Video yükleniyor...

Video Yüklenemedi

Ana Sayfaya Dön

Bursa’da duygulandıran görüntüler. Engelli gencin evlilik hayalini gerçekleştirebilmek için bir mahalle seferber oldu. Bursa Zafer Mahallesi’nde yaşanan olayda, evlilik törenlerine özenen engelli genç için tüm imkanlar seferber edildi. Mahalleli, bir düğünde olması gereken her şeyi düşündü, saatler süren etkinlikten en özel anlar…

195,807 görüntüleme • 2 yıl önce •via X (Twitter)

10 Yorum

ERCAN YILMAZ profil fotoğrafı
ERCAN YILMAZ2 yıl önce

Ya güzel ülkemin güzel insanları... Çok duygulandım valla... Allah emeği geçen herkesten razı olsun

Beşiktaş Mücadelesi profil fotoğrafı
Beşiktaş Mücadelesi2 yıl önce

İyi insanlar iyiki var

///Helikon ঔৣ profil fotoğrafı
///Helikon ঔৣ2 yıl önce

Özümüz bu ❤️biz birlikte bir bütün olunca gerçekten millet olunca güzeliz🇹🇷

demir profil fotoğrafı
demir2 yıl önce

Adamsınız be

Betül K. profil fotoğrafı
Betül K.2 yıl önce

Balkan Türkleri ağırlıklı bir mahalle sanırım halayları çok güzel

YAMAN profil fotoğrafı
YAMAN2 yıl önce

Bir nebze olsun içimizi ısıtan görüntüler emeği olanlardan Allah razı olsun sayılarını artırsın

👁️‍🗨️ 🇹🇷 profil fotoğrafı
👁️‍🗨️ 🇹🇷2 yıl önce

Ne güzel bir düğün ne güzel insanlar ♥️🧿♥️

Mesut Bozbey profil fotoğrafı
Mesut Bozbey2 yıl önce

Canım bursamın güzel insanları İyiki varsınız. İyiki Bursalıyım…..

Harun Avcı profil fotoğrafı
Harun Avcı2 yıl önce

Arnavutlar bu işi biliyor..helal size zafer mahalle🫶👏👏

yücel profil fotoğrafı
yücel2 yıl önce

Keşke katledilme haberleri yerine hep şöyle haberler görsek içimiz karardı gülmeyi unuttuk be kardeşim

Benzer Videolar

THY Uçuşunda Doğum Günü Sürprizi | Ücretsiz HavaSosyalMedya olarak paylaşımlarımızla Türk Hava Yolları mil programına üye olanların doğum günlerinde uçakta ücretsiz pasta kesilebildiğini öğrenen bir üyemiz, eşi için bu özel hizmetten faydalandı. 20 Kasım 2025 tarihinde gerçekleşen #TK1726 Berlin-İstanbul uçuşunda, üyemiz Elif Zeynep için unutulmaz bir doğum günü kutlaması organize edildi. Sevgili Elif'e nice mutlu ve sağlıklı yaşlar dileriz! 🎂✈️😊 Peki bu doğum günü kutlaması için ne yapmalıyız? Bu paylaşımı daha önce de yapmıştık. Merak edenler için tekrarlamak gerekirse ⤵️ ➡️➡️Bu ücretsiz hizmete dair tüm soruları merak edenler için yanıtlayalım. Doğum gününde THY ile uçuşun varsa, 30.000 feet yükseklikte doğum günü pastan da var demektir🎂♥️ 📌“THY uçuşlarında Miles&Smiles üyeleri doğum günlerinde veya evlilik yıl dönümlerinde uçarlarsa pasta ile ağırlanıyor” demiştik. Biraz şaşkınlık olmuştu, HSM ailesi şaşkın kalamaz dedik ve tüm detayları derledik. 🔺Kutlama pastası için yolcu uçuşunun; doğum günü/evlilik yıl dönümü tarihinde veya bu tarihten 3 gün önce/sonra olması gerekmektedir. 🔺Yolcunun miles&smiles üyesi olması gerekmektedir. (Üyelik ücretsiz) 🔺Uçuşun THY ile bir yurtdışı uçuşu olması gerekmektedir. 🔺Ekonomi veya business olmak farketmemektedir. Peki nasıl olacak? 🔺THY müşteri hizmetlerinin aranıp kutlama pastası kaydının yapılması gerekmektedir. 📌”Ne yani kendim arayıp bana sürpriz yapın mı diyeceğim?” 🔺Hem evet, hem hayır. Aslında mantık burada sevdiğiniz kişi için THY’yi arayıp eşinizin, arkadaşınızın uçuş bilgisini vermek ve kişiye THY aracılığıyla sürpriz yapmak. Ancak kendiniz için de aramanızda bir engel yok😉 ➡️Ek bilmemiz gereken bir şey var mı? 🔺Talep uçuştan en az 24 saat önce yapılmış olmalıdır. 🔺Kutlama pastası ikramı gidiş ya da dönüş seferinde gerçekleştirilebilir. 🔺Sadece THY uçuşlarında uygulanır. 📹: eleef.zeynepp(IG) #reklam | marka adı geçtiği için

HavaSosyalMedya

47,662 görüntüleme • 9 ay önce

📌Bir ayağım çocuk felci onun çaresi yok Diğer ayağımda üzerine yüklene yüklene 46 yaşındayım gücünü kaybetmiş fizik tedavi alması lazım şu an doktora gitsem o da en az %50 rapor alır sol ayağımın güç kaybına neden ve en önemli neden sağ ayağımda zaten güç yok zaten felç tüm güç sol ayağıma biniyor ondan o da neredeyse sağ ayağım gibi olacak diye korkuyorum 📌Önce babamın sonra annemi kaybettim ondan sonra ablamı kaybettim hayatım mahvoldu 📌Onların Üzüntüleri de birikince zaten sağ ayağım çocuk felci sol ayağımın üzerine dura dura o da %50 engelli oldu önceden raporum yüzde elliydi şimdi doktora gitsem %100’e yakın rapor verirler yani hayatım kısacası bitti 📌Hastaneye gittim felç olan ayağıma Ortez için protez için istedikleri fiyat ömür boyu ödeyemeyeceğim bir fiyat 600.000 TL ile 1 milyon arası 2020 yılında 300.000 TL diyorlardı param yoktu yaptıramadım şimdi olmuş üç katı Felç olan sağ ayağımın desteği için araştırayım dedim hastaneye gittim böyle bir fiyat çıkardılar yani elini cebe koymadan dik durması için yürüyebilmen için sol ayağına yük daha fazla binmemesi için çünkü sol ayağım kaybedersem yaşamım tamamen biter onu üzerine durarak topallayarak yürüyorum Yürümem de en fazla 100 metre aynı zamanda nefes darlığı var o yüzden cumadan cumayı taksiyle gidip geliyorum düşünsenize 100 metreden fazla yürüyemiyorum bu da Allahın imtihani ondan gelen her şeye boynumuz kıldan ince Rabbim tüm insanların yar ve yardımcısı olsun herkese şifa bekleyenlere şifa versin derdi olanların derdini sonlandırsın Rabbim O göğü direksiz tutar Rabbime sonsuz şükürler olsun hamdolsun İnşallah bir çare yaratacaktır onun bir şeyi olması için ol demesi yeterlidir #SONDAKİKA #TSTheErasTour #Pazartesi #sstvi #Syrie ##Israel

İshak Yaşar

12,353 görüntüleme • 1 yıl önce

77 gündür Silivri Cezaevi'nde tutuklu bulunan #Basel TAHLİYE edildi. X paylaşımları gerekçe gösterilerek (DevGenZ pankartı ve Grup Yorum şarkısı paylaşmak) tutuklanan Basel, 77 gün sonra tahliye edildi. Basel'in DevGenZ pankartı nedeniyle tutuklamasını protesto eden üniversite arkadaşları basın açıklamasında "Dev GSÜ" pankartı açtı. Galatasaray Üniversitesi Öğrencileri (@gsuotk) adına basın açıklamasını Lâl okudu. "Biz Galatasaray Üniversitesi öğrencileri olarak Bekir Aslan için buradayız. Birçoğunuzun Basel olarak tanıdığı sıra arkadaşımız Bekir 77 gündür tutuklu yargılanıyor. 19 Mart’ta başlayan gençlik hareketinin terörle yargılanan tek tutsağıydı. Sosyal medyada DEV GenZ yazan bir pankart fotoğrafı ve bir Grup Yorum şarkısı paylaşmış olması üzerinden böyle bir suçlamaya maruz kaldı. Olmayan bir örgütün propagandasını yaptığı iddia edildi. Oysa biz biliyoruz ki Bekir kendiliğinden bir hareketin, örgütsüz ama kalbi sokakta atan bir gençlik toplamının içinden seçilmiş bir rehine. O da hepimiz gibi sokağı kriminalize etmeye yönelik bütün çabalara tüm sıradanlığıyla meydan okudu, herhangi bir genç olarak haksızlıklara ses çıkardı. Onu özel kılan tek şey bunu daha fazla kamusallaştırabilmesiydi. Egemenler her zaman sokakta olmayı yaftalar. Halkın bundan çoğu zaman korkması normaldir. Amaçları ve yöntemleri ne kadar meşru olursa olsun eylemciler yabanileştirilir. Ama Bekir kendine has dili ve görünümüyle, sosyal medyada gösterdiği bütün gündelik hayatıyla hareketi insanileştirdi. En çok da gençliğin egemenlerin kendilerine koyduğu Z kuşağı adının başına onların hiç hoşuna gitmeyen bi sıfat eklemesi, bunun sıradan bir şey olması, şaka da olsa gündelik dilimiz olması bu davanın sebebi. Biz DEV GSÜ pankartımızla buradayız, Bekir’in bir suçu olmadığını biliyoruz, yanındayız. Onun alıkonmuş olması gençliğin yine haksızlıklara öfkeleriyle, gelecek kaygılarıyla, geçim dertleriyle, başka bir yaşam arzularıyla sokakları dolduracağı gerçeğini değiştiremez. Bekir mahkûm edildiği kötü koşullara rağmen tüm neşesiyle bizleri selamlamaya devam etti. Ancak biz onu tekrar kampüste görmek istiyoruz. Bunca süre yalnızca özgürlüğünden değil, eğitim hakkından da mahrum bırakılmış oldu. bu süreçte özgür olsa bugünlerde mezun olacaktı. Maruz kaldığı haksız suçlama karşısında arkadaşımızın sözleriyle yineliyoruz; “ayrıcalık değil adalet istiyoruz” @acabacabasel27

Fatoş Erdoğan

14,734 görüntüleme • 1 yıl önce

Büyük Türk Milleti, 1920 Anayasası'nı çıkış noktası yapalım diyen iki ittifak ve Yeşil Sol Parti var. Bu ittifakların ve Yeşil Sol Parti'nin amacı, anayasanın ilk 4 maddesini değiştirmek ve anayasadan Türk ifadesini kaldırmaktır. Buna engel olmak istiyorsanız oyunuzu Zafer Partisi'ne verin. Memleket Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce'ye yapılan psikolojik operasyon, FETÖ'nün halen ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha gösterdi. FETÖ bu kaset kumpasını daha önce Deniz Baykal ve MHP Genel Başkan Yardımcılarına da yapılmıştı. FETÖ ile eskiden güçlü bağları olan siyasetçiler, şimdi farklı partilerden meclise girmeye çalışıyorlar. TBMM'de grup kuracak kadar etkin bir FETÖ yapısıyla mücadele edilmesini istiyorsanız Zafer Partisi'ne oy verin! Yoksa bir sabah uyandığınızda devletin yeniden FETÖ tarafından işgal edildiğini görürüz. Kıymetli Generaller, Subaylar, Astsubaylar, Uzman Çavuş Kardeşlerim, Polis ve Jandarma kardeşlerim, Değerli İstihbaratçı arkadaşlarım, Değerli Yargı Mensupları, Sizlerin ve aileleriniz TBMM'de FETÖ, PKK, Hizbullah'a karşı sesi olmak ve mücadele etmek için sizin ve ailelerinizin oyunu istiyorum. FETÖ'ye karşı sizler en ön safta mücadele ediyorsunuz, gelin birlikte mücadele edelim. Sakın AKP'ye güvenmeyin, yarın ilk fırsatta sizi FETÖ'ye teslim ederler... Değerli yurttaşlarım, Türkiye'nin Göçmenistan olmasını istemiyorsanız, 13 milyon sığınmacının vatanlarına dönmesini istiyorsanız, sığınmacı ve kaçakların aldıkları ilacın parasını siz ödemek istemiyorsanız Zafer Partisi'ne oy verin! Sevgili Esnaf Kardeşlerim, Sizleri AVM ve zincir marketlere karşı mükemmel bir lojistik sistemi ile destekleyeceğiz. Kıymetli vatandaşlarım, Suriye'de Suriyelilere bedava ev yapıp, depremzedelere yaptığı evlerin parasını isteyen AKP yüzsüzlüğüne karşı, devletin tüm imkanlarını seferber edip, tüm depremzedelerin yıkılan evlerinin yerine yapılan evleri ücretsiz vereceğiz. Bu yüzden Zafer Partisi'ne oy verin Türkiye'nin milli güvenliği konusunda bana güvenin!.. Tek hedefim, Türkiye'nin ve çocuklarımızın güvenliğidir. Bu konuda gereken her şeyi yapacak Dr. Sinan Oğan ve Zafer Partisi'ne oy verin... Atatürk'ün dediği gibi; "Türk Milleti zekidir..."

Ümit Özdağ

1,898,957 görüntüleme • 3 yıl önce

Göğün altında son savaş! Bozkırın sonsuz ufkunda at nalı sesleri yankılanıyordu. Türkler ve Düşmanları kaderleri belirleyecek son savaş için karşı karşıyaydı. Kök Tengri'nin kutsadığı Türkler savaş meydanında defalarca Zafer Kazanmıştı! Ancak bu kez farklıydı. Düşman sayıca üstündü, hilekardı ve en önemlisi Türklerin içindeki bazı boylar ihanet etmişti! Töre bozulmuş, birlik dağılmıştı! Büyük Kağan elinde kılıcıyla son kez ordusuna baktı. Onların gözlerinde korku yoktu! Ama Ölümle dans edeceklerini biliyordu. Düşman dalga dalga üzerlerine gelirken Türk atlıları bozkır rüzgarı gibi saldırıya geçti. Oklar yağmur gibi yağdı, mızraklar çarpıştı, kılıçlar kanla beslendi! Ancak Savaşın kaderi kanla yazılan bir kitaptı ve bu kez sayfalar Türkler aleyhine dönüyordu. Savaşın ortasında düşmanın öncü birlikleri Türk saflarına yarmaya başladı. Ancak asıl yıkım içerden gelen İHANETTİ! Bazı Türk boyları düşmanla anlaşarak savaş meydanını terk etti. Kutsal sancak düştü, Kağan yaralandı ve Türk savaşçıları birer birer şehit oldu. Kağanın oğlu genç ve cesur bir savaşçı! Son kalan birlikleri ile kaçmak zorunda kaldı. Onların artık ne bir Devleti vardı ne de bir yurdu vardı. Dağılan Türkler ya köleleştirildi yada Bozkırın sonsuzluğunda kayboldu! Ancak küçük bir grup tarihin en büyük sırrına dönüşecek olan bir yolculuğa çıkacaktı. O yol Ergenekon'a giden yoldu. Gece çöktüğünde kan ve külden doğan sessizlik her yeri sardı. Büyük Türk Milleti tarihten silinmiş gibi görünüyordu ancak; Kader henüz tamamlanmamıştı! Kağanın oğlu ve bir avuç Türk dağların arasında gizlenmiş kimsenin bilmediği bir geçiti keşfettiler. O geçit onları Ergenekon'a götürecekti! Geniş vadilerle çevrili, bereketli suların aktığı etrafı geçit vermez dağlarla sarılı gizli bir ülke! Türkler burada düşmandan uzak bir şekilde Kadim törelerini, geleneklerini ve savaşçı Ruhlarını koruyarak yeni bir hayat kurdu. Ama bu sürgün bir Kurtuluş muydu yoksa sonsuz unutuluş muydu? Türkler Ergenekon'a ulaştığında geride kalan Dünyaya son kez baktılar. Geldikleri yol kayalarla kapandı. Bozkırın sonsuz ufku artık yoktu. Kök Tengri'nin altında özgürce at süren halk şimdi dört dağın arasında hapis olmuştu. Ama kader bazen en büyük sınavları vermeden en büyük Zaferleri yazmazdı. İlk yıllar büyük hayatta kalma mücadelesi oldu. Ellerinde ne bir ordu, ne de bir Devlet vardı. Sadece eski töreler ve bilgelikle yaşamlarını yeniden kurdular. Demirciler ocaklarını yaktı, Avcılar dağlara çıktı. Kadınlar kumaştan zırhlar dokudu. Yaşlı bilginler çocuklara eski destanları anlattı. Çünkü Türkler için bir toprak kaybolabilir ama bir ruh kaybolursa Millet gerçekten yok olurdu. Tarihte görülmemiş bir şeyi yaptık. Demirden dağları eritmek için dev ateşler yaktık. Günlerce gecelerce tüm ocakları yaktık,ateşi besledik. O kadar büyük bir alev yükseldim ki gece bile bozkır gündüz gibi Aydınlandı. Kızıl dumanlar gökyüzüne ulaştı. Alevler adeta göğü yaktı. Demir dağ erimeye başladı. Ateşin gücü, zamanın sabrı ve Türklerin iradesi birleşmişti! Tarih yeniden yazılmaya başlamıştı. —Hani hep diyorum TÜRK, "Her şey bitti" denildiği an yeniden başlayandır. —2. Kez Ergenekon'dan çıkacağız. Gerekirse 3,4,5 kez çıkacağız ama asla Türklük bilincini kaybetmeyeceğiz. Töremize sahip çıkacağız. Her şeyi unutsanızda Türk olduğunuzu asla unutmayın. TANRI TÜRK'Ü KORUSUN! #TaşacakBuDeniz

ATAY HAN

24,931 görüntüleme • 9 ay önce

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın Kabine Toplantısı sonrası millete sesleniş konuşmalarından... ▪Gazze krizinin ilk gününden itibaren ateşin bölgeye yayılma riskine dikkat çektik. Bir taraftan akan kanın durması, diğer taraftan bölgeye insani yardımların ulaştırılması için çabalarken, gerilimin daha fazla tırmanmaması için de her seviyede yoğun gayret gösterdik. ▪Türkiye, bugün yola çıkan 3 bin 774 tonluk 9’uncu iyilik gemisiyle birlikte Gazze’ye en fazla insani yardım yapan ülke konumunu perçinlemiştir. Bu hakikate rağmen hükümetimiz; maalesef çok haksız, insafsız, buram buram fırsatçılık kokan ithamlara maruz kalmıştır. ▪Zaman geçtikçe bu kirli kampanyaların arkasında hangi hesapların ve odakların bulunduğu elbette ortaya çıkacaktır. Biz; doğru bildiğimiz, hak bildiğimiz, ülkemiz ve bölgemiz için en hayırlı olan yolda yürümekten geri durmayacağız. ▪13 sene önce çatışmalar ilk başladığında Suriyeli komşularımıza nasıl kucak açtıysak, Ukrayna’daki savaştan kaçanlara nasıl sırtımızı dönmediysek, Irak’ta DEAŞ terör estirdiğinde nasıl imkânlarımızı seferber ettiysek, Sudan’daki kardeş kavgasını bitirmek için nasıl kendimizi paraladıysak, Gazze krizinde de kardeşlik vazifemizi hakkıyla yerine getirmeye devam edeceğiz. ▪Son 7 aydır önüne geçmek için uğraştığımız tehlikelerin, peyderpey gerçekleşmeye başladığını görüyoruz. Hafta sonu yaşanan hadiseler, hem Batının çifte standartlı tutumunu, hem de tüm bölgeyi sarabilecek bir savaş ihtimalinin çok uzak olmadığını göstermiştir. ▪7 Ekim’den bu yana İsrail hükümeti, ateşi bölgeye yaymak için provokatif adımlar atmaktadır. İsrail’in, uluslararası hukuku ve Viyana Sözleşmesini çiğneyerek Şam’daki İran Büyükelçiliğini hedef alması bardağı taşıran son damla oldu. ▪İsrail yönetiminin, uluslararası teamülleri ayaklar altına alan hoyratlığına, birkaç ülke dışında tepki veren çıkmadı. Aylardır İsrail’in saldırgan tutumuna ses çıkartmayanlar, İran’ın cevabı karşısında hemen kınama yarışına girdiler. Oysa burada öncelikle kınanması, telin edilmesi gereken Netanyahu’dur. Netanyahu, siyasi ömrünü uzatmak adına hem kendi vatandaşlarının, hem de tüm bölge halkalarının canını tehlikeye atmaktadır. ▪13 Nisan gecesi yüreklerimizi ağzımıza getiren gerilimin birinci müsebbibi Netanyahu ve gözünü kan bürümüş yönetimidir. Bu gerçeği kabullenmeden yapılan açıklamaların, tansiyonu düşürmek adına hiçbir fayda getirmeyeceği kanaatindeyiz. ▪Türkiye olarak, özellikle son iki gündür Gazze’deki katliamların geri plana itilmemesi için temaslarımızı daha da artırdık. Dışişleri Bakanımız Amerikalı, İranlı, İngiliz, Ürdünlü muhataplarıyla ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteriyle görüştü. Bizim de dün Katar Emiri Şeyh Temim’le bir telefon görüşmemiz oldu. İnşallah telefon diplomasimize bu hafta boyunca devam edeceğiz. ▪Gazze’de zulüm ve soykırım durmadıkça, bölgemizin yeni gerilimlere gebe olduğu açıktır. 192 gündür ortada tek bir mağdur vardır, o da mazlum Gazze Halkıdır. ▪İslam âlemi ve Arap Ligi başta olmak üzere sorumluluk sahibi herkes artık seslerini daha fazla yükseltmelidir. Biz, bu amaçla tüm kapıları zorlamaya, elimizden gelen her şeyi yapmaya devam edeceğiz.

Fahrettin Altun

139,961 görüntüleme • 2 yıl önce

2020 yılı itibariyle CHP Pandemiyi Fırsat Bilip Erken Seçim İstemişti şimdi de Savaşı Fırsat Bilip Erken Seçim İstiyor. 2020’de dünya genelinde pandemi yaşanmaya başlayınca dünya genelinde büyük bir ekonomik sıkıntı yaşandı. Tüm muhalefet pandemiyi fırsat bilip 2020 yılından başlayarak 2021 ve 2022 yılında erken seçim için açıklama üstüne açıklama yaptılar. Başkan Erdoğan ve Cumhur İttifakı, dünya böyle bir dar boğazdayken Türkiye’yi seçime götürmenin ülkeyi çok daha olumsuz etkileyeceğini önemli olanın ve asıl sorumluluğun dünya genelindeki bu krizi yönetmek olduğunu, milletin kendilerini 5 yıllığına seçtiğini söyleyerek ara seçimin de erken seçiminde olmayacağını açıkladı. Pandemi dönemi çok zor koşullarda, uluslararası baskılara iç baskılara rağmen doğru şekilde yönetildi, ülke diğer ülkelere göre daha az zararla pandemi krizini atlattı, bir çok ülkede olduğu gibi toplu fabrika kapatılmaları yaşanmadı, batılı ülkelerde toplu işten çıkarmalar olduğu halde AK PARTİ Hükümeti’nin aldığı önlemler sayesinde ülkemizde ne toplu üretim kapatılmaları yaşandı ne de toplu işten çıkarmalar yaşandı tam tersi devlet verdiği desteklerle istihdamın sürekliliğini sağladı. 1 milyona yakın yazılımcı yetiştirildi. Eğitim sistemi online olarak devam ettirildi. Muhalefetin yapımına karşı çıktığı şehir hastaneleri ülkede toplu ölümlerin önüne geçti. Ki bu sırada batılı ülkeler yaşlıların ölmesine izin veriyordu çünkü sağlık sistemleri tamamen çökmüştü. Yatırımlardan da vazgeçilmedi. Tüm bu felaketin üstüne ülke Asrın Felaketi’ni de yaşadı, AK Parti Hükümeti erken seçime gitmeyerek ne kadar doğru bir karar verdiğini bir kez daha ortaya koydu. Asrın Felaketi’nin yaraları hızlıca tüm devlet ve millet seferber olarak giderilmeye başlandı, 2023’te seçim oldu, Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı seçimi kazandı. Bugünlerde de benzer bir durum yaşanıyor İsrail-ABD ve İran arasındaki savaştan dolayı dünya ekonomisi altüst olmuş durumda enerji fiyatları %50’den fazla arttı enerji arzında kesintiler yaşanırken enerji ulaşımı bir çok ülkede sağlanamıyor. Enerji fiyatlarındaki artış tüm dünyadaki gıda enflasyonu nda üretim maliyetlerine kadar her şeyi etkiledi. Dünya genelindeki ekonomik krizi fırsat bilen Özgür Özel ve CHP tıpkı Pandemiide olduğu gibi yine erken seçim talebinde bulunuyor. Ancak Başkan Erdoğan ve Cumhur İttifakı dünyanın gittiği üçüncü Dünya Savaşı’nı görüyor bölgesel çatışmanın bölgesel büyük bir savaşa dönüşmemesi için uğraşıyor. Özellikle Türkiye’nin sıcak çatışmaya girmemesi için her türlü önlemi alıp tarafsız bir politika izlemeye çalışıyor. Bunun yanı beraberinde Başkan Erdoğan ve AK Parti Hükümeti, Özgür Özel ve CHP’nin karşı çıkmalarına rağmen savunma sanayi’ni geliştirmeye ülkenin savunma ve saldırı kapasitesini arttırmaya çalışıyor. Bölgedeki savaştan dolayı başka ülkelerden kaçan yatırımcıları Türkiye’ye çekmek için uğraşıyorlar; Türkiye’nin enerji güvenliğini sağlamak için 2015’ten bugüne kadar süre gelen süreçte sağlanan enerji kaynağı çeşitliliğini ve enerji transferi çeşitliliğini daha da arttırmak için uğraşıp Türkiye’nin kendi doğal gaz ve petrol aramalarını arttırıyor. Türkiye bölgesinde yaşanan çatışmanın sadece bir başlangıç olduğunu görüyor ve üçüncü Dünya Savaşı’nın ancak ertelenebilir bir savaş olduğunu anlıyor ve buna göre hamlelerini yapıyor. Tam bu sırada Türkiye’nin erken seçime gitmesi veya ara seçime gitmesi Türkiye’nin istikrarsızlığını sağlamaktan başka hiçbir işe yaramaz. Ayrıca bu halk 2023’te Tayyip Erdoğan’ı ülkeyi 5 yıl yönetsin ve bunu kesintisiz yapsın diye oy verdi. Ve Tayyip Erdoğan dünyada yanan ateşin Türkiye’ye sıçramasını engellemek için kendisine milletin verdiği görevi hakkıyla yapıyor. Erken seçim de ara seçim de bu dönemde bu ülkenin geleceğine ve güvenliğine ihanetten başka bir şey değildir.

MAH Ajansı

32,926 görüntüleme • 4 ay önce

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler ve beraberindeki TSK Komuta Kademesi, Ramazan ayının son iftarını Hatay’da şehitlerimizin kıymetli aileleri, kahraman gazilerimiz ve onların değerli aileleri ile yaptı. Hataylı kanaat önderlerinin, sporcuların, öksüz ve yetim evlatlarımızın, yaşlı vatandaşlarımız ile engelli vatandaşlarımızın da yer aldığı iftarda bir konuşma yapan Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: MÜBAREK RAMAZAN BAYRAMINIZI EN İÇTEN DİLEKLERİMLE KUTLUYORUM Medeniyetlerin buluşma noktası, hoşgörünün, sevginin ve saygının şehri Hatay’ımızda huzur ve bereketle geçen mübarek Ramazan ayının bu son iftarında sizlerle bir arada bulunmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Sözlerimin başında yarın idrak edeceğimiz mübarek Ramazan Bayramınızı en içten dileklerimle kutluyor, bu vesileyle Sayın Cumhurbaşkanımızın selamlarını da sizlere iletmek istiyorum. Hatay’ımız tarih boyunca kardeşlik ikliminin egemen olduğu, çeşitli inanç ve kültürler ile toplumsal unsurların yan yana ve huzur içinde yaşadığı müstesna bir ilimizdir. Bu yönüyle Hatay’ımız Türkiye’nin mozaiğini en zarif biçimde yansıtan şehirlerimizin başında gelmektedir. Hatay’ımız Anavatan’a katılma mücadelesinde de devletiyle ve milletiyle kader birliği yaparak millî bütünlüğümüzün tamamlandığı bir yer olmuştur. HATAY, 6 ŞUBAT DEPREMLERİNDE AĞIR BİR İMTİHANDAN GEÇTİ Ne yazık ki Hatay’ımız yaklaşık 3 yıl önce, 6 Şubat’ta meydana gelen büyük deprem felaketinde ağır bir imtihandan geçmiştir. Hatay’ımız tarifsiz acılar yaşasa da mayasındaki birlik ve beraberlik ruhuyla ve Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde devletimizin tüm imkânlarının seferber edilmesiyle, yaralarını hızlı bir şekilde sarmaya başlamıştır. Şehrin sahip olduğu eşsiz mirası çok iyi bilen devletimiz, bir dünya şehri olan Hatay’ımızı tarihî ve kültürel zenginliklerine yakışır şekilde yeniden inşa etmiştir. Bu kapsamda başta Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığımız ile Kültür ve Turizm Bakanlığımız olmak üzere Valiliğimiz, Büyükşehir Belediyemiz, ilçe belediyelerimiz ve ilgili kamu kurum ve kuruluşlarımız şehrin imarı ve ihyası için emsalsiz gayretler ortaya koymuşlardır. Hatay’ımızın ayrılmaz parçası olan değerli kanaat önderlerimiz ve sivil toplum kuruluşlarımız da Hatay’ın kadim ruhunun korunması, yaraların sarılması ve sağduyu içinde zorlukların üstesinden gelinmesi için büyük bir sorumluluk üstlenmişlerdir. Bu vesileyle Hatay’ın yeniden mamur hâle gelmesi için gayret gösteren Bakanlıklarımıza, Valiliğimize, Belediyelerimize, sivil toplum kuruluşlarımıza, kanaat önderlerimize ve tüm Hataylı kardeşlerime şükranlarımı sunuyorum. MİLLET OLMANIN GEREKLİLİĞİNİ EN GÜÇLÜ ŞEKİLDE ORTAYA KOYDUK Bugün geldiğimiz noktada Hatay’ın; hafızası olan tarihî mimarisinin ayağa kalktığını ve eskisinden daha güvenli ve modern bir yerleşim merkezi hüviyetiyle geleceğe emin adımlarla ilerlediğini, memnuniyetle takip ediyoruz. Esasen bu zorlu süreçte Hataylı kardeşlerimizin sergilediği yüksek dirayet, devletine olan inanç ve dayanışma ruhu, milletimizin en zor zamanlarda dahi nasıl kenetlenebildiğinin en güçlü göstergelerinden biridir. Bir olmanın ne demek olduğunu ve millet olmanın gerekliliğini en güçlü şekilde ortaya koyduk. Hataylı kardeşlerim şundan emin olmalıdır ki Hatay asla yalnız değildir ve olmayacaktır. Yılmadan, pes etmeden hep birlikte Hatay’ımızı daha güzel günlere kavuşturacağız. Attığımız tüm bu adımlar ve yapılan çalışmalar da bunu temin etmek içindir. Bizler; Hatay’ın kardeşliği esas alan manevi iklimine, siz değerli Hataylı kardeşlerimin yüksek ferasetine ve çalışkanlığına inanıyoruz, güveniyoruz. ŞEHİTLERİMİZİN VE GAZİLERİMİZİN HAKKINI ÖDEYEMEYİZ Çok kıymetli şehit ve gazi ailelerimiz, kahraman gazilerimiz; bugün burada sizlerle aynı sofrayı paylaşmanın anlamı bizim için çok büyüktür. Aziz şehitlerimiz, canlarını vatan uğruna feda ederek kahraman gazilerimiz, cesaret ve fedakârlıklarıyla bizlere bağımsız bir ülke, onurlu bir istikbal, şerefli bir bayrak bırakmışlardır. Onlar yiğitliğin ve vazife aşkının yaşayan nişaneleri olarak milletimizin gönlünde her daim müstesna bir yere sahip olacaklardır. Şair Mithat Cemal Kuntay’ın dediği gibi; “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” Şehitlerimizin aziz hatırası, gazilerimizin fedakârlığı bizim için sadece bir minnet konusu değil aynı zamanda büyük bir emanet ve sorumluluktur. Siz değerli ailelerimiz de yaşadığınız acılara rağmen metanetin ve vakur duruşun en güzel örneğini gösterdiniz. Sizler başımızın tacısınız ve asil milletimizin ortak vicdanında ve gönlünde çok özel bir yere sahipsiniz. Dolayısıyla ne yaparsak yapalım aziz şehitlerimizin, kahraman gazilerimizin ve siz değerli ailelerimizin fedakârlıklarının karşılığını ve haklarınızı asla ödeyemeyiz. Ancak yine de sizlerin hayatını kolaylaştırmak, yaşam standartlarını yükseltmek için ilgili tüm kurumlarımızla birlikte yoğun bir şekilde çalışıyoruz. Her daim yanınızda durmaya ve sizlere destek olmaya devam edeceğiz. TERÖR TEHDİDİ SINIRLARIMIZDAN UZAKLAŞTIRILDI Aziz şehitlerimizin kutsal emanetinin ve kahraman gazilerimizin onurlu hatırasının sarsılmaz taşıyıcısı olan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; hudutlarımızın korunmasından terörle mücadeleye, Mavi ve Gök Vatanımızdaki hak ve menfaatlerimizin muhafazasından uluslararası görevlerin icrasına kadar çok geniş bir alanda büyük bir başarıyla vazifesini sürdürmektedir. Özellikle terörle mücadelede son yıllarda yurt içinde ve sınır ötesinde icra edilen operasyonlarla terör örgütlerinin hareket kabiliyeti büyük ölçüde sınırlandırılmış, terör tehdidi sınırlarımızdan uzaklaştırılmıştır. Bu destansı başarının arkasında aziz şehitlerimizin fedakârlığı, kahraman gazilerimizin cesareti, yiğit Mehmetçiğimizin azim ve kararlılığı, kahraman güvenlik güçlerimizin ve kahraman güvenlik korucularımızın gayretleri ve elbette aziz milletimizin desteği vardır. Bugün gelinen noktada terörle mücadelede sağlanan bu önemli seviye, ülkemiz için yeni bir fırsat penceresi oluşturmuştur. İşte Terörsüz Türkiye süreci, tam da bu tarihî zeminde yükselmektedir. “TERÖRSÜZ TÜRKİYE”, İÇ CEPHEMİZİN TAHKİMİ ANLAMINA GELİYOR Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde yürütülen bu süreç güvenliğin kalıcı hâle gelmesiyle birlikte iç cephemizin tahkimi, kardeşliğimizin güçlenmesi ve çocuklarımızın terörün gölgesinden uzak bir geleceğe kavuşması anlamına da gelmektedir. Son dönemde bölgemizde yaşanan kaotik gelişmeler de bu hedefin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha teyit etmektedir. Çevremizde krizler büyüyüp çatışma alanları genişlerken Türkiye’nin içeride birliğini sağlam tutması, kardeşliğini daha da güçlendirmesi bir tercih değil, tarihî bir sorumluluktur. Bu meselede devletimizin duruşu açıktır ve herhangi bir tereddüde yer yoktur. Şüphesiz bu süreçte atılan ve atılacak tüm adımlar şehitlerimizin aziz hatırasına kesinlikle leke düşürmeyecek, gazilerimizin onuruna ve emeklerine asla zarar vermeyecek niteliktedir. Hedefimiz açık ve nettir; artık tek bir evladımızı kaybetmediğimiz, huzurun kalıcı, kardeşliğin ve iç cephenin güçlü olduğu bir Türkiye. TÜRKİYE, SAVAŞIN GENİŞLEMEMESİ İÇİN YOĞUN VE YAPICI ÇABALARINI SÜRDÜRÜYOR Yakın coğrafyamız, gerçekten hassas bir dönemden geçmektedir. İran ile İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasında yaşanan şiddetli çatışmalar ve bölge ülkelerine sirayet eden saldırılar, Orta Doğu’daki kırılganlığı daha da artırmıştır. Türkiye, böylesine ateş çemberine dönen bu ortamda savaşın genişlememesi ve diplomasinin yeniden işletilmesi için yoğun ve yapıcı çabalarını sürdürmektedir. Bununla birlikte her ihtimale karşı hazırlıklı hareket ediyor, tüm risk ve tehditleri bertaraf edebilecek tedbirleri, büyük bir azim ve kararlılıkla alıyoruz. Bu konuda en büyük dayanağımız olan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, sahip olduğu nitelikli ve disiplinli personeli, modern silah ve teçhizatı, etkin sevk ve idare kabiliyetiyle bu coğrafyanın en güçlü ordularından biridir ve ülkemizin ve milletimizin güvenliği için üstlendiği görevleri başarıyla yerine getirmektedir. Özellikle belirtmeliyim ki ülkemiz; jeopolitik konumunun getirdiği sorumluluğun farkında olan, barışın yanında duran, ancak kendi güvenliği söz konusu olduğunda da gerekli tüm adımları atmaktan asla tereddüt etmeyen güçlü bir devlettir. Bundan sonra da köklü ve güçlü devlet geleneğimiz etkin, caydırıcı ve saygın ordumuz ve sarsılmaz millî birlik-beraberliğimizle bu coğrafyada barışın teminatı, güvenliğin de en sağlam dayanaklarından biri olmaya devam edeceğiz. GENÇLERİMİZİN SPORLA BULUŞMASINI SAĞLAYACAK YATIRIMLARI KIYMETLİ GÖRÜYORUZ Şüphesiz güçlü bir devlet yalnızca güvenliğini sağlamaz; aynı zamanda geleceğini de inşa eder. Geleceğin en sağlam temeli ise iyi yetişmiş, sağlıklı ve yarınlara umutla bakan gençlerdir. Bu nedenle şehirlerimizi yeniden ayağa kaldırırken gençlerimizin sporla buluşmasını sağlayacak yatırımlara da büyük önem veriyoruz. Bugün Hatay’ımız yaralarını sarmış, daha güvenli, daha dirençli bir şehir olarak geleceğe yürürken bu inşa sürecinde gençlerimizin sporla buluşmasını sağlayacak yatırımları da son derece kıymetli görüyoruz. Başta Gençlik ve Spor Bakanlığımızın güzide çalışmalarıyla yapılan spor yatırımları, Hatay’ın yalnızca konutlarla değil sosyal ve sportif altyapısıyla da yeniden ayağa kalktığını göstermektedir. Bu çalışmalar aynı zamanda gençlerimizin sporla daha fazla buluşmasına, sağlıklı bir hayat sürmesine ve şehir hayatının yeniden canlanmasına önemli katkılar sağlayacak olması bakımından bizleri ziyadesiyle mutlu etmektedir. Bir kısmı aramızda bulunan Hataylı gençlerimizin de son dönemde elde ettiği sportif başarılar da hepimiz için ayrı bir gurur vesilesidir. Bu noktada anne ve babasını kaybetmiş kıymetli evlatlarımız başta olmak üzere bütün çocuklarımızın ve gençlerimizin en iyi şekilde yetişmesini, eğitimle, kültürle, sporla geleceğe hazırlanmasını oldukça önemli görüyoruz. Gençlerimizin olduğu gibi başımızın tacı olan yaşlılarımız, engelli veya bakıma ihtiyaç duyan vatandaşlarımızın da yanındayız. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımızın bu konuda yürüttüğü çalışmalarla vatandaşlarımızın hayatını kolaylaştıran hizmetler sunulması da sosyal devlet anlayışımızın güçlü bir yansımasıdır. NİCE GURUR VERİCİ HİZMETLERE İMZA ATACAĞIZ Türkiye Yüzyılı vizyonumuz doğrultusunda attığımız tüm bu adımlar ve yaptığımız çok yönlü çalışmalar; hem ülkemizi, hem de Hatay’ımızı çok daha güçlü ve çok daha gelişmiş kılmak içindir. İnşallah hep birlikte geleceğe güvenle yürüyecek, ülkemizin yükselişine imkân tanıyacak nice gurur verici hizmetlere imza atacağız. Bu konuda Hatay’ımızın kardeşliği esas alan manevi iklimi, siz değerli Hataylı kardeşlerimin yüksek feraseti ve çalışkanlığı, bu kutlu yolculuktaki en önemli güvencelerimizden biridir. Bu duygu ve düşüncelerle başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi, ebediyete irtihal eden gazilerimizi, şükran ve minnetle yâd ediyor, depremde hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza da bir kez daha Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabırlar diliyorum. Şehitlerimizin ve gazilerimizin siz kıymetli ailelerine ve yiğit gazilerimize de sağlıklı ve huzurlu bir ömür temennisiyle her birinizin mübarek Ramazan Bayramı’nızı bir kez daha kutluyor; sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Afiyet olsun. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

30,846 görüntüleme • 5 ay önce

Bugün 100 kişiyi aşkın kadrosu ile ELİG Gürkaynak Avukatlık Bürosu'nun 20. kuruluş yıl dönümünü kutluyoruz. 20 sene evvel hayalim olan her şeyi Allah bana nasip etti. Hamd olsun. Burada yüzlerce avukat meslektaşımızı yetiştirme, yol gösterme fırsatı buldum. Ülkemizin dört bir tarafına onlarca orman, okul, kütüphane yaptırdık. Yüzlerce burs ve sponsorluk verdik. Kamuya yararlı kimi konularda ücretsiz hukuki desteğe koştuk. Ülkemizdeki özel ihtiyaç hallerinde, elimizdeki tüm kaynaklarla seferberlik ilan ettik. Tüm zamanımızı, gücümüzü ve imkanımızı yaralara pansuman olmaya vakfettiğimiz için müvekkililerden izin istememiz gereken zamanlarımız bile oldu. Yurt içinde ve yurt dışında herhangi bir konferansta daima yanıma gelip bana selam verenlerin tebessüm tohumlarını burada ektim. Bürom için emek verdiğim 20 yılda kendim de çok şey öğrendim. Hoca oldum. Baba oldum. Nice fedakarlıklarla ve emek emek bugünlere gelirken, elbette nice hatalar da yaptım. Fakat 20 yılın sonunda gönlüm rahat, içim huzurlu ve gururluyum. 100 kişiyi aşkın kadrosuyla Türkiye'nin en büyük hukuk bürolarından birini kurup tek bir usulsüzlüğü kapıdan içeri sokmadan tertemiz genç meslektaşlarımla kol kola bu günlere geldim. Daima limitlerimizi zorlayacak kadar çok çalıştık ve bu sonucu da el birliğiyle verilen yoğun emekle elde ettik. Asla başka limitlerle işimiz olmadı. Asla hukuksuzluğu kabullenmedik, hukuksuzluğa eklemlenmedik. Müvekkelerimin hukuka yaklaşımıyla ve avukattan beklentileriyle daima gurur duydum. Bu gururu bozacak, avukattan hukuki danışmanlık ve savunma dışında bir şeyler bekleyecek müvekkili asla barındırmadım. Çantacıları, "bağlarız"cıları, haber gönderenleri, "başka yolu var"cıları, asla kapıdan içeri sokmadım. Beşiktaş'ın orta yerindeyiz. Ofisimizin şu 2 dakikalık videoda gördüğünüz bitmez tükenmez bahçesini bu 20 yılda yeşerttik. Burada kedisi, kaplumbağası, kirpisi ve sansarıyla kendine özgü bir vaha oluşturduk. "Beşiktaş'ın ortasında bu iş olmaz, bırakmazlar", demedik. "Türkiye'de avukatlıkta bu iş olmaz, bırakmazlar" demediğimiz gibi. Niyet varsa, yolu var. 20 senede bu ofise emek vermiş tüm avukatlara ve tüm personele, bizden sadece hukuk bekleyerek bize güvenmiş tüm müvekkillere kalpten teşekkürümdür. Bu vesileyle, yakınlarda kaybettiğimiz 20 yıllık şoförüm ve dostum Ömer Saraç'ı da tekrar anmak isterim. "Renault Scenic'le iyiydik" diye diye beni tebessüm ettirdiği 20 yılda, ayaklarımı yere bastıran insanlardan biriydi. Kendi mahallesindeki pek çok kişiye iş kapısı olmamıza da vesile olmuştur. Bugün kendi içimizde onu da bol bol anacağız.

Av. Dr. Gönenç Gürkaynak

162,844 görüntüleme • 1 yıl önce

10 yıl Google CEO'su olarak görev yapan ve 33 milyar dolar kişisel serveti olan Eric Schmidt, zenginlik ve mutluluk ilişkisini yanıtlıyor. Soru: Zenginlik arzusuyla yönlendirilen bu dürtü hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu sorunun tam çevirisini sona ekledim. Cevap: Görece az mutlu insanların daha yüksek mutluluk düzeyine erişmek için paranın etkili bir araç olacağına inanması gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü paranın mutluluk üzerinde doğrudan bir etkisi yoktur. Bu konuda çok sayıda bilimsel araştırma vardır (az sonra değineceğim) ve mutluluğu parayla ilişkili değerlendirerek örneğin, dünyayı gezeceğiniz ve güzel bir eve sahip olacağınız kadar çok paraya sahip olmayı (materyalist ve tüketim anlayışı) gerçek anlamda anlam ve amaçla ilişkili olan aile duygusu ve etki duygusu ile bağlantılı değerlendirmezseniz mutluluğu yakalayamazsınız. Bu da başkalarına hizmet eden bir amaca bağlanmakla ilgilidir. Bu açıklamaya çok yakın bir düşünceyi (hizmetkar liderlik modeli) Atatürk de açıklamıştır. "Zamanında kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı her şeyi kara görüyordu. “Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız, dünyadaki geçici ömür sırasında sevinç ve mutluluğa yer bulunmaz” diyorlardı. Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki: “Mademki sonu nasıl olsa sıfırdır, hiç olmazsa yaşadığımız sürece şen ve neşeli olalım.” Ben kendi karakterim bakımından ikinci hayat görüşünü beğeniyorum, fakat şu sınırlar içinde: Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar zavallıdır. Besbelli ki, o adam birey sıfatı ile yok olacaktır. Herhangi bir kişinin, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Anlayışlı bir adam, ancak bu şekilde hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir..." Atatürk burada açıkça belirtiyor ve bunlar çok uzun yıllar sonra davranışsal psikoloji, sosyal psikoloji vb. bilim dallarının görgül araştırmalarıyla kanıtlanıyor ki, bir insanın yalnız kendi istek, ihtiyaç ve hazlarını tatmin etme peşinde koştuğu ve bunları çoğu zaman para karşılığı satın aldığı (diploma, makam, unvan, seks, güç vs.) üzere tatmin etme çabası ve bunu bir gösteriş ve takdir görmek için dışarıya sunma hastalığı hiçbir şekilde o kişilere mutluluk getirmeyecektir. Bu kişiler açıkça söylüyorum ki görebileceğiniz en zengin ama aynı zamanda en aciz, zavallı ve yapayalnız kimselerdir. O kadar fakirdirler ki sadece ömürleri boyunca harcayamayacağı kadar çok paraları ve etraflarında dalkavuklar, şarlatanlar, sahte arkadaşlar ve fırsatçılar vardır. Böyle bir takipçi kitlesi sosyal medyada da olabilir veya gerçek hayatta da olabilir. Ancak, böyle olacağına zaman zaman fikir ayrılığı yaşasanız dahi saygı, sevgi ve nezaketin olduğu az ama öz insan ilişkileriyle en azından güvenin mutlak olduğu ve tüm insanlığın ortak iyiliğine çabalayan bir iradenin hakim olduğu yaşamın idame edilmesi çok daha iyidir. Davranışsal finans araştırması olarak "para ve mutluluk ilişkisi" üzerine çok önemli bulgular ortaya koyan birkaç araştırmayı Danışman isimli kitabımın 165. sayfasında sundum. Özeti şu ki, ABD'de Ticaret Bakanlığı'nın resmi verisi, 6 bin Dolar aylık gelirin zorunlu temel ihtiyaçları karşılamak için gerekli olduğu, bunun altındaki gelire sahip olanların kesine yakın düzeyde mutsuz olacağı (yetersiz beslenme, yaşam koşullarının sağlanamaması, sağlık hizmetlerinin karşılanamaması vs.) ama bunun üzerinde bir gelire sahip olunduğunda ise örneğin, aylık 10 bin dolar, 100 bin dolar veya 1 milyon dolar gelir elde edildiğinde mutluluğun pozitif yani somut olarak artamadığı görülmüştür. Bu da daha fazla seyahat, tatil, seks, yeme içme, lüks tüketim, gösterişli bir yaşam vs. olsa dahi (bunlara sahip olan insanlarla mülakatlar yapılıyor) bu kişilerin gerçek anlamda mutlu, huzurlu, sağlıklı, harika insan ilişkileriyle çevrili vs. olmadığını tam aksine bunların ciddi psikolojik sorunlar yaşadığı, kalabalıkta ama yalnız hissettiklerini, alkol, uyuşturucu vs. sorunlarının olduğunu, irrasyonel kararlar ve davranışlarla başlarını belalara soktuklarını vs. söylüyor. Daha da ötesi şu ki, bu imkanları olan insanların köyde sade bir yaşam süren yani iyi bir eşi, birkaç çocuğu, hayvanlarıyla doğal bir yaşam süren ve düğünde ve cenazede sarılabileceği yakın komşuları, dostları, akrabaları olduğunda çok daha güvende ve huzurda hissettiğini ortaya koyuyor. Gönül arzu eder ki Türkiye'de saçma sapan içeriklerin öne çıkarılması yerine, bunun üzerinden gençlerin onlyfans, şöhret, uyuşturucu, fuhuş, örgütlü suçlar, borsa manipülasyonu, hızlı zenginlik için aklı, ahlakı, hukuku vs. terk ettiği, beyin göçünün özendirildiği, üniversitenin kötülendiği, sanayide usta olmanın daha hızlı iş ve para imkanı sunduğu gibi saçmalıkların video içeriklerle milyonlarca kişinin beynine sokulduğu organize cehalet ve sapkınlık yerine burada açıkladığım kimilerine göre sıkıcı ve çekici gelmeyen ama gerçek, doğru, bilimsel ve ortak iyi olan çözümün akıllara kazınmasıdır. Lütfen buna yardımcı olmak için bu notları paylaşın. Buna çabalayın. Yoksa bireysel anlamda kendinizi kurtarma çabanız yani çok para kazanmanız, yüksek tahsil veya sertifikalar toplama merakınız vs. hiçbirisi işe yaramaz meğer ki toplumu da sizinle birlikte yukarı çekin. DİPNOTLAR: Sorunun uzun versiyonu: Dünyanın en zengin insanlarından birisiniz ve yine de paranın tutkularınızın sadece bir yan etkisi olduğu ve içsel bir hedef olmadığı anlaşılıyor, toplumumuzun büyük bir kısmı, bireysel düzeyde, şirket düzeyinde ve uluslar, zenginlik arzusuyla yönlendiriliyor, bu kadar çok boyutta başarıya ulaşmış olmanız hakkında ne düşünüyorsunuz? Cevabın uzun versiyonu: İnsan mutluluğunun birçok boyutunda ve bu konuşma için genellikle nispeten düşük olan bir eşiğin üzerinde başarıya ulaşmış olmak parayla ilgili mutlulukta hiçbir fark yaratmaz. Mutluluk, anlam ve amaçla ilişkilidir; aile duygusu ve etki duygusu ile bağlantılıdır. Hayatınızı, etrafta dolaşacak kadar paranızın olduğu ve güzel bir evinizin olduğu varsayımı üzerine kurarsanız, bunun üzerinde çalışıyorsanız, insanların başkalarına hizmet ettiklerinde ve kendilerine hizmet etmediklerinde en mutlu olduklarına dair çok sayıda kanıt vardır. Bu düşünce, güçlü ve zengin liderler hakkındaki basın kaynaklı heyecana aykırıdır. Benim durumumda özellikle yapay zeka ve makine öğrenimi araçlarını kullanarak toplumu daha iyi hale getirmekle ilgileniyorum. Ne yaptığınızın bir önemi yok, buna inanmanız önemlidir; bu sizin için değerli ise ve hayatınızı bunu yaparak geçirirseniz hayatınız çok daha tatmin edici olacaktır. Danışman isimli kitabım:

Dr. İbrahim Can, CPA

30,679 görüntüleme • 1 yıl önce

HAKAN FİDAN Hiç not almadığı ama hiçbir şeyi de unutmadığı, Psikoloji eğitimi almadığı ama psikolojik tahlil konusunda üstüne kimsenin olmadığı iddia edilen çok akıllı bir adamdan bahsediyoruz. Geçmişine dair öyle çok ekstra sayılabilecek bilgiler yok. Ancak parçaları birleştirince, Hakan Fidan'ın MİT'in başına kadar uzanan yolculuğunun, sıradan bir adamın, sıradan yolculuğu olmadığını görebiliyoruz. Bildiğiniz gibi Hakan Fidan eski bir astsubay. 2001 yılında ordudan ayrılıyor ve istihbarat alanında kendini geliştirmeye yöneliyor. Yurtdışında istihbarat ağırlıklı görevlerde bulunuyor. 2003 yılında TİKA'nın başkanlığına atanıyor. TİKA başkanlığı dönemi bana göre Fidan'ın bugünkü başarılarının anahtarı. Burada bir ünlem koyalım, birazdan bu konuda bir parantez açıp değinelim. TİKA başkanlığından sonra Tayyip Erdoğan'ın müsteşar yardımcılığına atanan Fidan, özellikle güvenlik konularında Erdoğan'a danışmanlık yapıyor. FETÖ, Hakan Fidan'a yönelik ilk hamlesini de bu dönemde Oslo görüşmelerini sızdırarak yapıyor. Bu dönem aynı zamanda Fidan'ın MİT müsteşarlığına hazırlık dönemidir. MİT müsteşarlığı genellikle Genelkurmay içerisinden Korgeneral rütbesine sahip ya da MİT'in içinden gelen kişilere veriliyordu. Genelkurmay'ın MİT üzerindeki hakimiyeti oldukça güçlüydü. Öyle ki, sözde hükümete bağlı olan MİT, hükümete değil de genelkurmaya bağlı hareket ettiği için; Geçmişteki bir çok hükümet istihbarat konusunda MİT'e hükmetmeye çalışsa da karşılarında askeriyeyi bulmuş bunun üzerine emniyet istihbaratı güçlendirme yoluna gitmişlerdi.. İşte Hakan Fidan'ın MİT'in başına geçirilmesine, Tayyip Erdoğan'a olan yakınlığı yüzünden, genelkurmay tarafından CV'si bahane edilerek karşı çıkılmıştı. Ama Fidan itirazlara rağmen önce MİT müsteşar yardımcılığına sonra da MİT müsteşarlığına getirildi. Fidan'ın göreve gelişiyle birlikte, MİT'in içerisinde hükümete bağlı yepyeni bir sivil yapılanmaya gidildi. Hatta emniyet istihbaratın önemli isimleri, MİT'e transfer edildi. Bu, MİT tarihinde ilk defa görülen birşeydi. 7 şubat 2012'de, Tayyip Erdoğan ameliyat olmak üzere hastaneye giderken; FETÖ'cü Yurt Atagün, MİT merkezine gidip Hakan Fidan'ı gözaltına almaya kalktı. Devletin iki kurumu karşı karşıya gelmişti. Rivayet odur ki, FETÖ'cüler Erdoğan'ın ameliyatta olması gereken bir saatte bunu yapmıştı ama Erdoğan bir duyum üzerine ameliyata gitmemiş, bu sayede Fidan ona ulaşabilmişti. Erdoğan "asla teslim olma" dedi Fidan'a. MİT'in içinde bordo bereliler vardır. Yani kendisi istemedikçe Fidan'ı oradan alamazlardı. İstanbul'daki tüm MİT'çiler bölge başkanlığına çağrıldı. Fidan, "girmek isteyen kim olursa olsun vurun" talimatı verdi. FETÖ'cüler bir çatışmayı göze alamadı ve MİT'i terk ettiler. Hakan Fidan'ın ünü Türkiyeyi aşmıştı. İsrail dışişleri bakanı Barak, Fidan için bir çok iddialarda bulunup itibarsızlaştırmaya çalıştı. Herkes gelmekte olanın farkındaydı. 17/25 aralık ve 15 Temmuz süreçlerinde, FETÖ'nün hakimiyet kurduğu emniyet ve askeriyeye karşı hükümetin en büyük gücü Hakan Fidan'lı MİT oldu. Bu da Türkiye tarihinde bir ilkti. Özellikle 15 Temmuz'dan sonra hız kazanan FETÖ'den arınma süreciyle birlikte artık farklı ama olması gereken bir gündeme ağırlık vermeye başladı MİT. Suriye, Irak, Balkanlar, Afrika... Osmanlı döneminden kalma nüfuz bölgeleri sayılabilecek her yerde Türkiye'nin ağırlığını sonuna kadar hissettirdi. Yurtdışından getirilen PKK'lı ve FETÖ'cüler, bölgede Türkiye'nin istediği hemen herşeyi elde etmesi; MİT'in etkinliğinin ne denli arttığının göstergesiydi. Şimdi en başa ünlem koyduğumuz konuya; TİKA'ya dönelim. Nedir TİKA? Türkiye'nin Balkanlar, Ortadoğu, Türk coğrafyası ve Afrika'da varlığını hissettiren, yaptığı yardımlar ve yürüttüğü projelerle bölge halklarının gönlünü kazanan bir kurum. Ben bir etki alanı oluşturmak, bölgesel bir istihbarat ağı kurmak istesem, bunu işte tam da TİKA gibi bir kurum üzerinden yapardım. Hakan Fidan'nın bugün bölge üzerindeki etkisi ve istihbarat alanındaki başarısında TİKA kariyerinin büyük etkisi olduğuna eminim.

Kumandan

52,283 görüntüleme • 1 yıl önce

2 GENÇ KADININ KATİLİ SEMİH ÇELİK'İN TELEFONUNDA TESPİT EDİLEN "INCEL" YAZIŞMALARI VE ELLIOT RODGER İLE OLAN BENZERLİK... 1997 yılında, Kanada'nın Batı Yakası'nda reel hayatta kendisini tam anlamıyla rahat hissedemeyecek kadar utangaç, içine kapanık genç bir kadın, yeni insanlarla tanışmak amacıyla forum sitesi oluşturdu. Bu platformda, reel hayatta cinsellik ve flört konularında kendisi gibi beceriksiz olan diğer insanlarla tanışarak arkadaş oldu. Başlangıçta bir kaç kişiden oluşan bu grup kısa sürede bir topluluk haline dönüştü ve kendilerine, "İstemsiz Bekarlık" adını verdiler. İlk zamanlar kadınlarla nasıl konuşulacağı, kadınlara nasıl yaklaşılacağı, nasıl flört edileceğini bilmeyen erkeklerin platformun kadın üyelerinden tavsiyeler aldığı bir yerdi. 1997'de platformu kuran ve "ReformedIncel" kullanıcı adını kullanan genç kadın, 2000 yılına kadar platformu yönetti ve 2000 yılında platformu üyelerden birisine devrederek bu mecradan uzaklaştı. 2005 yılında yeniden platforma geri döndüğünde yapılan paylaşımların kadınlara yönelik şiddet içerikli olması nedeniyle platformu kapattı. 2005-2014 yılları arasında bu tip platformlarda yazılan nefret içerikli paylaşımlar dışında reelde her hangi bir eylem gerçekleşmedi. Ta ki; 22 yaşındaki Elliot Rodger'ın 6 üniversite öğrencisini öldürüp 12 kişiyide yaraladığı, "Isla Vista Katliamı"na kadar. 1991'de İngiltere, Londra'da doğan Elliot'ın annesi hemşire babasıysa ünlü bir yönetmendi. Utangaç ve içine kapanık, sosyal iletişim kurmakta zorlanan bir çocukluk geçirdi. Elliot'ın hayatı, 6 yaşında ailesiyle birlikte Londra'dan Los Angeles'a taşınmalarından 1 yıl sonra annesi ve babasının ayrılmasıyla değişti. Annesiyle yaşamaya başlayan Elliot, yönetmen olan babasının Hollywood'dan bir aktrisle evlenmesinin ardından derin bir travma yaşayarak babasına karşı öfke ve kıskançlık yaşamaya başladı. Babasının yönetmen olmasından kaynaklı kariyeri ve zenginliğini kullanarak güzel kadınları elde ettiği düşüncesine kendisini ikna eden Elliot, zamanla bu düşüncesini ileride kadınlardan intikam alacak sapkın bir ideolojiye dönüştürdü. Öğrencilik döneminde sosyal çevresine karşı kendisini izole etmeye başlayan Elliot'ın bu davranışlarını fark eden ebeveynleri uyum sağlaması için bir çok okul değiştirsede bir sonuç alamadı. Hatta bir dönem ailesi tarafından evde eğitim alması sağlandı ama bu da bir netice vermedi. 2009 yılında Independence High'dan mezun oldu. Sosyalleşememe ve izole olma durumu üniversite hayatında da devam etti. Bir kaç okul değiştirdikten sonra Santa Barbara City Üniversitesine girdi ve 23 Mayıs 2014 akşamı yaşanacak olan katliamların kilometre taşları bu okulda döşenmeye başladı. Elliot, sosyal paylaşım platformu olan YouTube da kendi bloğunu açarak videolar paylaşmaya başladı. Aşağıda birleştirdiğim bazı videolarından da anlaşılacağı üzere reel hayatta cinsellik ve flört konularında kadınlar tarafından reddedilme duygusu, Elliot'ta intikam duygusuna dönüştü. Önce bir plan yaptı. Kurbanlarını tek tek dairesine getirecek, bıçaklayacak, kaynar suda işkence edecek sonra da kurbanlarının başlarını keserek arabasının camından atarak sokaklarda dolaşacaktı. Planı uygulayabilmesi için önce oda arkadaşlarını öldürmesi gerekiyordu. Cinayetlerine ilk olarak oda arkadaşı Weihan David Wang ile başladı. 37 yerinden bıçakladı. Ardından diğer oda arkadaşı Cheng James Hong'u bu kez 39 bıçak darbesiyle öldürdü. Sonrada oda arkadaşlarının arkadaşı olan George Chen'in odaya gelmesiyle onuda banyoya götürerek 94 kez bıçakladı. Planın birinci aşaması tamamlandı. Son olarak yurtun otoparkında saat 20:30 sularında arabasının içinde bilgisayarıyla uğraşırken göründü. Aslında bloğuna bir video yüklüyordu ve bu videonun içeriği yükleme işleminin bittiği saat 21:17 de anlaşıldı. Videoyu yükledikten 1 dakika sonrada yakınlarına, "Çarpık Dünyam" isimli manifestosunu toplu halde göndererek intikam alacağını ilan etti. Daha önceden gözetlediği kız yurtuna gitti ama kapı şifresini bilmediği için kapıyı açamadı. Bir kaç kez çalsada kapıyı açan olmadı ve buradan ayrılarak yolda gördüğü 3 kadına silahla ateş etti. 19 yaşındaki Veronika Weiss ve 22 yaşındaki Katherine Cooper, olay yerinde can verdi. Ardından yakındaki bir marketin önünden geçerken rastgele ateş açtı ve erkek bir şahsı öldürdü. Isla Vista cadde ve sokaklarında polisle girdiği kovalamacanın ardından arabasının içinde intihar ederek yaşamına son verdi. Olay sonrasında yapılan soruşturma kapsamında Elliot'ın "İstemsiz Bekarlık/Incel" platformlarına üye olduğu ve buradaki gruplardan da etkilendiği tespit edilirken "Incel Hareketi" ilk kez tehlikeli ve tehdit edici bir ideoloji olarak kabul edildi. Elliot, bu katliamdan sonra bir çok, "Incel Hareketi" platformunda kahraman ilan edildi. Tıpkı, 2 gün önce 19 yaşında 2 genç kadını katleden ve yapılan telefon incelemesinde üyesi olduğu bir grupta, "Incel" içerikli yazışmaların tespit edildiği katil Semih Çelik'in bazı platformlarda, "Kahraman" ilan edildiği gibi. Elliot tarafından gerçekleştirilen bu katliamdan sonra 2018'de kendisini, "Incel" olarak tanımlayan Alek Minassian, Toronto'da 11 kişiyi öldürdü ve 16 kişiyi yaraladı. Her iki olayı gerçekleştiren faillerin ruh hali, Fatih'te yaşanan olayın faili Semih Çelik ile neredeyse birebir aynıydı. Katil Çelik'in telefonunda tespit edilen, "Incel" şahıslarla ilişkisi oldukça önemli. Bu şahıslar genellikle sosyal paylaşım ve chat platformu olan, "Discord" üzerinde örgütleniyor ve iletişim kuruyorlar. İyi eğitim alamamış, doğru düzgün bir iş sahibi olmayan, ebeveynleri ve sosyal çevresiyle sorunlar yaşayan, sosyal medya platformlarında paylaşılan lüks hayatlara özenen, kadınlar tarafından beğenilmeyen ve reddedilen, bu reddedilişleri takıntı haline getiren kriminal tiplerin buluşma yeri, "Discord" gibi platformlar. Umarım en kısa sürede, "Incel Hareketi" içerikli platformlar tespit edilerek önce erişime engellenir ardından da incelenerek olası başka olaylara ve tehditlere karşı önlemler alınır.

Emre Ercis

49,401 görüntüleme • 1 yıl önce

BİR HATIRA İLE VERİLEN YÜZLERCE MESAJ Ankara Valimiz Sayın Vasip Şahin’in bu hatırasını dinleyince, kendisiyle ilgili bir hatıra aklıma geldi. Güzelliği nedeniyle paylaşmak istedim. Yıl 2013’tü galiba… Kendisi Malatya Valisiydi. Bir mesai arkadaşımız vardı; DMD hastasıydı. Çok çalışkan ve gayretliydi. Bileklerine bağladığı, ucuna çivi çakılmış bir tahta parçasıyla çalışır; boş durmayı hiç sevmezdi. Bir gün beni aradı ama konuşarak anlaşamadık. O dönem MSN’den bana şunları yazmıştı: “Abi, annem kanser hastası ve son evrede. Son nefesini memleketimiz Kahta’da vermek istiyor. Kardeşim engelli kadrosundan öğretmen ve mazeret ataması yapılacak. Eğer mümkünse kardeşimin Kahta’ya atanması mümkün olur mu?” Kız kardeşinin bilgilerini de eklemişti. Aslında Sayın Valimize durumu aktarmak değildi mesele… Sorun şuydu: İki gün önce bir konuda haddimizi aşarak valimizi eleştirmiştik. Olay hâlâ sıcakken böyle bir ricayı iletmek kolay değildi. İsmini şimdi hatırlayamadığım ama çok sıcak, yönetimi de çok güçlü bir Özel Kalem Müdürü vardı. Telefonda ön notu ve gerekli bilgileri kendisine aktardım. Ardından telefonu Sayın Valimize bağladı. Merhabadan sonra iki gün önceki konuda haksız olduğumuzu söyleyip özrümüzü ilettim. Ardından durumu anlattım. Sayın Valimiz görüşmenin sonunda sadece şu cümleyi kurdu: “Bir bakalım… Yapabileceğimiz bir şey var mı.” İki gün sonra, pazartesi günü DMD hastası arkadaşım beni aradı. Telefonda ağlayarak bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama yine anlaşamadık. Bir süre sonra MSN’den şunları yazdı: “Abi teşekkür ederim. Kız kardeşimi Kahta’da, tam evimizin yanındaki okula vermişler.” Zaman geçti… Sayın Vasip Şahin İstanbul Valisi olarak atandı. Kendisine hayırlı olsun demek için telefon açtığımda beni şaşırtan bir soru sordu: “O kardeşimiz nasıl, memnun oldu mu kız kardeşinin atamasından?” Aradan aylar geçmişti ama hatırlıyor olması gerçekten muhteşemdi. Sonra annesinin durumunu sordu. Ben de sadece şunu diyebildim: “Sayın Valim… Anneyi Hakk’a uğurladık.” Bir süre sonra İstanbul’da EMITT Fuarı açılışında karşılaştık. Ayaküstü sohbet ederken yine aynı konu açıldı. Sayın Valimiz tekrar sorduğunda bu kez şunu söyleyebildim: “Sayın Valim… Anneden altı ay sonra Fatih kardeşimiz de DMD’ye yenik düştü.” Muhtemelen Sayın Valimiz bu hatırayı unutmuştur. Ama mülki idare mesleğinde buna benzer, bilinmeyen ve anlatılmayan yüzlerce iyilik vardır. Dalga dalga büyüyen nice hikâye yaşanmıştır. Ankara Valimizin anlattığı konuya istinaden emekli Kaymakam Gürbüz Karakuş’un hesabında sabit duran bir tweeti hatırladım. Şu minvalde bir mesajdı: “Görev yaptığım ilçelerde ihtiyaç sahibi olup benim haberim yoksa ve bundan haberdar olup bize aktarmayanlar bu vebale ortaktır.” Ankara’ya yakın bir ilimizin şirin bir ilçesinde görev yapan kaymakamımızın, plansız bir şekilde yaptığı bir hane ziyaretinde yaşanan bir an da çok çarpıcıdır. Kaymakamı karşısında gören yaşlı çiftin şaşkınlıkla sorduğu şu soru aslında her şeyi anlatıyordu: “Siz nereden haber aldınız?” Kaderin bazen insan planını aşan böyle anları oluyor. Kaymakamımız o gün o eve gitmemiş olsaydı, o yaşlı çiftin bambaşka planları varmış. İşte bu yüzden diyoruz ki: #İyikiMİAVar Bâkisi laf-ı güzaf… Birecik’te kaymakamlık yaparken bir kız çocuğunu okula yazdıran Tuncay Sonel Valimizin, yıllar sonra Bandırma’da sokakta yürürken o kızla öğretmen olarak karşılaşmasını… Ya da İstanbul Valimiz Sayın Davut Gül’ün Şarkışla Kaymakamlığı döneminde bir okul ziyaretinde verdiği tavsiyenin, yıllar sonra Gaziantep Valisiyken bir kız çocuğumuzun YKS sonuç çıktısının arkasına el yazısıyla yazdığı bir mektupla kendisine ulaşmasının hikâyesini de başka bir zaman anlatalım… Vasip Şahin Tuncay Sonel Davut GÜL Mustafa ÇİFTÇİ Mehmet MAKAS Gürbüz KARAKUŞ Recep Tayyip Erdoğan

TÜRK İDARE

12,098 görüntüleme • 5 ay önce

📢TBMM'de milletvekilleri, KRT'de direnen işçilerin sesi oldu. TİP Milletvekili Ahmet Şık, DEM Parti Milletvekili Sevilay Çelenk, CHP Milletvekili Utku Çakırözer ve EMEP Milletvekili Sevda Karaca'ya KRT işçilerinin sesi olduğu için teşekkür ederiz. ✉️İşçilerin mektubu: Bizler KRT çalışanları olarak 28 Mart’tan bu yana maaş alamıyoruz. Yani 81 gündür hesaplarımıza para girişi olmuyor. Benzer şekilde en temel ihtiyaçlarımızdan biri olan yemek kartlarımızı da iki ayı aşkın bir süredir kullanamıyoruz. Nisan ayının ortasında yemek kartlarımız bloke edildi. Türkiye’nin mevcut ekonomik şartlarında, bu imkansızlıklar içinde ayakta kalmaya çalışıyoruz. Ancak bu hiç kolay değil. Kimimiz, faturasını ödeyemediği için evinde susuz kaldı, kimimiz ise kirasını yatıramadığı için evinden atıldı. Pek çoğumuzun kredi kartları bloke edildi. Şimdi bu blokajı kaldırmak için hem borçları hem de borç faizlerini ödemek zorundayız. KRT işçileri olarak çok zor günler yaşıyoruz. Süreç bizim için çok yıpratıcı oldu. Daha önce ekim ve mart aylarında da maaşlarımız geç yatırıldı. Ancak o gecikmeler bu denli uzun olmamıştı. Hem o dönemde hem de mevcut süreçte durumu yöneticilere sık sık sorduk. Fakat tatmin edici yanıtlar alamadık. Bitmeyen oyalama süreçlerine maruz kaldık. Özellikle Mayıs ayında, neredeyse her hafta, “Maaşlar cuma günü ödenecek” dendi. Fakat cuma günü geliyor, maaşlar ödenmiyordu. Cuma akşamına doğru ise, “Pazartesi bu işi halledeceğiz” vaadi veriliyordu. Ancak bu da gerçekleşmiyordu. KRT çalışanları olarak Mayıs ayı boyunca her sabah işimize geliyor, üzerimize düşen sorumluluğu yerine getiriyor,,, ancak bir yandan sürekli olarak banka hesaplarımızı kontrol ediyor ve telefonlarımıza düşen her banka bildirimine umutla bakıyorduk. Ay sonuna doğru dayanmamız zorlaştı. Yemek kartlarımızın da olmamasıyla bazılarımız evlerinden yemek getirmek zorunda kalıyor, bazılarımız ise günü yemek yemeden geçiriyordu. Bu süreçte olası bir iş yavaşlatma meselesine ise tehditle yaklaşılıyordu. Sıkıntılarımızı yöneticilerimize bildirdiğimiz zaman, “Başka bir iş bulabilirsin” şeklinde yanıtlar aldık. Mayıs ayının son günleri bu şekilde geldi. Kanalda haber koordinatörü konumunda bulunan Recep Eser isimli yönetici bize, patron Fırat Bozfırat ile konuştuğunu, ekonomik sıkıntılar yaşandığını söyledi. Ancak bu sıkıntıların kanalın yeni reklam anlaşmalarıyla çözüleceğinin, ve maaşların bayramdan önce yatırılacağının sözünü verdi. Fakat bayram öncesi geldi ve bu söz tutulmadı. 4 Haziran’da, maaşlarımız yatmadığında karşımızda muhatap olarak patron Fırat Bozfırat’ın vekili avukatı bulduk Avukat bize, herhangi bir ödeme planı çıkaramayacaklarını söyledi. Üstelik isteyenleri işten kovabileceklerini ve bu sayede kovulanların “işsizlik maaşı” alabileceğini ifade etti. Avukat ayrıca, “Ben sizi daha fazla kandıramam” cümlesini de kurdu. Bayram öncesinde karşı karşıya kaldığımız tablo buydu. Böyle olunca, hep birlikte iş bırakmaya karar verdik. Aynı akşam Fırat Bozfırat ile de görüştük. Bozfırat 27 Haziran tarihine kadar herhangi bir ödeme yapamayacağını, ancak bayram için her çalışana 10-15 bin lira verebileceğini söyledi. Söz konusu “harçlık” teklifine yanaşmadık. İş kanununun bize sağladığı “işten kaçınma” hakkını kullanmaya karar verdik. Kanalda bir direniş başlattık. Gece-gündüz nöbet tuttuk. Masaların üzerinde uyuduk. Bu nöbet hâlâ, 14. gününde sürüyor. KRT’de 14 gündür bant yayın dönüyor. 5 Haziran’da kanalın sosyal medya hesabından, bize yönelik acil ödeme planı oluşturulduğu duyurulmuştu. Aradan geçen 12 günde tek bir kuruş dahi ödenmedi. Gelinen son aşamada ise patron Fırat Bozfırat, geçtiğimiz hafta sonu bizimle görüşmeyi kabul etmişti. Fakat ilk olarak bunu pazartesi gününe, yani düne erteledi. Pazartesi 14.00’te kanala geleceğinin sözünü verdi. Ancak saatler 14.00’ü geçtiğinde Bozfırat, görüşmeye gelmeyeceğini, yine yönetici Recep Eser aracılığıyla iletti. Bir sözünü daha tutmadı. Bunun üzerine bir açıklama yaptık. “Fırat Bozfırat masadan kaçtı” dedik. Ve direnişi yeni bir safhaya geçirmeye karar verdik. Bozfırat’a iki soru sorduk.. “Fırat Bozfırat iki ay önce Beykoz ilçesi sınırlarında ultra lüks, çok üst düzey gelir grubunda insanların oturduğu bir villa satın aldı mı?” “Çalışanların maliyeti aylık 5 milyon lirayken Fırat Bozfırat’ın yaklaşık 15 milyon lira değerinde bir arabaya sahip olduğu doğru mu?” Öte yandan yaptığımız açıklamada Çalışma Bakanlığı yetkililerinin kanalı incelemeye geldiğini ve daha detaylı bir teftiş yapacağını da duyurduk. Fırat Bozfırat 2023 yılının kasım ayında kanalı satın aldığında, bize, “Size piyango vurdu, farkında değilsiniz” demişti. Gelinen noktada hem biz emekçilerin maaşları ödenmiyor, hem de kanalın yayın politikasında yaşanan savrulma bitmiyor. 81 gündür maaşların ödenmemesinin yanında editoryal bağımsızlığın olmamasından, patronun ya da CEO olarak adlandırılan kişinin haberlere müdahale etmesinden şikayetçiyiz. Tüm bunlara karşı KRT’nin hem Ankara hem de İstanbul bürosunda direnişimizi sürdürüyoruz. Bu süreçte çok sayıda siyasi parti, sivil toplum örgütü ve sendika onlara ziyaretimize geldi. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyoruz. Fırat Bozfırat’tan bir an önce maaş ve yemek kartı ödemelerini yapmasını istiyoruz. Maaşları ödenmediği için mağduriyet yaşayanların mağduriyetlerinin giderilmesini talep ediyoruz. Öte yandan devletin yetkili birimlerinden söz konusu sürece müdahil olmalarını ve emekçilerin haklarının verilmesi konusunda gereken neyse yapmalarını istiyoruz. Sevilay Çelenk Utku Çakırözer Sevda Karaca

DİSK Basın-İş

32,428 görüntüleme • 1 yıl önce

"İzmir'in dağlarında çiçekler açar" sıradan bir mısra değildir. Aylarca süren kanlı bir işgalin sona erişini haykıran müjdenin ifadesidir. 9 Eylül'de yaşanan kurtuluşu anlamak için işgalin ne kadar kanlı ve milletin haysiyetini ne kadar zedelediyici bir illet olduğunu çok iyi bilmek gerekir. 15 Mayıs günü Saat 08.00’e geldiğinde ilk gemi İzmir Limanı’na girdi. Karaya çıkan askerler, başlarında Hrisostomos'un bulunduğu kalabalık Papaz Heyeti tarafından dini törenle takdis edilmeye başlandı. Bu esnada gemiler düdüklerini öttürürken bando takımı Yunan milli marşlarını çalıyor ve tüm bu gürültüye kilisenin çan sesleri eşlik ediyordu. Hrisostomos, yaşlı gözlerle gördüğü her subaya “Zito!” diye haykırarak sarılıyor ve intikam telkininde bulunarak kanlı bir gerilim kapısını ardına kadar alıyordu. Saatler 10.00'da kıkarma işlemi tamamlandıktan sonra Yunan birlikleri Kremer-Splandit Palas Oteli’ne doğru yürüyüşe geçti. Otelin önünde âdeta şenlik başladı. Milli oyunlar oynanıyor, Rum ahali ile askerler büyük bir Yunan bayrağı açarak işgali kutluyordu. Başka bir birlik de bu esnada Yunan bayrağıyla kışlaya doğru yürüyüşe başladı. Tramvay hattının bulunduğu yola varıldığında üzerinde siyah elbise, kafasında şapka ve elinde silah bulunan bir Rum, Yunan askerlerin önüne geçti. Onları yüreklendirecek birkaç cümle söyleyip eliyle kenarda askeri geçidi izleyen Türklerin işaret etti ve ani bir hareketle Türklere doğru atıldı. Bir Yunan askeri de ona katılıp sokak kenarında bekleyen Türklerden birine dipçikle vurdu. Onu, süngüsünü Türklerin üzerine gelişigüzel savuran başka bir asker izledi. Bunun üzerine kalabalık bir anda iç içe girdi. Yaşanan boğuşma ve yükselen uğultular arasında bir el ateş sesi duyuldu. Kısa süreli sessizliğin ardından siyah elbiseli Rum yüzükoyun yere yuvarlandı. Yunan askerleri derhal silahlarına sarılıp Türklere doğru âdeta yaylım ateşine başladı. Kaçışan insanlar, ezilen çocuklar ve kanlar içinde yere yığılanlar... Ortalık bir anda kan gölüne dönmüş, kanlı bir katliam başlamıştı. O esnada Ragıp Paşa Oteli’ne bitişik küçük saat dükkânında bulunan Aziz Efendi, katliamın ilk çığlıklarını duyar duymaz silahını cebine koyup Kemeraltı Caddesi’ne doğru yürümeye başladı ve kurşunlarını ilk gördüğü Yunan askerlerine doğru korkusuzca saçtı. Çatışma haberleri kısa süre içinde şehrin tamamına yayıldı. Kışlaya ve Hükümet Konağı’na yönelen Yunan askerleri karşılarına çıkan Türklere acımadan ateş ediyor, fırsatını bulanlar ise süngülerini kullanmaktan çekinmiyordu. Bir Yunan birliği, beraberindeki makineli tüfeği çalıştırarak kışlayı taramaya başlayınca süreç kontrolden çıktı. Ali Nadir Paşa beyaz bir bayrak bularak tüm maiyetini kışlanın önüne dizdi ve ne olursa olsun karşılık verilmeyeceği yönünde emir vererek teslim olmak için beklemeye başladı. Nizamiyeden içeri giren bir Yunan teğmen, karşısında teslim olmak için hazır duran Ali Nadir Paşa’ya küfürler savurarak tokat attı. Onu gören diğer askerler, kışla girişinde dizilen askerlere saldırdı. Ağır bir dayağın ardından sıra sıra dizilen Türk askerleri, Yunan askerlerinin nezaretinde sahile doğru yürüyüşe geçirildi. Yunan askerleri yürüyüş esnasında şiddet uygulamaya devam ediyor, Türk askerlerinin “Zito!” diye bağırmasını istiyordu. Yürüyüşün başından beri buna direnen Albay Süleyman Fethi Bey, bir Yunan askerinin dikkatini çekerek durduruldu. Yunan askeri “Zito Venizelos!” diye bağırmasını emretmesine rağmen Süleyman Fethi Bey söylememekte ısrar etti. Ardından darp başladı. Fakat Süleyman Fethi direnmeye devam ediyordu. Bütün tehditler karşısında “Bir Türk askeri ancak milletinin büyükleri için ağzını açar!” diye haykırınca Yunan askerlerinden biri öne çıkarak süngüsünü Süleyman Fethi’nin göğsüne sapladı. Onu başka bir süngü darbesi izledi. Akabinde pek çok asker aynı anda süngüleriyle saldırdı. Üzerindeki üniformasıyla kanlar içinde yere yığılan Süleyman Fethi, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı ve bir süre sonra son nefesini verdi. Sağ kalanlar sahile doğru yürürken tokat, dipçik ve süngü saldırıları devam etti. Yüzbaşı Necati Bey, o saldırılardan biri esnasında yere yığılınca başka bir Yunan askeri tarafından süngülenerek şehit edildi. Türk askerlerinin maruz kaldığı vaziyeti cadde kenarlarından izleyen sivil Türkler de nasibini alıyordu. Bir Rum, sustalı çakısıyla bekleyenlere saldırıp eline geçen herkesi öldürüyor, sahilde sıkıştırılan başka Türkler de önce denize atılıyor, akabinde silahla vuruluyordu. Katliam dalgası kısa süre sonra Hükümet Konağı’na sıçradı. Gözleri dönen Yunan askerleri öfke içerisinde Hükümet Konağı karşısındaki oteli işgal edip Hükümet Konağı’na ateş açmaya başladı. Akabinde binadaki herkes darp edilerek elleri havada avluya indirildi. Onları avluda eli sopalı Rumlar bekliyordu. Nitekim memurların hepsi yağmur altında sopalarla dövüldü. Sonrasında yağmur eşliğinde sahile doğru yürüyüşe geçirildi. Vali Kambur İzzet, o esnada yanında bulunan oğluna çaresizce “Zito bağır, Zito bağır!” diye uyarılarda bulunuyordu. Rumlar gruplar halinde evden eve dolaşarak bulabildiği her şeyi alıp götürüyordu. Dükkanlar, iş yerleri, imalathaneler... Bulabildiklerini gasp etmekten çekinmiyor, karşı koyanları öldürmekte tereddüt etmiyorlardı. Benzer hadiseler İzmir Lisesi’nde de cereyan ediyordu. Bir yüzbaşı komutasındaki yirmi Yunan askeri tarafından basılan lise, silah arama bahanesiyle boşaltıldı. Bahçeye indirilen öğrencilerden çoğu esir alınarak sahile doğru yürüyüşe geçirildi. Yürütülen kafilelerin yolları çakıştığında sekiz yaşlarında bir çocuk, az ileride yerde yatan askerin babası Necati Bey olduğunu fark etti. Yunan askerlerinin arasından geçip koşmaya başlayan çocuk, kanı yağmur suyuna bulanmış şekilde yerde cansız yatan babasına sarılıp ağlamaya başladı. Birkaç saniye sonra aniden nefessiz kaldığını hissetti. Önce şiddetli bir acı bedenini sardı. Akabinde hareketsiz halde babasının üzerine düştü. Bir Yunan askeri, babasının cesedi üzerinde ağlayan çocuğu, sırtından süngüleyerek öldürmüştü. Katliam bitmiyordu. Sıra Gümrük İdaresi’ne gelmişti. Baş Müdür Agâh Bey, bina kapısının şiddetle vurulduğunu duyunca her şeyden habersizce aşağıya indi. Karşısında elinde Revolver’iyle öfkeli biçimde bakan Yunan askerini ve beraberindekileri görünce ellerini havaya kaldırdı. Askerler öfkeyle bağırarak üst kata çıktı ve Agâh Bey’in odasına girdi. Çekmeceler ve kasa didik didik edildi. Bulunan paraların tamamı gasp edildi. Yaklaşık yirmi beş memur Agâh Bey’le birlikte sağanak yağmur altında bahçede toplandı. Yunan askerleri önce memurların başlarındaki fesleri attı. Akabinde “Zito Venizelos!” diye bağırmalarını isteyerek dipçiklerle vurmaya başladı. Bir müddet bu şekilde yürütülen memurlar, bir Yunan askerinin emir vermesi üzerine koşmaya başladı. Bu şekilde rıhtıma kadar koşturulan memurların artık takati kalmamıştı. Kimisi istemeyerek de olsa duraklıyor ve nefeslenme ihtiyacı hissediyordu. Onlardan biri de Veznedar Nâzım’dı. Alsancak İskelesi’ne vardıklarında fazlaca kilolu olmasından dolayı nefesi kesilmiş ve yere çömelmişti. Vaziyeti gören bir Yunan askeri yanına yanaşıp kalkmasını söyledi. Fakat Veznedar Nâzım kalkacak durumda değildi. Yunan askeri ikinci bir uyarıda bulunma gereksinimi hissetmedi. Bunun yerine silahının dipçiğiyle Veznedar Nâzım’ın başına sert bir darbe indirdi. Aldığı darbenin etkisiyle sersemleyip yere yığılan Nâzım, başına toplanan Yunan askerleri tarafından tekmelerle dürtülmesine rağmen hareketsizce yerde yatıyordu. İçlerinden biri süngüsünü çekip sırtına sapladı. Veznedar Nâzım, oracıkta şehit oldu. Yunanlar tarafından sahile getirilen Türkler, kötü muamele eşliğinde iskeleye yanaşan vapura bindirildi. Önce güvertede bekleyen sopalı askerler tarafından dövüldüler, akabinde at dışkısıyla dolu ambar içine hapsedildiler. Türkçe konuşmayı bilen bir Yunan subayı, “Hepinizi köpek gibi boğazlayacağız, haydi mezarlarınıza!” diyerek ambarın kapısını sürgüledi. Gemilere sığmayan Türkler ise bir toplama merkezine götürüldü. Toplama merkezine varıldığı vakit herkes sıraya dizildi. Yunan askerleri, Türkleri aşağılamak için başta Allah, peygamber ve Kur’an-ı Kerim olmak üzere bütün kutsallara en ağır hakaretleri etmeye başladı. Bazı Yunan askerleri öfke nöbetine girerek savunmasız Türkleri katletmekten çekinmedi. Bir İngiliz kontrol subayı o anları “İzmir civarındaki kırsal kesimde yaşayan Rum halkı, ordunun silah depolarını yağmalayıp Türk köylerini talan ettiler ve Müslümanları av sürer gibi kovalayıp öldürdüler” yazarak not aldı. O sabah İzmir’de onlarca sivil, asker, kadın ve çocuk katledildi. Yüzlercesi yaralandı. Süvari polislerinden Halit, Manisalı Sağır Hasan, Ispartalı Ahmet, Sanayi Mektebi öğrencilerinden İhsan ve polis memurlarından Fahri ile Refik Hüseyin acımasızca katledildi. Urla Polis Komiseri Giritli Hüseyin’in, Giritli Ahmet’in, gazeteci Hasan Tahsin’in ve gazete dağıtan iki çocuğun bedenleri parçalanmış halde bulundu. İnzibat askerlerinden Refik’in cesedi neredeyse tanınmaz hale getirildi. Hükümet Konağı’na ateş açmak için Yunan askerleri tarafından işgal edilen otelde, aralarında çocukların ve kadınların bulunduğu sekiz ceset tespit edildi. Boğulmuş kırk beş ceset sahile vurdu. Tilkilik Maliye Tahsil Şubesi Memuru Nuri Bey’in ölü bedeninde elliye yakın süngü darbesi sayıldı. Tüm bunlar, yalnızca bir günde gerçekleşti. Fakat işgal tam 1214 gün sürecekti. İşte, biz 9 Eylül günü tüm bu haysiyetsizliklerden kurtulduk. Kıymetini bilelim. Sahip çıkalım.

Con Sinov

298,049 görüntüleme • 11 ay önce

Bugün konuştuğumuz mesele, sadece bir “yasak” meselesi değildir. Bugün konuştuğumuz mesele, Türkiye’de hukuk devleti var mı yok mu meselesidir. İstanbul Barosu’nun açtığı dava sonucunda, 19–23 Mart 2025 tarihleri arasında uygulanan toplantı, gösteri ve basın açıklaması yasağı hukuka aykırı bulunarak iptal edildi. Bu karar; tek cümleyle şunu söylüyor: “Genel, ölçüsüz, keyfi yasaklarla temel haklar askıya alınamaz.” Bu, sıradan bir iptal kararı değildir. Bu karar, o günlerde yaşanan birçok işlemin hukuki temelinin çöktüğünü gösterir. Hukuk devleti açısından: “Hukuka aykırı yasaktan suç üretilemez” Anayasa’nın 34. maddesi toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını güvence altına alır. Bu hak “izin”le değil, hak olarak vardır. O gün İstanbul’da yaşanan, fiilen şuydu: Kent yaşamı durduruldu, ulaşım aksadı, sokaklar kapatıldı, basın açıklaması bile “yasak” denilerek engellendi. Mahkeme, bu yaklaşımı hukuka aykırı buldu. Buradan çıkan sonuç nettir: Hukuka aykırı bir yasaktan suç çıkarılamaz. Hukuka aykırı bir işlem, başka bir hukuki işlem için “dayanak” olamaz. Bu nedenle 19 Mart ve sonrasında, bu yasağa dayanılarak başlatılan gözaltılar, soruşturmalar, adli kontroller, tutuklamalar bakımından çok ciddi bir hukuki tablo ortaya çıkmıştır. “Gözaltı oldu bitti” değildir: Tazminat ve telafi sorumluluğu var Şimdi kamuoyuna açıkça anlatmak zorundayız: Gözaltı demek yalnızca birkaç saatlik özgürlük kaybı değildir. Gözaltı; • İşe gidememek, • Sınava girememek, • Hastaneye ulaşamamak, • Uçağı/otobüsü kaçırmak, • Randevusunu, ameliyatını, tedavisini aksatmak, • Çocuğunu okuldan alamamak, • Şirket toplantısını kaçırmak, • Günlük yevmiyesini kaybetmek, • Esnafın dükkanını açamaması, • İşçinin vardiyasını kaçırması, • Öğrencinin devamsızlığa düşmesi demektir. Tüm bunlar somut zarardır. Hukuk düzeni, “özgürlüğünden ettim ama gerisi beni ilgilendirmez” demez. Bu nedenle; hukuka aykırı işlemle özgürlüğü kısıtlanan yurttaşların tazminat hakları doğar. Tazminatın iki boyutu: maddi zarar ve manevi zarar Maddi tazminat : Kaybedilen ücretler, yevmiyeler, iptal edilen biletler, kaçırılan sınav/başvuru nedeniyle doğan zararlar, avukatlık giderleri, seyahat ve konaklama giderleri… Hepsi belgelendiğinde tazmin edilebilir. Manevi tazminat: İnsan onuru, itibar, psikolojik yıkım, aile içinde ve toplum içinde “suçlu muamelesi görme”, “lekelenmeme hakkı” ihlali… Bunlar da manevi tazminatın konusudur. Çünkü burada mesele sadece para değildir. Burada mesele, devletin yurttaşa haksızlık yapıp yapmadığıdır. Özellikle gençler üzerinden yürüyen baskı mekanizması çok ağır sonuçlar doğurdu. Şunu herkes bilsin: Bir öğrenci gözaltına alındı diye; • sınavı kaçırdıysa, • devamsızlık sınırını aştıysa, • bursu kesildiyse, • yurdundan çıkarıldıysa, • disiplin soruşturması açıldıysa, • uzaklaştırma verildiyse, bunların tamamı telafi edilmesi gereken işlemlerdir. Çünkü eğitim hakkı Anayasa’nın temel güvencelerindendir. Bu ülkede, gençlerin geleceği gözaltı torbasına sığmaz. Bir gencin okuldan koparılması, bir ülkenin geleceğinin koparılmasıdır. Bu nedenle açık çağrımdır: • Gözaltı nedeniyle devamsızlığa düşürülen öğrencilerin kayıtları düzeltilmelidir. • Kaçırılan sınavlar için telafi hakkı tanınmalıdır. • “Bu olaylardan dolayı” yurttan çıkarılan öğrenciler derhal geri alınmalıdır. • Disiplin soruşturmaları “yasak vardı” gerekçesine dayanıyorsa, bu gerekçe artık yoktur; dosyalar kapanmalıdır. Çünkü mahkemenin iptal kararı, o “yasak” zeminini ortadan kaldırmıştır. Tutuklu gençler meselesi: “Dayanak çöktüyse tutukluluk da çöker” Geçen hafta tutuklanan 16 TİP’li genç için de aynı şeyi söylüyoruz: Hukuka aykırı bir yasak üzerine kurulan tutuklama, özgürlüğün değil keyfiliğin ürünüdür. Tutuklama, cezaya dönüşemez. Tutuklama, bir “gözdağı” aracı olamaz. Bu gençlerin derhal tahliye edilmesi gerekir. Bu karar, baskı siyasetinin iflasıdır Bu kararla birlikte, iktidarın yıllardır sürdürdüğü bir yöntem bir kez daha açığa çıktı: Toplumsal tepki büyüyünce; yasak koy, gözaltı yap, soruşturma aç, yıldır, korkut, dağıt… Bu anlayış demokratik değildir. Bu anlayış hukuk devleti değildir. Mahkeme kararı diyor ki: Hak ve özgürlükler genel yasaklarla askıya alınamaz. Yani aslında yargı, siyaset kurumuna şunu hatırlatıyor: Yönetmek, susturmak değildir. Devlet, yurttaşın üstüne basarak büyümez. Devlet, hukukla büyür. Buradan açık çağrıda bulunuyorum: 1. Bu dönemde açılan soruşturmalar, bu yasağa dayanıyorsa kapatılmalıdır. 2. Bu dönemde yargılanan yurttaşlar hakkında beraat verilmelidir. 3. Hukuka aykırı işlem mağdurlarının tazminat ve zarar-ziyan taleplerinin önü kesilmemelidir. 4. Öğrencilerin okul, sınav, burs, yurt, disiplin işlemleri açısından doğan mağduriyetleri iade ve telafi edilmelidir. 5. Tutuklu gençler derhal tahliye edilmelidir. Bu, bir “lütuf” değildir. Bu, hukukun emridir. Bugün şunu net söyleyelim: Demokratik tepki suç değildir. Anayasal hak kullanımı suç değildir. Hukuka aykırı yasakla, hukuk kurulamaz. Bir ülkede gençler, öğrenciler, işçiler, emekliler “hak aradı” diye cezalandırılıyorsa; orada sorun gençlerde değil, yönetim anlayışındadır. Bizim mücadelemiz, kimsenin konuşmasını engelleme mücadelesi değil; tam tersine herkesin konuşabildiği, itiraz edebildiği, hakkını arayabildiği bir Türkiye mücadelesidir. Herkesi hukuk devletine, Anayasa’ya ve temel haklara sahip çıkmaya çağırıyorum.

Av.Mahmut TANAL

13,761 görüntüleme • 8 ay önce