Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

Bugün Bahçeli ‘nin başlatmış olduğu süreçte Abdullah Öcalanın Lacoste giymiş tişört’ü ile videosunu görünce aklıma Şehit Fethi sekin geldi. Küfür etmeyeceğim Ama size Lanet olsun diyorum.

330,784 views • 1 year ago •via X (Twitter)

1 Comments

İttihat ve Terakki Cemiyeti's profile picture
İttihat ve Terakki Cemiyeti1 year ago

Bugün başka paylaşım yapmayacağım Aklınızı koruyun, ülkünüzden vazgeçmeyin. İçinizdeki umudu yitirmeyin kazanacağız #Tanrı #Türkü #Korusun

Related Videos

📍TBMM Genel Kurulu Bu kürsüye elbette, Diyarbakır’ın Milletvekili olarak çıktım. Ama her zaman övüneceğim kimliğim Diyarbakır’ın Kızı olmaktır. Bu konuşmayı da geçmişi yaralarla dolu ve bu günlerde fazlaca ümitli Diyarbakır’ın Kızı olarak yapacağım… Sizlerinde bu konuşmayı bu hassasiyetle dinlemenizi rica ediyorum. Takdir edersiniz ki; benim konuşmam Terörsüz Türkiye sürecine dair olacaktır… Malumunuz İçinde bulunduğumuz süreç bilinen yaraları sebebiyle en fazla Diyarbakır’ı ilgilendiriyor… Tabi ki; en başta annelerimizi… Bilinmeli ki; Bu ülke; Annelerin gözyaşı üzerinden değil duası üzerinden yükselecektir. Hepimizin bildiği gibi 30 yılı aşkın bir süreçte seçmen; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı adayı Sayın Recep Tayyip Erdoğan için 230 milyon kereden daha fazla evet mührü basmıştır. Siyasi rakipleri için hayal dahi edilemeyecek bu mühür bereketi, Cumhurbaşkanımız için mazidir… Elbette; o bereketin artarak devamı en samimi, en içten arzumuzdur... Fakat o güne daha var… Meclisimizin çatısı altında kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu marifetiyle bu millet için paha biçilmez bir süreç yürütülmektedir. Yüce Meclisimizin sahiplendiği bu süreç büyük siyasi risklerin yanında cesaretle alınması gereken kararları da gerektirmektedir. Güçlü ve kararlı bir siyasi irade gerektiren bu süreci 2013 yılında; “çözüm için baldıran zehri içmek gerekirse biz o zehri içeriz” diyen Cumhurbaşkanımız ile ancak Devlet Bahçeli bilgeliği başlatabilirdi ve O başlatmıştır. Yarım asrı geçkin süre boyunca Türkiye’nin birliği, Bütünlüğü için düşünen, fikirler üreten Devlet Bahçeli… Türkiye’nin yarınları için taşın altına konulacak el bulunamadığı zamanlarda gövdesini taşın altına koymakta tereddüt etmeyen Devlet Bahçeli… Sayın Bahçeli’nin çağrısı ancak Abdullah Öcalan’ın cevabıyla amacına ulaşabilirdi ki… o da olmuştur. Abdullah Öcalan dışında; hiçbir muhatap o çağrıyı anlamlı kılamazdı… İşte bu şartlar altında bu ülke bu sorunu şimdi, bugün, bu meclis ve bu iktidarla çözmek zorundadır ve ikinci bir şansı yoktur. Bu iklim bir daha oluşmayacaktır ve ufukta bu liderlerin yerine ikamesi mümkün kimse gözükmemektedir… Hep birlikte; “ya şimdi ya hiçbir zaman” noktasındayız… Aksi halde bu millet hepimize cevabını veremeyeceğimiz şu soruyu sorar; Bu kadar can verdik, kaç can daha istersiniz… Ne olur… Uzatın ellerinizi… Cumhuriyetin ikinci asrı, birinci asrının en büyük sıkıntısından kurtularak başlasın… Ne kadar becerdim bilmiyorum ama, Diyarbakır’ın kızı olarak duygularına tercüman olmaya çalıştım… Siz yine de Diyarbakır’a gelin ve kendisinden dinleyin… Oradaki yaslı annelerin YAŞLI gözlerinde yeşeren ümidi görün… Bu da son sözüm olsun: O ümide kıymayalım. Ayrıca bu meselede kimse şehit ailelerini istismar etmemeli. Bir daha Şehit cenazesinin olmayacağı bir Türkiye arzusuyla tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum. TBMM TBMM Genel Kurulu

Suna KEPOLU ATAMAN

203,938 views • 9 months ago

Çok Sağlam Konuştu Helal Olsun Haluk Yürekli: Ben bugün eğer Fenerbahçe şampiyonluk yarışındaysa, Tedesco hala Fenerbahçe'nin teknik direktörü ise, Ertan Torunoğulları maçtan sonra biz şampiyon olacağız, olacağız, Olazaz mı diyordu? Olazaz diyordu herhalde yani. Yatsın, kalksın, yalsın, kola dua etsin bugün. Fenerbahçe bugün maçı kazanmayı hak eden futbolu oynadı bence ama skoru alamadı. Yani skoru neden alamadı? Kendi hatalarından dolayı alamadı. Bir tane Kerem'in karşı karşıyası var, iki tane Sidiki Şerifi'nin karşı karşıyası var. Yani bir tane Genduzi'nin cezası dışından ikinci yarıyı söylüyorum. İlk yarı bence kafa kafaya bir maç. Ama iki kırk beş dakika da farklı iki maç. Hatta Beşiktaş'ın ilk yarı da daha net pozisyonları var. Yani ben bir tane Oğuz'un vurduğu kafa var dönüşünde. Çerni'nin tamamlayamadığı bir tane Orkun Kökçü'nün. ceza sahası üstünden şutu var. İlk kursu olayten 3'e 2'de vermediği var. Yani maçın aslında golden önce, penaltıdan önce bir tane Mustafa'nın gittiği var. Kante'nin araya girdiği. Gidemediği de işte. Biraz hızlı bir oyuncuya denk gelseydi Beşiktaş orada skoru da alabilirdi. Bunların hepsi var. Yani oyunda gittiri geldiği bir oyun. Ama şunu söylüyorsun değil mi Haluk? Araya giriyorum. Özür dilerim. Yani mesela bu Hani güreşte boksta falan olur ya hakem kararına kalır bazen. Böyle bir şey olsa hakem kararı olsa Fenerbahçe'ye galibiyeti verirdi. Ben de bugün 90 dakikaya baktığım zaman Fenerbahçe daha çok kazanmayı isteyen taraftı. Daha çok pozisyon üreten. Ama futbol böyle bir oyun değil. Sonuçta Beşiktaş belli bir yerden sonra dediğim gibi yedek kulübesine döndüğünde Gökhan Sazdağ bugün Beşiktaş'ın oyuna girdikten sonra ben oyunu alıyor zannettim. Yaşit Say'ı çağırınca. 10 dakikada. Öyle amatör futbolcu hataları yaptı ki. Bir dakika, beş dakika. Oradan Gökhan Sazlağ hatası ile golü yiyeceği belli. Bağıra bağıra geliyor orada. Öyle güzel bir pas veriyorsun ki. Önüne de Cengiz'i koydu. Cengiz'i koydu. Baba dört karşı karşıya. İkisi Cengiz, ikisi Gökhan Sazlağ. Böyle bir değişiklik olur mu ya? Cengiz Ünder bugün. Bence karmaşık duygular içindeydi. Biliyorsunuz sezonda Fenerbahçe ile başladı. Fenerbahçe'de mi oynuyorum? Beşiktaş'ta mı oynuyorum? Karmaşasını yaşadı bence. Tabii ki latife ediyorum ama iki tane. Bir tanesi Kerem'in karşı karşıya kaldığı pozisyon. Bir tanesinde yine Kerem'in sidikeye çevirdiği pozisyonda iki tane takım yerleşmişken al. Sanki Fenerbahçe'nin oyuncusu gibi pası verdi. Yani çıkarken. Yani böylesine amatörce maçın çok ayrıntılarına gireriz. Çok detay var maçta. Bugün Kante ile Yenidozi müthiş oynadılar. Ben Beşiktaş'ın orta sahasında Endidi de oyunda kaldığı süreçte çok iyi mücadele etti. Beşiktaş adını onu da söylerim. Beşiktaş'ın Agboda değil de diğer stoperi. Udokai bugün belki de Beşiktaş'ta en iyi maçlarından mini oynadı. Udokai'ye ne kadar verdi Beşiktaş? Öbürüne 18. Bugün Yani 18 milyon euroluk değil. Yani 18 bin euroluk oyuncu kadar oynamadı bugün. Onu söyleyeyim. Bugün felaket kötü üper bulmaz sergiledi bence. Beşiktaş'ın sağ Beki Gökhan, sol Beki Rıdvan. Bugün Beşiktaş yani neden aslında ne kadar transfer yaparsan yap. Yedek kulübesine döndüğünde problem yaşıyorsan neden buralarda olduğunun net göstergesi. Ha şimdi gelelim bu oyun. Oyunun dışında oyuna müdahale eden bir tane hakem vardı bugün Yasin Kol. Var hakemi o. Ben şimdi İbrahim abi biraz daha işin teknik kısmına giriyor. Yani o hoca dokundu da tam dokunamadı. Oradan yan yaptı. Abi işimize geldi mi? Hayır şöyle. Ben fikri söyleyeyim abi. Yani Bünyamin Gezer fikrini böyle söylüyor bir de. Hakemlik tekniği açısından bir şey söylüyor olabilir. Bünyamin Gezer'in 30 kere izlediği şeyi 50 metreden Yasin Kol göremez. Bana kimse anlatmasın. Yasin Kol bugün yani Fenerbahçe'nin 3 puan almasının bir numara sorumlusudur. Bak ne Kerem Aktürkoğlu'dur ne Tedesco'dur ne 50 bin Fenerbahçe taraftarıdır. Bugün eğer Fenerbahçe sahadan 3 puanla ayrıldıysa şampiyonluk yarışına ya da ikincilik yarışına hala tutunuyorsa bunun bir numaralı müsebbibi Yasin Kol ve Vardaki Abdullah Buğra Taşkınsoy'dur. Bunu açarım ilerleyen.

Galatasarayultrataraftar

60,366 views • 5 months ago

Evet… ‘’USÛL OLMADAN, VUSUL OLMAZ’’ Peki; Var mıydı usûlde; Gavsın(ks) Evlatlarını, zalim bir YAHUDİ’den aşağı görmek !? Usûlde var mıydı; Gavsın(ks) Hanesine FETÖ’den beter demek !? Var mıydı usûlde; Gavsın Halifeleri’ne(ks) HIRSIZ demek !? Usûlde var mıydı; Şah-ı Nakşibend Hz.’ni(ks) dahi tanımam demek !? Var mıydı usûlde; Allah’ın (cc) ŞERİATI yerine, kendi şeriatını uygulamaya çalışmak !? Usûlde var mıydı; Attığı imzadan dönmek !? Var mıydı usûlde; MENZİL’imizde bağıra çağıra KÜFÜR etmek !? Usûlde var mıydı; Aile mahremlerini ortaya dökmek !? Var mıydı usûlde; Gizli Sosyal Medya hesapları ile herşeye çamur atmak !? Usûlde var mıydı; Ekranlar karşısında Gerdek muhabbeti yapmak !? Var mıydı usûlde; Kardeşleri, tasavvuf düşmanlarının önüne atmak !? Usûlde var mıydı; ŞERİAT ile çözülebilecekken, LAİK kanunlardan medet ummak !? Var mıydı usûlde; Kapımızı DİN DÜŞMANI medyaya malzeme etmek !? Usûlde var mıydı; Gavsımızın(ks) Torunlarına; Seyid İhsan’a, Seyid Nafi’ye hatta Seyid Murteza Seyidimize bile İFTİRALAR ile saldırmak… Var mıydı usûlde; RAHMETLİ GAVSIMIZDAN(ks) kalan herşeye; Hanesine, Halifelerine, Vakfına, Hizmet Kurumlarına, Sofilerine bu kadar AĞIR DARBELER vurmak… … Yoktu… Yoktu… YOKTU… Şimdi EY SOFİ KARDEŞLER !!! Siz Hangi USUL’den gitmeye devam edeceksiniz !? Hâlâ, Gavsımızın(ks) Evlatlarına SIRT mı döneceksiniz !? Hâlâ, Yıllarca hizmet etmiş olanlara İFTİRA ve HAKARET mi edeceksiniz !? Hâlâ, Kardeşlerinizle BULUŞMAKTAN kaçacak mısınız !? Hâlâ, Vakıf varlıklarından ŞAHSİ HAK mı talep edip büyük veballere mi gireceksiniz !? Hâlâ, Birileri öyle söyledi diye; Gavsımızın(ks) Vakfını, Seyidlerimizi MAHKEME mi VERECEKSİNİZ !? AHİRETTE nasıl yüzleşeceksiniz !? Rahmetli GAVSIMIZIN(ks) MEŞREBİNE hâlâ dönmeyecek misiniz !? HİÇ DÜŞÜNMEZ MİSİNİZ !? Gavsımızın(ks) SON 10 YILI; sizce de gerçekten hep yanlış içinde miydi !? Gavsımızın(ks) diğer 5 HALİFESİ; sizce de İRŞAD’a ehil değiller miydi !? Peki Sizce de; (Haşa) Gavsımız(ks); geride FETÖ’den daha tehlikeli bir AİLE mi bıraktı !? FARKINDA MISINIZ !? Dergahlar, sofiler, muhabbetler ne hale geldi. Ailelerimiz, kardeşliğimiz ne hale geldi. 8 MİLYAR’a talip Kapımızın hizmetleri ne hale geldi. UNUTMAYIN !!! Her zaman olduğu gibi; bugün de Dünya’nın sofilere ihtiyacı var… ARTIK UYANMA VAKTİ !!! Bugüne kadar görememiş olmanız anlaşılabilir. Ama artık görememenizin bir bahanesi kalmadı. Çünkü herşey KAMERA ÖNLERİNDE, AŞİKAR OLDU… Şimdi; Daha da geç olmadan, Size daha kötü şeyler YAPTIRILMADAN, Yapılan hatalardan, DÖNME VAKTİ… AKLETME VAKTİ… Rahmetli Gavsımızın(ks) zamanında olduğu gibi; Güzel ahlaka, sofiliğe, NAKŞİLİĞE DÖNME VAKTİ… ÂL-İ İMRÂN 159 ‘’ Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. EĞER KABA, KATI KALPLİ OLSAYDIN, HİÇ ŞÜPHESİZ ETRAFINDAN DAĞILIR GİDERLERDİ. ‘’

PANZEHİRCİ

35,006 views • 1 year ago

Satışa çıkarttığınız 1+1 4 duvarların fiyatı, dolar 8 tl iken 18.000 $ idi... Soru şu: Bugün aynı daireye 1 milyon 800 bin tl istiyorsunuz. Peki bugün 1 milyon 800 bin lira kaç dolar ediyor ? TAMI TAMINA 44 $ ediyor... Yani asıl fahiş fiyatı TOKİ uygulamış olmuyor mu ? Aynı Tarım Kredi Kooperatiflerinin her yere market açıp ''Ucuza satacağız'' dedikten sonra zincir marketlerden bile daha pahallıya ürün satmaya başladığı gibi... Bakın Sayın Devlet Büyüklerim... Ben 55 yaşındayım. Ömrü hayatım boyunca böyle birşey görmedim. ABD'deki Akademisyen arkadaşım ile dün telefonda konuştum. Cebine 2 bin dolar para koyup meksika sınırından ölmeyi göze alarak geçip iltica etmeye çalışan TÜRK vatandaşlarının olduğunu söyledi. Bu fahiş hayat pahallılığı insanlarımızı ülkesinden soğutur hale geldi. Sürekli vergilere yüklenmek ile, Tokiye ABD'deki evlerden bile daha pahallıya konut yaptırıp satmaya çalışmak ile ülkenin fişi çekilecek. Yıkım üzerine yıkım yaşayacağız. BU İŞİN ŞAKASI YOK. Evliliğin bittiği, konutun alınamadığı, barınma krizinin patladığı, gıdaya ulaşılamadığı, marketlerin cep yaktığı bir yerde bu millet ülkeyi terketme konumuna gelir. Bunun anlamı yok olmamız demektir. Lütfen artık bu ekonomi konusunu BEKA meselesine döndürün ve sadece bunu düzeltmek üzerine uğraşın. 1 milyon 800 bin liraya bir garibanın 20 senesini ipotek altına aldığınızda o adamı İDAM etmekten hiç bir farkı olmaz. Zira adam 4 duvar için ömrünü heba etmiş olur. Bunun adına kölelik denir. Bu arada fiyatlara enflasyon oranıda yansıtılacağı söylendi. Yani daire 1 milyon 800 bin lira değil 1 sene sonra 2 sene sonra 3-4 milyon liralara çıkacak ve bu şekil taksit ödenecek demektir. Sizin aklınız böyle bir durumu alıyor mu peki ? Aşağıdaki videoyu izleyin lütfen. Dünya'nın parasını basan ABD'deki evler Türkiyedeki 1+1 toki konutundan daha ucuza satılıyor. Ve satılan ev birde üstüne MÜSTAKİL VİLLA şeklinde. Hemen hatırlayın önceki merkez bankası başkanı Hafize Gaye Erkan hanımefendi de aynısını söylemişti ''Türkiyedeki evler MANHATTANDAN NEW YORKDAN DAHA PAHALLI bu nasıl iş'' demişti... Aşağıdaki videodaki ev sadece 16 bin dolar. Bugün videosunu çektik bu evin... İlandan adresine bakıp kendiniz inceleyebilirsiniz. Yani 16 bin doları Türk lirasına çevirdiğinizde 1+1 TOKİ dairesi bile satına alınamıyor. Bu nasıl iş ? 16 bin dolar sadece 656 bin Türk Lirası yapıyor. EVET ŞAKA GİBİ AMA BÖYLE... Biraz şehrin dışı ama olsun. Neticede TOKİ evleride şehrin göbeğinde falan değil. Recep Tayyip Erdoğan Devlet Bahçeli MHP Mustafa Destici BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ Mehmet Aşıla Murat KURUM T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Dğş. Bakanlığı TOKİ Emlak Konut SK

VATAN T.V

10,420 views • 11 months ago

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli bugün yaptığı açıklamada terörist başı Öcalan'ın Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde konuşup DEM grubuna seslenmesi gerektiğini söylemiştir. Devlet Bahçeli'nin bu çağrısı Recep Tayyip Erdoğan ve Özgür Özel tarafından da desteklenmiştir. Bu çağrıya çözülme ortakları DEM, CHP, AKP'nin açık desteğinin olduğunu görüyoruz. Artık Türkiye'de Cumhur İttifakı ve CHP'den oluşan yeni adıyla Cumhur Halk Partisi vardır. Cumhur Halk Partisi, DEM'le koalisyon içerisindedir. Artık Erdoğan, Özel, Bahçeli ve Öcalan'ın el ele yürüdüklerini görüyoruz. Devlet Bahçeli'nin ‘terörist başı Öcalan TBMM'de DEM grubuna konuşsun’ ifadesi tam bir siyasal cinnettir. Devlet Bahçeli belli ki terör örgütünü hiç tanımamış. Terör örgütünün sözde başkanlık konseyi yapmış olduğu edepsiz açıklamada, ‘Savaşa biz karar veririz’ mealinde açıklamalar yaptı. Terör örgütünde terörist başı Öcalan'ın artık fiili bir otoritesi yok. Ancak kurucu olmasından kaynaklanan simgesel bir otoritesi var. Öcalan'ın ne demesini bekliyorsunuz? ‘Hadi silahlarınızı gömün, barış yapalım.’ Böyle mi demesini istiyorsunuz? Siz önce Türk milletine itiraf edin. Öcalan'a bu konuşmayı yapması için ne verdiniz? Özgür Özel, ‘El yükseltiyorum. Devlet Bey, Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tam olarak kendilerine ait hissetmeyen bütün Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sahibi olmayı teklif ediyorum’ diyor. Erdoğan'a, Bahçeli'ye, Özel'e soruyorum; Öcalan'a Türk Milletine ait olan neyi teklif ediyorsunuz? Neyi vermeye karar verdiniz? Türkiye'nin bir bölgesinin Kürdistan olmasına mı karar verdiniz? Devletin resmi dilini değiştirmeye mi karar verdiniz? Federal bir Türkiye kurmaya mı karar verdiniz? Güneydoğu'da, Doğu Anadolu'da özel bir Kürdistan kurmaya mı karar verdiniz? Öcalan size ne karşılığında ne veriyor? Bunu Türk Milletine açıklamak zorundasınız. Bu iş öyle Meclis’te yapılacak konuşmalarla halledilecek bir iş değil. Öcalan'a hangi tavizleri verdiniz? Öcalan, Suriye PKK'sı PYD'nin 140 bin kişiden oluşan yapısını dağıtacak mı? Yoksa Öcalan'a sadece Türkiye'de değil Suriye'de de mi devlet kurma izni veriyorsunuz? Öcalan'ın terör örgütünü lağvetme gücü yoktur. İlginç olan çözüm süreci faciasını bu ülkeye yaşatan AKP'nin DEM ve ardılı partilerin ve terör örgütünün aklına bile gelmeyen terörist başını Meclis’te konuşturması teklifi Türk Milliyetçiliğini temsil iddiasındaki Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli'den gelmiştir. Terörist başı Öcalan'a olmayan payeler sunmak Devlet Bahçeli'ye düşmez. Devlet Bahçeli'nin bu ifadelerinden dolayı ortaya haklı bir infial çıkmıştır. Vatanseverler, Türk Milliyetçileri derin bir hayal kırıklığı içerisindedirler. Şehitlerimiz, Gazilerimiz kendilerine hakarete uğramış hissetmektedirler. Devlet acziyet içine sokulmuştur. Türk Devleti'nin terörü durdurmak için terörist başının desteğine ihtiyacı yoktur. Bahçeli'nin bu ifadeleri, Erdoğan'ın destek açıklamaları, Özgür Özel'in destek açıklamaları terör örgütü ile can siperane mücadele eden kahraman ordumuzu, kahraman jandarmamızı ve kahraman polisimizi demoralize etmektedir. ‘Biz ne uğruna şehit oluyoruz’ sorusunu sormalarına neden olmaktadır. Türk ordusunun ve polisinin en seçkin evlatlarından 793 tanesi, jandarma ve polis özel harekat mensupları Hendek Çatışmalarında şehit düşmüşlerdi. Binlerce yaralımız vardı. Sizin siyasette yaptığınız hataların bedelini onlar aziz kanlarıyla düzeltmeye çalıştılar. Ülkemiz terörle mücadele bulunduğu konumdan daha geriye düşürülmeye çalışılmaktadır. Bahçeli böyle bir sürece alet olmaktadır. Bahçeli'nin terörist başını Meclis’te konuşturma fikri kendisine mi aittir? Yoksa yerli ve milliliği elden bırakmayan AKP tarafından mı kendisine söyletilmiştir? Bahçeli bir süre önce ‘Çok şey değişecek. İnşallah Türkiye değişmez’ demişti. Sayın Bahçeli Türkiye'yi değiştirmeye karar vermişsiniz anlaşılan. Nereye kadar değiştireceksiniz? Öcalan'a neler vereceksiniz? Türk halkına, Türk Milletine ait olan neleri Öcalan’a devretmeye karar verdiniz? Bahçeli bunu kimin söylettiğini Türk Milletine açıklamak zorundadır. Kendi fikri midir yoksa Erdoğan böyle söylediği için mi söylemiştir? Biz, Zafer Partisi olarak bu çağrıya verilen desteklere hiç şaşırmadık. Çünkü bu çağrının sahibi Bahçeli, zamanında ortağı olduğu koalisyon hükümetini bozdu ve erken seçimle AKP'yi iktidara taşıdı. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olabilmesi için Meclis oturumuna katıldı, ön ayak oldu. Parlamenter sistemden tek adam rejimine geçişin ve sonrasındaki çöküşün mimarlarından birisi oldu. Ne zaman sıkışsa AKP'nin stepnesi olduğu, koltuk değneği olduğu, destek olduğu ayakta kalmasını sağladı. Şimdi de görüyoruz ki Bahçeli, Öcalan'a koltuk değneği olmaya karar vermiş. Terörist başını Meclis’e çağırmak sadece kahraman gazilerimiz ve aziz şehitlerimize değil, büyük Türk Milletine Gazi Meclisimize ve Cumhuriyetimize hakarettir. Bu hakareti yapan kişi Devlet Bahçeli'dir. Şimdi tekrar soruyorum; Bahçeli, Erdoğan, Özel, terörist Öcalan Meclis’te konuşursa terörün bitmeyeceğini, sona ermeyeceğini bilmez mi? Bahçeli, Erdoğan, Özel, terörün arkasında Batılı emperyalist güçler olduğunu ve onların Türkiye Sevr koşullarına gelmedikçe, terörü vekil güç olarak kullanmaya devam edeceğini kestiremez mi? Bahçeli, Erdoğan ve Özel, PKK'yı Öcalan'ın yönettiğini mi zannediyorlar? Bahçeli, Erdoğan ve Özel, terör örgütü alanda yenilip silah bırakmaya zorlanmadıkça kendiliğinden silah bırakmayacağını bilmez mi? 10 yıl önceki çözüm sürecinin memlekete ne ağır maliyetler ödettiğini bilmezler mi? Dün lideri ölen FETÖ terör örgütü Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni bombalamıştı. Çok aşağılık bir eylemdi bu bombalama eylemi. Bir başka ülkenin ordusu bile bizim parlamentomuzu bombalamaz, bizim ordumuz da başka bir ülkenin parlamentosunu bombalamaz. Ama terör örgütü FETÖ, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni Gazi Meclisimizi bombalatmıştı. Şimdi Bahçeli, Öcalan’ı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin içine sokup vicdanını, manevi şahsiyetini meclisin bombalatmaya hazırlanıyor. Bahçeli Türkiye'de bozulma, çözülme ve çöküşlerin daimi işaret fişeği olarak kullanıldı. Bahçeli attığı siyasi adımlarla AKP'yi bu milletin başına musallat etti, tek adam sistemiyle parlamenter demokrasiyi değiştirdi ve şimdi Öcalan ve DEM'le işbirliği yaparak kalanı da yok etmek istiyor. Bahçeli'nin yolu yıkım yoludur. Onunla olan veya destek verenler de bu yıkıma ortaktırlar. Şimdi buradan Milliyetçi Hareket Partisi'ne gönül vermiş bütün kardeşlerime seslenmek istiyorum. Lider bildiğiniz kişinin terör seviciliği yapması sizi kızdırıyorsa, parti içindeki emeklerinizin değişik klikler tarafından keyfi menfaatlerine kurban edilmesinden bıktıysanız, sizleri Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ilkeleri ve Alparslan Türkeş’in ülküleri doğrultusunda vatan uğruna mücadele etmeye ve terörün karşısında duran, dimdik duran Zafer Partisi’ne gelmeye davet ediyorum. Gün, devletimiz, milletimiz ve bayrağımız için mücadele günüdür. Sizlere düşen bu kutlu mücadele de bizi yalnız bırakmamanız, yanımızda olmanızdır. Bu vesileyle sevgili Cumhuriyet Halk Partililere de seslenmek istiyorum. Gerçek Atatürkçülere seslenmek istiyorum; Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu devleti Öcalan'a vermeyi teklif eden Özgür Özel'in arkasından gitmeyin. Atatürk'ün kurduğu genç Cumhuriyete ihanet eden bir başka terörist başı Şeyh Said'e vatan haini diyemeyen adamlar Atatürkçü olamazlar, Atatürk'ün partisine genel başkanlık edemezler. Onun için bütün gerçek Atatürkçü Cumhuriyet Halk Partilileri Zafer Partisi'ne davet ediyorum. Sevgili AK Partililere de seslenmek istiyorum; sevgili vatansever, AKP'li kardeşlerim: PKK ile ilk müzakere sürecinde Dolmabahçe'de ulaşılan ve halka duyurulan mutabakat terörle mutabakat sürecini Haziran 2015 seçimlerinde siz oylarınızla sandığa gömerek durdurdunuz. Erdoğan'ı siz iktidardan düşürdünüz. ‘Allah devlete ve millete zeval vermesin’ diyorsunuz. Evet, Allah devlete ve millete zeval vermesin Cumhur İttifakı ve CHP şimdi devlete ve millete zeval vermeye hazırlanıyorlar. Buna izin vermeyelim sevgili kardeşlerim. Bütün vatansever AK Partilileri de Zafer Partisi'nin çatısının altına davet ediyorum. Devletimize ve milletimize zeval gelmesini birlikte engelleyelim diyorum. Biz Zafer Partisi olarak, Atatürk'ün bize emanet olan Cumhuriyeti ve devletimizi, kurucu ilkeler ve değerler ışığında ve hukuk devleti esaslarına göre korumaya oluşan tehditleri milletimize anlatmaya ve bunlara kararlılıkla karşı koymaya devam edeceğiz. Bu rezil gidişe Yunanistan'ın önünde diz çökerek Doğu Akdeniz ve Ege'de verilecek tavizlere, Kıbrıs'ta verilecek tavizlere karşı çıkıyoruz. Biz bu rezil gidişle terör örgütüne teslim olup Öcalan'a verilen tavizlere karşı çıkıyoruz. Bunun için de artık Türk milletine gitmenin zamanı geldiğini düşünüyoruz. Hodri meydan! Siz yanınıza Öcalan’ı alın, biz Türk Milletini alalım. Erken seçimde sandığa gidelim. Ne mutlu Türk’üm diyene!

Ümit Özdağ

2,270,193 views • 1 year ago

BEDELLİ-PIRLANTAYA VERGİ Türkülere konu olmuş bir gerçekliğimizdir zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir. Şehit evleri sıvasız evlerdir, şehit evleri yokluk evleridir ve maalesef zenginimizin bedeli artık kanunla bir güvence sağlanmış durumdadır. Ordumuzun bugünkü personel yapısına baktığımızda subaylar, astsubaylar, uzman erbaşlar, sözleşmeli erler ve yedek subayların ordumuzun operasyonel kapasitesinin neredeyse % 100'ünü karşıladığını gördüğümüzde tam anlamıyla profesyonel bir orduya taraftar olduğumuzu ifade etmeliyiz. Tam anlamıyla profesyonel bir orduya geçtiğimizde o zaman kimin bedel ödeyerek askerlikten yırttığı, kimin bedel ödeyemeyerek evine şehit bayrağı astığı tartışmalarından da kurtulmuş oluruz. Ama bedelli askerlik mademki yasamızda var o zaman kendi içinde de birtakım tutarlılıklar olmalı. Mesela bu bedelli askerlik içerisinde yurt dışında yaşayanlar bedel ödediğinde kışladan muaf kalıyorlar ama yurt içinde yaşayan arkadaşlar bedelini ödemesine rağmen kışlaya gitmek zorunda kalıyor. Bu ikisinin arasındaki fark nedir? Biz bir aylık süre içerisinde ne temel savunma eğitimini ne temel saldırı eğitimini ne bir afet kurtarma eğitimini veremediğimiz hâlde bu kişileri kışlaya çekerek bir ay boyunca yeme, içme, tedarik, lojistik ve onlarla ilgilenen personel açısından niçin maliye için ek bir yükümlülük doğurmaktayız? Diğer tarafından 2016 ve 2017 yıllarında bin euroya kadar düşen yurt dışı vatandaşlarımız için bedel ödemenin, bugün 8-10 bin euro aralığına çıktığını görmekteyiz ve şunu biliyoruz: Bu gençlerin birçoğunun çifte vatandaşlığı var. Bu memleketle tek bağları vatan sevgisi, devlet sevgisi, millet sevgisi ve 8-10 bin euroluk ödemeler bu vatandaşlarımızın bir kısmının vatandaşlıktan çıkma riskini dahi doğuracaktır. Şöyle savunma yapılıyordu: "savunma sanayisine bütçe lazım." Olur ya, kanunu okuyanlar ne okuduğunu anlamaz diye değişiklik önergesi getirmişler. "Aman ha! Yanlış anlamayın, bu paranın yüzde 80'i genel bütçeye gelir kaydedilecek." deniliyor yani bedelli askerlik için elde edilecek tahsilatın yüzde 20'si savunma sanayisine, yüzde 80'i ise garanti ödemeli yollara, köprülere, şehir hastanelerine aktarılacak. Peki, bedelli askerlikten para toplarken nereden feragat ediyoruz? İşsizlik ödeneğinde işsizin hakkından, kara gün parasından feragat ediyoruz. Az sonra, bir önerge ile, 18'inci maddeyle birlikte değerli taşlardan alınması gereken vergi düzenlemesini geri çekiyor iktidar. Allah aşkına, soruyoruz: Pırlanta ve elmastan alınacak verginin size vereceği zararı nedir? Bunun niçin getirdiniz, niçin geri çekiyorsunuz? maliyenin asgari ücretliden, dar gelirliden, emekliden bırakın en küçük esnaftan bile beş kuruş gelir elde etmenin peşinde koştuğu bir dönemde niçin pırlanta gibi, elmas gibi veya benzeri değerli taşlarla ilgili bir vergi düzenlemesini şu anda geri çekiyorsunuz? Deyim yerindeyse, meteliğe kurşun atıyoruz. Bedelli askerlik yapacak çocukların cebindeki paraya göz dikmişiz, işçinin cebindeki paraya göz dikmişiz. İşsizlik Fonu'ndan işverene para aktarıyoruz ama pırlantayla ilgili yapılacak bir vergi teklifini bugün geri çekiyorsunuz. Sevgili AK PARTİLİ arkadaşlar, vicdanlı, dürüst, namuslu insanlar olduğunuzdan yana bir endişemiz yok. Size soruyorum, Allah aşkına, sigaranın ve alkolün reklamının yasak olduğu bir dönemde, molla, seyithan Mehmet Sait Yaz Hocama soruyorum: Biz niçin bahis reklamını tamamen yasaklamıyoruz? Dilimizde tüy bitti, iki haftadır burada yalvarıyoruz, "Şu bahis reklamlarını yasaklayın." diyoruz. İnsanlar intihar ediyorlar, evler yıkılıyor. Polislerimiz intihar ediyor, memurlarımız intihar ediyor, gençlerimiz intihar ediyor. Maliyeye buradan gelecek paradan Allah bereketini kaçırır. Gelin bahis düzenlemesinde de tıpkı pırlantayla ilgili düzenlemeyi tekririmüzakereyle geri çekeceğiniz gibi reklamı tamamen yasaklayalım, bahsin kendisini yasaklayalım diyorum, saygıyla selamlıyorum.

Mehmet Emin Ekmen

18,927 views • 6 months ago

Cumhuriyet ilan edilirken mecliste yeteri kadar mebus yokmuş. Cumhuriyet, eksik sayıyla yasalara aykırı şekilde ilan edilmiş. Bu nedenle yasa dışıymış falan filan... Şimdi size çok komik bir cehalet fıkrası anlatacağım. Dikkat buyurunuzzz... Yanlışları nereden düzeltmeye başlasak... 1- 1923'te geçerli olan anayasanın 1876 tarihli anayasa olduğunu iddia ediyor. Yanlış. 1921 anayasası yürürlükte. 2- 1876 anasasının adını Teşkilatı Esasiye Kanunu olarak söylüyor. Yanlış. 1876 anayasasının adı, Kanun-u Esasi'dir. Şimdi, bir kimse bu tip konulara giriyor ve 1876'ya Teşkilatı Esasi'ye diyorsa konu baştan kapanır. Çünkü fahiş hatadır. Ötesi konuşulmaz bile. Zaten bu iki ismi karıştıran, bu mevzuları bilmiyordur. Ama bir seferlik istisna yapalım. Geçelim. 3- 1876 anayasasına göre maddelerin değişmesi için 3'te 2 çoğunluk aranır diyor. Bu bilgi de eksik. Çünkü o anayasaya göre çift meclis var. Mebusan meclisi, ayan meclisi... Evvela mebusandan 3'te 2'yle geçecek. Sonra ayandan aynı şekilde geçecek. Ama bununla kalmıyor. Son olarak padişahın da onayı gerekiyor. Yani bir meclisten geçirmekle anayasa değişmiyor. Tabi, 1876 Anayasasını açıp okumayınca bilemiyor insan. Şimdi, bu maddeye göre elimizde ayan meclisi ve padişah olması gerekir. Var mı? Yok. Zaten, 1921 Anayasası ve saltanatın kaldırılması, artık bu anayasanın uygulanabilirliği olmadığını gösteriyor. Ankara'da yeni bir millet meclisi kurulmuş ve kendi düzenini kurmuş. 4- Mecliste o dönem 333 mebus olduğundan söz ediyor. Yanlış. 1. Meclis, nisan ayında ortak kararla feshedildi ve seçim yapıldı. Yeni meclis Ağustos 1923'te toplandı. 10 Ekim tarihli meclis tutanaklarını okuduğumuzda üye sayısının 287 olduğu ve eski deyimle nisab-ı ekseriyetin 145 olduğu tespit edilmiştir. Yani yarısının bir fazlası... Tabi bu da nisabı müzakere kanununa göre belirleniyor. 1920'de çıkan bir kanun. Bu meselelerin konuşan birinin bunları bilmemesi, bu konulardan hiç anlamıyor olduğunu gösterir. Neyse... Devam edelim. 1923'teki nüfusa göre o dönemin seçim kanunu uyarınca yapılan hesaplamaya neticesinde ülke genelinde 287 kişinin mebus seçilmesi gerekiyordu. Peki bu şahıs 333'ü nereden uydurdu? Orası komik işte. Bunu ben de düşündüm. Sonra aklıma ara seçimler geldi... Efendim, bir sonraki seçime kadar çeşitli nedenlerden ötürü görevi sona eren mebuslar için ara seçimler yapılıyordu. Bu süreçte 47 mebusun meclisle ilişiği kesilmiş. Bu kimselerin yerine 47 kişi seçilmiş. 287 ile 47'yi toplarsanız, 334 yapar. Eh, yine 333 olmuyor. O halde bu şahıs 333 nereden bulmuş olabilir? Çok basit. Çünkü Atatürk hem İzmir hem Ankara'dan seçilmişti. Bu nedenle 287 mebus olması gerekirken 286 mebus meclise girmişti. Buna 47'yi ekledik mi 333 yapar. Şimdi, bu arkadaş palavrayı sıkmadan önce muhtemelen bir kaynak araştırması yapmış. Ama ara seçim nedir, seçim kanunu nedir, meclise gireni çıkanı kaçtır, bilmediği için karşısına çıkan yekün rakamı üye sayısı sanmış. Meselenin özeti budur. Cahillik böyle şey. İnsanı komik duruma düşürür. 5- Mecliste karar almak için 222 mebus olması gerektiğini söylüyor. Burada iyice çorba yapmış. 333 rakamı doğru değil. 3'te 2 çoğunluk aranması doğru değil. Yani hem sayı yanlış hem başvurulan yasal kaynak 1876 değil... O yüzden bu çorbadan 222 sayısını bulmuş. Ama hakkını verelim, bir doğrusu var. O da meclisin 158 kişiyle cumhuriyeti ilan ettiği... O kısım doğru. Ama başka bir gerçek daha var. Kanun çıkarmak için gereken sayı 145 olduğu için mecliste yeterli mebus da var... Son olarak, işin tekniğine girecek olursak şahsa daha çok yanlış bulmak gerekiyor. Mesela 1923'te cumhuriyet ilan edilmedi o yüzden bugün bile cumhuriyet yok demeye getiriyor. İyi de 1924 anayasası ile edildi, sonra iki anayasa daha ilan edildi. Hepsinde cumhuriyet yapısı tekraren kabul edildi. Bu nedenle de facto cumhuriyet demek tam olarak komedidir. Fıkra bu kadar...

Con Sinov

351,904 views • 1 year ago

Ahmet Ercanlar'ın Bütün Algılarını Yerin dibine Sokan Adam Helal Olsun Ali Naci Küçük: Ahmet abi çok güzel gelişi güzel konuştu. Yine Fenerbahçe'yi konuşurken tabii ki Galatasaray pasajına yer verdi. Artık ben Fenerbahçe kulübünün bu başarısızlık hikayesine obsesif, komplesif, bozukluk diyorum. Yani takıntılı düşüncelerin günlük hayatı ötüleyecek düzeye gelmesi ve başarısızlıklarını sürekli olarak bir yere ihale etmesi. Şimdi hakem tarafından operasyon çekilen bir kulüp, geçtiğimiz hafta olduğu gibi 90 artı 8'de 40 metreden Şahingöz'de o penaltıyı alamaz. Bu bir gerçek. Aynı zamanda çok açık bir şekilde rakipleri de hedef alıyor. Ahmet abi ve Fenerbahçe camiası. Mesela Göztepe kulübü. Faul sayıları veriliyor. Peki Benzer istatistik Fenerbahçe'ye karşı da var. Mesela önümüzdeki haftalarda Fenerbahçe'nin oynayacağı rakiplerden bir tanesi Çaykur Rizespor. Rizespor 10'da 0 Fenerbahçe'ye karşı. Son 10 maç 0 galibiyet 10 mağlubiyet. Sadece Okan Buruk yönetimindeyken mi kazanmıştı? Evet en son. Şimdi ikinci yarı Göztepe istatistiklerini sayacağım size. 1.72 gol ortalaması. X'ci gol beklentisi 0-0-9 Galatasaray. 14 şut, 5'i isabetli. 15 kez rakip ceza sahasında buluşma, 2 kaçan net pozisyon. Gözsep'in ikinci yarı ortaya koyduğu futbolu hepimiz izledik. Ve nitekim de zaten Galatasaray'ın 3-1 kazandığı karşılaşmada maçın oyuncusu Uğurcan Çakır seçildi. Yani o sümeni yoksa Uğurcan var dedik. Galatasaray'ın ikinci yarıdaki kötü futbolunu herkes ön plana çıkarmıştır. Yani artık bu noktada Fenerbahçe'nin hatalarına konsantre olmak ya da ne diyeyim şu anda puan farkı kaç? Bir. Bugün itibariyle değil mi? Galatasaray'ı konuşmak yerine kendisi konuşması lazım. Kendini konuşması lazım daha doğrusu. Ben bugün Osman'la oynuyorum. Sen Sidiki Şerif'le oynuyorsun. Ben yıllardır Lamina Lucas'la oynuyorum. Sen daha yeniken Kante Genduzi'ye terfi ettin. Ben yıllardır Mustera ile oynuyorum. Sen yeni Ederson'a geldin. Yani kadrosal anlamda zaten sahada güçlü olan taraf Galatasaray. Ama Galatasaray'ın her kazandığı başarıyı sürekli olarak hakemlere bağlamak. Peki evet hakemlere bağlıyorsan, hakemler sana operasyon çekiyorsa sen 90 artı 8'de Türkiye'nin tartıştığı günlerdir konuştuğumuz pozisyonda o penaltıyı 40 metreden... Maçın hakeminden alamazsın. Ya da ben günlerdir bu pozisyonu tartışıyorsam hakem de affedersiniz ama neyi tartışıyoruz? Penaltı mı değil mi? Hamle içeride mi dışarıda mı? Var hiç tartışmadı hakemle. Var kayıtları çıktı mı ortaya? Yok. Çünkü vara gitmedi hakem. Ama ben günlerdir tartışıyorum Türkiye'de o pozisyonu. Penaltı diyen de var. Değil diyen de var. Yani şimdi kalkıp böyle bir tablo varken kafa diyor. Ahmet abi. En nesile geçen sezon Eyüp spor maçında kafayı attı. Kırmızı kartta görmedi. Evet bence bugünkü kırmızı kart mıydı? Bence de kırmızı karttı. Ne olursa olsun. Şiddeti önemli değil. Bir kafa vuruşu yaptı mı Kayseri sporlu oyuncu? Yaptı. Art niyetli davrandı mı? Davrandı. Ama sen kalkıp bu pozisyondan dolayı Galatasaray'ı konuşuyorsan ben hiçbir şey söylemiyorum. Pes. Durmak yok. Yola devam. Devam edin. Şimdi ben bir şey söyleyeceğim.

Galatasarayultrataraftar

13,434 views • 5 months ago

İranlı meşhur düşünür, felsefeci, kelamcı ve akademisyen Abdulkerim Suruş: "Size şöyle arz edeyim; Şia ve Sünni, İslam'ın iki yorumudur. Başta size söyledim ki İslam tarihi, İslam hakkında yapılan yorumların tarihinden başka bir şey değildir. Sakın İslam Peygamberi'nin başarısız olduğunu ve ondan sonra ümmetinin tamamen başka bir yola, onun sevmediği bir yola saptığını sanmayalım. Güya bir azınlık kalmış da onlar Peygamber'in doğru yolundan gidiyormuş... Hayır, Peygamber'in inşa ettiği bu ümmetin bugün %90'ı Ehl-i Sünnet, %10'u Şia'dır; bunların hepsi Müslümandır. Elbette İslam'dan kendi yorumlarına sahipler. Şiilerin çok güzel bir tezi vardı. Elbette pratikte kötü işler de yaptılar; biz Şii olduğumuz için bunu bilmeliyiz. Şiilerin sözü aslında şuydu: 'Peygamber'i (öğretilerini) kaybetmemek için Ali'yi tutmalıyız.' Dinliyor musunuz? Bu çok güzel bir plandı, iyi bir sözdü. Hepsi bu temizlikte, bu berraklıkta ve bu aydınlıkta söylüyordu demiyorum; ama eğer sözlerinin özünü sempatik bir şekilde ifade etmek istersek şuydu: Madem Peygamber dünyadan gitti, Peygamber'e erişebilmemiz için hangi yol daha güvenilirdir? Neticede iddia sahipleri çoktu, sözler çok fazlaydı. Tarihsel rastlantılar (contingencies) ve tesadüfi durumlar da ortaya çıkmıştı. Mesela Ali tesadüfen halife olamadı, Ebubekir tesadüfen halife oldu. Bunların hepsi başka türlü de olabilir, başka bir şekilde de gerçekleşebilirdi. Bu sebeple bunların hiçbiri inanç esaslarından (Usul-i Din) veya dinin rükünlerinden değildir. Bunların hepsi tarihin tesadüfleriydi; Ali'nin öyle öldürülmesi, Haricilerin meydana çıkıp öyle roller ve cinayetler işlemesi... Ama neticede gerçekleşti. İşte bir grup kendi kendine düşündü: 'Biz Peygamber'in takipçisi, Peygamber'in gerçek takipçisi olmak istiyoruz. Şimdi kimin kapısına gidelim? Peygamber'in öğretilerini daha sağlıklı, daha temiz ve şaibesiz bir şekilde nereden alacağımızdan nasıl emin olalım?' Teşhisleri şuydu: 'Ali'ye müracaat edebiliriz. O bizi Peygamber'e daha kolay ve daha tehlikesizce ulaştırır.' Diğerleri ise başka bir yol seçti. Sözün özü buydu. İmam Sadık'ın müritlerinden birine Şiiliğin ne olduğu sorulduğunda o da aynı şeyi söylemiştir. Demiş ki: 'İhtilaf çıktığında, bu ihtilaflar arasında ben Ali'nin söylediği sözü tutarım.' Daha güvenilir bir yoldur, daha tehlikesiz bir yoldur. Gerçekten ben de şimdi size aynısını söylüyorum; Şiilik budur. Geri kalan şeyleri unutun. İmamların masum olduğu, 12. İmam'ın olup olmadığı, şu veya bu... Bunların hiçbiri Şiiliğin kalbi değildir. İmamların masum olduğu meselesini, İmamlar kendi ashabının seçkinlerine (havas) öğretirlerdi. Aslında halktan böyle bir inanca sahip olmasını istemezlerdi bile. Kendi zamanlarında İmamların takipçilerinin çoğu, İmamları 'takva sahibi alimler' olarak bilirlerdi. Onlar hakkında bundan öte bir şeye kail değildiler. Bugün biz İran'daki Şiiler aşırıyız. Bunu aklınızda tutun. Biz 'Guluv' (aşırılık) ehliyiz. Maalesef Şiiliğin bu mirası bize ulaştı. Bir yerde yazdım; türbelerde okunan 'Ziyaret-i Camia-i Kebire' diye bir dua vardır. Bu, Gali Şiiliğin (aşırılıkçı) manifestosudur. Gali Şiilerin İmamlar hakkındaki görüşlerinin ne olduğunu bilmek için orayı okumalısınız. Orada yaratılanların rızkının onların elinde olduğu, kıyamet günü diriltildiğimizde onların huzuruna gideceğimiz, hesabımızı onların göreceği yazılıdır; 'İyabü'l-halki ileykum ve hisabuhum aleykum' (Yaratılanların dönüşü sizedir ve hesapları sizedir) vesaire vesaire... Bu, Gali Şiiliğin manifestosudur. Ve biz İranlılar Gali Şiileriz. Bunu unutmayın. Başlangıçta Şiilik bu değildi. Mutedil bir yoldu. Temsilcileri vardı; bizim İmam dediğimiz takva sahibi alimlerdi. Hem Şiiler hem Sünniler bu insanların tahir (tertemiz) oldukları, pak oldukları konusunda hemfikirdirler. Hayatlarında tek bir leke yoktur. Alim idiler, sözleri kabul edilebilirdi. Onlara vahiy geldiği, ilham geldiği, masumiyetleri (ismet) olduğu, şu veya bu, gayb ilmine sahip oldukları... Bunları bir kenara bırakın. Bunlar Şiilikte yoktu. Bunlar sonradan çıktı. Bunları Gali (aşırılıkçı) Şiiler ekledi. Bu sebeple başlangıçta Şia ve Sünni birbirinden pek de uzak değildi. Şimdiki gibi karşı karşıya durmuyorlardı; ya da Safevi döneminden beri gelen bu durum gibi değildi. Başlangıçta böyle değildi. İmam Ali bizzat çocuklarının adını Ömer, Ebubekir koymuştur. İmam Cafer Sadık bizzat kızının adını Ayşe koymuştur. Bir arkadaşım vardı, diyordu ki: 'Birinin minberde olduğu bir meclisteydim. Şöyle anlatıyordu; müminlerden biri İmam Musa Kazım'ın yanına gitti ve İmam Musa Kazım ona hiç teveccüh etmedi. Adam dedi ki: Efendim, ben sizin müritlerinizden ve dostlarınızdanım, neden artık bana bakmıyorsunuz? İmam dedi ki: Çünkü yakın zamanda bir kızın oldu ve adını Ayşe koydun.' Sonra tarih okumuş olan bu arkadaşımız gitmiş o hocaya demiş ki: 'Hocam, siz bizzat İmam Musa Kazım'ın bir kızının adının Ayşe olduğunu biliyorsunuz.' Arkadaşımız diyor ki: 'O beyefendi bana öyle bir gazaplandı ki oturumun sonuna kadar benimle konuşmadı. Verecek bir cevabı da yoktu zaten.' Bu laflar sonradan çıktı efendim. İmam Cafer Sadık bizzat Ebubekir'in torunlarındandır. Kendi büyükbabasına sövmeye, lanet etmeye gelir mi hiç? Şiilik başlangıçta bu şekilde ortaya çıktı. İyi, mutedil ve rasyonel bir kökeni vardı. Herkesin bu berraklıkta konuştuğunu söylemiyorum ama şimdiki zamanın Şiilerine diyorum ki; böyle bir köken vardı ve böyle rasyonel bir fikir mevcuttu. Kimse de muhalefet edemezdi. Sonra yavaş yavaş savaş meselesi geldi, güç meselesi geldi ve 'Gulat' (aşırılıkçılar), yani bu Gali'ler geldiler ve suyu bulandırdılar; ki bugüne kadar da bulanık kalmıştır."

Ramazan Bursa

32,782 views • 4 months ago

5. Şampiyonluğu Düşünmesin bunca olandan sonra Okan Buruk'u vururlar Helal Olsun Burak Yılmaz Çıktı Konuştu Hüseyin Kıyıcı: Galatasaray bugün maçın bilincinin farkında olarak. İkinci dakikadaki Icardi'nin golü. Çok iyi bir paslaşma.Leroy Sane nin getirdiği pozisyon. Yunus'un orada bir istasyon olması. Ki bunları zamanında yapmış olsaydı zaten puan farkı 7-8-10-12 diye devam ederdi. İlk yarıdaki kurgu iyi, sakin. Topu rolante oynayıp da en azından gücünü saklayan bir Galatasaray. Ki biz öyle düşündük. Gücünü sakladığını düşündük. Akabinde Yunus Akgün'ün atmış olduğu golle beraber. 2-0 öne geçişi. Soyunma odasına gittik. Tabii ki ben tweet de attım zaten. Hiçbir şekilde maç garanti değil. 3-0 olsa garanti değil. 4-0 olsa belki garanti. Bir ihtimal. Yine aynı tasa aynı hamam. İkinci aradaki bir oyun. Böyle oynamaması gerekiyor Galatasaray'ın ikinci yaraları. Galatasaray'ın çok ciddi bir hakem sorunu var. Çok ciddi bir yönetilememe sorunu var. Çok ciddi bir birlik, beraberlik görüntüye göre sorunu var şu an. Kronikleşmiş şekilde özellikle hakem camiasına karşı birlik beraberlikten kastım bu. Yani Galatasaray'ın haklarını Galatasaray yöneticileri koruması lazım. Burak Yılmaz korumamadı Galatasaray'ın haklarını. Burak Yılmaz çıktı bu hafta çok güzel bir açıklama yaptı. Ben de helal olsun sana çok yaşa. Çok güzel bir açıklama yaptı. Hem dalına hem mığına dedi. Gerekirse beni vururlar dedi abi dedi. Gerekirse ben bu ülkede ekmek yemem dedi. Gerekirse çalışmam dedi. Hollanda'da çalışırım. Fransa'da çalışırım. Ben orada ekmeğime bakarım dedi. Çat çat çat çat çat her şeyi söyledi. Herkesin yüzüne söyledi. Ferhat Gündoğdu da ekibine söyledi. Ama Galatasaray'ın bir tane yöneticisi Burak Yılmaz'ın söylediklerinin çeyreğini bile söyleyemedi. Bu ayrı bir durum. Sağ içi değerlendirmeyi böyle alalım. Saha dışı değerlendirmeyi de şöyle alalım. Türkiye'de Galatasaray'ın, ben 93'ten beri Galatasaray maçlarını izliyorum. Çocukluktan beri yani. Her sezonun hakemlerini gördüm. Oğuz Sarvanları gördüm, Muhittin Boşatları gördüm. Başka HHK başkanlarını gördüm. Hepsini gördüm. Ama ilk defa bu kadar böyle. Fenerbahçe'yi yarışta tutalım. Galatasaray'ı devre dışı bırakalım. Verilen pasif olsaydı kararları Galatasaray'a başka, Fenerbahçe'ye başka. Verilen iç sağ Fenerbahçe kararları başka, Fenerbahçe aman yarışta kalsın, aman kırmızı kartlar, jokerler, penaltılar, şunlar bunlar hepsi çekilsin. Ama Galatasaray'a geldiği zaman standart dışı bir aymazlık içerisinde olursun gördüm. Bugün de Galatasaray'ın attığı gol tertemiz gol. Hakem otoriterleri, yorumcuları da zaten söyleyecek. Gördüğümüz, duyduklarımız da zaten aynı şeyi söylüyor. Bu durumun içerisine düşme sebebi Galatasaray'ın, Galatasaray'ın yöneticileri. durumdaki mazmata sahibi yöneticileri çıkıp da buna tepki göstermiyorsa Galatasaray önümüzdeki hafta ya Yasin Kol verecekler ya Halil Umut ve Meler verecekler ya da doğuramayacaklar. Beşiktaş maçının var hekimini Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş maçının var hekimini vara koyuyorsunuz. O hekim o maçta çılgın atıyor. Burak Yılmaz'ın söylediği bir şeyden bahsediyorum. Penaltıyı da biçiyor ve Fenerbahçe'yi yarışta tutuyor. Aynı var hekimi burada da golü iptal ediyor. Yani şimdi böyle bir şey olduğu zaman sen sesini çıkarmıyorsan senin kafana bu sene vurmazlarsa seneye vururlar. Sen 5. şampiyonluk hayali falan kurma yani. Aynı 2000-2001'deki gibi. Gerçek bu. Bu düzeni bozmanın da çeşitli kuralları vardır. Çeşitli yolları, yordamları vardır. Bu yolu, yordamı bilenler yönetici olsun Galatasaray'da. Bilmeyenler de yani. Burada futbolcuların emeğine de bir saygısızlık var. Bak ne diyoruz? Oyunu beğenmedik. Hakeme kalmamalıydık. Galatasaray gençliğe belirlenen bu kadar baskı yemez. 2-0 bulduktan sonra 4-0 da yapar maç ediyoruz. Ama şimdi ortada da bir bariyer var. Bu bariyerden atlıyor olman senin bu bariyerin her zaman karşına çıkmayacağı anlamına gelmez. Her zaman çıkacak bu. Önümüzdeki hafta Fenerbahçe maçında belki yine çıkartacaklar. İlk yarıdaki Fenerbahçe maçında çıkardıkları gibi. Biz burada birbirimize neredeyse kapıları kırdık yani o Fenerbahçe maçında. Yasin Kol'un yönettiği. Ve insanlar ödüllendiriliyor. Bırak şeyi ondan sonra derbi falan veriliyor bu hakemlere. O yüzden bir yapı varsa bu Galatasaray'a karşı olan bir yapıdır. Ve skordan bağımsız bu artık çözülme noktasına gelmelidir. Çünkü bu kadar yatırım yapılıyor. Yayıncı kuruluş yabancı. Oyuncular yabancı. Türkiye'nin ülke puanındaki gittiği şeylerde bakıyoruz işte yabancı kaynaklar Türkiye'nin Avrupa puanı gelişimi var şu bu diyor ama o zaman hakemler böyle olacaksa hakemleri yabancı getireceksin. Demek ki buradan başlıyor çünkü ben inanmıyorum yani kimse inanmıyor bu yönetim biçimine. Galatasaray maçı 3-0 olsa maç bitti bitecek yani. Galatasaray'ın oyundan düşmesi Galatasaray'ın teknik problemi ama teknik problem bir yere kadar çözülür. Bu artık kronikleşmiş bir hakem camiasının rezaletidir. Gereken şeyi de umarım yöneticiler bundan sonra yapar. Bugün edelere yapmadınız bak bundan sonra yapın. Haftaya dervi var. Kamuoyu mu yaratıyorsunuz? Çıkıp ikinci başkan bir şey mi söylüyor? Abdullah Kavukçu sesini mi duyuruyor? Dursun Özbek bir şey mi söylüyor? Federasyona salı günü gidiyor musunuz? Hacı Osmanoğlu ile bir kere daha mı görüşüyorsunuz? Bunu yapın. Onun dışında kazanmak güzel. Zaten bugün önemli olan kazanmaktı. Önemli olan kazanmaktı her şeyden önce. Çünkü bir uçak düşüyor yani tamam mı? Uçak düşüyor. En azından okyanusa düşmedik yani. Bir zemine oturtturduk yani uçağı. Kimse de ölü yaralı değil Allah'tan bu akşam. Ama önümüzdeki hafta uçak komple infilak eder. Havada infilak edersin yani. O yüzden yöneticiler çıkacak. Burada aslan gibi Burak Yılmaz'ın çeyreği kadar konuşacaksınız yani. Burak Yılmaz konuştu. Ha Burak Yılmaz konuştu. Altını doldurarak konuştu. Siz de altını dolduracaksınız. Buyur kolayca.

Galatasarayultrataraftar

24,891 views • 5 months ago

Sayın ÖZDİL'in Konuşması... Türkiye’yi, adında adalet olan bir parti yönetiyor 23 yıldır; ama Türkiye’de hukuk adına tirajı komik örnekler yaşanmaya devam ediyor. Bakın bununa ilgili çarpıcı bir örnek var. Emekli Astsubaylarım… Emekli Astsubaylarım… Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği, bugün hem kuruluş yıl dönümleri hem de Astsubaylar Günü vesilesiyle—evet, bugün Astsubaylar Günü—saat 11’de Anıtkabir’de buluşacaklar. İki yıldır mitinglerle, çalıştaylarla ve basın duyurularıyla haykırdıkları şikâyetlerini, taleplerini bu defa Atatürk’ün huzurunda bir kez daha dile getirecekler Emekli Astsubaylar. Ne istiyor Emekli Astsubaylar ? Aslına bakarsanız maaşlarına zam istemiyorlar; maaşlarında adalet istiyorlar. Bakın, zam farklı bir şeydir; adalet ve hakkaniyet farklıdır. Çünkü gerçekten çok ağır haksızlığa uğruyorlar. Mesela Emekli Albaylar, en alt düzeydeki muvazzaf Subay olan Teğmenlerin maaşından daha fazla emekli maaşı alıyor. Doğrusu da bu zaten. Ama Emekli Kıdemli Başçavuşlar, şu an görev yapan en alt düzey Astsubay Çavuşun ancak yarısı kadar maaş alıyor. Hatta tezkere bırakan Uzman Çavuşların maaşı bile Emekli Astsubayların maaşını geçmiş durumda. Bakın, yanlış anlaşılmasın; özellikle altını çiziyorlar, dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. Emekli Astsubaylar “Emekli Subaylar niye bu kadar maaş alıyor?” demiyorlar. “Uzman Çavuşlar niye bu kadar maaş alıyor?” da demiyorlar; böyle bir itirazları yok. Tam tersine, “Daha fazlasını hak ediyorlar; daha fazlasını alsınlar” diyorlar. Hiyerarşik yapının bozulmasını istemiyorlar; “Subaylarla aynı statüde olalım” falan demiyorlar—kesinlikle böyle bir talepleri yok. Ama duygusal isyanları şu: “Emekli Astsubaylara niye haksızlık yapılıyor kardeşim?” Bunu soruyorlar; devlete ve topluma bunu duyurmaya çalışıyorlar. Mitingleri bu yüzden yapıyorlar; çalıştayları bu yüzden yapıyorlar; basın duyurularını bu yüzden yapıyorlar. İşte bugün Anıtkabir’e de bunun için gidiyorlar. Emekli Albayların maaşı kabaca görevdeki Teğmen maaşı kadar; hatta Üsteğmen maaşına yakın. Emekli Kıdemli Başçavuşlar da aynı oransal talepte bulunuyor: “Görevdeki Astsubay Çavuş kadar maaş almak istiyorlar; hepsi bu.” Subaylarımız, Teğmenlikten Albaylığa kadar çeşitli vesilelerle altı defa görev ve makam tazminatı alabiliyorlar. Çok güzel; helal-i hoş olsun, kimsenin itirazı yok. O tazminatlar kazanılmış hak olduğu için emekli olduklarında maaşlarına da yansıyor. Ama Astsubaylara görevdeyken bile tazminat verilmiyor ya dolayısı ile emekli maaşlarına yansıtılmıyor. Bu adalet mi? Bakınız, altını özellikle çiziyorlar: “Subaylar almasın” demiyorlar; tam tersine “Daha fazlasını alsınlar.” Ama “Astsubaylara niye haksızlık yapılıyor?” diye soruyorlar. Hazin bir kıyaslama: Farz edelim, bir şehrin Valisi güvenlik konusunda toplantı yapıyor; İlçe Jandarma Komutanlarının tamamı toplantıya katılıyor. Subay olan İlçe Jandarma Komutanları bu toplantıya katıldığı için tazminat alıyor; Astsubay olan komutanlar alamıyor. Halbuki makam, yetki, sorumluluk aynı. Makam da yetki de sorumluluk da aynıyken Subaylara tazminat verilip Astsubaylara verilmemesi nedir? Eğitim statüsü açısından bir başka trajikomik kıyaslama: Türkiye’nin hâli… NATO standartlarının çok üzerinde eğitim alan—Türk Hava Kuvvetleri’nde 30 yıl görev yapmış—F-16 savaş uçaklarının bakım teknisyeni Astsubaylar düşünün. NATO standartlarının çok üzerinde eğitimleri var ama sahip oldukları belgeler sivil havacılık kurumlarında geçerli kabul edilmiyor. Buna mukabil, herhangi bir üniversitede dört yıllık fakülte okuyan herkes sivil havacılıkta uçak bakım teknisyeni olabiliyor. Böyle saçmalık olur mu? diyorsunuz değil mi duyar gibiyim. Astsubaylar, işte böyle saçmalıkların daniskasını yaşıyor. “30 yıl F-16 bakım teknisyeni olmaz” diyorlar; “dört yıl okuyorsun, senden şahane olur” diyorlar. Nedir ya? Astsubaylar olmasa savaş uçakları uçamaz, tanklar yürümez, donanma yüzemez; radarda anca “babayı” görürsün; mühimmatı hazır vaziyette tutamazsın. Türk ordusunun omurgasıdır Astsubaylar. Ama sivil hayatta kaportacı muamelesi bile göremiyorlar; olur mu böyle şey? Yıllardır bu özlük haklarının teslim edileceğine dair sözler veriliyor; artık bu sözlerin tutulmasını istiyorlar. Şu an Millî Savunma Bakanı olan Yaşar Güler, Genelkurmay İkinci Başkanı iken bu meseleyle ilgili röportaj vermiş ve “Emekli Astsubayların tazminat taleplerini haklı buluyoruz ama bunun muhatabı biz değiliz” demişti; yani hükümeti adres göstermişti. Haklıydı; bu işin muhatabı hükümet. Bu açıklamayı yaptığı sırada Hulusi Akar Genelkurmay Başkanıydı. E şimdi, Yaşar Güler adres gösterdiği hükümette Millî Savunma Bakanı değil mi kardeşim? Bu işin muhatabı kendisi değil mi? Bu işin kendisinden önceki muhatabı Hulusi Akar değil miydi? Niye hiç seslerini çıkarmıyorlar? “Bu işin muhatabı hükümet” diyordun; işte hükümetsin. Bakın, şu an Dışişleri Bakanı olan Hakan Fidan… Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı’na atandığı dönemde—Sözcü Gazetesi’ndeydim o zaman da—bir yazı yazdım. Hakan Fidan’ın özgeçmişinden bahsederken “Başçavuş” dedim. “Abi, vay sen misin bunu diyen!” Yandaş medya ve iktidar trolleri tarafından anında linç kampanyası başladı. Öyle böyle değil; fotokopi gibi aynı merkezden çıktığı bariz olan hakaret cümlelerini servis ettiler. “Astsubay düşmanı” olduğumu söylediler. Hakan Fidan’a “Başçavuş” diyerek Astsubaylara hakaret ettiğimi iddia ettiler. Yandaş televizyonlarda saatlerce benim aleyhimde program yaptılar; ekranda hedef tahtasına montajlanmış fotoğraflarımı yayınladılar. “Astsubaylara küfür etti” dediler; “vatan haini” olduğumu söylediler; vatandaşlıktan atılmam gerektiğini bile söylediler. Ev adresimi, evimin giriş-çıkış görüntülerini, drone görüntülerini; otomobilimi ve plakasını yayınladılar. Beni, alışkın oldukları “dengesi bozuk” tiplere benzetip korkacağımı sanarak mermi fotoğrafları yolladılar. Benim bu konularda doğuştan biraz “arıza” olduğumu bilmiyorlar tabii; “tırsarım belki” diye e-posta adresime tabanca fotoğrafları gönderdiler. Bu çirkin kampanyayla Astsubay derneklerini maalesef harekete geçirdiler; bazı şehit ailelerini de aleyhimde konuşturdular. Çünkü gidip diyorlar ki: “Yılmaz Özdil, Astsubaylara küfür etti; ne diyorsunuz?” “Oğlum, bu büyük terbiyesizlik” dersin… Adamın çocuğu mesela Astsubay; şehit olmuş. Ona mikrofon uzatıyorlar: “Yılmaz Özdil, Astsubaylara küfür etti; vatan haini dedi.” Şehit ailesi de “Bu Yılmaz Özdil şerefsiz herhalde” diyor. Bu kadar korkunç işler yaptılar. Emekli Astsubaylar kışkırtıldı; hakkımda Türkiye’nin dört bir yanında savcılıklara suç duyurularında bulunuldu. İstanbul’dan Adana’ya, Erzurum’dan Trabzon’a, Bursa’dan Malatya’ya; hatta benim İzmir’imden ve askerliğimi yaptığım Isparta’dan… Sağanak gibi suç duyuruları yaptılar; hapis cezaları istediler. Türkiye’yi sevmek gerçekten zordur; meslek hayatım boyunca memleketi sevmenin bedelini ödemek zorunda kaldım. Bu da öyle bir şey. “Hamama giren terler” misali; alışığız. Bütün bu suç duyuruları İstanbul’da tek merkezde toplandı. Neticede savcılıktan çağırdılar; “hay hay” deyip derhal gittim. Savcı beyin karşısına oturdum, çay ikram etti; sağ olsun. Önündeki kalın dosyaya baktı: “MİT Müsteşarına ‘Başçavuş’ demişsiniz.” “Evet efendim.” “Niye ‘Başçavuş’ dediniz?” diye sordu. “Efendim, kendisi Emekli Başçavuş” dedim. “Amiral mi diyim?” Savcı bey gülmekten çayını üstüne döktü. Neredeyse Cumhuriyet Savcısını çayla boğarak öldürmekten suç alacaktım. Elbette takipsizlik kararı verildi. Şimdi bakıyoruz: Emekli Astsubay Hakan Fidan—tıpkı Yaşar Güler gibi—hükûmette yer almasına, “sarayın bakanı” olmasına rağmen, Emekli Astsubayların haklı talepleri konusunda niye ağzını açıp tek kelime etmedi? İktidar güdümündeki Astsubay kampanyasını yürüten; hakkımdaki karalama kampanyasını yürüten; yalanlarla, iftiralarla köpürtmeye çalışan “tetikçi medya”ya bakıyoruz: Emekli Astsubayların uğradığı bu ağır maddi haksızlık hakkında tek satır yazmıyorlar, tek kelime etmiyorlar. Emekli Astsubaylar miting yapıyor, çalıştay yapıyor; işte bugün olduğu gibi Anıtkabir’e topluca ziyarette bulunuyorlar. Sorunlarını dile getirip farkındalık yaratmaya, seslerini duyurmaya çalışıyorlar; “sayın haysiyetsiz medyamız” ise duymazdan, görmezden geliyor. Şüphesiz emeklilerimizin hepsi darda; her meslekten Emeklinin maaşı bugün insan onurunun altında. Ama Emekli Astsubaylar eşitler arasında birinciliği hak ediyor. Çünkü Emekli Astsubay dediğimiz insanlar, bizler güvende olalım diye Türk Silahlı Kuvvetlerine ömürlerini veriyorlar. Bizim kahramanlarımız onlar. Özellikle terör bölgelerinde kelle koltukta görev yaptılar; devleti ve milleti koruyabilmek için hayatlarını ortaya koydular; Şehit olmayı, Gazi olmayı göze aldılar. Yurt içinde veya yurt dışında; eksi 40 derecede karda tipide, 50 derecede güneşte; şarapnel gibi yağan sağanak altında; kuş uçmaz, kervan geçmez dağlarda; haritada yerini bile bilmediğimiz ücralarda vuruştular, çarpıştılar. Hem kendi hayatlarını hem ailelerini hiçe saydılar; yüksek riskli görevlerin bedelini aileleriyle birlikte ödediler. Çoğu kirada; kendilerine reva görülen bu emekli maaşıyla geçinmeleri mümkün değil. Terörle mücadelenin bir türevi gibi bugün ekonomik terörle mücadele ediyorlar; hayat pahalılığı içinde yaşam mücadelesi veriyorlar; yoksulluk sınırının altında yaşıyorlar. Mecburen ek işlerde çalışıyorlar; madalyalı kahramanlarımız Astsubaylar, AVM’lerde ve otellerde güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Bakın, bu konuyu burada anlatabilmem için derneğin duyurularından beni düzenli haberdar eden—varlığıyla onur duyduğum—bir arkadaşım var: Mehmet Görmüş. Emekli Kıdemli Başçavuş. Ağrı’da, Tunceli’de, Van’da, Hakkâri’de, Kıbrıs’ta görev yaptı; özel harekât operasyonlarında defalarca çatışmaya girdi. Neticede 25 yıllık görev süresinin sonunda emekli oldu; çocukları için ek işlerde çalışmaya devam ediyor. Emekli olduktan sonra çocuklarının birbirinden şahane üniversitelerden mezun olmalarını sağladı; hâlâ çalışıyor. Çalışmak elbette ayıp değildir; namusuyla ekmek parası kazanılan her iş kutsaldır. Ama yahu, bu insanlar bizim kahramanlarımız; bu vatanın yurtsever evlatları. Bütün ömürleri tehlike içinde, namlunun ucunda geçti; emekli olduktan sonra bile gün yüzü göremiyorlar. Ve bugün saat 11’de Anıtkabir’e gidiyorlar. İmkânı olan herkesi oraya davet ediyorlar. Bizzat gelemeyenler bile manen, ruhen; Türk halkının Aslanlı Yol’da onlarla birlikte yürümesini rica ediyorum. Anıtkabir’e birlikte gitmek istiyorlar; kalabalığın içinde yalnız olmadıklarını hissetmek istiyorlar. Eğer gerçekten milletsek, kuru kalabalık olmadığımızı göstermemiz gerek. Kuru kalabalık olmadığımızı göstermemiz gerek. Yahu, terörist başına bile “umut hakkı” tanınan bu ülkede; geleceğe dair umutla bakabilmeleri için—aileleri, çocukları için—bir ömür boyu fedakârlıklarına karşılık bir nebze olsun teşekkür edebilmek adına Emekli Astsubaylarımızın yanında olmamız gerek. Bugün saat 11, Anıtkabir’deyiz. Bizzat oraya giderek veya ruhen, manen, sosyal medyada destekleyerek Emekli Astsubaylarımızın yanında olmalıyız. Abonelerim arasında çekiliş yapacağım. Mail adresimi not edin lütfen: [email protected]. Emekli Astsubaylarımızın bugünkü Anıtkabir’deki buluşmasına katılan ve katıldığına dair bana fotoğraf gönderen dört talihli izleyicime, sevgili arkadaşım Korcan Karar’ın 27 Ekim’de İzmir’de açacağı Anıtkabir konulu fotoğraf sergisinden birer olağanüstü fotoğraf hediye edeceğim. Korcan fotoğrafları sizin için imzalayacak; ben de çerçeveletip göndereceğim. Korcan’ın 27 Ekim’de İzmir’de açacağı bu sergi hakikaten muazzam—yani muazzam. Onu günü geldiğinde hem görsel olarak hem de bilgilerle detaylı anlatacağım. Korcan, Anıtkabir’de olağanüstü bir iş yaptı; onun sergisi… Dört talihli izleyicime işte Korcan’ın Anıtkabir sergisinden birer fotoğraf hediye edeceğim; Korcan imzalı. Cümleten sağlıklı, huzurlu; namuslu ve yurtsever insanların daima dayanışma hâlinde olacağı bir hafta sonu dilerim. #17EkimDünyaAstsubaylarGünü Nevzat Yüksel Yalçın TUNÇBİLEK Büyük Astsubay Platformu @karahoroz2 @_ozgedemir_ ZaFeR KıRaBaL EsraEsigil💙 Assubay İnisiyatif EfeTürk NECMİ TENĞİLİMOĞLU Özkan Güçlüer 🫡ZARGANA (CW5) Fatih Kozan Cafer DEMİR Kadıköy Bekir Aksu Sabahattin ÜNAL Osman KÖSA TEMAD Genel Başkanlığı Asb78 #gramaltın

Askeri Personel .Com

14,357 views • 11 months ago

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Fuar Merkezi'nde düzenlenen SAHA 2026 Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı'nın kapanış töreninde konuştu. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler de beraberinde TSK Komuta Kademesi ve Bakan Yardımcıları ile katıldığı törende Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan şunları söyledi: FUARIMIZI YENİ REKORLARLA TAÇLANDIRMANIN KIVANCI İÇİNDEYİZ Ülkemizin savunma, havacılık ve uzay sektörlerinin yıldızlarının bir araya geldiği SAHA 2026’nın bu anlamlı programında sizlerle beraber olmanın bahtiyarlığını yaşıyorum. SAHA 2026’ya dünyanın farklı yerlerinden iştirak eden değerli Bakanlara, Bakan Yardımcılarına, Genelkurmay Başkanlarına, Kuvvet Komutanlarına, heyet üyelerine ve tüm ziyaretlerimize hoş geldiniz diyorum. Himayelerimizde gerçekleştirilen ve alanında artık bir markaya dönüşen fuarımızın savunma sektörümüz ve bütün katılımcı firmalarımız için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Dünyanın 120 ülkesinden 1700’den fazla firmanın iştirak ettiği fuarın icrasında emeği geçen tüm kurumlarımızı, firmalarımızı, sponsorlarımızı ayrı ayrı tebrik ediyorum. Kara, deniz, havacılık, uzay ve güvenlik alanlarında geliştirdikleri ürünlerle fuarda boy gösteren tüm şirketlerimize en kalbi tebriklerimi iletiyorum. 1300'ü aşkın üye firması ve bünyesindeki 30 üniversitenin etkin katılımı ile Avrupa'nın en büyük savunma ve havacılık kümelenmesi olan SAHA İstanbul ailesini yürekten kutluyorum. Sektördeki 4500'ü aşkın firmamızın uyum ve koordinasyon içinde faaliyetlerini sürdürmesini sağlayan Savunma Sanayi Başkanlığımızı, kolektif çabaların hasılası olan bu başarı hikâyesinin altında imzası bulunan şirketlerimizi, üniversitelerimizi, kuruluşlarımızı içtenlikle tebrik ediyor, mühendisinden yazılımcısına, işçisinden teknisyenine savunma sanayimizin tüm emektarlarına aynı şekilde şükranlarımı sunuyorum. Rabbim sizlerin başarılarınızı daim eylesin. Bu gayretlerinizi hem ülkemiz hem dost ve kardeşlerimiz, hem de insanlık için hayırlara vesile kılsın. Bu sene beşincisi tertiplenen fuarımızı hamdolsun yeni rekorlarla, yeni anlaşmalarla, yeni iş birlikleriyle taçlandırmanın haklı kıvancı içindeyiz. 8 MİLYAR DOLARLIK İŞ HACMİNE ULAŞILDI SAHA 2026'ya 1500'ü yerli, 263'ü yabancı olmak üzere 1763 firma katıldı. Fuarda sahip oldukları yeni özelliklerle göz dolduran 203 ürün ilk kez görücüye çıktı. 192 resmî heyet ve 108 alım heyeti, sektörümüzle doğrudan temas kurma imkânı buldu. İmzalanan 182 anlaşmayla toplam 8 milyar dolarlık iş hacmine ulaşıldı. Bu rakamın 6 milyar dolarlık kısmını doğrudan ihracata dönük mutabakatlar oluşturdu. Resmin bütününe baktığımızda karşılaştığımız manzara tam olarak şudur: Türk savunma sanayi artık yalnızca bölgesinde değil, dünya ölçeğinde rağbet gören, güven veren, dikkatle izlenen ve tercih edilen bir ekosistem hâline gelmiştir. Türkiye, savunma, havacılık ve uzay alanında küresel düzeyde yıldızı ışıl ışıl parlayan ülkeler arasına adını gururla yazdırmıştır. Bu başarı tablosunun gerisinde şüphesiz on yılların emeği, gecesini gündüzüne katarak adanmış bir ruhla çalışan yüz bini aşkın vatan evladının gayreti, milletimizin desteği ve devletimizin iradesi vardır. İnşallah daha iyi yerlerde olacak, daha büyük başarı hikâyelerini birlikte yazacak, savunma sanayinde tam bağımsız Türkiye hedefine ulaşıncaya kadar durmadan, duraksamadan çalışacağız. GÜVENLİK HER YÖNÜYLE BÜTÜNCÜL BİR KONSEPTİR Dünyamız hızla değişirken, harp sanayimiz köklü bir dönüşüm sürecinden geçerken, bundan elbette güvenlik kavramı da nasibini alıyor. Bir defa şunu hepimiz görebiliyoruz: Bugün geldiğimiz noktada güvenlik artık yalnızca tek bir alana, tek bir sahaya, tek bir sanayi koluna hapsedilemez. Fabrikadan test sürecine, veri merkezinden akademiye, tedarik zincirinden geri bildirime güvenlik her yönüyle bütüncül bir konsepttir. Aynı şekilde bugün bir ülkenin caydırıcılığı sahip olduğu platformların sayısıyla ölçülecek eşiği de çoktan aşmıştır. Envanterinizdeki platformları hangi yazılımla yönettiğiniz, bunlarda hangi sensörleri kullandığınız, bu ürünler için hangi motorları geliştirdiğiniz ve hangi mühimmatı ne kadar sürede üretebildiğiniz önemlidir. Siber saldırılara, elektronik harp tehditlerine, insansız sistemlere ve hibrit savaş yöntemlerine karşı ne denli hazırlıklı olduğunuz belirleyicidir. Bölgemizde ve dünyada son dönemde meydana gelen savaş ve çatışma ortamlarında bu gerçeklere bir kere daha şahitlik ettik. Yapay zekâdan insansız araçlara, otonom sistemlerden karar destek mekanizmalarına uzanan geniş bir yelpazede muharebe sahasının nasıl dönüştüğüne hep birlikte tanık olduk, olmaya da devam ediyoruz. YENİ DÖNEMİN KURUCU AKTÖRLERİNDEN BİRİ TÜRKİYE’DİR Şunu bugün büyük bir gururla ifade etmek isterim: Konvansiyonel güç unsurlarının yerini çok katmanlı ve entegre sistemlerin aldığı bu yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri hiç kuşkusuz Türkiye'dir. Bugün Türkiye yeni nesil millî muharip uçağını, insansız savaş uçağını, helikopterini, İHA’sını, SİHA’sını üreten, elektronik harp sistemlerini, uydu teknolojisini, harp savunma sistemini, radarını geliştiren, tankını, roketini, füzesini, zırhlı araçlarını, savaş gemisini, insansız deniz araçlarını imal ve inşa eden, velhasıl denizin derinliklerinden uzayın boşluğuna kadar her kademede kendi imzasını taşıyan yazılım, platform ve sistemleri kendi yapabilen bir ülkedir. Türkiye, istiklal ve istikbaline kastetme cüretini gösterecek her muhasım unsurun bileğini bükecek kudrete ve kuvvete ziyadesiyle sahip bir devlettir. HEDEFİMİZ İLK 10 ÜLKE ARASINA ADIMIZI YAZDIRMAK Gerek SAHA 2026'da sergilenen gurur verici ürünlerimiz, gerekse geçen hafta açıklanan ihracat rakamlarımız ne demek istediğimizi çok net anlatırken aynı zamanda ülkemizin ulaştığı seviyeyi de ortaya koyuyor. Burada tek tek isimlerini saymaya kalksak değil saatler, günler sürecek ürünleri, projeleri, tasarımları ve çalışmaları sizler zaten gördünüz. İnanç, irade, cesaret, gayret, adanmışlık ve vizyon bir araya geldiğinde nelerin başarılabileceğine bizzat tanıklık ettiniz. Aynı iftihar tablosuyla ihracat tarafında da karşılaşıyoruz. Bakınız, biz göreve geldiğimizde savunma ve havacılık ihracatımız yılda sadece 248 milyon dolardı, Türkiye savunma sanayinde yüzde 80 oranında dışa bağımlı bir ülkeydi. Dışa bağımlılığımızı yıllar içerisinde azaltarak biz bunu tersine çevirdik, 2025 yılında savunma ve havacılık ihracatında tarihimizde ilk defa 10 milyar doların üzerine çıktık, Nisan ayı ihracat rakamları geçen yılki ivmenin devam ettiğini gösteriyor. Savunma ve havacılık ihracatımız Nisan'da 962 milyon dolara yükseldi. 2026'nın ilk 4 ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 28 artış oldu, böylece ilk 4 ayda 2 milyar 871 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirdik. Yani bundan 23 yıl önce senede 248 milyon dolar ihracat yapan Türkiye bugün bu rakamı aşağı yukarı bir haftada gerçekleştiriyor, Cenabıallah'a sonsuz şükürler olsun. Kısa vadede hedefimiz 11 milyar doları aşarak bu alanda dünyada ilk 10 ülke arasına adımızı yazdırmaktır. İnşallah genişleyen uluslararası iş birliklerimiz, derinleşen ekosistemimiz ve artan üretim kapasitemiz ile bu hedefimize de vasıl olacağız. NİCE ENGELLERLE KARŞILAŞTIK Tabi burada şu gerçeğin de altını önemle çizmek istiyorum: Milletimizin göğsünü kabartan, dost, kardeş ve müttefiklerimize güven veren bu başarı hikâyesini yazmamız elbette öyle kolay olmadı. Görünür, görünmez nice engelle karşılaştık, ambargolarla, kısıtlamalarla önümüz kesilmek istendi, parasını ödediğimiz sistemlerin verilmediği günler oldu. Sadece dışarıdan, sadece dost bildiklerimizden değil, içeriden de ihanete, kumpasa, umutlarımızı kırmaya dönük operasyonlara maruz kaldık. İçimize yerleşmiş ve yerleştirilmiş, kimi zaman da sureti haktan görünen Truva atlarının sabotajlarıyla mücadele ettik. Şurası son derece dikkat çekicidir: Türkiye, savunma sanayinde ne zaman kabuğunu kırsa, ne zaman büyük bir adım atsa birileri hemen devreye girdi, başımıza yeni icat çıkarmayın dediler, dışarıdan almak daha kolay dediler, ekonomik olarak fizibıl değil dediler savunma sanayi yatırımları verimsiz dediler. Kimi zaman ekonomik verileri eğip bükerek, kimi zaman millî şirketlerimizi hedef alarak, kimi zaman küçümseyerek, kimi zaman da balıklar ürküyor gibi komik argümanlarla savunma sanayi hamlelerimizi engellemeye çalıştılar, biz bunların hiçbirine kulak asmadık. Balıklar ürküyor diyenler gelip fuarımızı ziyaret ettiler, ama balıkların herhâlde ürkmediğini gördüler. Öğrenilmiş çaresizlik sendromuyla malul karakterlerin bizi de kendi ruhsuz, umutsuz, ufuksuz dünyalarına çekmelerine müsaade etmedik. Yapamazsınız diyenlere cevabımızı işte bugün SAHA 2026'da olduğu gibi yaptığımız, tamamladığımız, harp sahalarında başarıyla test edilmiş ürünlerle verdik. Nuri Killigil’lerin, Şakir Zümre’lerin, Vecihi Hürkuş’ların, Nuri Demirağ’ların canlarını koruyarak ortaya koydukları, sabırla yürüyerek savunma sanayinde hamdolsun bugünkü seviyelere ulaştık. Aralarında merhum Özdemir Bayraktar ağabeyimizin de olduğu Türk savunma sanayinin öncülerini bugün bir kez daha rahmetle yad ediyor, Cenabıallah hepsinden razı olsun diyorum. Vecihi Hürkuş’un havacılıkta yıllar önce yükselttiği bayrağı, rahmetli Özdemir Bayraktar insansız hava araçlarında doruklara çıkarmış, göklerde büyük bir gururla dalgalandırmıştı. İnanıyorum ki, onun izinden gidenler bu emanete hakkıyla sahip çıkacak, Türk savunma sanayinin şanını yüceltmeye devam edeceklerdir. MİLLÎ BÜNYE NE KADAR SAĞLAM OLURSA ÜLKENİN GÜVENLİĞİ DE O KADAR KUVVETLİ OLUR Savunma sanayi ve caydırıcılığın yanı sıra ulusal güvenliğin bir diğer kritik halkası, bizim iç cephe olarak tarif ettiğimiz milletin birlik ve beraberliğidir. Şurası bir hakikat ki, millî bünye ne kadar sağlam olursa bir ülkenin güvenliği de o derece kavi ve kuvvetli olur. Kader ve istikbal birliği yapmış, ortak değerler etrafında kenetlenmiş, aynı ideallere gönül vermiş bir halkı dışarıdan müdahalelerle teslim almak, böyle bir millete diz çöktürmek kolay değildir. Fakat içeride sızıntı varsa, iç cephede gedik açılmışsa, içerisi fokur fokur kaynıyor ve kanıyorsa, böyle bir durumda da millet ayakta kalamaz. Bunu istikbal ve İstiklal Harbimizin en hararetli günlerinde merhum Mehmet Akif, Nasrullah Camisinde yaptığı konuşmada şöyle dile getirmişti: Milletler topla, tüfekle, zırhlıyla, ordularla, tayyarelerle yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatine, kendi menfaatini temin etmek kaygısına düştüğünde yıkılır. Dün olduğu gibi bugün de, yarın da meselenin nirengi noktası işte budur. TERÖRSÜZ TÜRKİYE, BARIŞIN EGEMEN OLDUĞU BÜYÜK BİR VİZYONUN ADIDIR Bizim binlerce yıllık tarihimizin neredeyse her devri mücadele ile geçmiştir. Hem devlet hem de millet olarak verdiğimiz her mücadeleyi iç cephemizi tahkim ederek kazandık. Yeri geldi top seslerini yavrularımıza ninni yaptık. Yeri geldi aç kaldık, susuz kaldık, silahsız kaldık, mühimmatsız kaldık, ama hiçbir zaman inancımızı yitirmedik, yeise kapılmadık, birlik ve bütünlüğümüzden ödül vermedik, harimiismetimize uzanan kirli ellere teslim olmadık. Biz de iktidarlarımız boyunca maruz kaldığımız nice saldırıyı, nice darbe girişimini, bekamızı hedef alan nice kuşatmayı işte bu ruhla püskürttük. Burada şunu büyük bir kararlılıkla ifade etmek durumundayım: Bugün iç kalemizi tahkim etme yolunda attığımız en stratejik adım, 18. ayını dolduran Terörsüz Türkiye süreci ve terörsüz bölge hedefidir. Terörsüz Türkiye süreci, Türkiye'yi ve komşu ülkeleri iç cepheleriyle birlikte güçlendirerek huzurlu, güvenli, müreffeh ve barışın egemen olduğu bir geleceğin inşasını hedefleyen büyük bir vizyonun adıdır. Terörsüz Türkiye, bölgemizde yürütülen paylaşım kavgası karşısında milletimizin bilincinde ve kalbinde kurulan müstahkem bir mevzidir. Bu mevziinin fikrî ve siyasi müşterek karargâhı elbette Cumhur İttifakı'dır. Terörsüz Türkiye menziline giden yolun mihmandarı aynı şekilde Cumhur İttifakı'dır. Sürecin katalizörü ise Türk milletinin ulaşmayı çoktan hak ettiği hedeflerdir. Bu hedefe ezber kalıplarla değil, basiretli, cesaretli, büyük millet ve devlet olmanın sağladığı özgüvenli yaklaşım ile kararlı adımlarla varılabilir. Türkiye, devleti ve milletiyle yaklaşık yarım asırlık başarılı mücadelesinin ardından terörden kurtulma iradesini ortaya koymuş, terörsüz Türkiye için çok net bir duruş sergilemiştir. Bu iradenin temelinde, vatanı ve milleti için canlarını feda eden kahramanların aziz hatırası, kutlu emaneti vardır. BU İRADENİN TEMELİNDE ŞEHİT AİLELERİMİZ VAR Bu iradenin temelinde, vatan sağ olsun diyerek evlatlarını kara toprağın bağrına veren, acısını kalbine gömen anne ve babaların metaneti vardır. Bu iradenin temelinde, şehit eşleri, şehit çocukları, şehit yakınlarımız vardır, gazilerimizin fedakârlıkları vardır. Allah'ın izniyle bundan geriye dönüş yoktur ve olmayacaktır. Muhabbet iklimini çok sağlam bir şekilde tesis edip kardeşlik bilincini güçlendirerek, husumet duvarlarını tek tek yıkıp fitnelerin kökünü kurutarak, terörün kanlı ve karanlık gölgesini sebepleriyle birlikte bu toprakların üstünden tamamen kaldırarak, aziz şehit ve gazilerimizin fedakârlıklarının boşa gitmediğini tüm dünyaya inşallah hep birlikte göstereceğiz. İnanıyoruz, Allah'ın izniyle başaracağız. Kararlıyız, inşallah hedefimize ulaşacağız. Rabbim yolumuzu, bahtımızı açık etsin diyorum. Bu düşüncelerle SAHA 2026'nın bir kez daha hayırlara vesile olmasını diliyorum. Fuarın düzenlenmesinde emeği geçen tüm kurumlarımızı, katkı veren herkesi tekrar tebrik ediyor, katılımcı firmalarımıza teşekkür ediyorum. Sizleri bir kez daha saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Sağ olun, var olun, kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

34,155 views • 4 months ago

Sabah ezanı az sonra okunacak beklerken size gerçek yaşadıklarım ile alakalı bi şeyler yazmak istedim.. Allah mübarek etsin. Çelik Bey, sizler göz önünde, topluma örnek şahsiyet oldunuz. Maneviyata susamış bir gençliğe böylesine güzel örnek olmanız, çok çok kıymetli bir amel ve davranış... Kardeşim, sana olan sevgim yüz kat daha arttı. Helal olsun! Mümin böyle olmalı... Ne iş yaparsak yapalım, önce Cenab-ı Allah'a kul olduğumuzu bilelim. Çelik kardeşim de bunun farkında. Hepsi bu, yani. Rabbim daim eylesin. Cezaevinde iken koğuşun ağası, Ağrılı bir kardeşim, ismi İsmail Hafız'mış; sonradan öğrendim. Yaş olarak benden küçüktü. İlk gittiğim gün beni karşısına aldı. “Abi, sen farklı birine benziyorsun.” deyip benimle 15 dakika sohbet etti. Anlattım neden geldiğimi. Bana öyle bir sarıldı ki: “Sen de Reiscisin o zaman abi.” dedi. “Hem de onun davasını savunduğum için cezaevine girecek kadar, kardeşim.” dedim. Neyse, bana güzel bir yatak verdi. 17 kişilik koğuşta 35 mahkûm var. Millet yerlerde yatıyor. Yaşça en büyükler içinde olan 3-5 kişiden birisiyim. Normalde yaşça büyüklere yatak veriyormuş Hafız İsmail kardeşim. İlk gece hiç uyuyamadım. Gözlerim ara sıra dalıp gidip geliyor, hocanın “Allahu Ekber” demesini bekliyorum. Bir ara gözlerimi açtım, baktım millet tek tek kalkıyor. 8-10 kişi oldu, kalkmaya başladılar. Bir baktım, İsmail Başkan yatağının üzerinde Kur'an-ı Kerim okuyor. Millet de tuvaletin olduğu yere gidiyor. Ben de kalktım. Baktım, tuvaletin önünde sıra bekliyorlar taharet için. Anladım; çıkan abdest almaya başlıyor. Neyse, sıra bana geldi. Abdest aldım. Aradan 10 dakika geçmeden ezan okunmaya başladı. Geldim yatağıma, namaz kılacak yer yok. Bazıları battaniyeyi kullanıyor, bazıları seccade... İsmail Başkan da yatağının arasındaki boşlukta namazını eda ediyor. 5 dakika yatakta oturdum, bekledim. Namaz kılanlar namazını bitirdi. Ben kalktım, elbise dolaplarının üzerindeki seccadelere bakıyorum. Birisini alıp namaz kılacağım. Birisi bana kalın geldi, onu aldım, yere serdim. Birisi seslendi: “Abi, o seccadeyi alma, o İsmail Başkan'ın.” “Tamam kardeşim.” deyip tam topluyordum ki İsmail Başkan oradan seslendi: “Mustafa abi, benim seccademi kullanabilirsin.” “Eyvallah kardeşim.” deyip namazımı eda ettim. Kahvaltıda meydancı arkadaş geldi. Bana aynen şöyle diyor: “Abi, ben İsmail Başkan ile 10 yıldır birlikteyim. Hiç kimse onun seccadesini kullanmadı. Bugün bir tek sana izin verdi. Sen kimsin yav abi?” dedi. “Beni boş ver kardeşim.” dedim. Sabah kahvaltısında normalde sadece ekmek olur. Fakat isteyenler için simit de getiriyorlar kantinde parayla . İsmail Başkan: “Mustafa abi, simitlerini aldım. Benim masamda kahvaltı yapalım mı?” dedi. “Tabii ki kardeşim.” dedim. Birlikte kahvaltı yaptık. Millet bize bakıyor, “Bu kim ya?” dercesine... İsmail kardeşimi çözdüm. Oradakiler onu o kadar çok seviyor ki... Öyle külhanbeyi falan değil ha; on numara bir insan. Adaleti öyle güzel sağlıyor, koğuşu öyle güzel idare ediyor ki... Koğuşta akşamları saat 10 gibi bir parti yemek daha yapılır. Bunlar kantinden; hâli vakti yerinde olanlar sipariş verir. Hazır çorba, ton balığı, kavurma gibi şeyler alıp yemek yaparlar. Sadece bir ketıl ile.. siparişi verecek gücü olmayan masalara da koğuşta hâli vakti yerinde olanların ekstra siparişlerinden ikram edilir. Onlar da öyle yer. İşte İsmail Başkan bu işi öyle adaletli yapan birisi ki millet de onu çok sevmiş. Öğle, ikindi ve akşam namazlarını avluda topluca kılıyorlar. İsmail Başkan hocalık yapıyor. Beni de sohbetimi de çok sevdiler. “Abi, seni Allah gönderdi.” diyenler bile oldu. Ben az kaldım, çıktım. Vallahi de billahi de oradaki o insanlardaki inancı, bağlılığı, samimiyeti, Rabbime içten duayı daha hiçbir camide görmedim. Demem o ki; cezaevleri sıkı denetlenmeli. Benim anlattığım insanlar gibi kişiler takip edilmeli, boş yere orada tutulmamalı. Bu teklifim bazılarına ters gelebilir ama içeri girip orada bizzat görüp yaşayan biri olarak gördüklerimi samimice yazmak istedim. Konu Çelik'ten nerelere geldi, değil mi? Kumandan hayatını yazmaya kalksa, o kitap Oscar alır, bilesiniz.

Kumandan

62,902 views • 2 months ago

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanizm

118,217 views • 8 months ago