akrabalık hukukunu hiçbir zaman göz ardı etmemiştir. Ne kendini köyün ağası olarak görmüş ne de “ailenin büyüğü benim, ben ne dersem o olur” demiştir. Aksine projelerin detaylarını tüm taraflarla paylaşmış, nihayetinde proje alanında hak sahibi olanların rızaları doğrultusunda anlaşmalar yapılmış, üzerinde mutabık kalınan bedeller de ilgililere teslim edilmiştir. Soru: Merhum Gavs hazretleri hayattayken gerçekleştirilen yeniden inşa projesiyle Menzil çok müstesna bir görümüme kavuştu. Menzil’deki henüz tamamlanmamış olan inşaat alanları bu projenin devamı niteliğinde mi? Merhum Gavs hazretleri Menzil’in yeniden inşa sürecinde çok büyük emek sarf etmiştir. Menzil’in, mirasçısı olduğu geleneğe uygun bir görünüme kavuşması, geleneğin yaşayan bir temsilcisi olması ve ziyaretçilerin huzur ve güven içerisinde ziyaretlerini gerçekleştirmesi amacıyla oldukça zor bir vazifeyi üstlenmiştir. Allah Teâlâ kendisinden razı olsun. Yeniden inşa süreci 10 yıldır Menzil’in yönetiminden sorumlu olan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin ihtiyaçlar doğrultusunda hazırladığı projeyle gündeme gelmiştir. Projeyi oldukça beğenen Gavs hazretleri, izni ve onayıyla inşa sürecini başlatmıştır. Bu kapsamda köy meydanındaki dükkanlar kaldırılmıştır. İçerisinde ilim meydanı, çorbahane, bedesten, kadınlar tarafındaki meydan, kadınların köy meydanına girmeden Merkad-ı Şerifi ziyaret edebilecekleri mahremiyete uygun alanları barındıran güzel bir proje hayata geçirilmiştir. Yazlık cami yeniden inşa edilmiş ve Merkad-ı Şerif büyük bir onarımdan geçirilmiştir. Taç kapılar dahil bütünlüklü bir mimari ince ince işlenmiştir. Nihayetinde Menzil, bugünkü çehresine kavuşmuştur. Yine bu süreçte ilgili alanlardaki hak sahipleriyle anlaşma yapılmış ve kendilerine hakları teslim edilmiştir. Gavs hazretleri vefatından evvel tamamlanmış projeyi bizzat görmüş ve çok mutlu olmuştu. Fakat özellikle hanımlar tarafında ve caminin batı tarafında projenin tamamlanması gereken bölümleri bulunmaktaydı. Bu ihtiyaçların giderilebileceği ölçüde alan kalmadığından proje, köy içindeki yerleşim alanlarında değişiklik yapılmasını gerektirmişti. Hangi yapıların nerelere yapılacağı ve tamamlanan birinci etaba nasıl ekleneceği projelendirilerek Gavs hazretlerine sunulmuştu. Proje alanındaki şahıslara ait mülkler, bu mülklerin metrekareleri ve bedelleri hesaplanarak bir tablo haline getirilmişti. Daha önceden yapıldığı üzere, 2021 yılının ocak ayında projeye dahil edilecek alanlar, ilgili tüm taraflara gösterilmişti. Projeye ve satın alınacak alanların değerlerine itiraz edilmemiştir. Gavs hazretleri bu alanları şahsi hesabından ödeyerek satın almış ve projeyi başlatmıştır. Projede kadınlar çorbahane ve şadırvan, Kız Kur’an Kursu, dergâh ve misafirhane ile görevliler için yatakhane planlanmıştı. Caminin hemen yanında ise Gavs hazretlerine misafirlerini ağırlayabileceği divan, evlatlarına birer divan, âlimlere bir divan ve Gavs hazretlerinin tanıdık misafirlerine hususi yemekhane planlanmıştı. Herkesçe bilinen ve süreçleri başlatılmış olan bu proje devam ederken Gavs hazretleri ahirete irtihal etmiş ve çalışmalar durmuştur. Allah Teâlâ rahmet eylesin, makamlarını âli eylesin. İşte, çalışmaları devam eden bu alanlar daha sonradan tezviratların konusu haline getirilmiştir. Gavs hazretlerinin bu ikinci etapla ilgili yapmış olduğu akitler, “akd-i fasid” yani geçersiz akit ilan edilmiştir. Gavs hazretlerinin kardeşlerinden satın aldığı yerler bu iddiayla “dede mirası” olarak nitelendirilmiş ve hukuksuz işlemler bu şekilde gerçekleştirilmiştir. Soru: Merhum Gavs hazretlerinin gezip beğendiği bu proje, ahirete irtihalinin ardından neden tamamlanamadı? Menzil’de devam eden projelere taziyeden dolayı 15 günlük bir ara verildi. Sonra tekrar inşaata başlandı. Sonra Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni haber göndererek “Burası mirastır, miras meselesi çözülene kadar inşaatı durdurun.” demiştir. Bunun üzerine inşaat durmuştur. Daha sonraları kardeşlerin bir araya gelerek yaptığı görüşmede Gavs hazretlerinin inşaattan dolayı borcu olduğu, öncelikle bu borcun ödenmesi gerektiği konuşulmuştur. Tüm kardeşler mutabık kalmış, “öncelikle Gavs hazretlerinin borcu terekeden ödensin” denilmiştir. Bu zaten şer’i bir gerekliliktir. Bundan hareketle Gavs hazretlerinin borcu köydeki şahsi terekesinden ve şirketlerindeki varlıklarından ödenmiştir. Kasayla ilgili yapılan tezviratın da aslı bundan ibarettir. Bu tezvirat da Gavs hazretlerinin hastalığı döneminde 7 yıl boyunca bilfiil kendisine hizmet eden, fedakârca yanından ayrılmayan, hususi işlerini takip eden torunu Seyyid Galib Elhüseyni ile ilgili ortaya atılmaktadır. Seyyid Galib Elhüseyni aynı zamanda Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin damadıdır. Gavs hazretlerinin sağlığında kasasının anahtarı da Seyyid Galip Elhüseyni’de mahfuz idi. Ahirete irtihalinden sonra öncelikle borçlarının ödenmesi gerektiği konusunda tüm evlatları mutabık kalınca, kasasındaki şahsi parası ve şirketlerinden bir miktar varlığı ile bu borçları ödenmiştir. Kasanın açılmasına ve sayılmasına yıllardır Gavs hazretlerinin hanesinde görev yapmış ve Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye intisaplı olan bir kişi de şahit olmuştur. Bunlarla alakalı Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye bilgilendirme yapılmış, raporlar sunulmuştur. Devam eden süreçte kendisine verilen bilgilerin ve aileye dair mahrem meselelerin sosyal medyadan paylaşılmaya başlamasıyla birlikte rapor verilmekten imtina edilmiştir. Lakin her şey kayıt altındadır. Konuyla ilgili Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından sonraki aylarda, “Gelin inşaatları birlikte yapalım.” denilmiştir. Akabinde “Bu inşaatı ben yapacağım ama projeye sadık kalacağım.” denilmesine rağmen ilerleyen haftalarda “Proje tanımam, ben istediğim gibi yapacağım.” denilmiştir. Devamında “Ben bu köyün ağasıyım, bunu herkese duyurun, bilsinler, ben ne dersem o olacak!” söylemleri, aslında yaklaşımın ne olduğunu kamuoyuna net bir şekilde göstermiştir. Söz konusu proje, başta Gavs hazretlerinin ihtiyaçları düşünülerek hazırlanan ve Gavs hazretlerinin tüm evlatlarına tahsis edilmiş alanları içeren güzel bir projeydi. Lakin bu proje Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından akamete uğratılmış ve sonrasında kendi uhdesindekilere hizmet edecek bir bina inşa edilmiştir. Bu şekilde Gavs hazretlerinin evlatları yok sayılmış, kendilerine tahsis edilmiş alanlara el konulmuş, bunun yerine kendi çocuklarına ve yakınlarına odalar ve ofisler yapılmıştır. Üstelik bu yapılırken Rahmetli Gavsımızın ve Menzil’in ismi kullanılarak sosyal medya üzerinden para toplanmış ve “cami için” denilerek toplanan bu paralarla içinde şahsi ofislerin bulunduğu garabet bir bina inşa edilmiştir. Menzil köy projesine verilen zarar bu binayla da sınırlı kalmamış, yeni dükkanlar, proje kapsamında olmayan yapılar inşa edilmiştir. “Sofiler rahat etsin diye yaptık” denilen bu yere kim girebiliyor, diye sormak lazım. Son olarak Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni hazretlerinin çok beğendiği, Menzil projesinin sembolü olan taç kapı sökülmüştür. Şimdi hangi vicdan ehli bu yapılanı haklı görebilir! Bundan sonra, bu işi yapanların yeni girişimlerinin ümmetin menfaatine olacağına kim inanır? Üstelik son günlerde türlü manipülasyonlarla “kadın dergâhı yapacağız” diyerek zapt etmeye çalıştıkları bina aslında “çorbahane ve şadırvan” olarak tasarlanmış ve kaba inşaatı bitmiştir. Asıl proje ihtiyaçlara cevap verecek ve herkesi memnun edecek bir proje iken bu projenin müdahalelerle bozulması, ümmetin zararına değil midir? Ümmet lafını dillerinden düşürmeyenler ümmete en büyük zararı verdiklerinin ne zaman farkına varacaktır… Soru: Bu yaklaşım şer’i olarak nasıl temellendirilmektedir? İnşaatların bulunduğu arsaların tamamı Rahmetli Gavsımız Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni hazretlerine ait olduğu için burada bir şer’i mesuliyet ortaya çıkmaktadır. Miras paylaşılmadan söz konusu alanlara inşaat yapmak caiz değildir. Bunu kendileri de bildikleri ve hak sahiplerinin rızası olmadığı söylendiği halde caminin batısındaki alana bahsi geçen garabet binayı inşa etmişlerdir. Caminin batısındaki inşaat ve alanlardaki şer’i mesuliyetten dolayı, yıllar önce Gavs hazretleri tarafından yapılmış akdin geçersiz olduğu iddiasını ortaya atmışlardır. Ve amcaların üzerindeki arsaların resmiyeti kendi üzerlerine geçirilmiştir. Oysa daha önce belirtildiği ve delilleri gösterildiği üzere arsalar Gavs hazretleri tarafından bizzat satın alınmış, lakin tapu resmiyetinde güvene dayalı olarak bir işlem yapılmamıştı. Bu girişimle birlikte arsalarını satan amcaların parasını iade etmek istemişler; bunda muvaffak olamamışlardır. Çünkü Rahmetli Gavsımızın ahirete irtihalinden sonra onun akdinin geçersiz olduğunu iddia etmek ona yapılmış bir saygısızlık olarak değerlendirilmiş ve reddedilmiştir. Zira yapılan akdin üzerinden yıllar geçmiş, yapılar yıkılmış, yerine inşaata başlanmıştır. Bu akdin geçersiz sayılmasının hiçbir şer’i ve hukuki karşılığı yoktur. Söz konusu alanın bedelleri ödenerek alındığına dair dekontlar bunun ayrıca delilidir. Kaldı ki arsaların üzerindeki inşaat bir gecede yapılmış olamayacağına göre, Gavsımızın vefatına kadar bu inşaata bir itiraz olmaması da bu arsaların Gavsımız tarafından satın alındığının en büyük akli delilidir. Gündeme dahi getirilmesinden hicab edilmesi gereken bu konu maalesef kişisel arzular için gündeme getirilmiştir. Bunun üzerine Menzil’de toplanan 3 halifeden oluşan hakem heyeti tarafından, caminin batısındaki alanlarla ilgili olarak iddia sahiplerince ortaya atılmış “akd-i fasid” iddiası tetkik edilmiştir. Ve taraflar bir araya getirilerek beyanları dinlenmiştir. Soru: Şer’i Hakem Heyeti bu konuyu nasıl tetkik etmiştir? Onların bu konudaki kanaatleri nedir? Şer’i Hakem Heyeti dört kardeşin davetiyle köye gelmiş, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye durumu iletmiştir. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, Şer’i Hakem Heyeti başkanı Seyda Molla Nezir’in ısrarlı davetlerine kabul edilmesi zor bir şartla karşılık vermiştir. Koştuğu şart şudur: “Herkesin önünde olacak, camide olacak!” Hem hakem heyeti tarafından hem de kardeşleri tarafından “bu işin yeri cami değil” denilmesine rağmen şartında ısrar etmiştir. Bu ısrarın neticesinde fitnenin ortadan kaldırılması umuduyla camide hakem heyeti toplantısı yapılmıştır. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Çekin, bırakın çeksinler” şeklinde görüntülere yansıyan telkinleriyle görüşme kayıt altında gerçeklemiş, haberlere konu olmuştur. Oluşan nahoş manzaraları bir kenara bırakırsak o toplantıda herkesin önünde hakemlere yetki verilmiştir, imzalar atılmıştır. Hakem heyeti taraflardan birer komisyon görevlendirmesini istemiştir. Komisyonlarla çalıştıktan sonra köydeki ihtilaf ve ittifak noktalarını bir liste olarak hazırlamıştır. Ve köyün batısındaki alanlarla ilgili olarak ortaya atılan “akd-i fasid” iddiasını tetkik etmeye karar vermiştir. Bununla ilgili bir “şer’i toplantı” tertip edilerek tüm taraflar toplantıya davet edilmiştir. Toplantıda tarafların beyanları alınmıştır. Tarafların hocaları, muhatapların bizzat kendisi ve şahitler dinlenmiştir. Toplantıda hakem heyeti ve taraflara; söz konusu harita, bedelleri gösteren tablo ve amcaların Nisan 2021’de müdürleri üzerinden ödemeyi aldığının dekontları sunulmuştur. Dekontları imzalayanların sözlü beyanlarına başvurulmuş ve bütün bunlar şahitlerin anlatımlarıyla tasdiklenmiştir. Meselenin aslında çok açık olduğu orada anlaşılmıştır. Aynı akşam hakem heyeti tarafların hocalarını dinlemiş; sorularına cevap vermiş, ilmi müzakereler yapılmıştır. O toplantıda hakem heyeti kanaatini net bir şekilde ifade etmiş, akdin geçerli olduğunu, yani arsanın Gavs hazretlerine ait olduğunu beyan etmiştir. Hocalara tarafsız şekilde hareket etmeleri, haktan yana tavır takınmaları ve tarafgirlik yapmamaları gerektiği hatırlatılmıştır. Yapılan uzun soru cevaplardan sonra “akdin fasid olduğunu savunanlar” dahil heyetin büyük çoğunluğu akdin geçerli olduğu kanaatine varmıştır. Bunların arasında daha önce “akd-i fasid hükmü” veren hocalar dahi vardır. Bu kanaatlerini sözlü olarak ikrar etmişlerdir. Hakem heyeti bu kanaatleri tutanak altına almak istediğinde ise hocalar “Biz sözlü olarak kanaatimizi söyleriz ama imza atmayız. Siz hükmünüzü verebilirsiniz.” demiştir. Lakin hakem heyeti mevcut fitne ortamından dolayı toplantıya iştirak eden tüm hocaların aynı kanaate varmasını ve bunun tutanak altına alınmasını istediği için ertesi gün devam etmek üzere toplantıyı bitirmiştir. Maalesef ertesi gün aldıkları talimatla çoğu toplantıya iştirak etmemiştir, gelen birkaç kişilik temsilci komisyonun artık toplantılara gelmeyeceğini ifade etmiştir. Bunun sebebi ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’yi temsil eden bir hocanın toplantının mahremiyetine yönelik yapılan yemini hiçe sayarak gidişat hakkında kendi mürşidine bilgi vermesidir. Bu da çalışmanın akamete uğramasına neden olmuştur. İstedikleri çıkmadıkça hakikate bile sırtına dönebilen bu yaklaşımla; herkesin huzurunda kendileri tarafından hakemlere verilen yetki kapalı kapılar ardında geri alınmıştır. Ve süreç maalesef daha karmaşık hale getirilmiştir. Peki neden böyle yapılmıştır? Yapılan hukuksuzluk ilmen tasdik edildiğinde düşecekleri durum oldukça vahim bir durumdur. Fakat iddia sahipleri kararın açıklanmasından önce süreçten çekilerek bu sorumluluktan kurtulmuş olduklarını zannetmişlerdir. Hatta yakın zamanda geçersiz olduğu tasdiklenen görüşlerinde ısrar ederek tüm varislerin bulunmadığı bir ortamda, vefat eden varislerin evlatlarının tamamından vekalet almadan, kendi aralarında kura çekerek sözde bir taksimat dahi yapmışlardır. Ve bunu sosyal medyada paylaşmışlardır. Hakem heyeti tarafından tasdiklenen akdin geçerli olduğu gerçeği Gavs hazretlerinin evlatlarına 1/6 oranında pay düşmesi anlamına gelmektedir. Bu yüzden haksız bir biçimde akdin fasid olduğu iddiasında ısrar edilerek bu pay resmi tapu değişiklikleriyle %50’nin üzerine çıkarılmaya çalışılmaktadır. Burada bir hususa dikkat çekmekte fayda var. Kendi savundukları görüşe göre dahi yaptıkları caiz değildir. Kendi savundukları görüşe göre hakim hisse olsalar bile diğer mirasçıların rızası olmadan inşaat yapmak caiz değildir. Alimlerce kebair günah olarak nitelendirilmektedir. Bu durum hem inşaatı inatla sürdürenleri, hem göz yumanları, hem destek olanları vebal altına sokmaktadır. Ümmetin saf temiz duygularına hitap eden birtakım duygusal söylemlerle insanları günaha sokmak büyük bir sorumsuzluktur. “Ben büyüğüm, ben ne dersem o olur” tavrının bir devamı olarak âlimlerimize karşı söylenen “Sizi ilgilendirmeyen işlere burnunuzu soktunuz!” cümlesi, hukuk tanımazlığın geldiği seviyeyi açıkça göstermektedir. Hak, hukuk, hakikat kavramlarının tekelleşmesi söz konusu değildir. Eğer adalet ve doğruluk isteniyorsa, ilme ve ilim ehline müracaat etmek gerektiği de herkesçe malumdur. Adalet ve doğruluktan kaçınmak ise toplumda güven ve huzur ikliminin varlığını tehdit etmektedir. Soru: Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin evi hakkında bazı ithamlar gündeme getirilmektedir; evi neden ve nasıl oraya yapılıyor? Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Seyyid Mübarek Elhüseyni’nin halihazırda köyde evi yoktur. Rahmetli Gavs hazretlerinin evlatlarından evi olmayan tek kişi de odur. Çünkü evi şu an el konulmak istenen bayanlar çorbahane binası civarında idi. Proje kapsamında yıkılmıştır. Evini yapacağı yer Gavs hazretleri tarafından belirlenmiştir. Bu da Gavs hazretlerinin torunlarına ev yeri tayin ettiği zamanlara tekabül etmiştir. Misalen; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni ve oğullarının evlerinin olduğu yerler Gavs hazretlerinin şahsi mülklerinden verilmiş ve Gavs hazretleri tarafından inşa ettirilmiştir. Bu da ailenin bir geleneğidir. Menzil’de mirasa konu olan ve ailenin kullandığı tüm evler Gavs hazretlerine aittir. Bunu tüm evlatları ikrar etmektedir. Gavs Hazretleri ahirete irtihal edince köydeki miras taksiminde evler bahsi açılmıştır. “Kuraya girmesin herkes kendi evinin sahibi olsun. Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve oğluna birer ev, Seyyid Muhammed Masum Elhüseyni’nin iki oğluna birer ev verilmek suretiyle sulh olsun.” denilmiştir. Tüm kardeşler tarafından bu kabul edilmiştir. Eğer bu sulh kabul edilmiyorsa o zaman herkesin evinde her mirasçının hakkı vardır. Kendi evleriyle ilgili konuyu gündem etmeyip Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve oğluna yapılmakta olan iki evi sosyal medyada yaymak; halka açık meclislerde bu konuyu şaibeliymiş gibi lanse etmek bir mümine yakışmaz. Üstelik bu anlattıklarımızın en büyük şahidi bu söylemlerin sahibi olan Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’dir. Bu şahitliği kendisine sorulduğunda inkar etmemiştir. İlk aylardaki beyanlarında bunlar yazılıdır. Bu şahitliğini kısaca anlatmak gerekirse: Kadınlar dergâhı için köyün batısındaki arsalar maliklerden Gavs hazretleri tarafından satın alınmıştır. Binalar da yıkılmıştır. Artık arsa Gavs hazretlerinin mülkü haline gelmiştir. O da diğer evlatlarına ve torunlarına yer verdiği gibi oğlu Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve torununa şu an evin bulunduğu noktayı işaret ederek yer vermiştir. Kadın dergâhı projesinin Gavs hazretlerine gösterildiği gün Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni de odaya gelmiştir. Bunun üzerine projenin kendisine de gösterilmiştir. Proje incelendikten sonra Rahmetli Gavsımız Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretleri “Bak Saki, Seyyid Mübarek’e ‘Aşağıdan ne kadar alıyorsan al, ne kadar büyük bir ev yapacaksan yap.’ dedim. Ona kimse karışmasın.” buyurmuştur. Bunun üzerine Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “Ona kim karışır baba.” demiştir. Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve oğluna verdiği yeri defaten farklı meclislerde söylemiştir. Buna tüm aile şahittir. Bu konuda tüm aile ittifak halindedir. Buna Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bizzat şahit olmasına rağmen, taziyeden sonra kendisine gelen heyetler konuyu sorduğunda ikrar ve tasdik etmesine rağmen, bugün bu ithamlarda bulunmaktadır. Kendisi ve oğullarına Gavs hazretlerinin terekesinden verilen arsa miktarı Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve oğluna verilenden daha fazla olmasına rağmen bu ithamlarda bulunmak kardeşlik hukukuna sığmaz. Bu ithamların amacı farklıdır. Yapılan usulsüz müdahaleleri ve şeriatsızlıkları gizleme çabasıdır. İyice bilinmelidir ki sürekli değişen slogan ve gerekçelerle yapılan hukuksuzluklara, insanların şahsiyetine ve haysiyetine; dahası ailelerin mahremiyetine dönük gerçekleşen çirkin saldırılara ortak olmak şöyle dursun, sessiz kalmak dahi Hak Teâlâ katında büyük vebaldir. Bu vebal “ümmetin malı”, “dede mirası”, “tapulu mülk”, “köyün ağası”, “ailenin büyüğü” gibi ifadeler öne sürülerek ortadan kaldırılamaz! Soru: Menzil’deki ihtilaflardan birisi de İlim Meclisi olarak yapılan, lakin ısrarla Taziye Evi olduğu savunulan mekanla ilgilidir. Bu mekan ne için inşaa edildi? Halihazırda ne olarak kullanılmaktadır? Özellikle tarihteki tekke – medrese tartışmalarını düşündüğümüz zaman Nakşibendiliğin Halidi kolu medrese ve tekkeyi; ilim ile ameli tek çatı altına toplamıştır. Halidilik geleneğinin en önemli temsilcilerinden biri olan Menzil’de de binden fazla talebe ilim tedris etmekte idi. Şimdiye dek buradan yüzlerce alim yetişmişti. Buradaki birikimin yaygın eğitime aktarılması, ziyarete gelen kişilerin namaz arası vakitlerinde de ilimle, sohbet ile meşgul olması için bir mekan hayal edildi. Bu hayal, köyün yeniden inşa projesinde vücut buldu. Rahmetli Gavsımızın görevlendirmesiyle 10 yıldır köyün yönetiminden sorumlu olan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, köy meydanını yeniden tasarlarken dükkanları tamamen kaldırmış, meydanın arka tarafında bir bedesten içine toplamıştı. Menzil’in irşadla, tövbeyle, ilimle, kitapla, sohbetle anılmasından mütevellit meydanında da ilim olması gerektiğini düşünmüştü. Bu yüzden meydana adıyla ve işleviyle bir İlim Meclisi kuruldu. Açıklamaların devamını videodan izleyebilirsiniz. #menzil #tasavvuf #tarikat

Menzil Yolu Teyit

176,202 views • 1 year ago

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 views • 1 year ago

Bu bir; “Ya kaza değilse” analizidir. Jeopolitik Fırtınanın Tam Ortasında: “Cephe Suriye, Araç Libya, Mesaj Ankara.” Genkur. Baş. Org. Selçuk Bayraktaroğlu’nun davetlisi olarak Ankara’ya gelen Libya Genkur. Baş. Org. Muhammed Ali Al-Haddad, MSB Bakanı Yaşar Güler ve diğer üst düzey Türk askeri yetkililerle görüştükten sonra ülkesine dönerken, uçağı Ankara yakınlarında düştü. / Libya Genelkurmay Başkanı uçağının Ankara semalarında düşmesi ve yakın geçmişte yaşanan (havada olanlar dahil) ardışık olaylar birer kaza ve tesadüften mi ibaret? En baştan söylemek zorundayız. Evet, mümkün? Ama biz bunların sadece birer kaza ve tesadüften ibaret olmadığını da düşünmek zorundayız. Çünkü dizilim son derece sıra dışı ve tam bir jeopolitik mücadelenin ortasında yaşanıyor. Bütün bunların raslantısal olduğunu düşünüyorsanız, bu yazıyı okumanıza gerek yok. Ama raslantısal olmadığını düşünüyor ve ne olduğuna dair muhakemenizi-bakış açılarınızı geliştirmek istiyorsanız; biraz zihniniz yorulacak, ama eminim okumanıza da değecek. / Hadi başlayalım: - Türk C-130’unun Azerbaycan’dan dönerken Gürcistan üzerinde düşmesi. - Türkiye 4 savaşın ortasında kalmış, merkezde ve kenar kuşakta doludizgin yaşanan doğrusal etkiler, asimetri ve manipülasyonlar. - Karadeniz başta denizlerde yaşanan istikrarsızlığın/ardışık olayların havada da gözükmesi. - En son Türk Hava Sahasında görülen menşei belirsiz S(İHA)lar. - Ve son olay: Libya Genel Kurmay Başkanının uçağının Ankara semalarında düşmesi… Benzeşen bağlam; yakın geçmişte İran Cumhurbaşkanının helikopterinin Güney Kafkaslarda düşmesi. /// Bütün bu olaylar raslantısal mı, komplo mu, bir etki/mücadele biçimi mi? Tekil olarak mı okunmalı, bağıl mı? Gerçekte nedir; bir baskı/manipülasyon mimarisinin katmanları mı? /// Libya’da 3 günlük yas ilan eden Libyalı yetkililer olayın ilk saatlerinde ‘uçağın bir kaza kırıma uğradığı’ açıklaması yaptı. Oysa bu dakikada olayın bir kaza kırım olduğunu tespit etmek mümkün değildi. Bu açıklama/ön alma çabası, durumun Libya için de kadar hassas olduğunu gösteriyor. TC. İletişim Başkanlığı ise; “Bu süreçte kamuoyunun sadece resmi makamlar tarafından yapılan açıklamalara itibar etmesi; bunun haricinde sosyal medyadaki teyitsiz bilgi, spekülasyon ve komplo teorilerini dikkate almaması, dezenformasyon girişimlerine prim verilmemesi adına oldukça önemlidir” açıklaması yaptı. Bu açıklama da Türkiye’nin; ‘daha kontrollü, daha az konuşur, daha az görünür’ bir yaklaşımla, daha kapalı, daha sert, daha sıkı bir faza geçtiğini gösterir. /// Olayın değdiği noktalar: - Akdeniz, MEB-deniz yetki alanları, kaynak ve alan mücadelesi, - Gazze savaşının başlangıcından beri Türkiye-İsrail arasında başgösteren gerginliğin bölgesel ve teopolitik rekabete, sürtüşmeye dönüşmesi, - İsrail-GKRK-Yunanistan yakınlaşması, - İsrail-YPG/PYD yakınlaşması, - Suriye’nin üniterleşme arayışı ve Türkiye’nin olası Suriye Harekatı, - Libya iç dengeleri, Afrika geçidi, enerji ve üsler, - Kafkaslarda Orta Koridor mücadelesi, - Türkiye yaşanan operasyon ve güç kavgalarının temas ettiği uluslararası ayaklar. /// Bu olay bir kaza değilse, Yüksek Düzey Askeri-Diplomatik Güvenlik Olayı (High-Level Military-Diplomatic Security Incident) sınıfa girmiştir: Bu sınıfın özellikleri: - VIP askeri hedef, - Devlet merkezinde gerçekleşme, - Kritik görüşme sonrası zamanlama, - Alınan kararları manipüle etme potansiyeli, - Ve çoklu aktörü; devleti/alanı/güç odağını etkileme potansiyeli. Bu tür olaylar kazayla başlar, ama kazayla bitmez. /// Kim kazandı sorusu en önemli ipucu: Stratejik analizde ilk soru “kim yaptı?” değil, “kimin işine yaradı”dır. Peki bu olay kimin işine yarar? /// Türkiye-Libya hattından rahatsız olanlar: - Doğu Akdeniz’de Türkiye-Libya deniz yetki alanları, - Trablus merkezli meşru askeri yapı, - Türkiye’nin Akdeniz’de kalıcı askerî varlığı, Bu hatta istikrar değil, belirsizlik isteyen herkes için bu olay kazançtır. /// Libya’da “komuta boşluğu” isteyen aktörler: Libya’da hala ciddi bir komuta boşluğu var. Ülke, siyasi olarak parçalanmış ve askeri yapılar arasındaki bütünlük hem iki başlı ve hem de eksenler içi bağlar oldukça zayıf. Libya Genelkurmay Başkanı Muhammed Ali Al-Haddad, yalnızca bir asker değil, aynı zamanda Libya'da dengeyi sağlayan önemli bir figürdü. Bu tür kritik bir liderin kaybı, iç politikada gerginlikleri artırabilir ve dış müdahalelere zemin hazırlayabilir. /// Türkiye’de iç güç mücadelelerini uluslararası zeminlerde nasıl kullanıldığı, örnekleriyle tarihsel olarak bilinir. Bu konuda hiç polemik yapmayacağım, hiç de girmeyeceğim. Sadece şunu vurgulayacağım: Yakın dönemde kamuoyunun da yakından ilgilendiği sansasyonel medya-fuhuş-uyuşturucu operasyonlarında, iç siyasi rekabet ve eksen içi güç mücadelelerinde ayak izi görülen uluslararası bağ nedir? Olan ve olası iç operasyonlar ile olası Suriye harekatının etkilenme potansiyeli nedir? Bu tür olayların caydırıcılığa psikolojik saldırı modu vardır. Algı artık harp unsurudur, sessiz ama derin etkilidir. /// Şimdi en hayati, en dikkat çekmek istediğim nokta: Ya da en tehlikeli senaryo: Yanlış okuma: Bu tür olayların en tehlikeli sonucu, yanlış aktöre yanlış anlam yüklenmesidir. Yanlış bir okuma: - Yanlış diplomatik tepkiyi, - Yanlış askeri pozisyonu, - Yanlış cepheleşmeyi, - Yanlış geri dönüşsüz tırmanmayı getirir. Yani “Yanlış savaş/yanlış mücadele ihtimali” tam da bu eşikte doğar. Bu tür durumlarda devlet, aceleci kararlar almaktan kaçınarak, “Ya Sabır” çekip stratejik sabra yönelir. “Aceleyle alınan kararlar, yanlış sonuçlar doğurabilir” diye düşünür. Ancak bu stratejik sabır da kendi içinde büyük bir risk taşır. Çünkü bu süreçte de; - 2014 Kobani olayları merkezli 2013-2015 yanlış odaklanma, - “2019’dan beri olduğu gibi” durağanlık ve zaman tuzağına düşme olasılığı vardır. Yavaş ilerlemek, bazen gereksiz yere duraklamaya ve fırsatları kaçırmaya yol açabilir. /// Bu olayın Libya üzerinden görünmesi ama Ankara’da olması, bana şunu söylüyor: Hedef coğrafya başka, mesaj verilen merkez Türkiye. Suriye dosyası şu an Türkiye’nin askeri olarak en sıcak, diplomatik olarak en kırılgan ve uluslararası alanda en ağır baskıyla karşılaştığı dosya. Ve bütün şu başlıklar aynı anda masada: - Türkiye’nin “bekle-gör”den çıkma hazırlığı, - Suriye’nin kuzeyinde yeni bir askeri harekat, - YPG/PKK terör örgütünün varlığı, statüsü, - Suriye (YPG/PKK-HTŞ-Dürziler-Nusayriler) + Gazze üzerinden yeniden şekillenen Türk-ABD-İsrail-Rusya-İran-Arap denklemi, Bu ortamda Türkiye’nin karar eşiklerini etkilemek isteyen biri, doğrudan Suriye hattına dokunur. Ama doğrudan vurmak pahalıdır, o yüzden dolaylı vurur. Libya bu denklemde kullanılıyor olabilir mi? Evet, hem de sadece bir tek mermiyle birkaç kuşu vurabileceği için tekrar tekrar evet. Son sözü Türkiye’nin aklı, caydırıcılığı ve caydırıcılığını kullanma iradesinin belirleyeceğini çok iyi biliyorlar. O yüzden bütün oyun da; Türkiye’nin stratejik aklı ile caydırıcılığını kullanma iradesini etkileme üzerine dönüyor.” /// Libya Özeli: Libya, Türkiye için meşru ve savunulabilir bir angajman alanı. Türkiye'nin Libya'ya müdahalesi, meşru hükümeti destekleyerek dengeleri lehine değiştirti. Ayrıca, Türkiye'nin Libya'daki rolü, Hafter ekseniyle kurulan ve gelişen ilişkiler de, Libya'nın üniter yapısının korunması açısından da çok önemli. Türkiye, burada açık bir siyasi ve askeri inisiyatif kullanıyor, ancak bu durum bazı dış aktörler tarafından hazmedilemiyor. Özellikle AB-Yunan-İsrail-BAE hattında. Yani Libya’ya dokunmak, Türkiye’ye önce “başka dosyalar da yanar” mesajı veriyor. Bu aslında çapraz bir baskı tekniği: Suriye’de hamle yaparsan, bedelini Libya’da, Akdeniz’de, hatta merkezinde üretsin demek istiyor. /// Ankara’da olması: Karar merkezine, karar merkezinde mesaj: Bu çok kritik. Eğer konu sadece Libya olsaydı: olay ya Libya’da olurdu ya Akdeniz üzerinde ve gelirken. Ama olay Ankara kalkışlı, Ankara yakınında, stratejik kararların alındığı bir görüşme sonrasında yaşandı. Bu; “Tek mermiyle çoklu atış yapıyorum: Sahada değil, masada verilen kararlara mesaj veriyorum” demektir. Bu, Türkiye’nin geliştirdiği/geliştireceği inisiyatifleri, özellikle de harekâtı önlemek isteyen irade(lere) ait bir sinyaldir. /// Bütün bu yaşadıklarımızda 2013-2015 terör kuşağında olduğu gibi ve/veya 2019’dan beri yaşanan jeopolitik engelleme-zaman kazanma süreçlerinde olduğu gibi, benzer şeyler görüyorum. Ama koca bir fark eşliğinde. O zaman Karabağ Savaşı, Ukrayna savaşı, küresel-teopolitik Gazze manipülasyonu ve İsrail karşı katliamları ile İran-ABD/İsrail savaşları yaşanmamıştı. Bütün bu olaylar dizisi, bu mücadelelerin bağlamında yaşanıyor. O zaman yeni durumu kavramsallaştırmaya çalışalım: 2013-2015 terör saldırı kuşağının çok daha gelişmişi; - Çok eksenli, - Çok aktörlü, - Çok devletli, - Çok alanlı, - Çok zamanlı, - Çok daha tehlikeli, karar mekanizmalarını ve sosyolojik fay hatlarını hedef alma potansiyeli son derece yüksek bir asimetrik saldırı ve maniplasyon kuşağının içindeyiz. /// Bu tür olaylar birkaç sonucu tekil ya da çoklu üretmek ister: - Türkiye’nin kararlarını etkilemek, - Türkiye’yi durdurmak, - Durduramıyorsa oyalamak, zaman tuzağına düşürmek, - Türkiye’yi yanlış yere savurmak. /// Peki ben neden hala ısrarla olası Suriye harekatının peşinde koşuyorum? - Türkiye’de Suriye ön koşullu “Terörsüz Türkiye süreci” çöker. YPG/PKK terör örgütünün Türkiye’ye bir tuzak kurduğu, oyun oynadığı, zaman kazanmaya çalıştığı ortaya çıkar. - Türkiye Suriye harekatına hazırlandığını gösterir. - Türk karar verici heyet (Fidan-Güler-Kalın) Şam’a gider. - Bunlar bazı aktörlerin kırmızı çizgisine girer. - Bu karar verici ziyaretle eş zamanlı Suriye’de çatışmalar çıkar, YPG/PKK ekseninden iddialı, yüksek perdeden tehditler ve mesajlar gelir. - Türkiye’de YPG/PKK paydaşı açık ve kapalı bazı aktörler aktifleşir. - Siyasetteki (iktidar kanadı içindekiler dahil); İran ve ABD eksenlerindeki Kürtçülerin ayrışması ve rekabeti ayak izleri kendini göstermeye başlar. - Ve diğer İrancı ve Atlantikçiler devrededir. - FETÖ devrededir. - Dışarıdaki angajeler maliyetli olduğu için doğrudan karşı çıkamazlar. - O nedenle dış kaynaklı dolaylı, flu, inkâr edilebilir olay-olaylar üremeye başlar. - Bunlar peşi sıra olaylar dizisi şeklinde gelişir. - Diğer radikaller (IŞİD vb) fonda rol alma peşindedir. - Kimi yüksek profilli, merkezde, belirsizken, kimi kenar kuşaktadır. Sonuçta; Türkiye bir karar verirken “arka planda başka dosyalar da açılır” duygusu üretilir. Konsantrasyonu bozulmak istenir, “özellikle zafiyeti olanlar başta” kişisel mesajlar ve etkiler üretilir. Bu tam olarak: çok alanlı caydırma, çok dosyalı baskıdır. Bugün güney merkezli yaşanan olayların kaynak kodunda bir terör devletinin inşaşı ve Türkiye’nin bunu engelleme iradesini kırma çabası vardır. Kuzey merkezli olayların kaynak kodunda da Türkiye’yi savaşta taraf etme çabası. /// Kaza değilse (-ki kaza olsa bile durum okuması çok değişmiyor) bu olay, Libya’dan çok “Suriye karar dosyasını” etkilemeyi amaçlamış bir ön-alıcı baskı ve uyarı hamlesidir. Bunu başarırlarsa amaca ulaşmış olurlar. Libya gibi görünen bu olay Ankara’da yaşanıyor, ama sadece Libya’yı değil Akdeniz’i, Gazze’yi, Suriye’yi, Suriye Harekatını ilgilendiriyor. O yüzden bu mesajın bir özeli bir de geneli var: Özeli: Cephe Suriye, mesaj Ankara, araç Libya. Geneli: Cephe Türkiye’nin stratejik özerkliği, mesaj Ankara, araç Libya. /// Türkiye için aşırı sert tepki de risktir, ama geri çekilme de risktir. Bence doğru olan kararı bozmayıp, yöntemi sertleştirmektir. Bu yoğun asimetri, manipülasyon ve baskı ortamında Türkiye’nin hareket ekseni aslında çok belirgin ve masumdur. İster İran; “Türkiye’yi İsrail’le savaştırmak/karşıtlaştırmak istesin”, ister İsrail/ABD; “Türkiye’yi İranla savaştırmak/karşıtlaştırmak istesin.” İster AB-İngiltere Akdeniz denklemini bozmak, Karadeniz’i ısıtmak, ister Rusya Türkiye’yi karşısında değil yanında-yakınında görmek istesin. Türkiye’nin geleceği yakın tehdidini yok etmekten geçer. Çünkü en büyük tehdit, en yakın tehdittir. Bütün bu olaylar, en büyük yani en yakın tehdidi, uzak ve küçük bir tehdit olarak gösterme çabasının bir parçasıdır. Hançer El bu Kemal-El Kaim hattına değdiği an… Türkiye sadece çoklu cepheleri değil, çoklu ihtiras ve dogmaları da çökertmiş olur. Aynı IŞİD ve dogmasını Dabık’ta çökerttiği gibi. Bir ömür öğrenilenle-bir gece sabahlayarak yazılan yazılardan biri oldu. Saygılarımla… Abdullah Ağar 24 Aralık 2025

Abdullah Ağar

143,345 views • 8 months ago

Mezhepler, Müttefiklikler ve Müdahaleler Arasında Yeni Suriye İbrahim Halil Baran 2 Mayıs 2025 Dürzi toplumu, Suriye’deki siyasi ve mezhepsel dinamiklerin kesişim noktasında, uluslararası gerginliklerin, İran’ın zayıflamasıyla birlikte başlayan Türkiye-İsrail çekişmesinin ve Ortadoğu’daki diğer gelişmelerin önemli bir aktörü haline geldi. 1 milyon civarındaki nüfuslarıyla Dürziler, özellikle Şam’ın güney banliyöleri olan Cermana, Sahnaya, Suveyde, Deraa ve Kuneytra bölgelerinde yoğunlaşmış durumda. Dürziler’in Suriye’nin HTŞ liderliğindeki yeni geçiş hükümeti ile ilişkileri, İsrail’in koruması ve Türkiye’nin bölgesel nüfuz mücadelesi arasında sıkışmış bir pozisyonda. Dürziler, Suriye nüfusunun yaklaşık %3’ünü oluşturuyor ve Şii İslam’ın bir kolu olarak kabul edilen monoteistik bir inanca sahip. Suveyde, Dürziler’in dini ve siyasi merkeziyken, Şam banliyöleri, Dürziler ile Sünnilerin ortak yaşadığı ve mezhepsel gerilimlerin yoğunlaştığı alanlar oldu. Cermana’da bir Dürzi din adamının, Hz. Muhammed’e hakaret ettiği iddia edilen bir ses kaydının yayılmasıyla, Sünni silahlı gruplar ile Dürzi milisler arasında çatışmalar patlak verdi. Çatışmalar Sahnaya’ya sıçradı ve yirmiden fazla kişi öldürüldü. Suriye İçişleri Bakanlığı, ses kaydının sahte olduğunu belirtse de gerilim azalmadı. İsrail, Sahnaya’da Dürzilere saldıran HTŞ’li aşırılıkçı grupları hedef aldığını açıklayarak hava saldırıları düzenledi ve yaralı Dürzileri tedavi için tahliye etti. Bu, İsrail’in Dürzileri koruma politikası çerçevesinde ilk açık askeri müdahalesi olarak kayıtlara geçti. Bununla da kalmadı ve HTŞ'nin Dürzilere saldırıya devam etmesi üzerine hükümet sarayına yakın bölgeleri vurdu. Suveyde’deki Dürzi lider Şeyh Hammud Hannavi, yeni Suriye hükümetini desteklediğini ve Suriye’nin bütünlüğünü savunduğunu açıklamıştı. Ancak, Dürzi toplumu içinde birlik yok; Şeyh Carbuva gibi bazı liderler Şam’a bağlı kalırken, Şeyh Hikmet Hicri ve beraberindeki şeyhler adem-i merkeziyetçi bir Suriye’yi savunuyor. Ayrıca Lübnan Dürzilerinin sosyalist Kürt lideri Velid Canpolat, İsrail’e karşı katı bir tutum içerisinde. Bu durum, aslında Dürzi toplumunun akıl şeyhleri olan ukkalar, ecevitler ve aristokratlar arasındaki bir çatlağa da işaret ediyor. Suriye’de Türkiye ve İsrail arasındaki rekabet, Dürzi meselesini de doğrudan etkiliyor. Beşar Esad’ın devrilmesinden sonra Türkiye, HTŞ lideri Colani’yi destekleyerek kuzey ve orta Suriye’de askeri üsler kurmaya başladı. İsrail ise güneyde bir steril savunma bölgesi oluşturdu ve Dürzileri koruma stratejisiyle bölgesel müdahalesini artırdı. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve HTŞ liderliğindeki yeni hükümetin otoritesini savunuyor. Böylece hem Yeni Suriye’yi hem de Kürtleri kontrol altında tutmak istiyor. Eğer fırsat bulursa da Osmanlı hayallerini, o da olmazsa Misâk-ı Milli'yi gerçekleştirmek istiyor. Fakat İsrail’in, Hama ve T4 hava üslerini vurması, Türkiye’nin bu üslerde jet ve hava savunma sistemleri konuşlandırma planlarını hedef aldı. Türkiye Dışişleri, İsrail’i bölgeyi istikrarsızlaştırmakla suçlarken aynı zamanda Rojava’yı da işgale hazırlanıyordu. Şam yönetimi ise merkezi hükümet kurmakta ısrarcı ve diğer taraftan ülkenin diğer bileşenlerini saf dışı bırakmaya çabalıyor. Kürtler, Aleviler, Mesihiler ve Dürziler, Esad’ın devrilmesinden bu yana oluşturulan yapının dışında bırakılmış durumda. Kürtlerin federasyon talepleri, Alevilerin katliama uğraması ve Dürzilerin silahlı direnişi, Colani’nin tüm silahlı grupları merkezi otoriteye bağlama çabasını imkânsız hale getiriyor. İsrail, HTŞ’yi Sünni İslamcı bir tehdit olarak görüyor ve güney Suriye’nin tamamen silahsızlandırılmasını talep ediyor. Netanyahu, sık sık Dürzileri koruma taahhüdünü yineliyor ve nitekim Sahnaya operasyonları bu politikayı somutlaştırdı. Ancak, İsrail’in Dürzilerle ilişkisi eklektik bir politikaya dayanıyor. Dürzi bölgeleri yekpare değil ve örneğin Suveyde’deki Sünni Arap nüfusu görmezden geliniyor. Bu da önümüzdeki günlerde DAEŞ gibi yapıların da müdahil olabileceği bir iç çatışma riskini artırıyor. Buna karşılık Türkiye de Şam’ın, İsrail tarafından sıkıştırıldığı bu ortamda kendi kartını oynuyor ve Tişrin ve Münbiç gibi alanlarda bir süredir kestiği İHA faaliyetlerini yeniden başlatıyor. Bu da İsrail’e açık bir mesaj: “Sen Dürziler üzerinden HTŞ’ye vurursan, ben de Kürtleri hedef alırım…” İran’ın bölgede zayıflamasıyla karşı karşıya gelen Türkiye ve İsrail, bir çatışmasızlık hattı kurmak için İlham Aliyev’in arabuluculuğunda Azerbaycan’da görüşmelere başlamıştı. Her iki taraf da Suriye’de doğrudan çatışmadan kaçındığını belirtiyor. Ancak, İsrail’in T4 ve Hama üslerini vurması, Dürzilere doğrudan sahip çıkması ve sık sık Kürtlere yönelik destekleyici ifadeler kullanması bu kırılgan diyaloğu test ediyor. Dürzi meselesi diğer taraftan uluslararası gerginliklerin bir yansıması olarak çeşitli dinamiklerle öne çıkıyor. ABD, Türkiye ve İsrail’in Suriye’deki çekişmesini dengelemeye çalışıyor. ABD, Suriye’de kesinlikle nihai hakemdir ve Washington elbette gerilimi düşürmek istiyor. Ancak, ABD’nin Suriye’den çekilme ihtimali, İran operasyonu, Çin meselesiyle ilgili ABD’nin bölgeden uzaklaşan dikkati gibi konular, Türkiye ve İsrail’e hareket alanı bırakıyor. Keşmir saldırısı sonrası tırmanan Hindistan-Pakistan krizi, Ortadoğu’daki gerginlikleri dolaylı etkiliyor. Pakistan’ın Çin’le yakınlığı ve Hindistan’ın ABD-İsrail eksenine kayması, Suriye’deki güç dengelerini karmaşıklaştırıyor. Tıpkı Belucistan ve Keşmir meselesi gibi, Dürzi meselesi de bu küresel rekabetin bir alt cephesi olarak görülüyor. İran, Esad sonrası Suriye’de etkisini kaybetti, ancak Alevistan, Suveyde ve Dera’daki eski rejim yanlısı milisleri desteklemeye devam ediyor. Lazkiye ve Tartus’taki saldırılar, İran’ın hâlâ elinin ulaşabildiği alanlarda istikrarsızlığı körüklediği iddialarını güçlendiriyor. Öte yandan Suudi Arabistan ve Katar, Suriye’nin Dünya Bankası’na 15 milyon dolarlık borcunu ödedi. Bu, yeniden inşa için umut olsa da, neredeyse ülkenin tamamına yayılan yoksulluk ve altyapı eksikliği gerilimleri körüklüyor. Birkaç gün önce Kamışlo’da düzenlenen ve tüm Kürt kesimlerini bir araya getiren Birlik ve Ortak Tutum Konferansı, Kürtlerin ülke içindeki konumuna yeni bir ivme kattı ve Kürtlerin federalizm taleplerini yükseltti. Şam, bu talepleri bölücülük olarak gördüğünü sert bir açıklamayla duyurdu. Türkiye’nin hoşuna giden bu açıklama, bir süredir ilişkilerini güçlendirme eğiliminde olan Kürtler ile Şam arasındaki bağları biraz daha zayıflatmışa benziyor. Buna rağmen diğer taraftan Kürtlerin elini güçlendirmiş durumda. Zira ABD ve İsrail başta olmak üzere büyük aktörler, Kürtlere Rojava’dan daha çok Şam’da ihtiyaç duyacak ve ABD’nin küresel politikalarıyla çelişmeyecek bir Suriye’de en önemli kart, Kürtlerin Şam’daki varlıkları olacaktır. Bunun bir benzeri daha önce Erbil ve Bağdat’ta görülmüştü. Saddam sonrası oluşan Irak’ta Kürtler, ABD’nin desteğiyle yeni yapılandırmanın başat aktörüydüler. Tam da bu noktada Aleviler, Mesihiler ve Dürziler, Kürtlerin özerklik taleplerinden ilham alabilir, bu da Şam’ın merkezi otoritesini yerle bir edecektir. Bu durumda ortada iki seçenek var: İlki, Colani yönetiminin gitmesi ve yerine diğer bileşenlerle ortak bir Şam kurmayı hedefleyecek bir yönetimin gelmesi. İkincisi, Suriye’nin artık gerçekten bölünmesi ve Balkanize olması. Özetle İsrail, kendisine tehdit yaratmayacak güçsüz bir Suriye istiyor ama onu Türkiye’nin de etki alanından çıkarmak zorunda. Kürtleri, federe bölgeye sahip olmak istiyor ama Türkiye bunun tam karşısında. Aleviler katliama uğramak istemiyor ama İsrail ve ABD ile ilişki geliştirmenin çok uzağında. Dürziler hükümetle çatışmak istemiyor ama namlunun tam ucunda. Türkiye, Suriye’yi işgal etmek istiyor ama ekonomik olarak batmış durumda. Daha önemlisi, her ne kadar Suriye bölünmeye doğru gidiyor görünse de aslında uluslararası aktörlerin tercihi bu yönde değil ve tarafları birbirini idare edecek bir pozisyona taşıyacaklar. Eski Suriye bitmişti, şimdi Yeni Suriye de bitecek, sonra belki yeni bir Yeni Suriye inşa edilir.

ibrahim halil baran

39,864 views • 1 year ago