Загрузка видео...

Не удалось загрузить видео

На главную

Bugün Yemeksepeti network isteklerini biraz gözlemleyip kendime claude code mcp'si kurdum. resmi bir api'ları olmadığı için buraya getirene kadar biraz canım çıktı ama en azından belli bir seviyeye geldi 🙂 yemeksepeti müsade ederse tüm tech geeklere terminallerinden yemek sipariş etme fırsatı sunabilirim

37,947 просмотров • 7 месяцев назад •via X (Twitter)

Комментарии: 0

Нет доступных комментариев

Здесь появятся комментарии из оригинального поста

Похожие видео

Bir kadın, açık sözlü ve dürüst olduğu için işe alınmadığını iddia etti: • Kurumsal kariyerim başlamadan bitti. Yani hiç böyle bir şey düşünmezdim. Bugün de son günümüz. • ⁠Ben pazartesi işe başlayacağımı düşünüyordum aslında. • ⁠Bir hafta online eğitim aldık. Güzel geçti. Sonrasında yani 5 gündür de İstanbul'dayım. Buradaki sürecimiz devam ediyor. • ⁠Firmayı sevmiştim, arkadaşlarımı sevmiştim. Güzel bir ortam olmuştu aslında da sonra mezuniyette "Seninle çalışamayacağız" dediler. • Kesinlikle yetersiz olduğumu düşünmüyorum. Değilim de zaten. Kendileri de yani "Yetersizsin" gibi bir şey demediler. • Saha koçumuz çok iyiydi, ben kendisini çok sevdim. Onunla alakalı bir problem yok ama ya ben tabii nedenini sordum; hani bir dahaki süreçlerde dikkat edeyim diye. • ⁠Çok açık sözlü ve dürüst olduğum için sanırım elenmişim. Kurumsal hayatta biraz daha kapalı olmak gerekiyormuş. • Tabii ki belki bundan sonra çok daha iyi şeyler olacak ama yine de üzülüyorsun; iki haftan gitti işe, yapabileceğimi bildiğim bir işti. • ⁠Olmadığı için üzüldüm ama en azından burada tecrübe olmuş oldu. Kurumsal bir yerde özellikle çalışacaksanız biraz ruhsuz olmanız gerekiyormuş. • ⁠Her şeyinizi açıkça belli etmemeniz gerekiyormuş. Aslında daha önce de kurumsal yerlerde çalıştım da bu kadar detaylı hiç düşünmemiştim. • Yani biraz fazla kendimi açmışım sanırım. Ben işsiz kalacağımı yine düşünmüyorum ama burası olsa daha mutlu olurdum.

🎙️ Muhbir

31,038 просмотров • 2 дней назад

Gerçekler ile İLK KEZ Yüzleşmeye Hazır mısın? Sonunda Kitap Çıktı :) Öncelikle belirteyim bu kitabın gelirlerini de hiçbir şekilde cebime atmayacağım (aslında atsam güzel olur, tantuni falan yerim : P) ilgili gelirlerin her bir kuruşunun hesabını sizlere vereceğim. İlgili miktar yeterli seviyeye ulaşınca da kuracağımız ve durumu yetersiz olan öğrencilerimize eğitim vereceğimiz merkezimiz için harcanacak. Kitapta bize bugüne kadar anlatılmayan gerçekleri anlatılıyor. Herkesin ahlak masallarını bize sunarken aslında nasıl da büyük yalanları gözümüze bakarak söylediklerini, başarıya ilişkin çok çalış ve kendine inan hikayelerinin aslında nasıl da büyük bir aldatmaca olduğu anlatılıyor. Tüm bu gerçekleri duymaya hazırsanız kitap şu an içinde bulunduğunuz durumu (başarısızlık, fakirlik :)) anlamlandırmanıza büyük katkı sunacaktır. Ancak şimdiden uyarayım, İlk kez bu gerçekler ile yüzleşeceksiniz ve gerçekler acıdır : ). İlk imza günü ve söyleşimiz bu pazar (27 ekim) İzmir kitap fuarında, ardından 2 kasım cumartesi ise İstanbul TüYAP, birlikte gerçeklerle yüzleşmek isterseniz beklerim :) Kitabı şu an için tüm online platformlardan sipariş edebilirsiniz. Bir haftaya kalmaz tüm kitapçılarda da yerini alacak... Şimdiden tüm destekleriniz için çok teşekkürler, bu kitap sizi biraz üzecektir ama zaten bugüne kadar sizi yeterince üzdüler, bir de ben üzeyim :D Sanırım #reklam gelmeli buraya bir yere :)

AkademikLink

20,651 просмотров • 1 год назад

Amerika’dan gelecek teyzesine irmik helvası yapan Defne Samyeli: 🔹 Merhaba, irmik helvası yapmaya hazır mıyız? 🔹 Amerikan'dan teyzem geldi. 🔹 Ben de teyzemi, annemi, kuzenlerimi ve kızlarımı tabii ki bu akşam evime yemeğe davet ettim. 🔹 Ben de bugün o sözünü ettiğim irmik helvamı yapacağım tekrar ve bu kez daha çok yağ ve daha çok şeker koymaya karar verdim. 🔹 Bu arada evde hummalı bir mantı çalışmamız da var. 🔹 Gülü göstermiyorum ama gerçekten hamur deyince onun üstüne de yok. 🔹 Bakın ne kadar özenli hepsini yaptı. 🔹 Önce tereyağını eritiyorum. 🔹 Evde çam fıstıkları var, 3 paket var. 🔹 Bunun neredeyse hepsini kullanmayı düşünüyorum, çünkü çok fıstıklı da daha güzel olur. 🔹 Bir kalıp tereyağının yarısından birazcık daha fazlasını kullandım. 🔹 Fıstıklar biraz pembeleşmeye başladı. 🔹 Bu vakumlanmışını paketleriyle henüz karışamadım. 🔹 Benim için irmik helvası rahmetli anneannemle bağ kurmanın bir yolu. 🔹 Daha önceki irmik helvası videosunu izlediyseniz buradan biliyorsunuzdur. 🔹 Zaten çok güzel yemek yapardı benim anneannem. 🔹 Hastalık hastası, ben derene doğurmadan önce 9 ay lohusalık kitişmiştim zaten. 🔹 Devamlı canım tatlı bir şeyler yemek istiyordu. 🔹 Anneannem de bana her gün irmik helvası pişirdiği için hamileliğin son ayı ne kadar kilo almamışken, birden orada gerçekten şiştim, derinde karnımda çok büyüdü. 🔹 Ama benim için ne zaman irmik helvası yesem anneanneme geçirdiğimiz o zamanlar anne olmayı ilk bekleyişim aklıma gelir. 🔹 Onun için benim için çok özel bir tatlı. 🔹 Ve bugün anneannem, teyzem ve kuzenlerim gelecek diye de birazcık endişe yaşamıyorum deyim. 🔹 Bakalım anneannemin helvasından sonra benimki nasıl olacaktır. 🔹 Bir yandan da suyu kaynatıyorum, ketilımız arızalı diye ocağın üzerinde çaydanlıkta kaynıyor suyumuz şerbet için. 🔹 Sanırım bir 15-20 dakika daha kavurmaya ihtiyaç var. 🔹 Ama şimdiden mis gibi kokuyor. 🔹 Toplamda yarım kiloluk yağdan şu kadar kaldı, gerisini olduğu gibi kullandım. 🔹 Bence bunun püf noktası sevgiyle yapmak. 🔹 Gerçekten kavururken herkes için en lezzetli olacak şekle bürünsün diye bütün niyetimi içine karıştırıyorum ve mis gibi kokuyor. 🔹 Ben bol kavrulmuş sevdiğim için rengi böyle görüyorsunuz, birazdan altını kapatacağım ve şurubunu hazırlayacağım. 🔹 5'e 3 oranda su ve şeker kullandım, böyle bir bardak kullandım ölçü olarak. 🔹 5 bardak su, 3 bardak toz şeker. 🔹 Karıştırıp şurubun çekmesini bekliyoruz. 🔹 Ve tamam ortalığı biraz batırdım ama altını şimdi kapatıyorum. 🔹 Biraz dinlensin. 🔹 Bence şahane oldu. 🔹 İşte tam sevdiğim gibi oldu, bayağı iyi kavrulmuş, bol yağlı, şekeri dengeli. 🔹 Bakın kaşığın kıvamını alıyor, dayanamayacağım sıcak ben yiyeceğim bu saftülerden önce. 🔹 Rengi biraz kakaolu gibi gözüküyor aslında değil ama tabii o çok kavrulmaktan. 🔹 Şimdi ben hemen tadına bakıyorum. 🔹 Ağızda dağılıyor. 🔹 Gerçekten şahane olmuş, sadece bu irmik biraz böyle ince çekilmiş bir irmiğe benziyor, hafif un helvası kıvamına gelmiş. 🔹 Ben biraz daha dişe gelir kıvamında tercih ediyorum. 🔹 Belki markasındandır ama bence şeker yağ oranı super olmuş.

Netlog Medya

112,599 просмотров • 23 дней назад

Sosyal medyanın yarattığı illüzyonlara karşı kendi hayatından örnekler vererek başarı hikayesini anlatan kadın: • Ben Dilara, 30 yaşındayım. Profilime girdiğinizde muhtemelen şu anda kendi markası olan, ayaklarının üzerinde duran, düzenli giden bir ilişkisi olan, istediği zaman istediği yere giden o kadını görüyorsunuz. • Ama biraz da arka planını anlatacağım şimdi size. Ben 7 yaşındayken ve kardeşim yeni doğmuşken babam tarafından terk edildik. • ⁠Annem kendi ayaklarının üzerinde duran bir kadındı. Evlere gidip yardımcı ablalık yapardı ve ben de annemle beraber o evlere giderdim. • ⁠"Bir gün acaba böyle evlerimiz olur mu? Böyle bir evde oturabilir miyiz? Böyle arabam olur mu?" diye hep içimden geçirirdim. • 14 yaşında çalışmaya başladım. Bayramlarda marketlerde şeker satardım, bambaşka şeyler tanıttığım da oldu. • ⁠Amacım para kazanmak ve anneme kardeşimin bakımı için destek olmaktı. 14 yaşından 30 yaşına kadar hiçbir zaman durmadım. • ⁠Üniversitedeyken sabahları okula giderdim, akşamları garsonluk yapardım. Bazen okulum akşam olduğunda sabahları giderdim, hafta sonları çalışırdım. • ⁠O kadar yorulurdum ki akşamları eve gittiğimde tabanlarım dinlensin diye ayaklarımı tuzlu sulara sokardım. Canım çok yanardı ayakta durmaktan. • ⁠Hiçbir zaman dil eğitimi almak ya da bir hobi edinebilmek için bir fırsatım olmadı. • ⁠Hem maddi imkanım hem de zamanım olmadı. Yapamadım hiçbirini. Bir müzik aleti çalmayı, dilimi geliştirmeyi çok istedim. • ⁠Bunların hepsini çok istedim ama hiçbir zaman yapamadım. Sonra sosyal medyayla tanıştım ve içerik üretmeye başladım. • İlk başlarda yakınımdaki herkes benimle dalga geçti: "Ne yapıyorsun böyle? Fotoğraflar mı çekeceksin, videolar mı çekeceksin? Çok komiksin, ne olacak ki buradan?" diye diye durum alıyordum. • ⁠Ama hiçbir zaman vazgeçmedim. Kendime bir söz vermiştim. Bir şey olmalıydı, bir şey yapmalıydım, bir şey yapacaktım. • ⁠Ben inanıyordum; neye inandığımı da bilmiyordum ama bir şeye inanıyordum. Bir şey olacaktı ve ben hiç vazgeçmedim. • Şu an 30 yaşındayım ve kendi markamı kurdum. • ⁠Şimdi de yine kadınlarla beraberim. Kadınlarla beraber büyüyorum, markamı kadınlarla beraber büyütüyorum ve daha da büyütmek için çabalıyorum. • ⁠Her şeyi yapacağım. Yarın bunlar olmasa bile ben yine kendimi en baştan, küllerimden yaratacağım. • ⁠Çünkü hayatın her aşamasında, her adımda hiç durmadım, hiç pes etmedim. • ⁠Yani benim illüzyonumun arka planı da buydu. Eğer siz de bu insanları görüyorsanız ve şu an hayatınız benim bahsettiğim aşamalardan geçen bir durumdaysa, "Hiçbir zaman kendinize inanmaktan vazgeçmeyin" gibi salakça ve çok klişe bir şey söylemeyeceğim. • ⁠Ama en azından delicesine hayallerinize inanabilirsiniz belki de. Zaten kaybedeceğiniz hiçbir şey de yok...

🎙️ Muhbir

105,112 просмотров • 22 дней назад

⭕️BİLGİLENDİRME⬇️ Ons altın 4.750 $ seviyesinden işlem görüyor. Yayınlarda bahsettiğim gibi bir kırılım gelecekti ve geldi. Bu sefer teknik olarak destek çalışmadı ve yaklaşık 200-250 $’lık bir realizasyon/düşüş yaşadı. Ben bu desteğin çalışacağını ufak bir fake hareket ile 100-150 $ yukarı yönlü hareket yapmasına daha fazla ihtimal veriyordum ama olmadı. Tabi her zaman bahsettiğim gibi böyle bir gündemde teknik analiz bütün fiyat hareketinin içinde kapsadığı yer çok küçük,esas olan haber ve gelişmelerdir. ℹ️Brent petroldeki sert hareketler,oyuncuların veya kurumsalların teminat kapama durumları ve bu teminatları en likit olan varlık ile yani altın ile kapamaları, yükselen enerji fiyatları ile oluşabilecek enflasyon ve olası faiz indirimlerinin belli bir süre ertelenmesi hatta faiz arttırımımı yapılma ihtimalinin doğması bile fiyata etki etti. Peki bundan sonra ne olacak? Savaşın ve petrolün en azıdan sakinleşmesi,enflasyon tarafı ile oluşabilecek kaygıları azaltacaktır ve bu en azından emtia tarafını biraz daha stabil hale getirecektir. Öte yandan Brent’in korkunç seviyelere gitmesi altın çıkartma maliyetlerine doğrudan yukarı yönlü etki edecektir,ons başına 20-30 hatta 50 $ bile ek bir maliyet getirecektir. Ons altın 2026 yıl başlangıcından bugüne halen $ bazlı %10 kazandırmıştır. Orta uzun vade için ben bu düşüşlerin alım fırsatı olduğunu düşünüyorum ve alabileceğim kadar alım yapmaya çalışacağım. 🧠Ayrıca sosyal medyada isim vermeden etkileşim için altını tepeden alanlar şöyle oldu böyle oldu yazanları kaale almayın,onlar paranın fk sı 1.5 yılken,bedava para varken borsada abuk sabuk hisselerde %50-60 zararda beklediler halen beklemeye devam ediyorlar. Kulaklarınızı kapatın ve gerçek işlem yapan gerçek kişileri takip edin. Herkese bol kazançlı bir gün dilerim👋

Aksel

78,983 просмотров • 5 месяцев назад

Amerika’yla ilgili ilk izlenimlerini anlatan hanımefendi; Amerikalılar gerçekten pis insanlar. Şimdi no offense, gerçekten pisler. Bir kere tuvalet musluğu kullanmıyorlar. Neyse, yani biraz pis bir konu üstünde durmak istemiyorum. Bir de bunun yanında, tuvalet kağıdı, ıslak mendil, yüzey temizleme mendilini bile klozete atıp sifonu çekiyorlar. Çöp kovası kullanmıyorlar tuvalette. Ben bunu oda arkadaşımdan öğrenmiştim geldiğimde. Şimdi ben Türkiye’de ne yapıyorsam aynısını yapmaya devam ettim. Sonra kız bana geldi ikinci gün şey dedi: 'Neden bunu buraya koyuyorsun ki, klozetin içine niye atmıyorsun?' dedi böyle, sanki ben malmışım gibi. Birincisi, ben mal değilim, sen pissin. İkincisi, statü ayırmıyorlar. Herhangi birine saygı duymak için title’a ihtiyaç duymuyorlar. Yani bir işletmenin patronuna da aynı saygıyı gösteriyorlar, atıyorum temizlik görevlisine de aynı saygıyı gösteriyorlar. Bence bu müthiş bir şey, Türkiye’de de olması gereken bir şey. Çünkü insan olarak nitelendiriyorlar karşısındaki kişiyi. Yani title’ı gerçekten umurlarında değil, müthiş bir şey. Keşke Türkiye’de de bu olsa. Ben çok fazla denk geldim Türkiye’de ki patronları, herkes biliyor zaten Türkiye’deki patron onları. Bu benim bayağı hoşuma giden bir şey, dikkat ettiğim bir şey yani daha doğrusu. Bir diğeri, saygıyla alakalı. 10 yaşındaki küçücük kız, 50 yaşındaki kocaman adama ismiyle hitap ediyor. Şimdi tabii ki de burada abi, abla gibi hitaplar olmadığı için tabii kültürler farklı. Ben buna biraz zorlanmıştım yani, hani abla, abi diyesim geliyor içimden. O Türk tabii ki de atamıyorum ama daha sonra şunun farkına vardım; birinin saygıyı hak etmesi için yaşının bir önemi yok aslında, yaptıklarının bir önemi var. Böyle olunca da buna da bir noktada alıştım. Dördüncüsü, keyif pzvleri. Amerikalılar inanılmaz çilli insanlar. Eğlenmeyi biliyorlar. Adamlar o kadar keyiflerine düşkün ki, ya bu refah seviyesiyle çok doğru orantılı. Bunun da bilincindeyim. Keşke Türkiye’de de böyle olsa. Maalesef değil, bayağı kıskandığım bir şey. Adamlar eğlenmeyi biliyor, çilliyorlar, memnunlar, hayatlarından memnunlar yani, keyif almaya bakıyorlar. Her şeyden keyif alıyorlar. Hiçbir şeyi zorla, yapmak zorunda oldukları için yapmıyorlar. Çalıştıkları işi bile tabii ki de para kazanmak hepimiz zorundayız, onlar da zorunlu ama onlar işlerini gerçekten çok severek yapıyorlar. Hiç bir tane bile somurtan Amerikalı görmedim. Herkes herkese merhaba, selam diyor. Bak tanımıyorlar birbirlerini, yoldan geçiyorlar bildiğiniz ve bu arada verdiğiniz cevap önemli değil, umurlarında değil. Sadece istedikleri laf atmak. İnanılmaz pozitifler, eğlenmeyi çok iyi biliyorlar. Kaç kere bunu diyeceğim ama artık eğlenmeyi biliyorlar, bu da kıskandığım bir şey. Ve son dikkat ettiğim şey de şu ki, inanılmaz sığ görüşlü insanlar var. Yani Türkiye’de de böyle insanlar olduğu için alış yani kolay alıştım. Biliyorum insanlara bu konuda nasıl davranmam gerektiğini zaten. Ya böyle futbol takımı gibi şeylerden bahsetmiyorum, özellikle din ve siyaset konularında inanılmaz sığ görüşlüler. Hani onlardan bir tık daha farklı düşünün, sizi tamamen hayatlarından falan silecek seviyeye geliyorlar. Fikirlerini değiştirmeleri çok zor, yani Türkiye’de de aynı zaten yani Ak Partililer falan aynı da, neyse işte anladınız. Yani sadece Ak Parti özelinde demiyorum, bütün siyasi partiler için bunu diyorum şimdi. Açıklamamı da bir düzgün bir şekilde yapayım, bunu dipnot gibi geçeyim. Böyle, şu anda bunları fark ettim. Daha fark ettiğim, benim garibime giden başka bir şey varsa, aa, porsiyonlar çok büyük! Ha, bunu söylemiştim zaten. Porsiyonlar inanılmaz büyük. Amerikalılar bu yüzden obez bence. O kadar büyük ki bir şeyin en küçüğünü alıyorum bitiremiyorum. Bir videoda göstereceğim galiba. Kendime küçük boy, küçük boy cornflakes aldım ve gerçekten benim gövdem kadar. Ki ben öyle minyon çıtı pıtı minik bir kız değilim yani ben 1.65’im, benim gövdem kadar. Porsiyonlar çok büyük. Neyse, bu kadardı."

Netlog Medya

78,694 просмотров • 2 месяцев назад

🔴 Videoda gördüğünüz köpeğin adı Venüs. Akıbeti bilinmiyordu, 1 saat öncesine kadar. “Sahte veteriner hekim” tedavisi sonrasında öldüğünü ve şahıs tarafından bir tıbbi atık aracına atıldığını biraz önce öğrendim. Gelin detayları anlatayım… Zülâl Kalkandelen Ⓥ 🐑’in Cumhuriyet gazetesindeki yazısı başta olmak üzere daha önce medyaya belli ölçüde yansımış bir olaydan bahsediyorum. Yazının linki: 📌Veteriner hekim olmadığı halde yaralı/hasta hayvanları tedaviye alan, ameliyatlar yapan, birçok canın hayatını kaybettiği “Hüseyin Şahin” dosyasını açıyorum. Mağdurlar bana ulaştı. Onlarca video, yazışma, dekont elimde. Konuyu araştırmaya başladım. Elbette iddiaların odağındaki Hüseyin Bey’e de ulaştım ve açıklamasını haberin sonunda yayınlayacağım. İddialar korkunç! Mağdurların aktardığına göre; Hüseyin Şahin, veteriner hekim olmadığı halde İzmir’de bir çiftlikte(Guardia Turca de Smyrna) “tedavi” maksadıyla aldığı hayvanlara operasyon yapıyor, ameliyat ediyor, birçoğu yanlış müdahaleler dolayısıyla can veriyor. Ödemeleri ise IBAN hesabına alıyor. Üstelik şahıs, Urla’daki Guardia Turca de Smyrna adlı köpek üretim çiftliğinin resmi YouTube sitesinde “Veteriner hekimimiz” diye tanıtılıyor. Mağdurlardan biri Elif Melisa Hanım.(Elif Melisa Kıymık) Kalça çıkığı olan köpeği Venüs’ün tedavisi için(videoda paylaştım) Hüseyin Bey’e ulaşıyor. Köpek teslim ediliyor, ödeme yapılıyor fakat bir sonuç alınamıyor. İşin kötüsü, köpeğin akıbeti de belli değil. Elif Hanım bana “ölüsünü ya da dirisini istiyorum Venüs’ün” dedi. En azından sahte veteriner köpeği bir yere gömdüyse mezarını bilmek istiyordu. Ben şahsa ulaştım, birçok sorum oldu. Elbette Venüs’ü de sordum. Ve maalesef acı haberi Elif Hanım’a vermek zorunda kaldım. Venüs’ün cansız bedeni, bir tıbbi atık aracına atılmış. Hüseyin Bey “normalde teslim edecektim ama beni tehdit ettiler, polisi vs karıştırdılar ben de attım” diyor. Diğer mağdurların da kedilerinin “tedavi” süreciyle ilgili fotoğraflar, bilgiler elde ettim. Birçoğu yanlış müdahalelere bağlı gelişen komplikasyonlarla hayatını kaybetmiş. +++

Esref Larsen

137,175 просмотров • 1 год назад

Galatasaray'dan puan Almak istiyoruz maçta primde var Rasim Ozan Kütahyalı:Rıza Perçin Fenerbahçe'lidir 🗣Antalyaspor Başkanı Rıza Perçin: Şimdi bir şeyler söylemeye çalışayım. Şimdi geçen hafta tabii ki daha rahat bir Galatasaray'la oynamak isterdik. Şimdi bu hafta Galatasaray sonuç olarak şampiyon olmak isteyecek. Varını yoğunu ortaya koyacak. Bizim için de çok çok önemli bir maç. Tabii enseyi karartmıyoruz. Elimizden ne geliyorsa yapacağız. Oraya sonuç olarak kimin şampiyon olduğu... Ya da kim hangi nerede bizi ilgilendirmiyor, bizi kendi durumumuzu ilgilendiriyor. Antalyaspor'umuzu ligde bırakmak için, bir sonraki sezonda tekrar yeni sezonda ligimizi görmek için bizim şu anda bütün konsantrasyonumuz bu maçtan puan alabilmek. Tabii ki çok çok zor ama futbolda hiçbir zaman her şey mümkün olabiliyor ne kadar zor da olsa. Bir futbol şansı bizimle birlikte olursa niye olmasın? Sonraki hafta en azından oradan çıkarılabilecek bir puanla birlikte son haftaya biraz daha aydınlık olarak ve özgüvenli olarak girebiliriz. O yüzden tabii ki çok zor ama elimizden geleni yapacağız. İnşallah Rabbim de yardım ederse bir puan için oraya geleceğiz. 🗣Ertem Şener: Prim var mı Sayın Başkanım? 🗣Rıza Perçin: Bu da son zamanlarda malum bu prim oluyor. Yani kendi bir prim sistemimiz var. O maçın üzerinde değil de sonuç olarak kendi Antalyaspor için iyi olması gerektiği için bir prim sistemi belirleyeceğiz. İlla ki bir prim koyacağız oraya. 🗣Ertem Şener: Peki Sayın Başkanım ne kadar inanıyorsunuz? Yani çok zor çünkü hani koyun can derdinde kasap et derdinde. Galatasaray şampiyon olmak istiyor. Antalya Spor kümede kalmak istiyor. Yani yarım sıfır olsun bizim olsun denilebilecek bir maç Antalya Spor için. Bu konudaki yorumunuzu merak ediyorum. Çok zor, müthiş bir baskı. İnanılmaz bir baskı. Galatasaray maç başlar başlamaz büyük bir baskı kuracaktır. Zor gibi görünüyor aslında. Siz ne düşünüyorsunuz? 🗣Rıza Perçin: Şimdi aslında Bugün futbolcu arkadaşlarla da aynı şeyi konuştuk. Bu primin ziyadesinde yani artık bu saatten sonra prim dışında da çok önemli şeyler var. Yani futbolcu kardeşler de orada artık vitrinin de vitrini oluyor bu maçlar. Özellikle tüm Türkiye, tüm dünya sonuç olarak burada bir şampiyonluk mücadelesi var. Kimse Antalyasporu tabii ne durumdadır, şudur budur bakmaz ama... Biz tabii ki kendi koyun can derdinde önce bir canımızı kurtarmaya bakıyoruz. Ama futbolculuk arkadaşlarımız için de burası bir sonuç olarak bundan sonraki BK'lar için kendileri için bir vitrin olacak. Onları empoze etmeye çalışıyoruz. Hatırlatmaya çalışıyoruz. Zaten onu düşünüyorlar. Bu şekilde bir psikolojiyle oraya gelmeye çalışacağız. Tabii ki çok çok zor ama futbolda kesin diye bir şey yok. Küçücük de olsa bir şansınız var. Biz de bu şansı kullanmaya çalışacağız. 🗣Ertem Şener: Rıza Başkanım, Rasim Ozan'ın bir sorusu var. 🗣Rasim Ozan Kütahyalı: Sayın Rıza Başkan, çok başarılı bir turizmcidir. Ben kendisi tanımıyorum ama yaptıklarını biliyorum. İş hayatında başarılıdır. Bir de benim bildiğim, şimdi bu yüksel yıllarımın konuşulduğu için, Rıza Bey benim bildiğim kadarıyla Fenerbahçe'li. Yanılıyor muyum Rıza Başkan? Rıza Perçin: Yanılıyorsunuz. Değil mi? Şimdi maddi içerik konulara çok girmezsek. Bizim konsantrasyonumuz tamamen sürdü. İlker Yıldırım ve Asar Ali diye konuşulunca ben de bir şey yapmam. Ama hep burada Antalya Sporu esas küme düşmüş. Fenerbahçe düşecek bir şey yok. Antalya Sporu iki haftaya girelim. Sonra bu sezon ligde kaldıktan sonra Yeni sezonun planlamasını yapalım üzerine. 🗣Ertem Şener: Başkanım, başkanım ben topu alıyorum şimdi. Rasim, klasik Rasim Ozan Kütahyalı. Yani manasız bir şey yani. Abi adam diyor ki koyun can derdine kasap et derdine. 🗣Rıza Perçin: Bir şey söyleyeceğim. Sen şu anda Antalya Sporu'nun başkanı olsan. Rasim ben şöyle bir şey diyeyim o zaman kapatalım. Yok kapatmayalım başkanım. Yani ikinci şu anda ikincilik mücadelesi takımlardan Fenerbahçe ve Trabzon'a... Dolu dizgin giderken ilk çelmeyi takan da Antalya Spor. Doğru o da doğru. 🗣Ertem Şener: Bravo Rıza Başkan. Tebrik Rıza Perkin'e alkışlıyorum. Rıza Başkan. Fenerbahçe'li de olsa Antalya Spor. Abi Fenerbahçe'li değil ya yapmayın. Ya bir şey söyleyeceğim. Fenerbahçe'li değil. Bakın şu düşünceden kurtulalım. Abi şu düşünceden kurtulalım. Şu düşünceden kurtulalım. Rıza Başkan Antalyaspor'u yani küme düştü.

Galatasarayultrataraftar

98,320 просмотров • 3 месяцев назад

Hadi biraz sohbet edelim. Kripto dışında en çok keyif aldığım şeylerden biri olan kahvelerden bahsedeyim biraz. Yazının sonunda en az maliyetle en kaliteli kahveyi nasıl içebileceğinize dair bilgi de var. Kaydedin lazım olur. Başlıyoruz. 👇 Kahve dünyasında 3 nesil kahvecilik var. 👉 1. nesil kahveler sıcak suya atılan hazır granül kahveler hala satılsa da içmeyin,kahve aromalı kimyasal bunlar, zararlı ve eskide kaldı ama eskilerde pratikliğiyle kahvenin dünyada yayılmasını sağladı. 👉 2. nesil kahveler Starbucks gibi mekanların otomatik makinelerde yaptıkları kahveler. Vakti geçti, geçiyor. 👉 3. nesil kahveler notalarını ve mekanını bildiğin nitelikli kahveler. Bu gruptaki kahveleri içmek, böyle kahvecilere gitmek tavsiyemdir. (Esp. makinesinin süt çubuğunda süt bırakan kahvecilerden uzak durmak da gerekir, muhtemelen pistir. Bakteri üreteceği için süt artıklarının hemen temizlenmesi gerekir.) 3. nesil kahvelerle Espresso, Americano gibi sütsüz kahveleri kendime yapıyorum, Cafe Latte, Cappuccino gibi süt bazlıları da sevdiklerime yapıyorum. Tüm kahveler Espresso bazlı olduğu için Espresso yapabildiğiniz herhangi bir makinede Cafe Latte, Americano, Cappuccino, Cortado, Lungo, Ristretto vs vs filtre kahve hariç hemen her şeyi yapabilirsiniz. Ofis kullanımı hariç tek tuş makineleri önermiyorum. Damak zevkinizi köreltmeyin. İlla alacaksanız en ucuzunu alabilirsiniz. Hassas ve kaliteli tartı fantastik ve gereksiz kaçabilir ama bu işim olmazsa olmazı. Rastgele yaptığınız kahveyi tekrar yapmanız çok zor. Korkmayın. Sistemi bir kere kurunca sistem manuel olsa da kendiniz otomatikleşiyorsunuz. İyi bir öğütücü de şart. Ama tüm bunları isterseniz otomatik üst seviye ofis odaklı kahve makinelerinin maliyetini geçirmeden de kurabilirsiniz. Benimkiler de aşırı pahalı makineler değiller. Ne kadar üst seviyeye çıkarsanız alacağınız fayda o oranda artmıyor ve basamakları anlaya anlaya ve ihtiyaç varsa çıkmak daha mantıklı. %1’lik kahve lezzet artışı için mantıksız rakamlar vermeye gerek yok. 👉 Peki 3. nesil nitelikli kahveleri yapmaya ve içmeye başlayınca hayatımda neler değişti? Bir daha dışarıda kahve içemiyorsunuz, damak zevkiniz gelişiyor. Yanmış kahve getirmişlerse ilk tadımda anlıyorsunuz. Çünkü ilk başlarda siz de çok yaktığınız için direkt artık anlıyorsunuz. İçtiğiniz kahvelerde nitelik arıyorsunuz, boyutu önemli olmuyor aynen İtalya’daki gibi. 1882 yılında kurulmuş çok eski bir kahve salonuna gittim Milano’da. Herkes Espresso, Lungo veya en büyük boy olarak Cappuccino içiyordu. Amerikan tarzı büyük boy kahve içen yoktu. Ayrıca İtalya’da Black Coffee denen filtre kahveyi ben hiçbir yerde görmedim mesela. Ne mekanlarda var ne marketlerde. Filtre kahve içeceklere de V60 öneririm. Makinesiz filtre kahvenin muhtemelen en iyi hallerinden biri ve uygun fiyatlı. En kötü French Press yapın. Filtre kahve makineleri facia. Yakınından bile geçmeyin. Ofis kullanımlarında hız için tercih edilebilir en fazla. İçebiliyorsanız Espresso, içemiyorsanız uzun çekimi olan Lungo’yu öneririm, sabahları Americano’da güzel gidiyor ki zaten Espresso’nun su eklenmiş hali. Americano yaparken önce sıcak su koyun bardağa, üzerine Espresso çekin. Köpüklü ve çok daha lezzetli oluyor. Lungo ise Espresso yapılırken daha fazla su ile yapılmış hali. İtalya’da latte diyerek sipariş verirseniz süt geliyor. Çünkü latte süt demek. Cafe Latte demeniz lazım sütlü kahve içmek için. Kahve bir yolculuk ve son durağı biraz var biraz yok. Basınçsız porta filtreye geçip 2 kahveyi karıştırıp kendi özgün kahvenizi de üretebilirsiniz. Benim bir sonraki durağım bu. 🎁 En az maliyetle en nitelikli kahveyi içeyim diyenlere de kesinlikle Espresso’nun İtalya’dailk zamanlar yapıldığı moka potları öneririm. Hala İtalya’da moka potlar yaygın. 👉 Beğendiyseniz RT edebilirsiniz. Kaydedin sonra döner tekrar bu rehberi okursunuz.

Eren Caner

52,554 просмотров • 2 лет назад

İHH’dan Ayrıldım… Mayıs 2016 tarihinde İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Merkez Medya ve Sosyal Medya Birimi’nde muhabir olarak başlayan ve içerik üreticisi olarak devam eden profesyonel çalışma hayatım, bugün itibariyle son buldu. Elbette, karşılıklı anlayış çerçevesinde. Ve tabi gönül bağı devam Allah’ın izniyle. Aradan geçen 7,5 yıl şüphesiz bana çok büyük tecrübeler kazandırdı. Bir insan için en değerli yıllardır belki de 20 ila 30 yaş arası. Ve ben ömrümün en kıymetli yıllarının böylesi güzide bir kurumda geçmiş olmasından onur duyuyorum. Umarım hakkını verebilmişizdir bunca nimetin ve hizmet fırsatının… Onlarca coğrafyayı ziyaret etmek, oralarda yaşananları Türkiye ve dünya kamuoyu ile buluşturmak nasip oldu. Kah Srebrenitsa’da yumruklarımızı sıktık, kah Patani’deki yetimlerimizle hayatımızın belki de en mutlu günlerini geçirdik. Gittiğimiz her memleket, derin izler bıraktı yüreğimizde. Mesleki olarak kazandırdığı tecrübeleri saymak mümkün bile değil. Vakfa başlarken, benim için büyük müjde olan bu haberi takipçilerimle paylaşırken “Ümmete hizmet yolunda vites büyütüyoruz” iddiasında bulunmuştum. Öyle olmuş mudur gerçekten bunu tarih takdir edecek. Ama yazdığım her habere; basına servis ettiğim her bültene, fotoğrafını çektiğim her kareye, imza attığım her belgesele, klibe; inandım. İnandım da yaptım. Vicdan terazimde tarttım, maşeri vicdana sorgulattım ve öyle paylaştım kendi mecrasında. Bu nedenle ki bugün sonuna kadar huzurluyum ve hiçbir keşkem yok. Bir keşkem var aslında: İşi yapabilmenin heyecanı, sonuca bir an evvel ulaşabilmenin gayretiyle biraz yorduğum ve hatta belki de istemeden de olsa kırdığım abiler, arkadaşlar oldu; biliyorum. Ama eğer onlar da bu satırları okuyorlarsa şunu yürekten yazıyorum ki hiçbiri bir art niyetle değildi. Belki toyluk, belki biraz Karadenizlilik ve belki de biraz uzun yılların kurs ortamlarında geçmiş olmasından kaynaklıydı bu bilinçsiz yormalar. Onlar özellikle haklarını helal etsinler ve bana bunu aşabilmem için dua etsinler, ricamdır. Eksiğimin farkındayım, er ya da geç düzelteceğim inşallah. Son haftalarda yıllık izinlerimi kullanıyordum ve bu sürede vakıfta mesaimin geçtiği tüm abilerle - kardeşlerle helalleşmeye gayret ettim. Henüz görüşemediklerimiz var, onlarla da en kısa zamanda yapacağız inşallah. Tüm bunların her birine ve özellikle yakın çalışma arkadaşlarıma, abilerime sonsuz teşekkürlerimi burada sunmak istiyorum. Bir vakte kadar hiçbir akrabamın dahi olmadığı şu İstanbul’da bana aile oldular, baba oldular, öz abiden öte abilik yaptılar. Allah her birinden razı olsun, güzel işlerinde muvaffak eylesin. *** “Medya” meselesini belki de gereğinden fazla kafasına takmış birisiyim. Bu, yola çıktığımda da böyleydi aslında. Lakin kaçırdığım bir yer varmış. Bunu zamanla öğrendim: Ekonomik bağımsızlık olmadan medyada var olabilmek ve söz söyleyebilmek mümkün değilmiş. Aslında neredeyse tüm meslek dallarında dünya gidişatında böyle bir ivme var. Özel şirketler, devletlerden fazla söz sahibi olabiliyorlar yeni düzende artık. Bugün Selçuk Bayraktar’ı güçlü kılan en önemli şeyin de tam olarak bu olduğu kanaatindeyim. Kendileri de defaatle bunun altını çiziyorlar zaten. Eğer bu çaba, devletin kanatları altında ilerletilseydi bugünlere gelemeyecekti muhtemelen. Bürokratik engeller, değişen siyasi atmosfer vs. Dün, bakan olduğu için en önemli atılımlara imza atabilen adamlar bugün neredeler, hangi işle meşguller acep bir bakın. Ama Bayraktar Ailesi, kendi çizgilerini muhafaza ettikleri müddetçe bir ömür bu başarıyı sürdürebilecekler. Sürdürsünler de zaten, duamız o yönde… Demem o ki bu kurtlar sofrasında var olabilmek için önce mesleki birikim elde edilecek. Ardından da ekonomik bağımsızlık. Aslında bu yeni bir şey de değil. Bir arkadaşım bu meseleleri konuştuğumuz esnasında Ahi Teşkilatından bahsetti ve “Bu eskiden de böyleydi. Girerdin bir ustanın yanına çırak olur, işi öğrenir sonra müsadeni ister yoluna bakardın.” Kendisi farkında değildi belki de hatırlattığı bu hakikatin. Ama tam da duymam gereken zamanda gelmişti bana bu hatırlatma. Evet, meslekte 10 yılı devirdim ve artık sıra bu işin ekonomik tarafını halletmeye geldi. Ardından da sıra bu işin destanını yazmaya gelecek evelallah. Tabi, sizlerin bugüne kadar yanıbaşımda hissettiğim o eşsiz dualarıyla. Çünkü, Müslümanlar hala olması gereken düzeyde temsil edilemiyor henüz medyatik düzeyde. Çünkü, hala zalimler mazlum; mağdurlar yok sayılıyor bu kirli düzende… Bir de şu var: İstanbul’da yaşamak her geçen gün zorlaşıyor. Tıpkı diğer büyük devletlerin başkentlerinde olduğu gibi burada da hayata tutunmak, ekonomik olarak ayakta kalmak kolay olmayacak. Devlet, “Ben sana Anadolu’da da yol, hastane yaptım, İstanbul’da yaşamak zorsa oraya gidebilirsin” diyecek alttan alttan. Bunun için yöneticileri de suçlu bulamıyorum doğrusu. Aksini yapsalar akıntıya karşı kürek zorlamış olacaklar ki bugüne kadar deneyenlerin başaramadığı gibi onlar da başaramayacaklar. Öyle ise yeni hale karşı vaziyetimizi almak icap ediyor. Hem zaten rızkın onda 9’u ticarette değil miydi? Ya Allah… “Hak, haklının en mukaddes malıdır, vermezlerse alacaksın tamam mı?” diyen şaire verilmiş bir sözüm var. Yitik hazinemizi bulamazsam da yolunu gösterecek, ardımızdan gelen nesle medyanın, sinemanın neden önemsenmesi gerektiğini hatırlatacağım. Sancağımızı bizden çalanlar da böyle başlamışlardı işe bundan 150 yıl evvel. Gazetecilik faaliyetleri gömmüştü bu asil milleti diri diri toprağa. Bugün de bu cephede pek bir şey değişmedi. Adı gazete değil artık ama yol yöntem yine aynı. Adına medya demiş olalım bu düzenin. Hala bizden koparmaya devam ettikleri evlatlarımızı, memleketlerimizi, şehirlerimizi ve geleneklerimizi neyle kopartıyorlar, bir hatırlayalım isterseniz: Dizi, film, medya propagandası ve her ne halt yerse yesin asla dokunulmaması gereken gazeteciler… Hafızlığın ardından imamlık, müezzinlik, vaizlik, müftülük yolunu bırakıp bu alana yönelme saikim de buydu tam olarak zaten. Şimdi yeni bir heyecanla Besmelesini çekiyorum tüm bu niyetin. *** “Ne yapacaksın?” sorusuna cevaba gelelim şimdi: Vakfa girdiğimde yapabildiğim tek profesyonel şey haber yazabilmekti. Zamanla, medya ilişkilerinin nasıl kurulacağından tutun da fotoğraf - video çekmeye; bunların hangi bakış açısıyla elden geçmesi gerektiğine ve tüm bunları aynı anda kompleks bir şekilde nasıl yönetilebileceğine kadar birçok noktada kendimi geliştirme fırsatım oldu. Bugün geldiğim noktada sadece vakıftan değil, kamusal hayat denen mesaili hayattan da ayrılıyorum. Tabi büyük konuşmak da istemem lakin en azından bir müddet böyle deneyeceğim. Evet, şahıs şirketimi kurdum ve artık evden devam edeceğim rızkımı aramaya. Elbette bu bir risk. Maaşlı düzenden, düzensiz bir gelire geçmek çok kolay olmasa gerek. Ama kim dedi ki zaten risksiz başarı var? Bugüne kadar neyi başarmak nasip olduysa o korkularımın üzerine giderek oldu. Hatta en güçlü yanlarım da burası oldu hep: Acı acı, tırnaklarımla neyi kazandıysam o yaptı beni ben… Halihazırda dışarıdan destek olarak üstlendiğim işler var. Gün geliyor bu kurumların ya da kişilerin, fotoğraflarını çekiyorum. Gün geliyor, haberlerini yazıyorum, sosyal medyalarını yönetiyorum. Gün de geliyor belgesellerini, kliplerini, sosyal medya videolarını her şeyiyle birlikte yönetip bunun pazarlamasına gayret ediyorum. Eğer sizin de böyle bir ihtiyacınız varsa, bir vakfınız, bir Kuran Kursu’nuz, bir ticari işletmeniz ya da kendiniz için böyle bir ihtiyaç duyuyorsanız ve asgari müştereklerde buluşabiliyorsak size de bu noktada hizmet verebileceğimi buradan ilan etmek istiyorum. Bu işlerin de her birinin yine benim davama hizmet eden iş kalemleri olmasına gayret ediyorum. Bu benim bakmakla yükümlü olduğum eşimin ve Selimhan’ımın iaşesini temin için. Bunun dışında ekran yüzü olarak ama bir mecrada ama kendi oluşturmayı planladığım ortamda sözümü söylemem gerekiyor. Bu bir sac ayağıysa sadece tekniğini bilmek ya da sadece parasını kazanmak yetmiyor. Onun da arayışı içerisindeyim. Ama zorlamayacağım. Çünkü artık içimdeki deli kanı yenebilecek kadar büyüdüm. Biliyorum, nasipte varsa su akacak ve yolunu bulacak… Hem de hevesini ettiğimin de ötesinde! Adı lazım değil bir medya patronu, bugün değil çalışanlarına, eğitime gelen öğrencilerine bile hatırı sayılır bir maaş verebiliyor. Ne sebeple? Batıl davasına asker yetişsin için. Var mı Müslümanlar arasında böyle bir yapı, hem bunun heveskarlığını oluşturabilen ve hem de ödemesi gereken miktarı titremeden verebilen? Şimdi benim derdim de bu. Önce kendi iaşemi rayına oturtacağım. Ardından da ne tecrübem varsa ya da piyasada ne tecrübesi olan makul gazeteciler varsa her birinin bu aktarımı yapabilmesi için şu yeni şartlara göre bir sistem kurmaya gayret edeceğim. Gelen adamlar burada hem işi öğrenecekler hem iaşelerini temin edecekler. Oldum diyen de rahatlıkla piyasada kendi düzenini kurabilecek, ama Müslümanca! Allah’ım nasip et… Söz tükendi. Dualarınıza talibim. Rabb’im araç diye gördüklerimizi amaçlaştırmasın inşallah. Hepsinden öte bir kul olarak eksiklerimiz de çok. Her biri için ayrı ayrı dualarınıza tekraren talibim. Vesselam. | Temmuz, 2023

Bilal Gündoğdu

152,574 просмотров • 3 лет назад

(Beşiktaş Maçında oynayabilir) [Mert Hakan Yandaş Gerçekleri Detaylı Mahkeme] Helal Olsun Gökhan Dinç: Daha sonra artık Hakan Yandaş olacak. Hakan Yandaş bugün tahliye oldu. Fenerbahçe'nin kaptanı, Fenerbahçe'nin komutanı bugün tahliye oldu. Hatırlanacağı üzere Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu'ndan da kendisine ceza verilmediği için yani isterse Beşiktaş maçında Tedesco isterse kendisini Beşiktaş maçı kadrosuna yazabilecek gibi duruyor. Yani yazar mı yazmaz mı bilmiyorum. Ama türbündeki yerini alabilecek. Özgürlük önemlidir. Suçsuz yere yatan insanların Ceza, suçsuz yere ceza yatan insanların talihelerine hepimiz seviniriz. Gün gelir, ayarını bozduğun kantar, seni de tartar. İnsanlar ders almasını bilmeli. Yani ders almasını bilmeli. Kötü günler geçti, kötü günler geride kaldı diye tekrar eski kimliğine kavuşmamalı. Bunu neden söylüyorum? Mert Hakan Yandaş'ın, teşekkür ederim Sir Yellow Red, her zaman izlemek bir ayrıcalık. Cansın sevgili Yocan demiş, teşekkür ederim. Bu Mert Hakan Yandaş'ın çıktıktan sonraki sözleri diyor ki yorgunum biraz çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Camiamız kötü gün dostu olduğunu gösterdi. Tüm camiamıza yanımda olan herkese sonsuz teşekkürler. Bir an önce aileme kavuşmak ve bir an önce takıma dönüp katkı sağlamak istiyorum diyor. Ama Mert Hakan Yandaş'ın ifadeleri mahkemede verdiği ifadeler de gün yüzüne çıktı. Onlara da bir bakalım. Onlara da bir göz gezdirelim. Onları da bir... Verelim. O nerede acaba? O yok galiba. Sen bulursun bir yerden ya da benim sana attıklarımın içerisinden bir tanesini atarsın Bilal. Galatasaray'ı hedef alıyor. Mert Hakan Yanlaş hapisteyken Metehan Baltacı da onunla birlikte cezaevinde yatarken Mert Hakan Yanlaş genelde Galatasaray taraftarının çok sevdiği bir figür değildir. Cezaevinde ve oradan gönderdiği mektuplarda yakın ilişki kurduğu Metehan Baltıcı ile birlikte bir bakıyorsunuz ki bambaşka bir yere doğru evriliyor insanların duygusu. Cezaevinde kötü gün geçiren insanlara en önemli desteği kuşkusuz Galatasaray taraftarı Mert Hakan Yandaş'a vermişti ve onun özgürlüğüne kavuşmasını istediğini dile getirmişti. Ama o Mert Hakan Yandaş o günlerde destek olduğu ve paylaşımda bulunduğu ve aynı zamanda destek gösterdiği için teşekkür ettiği Galatasaray taraftarını bugün hedefe koydu. Ve mahkemede bizlere yansıyan, medyaya yansıyan, sosyal medyaya yansıyan ifadeleri şöyle. Öncelikle üstüme atılı suçların hiçbirini kabul etmiyorum. Kimseye bahis oynatmadım. Hayatım boyunca bahis sitesi üyeliğim yoktur. Fenerbahçe'yi ne kadar sevdiğimi ve Fenerbahçe'ye zarar vermeyeceğimi bilmenizi isterim. Tercihimi Fenerbahçe'den kullandığım için itibar suikastı yapıldığını söylemek isterim. Gizlilik vardı ama dosyam sayfa sayfa parça parça paylaşılarak çarptırıldı. Bir maçtan sonra verdiğim röportajın bedelini ödediğimi düşünüyorum. O maçı herkes biliyor. Şimdi Mert Hakan Yandaş senin kötü gününde yanında olan rakip camia Galatasaray taraftarı bugün senin bu sözlerinden sonra Pişmanlık duyuyor o günkü açıklamalarından. Şimdi bunu şöyle değerlendir. Gerçekten ayıp ya. Ya sana destek olmuşlar. Sen hala eski dosyaları açıp işte mahkemede çıkacaksın biliyorsun. Serbest kalacaksın belli. Çünkü orada Ali Koç gelmiş. Saadettin Saran gelmiş. Dünya kadar yönetici gelmiş. Orada bir gözde gösterisi yapılıyor. Futbolcular geliyor. Tedesco geliyor. Tek kelime yabancı. Türkçe anlamayan insanlar mahkeme salonunda gelmiş geçmiş gelecek aktif yöneticilerin hepsi salonda. Belli ve onların da orada olmasından sebep belli ki sen Galatasaray camiası, sen Fenerbahçe'yi tercih falan etmedin. Sen Galatasaray'dan istediğin parayı Galatasaray yöneticileri verseydi sen bugün Galatasaray'da bile oynayamazdın ama o gün Galatasaray'da oynayacaktın. Galatasaray'da transfer olacaktın ve Galatasaray'a transferin sonrasında kötü performansı sebebiyle muhtemelen kümede kalma takımlarından bir tanesine kiralık olarak gidecektin. Şimdi dolayısıyla yani elma ile armutları karıştırmayalım.

Galatasarayultrataraftar

20,329 просмотров • 5 месяцев назад

📌BAŞKAN ALİ KOÇ: “BU SEÇİM ÖNCESİ YAPILMIŞ BİR OPERASYONDUR!” Ali Koç, C. Alanyaspor maçı sonrası basın mensuplarına açıklama yaptı. 💥 “BENİM KALBİM BU VÜCUTTA ATTIĞI MÜDDETÇE…” “Pazar günü seçim var. Sadece şunu size ifade etmek istiyorum. Bu seçim öncesi yapılmış bir operasyondur. Kimse bana digital atamaydı filan hikayesini anlatmasın. Zaten federasyondaki herkes de digital atama filan olmadığını gayet iyi biliyorlar. Bile-bile, isteye-isteye, buraya en son atanacak bir hakemi Galatasaray nick name’i ile eğitim programına katılacak kadar yüzsüz birini buraya atamak seçim öncesi zaten pazar günkü maçtan sonra böyle bir şey bekliyorduk. Bizim seçimimize bir operasyondur. Yalnız olay bu hakemler değil. Bu hakemlerin ne olduğu, bu iki hakemin de ne olduğu Fenerbahçeliler tarafından gayet iyi bilinir. Şimdi buradan açık açık Türkiye’ye sesleniyorum. Benim kalbim bu vücutta attığı müddetçe Sn. Ferhat Gündoğdu’nun ne olduğunu, kim olduğunu, neyi temsil ettiğini öyle ya da böyle tüm ülke görecek. Çünkü bu iş böyle olmaz. 💥“BUNU BURAYA YOLLAYAN KİŞİ BU İŞİN SORUMLUSUDUR” Sn. Federasyon Başkanı ne dedi: ‘VAR hakeminin hata yapmasını kabul edemem.’ Biraz bekledik. Sizin temsil ettiğiniz kanallarda bu konu nasıl yorumlanıyor, nasıl ele alınıyor diye. Ve çok enderdir bir pozisyonda iki penaltı pozisyonun aynı anda olması. Burada böyle bir pozisyon yaşandı. Hangi otoriteye sorarsan sor, ‘Ya iki penaltı var’ diyor, ‘ya iki pozisyondan biri kesin penaltı’ diyor. Şaka gibi. Uzatmalar zaten iki dakika oynandı. VAR’a gidecekmiş gibi dinledi. Sonra da maçı bitirdi. Bunu buraya yollayan kişi bu işin sorumlusudur. 💥“FENERBAHÇE SEÇİMLERİNE BİR OPERASYONDUR, BİR MÜDAHALEDİR” Sn. Başkan size sesleniyorum: ‘Siz dediniz ki, ‘VAR hakemi hata ya-pa-maz.’ Tavrınızı bekliyoruz. Türk futbolunun selameti için MHK hakeminizin, başkanınızın kim olduğunu, ne olduğunu lütfen ve lütfen kulak verin. Bütün Ankara bu konuyu, bu kişiyi konuşuyor. Siz niye kulak vermiyorsunuz? Etraflıca niye araştırmıyorsunuz? Zaten hakemlik kariyeri açısından MHK Başkanlığı yapabilecek bir sicile de sahip olmayan bir insanı… Geçen sefer atadılar, arkasına birini koydular. Ahmet Şahin diye. Esas oydu. Hala akıl hocası o ve birkaç kişi daha. Buraya bu hakemin seçim öncesi atanması Fenerbahçe seçimlerine bir operasyondur, bir müdahaledir. 💥“BİZ ÖYLE YA DA BÖYLE ŞAMPİYON OLACAĞIZ” Biz öyle ya da böyle şampiyon olacağız. Bugün çok mu iyi oynadık, hayır. Beraberliği hak ettik mi, kesinlikle hayır. Bir penaltı kaçırdık. Saçma sapan bir gol yedik. Kalecilerin kaderinde bu vardır ama en kritik yerde geldi. 3-0, 5-0, 4-1 iken gelse bir şey olmaz. Tamam ama o demek değildir ki iki bir değil, iki pozisyonda aynı anda bir kornerde penaltıyı VAR’ın çağırmaması, hakemin gördüğünü çalmaması, VAR’ın da onu çağırmaması olacak iş değil. Bu adamlar buraya bir vazife için geldiler. Vazifelerini yerine getirdiler. 💥“BU ZİHNİYET 100 MİLYONLARCA EURO HARCANAN TÜRK FUTBOLUNUN BAŞINDA OLAMAZ, OLMAMALI!” Geçen hafta burada bir derbi maçı oynandı. Çizgiyi geçen topta golümüz verilmedi. Kırmızı kart verilmesi gereken pozisyon VAR’dan verildi. Orta saha hakemi vermedi. Rakibimizin attığı golün gol olduğunu iddia ediyor. Fenerbahçe’nin çizgiyi geçen golü neredeyse hiç konuşulmuyor. Yapı-yapı derken bunları boşuna söylemiyoruz. İnanın sezonun başındaki bu durumlar aslında sezon sonundaki sıralamayı belirleyen ana unsurların başında geliyor ama şunu söyleyeyim; bu işin intikamı olacaktır. Böyle iki tane hakem yollayıp bize operasyon çekip seçimleri etkilemek için veya pazar günü çok baskı yedik, Fenerbahçe’ye kıyak yaptık gibi gözüküyor. Medyada böyle hava yaratılıyor ya medyada onun için bu sefer de tam tersini yapalım. Bu zihniyet 100 milyonlarca Euro harcanan Türk futbolunun başında olamaz. 💥FEDERASYON BAŞKANINA ÇAĞRI! Sn. Başkana bir kez daha sesleniyorum.Türk futbolu paydaşları tarafından iyi niyetinizden şüphe edilmesini istemiyorsanız, bu konuya derinlemesine bakmanız gerekiyor.

fenertalks

15,564 просмотров • 11 месяцев назад

Ünlü oyuncu Deniz Durmaz sekiz yıl sonra uçağa binince duygusal anlar yaşadı: "Panik atak hastasıyım ama bu korkumu sonunda yenmeyi başardım!" 🔹 8 sene sonra uçağa bindim mi? İndim mi? 🔹 İtiraf ediyorum tam 8 senedir uçağa binmeyen, havalimanına gidip bilet alıp sonra oradan kaçmış bir anksiyete hastasıyım. 🔹 Şimdi geldik bu yaşanan olaya. 🔹 Uzun zaman sonra en büyük korkumu aşmak istedim. Kendime hala inanmasam da. 🔹 Tatillere yıllarca otobüslerle ve arabalarla gitsem de. 🔹 Bu arada tabii ki milyonlarca fırsatı da kaçırmış oldum. 🔹 Biri de çıkıp Gel buraya gidiyoruz demedi. 🔹 Zaten şu ana kadar hayatımda olanlar panik atağımı da pek sallamadı. 🔹 İlk defa bir arkadaşım Ben yanındayım, yapıyoruz dedi. 🔹 İlk adımımız Antalya. 1 saatlik uçuş. 🔹 Benim için imkansız. Ama yorulmuşum tabii anksiyeteden ve ataklardan. 🔹 E tamam dedim de. Başladı yine çarpıntılar. 🔹 Önce Güniz'i aradım hemen. Terapistim. 🔹 Hiç bu konuya girmemişiz. İlişkileri konuşmaktan bana fırsat kalmamış şimdiye kadar. 🔹 Hatta önemsememişim kendimi. 🔹 Bir seans yaptık binmeden önce. Tam 4 saat sürdü. 🔹 Biraz hücum etti bana sanırım. 🔹 Havalimanına gidecek otobüse bindim ama pek de binmek istemedim anladığın kadarıyla. 🔹 İlk defa İstanbul Havalimanı'nı görüyorum. 🔹 Erken gitmemi ve burada biraz zaman geçirmemi söyledi. 🔹 Tam bir şeyler ilgimi çekiyorken bir anda o duygu yine gelip yakalıyor ve ben ortamda totem yapmaya başladım. 🔹 Bildiğim bir şey var, bine de bilirim binmeye de bilirim. Kontrol bende. 🔹 Evet burada bir şeyler yemem gerektiği söylendi. 🔹 Fakat ben yerken yine hala uçağa nasıl bineceğimi düşünüyorum. 🔹 Bildiğim bütün tuşlara basmaya devam ediyorum ve zaman yaklaştı. 🔹 8 sene sonra yine aynı yerdeyim. 🔹 Devamı Part 2'de 🔹 8 sene sonra uçağa bindim.. Anksiyetem nasıl başrol oluyor izle.. 🔹 Birazdan anksiyete tutacak.. 🔹 Ay! Geldi o sesler. 🔹 Monopoly bile durduramadı olacakları. Sultanahmet alıyorum. 🔹 İlk 4 dakika önemli bide son 8 dediklerinde ben. 🔹 Panikleyip hostesi çağırdım, Az kaldı dedi. 🔹 Pilot 19.00'da varacağız dedi. Hostes 20 dakikaya oradayız demişti.. 🔹 19.00 nasıl ya? 🔹 Hani 20 dakikaydı? 🔹 Noluyo sana? (Gizem tuhaf hareketler yapıyor) 🔹 Niye 19.00 dedi? 🔹 Normal gidiyorum. Konuşmasa iyiydim ya. 🔹 19.00 ama. 🔹 Buzum nerede? 🔹 Noluyooo? 🔹 Kaç dakika? 🔹 Neyy? Senin adın neydi? Kerim. Kerim senden bekliyorum.. Yere değiyor teker demeni.. 🔹 Kerim: Sayalım mı? Geriye... 3.. 2.. 1.. 🔹 Yere ya... Yere değiyoruz... Yere değeceğiz, sakin ol. Yere değiyoruz. 🔹 9.. 9.. 🔹 Duygusal anlar... 🔹 Gizem: Yaptın.. 🔹 Gizem: Başardın... 🔹 Kerim: Deniz tebrikler.. 🔹 Atak anında yanıma gelen sevgili host ve güzel sözleri. Çok iyi devam ettiniz, tebrik ediyorum. 🔹 Ben kendime izleyip övünüyorum. Çok sağ olun, teşekkürler.

Netlog Medya

30,142 просмотров • 1 месяц назад

📢SESLİ ANLATIM: 🚨HAYVANLARIN YARADILIŞ HAKİKATİ NEDİR? 🚨İFRİTLER NEDEN SİLÜET OLARAK HAYVAN ŞEKLİNDEDİR? Hal ilmi üzerine hocamızla istişare ettiğimizde; İnsanlardan ve cinlerden çok önce hayvanların yaratıldığı, ancak o zamanlarda bu günkü gibi et bedenlerinin olmadığı anlatıldı Bizim alemimizde melekler, hayvanlar, cinniler, insanlar ve yecüc mecüc olmak üzere beş çeşit mahlukat var. Tayyi mekan veya astral seyahat yapılıp biraz geriye gidildiğinde cinnilerle bir takım garip şekillerin, hayvanların savaştığı görüldü. Biraz daha ileri gidildiğinde; çok daha farklı olan hayvanlar var. Uçan, ağzından ateş çıkaran ejderhalar filan var. Evet bunlar gerçek, var. Dünyevi olarak da fosilleri incelediğinizde bu zaten teyit edilebilir. Bugünkü hayvanların bazısı bize yardımcı oluyor, bazısı saldırıyor. Yılan sokmaya çalışıyor, köpek bizi korumaya çalışıyor. Nasıl oluyor yani? Hepsi hizmet için sunulduysa o zaman bize saldıran hayvanlar niye var? Hepsinin bir insan oğlunu görünce "hazır ol" da beklemesi gerekmiyor mu? Gibi birçok beyin yakan sorularımız var. Astral yolculuk esnasında görülen bazı konuları anlatmak istiyoruz. Hayvanlar ve hayvanların yaratılış özellikleri hakkında bilgi sahibi olmaya çalışıyoruz, gayret ediyoruz. Bir kaynak da olmadığı için hal ilmi ile birlikte yolculuk yapıyoruz. Asıl konuya başlayalım: Cinlerden önce bir hayvanlar alemi olduğunu düşünün. Cinler yok, insanlar yok. Şu an bildiğimiz hayvan şekillerinde yaratılmış ama vücutları şimdiki gibi et değil. Suretleri şu anda gördüğünüz hayvan suretinde Kendi çeşitlerine göre birbirlerine üstünlük kurmaya çalışıyorlar Güçlü olan zayıfı eziyor. İçlerinde imanlısı var, imansızı var. Bugünkü cinler ya da insanlar nasılsa onlar da aynı şekilde. Uzun bir yaşam neticesi sonucunda cinler yaratılıyor. Rabbimiz cinleri yaratıyor ve hayvanlara üstün, halife olarak gönderiyor. Bu arada cinler yaratıldığında cinlerin vücuduyla hayvanların yani bize göre şu anda hayvan dediklerimizin vücutları aynı değil. Nasıl ki cinler bizim vücudumuza girebiliyorsa, hayvanların vücudu da cinlerin vücuduna girebiliyor o dönem. Bizim şu andaki gözümüze göre düşünmeyin. İnsan boyutundan değil Cinni boyutundan geriye bakın. İnsan boyutundan baktığınızda cinnileri göremiyorsunuz. Cinni boyutundan geriye baktığınızda şu andaki biz gibi onlar da o hayvanları göremiyorlar. Cinler yaratılmadan önce öyle bir durum yok çünkü hepsi birbirini görüyorlar İçinde imanlı olan, imansız olanlar var. Rabbimizin dini tek olduğu için Onlara bildirilen emirler de bizdeki gibi aynı fakat onlara bildirim şekli olarak yine kendi cinslerinden uyarıcı olarak gelenler var. Bize Efendimiz Aleyhisselam geldi, peygamberler geldi. Cinlerden de peygamberler geldi fakat gelen uyarıcılar herkesin kendi cinsinden geldi. Efendimiz Aleyhisselam bir kere geldi, ahir zamanda geldi. Bu şekilde düşünmeyin. İlk gelen insan sorumluydu, ilk gelen cinni de sorumluydu, tebliğciydi. Fakat cinler ve daha insanlar yokken hayvanların olduğu zaman da her çeşitten yaratılanlar varmış. Adem babamız gibi tek olarak değil. Her çeşidin bir başlangıcı yaratılmış ve her nesil çoğaldıktan sonra, kendi aralarında ciddi savaşlar olmuş. Yani şu andakinden daha karmaşık -Şu anda en azından insanlar, cinniler tek tip. Cinniler geldikten sonra bunlar cinnilerin aynı şekilde üstünlüğünü kabul etmemişler. Zaman içerisinde cinnilerin içine girerek hani nasıl cinniler, musallatlar insanların içine girebiliyor, hakimiyet altına alabiliyor Benzer şekilde onlar da cinnileri kontrol altına almışlar. Tabi bunu dünyamız olarak düşünmeyin. Başka gezegenlerde, galaksilerde de yaşandığını düşünün. Şu andaki hayvan yapısına göre de odaklanırsanız yine işin içinden çıkamazsınız. Daha bildiğiniz et bedeni yok. Zaman içinde bu “hayvanlar” cinnilerin içine girerek cinnilerin de inançlarını bozuyorlar ve zamanla vücut yapıları da o hayvanların şekillerine giriyor. Onun içindir ki ifritler değişik hayvan şekillerinde, en azgınları da yılan şeklindedir. O hayvanların zamanında yılanlar en azılılarıydı. Azılıları haline geliyor. Kime karşı? Bize göre kedi, köpek veya diğer canlılara karşı Bugünkü insanlara saldıranlarla, insanlara faydalı olanların ayrımı orada da aynı. İyi ve kötü olanlar Yani imanlılar ve imansızlar Hayvanlar, cinni ırkı bozuyor ve başka gezegenlere de gidebiliyorlar. Cinnilerin büyük bir kısmı hayvan şeklinde görünmeye başlıyor çünkü içlerine giriyorlar. İçlerine girince onların kimyasını, yapısını değiştiriyor. Bugün de bazı insanlar var ya cinnilere benzer. Yüzlerinde nur yoktur, içgüdüsel, hayvansı özellikler vardır kimi insanlarda. İşte bu hayvansı özellikler cinlere de aynı şekilde geçmiştir. Onlar da hayvansı özellikler göstermeye başlamıştır, nefislerini azdırmıştır. İnsanlar halife olarak yaratılınca bu sefer bunlar yine Rabbimize karşı çıkmıştır. Hayvanlara biz bugün hayvan diyoruz ama o zaman ki isimleri değişikti. İşte o karşı çıkmalarında onlara üstün olduğu için üstünlüğünü kaybetmek istememişlerdir. Ama ; İşledikleri günahlar ve yaptıklarından dolayı da artık Allah’u Teâlâ onların üzerine yeni bir ırk getirmiştir. Bu gelen ırk insanoğludur ve insanoğluna itaat etmemiştir. Bunlar hayvanlardan cinlere, cinlerle birleşerek de bugün insanlara musallat olmaktadır. "Hayvanların bugün et bedenleri var. O zaman ki eğer cinnilerin vücuduna girebiliyorlarsa nasıl bunlara hayvan diyemeyiz" diye sorduğumuzda; "Hayvan bugünkü adlandırmasıdır. Topraktan yaratıldınız, toprağın bir parçasından da hayvanlar yaratıldı" denildi. Cinnilerin içine girdiklerinde cinnilerin yecüc mecücü oluyorlar, şekil değiştiriyorlar. Yani iki ırk birleşiyor. Yine ölüyorlar ama o soy melez olarak devam ediyor. Bu "hayvanlar" içinde zamanında köpek tipli olanlar hala gelip insanlara yardımcı olan, insan nesline itaat edenler. İnsanlara ve cinlere saldıranlar ise o zamanda cinlerin sonra da insanların üstünlüğünü kabul etmeyenlermiş. İnsan yaratılmadan önce hayvanlar ve cinniler aralarında şu anda ki cinni ve insanlar gibi mücadeleler vardı Bir de insan ırkı üzerine gelince, hayvanlarla cinnilerin birleşmesinden oluşan yecüc mecücler insanla da birleşerek hayvani özellikler gösteren üçlü bir ırk oluşturdu Allah dostları anlatmıştır. ”Her şeyi yiyip bitirecekler”Bu hayvani özellikleri anlatılır. Bu hayvani özellikler o hayvanların yaratılışından gelip cinnilerle birleşip, döllenerek ortalama bir ırk oluşturup, o ırkın da gelip insanla birleşerek birlikte ırk oluşturması ile olur Yani yecüc mecüc sadece cinni ile insanın birleşimi değil. Hayvanla birleşen cinni ara bir ırk ve o ara ırkın da gelip yine insanla birleşmesiyle oluşuyor. Şöyle düşünün; Hayvandı, ifritler cinniler ile birleşti. Birleşmeden bir ara ırk çıktı. O ara ırk topraktan yaratılmış olan insanla da birleşince yine topraktan yaratılma özelliğini de alarak farklı bir özellik sağlamış oldu. Yani hem hayvanların özellikleri, hem de cinnilerin özellikleri var Çok hızlı hareket etmeleri ve farklı özellikleri var. Bir de üstüne cinni ifritler insanlarla birleştiğinde -ki ilk baştan beri istedikleri bu- Ne oluyor? Kendi ara ırkları devam ediyor. -Bugün nefsi biz hayvani iç güdülerle anlatıyoruz, bakın aslında olanın ve söylediğimizin farkında değiliz Hayvani o istekler, hayvanlardan cinlere, cinlerle birleşerek bize geçtiğini anlatıyor. Çok iyi düşünün. Yani burada "bunu kabul etmiyorum. Bu Hazreti Kur'an’da nerede var? Buna delil getirin" demeden önce bir düşünün. En azından bu anlatılanların olabilirliği, doğru olma imkânı var mı, yok mu? Sohbetin sesli anlatımı aşağıdadır.

Synergy Kendiyas

11,152 просмотров • 11 месяцев назад

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanist(Rojava)

117,907 просмотров • 7 месяцев назад

Fransa'nın Pasifik'teki sömürgesi Yeni Kaledonya'da işler karıştı. Yeni Kaledonya, aslında resmi olarak sömürge değil zira hiçbir sömürge resmen sömürge değildir. Ya kolonidir, ya "deniz aşırı topraktır" ya özerk bölgedir ya da "Tam bağımsız, faizleri tavan ama parası çöp" bir ülkedir. İşte Yeni Kaledonya bu en sondaki fenafillah mertebesine henüz ulaşamamış olan "Deniz aşırı özel bölge" sıfatında bir ülkedir. Biraz tanıyalım ve meseleler ne durumda ve ne şekilde seyredecek öngörülerimizi ve yarısı ciddi yarısı hikaye bir floodu paylaşalım. Yeni Kaledonya, 18.000 km2 bir alana sahip ve Pasifik'te bu boyutta adalar azdır. Genellikle Avustralya ve ABD arasındaki bu sahada ufak adalar vardır ve çoğunda da insan yaşamaz zira yaşamaya elverişli değildir. Bu sebepten Fransa, buralardaki adaların bir kısmını nükleer deneylerde kullanmıştır. Kaledonya'yı ise deyimi yerinde ise özel tutmuş, hiçbir nükleer deneme yapmamış, hiçbir nüklleer çöpü göndermemişlerdir. Bu ise Kaledonya'daki yerlilerin değil, orada sayıları hayli önemli derecedeki (%27) fransız kolonistlerin yüzü suyu hürmetinedir. Buradaki Fransız kolonistler, Bankaların ana çalışanları, müdürleri, burada bulunan ordunun subayları, kolluk kuvvetleri, üniversitelerdeki akademisyenlerin çoğunluğunu oluşturan gruptur. Esasen bu saydığım ve toplumun kaymağını oluşturan kısım da bu %27'nin tamamıdır. Halkın etnik çoğunluğunu oluşturan ana grup ise %40 ile Kanak yerlileridir. %40 neden çoğunluk? Derseniz, etnik çoğunluktan bahsederken eğer çok etnisiteli bir ülkede sizden daha kalabalık yüzdeye sahip olan yoksa siz %20 ile bile çoğunluk olabilirsiniz. Etnik çoğunluk demek nüfusun çoğunluğu demek değildir. Hele Kıbrıs'ın iki katı kadar büyük bir adada 270 bin nüfus, gayet az bir nüfustur ve bu kadar geniş bir adada egemen olup buradan Fransız ordusunu kovmak için km2'ye en az 100 kişilik bir nüfus yoğunluğu ve genel toplamda %60'lık bir etnik çoğunlukları olmalıdır. Şu andaki durumla sadece dünya çapında haber olurlar. Daha fazlası değil. %40'lık Kanakları takip eden %8 ve diğer %1-2-3'lük pasifik yerlileri ise bu nüfus yoğunluğu düşük adalarda egemen olacak profili sunmuyor. Zira bu iklimlerde böyle ciddi bağımsızlık savaşları nadiren olur ve istisnalar (Timor ayrılık savaşçıları gibi) Avrupa'nın desteklediği gruplar olmuştur. Yeni Kaledonya aslında kötü bir ekonomiye sahip değil. Ülkede çıkarılan nikel olduğu gibi Fransa'ya veya Çin'e gider. Fransa bunu ücretsiz alırken Çin'e gönderilenlerin parası da Kaledonya'nın %27'lik kesiminin cebine girer. Demir (1,39 Milyar Dolar), Nikel Cevheri (825 Milyon Dolar), Nikel Matlar (586 Milyon Dolar), Ham Nikel (13 Milyon Dolar) ve Uçaklar, Helikopterler ve/veya Uzay Araçları (7,23 Milyon Dolar), çoğunlukla Çin'e ihraç edilirken ki bu 1,79 Milyar Dolar eder, Güney Kore'ye (403 Milyon Dolar), Japonya'ya (334 Milyon Dolar), Tayvan'a (57,1 Milyon Dolar) ve İspanya'ya (51,4 Milyon Dolar) ihracatla Kaledonya aslında Türkiye'nin KKTC'de başaramadığı bir hikayenin başarılmış versiyonudur. Bu da Türkiye'ye ders olmalıdır zira KKTC'de daha fazlası olan doğal kaynaklara rağmen şu anda orada İsrail'e emlak satarak para kazanmaktan, kumarhane ve üniversite işletmekten başka bir ekonomi yoktur. Peki insan niçin ayaklanır? Kaledonya neden ayakta? Siz eğer etnik çoğunluğunu oluşturduğunuz ülkede hapishanelerdeki tüm mahkumların %92'sini oluştursanız, Kaledonya'da yaşayan Fransız ailelerde işsizlik %5 iken sizde %40 olsa ne derdiniz? Tabii ki hoşnutsuzluk duyardınız. İşte onlar da duyuyor. Aslında bu hoşnutsuzluk Kanaklarda hep vardı. Ülke, dünyanın en zengin 25 ülkesi arasında (ülke olmasa da) yer alsa da bu aslında bir istatistiki yanılgıdır zira coğrafyadaki yırtmaç ekolünü bilenler bizi anlayacaktır. İstatistik, yırtmaç gibidir. Göstermek istediğinizi gösterir, gizlemek istediğinizi gizler. Yeni Kaledonya'da varoşlarda yaşayanlar hep Kanak yerlileridir. Evsizler Kanak'tır. Refahtan pay alamayanlar da Kanaklardır. Nüfusları artanlar da Kanaklardır ama kapital yoksa artan nüfus zafer getirmez. Yeni Kaledonya'nın bağımsız olmak için sokaklara çıktığı bu günlerde bağımsızlıklarına kavuşmalarını pek ihtimal dahilinde görmüyorum. Toprak üzerindeki demografik hakimiyetleri, nüfus yoğunluğu azlığı gibi kriterlerle bakıldığında Fransız ordusunun ezip geçeceği bir gariban halktır bunlar. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Fransa'nın Rusya'ya karşı şahince çıkışlarına Rusya'nın bu bölgedeki bir cevabı olarak da yorumlayabiliriz ülkede olan olayları. Ancak bağımsızlık ve bağımsızlık hareketleri açısından ergenlik evresindedir bu bölge. Çünkü ateşli sokak protestoları ile başlayan hareketler, devlet kurumlarını ateşe vermek dışında bir yere varamaz. Ülkeye kaçakçılar tarafından sokulan silahlar da olmadığı için silahlı hareket çok kısıtlı kalacak ve bu da bölgedeki Fransız tugayı tarafından ezilerek etkisiz hale getirilecektir. Var sayalım bağımsız oldular yine de sömürü şekil değiştirip aynen devam edecektir. Zira bu tür ülkelerde fakir, bağımsız bile olsa zengin onu sonrasında yeniden köle etmeyi bilir. Yeryüzünde hiçbir fakir halk yoktur ki bağımsızlığını ve cehaletini aynı anda koruyabilsin. Bağımsız olan her fakir ülkenin cehaleti ile onu yeniden ve sürekli olarak ebediyen köle halinde tutabilirsin. Bu da nasıl olur? Bir bakalım. Yeni Kaledonya, sokak hareketleri, ateşli protestolar, kitlesel ayaklanma ve silahlı hareketle bağımsız oldu diyelim. Bir "milli liderleri" çıkara ve ülkeyi tıpkı şimdilerdeki Rwanda'nın idealist lideri Kagame gibi harika şekilde yönetir. Ne çıkarılan Nikel Fransa'ya gider ne de Çin ve Kore'ye satılan hammaddelerin parası Fransız bankalarına akar. Artık her şey Kaledonya içindir. Ülke kalkınır, milli bir ruh inşa edilir ama ondan sonra gelenler eski liderin mirasını eleştirip daha iyisini yapma iddiası ile ülkeye bir anda farklı bir kimlik verme yoluna giderler. Fakir ne kadar bağımsız olsa da cehaleti ile kendisini yeniden sömürge haline getirir kuralı daima işler. Fransa bir anda ülkenin liderine gaz verir ve ona "Gel seni Büyük Pasifik projesinin eş başkanı yapalım" der. Lider gazlanır ve hayalindeki Büyük Pasifik projesinin lideri olmak için boyundan büyük işlere kalkışır. Ordusunu sağa sola olmadık yerlere yollar ve bölgedeki istikrarın dibine dinamit koyar. Bu masraflı işler ekonomiyi sallarken milli gazla büyük katedraller inşa edilip birbirinden büyük Yeni kaledonya bayrakları dikilir. Maaşları ödemek için para basılırken karşılıksız paraya karşılık bulmak için ülkeye döviz gelmelidir ve bu döviz de Fransa'dan bulunur. Fransa ülkeye dövizi babasının hayrına vermeyecektir. Onu %25 faizi ile almak için verecektir. Dolayısıyla eskiden ülke zenginliklerinin %20'sini alan Fransa, bu kez de yine %20 almaya devam eder. Kalan %5 ise ülkenin başındaki "milli lider" veyahut Yeni Kaledonya'nın "dünya lideri" olan tasfiye memurunun hakkıdır. %5 tüm dünyada simsar hakkıdır. Halk ne alırsa bu %25 faizle cebindeki paranın her ay %25'ini sömürüye vermeye devam eder. Bu sömürüyle ne kadar çalışılsa da başkent Numea'daki insanın durumu asla düzelmez. Çalışanlardan daha da ucuza çalışması için ülkeye doldurulan Jawalı işçiler ucuz endüstri kollarında çalışırken liderin emriyle Kanak halkına ateş edecek bir emir kulu kitleyi de oluşturacaktır. Diğer yandan Yeni Kaledonya'nın bağımsız ve milli lideri, pasifiğin en büyük havalimanını yapmış ve bunu da paraları yurtdışında Fransız bankalarına yatıran işadamı arkadaşlarına paslamıştır bile. Havalimanının gelmeyen yolcuları için bile devlet kesesinden paralar ödenmeye devam edecektir. Görünürde havalimanı iş adamlarına ait olsa da Kaledonya liderinin oğlu oradaki en yağlı noktaları işletmektedir. Liderin oğlu, kızı, damadı ve yanında poz verdiği herkes bir yerlerin başındadır. Kızı veya oğlu da masum görünüşlü biri veya süzme saf biri de olabilir. Misal, bir yerlerinden hasta raporu alıp Yeni Kaledonya ordusunda askerliğe gitmeyip aynı hasta yerlerini kullanarak 5-6 çocuk yapmış olabilir. Sorun yoktur. Kanak yerlileri ölmek için hep hazırdır ve Büyük pasifik projesi için top yemi olmak sorun değildir. Tüm Kanak halkı bunu sorgulamaz zira halkın arasında arada bir mikrofon tutulan Fransa'da yaşayan gurbetçi Kanaklar sıklıkla milletin fukaralık acısını sulandırırlar. Bizim Fransa'da kurulu düzenimiz olmasa vallahi gelirdik yeğenim. Bak cennette yaşıyorsunuz, kıymetini bilin. Hem millet kafeteryalarda baksanıza Numea'da kafeler dopdolu madem para yok bu ülkede hiç kafeler dolu olur mu? Var ki harcıyorlar... kıymetini bilin milli liderinizin...! diyebilir. O esnada binlerce kişinin paylaştığı katolik inancın kardinali olan Kanak piskoposu lüks aracıyla sağda solda devlete itaat ve tasarruf konulu vaazlar vermektedir ve ülkenin çoğunda halkın Katolik inancına zerre kadar itimadı, güveni ve sempatisi kalmamıştır. Papaz-hatip okulu mezunları iyi görevler alırken Kanak gençlerine intihar ya da Fransa'ya gurbet seçeneği kalmıştır. Sorun değildir. Ne kadar kişi ülkeden giderse ülkedeki zenginlik o kadar az kimseye bölüneceği için kişi başına GSMH artacaktır. İnsanların büyük kısmı fakirliği de geçtik açlık sınırının altında yaşarken o esnada Kaledonya bilge lideri, dünya lideri veya Kaledonya başkanı ekstra tasarruf mesajları vermekte ve gerek kendisinin bin araçlık konvoyları gerekse eşinin lüks yaşamı gözden kaçmamaktadır. Ama sorun yoktur. Kaledonya'nın itibarı gereği Fransa'ya inat, Kaledonya lideri, Fransız cumhurbaşkanından daha iyi yaşamalıdır. Faizleri uçmuş, parası çöpten hallice olan, insanları sokakta gülümsemeden zombi gibi yürüyen ülkedeki Kanaklar da bu israf ekonomisi içerisinde katolik kardinalin de vaazlarında altını çizdiği gibi tasarruf etmeye yönlendirilir. Zenginliğin üzerinde oturan masum bir halkın bu yeni tasarruf paketleriyle, Muz yaprağı yalayıp manyok kemirmek veya Hindistan cevizi kabuğu dişlemek dışında yapacağı bir şey kalmamıştır. Artık öyle bir noktaya gelinir ki, birileri çıkıp, Fransa gelse keşke. Fransa bile bundan iyi yönetirdi diyecek kadar bağımsızlıktan, bayraktan ve Katoliklikten soğutulmuş ve cennet Yeni Kaledonya onlar için pasifik ortasında bir cehenneme dönüşmüştür. Ülkeyi kuran ilk idealist liderin inşa ettiği milli ruh böylece tüketilip hiç edilmiştir. Bu esnada, başlarda Fransa'nın gazıyla olmadık işler yapan, israf ekonomisiyle küçük ülkenin büyük ve sarsılmaz lideri yapılan yeni ulu lider ise senelerce bayraktarlığını yaptığı dini ve milli ruhun gazıyla artık kendisini daha fazla desteklemeyen Fransa'ya posta koyan açıklamalar yapar. Artık halkın hoşnutsuzluğu barizdir ve bir başka liderin geleceği de kesindir. Fransa'nın destekleri ile Kaledonya halkına alternatif gibi sunularak Numea belediye başkanlığını alan bir ittirme şahıs ile halkın hoşnutsuzluğu, Fransa'nın seçtiği bu yeni isme yönlendirilir. Bu esnada Yeni Kaledonya'nın ulu lideri, büyük başkanı senelerden beridir çoktan yurtdışına çıkarttığı yol ve havalimanlarınca akıtılan paralar ile muhalefeti de medyayı da kontrol etmeye çalışmaktadır. Trol orduları ve besleme kıtalar ile bir yanda ülkeyi senelerce yöneten ulu lider ve diğer yanda Fransa'nın seçtiği seçilmiş Numea belediye başkanının arkasında toplanmaya başlayan kitleler... halk burada tamamen etkisiz elemandır. Halkın dilinden anlayan, ona geleceği gösteren ufak milli partilere ise sandıkta köpek muamelesi çekildiği için halk da aslında sömürüye hazır ve başta belirttiğimiz cehaleti ile bağımsızlığını taşıma kabiliyetinden uzak ve tekrar tekrar sömürü olmaya namzet bir halktır. Fransa artık ülkeyi yöneten milli liderin döneminde de kar eden, ülkedeki karışıklıklarda da kar eden (paralar zaten Fransız bankalarındadır) ve bunu da kullanarak ulu lideri hizaya çeken ülkedir. Muhalefeti de kullanmakta, geleceğe yatırımı çoktan yapmaktadır. Bu esnada ulu lider de muhalefete bir jest yapıp gel Fransa'ya karşı birlik olalım ben iktidarı devrettiğimde beni ve avanemi yargılama benim başlattığım yatırımlara karşı devletin iptalini falan devreye sokma... iktidarı sana yavaş yavaş vereyim diyecektir. Zira bir saf oğul ve alsbergerli zehir gibi zeki ama asosyal damadın kendisini koruyacağından emin değildir. Çünkü liderin sadece bir oğlu ve bir damadı vardır. Bir rivayete göre bir diğer oğlu daha vardır ama aşırı asabi ve şiddet manyağı biri olduğu için kameralara çıkmaz işinde gücünde parasını kazanmaktadır.. (sonuçta hikaye ve faraziye yazıyoruz. Bob Ross gibi bu resme her saçmalığı ekleyebilirsiniz. Fırça sizin... dolayısıyla liderin metresleri, şusu busu her şeyi olabilir hatta kasetleri de) Nitekim bu görüşme sonrasında Yeni Kaledonya muhalefetinin de farklı olmadığı ve aslında hepsinin kuyruğundan Fransa'ya bağlı olduğu ortaya çıkacaktır. Ortaya çıkacak dedikse, de çoğu eğitimsiz ve sağ politikalarla devlet putuna tapmaya alıştırılmış Tropikal Kaledonya köylüsü ortaya çıkmış bir şeyi de anlama kabiliyetinde olmayacaktır. İşler böyle devam ederken Kanak yerlilerinin kaçının öldüğü, kaçının süründüğü önemli değildir. Numea'dan yola çıkan ve dünya ülkelerine gidip gelen gemilerde ne olduğu, ülkeye değil de kime ne zenginlikleri taşıdığını halk bilmeyecektir. Halk zaten ucuz palmiye yağı kuyruklarında liderlerine dua etmeye alıştırıldıkları için her sefalet içerisinde "vardır bir hikmet" diyerek hristiyan teolojisi gereği İncil'de yazdığı gibi "sana tokat atılırsa diğer yanağını uzat" demeye devam edecektir. Halkın kullanımına kapatılmış olan eski havalimanına da neyin girip çıktığı, o koca koca ambarlarda nelerin tutulduğunu halk yine bilmeyecektir ama artık avret mahalinde bir tek yaprak kalmış olan Kaledonya köylüsü, devasa Noumea havalimanına bakıp wargasm olacaklardır. Arada bakışlarını çevirdikleri devasa bayrak direklerine bakıp demlenecekleri, Okyanusunun dalgalarına, palmiye ağacının hışırtısına ölürüm Kaledonyam! şarkılarıyla kendilerini iyi hissedip yine WARgasm olacaklardır ve bu onların en temel hakkıdır. Komşu ülke FİJİ parayla oynarken Kanak ameleleri için ellerinde oynayacakları tek şey kalmıştır ama onda da fakirlik ve sefaletten dolayı mecal kalmamıştır. Zaten ülkeye doldurulan jawalı işçiler onların yerine de bunu hakkıyla yapmaktadır. Fransa'nın Büyük Pasifik projesi gazıyla girdikleri komşu adalardaki işgal ettikleri bölgeler ve oralardan gelen yerlilerin ise ülkedeki istilası bila istisna devam edecektir. Kanaklar için artık makul bir gelecek yoktur. Bağımsızlık akılsızlıkla birlikte gidecek bir kavram olmadığı için akıllanmadıkları ölçüde iyi de yaşayamayacaklarını öğrenene dek Kanaklara ne bağımsızlık ne de koloni hayatı yaramayacaktır. Artık Yeni Kaledonya'nın eski kralları veya kabile şeflerinin haşmetli savaş hikayelerini okumak, Diriliş Kaledonya, kuruluş Kaledonya, Büyük Pasifik Kaledonyası gibi filmleri izleyip en sonunda s...çış kaledonya gerçeğini tadacaklardır. İla nihaye, dünyanın bir yerinde bir Kanak okçusu ya da ciritçisinin fırlattığı ve madalya kazandığı başarılarla övünecek yahu en azından biz de büyük bir halkız diye teselli bulacaktır bu halklar... Dünyanın en rezil ülkelerinden gelen kimselerin caddelerinde insanını öldürdüğü Kaledonya yerlileri kendilerini önemli hissetmek için ya çocuklarını ya eşlerini dövecek ve travmatik bir halk olacaktır. Fakat eskiden ellerinde olan ve kendilerini %40'lık yekunu ile ülkedeki tüm etnik gruplardan da kalabalık yapan nüfus gücü de ellerinde değildir. Fakirlikleri sebebiyle üç kuruşa muhtaç olduklarından ülkelerinden mülk satın alıp yanına eşantiyon pasaport alan zengin ve şimarık FİJİ halkı, ta Fiji'deki sandıklardan Yeni Kaledonya'nın ulu lideri için oy vermektedir. Yeni Kaledonya lideri iktidardan düşmüş bile olsa bu sebepten Kaledonya anayasasının değiştirilmesini engelleyecek bir halk oyuna daima sahip olacaktır. Kanak yerlileri için artık yalayacak muz kabuğu ve kemirecek manyok da yoktur ve muhtemelen ülkelerine hakim olan laterit toprakları yiyecek ve ulu lidere katedrallerde dualar okuyup devletlerinin devamı için ekstra dualar edecek, inandıkları cenneti öbür dünyada göreceklerini sanacaklardır. Artık kurucu liderin hayatında inşa ettiği onca kurum 20-25 yıllık ulu lider iktidarında hovardaca tüketilmiş ve ülkenin kaderini kendi kaderine borçlarla ve elinde rehin tuttuğu ülke hazinesi ile bağlayan yüce liderden kurtarmak isteyen Kanak halkı yeni bir maceraya atılacaktır. Bu da kendilerini emanet edecekleri Noumea belediye başkanı şahsiyetten ve gelecekteki kayıtsız şartsız Fransa sömürüsünün devamından başka bir şey değildir. İşte Yeni Kaledonya'da olması muhtemel şeyleri gerçekle hiç alakası olmayan ve tamamen hayal ürünü, kurgu bir öngörüyle aktaralım dedik. Bunlar tabi kötü senaryo. Zaten böyle kötü bir senaryonun dünyanın hiçbir yerinde olması da söz konusu değildir. Burada yazılanlar da şu veya bu şekilde bir ülkede yaşanmamış ve hayal ürünü şeyler olduğu için bunları "darbı mesel" ve "faraziye" şeklinde ele aldık... Şimdi bu yazdıklarımızı okuyan sıradan bir Kanak bağımsızlık yanlısı bize "Yahu kardeşim sahi siz ne yaşadınız? Biz basit bir bağımsızlık istiyorduk" diyerek şaşırabilir ama biz yine de altındaki DeLorean ile Biff Tannen evreninden geçmişe gelen ve geleceği düzeltmeye çalışan Marty McFly gibi yazmış olalım da Kanaklara hayrımız dokunsun. Özetle, Yeni Kaledonya'da işler pis... Bağımsızlık denemeleri de uzun sürmeyecek. Bağımsız olsalar da daima bağımlı kalacaklar. Çare nedir? Derseniz, hasta olduğunu kabul etmeyen milletler için çare sadece bir hakarettir. Böyle büyük milletlere çare önerecek haddimiz yoktur. Kalplerimiz Yeni Kaledonya halkıyla beraber. :) Pasifiğinin dalgalarına ölürüm, Palmiye yaprağının hışırtısına ölürüm Yeni Kaledonyam!

🇹🇷🇳🇴Dr.Yüksel Hoš PhD🇧🇦

268,073 просмотров • 2 лет назад

İstanbul Sözleşmesinden Ayrılmak Yetmiyor ‼️ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ’ın imzasını taşıyan Cumhurbaşkanı Kararı ile İstanbul Sözleşmesi feshedilmiştir. Ancak sadece İstanbul Sözleşmesinden ayrılmak yetmez. Bu sözleşme kapsamında çıkarılan 6284 sayılı kanun da iptal edilmeli, bu kanun yerine Anadolu ve İslam kültürüne uygun bir kanun çıkarılmalıdır. Kadına şiddete karşı çözüm, Batı ’nın çürük medeniyetinde değil, kendi köklü medeniyetimizde, dinimizde aranmalıdır. İstanbul Sözleşmesinin feshiyle ilgili kararı görmek isteyenler, 20.03.2021 tarihli Resmi Gazete PDF dosyasında 268. Sayfaya bakabilirler Sadece 6284 sayılı kanunun iptali değil, Anadolu ve İslam Medeniyetine taban tabana zıt olan eşcinsellik yasaklanmalı, eşcinsel örgütlenmelerin faaliyetlerine son verilmelidir. Zinanın serbest olmasına dair kanun maddesi de iptal edilmelidir. Kadına karşı pozitif ayrımcılık saçmalığı sonlandırılmalıdır. Kadının beyanının esas kabul edilmesi saçmalığı sonlandırılmalıdır. Süresiz nafaka zulmü sonlandırılmalıdır. 18 yaş altı evlilik yaptıklarından dolayı hapislerde yatan ve karısı çocukları mağdur olan erkeklere af çıkarılmalı ve bu zulüm sonlandırılmalıdır. İstanbul Sözleşmesi iptal oldu. Buna gerçek Anadolu evlatları ve Müslümanlar olarak seviniyoruz. Peki ama İstanbul Sözleşmesi gereği çıkarılan kanunlar ne olacak ⁉️ Bu kanunlarında iptal olması gerekmiyor mu ⁉️ Ne yazık ki İstanbul Sözleşmesi kapsamında çıkarılan 6284 sayılı kanun ve kanuni düzenlemeler, Anayasamıza aykırı olmadığı gerekçesiyle halen yürürlükte olmaya devam edecektir. O zaman sormak lazım. Madem ki İstanbul Sözleşmesi kapsamında çıkarılan kanunlar, Anayasamıza aykırı değil, mademki kanunlar yürürlükte kalacak, o halde İstanbul Sözleşmesi neden iptal edildi ⁉️ İstanbul Sözleşmesinin gerektirdiği neredeyse bütün yasal düzenlemeler yapıldıktan sonra, kanunlar çıkarıldıktan sonra İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesi, ama öte yandan bu sözleşme kapsamında çıkarılan kanunlarda bir sakınca bulunmayıp yürürlükte kalmasının uygun görülmesi, milletin aklıyla alay etmek değil de nedir ⁉️ Zaten tüm mesele bu kanunlar değil miydi ⁉️ Bir an evvel kaldırılması gereken kanunlar ve projeler; 6284 sayılı kanun, eşcinselliğin örgütlenmesi serbest bırakan kanun, zinanın serbest olmasına dair kanun, cinsiyet eşitliği projesidir. Ayrıca eşi 18 yaşının altında iken evlenen erkeklerin tecavüzcü muamelesi görüp hapse atılmasına son verilmelidir. Bu şekilde hapse girenlere de af çıkarılmalıdır. 6284 sayılı kanun kaldırılmalı ve onun yerine Anadolu ve İslam kültürüne uygun kanun düzenlenip getirilmelidir. Aile müessesesinin maddi ve manevi olarak en sağlam temellerde devam etmesi, kadına şiddet ve kadın cinayetleri sorununun çözülmesi, kız ve erkek çocuklarına yapılan çeşitli zulümlerin ortadan kaldırılması için çözümü köklü medeniyetimizde aramalıyız, İslam dininde aramalıyız. Bütün sorunlara Batı ’da çare arama hastalığından kendimizi bir an evvel kurtarmalıyız. İstanbul Sözleşmesi kapsamında çıkarılan 6284 sayılı kanunun, aile içi şiddete veya kadına şiddete karşı hiçbir önleyiciliği olmadığı, aksine şiddetlerin daha da artmasına sebep olduğu, nice yuvaları yıktığı iyice tecrübe edilerek görülmüştür. Kadına karşı yapılan pozitif ayrımcılık, kadına karşı şiddete veya aile içi şiddete çözüm değildir. Bu saçmalık ancak kadın ve erkek arasında cinsiyet çatışmasına, cinsiyet ırkçılığına sebep olur. Bunun yerine çözüm yine köklü ve mücessem medeniyetimizde, dinimiz İslam’da aranmalıdır. Kadını korumak kisvesi altında kadına yapılan pozitif ayrımcılık sebebiyle nice erkekler hiçbir suçları olmadığı halde ciddi mağduriyetler yaşamışlardır. Kadını korumak için kadına pozitif ayrımcılık yapmak ve bu suretle ortalığı daha da karıştırmak yerine, adaleti tesis etmek amacıyla kadına şiddeti, aile içi şiddeti önleyecek caydırıcılıkta kanunlar çıkarılmalıdır. Ama maalesef ki İstanbul Sözleşmesinin akabinde çıkan 6218 sayılı kanun; kadına şiddeti önleyici caydırıcılıkta olmayıp, erkeği kadına şiddete tahrik etmektedir. Çünkü kanun, kadına yapılan en önemli pozitif ayrımcılık olan kadının beyanının esas kabul edilmesiyle, direk olarak sorgusuz ve sualsiz erkeği suçlu ilan etmekte ve cezalandırmaktadır. Süresiz nafaka zulmü ve kadının beyanının hiçbir delil aranmaksızın esas kabul edilmesi kanun maddeleri iptal edilmelidir. Erkeğin kaderi, bir kadının iki dudağının arasına bırakılmamalıdır. Delil olmaksızın yargılamanın ne İslam’da yeri vardır, ne de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesinde yeri vardır, ne de vicdanda yeri vardır. Erkeğin boşandıktan sonra kadına süresiz nafaka vermesi, akılla ve mantıkla bağdaşacak bir şey değildir ve erkeğe yapılan bir zulümdür. Belli şartlara göre boşandıktan sonra kadının bir süre eski eşinden nafaka alma hakkı elbette vardır. Ama erkeğin eski eşine ömür boyu nafaka vermesinin ne İslam da yeri vardır, ne de vicdanda yeri vardır. Kadın, kocası hakkında iftira attığı zaman adamcağızın savunma yapmasına bile fırsat verilmiyor. Direk olarak adama evden uzaklaştırma cezası uygulanıyor. Devlet, karı-koca arasındaki iletişim ile uzlaşma ortamını bu suretle iptal etmiş oluyor ve boşanmaları için, kadının bu boşanma sonrası süresiz olarak nafaka alması için gerekli yasal işlemleri devreye sokuyor. Halbuki karı-koca arasında her zaman anlaşmazlıklar olabilir, hatta şiddetli tartışmalar olabilir. Böyle bir durumda karı ve kocanın arasını bulmak, onları barıştırmak gerekir. Eğer boşanmalarını gerçekten gerektiren bir durum varsa da bunun için adil bir süreç yönetimi olmalıdır. Son çare boşanmak olmalıdır. Kadının iftira atıp atmadığı dahi belli olmadan, eşler arasındaki meselenin içeriği dahi belirsizken, kadının sözlerine hiç delil aramaksızın güvenip erkeğe zulüm etmek ne inanç bakımından ve ne de vicdan bakımından doğru bir iş değildir. Defaatle belirtiyorum ki Kadının beyanının esas kabul edilmesi, Birleşmiş Miller İnsan Hakları Sözleşmesine de aykırıdır. Kadının beyanının hiç delil aranmaksızın esas kabul edilmesi ile ilgili yazmış olduğum makaleyi gözden geçirebilirsiniz. Eşcinselliğin ve eşcinsel örgütlenmenin serbest olması, çok büyük bir faciadır. LGBT örgütünün ne derece sapkın, ne derece vatan haini, ne derece din düşmanı, ne derece karaktersiz bir topluluk olduğuna Müslüman Anadolu evlatları olarak şiddetle ve ibretle şahit oluyoruz. Yüreğimiz ise adeta kan ağlıyor. Bu toprakları din ve vatan uğruna kanlarıyla sulayan şehitlerimizin, atalarımızın kemikleri sızlıyor. Asırlarca Allah yolunda cihad eden ecdadımızın torunları Lut Kavmine özenmiş ve onlarla aynı sapkınlık içine düşmüş ‼️ O yüzden bu sapkınlığın ortadan kaldırılması için gerekli kanuni ve eylemsel adımların bir an evvel atılması elzemdir. İstanbul Sözleşmesi olarak anılan uluslararası hukuk anlaşmasının en önemli amaçlarından biriside Cinsiyet Eşitliği Projesidir. Nesillerimizin ahlakını, kültürünü, fıtratını bozmayı hedefleyen bu Cinsiyet Eşitliği Projesi de iptal edilmelidir. Cinsiyet Eşitliği Projesi, Kadın ve Erkek arasına uçurumlar koyuyor ve cinsiyet ırkçılığını amaçlıyor. Bunun yanında her türden cinsiyet yönelimini meşrulaştırmayı amaçlıyor. Yani bir kimse erkek olarak doğmuş olabilir ama o kendini kadın hissediyorsa kadındır. Ya da Bir kadın kendini erkek hissediyorsa o erkektir. Anlayışını hakim kılmayı amaçlamakta, bu yönde çocukların başta olmak üzere bütün bireylerin, Cinsiyet Eşitliği Eğitimi almaları sağlanmaya çalışılmaktadır. Bugüne kadar on binlerce öğrenci ve öğretmen, Cinsiyet Eşitliği Eğitimi almıştır. Sonra muhafazakar kesimin tepkisiyle eğitimler durdurulmuştur. Tabi sonrasını bilmiyorum. En son olarak ta CHP ’li Ekrem İmamoğlu ’nun başkanı olduğu İstanbul Büyükşehir Belediyesinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini yaygınlaştırmak maksadıyla, İBB personeline Toplumsal Cinsiyet Eşitliği eğitimi vermeye başlamıştır. Zinanın serbest olması, zinanın hiç olmadığı kadar yaygınlaşmasına ve normalleşmesine sebep olmuştur. Tabiri caizse kimin kiminle yattığı belli değildir ‼️ Bu tabirimden bütün namuslu insanları muaf tutuyorum ve bu tabirimden ancak yarası olanlar gocunmalıdır. Çeşitli rezalet haberlerini çok sık medya vasıtasıyla duymaktayız ve açıktır ki iş çığrın dan çıkmıştır. Zinanın bu şekilde yaygınlaşmasının maddi ve manevi olarak facialara sebep olduğu ve daha büyük facialara sebep olacağı açıktır. 16 yaşında bir kızın kendi rızasıyla zina etmesi bile suç değildir. Ama 18-19-20 yaşındaki bir delikanlı 18 yaşına girmemiş birisiyle evlenirse tecavüzcü hükmünde ceza almakta ve hapis yatmaktadır. On binlerce adam, zamanında eşi 18 yaşını doldurmadan evlendiği için hapistedir. Bu adamların eşleri ise çocuklarıyla birlikte mağdur ve muhtaç olarak beklemektedir. Bu durumda hem kadın, hem çocukları hem de adam mağduriyet yaşamaktadır. Bu da kadını, çocukları ve aileyi korumaktan bahsedenlerin yaptıkları büyük bir zulümdür ‼️ Zina tekrar suç sayılmalı, karısı 18 yaşına girmediği için evlenen ve bu sebepten hapiste yatanlara af çıkarılmalıdır. Nice katiller, hırsızlar ve hatta tecavüzcüler bile çeşitli gerekçelerle af kararıyla elini kolunu sallayarak dışarılarda gezerken, Allah’ın helal kıldığı şekilde evlenen erkeklerin hapislerde çürümesi, geride kalan eşlerinin ve çocuklarının ise cefa dolu hayat yaşamaya terkedilmesi zulmü ortadan kaldırılmalıdır. Sonuçta onlar evlenmişler yuvalarını kurmuşlar, çocukları olmuş… bunun üzerine kalkıp ta adamı hapse atmanın akılla ve mantık la da açıklaması yoktur. 3718 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesi ilk bakışta hepimiz için çok büyük bir adım olarak değerlendiriliyor. Ancak muhafazakar kesimin atladığı bir nokta var. İstanbul Sözleşmesi feshedildi ama, bu sözleşme kapsamında çıkarılan kanunların Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına aykırı olmadığı gerekçesi ile kanunlarda herhangi bir değişiklik yapılmayacağı kararı da alındı. Yani 6218 Sayılı Kanun yürürlükte kalmaya devam edecek, kadının beyanının hiç delil aranmaksızın delil kabul edilmesi devam edecek, süresiz nafaka zulmü devam edecek, eşcinsel ve eşcinsel örgütlenme hakkı devam edecek, zina suç olmamaya devam edecek, 18 yaş altı evlenip yuva kurduğu için erkekler hapse girmeye devam edecek, Toplumsal Cinsiyet eşitliği Projesi devam edecek… Bu kanunlarda kaldırılmadığı, projelerde iptal edilmediği sürece; ben hiçbir şey düzeltildi diyemem. AKP Hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hatalarından döndüler diyemem. Ben şu an İstanbul Sözleşmesinin kaldırılmasını, muhafazakar kesimin gazının alınması olarak değerlendiriyorum. Bu değerlendirmemde ise haklı olduğumu düşünüyorum. Ne zamanki yukarıda kısaca değindiğimiz kanunlar ve projeler iptal edilir o zaman AKP Hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hatalarından döndüler derim. Yine de olaya iyi yanından bakabiliriz. Bugün en azından İstanbul Sözleşmesi fesh edilerek, mevcut kanunların devam etmesi için bir gerekçe kalmamıştır. Eğer bu yönde Müslüman Anadolu evlatları olarak haklı eleştirilerimize ve taleplerimize devam edersek, yavaş yavaşta olsa bu kanunlarında, projelerinde birer birer iptal edileceğine inanıyorum. Bu ülkede Müslüman kesimler kitlelere ulaşma konusunda aslında çok güçlü bir potansiyele sahipler ama bu potansiyellerin hakkıyla idrakinde değiller. Müslümanların bu konularda organik bir ittifakla sıkı lobi faaliyetleri yapmaları elzemdir ‼️

Çelebi Güzelce 313 🇹🇷 💙💛🏹

136,957 просмотров • 2 лет назад

KRAL ÇIPLAK: VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK! Evet, bu gerçeği artık tüm dünyada aralarında doktorların ve hatta virologların da olduğu, gerçek bilim için mücadele eden sayısız dürüst ve cesur yürek gür bir şekilde haykırıyor. Böylece gün be gün daha fazla insana bu harika gerçek ulaşıyor. Engellenemez, karşı koyulamaz hâliyle yayılıyor ve yayılıyor... Jamie Andrews'ın (Jamie Andrews) bu sürece olan katkısı muazzam. Andrews, virolojinin bilimsel anlamda yerinin aslında tamamen çöp olması gereken Franklin Enders'dan miras kalmış protokollerini, bilimsel prosesin olmazsa olmazı olan kontrol deneyi aşamasını atlayan "virüs izolasyonu" hilelerini ve "virüs/viral enfeksiyon" anlatısına ait tüm sahtekârlıkları, bizzat kendi ve bilim adamlarından oluşan ekibiyle gerçekleştirmiş olduğu KONTROL DENEYLERİYLE ifşa ediyor. Bu kontrol deneyleri, virüs diye bir biyolojik patojenin var olmadığını tamamen kanıtlıyor. Zaten hiçbir duyusal kaynakla denetlenemeyen bir "şey"in fiziken var olmadığını kanıtlamak, o "şey"in var olduğuna yönelik "alamet" diye sunulanları tümüyle, bilimsel metotları izleyip çürütmektir. Şuna benzer; Birisi çıkıp "boynuzlu bir at"ın var olduğunu ve etrafta gezindiğini söylüyor, "Esasta onu göremiyorum, etrafındaki her şeyden izole edip onu kimseye de gösteremiyorum lâkin varlığına ilişkin standart 'saydığım' birtakım alametleri izlediğimde fiziken var olduğu sonucunu çıkarıyorum" gibi bir de argüman sunuyor. Bu tuhaf iddiayı nasıl çürütürsünüz? Bu kişinin keyfince standart alametler uydurduğunu (zira o kendisinden başka hiç kimse için standart değil), öznel yorumun nesnel gerçeklikte bir anlam ifade etmediğini dümdüz söylersiniz, işte hepsi bu. Sizi temin ederim, ne eksik ne fazla, virolojinin saçmalıkları da, "boynuzlu at"ın duyularla denetlenemese de fiziken var olduğunu ve aramızda dolaştığını söyleyen şu kaçığın saçmalığına eşdeğerdedir. Elbette "boynuzlu at" saçmalığının arkasında milyar dolarlık ilaç şirketleri yer almaz ve hâliyle kimse bir "boynuzlu at" korkusuyla aşılanmaz. "Büyük yalanlar, daha kolay inandırıcılığı olan yalanlardır." Çünkü büyük yalancıların işine yaramaları önemlidir, gerçeklikle olabildiğince uzak olmalarının hiçbir önemi yoktur. Andrews'e kulak verin. Büyük yalancıların, gözbebeği virüs yalanını toplumlara yedirebilmek için nasıl hilebazlıklara/sahte bilim yöntemlerine başvurduklarını harika bir şekilde izah ediyor. Videodaki değerli açıklamalarına destek ve belki de meseleyi sıfırdan irdeleyenler için tamamlayıcı olacak, her kesimden, her yaştan insanın anlayacağı şekilde çok basit bir şekilde özet hâlinde, virüs yalanını ifşa edeceğim ben de. 1950'lerden günümüze, virologların başlıca kullandığı, "altın standart" olarak kabul ettiği, sözde virüslerin izolasyonunu sağlayan "hücre kültürü" yöntemidir. Hasta sürüntüsü (balgam gibi), maymun böbrek hücreleri, kürtajdan gelen insan fetüslerinin böbrek hücreleri, fetal buzağı serumu (bunlar genellikle tercih edilen) ve çeşitli antibiyotiklerle (penisilin, streptomisin gibi), toksik maddelerle oluşturulan hücre kültürüne ekilir. Hücreler aç bırakılır ve sitopatik etki (CPE) beklenir. Hücre kültüründeki sitopatik etki, insan vücudunda sözde virüsün canlı & sağlıklı hücreye karşı saldırganlığının bir fragmanı sayılır. Hücreler hastalandığında ve öldüğünde/sitopatik etki gözlemlendiğinde ise bu, "virüs"e atfedilir. Bu sonuç virologlara göre virüsün varlığının kanıtıdır. Anlayabiliyorsunuz değil mi? "Virüs" hiçbir şekilde izole edilmiyor, sitopatik etkiye sebep olanın "virüs" olduğu varsayılıyor. Ortada izole edilmiş/purifikasyonu sağlanmış bir "virüs" yoktur lâkin hücreleri hastalandıranın "o" olduğu düşünülür, varlığına "alamet" sayılır. "Boynuzlu at"ın var olduğunu iddia eden şu kişinin kendince standart saydığı birtakım alametleri kanıt sayması gibi... Hücrelerin hastalanmasına ve ölmesine/sitopatik etkiye asıl sebep olan; hücrelerin besinlerden mahrum bırakılarak, günlerce antibiyotikler, fenol kırmızı asit boyası, tripsin enzimleri vb. altında zehirlenmesidir, daha varlığı gösterilememiş "virüs" değil. KONTROL DENEYLERİ YAPILMAZ, misal hasta olmayan insanlardan da sürüntü alınıp sitopatik etki gerçekleşiyor mu gerçekleşmiyor mu diye gözlem/denetleme yapılmaz. Oysa burada kontrol deneyi kilit aşamadır. Kontrol deneyinin olmadığı yerde bilim değil, sahtekârlık vardır. Şuna dikkat ettiniz mi? Bir "virüs"ün hiçbir zaman doğrudan insanın balgamından, tükürüğünden, kanından vs. izole edilip/etrafındaki diğer materyallerden arındırılıp saf fiziki varlığı gösterilemiyor. Sürüntüyü alıp, hücre kültürüne ekmeye, hücreleri aslında antibiyotiklerle hasta edip bu sürece sebep olanı "virüs" diye servis etme hilesine ihtiyaçları varmış gibi görünüyor. Muhtemelen okuyuculardan bir kısım bu noktada "bize elektron mikrograflarında gösterilenler nedir öyleyse?" diye soracaktır. "Virüs"ün varlığına kanıt olarak öne sürülen şu elektron mikroskopları... Neden hiçbir zaman elektron mikroskoplarının ölü dokular üzerinde çalışmak zorunda olduğu gerçeğini insanlara anlatmadıklarını düşündünüz mü? Eğer bunu anlatsalardı emin olun elektron mikroskoplarının "virüs"ün var olduğu iddiasını destekleyen son şey dahi olamayacağını bilirdiniz. Evet, elektron mikroskopları ölü dokular üzerinde çalışmak zorundadır, bu mikroskobun çalışma prensibidir zaten. Zira elektron mikroskobunda meydana gelen dehidrasyon, düşük basınç, x ışınları ve elektron bombardımanına hiçbir canlı hücre dayanamaz. Bu bir gerçektir. Kültür evresini açıkladık, bu süreçten sonra hücrelerden elektron mikrografları alabilmek için çok çeşitli aşamalardan geçilir: Hücreler, doku örneklerinde etanol ve aseton banyolarında kurutulur, epoksi reçine ve balmumu dolu kalıplarda dondurulur, mikro parçalar hâlinde kesilerek onlar da kurşun ve uranyum asetat gibi ağır metallerle boyanır ve elektron mikroskopları altında 150 ila 300 santigrat ısı ışınlarına maruz bırakılır. Öncelikle hücrelerin kurutulması ve sabitlenmesi aşamasında hücreler zaten ekzositos ile dışarıya çeşitli hücresel atıklar salacaktır. Hücrenin kendi döküntüleri de buna eklenir. Ortada sayısız ölü hücre kalıntısı yer alır ve mikrograflarda gösterilenler de ancak bunlar olacaktır. Tüm sözde virüs görüntüleri/"virüs" diye servis edilenler sadece ölü hücre atıklarına, döküntülerine aittir. Bu gerçeği elbette birçok bilim adamı da dile getirmiştir. Dr. Harold Hillman'ı hatırlayalım. Bakın Pasteur Enstitüsü'nün resmi web sitesinde ne yazıyor: "Pasteur virüs yokluğunda aşıyı geliştirdi ve virüs ancak 1962'den sonra elektron mikroskobu altında gözlemlenebildi." Hayır, bir "kuduz virüsü" hiçbir zaman gösterilemedi. Elektron mikroskopları hiçbir zaman hiçbir "virüs"ü gösteremedi, gösteremez. Elektron mikroskoplarının "virüslere" ait görüntüler sunduğu iddiası, dünyanın en kıytırık, en zavallı iddiasıdır. Hayır, tek bir "virüs", tek bir "virüs" dahi KONTROL DENEYİ sağlanmış gerçek bir izolasyon çalışmasıyla ya da elektron mikroskopları altında gösterilebilmiş, varlığı kanıtlanmış değildir. Tüm "virüsler", in silico yani bilgisayar üzerindeki bir tasarımdan ibarettir. Zihinlerin dışında toza dumana karışacak hayaller gibi... Tüm bu süreçlerden sonra/ya da süreçle birlikte, sözde virüsün sözde gen dizilimi çıkarılır ve in silico ortamına aktarılır. Bu sözde gen dizileri de aslında kültürdeki insan ve hayvan ölü hücre kalıntılarına aittir, asla var olmayan virüslere ait değildir. Yahut bu "gen dizileri" tamamen ama tamamen uydurmadır... Daha derinlere dalmak isteyenler için Andrews'dan "DNA Aldatmacası": Peki ya testler? Hiçbir "test" bir insanın "virüs" taşıdığını belirleyemez. Bu asla mümkün değildir. Uzun zamandır, PCR'a, "virüs"e atfedilen sözde baz çiftinin bir kısmını (kendi literatürlerinde dahi bu kısım, devede tüy kadarıdır) tespit ettiği gibi sahte bir misyon yükleniyor. PCR'nın çalışma metodu asla spesifik değildir, son derece manipülatiftir. Alınan sürüntüde yer alan bir kimyasal çorbada hiç var olmayan bir "çeşni" aramak gibi... PCR tamamen yoruma dayalıdır, ne pozitif ne de negatif sonuçların herhangi bir anlamı vardır. Hadi hafızaları çalıştırın: - Mart 2020’de Çin’den %80 yanlış pozitiflik oranı bildirilir. - 3 Mart 2020’de Jamanetwork’de yayınlanan bir makalede, Singapurda neredeyse her gün 18 hastaya yapılan testlerin en az bir kez "pozitif"ten "negatif"e ve bir hastada en fazla beş kez "pozitif"ten "negatif"e geri döndüğü anlatılır. - Milford Moleküler Teşhis Laboratuvarı'ndan Sin Hang Lee, 22 Mart 2020'de DSÖ'nün koronavirüs müdahale ekibine ve Anthony S. Fauci'ye şunları söyler: “İnsan örneklerinde SARS-CoV-2 RNA'sını tespit etmek için kullanılan PCR test kitlerinin birçok yanlış pozitif sonuç ürettiği bildirilmiştir.” - 26 Mart 2020’de Journal of Medical Virology'de yayınlanan bir makale, Wuhan'daki bir hastanede 610 hastadan 29'unun “negatif”, “pozitif” ve “şüpheli” arasında değişen 3 ila 6 test sonucunun olduğunu gösterir. - FDA’nın PCR testlerine ilişkin açıklama makalesinde şöyle der: “Tespit edilen etken, hastalığın kesin nedeni olmayabilir.” (PDF 2. sayfaya bakın.) - Altona Diagnostics PCR testlerinin kullanım kılavuzunda testlerin “tanı testi olarak tasarlanmadığı” belirtilir. - Portekiz Temyiz Mahkemesi PCR'ın %90'larda yanlış pozitif verdiğini doğrular. PCR sonuçlarını anlamsız kılan önemli sorunlardan biri de yüksek döngü sayısı/CT değeridir. Aslında bu, PCR'ın temelde manipülatif/hileli çalıştığı gerçeğinden ayrı olarak bu "testi"n keyfi belirlenen standartlar çevresinde yorumlandığına dair önemli bir detaydır. - MIQE Kılavuzunda (kantitatif PCR üzerindeki yayınları değerlendirmek için gerekli minimum bilgileri tanımlayan kılavuz) şöyle yazar: “40'tan yüksek CT değerleri, ima edilen düşük verimlilik nedeniyle şüphelidir ve genellikle rapor edilmemelidir.” (PDF 7. sayfaya bakın.) Elma püresinde, muzda, karpuzda, gazozda, araba egzozunda vs. PCR'ın pozitif sonuçlar verdiğini biliyorsunuz değil mi? PCR bir "test" dahi değildir. Ve ister "antijen testi" ister "antikor testi" olsun bunların hiçbiri ne "virüs" varlığını sürüntüde, kanda vs. tespit edebilir ne de "viral enfeksiyon" geçirildiğine dair bir kanıt sunabilir. Hiçbir test, ne doğrudan bir "virüs"ün varlığını ne de "virüs"ün varlığına dair en ufak bir emare tespit edebilir. Servis edildikleri gibi "yüksek duyarlılıklı ve özgül" değiller. Sonuçları tamamen yoruma dayalı değerlendirilir. Misal, "antikor testi" kişinin antikor artışı lehine sonuç verdiğinde bu, "hücrelerin x virüsüyle (genellikle hepatit ve "HIV" için kullanılıyor) enfekte olduğunun göstergesi" sayılıyor. Oysa spesifik yani belli bir antijene karşı özel üretilen antikor, söz konusu bile değildir. "Spesifik antikor" söylemi, bunun da sözde virüs kaynaklı olduğu yaygın propagandasına aittir. Bu, hem var olmayan virüslerin hem de baştan aşağı uydurma olan "İmmün/Bağışıklık Sistem Teorisi"nin ayakta tutulması amacından başka bir şey değildir. Vücudun toksisiteye verdiği tepkiler pH odaklı gerçek vücut mekanizmalarından koparılarak hayali teorilere ve hayali "spesifik" tepkilere atfedilir. Hile budur. Nasıl ki virüs yalanı söyleniyorsa, "spesifik antikor" yalanı da aynı yalanlar bütününün devamıdır. Açıklayalım; Hücreler, toksin yapılarına maruz kaldığında ve bu yapılar tarafından duvarlarında gedikler açılıp, tahribata uğradığında, diğer protein ve diğer şeylerle ağ oluşturmak için, asidik koşullarda hemen genişleyen, düz hale gelen ve enerjinin depolandığı, hafif tuzlu suda çözünebilen, sızdırmaz maddeler -globülinler- yani küçük protein gövdeleri/işte bu antikorları oluşturur. Bu, hücrelerin, toksin yapılarına karşı yani toksisiteye/zehirlenmeye karşı geliştirdiği savunma mekanizmasıdır. Hücreler bu şekilde kendi formunu korumaya ve işlevini devam ettirmeye çalışır. Yüksek antikor/antikor sayısında artış sadece vücudun toksisite maruziyetine karşı bir direnme yöntemini ifade eder, hepsi bu. Toksinler altta yatan nedendir/etkidir, antikor üretimi bu duruma karşı verilen tepkidir. Anlaşıldığı üzere, bunun adı, toksin yapılarının marifetlerini var olmayan virüse yüklemektir. TIPKI; Zaten virüs/viral enfeksiyon yalanıyla, kordon bağını keser kesmez yeni doğanların, okul çağı çocuklarının, gencinin, yaşlısının, kas içinden -koruyucu bağırsak bariyerlerine uğramayan- doğrudan kan dolaşımına zerk ettikleri; alüminyum, cıva, formaldehit, polisorbat80, monosodyum glutamat, setiltrimetilamonyum bromür, glutaraldehit, neomisin sülfat, gentamisin sülfat, hücre kültüründen gelen filtrelenmemiş insan ve hayvan hücre parçaları gibi ağır metaller, nörotoksik ve kanserojen içeriklerle dolu olan AŞILARLA, Altta yatan gerçek nedenle ilgilenmeyen, sadece semptomları değerlendiren bir teşhis usulünün eseri olarak, tedavi etmekten/iyileştirmekten tamamen uzak, sadece semptom baskılayan ve vücutta bir dizi tutarsız kimyasal reaksiyona sebep olan ve hâliyle esas sorunu zamanla şiddetlendirip azdıran İLAÇLARLA, Hamilelikte kullanıldığında yeni doğanda kanama riski oluşturan (K2 vit. bağırsaklarda bakteriler tarafından sentezlenir), aşırı kullanımında kist hidatik'in ve çeşitli kistlerin tek müsebbibi, karaciğer hasarları meydana getiren, "canlılık karşıtı"/mikrofloranın katili ANTİBİYOTİKLERLE, İnsan ve hayvan vücudunun bizzat kendi hücrelerinin ve mikroplarının ortamın toksisitesine göre pleomorfizm ilkesi gereğince dönüşmüş halleri, vücudun güçlü toksin yapılarıyla, dokularda birikmiş ağır metallerle mücadeleci (enzimleriyle bu zararlı yapıları vücut için faydalı yapılara dönüştürürler) şifa ordusu parazitleri, klor kanallarını bloke ederek etkisiz hâle getiren yani felç ederek öldüren, dolayısıyla vücudun toksisite ile mücadelesinin önüne geçen, "kansere çare" diye pazarlanırken asıl kanserojen etkenin ta kendisi olan, kadınlarda ve erkeklerde yumurtalıklarda birikim yaparak kısırlığa sebep oldukları sayısız bağımsız çalışma ile ortaya konmuş, daha birçok sağlık hasarının bir numaralı sorumlusu ANTİPARAZİTER İLAÇLARLA, Epifiz bezinde birikerek epifiz bezinin bilişsel faaliyetlerden (sorgulama, kritik etme, mantık yürütme, analiz etme vb.) sorumlu olan melatonini üretmesini engelleyen florürlü ve dünyanın en zehirli kimyasallarından biri, çok düşük seviyelerde sadece solunması hâlinde bile ciddi akciğer hasarları meydana getiren, belli maruziyetiyle atardamar sertleşmesinden, kansere, kalp problemlerine dek bir dizi olumsuz sağlık etkisi olan klorlu ŞEBEKE SULARIYLA, Resmi adıyla "bulut tohumlama teknolojisi" olan, havaya baryum ve alüminyum tozu püskürterek, bölgesel çaplı ısı tutulumunda/mikrodalga etkisinde bulunurken aynı zamanda bu ağır metal partiküllerini havaya, suya, toprağa/habitata salan CHEMTRAİL'LE, Endüstriyel tarımda, bitkiler tohum - fide - olgunluk evresine dek, her bir zerresine nüfuz edecek denli (öyle ki bitkiler başta bakırı, bünyesinde olması gereken pek çok minerali ve vitamini dışlar hâle geliyor) kullanılan ve elbette bu bitkiler aracılığıyla insan vücuduna giren, başta endokrin (hormon) sistemi bozukluklarından nörolojik bozukluklara dek bir yığın sağlık sorunu üreten PESTİSİTLERLE, Aslında kaynağı kaya tuzu olsa da, bu doğal tuzun içerisinden 80'den fazla hayati mineralin ve iz elementlerin alınmış olduğu ve böylece artık insan vücudu için "agresif" forma kavuşan, vücudun su - tuz dengesini, mineral dengesini; dolaşım sistemini, sinir sistemi fonksiyonlarını vb. alt üst eden RAFİNE TUZLA, Sayısız toksik kimyasalla formüle edilen KOZMETİK ÜRÜNLERİYLE, DETERJANLARLA, Sayısız toksik katkı maddesiyle, "koruyucu" maddeyle harmanlanmış, endüstriyel İŞLENMİŞ GIDALARLA, Formül olarak hücrelerin kullanabileceği yağlara çok benzediği için hücreleri kandırarak hücre zarından içeri sızan ve artık hücrelere doğru yağların girmesine mani olan; hücrelerin enzim üretmesine, reseptör organellerinin hasar almasına sebep olan ve böylece hücresel bozulmalarla gelen çeşitli dejeneratif hastalıklara kapı aralayan TRANS YAĞLARLA, Uzun süreli ve şiddetli maruziyetiyle voltaj kapılı kalsiyum kanallarını aktive ederek hücrelerin aşırı kalsiyum yüklenmesine, böylece oksidatif stres gelişimine ve "programlanmış hücre ölümleri" yaşanmasına yol açan KABLOSUZ AĞ/ELEKTROMANYETİK FREKANSLARLA vb. İNSANLIĞI SÜREKLİ ZEHİRLEYİP/HASTA EDİP, ORTAYA ÇIKAN ZEHİRLENME SEMPTOMLARININ ÖNEMLİ BİR KISMINI ALIP "BUNUN SEBEBİ VİRÜSLERDİR" DEDİKLERİ GİBİ! İşte bunlar "virüs yoksa bizi hasta eden nedir?" diye soracak olanlar için hastalıkların gerçek nedenleri... Kan dolaşımına doğrudan sokularak, oral yolla alınarak, solunarak, yiyip - içilerek, cilt teması ve elektromanyetik alanda maruz kalınarak hücrelerin hasar almasına sebep olan gerçek hastalık nedenleri... Şu ısrarla gizlenen nedenler... Hepsinin üzeri titizlikle örtülüyor ve sebep oldukları hasarların çok önemli bir bölümü ısrarla var olmayan şu hayali unsura/"virüs"e bağlanıyor. İşte karşınızda Rockefeller Tıbbının en büyük sahtekârlığı: VİRÜS ALDATMACASI! Rockefeller Tıbbı tesis edildiğinden/gerçek tıbbı dışlayıp tüm tıbbiyeyi, akademiyi ve farmasötik tüm faaliyetleri ahtapot kolları gibi sarıp insanlığın başına sahte bir "sağlık otoritesi" kesildiklerinden bu yana, insanlığa salgınlar ve hastalıkların gelişimi konusunda SÖYLEDİKLERİ HER ŞEY YALAN! Hayır, Bir çiçek virüsü, kızamık virüsü yahut deri döküntülerine sebep olarak gösterdikleri bir virüs yok. (Çiçek salgını tüm gerçekleri: Kızamık gerçekleri: Çiçek, kızamık gibi salgınların biricik sebebi yetersiz beslenme, temiz suya -temiz su mikropsuz su demek değildir; temiz su toksik atık barındırmayan sudur- erişimin zorluğu ve sanitasyon eksikliğinden kaynaklı toksisite maruziyetiydi. Sanitasyon programlarıyla, temiz suya erişimin sağlanması ve beslenme sorunlarının ortadan kalkmasıyla bu salgınlar sona erdi. Aşı sayesinde falan değil. AŞI TEK BİR HAYAT DAHİ KURTARMADI! Peki ya sonradan ortaya çıkan kızamık vakaları? Başta aşı hasarı...) Hayır, Kuduz virüsü diye bir şey yok. (Kuduz gerçekleri: Köpek ısırmasıyla, kedi ısırması, tırmalamasıyla vs. yahut başka bir tür temasla hayvandan insana geçen bir virüs yok. Bu tamamen saçmalıktır. Hayvanlarda kuduz belirtisi diye saydıkları şu semptomlar ancak hayvanın kendi vücudunun zehirlenmesinin göstergesi olabilir. Misal köpeklerde beyne dek işleyen bir zehirlenmeye ve aslında ensefalite sebep olarak kuduz virüsü palavrasını uyduruyorlar. Geçmişte siyanür zehirlenmelerinin üzerini "kuduz" diyerek örterlerdi.) Hayır, Çocuk felci virüsü diye bir şey yok. (Çocuk felci gerçekleri: Çocuk felci, çocukların omuriliğinde ağır kimyasal birikmesi sonucu sinir sistemlerinin iflas etmesiyle meydana gelir. Geçmişte "çocuk felci salgını"na doğrudan sebep olan yoğun DDT kullanımıydı. DDT kullanılan bölgelerde DDT hasarı, bir "salgın" özelliği kazanmıştı. DDT yasaklandığında hâliyle "salgın" da sona ermiş oldu. İleri vade ortaya çıkan vakalar nedir? Eğer çocuğun omuriliğinde ağır kimyasal birikmesine sebebiyet veren başka bir tür zehirlenme ardından o vakalar kaydedilmiş ise, tabii ki onu da "poliovirüs"e bağlıyorlar. Misal Salk'ın aşıları sonrası "DDT zehirlenmesi"ni taklit eden hasarlar gösterilmişti. Sadece semptomlara bakıyor ve o semptomları çeşitli şekilde meydana getiren etkenleri hesaba katmıyor ve hazır şablon bir virüs anlatısına başvuruyorlar.) Hayır, HIV diye bir şey yok. (AIDS'in zamanındaki ilk tanısına baktığınızda bunların aşırı alkol, uyuşturucu kullanan insanlar üzerinde olduğunu görürsünüz. Bu insanlar alkol ve uyuşturucu sebebiyle aşırı T hücre düşüklüğü yaşayan insanlardı. Birçok hastalıkta olduğu gibi gerçek nedenle yani toksisite maruziyetiyle ilgilenmeyip bunu bir virüse bağladılar: HIV dediler. Söylemedikleri bir gerçek vardır, Montagnier HIV'i hiçbir zaman izole edememiştir. HIV diye bir şeyin varlığı hiçbir zaman kanıtlanamamıştır. Ve HIV tedavisi için verilen AZT'lerin, HIV'e neyi atfettiler ise bizzat ona sebep olduğu bilinir. AZT tedavisiyle, sahte testlerle HIV pozitif çıkardıkları insanlar, bu defa gerçekten de aşırı T hücre düşüklüğü sorunu yaşar oldular. Aşırı T hücre düşüklüğünün/lenfositopeninin görülmesi için gerçekte lenf düğümlerinde ciddi hasarlar meydana gelmelidir. Buna yakın dönemde neyin sebep olduğunu bilmek ister misiniz? Covid aşıları. Mahkeme zoruyla yayınladıkları şu "yan etki" listesinde lenfositopeni yer alır. Bugün Covid aşı hasarı yaşayan insanları sahte testlerle HIV pozitif çıkarıyorlar.) Hayır, HPV diye bir şey yok. (HPV gerçekleri: HPV'ye atfettikleri rahim ağzı/çevresi siğillerin, döküntülerin vs. sebebi o bölgede birikim gösteren toksisitenin bir işaretidir sadece. O toksisiteye, bölgenin sözde hijyenini sağlamak için yersiz ve gereksiz kullanılan, hâliyle inflamasyon geliştiren kimyasallar, toksik ürünler sebep olur. Plastik yapıda pedler, çeşitli zararlı kimyasalları barındıran yıkama jelleri, duş jelleri vs. ya da öncesinde olunan ve rahim bölgesinde birikim yaptığı ve o bölgede toksisiteye sebep olduğu bilinen içeriklere (polisorbat 80 gibi) sahip aşılar ya da alınan ilaçlar vs.) Hayır, Grip virüsü diye bir şey yok. (Grip, özellikle mevsim geçişlerinde termal değişime karşılık vücudun belli periyotlarda toksin yükünden kurtulma çabasıdır. En basit ifadeyle, detoks sürecidir. Kadınlardaki regl durumuna benzer. Vücudumuz uygun "termal" ortamı bulduğu an, biriken toksin yükünden kurtulmak ister. Eğer bu olmasaydı, ani ölüm bile gelebilirdi. Grip, eskilerin deyimiyle şifalanmadır. Bu sezona çoğu kez toplu olarak gireriz, çünkü termal değişimi topluca hissederiz.) Hayır, Kuş gribi virüsü diye bir şey yok. (Elbette toplu kümes hayvancılığının zavallı hayvanlarda sebep olduğu yoğun stres, kötü beslenme ve kötü koşulları, kuş gribi virüsü palavrasına bağlıyorlar.) Hayır, Sars-Cov-2 diye bir şey yok. (Covid gerçekleri diye buraya hangi bir yazımı koymam gerekir bilmiyorum, son 5 senedir binlerce yazı dizisi çıkardım bu sahtekârlığa yönelik. Ama aralarından en hoşuma gideni paylaşabilirim: Bu sadece basit bir gripti. Ve dünya nüfusunun yarısından fazlası bir gripten "korunma" adına kan dolaşımına gidip o grafen zehirlerini aldı.) Ve aklınıza hayalinize gelebilecek hangi ön isimde olursa olsun, HİÇBİR VİRÜS YOK. VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK. Yazının bu noktasına geldiyseniz, eminim ki virüs yalanını reddetmenin ne derece önemli olduğunu artık iliklerinize dek kavramış durumdasınız. Virüs yalanının olmadığı/çökertildiği bir dünyada; - SMA'lı, otizmli, diyabetli, alerjik, otoimmün hastalıklarına sahip vs. tek bir çocuk olamaz. - Alzheimer, Parkinson, MS, ALS gibi nörodejeneratif hastalıklar, endokrin sistemi bozuklukları, kısırlık gibi üreme problemleri vs. görülemez. Kanser nedir bilinmez/unutulur. İnsanların hayat kaliteleri yüksek, ömürleri uzundur. - TV'ler, radyolar, gazeteler ve tüm sosyal medya kanalları "x salgını" üzerine korku kampanyaları düzenleyemez. - Hükümetler hukuksuz genelgeler yayınlayamaz, insanları evlere kapatamaz, seyahat hakkından mahrum edemez, ağızlara kölelik ağızlıkları olan maskeleri dayatamaz. Ölümcül tedavi protokolleri uygulanamaz. Hem insanlar hem hayvanlar için aşı denen zehir enjeksiyonlarının esamesi okunmaz. - Gerçek tıp uygulanır! Tıp, toksisite maruziyetlerine karşı tedaviyi destekler. Tek bir hücrenin dahi sağlığı ve sıhhati önem kazanır. İnsanlar sıhhatli olmak nedir bilir ve bunu yaşar. Böylesi güzel bir dünyada; Rockefeller Tıbbının ve ilaç tröstlerinin yaslandığı öjenist ideolojiye sahip, insanlara ve hayvanlara ve aslında tüm canlılığa -ezelden- düşman olan malum ÇETE asla barınamaz. İşte bu sebepledir ki, insanlığın biricik kurtuluşu adına; yaşanabilir özgür bir gelecek, çocuklarınız için dileyeceğiniz güzel bir gelecek adına DAHA FAZLA GEÇ OLMADAN ZİHNİNİZDE VE KALBİNİZDE VE ÇEVRENİZE ANLATARAK VE SOSYAL MEDYADA YAZIYLA/VİDEOYLA VS. HAYKIRIN: VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK! ŞARLATANLIK SİSTEMİNE KARŞI GERÇEĞİ HAYKIRMA CESARETİNE SAHİP BİR ÇOCUK SAFLIĞIYLA: KRAL ÇIPLAK: VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK!

Gül Temel

94,159 просмотров • 10 месяцев назад