Video yükleniyor...

Video Yüklenemedi

Ana Sayfaya Dön

Cemal Enginyurt'un danışmanı Cem Tekinoğlu nasıl danışman meclise danışman olarak girer aklım almıyor! Bu adam hala üniversitede görevli mi, hala maaş alıyor mu bilmiyorum, onu da aklım almıyor! Bu kişi hakkında uyardığımda, beni tehdit ederek susturabileceğini sandı. O gün cevabını verdim, bugün de neden karşısında durduğumu anlatıyorum. Birine danışmanlık...

24,044 görüntüleme • 22 gün önce •via X (Twitter)

2 Yorum

ali ¹⁹⁰⁷ profil fotoğrafı
ali ¹⁹⁰⁷20 gün önce

Bile bisey duyduysaniz Meral Aksenere degil polise gideceksiniz savciya gideceksiniz olmadi kaymakama valiye gideceksiniz bunlari bilip de sustuysaniz ayip

Salih Ertekin profil fotoğrafı
Salih Ertekin21 gün önce

Amiiiinn

Benzer Videolar

Sosyal medyadan kendisine mesaj atan genç bir kızı, ailesine nasıl ifşaladığını anlatan şahıs: • Bir gün bir kız o ünlü mesajı yazdı “Canım bir bakar mısın?" • ⁠Ben de "Efendim" yazdım. "Şu çocuğu nereden tanıyorsun?" dedi, ben de "Tanımıyorum” dedim. • Bunun üzerine kız "Neden takipleşiyorsun o zaman?" yazınca "Pardon canım, sana mı soracaktım?" yazdım. • ⁠Çocuğun hesabında sevgilisi olduğuna dair hiçbir bilgi de yok bu arada. • ⁠Bir bit yeniği olduğunu anladım ve "Ben sadece beğendiğim kişilerle takipleşirim" dedim. • Kız "Sen ne diyorsun? O benim sevgilim!" dedi. "E bu benim problemim mi? Sevgilin bana istek atmış, beni takip etmiş. Ben buna geri döndüğüm için sorun bende mi yani? Bana ne, beni niye karıştırıyorsun?" deyince kız “Benim sevgilimi takipten çıkacaksın!" diyerek bana küfürler etmeye başladı. • Ben de gayet sakince profilinden takipçilerine baktım. Bütün sülalesinin soyadını buldum. • ⁠Sonra kıza "Ben sizin sevgili olduğunuza inanmıyorum, kanıtla” dedim. • ⁠Tabii ki hemen ağıma düştü; bana çocukla olan fotoğraflarını, ekran görüntülerini atmaya başladı. • ⁠Bazıları samimi, bazıları değildi. Hepsini tek tek ekran kaydı aldım. • Sonra kıza "Sen benimle bu şekilde mi konuşuyorsun?" dedim. • ⁠Yine küfürler edince "O zaman ailen de öğrensin, bir sıkıntı yok. Demek ki sen birine güveniyorsun" dedim. • ⁠Bütün o sövdüğü ses kayıtlarını, ekran görüntülerini tak tak aynı soyadlı bütün ailesine attım! Sonra da engelledim. • ⁠Ardından ailesinden birkaç kişi döndü. "Bu ne? Sen nereden biliyorsun?" falan dediler. • ⁠Ben de "Bana böyle böyle yazdı" diyerek olayı anlattım. Sen beni orada rezil edeceksin, kendince bana bağırıp çağıracaksın, ben de "Ay canım tamam" mı diyeceğim?Anlatırken bile tekrar keyiflendim! • Bir gün sonra falan çocuğun kendisi yazdı. "Ben şunun eski sevgilisiyim. Bana uzun süredir takıntılıydı, takip ettiğim herkese yazıyordu. Teşekkür ederim, kusura bakma" tarzı bir şey söyledi. Onu da direkt engelledim. • ⁠Sonra kızın bir arkadaşı yazdı, tehditvari mesajlar attı. Ona da "Beni bu şekilde taciz edersen aynısının daha beterini yaşatırım sana, senden şikayetçi olurum. Hakaret ediyorsun farkındaysan" dedim. • ⁠O da beni engelledi. Kime niyet, kime kısmet... Yani bana gelip nazikçe "Ya ben onu seviyorum, takipleşmeseniz olur mu?" dese, "Başım gözüm üstüne" der çıkarım. • Ama sen bana "Neden takipleşiyorsun, seni mahvederim!" dersen cevabını alırsın.

🎙️ Muhbir

1,672,759 görüntüleme • 1 ay önce

İrem Tuncer, Oyuncular Yurt Dışı Teliflerini Nasıl Alıyor? Ünlü Oyuncu Sistemdeki Bilinmeyenleri Tek Tek Anlattı 🔹 Bu sıcakta gittim dizilerimin yurt dışı teliflerinin peşine düştüm arkadaşlar. 🔹 Bu telif meselesi nasıl oluyor, siz her yayınlandığında para alıyor musunuz diyen çok insan var, ben bunu bir anlatayım. 🔹 Biz aldatmak çekerken İlayda Çevik bir gün karavanda dedi ki siz yurt dışı telifleri alıyor musunuz, bize dedi ki yok, benim hiç böyle bir şeyden haberim yok. 🔹 Ben ve Burcu dedik ki hani bize telif ödemesi yapılmıyor, bu sözleşmemizde de yok ama sadece biz özel değil, hiçbir oyuncu ile yok. 🔹 O da dedi ki evet zaten ben de yapım şirketinden almıyorum telifleri, böyle bir tane oyuncular için kuruluş var, oraya üye oluyorsunuz, aylık oranın bir taksitini ödüyorsunuz ama çok cüzi bir miktar yani 100 lira gibi bir şey. 🔹 Onlar da sizin için yurt dışından yaptığınız dizilerin teliflerini alıyor. 🔹 Telif deyince inanılmaz bir para canlanmasın gözünüzde de gerçekten küçük küçük miktarlar ama mesela yılda bir iki kere geliyor, insanın hiç yoktan geldiği için mutlu ediyor. 🔹 Ama derseniz ki Serenay Sarıkaya, Kıvanç Tatlıtuğ, Tuba Büyüküstün işte yapımından telif almıyor, onu bilmiyorum, yani bence alıyorlardır. 🔹 Çünkü yapımcılar Hande Erçel'le çalışmak istiyorlar, Hande Erçel'le çalışmak istemelerinin sebebi Arap ülkelerini çok rahat satabilecekleri için ve Hande Erçel de bunu biliyor da olarak, o yüzden belki de sözleşmesine telif hakları ile ilgili bir madde ekleyebiliyordur. 🔹 Ama dediğim gibi Hande Erçel değilseniz, Serenay değilseniz telif alamıyorsunuz hiçbir şekilde. 🔹 Ama dediğim gibi bu kuruluşa üye olanlar isterse dizinin başrolü ol, isterse sadece ana kasta ol, isterse de sadece yan kastlardan bir tanesinde ol, eğer o bölümde bir kez, iki kez bile gözükürsen, İspanya telifini, işte İtalya telifini, Fransa telifini, bilmem ne hangi ülkenin telifini alabiliyorsun. 🔹 Bize de dediğim gibi İlayda haber vermişti bu telif muhabbetini ve gerçekten birkaç hafta sonra Burcu ile kuşu kuşu oraya üye olup, birkaç sene sonra teliflerimizi almaya başladık, İlayda'ya da teşekkür ederiz. 🔹 Bir de şöyle bir şey var, diyelim ki mesela ben bugün üye oldum o kuruluşa ama 6 yıl önce Baraj dizisi yapmışım, onu yazıp onun telifini de alıyorum, yani geçmiş telif haklarımı da alabiliyorum. 🔹 Bu çok iyi oluyor işte. 🔹 Mesela ben haziranda tatildeyken sevgilimle böyle mikrosen çıktısı alışverişi yapmışız. 🔹 Bana birden mail geldi, bir baktım İlık dizisinden telif gelmiş, İspanya'ya satılmış, ben İspanya telifinden yararlandım. 🔹 O yüzden bugün gittim yeni projelerimin de bir güzel yazdırdım, onların teliflerini de en yakın zamanda bekliyorum. Başka bir videonuz var mıydı, yoksa bu kadar mıydı?

BUZZ medya

24,447 görüntüleme • 1 ay önce

🔴JAMES COOK BAR'da alıştırmışlar ÖZGÜR ÖZEL'i Ön Ayak olan da CHP MEDYA (eski) SORUMLUSU BURHANETTİN BULUT.. KİMİN ELİ KİMİN CEBİNDE belli olmayan bu sisteme verdikleri isim ise TURNİKE.. 🔴Özgür ECZACI olduğu için 'DEPOMUZDA ONDAN KALMADI MUADİLİ VAR' diyorlarmış.. 🔴TAMAR TANRIYAR: CHP'nin eski medya ve halkla ilişkileri Burhanettin Bulut'a yani Mr. Bro'ya dönelim mi tekrar? Şu hizmet alımları yaptığın Gaye Derekaya'ya, Derekaya'yla aran nasıl? Hizmet alımları hala devam ediyor mu acaba? Nereden girdim bu konuya? Çünkü Özgür Özel ve CHP yönetimindeki arkadaşlarını nasıl düşürmüş Ankara gecelerine? Ankara gecelerine biliyor musunuz? Önce bir barın sahibi olan Hakkı Bey'i kendine danışman yapmış. Ay sen kimsin de senin danışmanın olacak? Sonrasında da Hakkı'nın sahibi olduğu James Cook mekanına Özgür ve diğerlerini alıştırmış. Hakkı bekar ve zampara bir biraz. Çevresi de iyi. Özgür Özel gibi memlekette eşlerini bırakan CHP üst düzeyini bekar evlerine de alıştıran kendisi. Bu konularda acemi olan garibim yazık Özgür Özel gibi tipler de o barda maşallah açılıyor. Özgür'e şey diyorlarmış, eczacılar öyle derler ya depolarda bu kalmadı muadili var diye, Özgür'e de elimizde Gülen Göksu kalmadı ama muadili şunlar var diye barda artık kimin eli kimin cebinde belli değil. Neyse, ve bu durumları fark eden simsari bir grupta iş takiplerinde rol alabilmek için artık meclise değil James Cook'a gelmeye başlıyor. Ve ilginçtir James Cook'ta başlatılan sistemin adı da, burada ilk kez açıklıyorum, turnike adını koymuşlar. James Cook maceraları ve oralarda yaşananlar, tanışılanlar o kadar derin bir konu ki bugün buraya sığmaz. İçki ile tanışılan sonra hatırlanmayan insanlar bile var. Buyurun size küçük bir ispat videosu. Tabii bir iki kere tanıştık Ankara'da, görüşmüştük. Eyvallah. Evet. Şeyde de James Cook. Ha, evet, evet. Vay James Cook Özgür. Allah aşkına bir gün olsun karınla gittin mi oraya? Şimdi nereye gitsen seni James Cook'tan tanıyor olacaklar. Ben haber yapmasam da yine patlayacaktın. Daha uzatmayayım çünkü Mr. Bro diye bir kaynak yakalamışım ki arkası çok gelir.'' #BurhanettinBulut #ÖzgürÖzel #JamesCook #CHPteslimAlınamaz
2:09

Sensitive content

🔴JAMES COOK BAR'da alıştırmışlar ÖZGÜR ÖZEL'i Ön Ayak olan da CHP MEDYA (eski) SORUMLUSU BURHANETTİN BULUT.. KİMİN ELİ KİMİN CEBİNDE belli olmayan bu sisteme verdikleri isim ise TURNİKE.. 🔴Özgür ECZACI olduğu için 'DEPOMUZDA ONDAN KALMADI MUADİLİ VAR' diyorlarmış.. 🔴TAMAR TANRIYAR: CHP'nin eski medya ve halkla ilişkileri Burhanettin Bulut'a yani Mr. Bro'ya dönelim mi tekrar? Şu hizmet alımları yaptığın Gaye Derekaya'ya, Derekaya'yla aran nasıl? Hizmet alımları hala devam ediyor mu acaba? Nereden girdim bu konuya? Çünkü Özgür Özel ve CHP yönetimindeki arkadaşlarını nasıl düşürmüş Ankara gecelerine? Ankara gecelerine biliyor musunuz? Önce bir barın sahibi olan Hakkı Bey'i kendine danışman yapmış. Ay sen kimsin de senin danışmanın olacak? Sonrasında da Hakkı'nın sahibi olduğu James Cook mekanına Özgür ve diğerlerini alıştırmış. Hakkı bekar ve zampara bir biraz. Çevresi de iyi. Özgür Özel gibi memlekette eşlerini bırakan CHP üst düzeyini bekar evlerine de alıştıran kendisi. Bu konularda acemi olan garibim yazık Özgür Özel gibi tipler de o barda maşallah açılıyor. Özgür'e şey diyorlarmış, eczacılar öyle derler ya depolarda bu kalmadı muadili var diye, Özgür'e de elimizde Gülen Göksu kalmadı ama muadili şunlar var diye barda artık kimin eli kimin cebinde belli değil. Neyse, ve bu durumları fark eden simsari bir grupta iş takiplerinde rol alabilmek için artık meclise değil James Cook'a gelmeye başlıyor. Ve ilginçtir James Cook'ta başlatılan sistemin adı da, burada ilk kez açıklıyorum, turnike adını koymuşlar. James Cook maceraları ve oralarda yaşananlar, tanışılanlar o kadar derin bir konu ki bugün buraya sığmaz. İçki ile tanışılan sonra hatırlanmayan insanlar bile var. Buyurun size küçük bir ispat videosu. Tabii bir iki kere tanıştık Ankara'da, görüşmüştük. Eyvallah. Evet. Şeyde de James Cook. Ha, evet, evet. Vay James Cook Özgür. Allah aşkına bir gün olsun karınla gittin mi oraya? Şimdi nereye gitsen seni James Cook'tan tanıyor olacaklar. Ben haber yapmasam da yine patlayacaktın. Daha uzatmayayım çünkü Mr. Bro diye bir kaynak yakalamışım ki arkası çok gelir.'' #BurhanettinBulut #ÖzgürÖzel #JamesCook #CHPteslimAlınamaz

CZR HBR

45,214 görüntüleme • 4 ay önce

Nihat Kahveci: Yüzümün halinden beklediğim futbolun çıkmadığını, çıkma ihtimalinde olmadığı durumlar oldu. Bizi izleyen seyirciler anlıyordur. Gerçekten kupa maçları bittikten sonra son dönemlerde böyle en çok konuşulan bir Beşiktaş Galatasaray önünü yaşadım böyle. Yapılan programlar, taraftarların işin içinde olması, bu maçın önemi, ciddiyeti, Beşiktaş'ın form durumu. Galatasaray'ın Liverpool maçı öncesi ne yapacağı kazandığı takdirde puan farkı 7 olur. Bundan psikolojik üstünlük çıkar çıkmaz mı? Bu arada yendi Galatasaray. 3 puanı aldı. İstediğini elde etti. 10 kişi kalmasına rağmen elde etti. Yalnız şunu söyleyeceğim. Ben pozisyonları konuşmak istiyorum. Ben... Atılan güzel golleri konuşmak istiyorum. Ben teknik direktörlerin bir oyuncuları neden değiştirdiğini, sahanın içinde hangi niyetle bu değişiklikleri yaptıklarını, giren oyuncuların ne kattıklarını konuşmak istiyorum. Ben sahadaki yıldızların çalımlarını, şutlarını, kombinasyonlarını, pas trafiğini, işin defansında o fansında neler yaptığını konuşmak istiyorum. Ama ben bunları istedikçe bizim Süper Lig'de maç yöneten hakemler bunların önüne geçiyor. Sanki... Futbolcuları konuşmayın. Teknik direktör değişiklerini konuşmayın. Yıldız biziz. Biz ne dersek o olur. Biz istersek maçı katlederiz. Biz istersek maçı yok ederiz. Hep bizi konuşacaksınız. Performans gösteriyorlar. Bugün de öyle bir hakem performansı gördük. Kaç tane sarı kart oldu artık yazmayı bıraktım. Kaç tane verilmeyen faal oldu yazmayı bıraktım. Maçın içinde penaltı mı değil mi? Kırmızı mı değil mi? İkinci sarı mı değil mi? O mu değil mi? Bu mu değil mi? Şu mu değil mi? Ya biraz futbolu öğrenin. Öğrenin futbolu. Pozisyonları daha iyi takip edin. Yan hakemin var. Varın var. Avarın var. Dördüncü hakemin var. Var da var. Devre arası telefonla aranılmanız var. Devre arasında pozisyonları izlemeniz var. O var, bu var, şu var. Yeter artık. Kahraman olmaya çalışmayın bana ya. Bıktım ya. Maçta ben heyecanla geliyorum buraya. İki tane takım. Beştaş akıyor ön tarafta. Uçanı kaçanı. Galatasaray aynı şekilde. Neler bekliyoruz? Maça bir bakıyorum ilk yarı. Beşiktaş bir tane korner atmadı, isabetli şutu yok. Diğer tarafta Galatasaray tamam bir gol attı, beklenilen oyun yok. Tamam Galatasaray deplasmanda diyorsun falan filan. İkinci arı Beşiktaş'ın... Daha çok domine etti. Çünkü sana atıldı. 10 kişi kaldı Galatasaray. Beştaş sağlı sollu ortalar. Attığı şutlar Uğurcan üzerine geldi. Uğurcan zaten Beştaş maçlarında enteresan bir şekilde mıknatıs mı desem ne desem toplar da üstüne de geliyor. Bugün Beştaş oyuncular da genelde üstüne vurdu. Ama Uğurcan yine ikinci arıda üstüne düşen görevi yaptı. Maç önü dedim ki Uğurcan ve Ersin performans önemli olacak. 10 kişiyken Barış Alper ile karşı karşıya kaldı. Ersin çok iyi çıkardı. Maç 2-0 olabilirdi orada. Ama bu maç... İşte daha çok şey olabilirdi. Evet. Oyuncular da biraz birbirlerinden tedirgindi. Kontrol ederek başladılar. Çok bas hatalarıyla başladılar. Oyun kilitlendi. Ama Hakem o kapının üzerine ikinci kilit attı. Maç akmamalı. Maç gitmemeli. Tedirgin etti ya. Hakem tedirgin. Çünkü biliyor vermedikleri verdiklerinin ne kadar yanlış olduğunu. İlk defa maça geldi değil mi? İlk derbi. İlk derbi. Ya böyle bir maça. Tecrübesi olmayan bu standartlarda bir hakem neden atanılır bir kere? Ben bu kadar hakem takım etmem. Maç esnasında görüyorum ilk maçı ama izliyorum. Kaldıramadın. Kusura bakmasın Ozan kardeşimiz. Maçın ağırlığını kaldıramadı. Çok basit hataları var. Çok yanlışları var. Çok etkilendiği pozisyonlar var. Devre arası belki sosyal medyaya girdi. Etkilendi, etkilenmedi. Onu bilemem ama. Gerçekten hakemlerimiz çok kötü ve arkadaşlar bundan sonra var ya. Şöyle başlamayacağım derbe önlerine. İnşallah hakemi konuşmayacağımız bir maç olur cümlesini literatürümden kaldırıyorum. Hep konuşturtuyorlar kendilerini. Hep kahraman olmak istiyorlar. Ve nasıl da bu kadar eleştiriyle hayatlarına devam edebiliyorlar. Bu kadar kötü performanslığı gösterip nasıl memnun olabiliyorlar. Benim aklım almıyor. Bu arada sahanın içinde de beklenilen futbolu. %50'sini görüp keyif aldım desem çok almadım. Zaten anketimizde bununla alakalı derbide oynanan futbolu beğendiniz mi diye sorduk. Şimdiden 35.000'e yakın oy.

Galatasarayultrataraftar

108,832 görüntüleme • 6 ay önce

"Trump'ı İran'ı vurmaya kim ikna etti?" Tabi ki: Tapınak Dağı'nı yeniden inşa etmeyi hayal eden ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, 📌Afganistan ve Irak'ta savaşan eski bir asker olan Pete Hegseth, Haçlı ruhuna sahip ve Siyonizmin büyük destekçisi.. 📌FOX TV yorumcusu ve Trump'ın danışmanı olduğu 2018 yıllında Kudüs'te düzenlenen "2018 Arutz Sheva" Siyonist konferansında yaptığı konuşmayı izlerseniz büyük resmi görebilirsiniz.. 🔺"21. yüzyıl, Amerikalılar, İsrailliler tarafından yönetilen bir yüzyıl olmazsa, o zaman bu yüzyıl özgür bir yüzyıl olmayacaktır." 🔺"İsrail ve Yahudi halkı sonsuza dek yaşayabilirken, bu devletin statüsünün kaçınılmaz olmadığı, bu salondaki herkesin bildiği bir gerçektir. " 🔺"Dolayısıyla, özgür insanlar olarak, onu her fırsatta korumak ve 21. yüzyılın özgür bir yüzyıl olarak kalması için mücadele etmek bizim sorumluluğumuzdadır." 🔺"Biliyorsunuz, Bakan ahtapotun başından bahsetti, İran'dan ve İran rejiminin bugün dünyada hem İsrail hem de Amerika Birleşik Devletleri için haince uzanan sayısız kolundan bahsetti. " 🔺"Obama yönetimi, nükleer silahlara giden kaçınılmaz bir yol açan, Amerika'nın ve İsrail'in ölümünü hedefleyen nefret dolu terörist İran rejimine milyarlarca dolar fon sağlayan ve Amerika'nın varoluşsal varlığını tehdit eden nükleer kapasiteli füzelerin geliştirilmesinin devamına olanak tanıyan korkunç bir anlaşma yapmak için ellerinden gelen her şeyi yaptı." 🔺"Bunun aksine, Trump yönetimi ilk günden itibaren İran rejiminin eylemlerini kınadı ve İsrailli ortaklarımızın yanında kararlılıkla durdu." 🔺"Bu da, birkaç ay önce Kudüs'ün İsrail'in ebedi ve bölünmez başkenti olarak ilan edilmesinin önünü açan bir an yarattı ve başkanımızın yaptıklarından çok gurur duyuyorum." 🔺"Sahte haberlerden en çok zarar gören ülke İsrail Devleti'dir. Bu yüzden İsrail'e üçüncü ziyaretim." 🔺"2013'te buradaydım, 2016'da buradaydım, yine buradayım ve her seferinde Yahudi halkı hakkında, bu toprakların tarihi hakkında, İsrail'in kuruluşu hakkında, İsrail hükümeti hakkında, Araplara ve Filistinlilere yapılan muamele hakkında, Batı Şeria hakkında, Yahudiye ve Samarya hakkında, Kudüs hakkında, Eski Şehir hakkında anlatılan yalanlar hakkında daha çok şey öğreniyorum." 🔺"Bu yalanlar dünyaya ifşa edilirse, dünyanın İsrail'e bakış açısını değiştirecektir. " 🔺"Bu yüzden buraya gelip Joe'dan ve diğerlerinden sahadaki gerçekleri öğrenmenin ve ardından Amerika'ya dönüp Arap-İsrail çatışması, Arap-İsrail Barış Süreci ve bugün hala Amerika'daki aydınların ağzından dökülen sözde iki devletli çözüm hakkındaki sahte haberlerle mücadele etmenin ciddi bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum." 🔺"Çünkü bugün sahada yürürseniz, iki devletli çözüm diye bir şeyin olmadığını anlarsınız. Tek bir devlet var.." 🔺"Bugün Jennifer, ben ve diğerleri Tapınak Dağı'nın Batı Duvarı'nı, Batı Duvarı tünellerini ve Eski Şehrin büyük bir bölümünü görme fırsatı bulduk ve orada dururken önünüzdeki mucizeye hayran kalmamak elde değil; bu da beni, umarım hepinizin çok uzakta görmeyeceği başka bir mucize hakkında düşünmeye sevk etti. " 🔺"Çünkü 1917 bir mucizeydi, 1948 bir mucizeydi, 1967 bir mucizeydi, 2017'de Kudüs'ün başkent ilan edilmesi bir mucizeydi ve Tapınak Dağı'nda tapınağın yeniden kurulması mucizesinin mümkün olmaması için hiçbir neden yok." 🔺"Bunun nasıl olacağını bilmiyorum, siz de bilmiyorsunuz, ama bunun olabileceğini biliyorum. Bildiğim tek şey bu. " 🔺"Ve bu sürecin bir adımı, her sürecin bir adımı da, sahadaki gerçeklerin ve faaliyetlerin gerçekten önemli olduğunun farkına varmaktır. " 🔺"İşte bu yüzden Yahudiye ve Samarya'yı ziyaret etmek, egemenliği, İsrail topraklarının, İsrail şehirlerinin ve bölgelerinin egemenliğini anlamak, dünyaya bunun Yahudilerin toprağı ve İsrail toprağı olduğunu göstermenin kritik bir sonraki adımıdır." 🔺"Washington D.C.'deki desteğiniz, vatansever Amerikalılar, Evanjelik Hristiyanlar, inançlılar, Cumhuriyetçiler ve hatta Washington'da artık bunu söylemekte zorlanan bazı Demokratlar arasında sahip olduğunuz destek ışığında, size şunu söylemek istiyorum: " 🔺"Biletinizi alın, harekete geçin, İsrail'de yapılması gerekeni yapın, çünkü gerçekten inanıyorum ki bu, Amerika'nın arkanızda duracağı bir an. " 🔺"Beyaz Saray'da Donald Trump, Başkan Yardımcısı olarak Mike Pence, BM'de Nikki Haley ve İsrail ile Amerika'da size gerçekten inanan, arkanızda duran insanlar var."

Malik Ejder

160,335 görüntüleme • 7 ay önce

Kıymetli arkadaşlar, Ekte bir video ve videonun sonunda iki farklı tarihe ait fotoğraflar paylaşacağım. Lütfen tarihlere dikkat etmenizi rica ediyorum. Maalesef Havuz gazetecilerinin taktiklerini kullanıyor kendi dostlarımız, beni özel mektup ve görüntüleri paylaşmaya mecbur ediyorlar. Gazetecilerin (!) kara propagandaya dönüştürdükleri “uzaklaştırma” hadisesi 29 Ocak 2019’da oldu. Bu tarihi oradaki insanları arayarak da teyîd ettim. Ekte arz ettiğim videoda o senenin Haziran ve Temmuz aylarına ait fotoğraf ve Ağustos ayında gerçekleşen bir ziyaret var. Lütfen, bu videoda dargın, kırgın, kızgın, kovulmuş, mütekebbir insanlar görüyor musunuz? Soru soran bir arkadaşa da yazdım: “Sözlerini yalanlayamıyoruz, başka çare yok, vurun abalıya!” dercesine yapılan söz konusu program pek çok yalan ve iftira içermektedir. Dün birisinin yorumunu gördüm; “Herhalde Osman hoca beş vakit namaz da kılmıyor, çünkü M. Yeşilyurt dedi ki: Osman hoca cuma ve bayram namazlarına bile gelmiyordu artık.” Halbuki o şekilde bir uzaklaşma olmadığı gibi katılamadığım Cuma namazlarının da sebebini çok iyi biliyorlar. LinkedIn hesabıma bakarsanız, o tarihlerde iki sene New York’ta imam olarak çalıştığımı görebilirsiniz. Evet, PA’daki son iki senemde New York eyaletine bağlı Rockland Psychiatric Center adlı hastanede haftada iki-üç gün çalışıyordum. Bu çalışmam, muhterem Hocamızın izni ve bilgisi dahilinde idi. Dolayısıyla o iki sene boyunca Cuma ve özel günlerde ben orada Müslüman doktorlara ve hastalara namaz kıldırıyor ve programlar yapıyordum. Ücretli çalışıyordum, hem de eyalet OMH’e kayıtlı bir Muslim Chaplain - imam olarak. Diğer günler kampa gittiğimde merhum Hocamız da sürekli sorardı, ben de güzel hadiselerden ve oradaki olaylardan bilgiler verirdim. Neden olduğunu bilemesem de bu konuda maalesef yalan söyleyen arkadaşımız bunu çok iyi biliyor. Ama “Cumaya bile gelmezdi!” diye konuşuyor. İşte, Hocaefendi’yi sansürlediğim konusu da böyle bir yalan. Oysa 20 sene en büyük ve önemli iş olarak Hocamızın sohbetlerini yayınlamayı bildim. Yayında bahsettikleri gün de yine çalıştığım yerde bir programda idim. İlgili arkadaş arayınca ona şifrelerin kimde olduğunu ve videonun nasıl yükleneceğini de belirttim. Kasdi olarak mani olmak aklımın ucundan bile geçmez. Arkadaşımız bunu neden öyle anlattı anlamış değilim. Buna dair iki arkadaşımın şahitliğini ifade eden iki mesajın resmini paylaşabilirim ama o arkadaşları zor durumda bırakmak istemiyorum. Hasılı, merhum Hocamızla alakalı bir yayını yaptırmamak aklımdan dahi geçecek bir edepsizlik olamaz. Fakat ne diyeyim; öyle bir şey varmış gibi anlatanları da benim kusurlarımı da Allah affetsin. O gazetecilere de açıkladığım gibi, muhterem hocamız bazen cemal bazen de celal ile terbiye ederdi. Kimi zaman iltifat kimi zaman tedip yoluna giderdi. Cevdet Bey’den Mustafa Özcan’a kadar zaman zaman kovmadığı insan yoktur. Bir kısım iftiralar sonrası Harun, Ali ve Recep abileri aylarca kabul etmemesi de böyle bir uygulamadır. Öğrenci arkadaşlarımızdan “kovulma” tecrübesi yaşamayan yoktur. En az on defa “derslere iyi çalışmadıkları, derste ilgisiz davrandıkları ya da manevi dünyalarındaki eksiklikleri” –bunlar hocamızın ifadeleri- gibi sebeplerle bütün halka kovulmuştur. Hatta iki ya da üç defa “Madem siz gitmiyorsunuz, o zaman ben gidiyorum!” diyerek muhterem Hocamızın başka bir binaya muvakkaten taşındığı vakidir. O bahsedilen hadisede Mustafa Özcan ve iki talebe arkadaşın neden kovulduklarını bilmiyorum. 2019 yılında bir gün binaya gittiğimde kapıdaki nöbetçi “Hocaefendi bazı isimleri içeri almamamızı söyledi. Sizin adınız da var!” dediler. Evime gittim, ne hata yapmış olabileceğimi düşündüm, tevbe istiğfar ettim. Diğer üç kişi bir gün sonra gidip girmişler. Bem bir hafta gitmedim. O bir haftanın sonunda “Hocaefendi seni çağırıyor!” dediler, hemen koşup gittim. Salonda yalnızdı. İçeri girdiğimde tebessüm etti. “İnsan Hocasına küser mi?” dedi. “Estağfirullah hocam, kendi hata ve günahımın istiğfarı ile meşguldüm, çağırdığınız için teşekkür ederim!” dedim. Sonra da bu tavrının sebebini -istifsar ve bir daha yapmamk için- sordum Dediler ki: “Beni yalnız bırakıyorsunuz. Son dönemde oturumlara az geliyorsunuz. Geldiğinizde de yüzünüz asık oluyor. Oysa benim için katlanmalıydınız buradaki sıkıntılara. Ben size toz kondurmam; siz de benim için insanların ezalarına katlanmalısınız!” dedi. Hepsi bu kadar. Bütün mukaddesatım üzerien yemin ederim ki bütün hadise bundan ibaret. Fakat birileri bunu her yanda “Hocaefendi onu kovdu!” diye yayıyorlar ve bunu bir iftira kampanyasına çevirdiler. Bu hadiseden sonra üç sene daha orada kaldığımı ve sonrasında da Muhterem Hocamızın vefatından önceki ziyaretlerimi daha önce değişik vesilelerle anlattım. Bu arada, o gazeteciler (!) kendileri ile röportajdan kaçtığımı söylüyorlar. Benim çekindiğim husus kayıtlı röportajdır, çünkü nasıl montaj yapacaklarından emin değilim artık. M. Özcan ve Cevdet Bey’in ya da sadece birinin beraberce çıkacağımız bir canlı yayını, moderator kim olursa olsun, kabul ediyorum. Not: Çoklarının insafsızca saldırdığı bir dönemde, bu videoyu çekip bana gönderen arkadaşıma da minnettarım. Evet, bir bakınız, kırgın ve dargın insanlar mı görüyorsunuz?

Osman Şimşek

217,694 görüntüleme • 1 yıl önce

İHH’dan Ayrıldım… Mayıs 2016 tarihinde İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Merkez Medya ve Sosyal Medya Birimi’nde muhabir olarak başlayan ve içerik üreticisi olarak devam eden profesyonel çalışma hayatım, bugün itibariyle son buldu. Elbette, karşılıklı anlayış çerçevesinde. Ve tabi gönül bağı devam Allah’ın izniyle. Aradan geçen 7,5 yıl şüphesiz bana çok büyük tecrübeler kazandırdı. Bir insan için en değerli yıllardır belki de 20 ila 30 yaş arası. Ve ben ömrümün en kıymetli yıllarının böylesi güzide bir kurumda geçmiş olmasından onur duyuyorum. Umarım hakkını verebilmişizdir bunca nimetin ve hizmet fırsatının… Onlarca coğrafyayı ziyaret etmek, oralarda yaşananları Türkiye ve dünya kamuoyu ile buluşturmak nasip oldu. Kah Srebrenitsa’da yumruklarımızı sıktık, kah Patani’deki yetimlerimizle hayatımızın belki de en mutlu günlerini geçirdik. Gittiğimiz her memleket, derin izler bıraktı yüreğimizde. Mesleki olarak kazandırdığı tecrübeleri saymak mümkün bile değil. Vakfa başlarken, benim için büyük müjde olan bu haberi takipçilerimle paylaşırken “Ümmete hizmet yolunda vites büyütüyoruz” iddiasında bulunmuştum. Öyle olmuş mudur gerçekten bunu tarih takdir edecek. Ama yazdığım her habere; basına servis ettiğim her bültene, fotoğrafını çektiğim her kareye, imza attığım her belgesele, klibe; inandım. İnandım da yaptım. Vicdan terazimde tarttım, maşeri vicdana sorgulattım ve öyle paylaştım kendi mecrasında. Bu nedenle ki bugün sonuna kadar huzurluyum ve hiçbir keşkem yok. Bir keşkem var aslında: İşi yapabilmenin heyecanı, sonuca bir an evvel ulaşabilmenin gayretiyle biraz yorduğum ve hatta belki de istemeden de olsa kırdığım abiler, arkadaşlar oldu; biliyorum. Ama eğer onlar da bu satırları okuyorlarsa şunu yürekten yazıyorum ki hiçbiri bir art niyetle değildi. Belki toyluk, belki biraz Karadenizlilik ve belki de biraz uzun yılların kurs ortamlarında geçmiş olmasından kaynaklıydı bu bilinçsiz yormalar. Onlar özellikle haklarını helal etsinler ve bana bunu aşabilmem için dua etsinler, ricamdır. Eksiğimin farkındayım, er ya da geç düzelteceğim inşallah. Son haftalarda yıllık izinlerimi kullanıyordum ve bu sürede vakıfta mesaimin geçtiği tüm abilerle - kardeşlerle helalleşmeye gayret ettim. Henüz görüşemediklerimiz var, onlarla da en kısa zamanda yapacağız inşallah. Tüm bunların her birine ve özellikle yakın çalışma arkadaşlarıma, abilerime sonsuz teşekkürlerimi burada sunmak istiyorum. Bir vakte kadar hiçbir akrabamın dahi olmadığı şu İstanbul’da bana aile oldular, baba oldular, öz abiden öte abilik yaptılar. Allah her birinden razı olsun, güzel işlerinde muvaffak eylesin. *** “Medya” meselesini belki de gereğinden fazla kafasına takmış birisiyim. Bu, yola çıktığımda da böyleydi aslında. Lakin kaçırdığım bir yer varmış. Bunu zamanla öğrendim: Ekonomik bağımsızlık olmadan medyada var olabilmek ve söz söyleyebilmek mümkün değilmiş. Aslında neredeyse tüm meslek dallarında dünya gidişatında böyle bir ivme var. Özel şirketler, devletlerden fazla söz sahibi olabiliyorlar yeni düzende artık. Bugün Selçuk Bayraktar’ı güçlü kılan en önemli şeyin de tam olarak bu olduğu kanaatindeyim. Kendileri de defaatle bunun altını çiziyorlar zaten. Eğer bu çaba, devletin kanatları altında ilerletilseydi bugünlere gelemeyecekti muhtemelen. Bürokratik engeller, değişen siyasi atmosfer vs. Dün, bakan olduğu için en önemli atılımlara imza atabilen adamlar bugün neredeler, hangi işle meşguller acep bir bakın. Ama Bayraktar Ailesi, kendi çizgilerini muhafaza ettikleri müddetçe bir ömür bu başarıyı sürdürebilecekler. Sürdürsünler de zaten, duamız o yönde… Demem o ki bu kurtlar sofrasında var olabilmek için önce mesleki birikim elde edilecek. Ardından da ekonomik bağımsızlık. Aslında bu yeni bir şey de değil. Bir arkadaşım bu meseleleri konuştuğumuz esnasında Ahi Teşkilatından bahsetti ve “Bu eskiden de böyleydi. Girerdin bir ustanın yanına çırak olur, işi öğrenir sonra müsadeni ister yoluna bakardın.” Kendisi farkında değildi belki de hatırlattığı bu hakikatin. Ama tam da duymam gereken zamanda gelmişti bana bu hatırlatma. Evet, meslekte 10 yılı devirdim ve artık sıra bu işin ekonomik tarafını halletmeye geldi. Ardından da sıra bu işin destanını yazmaya gelecek evelallah. Tabi, sizlerin bugüne kadar yanıbaşımda hissettiğim o eşsiz dualarıyla. Çünkü, Müslümanlar hala olması gereken düzeyde temsil edilemiyor henüz medyatik düzeyde. Çünkü, hala zalimler mazlum; mağdurlar yok sayılıyor bu kirli düzende… Bir de şu var: İstanbul’da yaşamak her geçen gün zorlaşıyor. Tıpkı diğer büyük devletlerin başkentlerinde olduğu gibi burada da hayata tutunmak, ekonomik olarak ayakta kalmak kolay olmayacak. Devlet, “Ben sana Anadolu’da da yol, hastane yaptım, İstanbul’da yaşamak zorsa oraya gidebilirsin” diyecek alttan alttan. Bunun için yöneticileri de suçlu bulamıyorum doğrusu. Aksini yapsalar akıntıya karşı kürek zorlamış olacaklar ki bugüne kadar deneyenlerin başaramadığı gibi onlar da başaramayacaklar. Öyle ise yeni hale karşı vaziyetimizi almak icap ediyor. Hem zaten rızkın onda 9’u ticarette değil miydi? Ya Allah… “Hak, haklının en mukaddes malıdır, vermezlerse alacaksın tamam mı?” diyen şaire verilmiş bir sözüm var. Yitik hazinemizi bulamazsam da yolunu gösterecek, ardımızdan gelen nesle medyanın, sinemanın neden önemsenmesi gerektiğini hatırlatacağım. Sancağımızı bizden çalanlar da böyle başlamışlardı işe bundan 150 yıl evvel. Gazetecilik faaliyetleri gömmüştü bu asil milleti diri diri toprağa. Bugün de bu cephede pek bir şey değişmedi. Adı gazete değil artık ama yol yöntem yine aynı. Adına medya demiş olalım bu düzenin. Hala bizden koparmaya devam ettikleri evlatlarımızı, memleketlerimizi, şehirlerimizi ve geleneklerimizi neyle kopartıyorlar, bir hatırlayalım isterseniz: Dizi, film, medya propagandası ve her ne halt yerse yesin asla dokunulmaması gereken gazeteciler… Hafızlığın ardından imamlık, müezzinlik, vaizlik, müftülük yolunu bırakıp bu alana yönelme saikim de buydu tam olarak zaten. Şimdi yeni bir heyecanla Besmelesini çekiyorum tüm bu niyetin. *** “Ne yapacaksın?” sorusuna cevaba gelelim şimdi: Vakfa girdiğimde yapabildiğim tek profesyonel şey haber yazabilmekti. Zamanla, medya ilişkilerinin nasıl kurulacağından tutun da fotoğraf - video çekmeye; bunların hangi bakış açısıyla elden geçmesi gerektiğine ve tüm bunları aynı anda kompleks bir şekilde nasıl yönetilebileceğine kadar birçok noktada kendimi geliştirme fırsatım oldu. Bugün geldiğim noktada sadece vakıftan değil, kamusal hayat denen mesaili hayattan da ayrılıyorum. Tabi büyük konuşmak da istemem lakin en azından bir müddet böyle deneyeceğim. Evet, şahıs şirketimi kurdum ve artık evden devam edeceğim rızkımı aramaya. Elbette bu bir risk. Maaşlı düzenden, düzensiz bir gelire geçmek çok kolay olmasa gerek. Ama kim dedi ki zaten risksiz başarı var? Bugüne kadar neyi başarmak nasip olduysa o korkularımın üzerine giderek oldu. Hatta en güçlü yanlarım da burası oldu hep: Acı acı, tırnaklarımla neyi kazandıysam o yaptı beni ben… Halihazırda dışarıdan destek olarak üstlendiğim işler var. Gün geliyor bu kurumların ya da kişilerin, fotoğraflarını çekiyorum. Gün geliyor, haberlerini yazıyorum, sosyal medyalarını yönetiyorum. Gün de geliyor belgesellerini, kliplerini, sosyal medya videolarını her şeyiyle birlikte yönetip bunun pazarlamasına gayret ediyorum. Eğer sizin de böyle bir ihtiyacınız varsa, bir vakfınız, bir Kuran Kursu’nuz, bir ticari işletmeniz ya da kendiniz için böyle bir ihtiyaç duyuyorsanız ve asgari müştereklerde buluşabiliyorsak size de bu noktada hizmet verebileceğimi buradan ilan etmek istiyorum. Bu işlerin de her birinin yine benim davama hizmet eden iş kalemleri olmasına gayret ediyorum. Bu benim bakmakla yükümlü olduğum eşimin ve Selimhan’ımın iaşesini temin için. Bunun dışında ekran yüzü olarak ama bir mecrada ama kendi oluşturmayı planladığım ortamda sözümü söylemem gerekiyor. Bu bir sac ayağıysa sadece tekniğini bilmek ya da sadece parasını kazanmak yetmiyor. Onun da arayışı içerisindeyim. Ama zorlamayacağım. Çünkü artık içimdeki deli kanı yenebilecek kadar büyüdüm. Biliyorum, nasipte varsa su akacak ve yolunu bulacak… Hem de hevesini ettiğimin de ötesinde! Adı lazım değil bir medya patronu, bugün değil çalışanlarına, eğitime gelen öğrencilerine bile hatırı sayılır bir maaş verebiliyor. Ne sebeple? Batıl davasına asker yetişsin için. Var mı Müslümanlar arasında böyle bir yapı, hem bunun heveskarlığını oluşturabilen ve hem de ödemesi gereken miktarı titremeden verebilen? Şimdi benim derdim de bu. Önce kendi iaşemi rayına oturtacağım. Ardından da ne tecrübem varsa ya da piyasada ne tecrübesi olan makul gazeteciler varsa her birinin bu aktarımı yapabilmesi için şu yeni şartlara göre bir sistem kurmaya gayret edeceğim. Gelen adamlar burada hem işi öğrenecekler hem iaşelerini temin edecekler. Oldum diyen de rahatlıkla piyasada kendi düzenini kurabilecek, ama Müslümanca! Allah’ım nasip et… Söz tükendi. Dualarınıza talibim. Rabb’im araç diye gördüklerimizi amaçlaştırmasın inşallah. Hepsinden öte bir kul olarak eksiklerimiz de çok. Her biri için ayrı ayrı dualarınıza tekraren talibim. Vesselam. | Temmuz, 2023

Bilal Gündoğdu

152,574 görüntüleme • 3 yıl önce

📢SESLİ ANLATIM: 🚨İNSAN CİNNİ MELEZLERİ NASIL VÜCUT BULUYOR? CİNNİLERİN MUTASYONLARI (YECÜC MECÜC ÇAĞI) İnsan-cinni melezlerinin nasıl vücut bulabildiği hakkında sorular soruluyor. Öncelikle cinnilerle insanların, hatta insanlardan önce cinnilerle cannların, birbirleri ile ilişkileri olabileceğini kabul edelim ➡️Cinniler insanlarla birleşir mi, birlikte olur mu? Evet, olur. Bunu yaşayan insanlar çok iyi biliyorlar ve böyle çok insanla biz görüştük. Cinniler, insanların vücuduna girer, insanların vücudundan faydalanır, insanlarla birlikte olur. ➡️Peki, bunlar nasıl oluyor? ➡️Bir de bu melezlerin nesli, doğumu nasıl oluyor? Cinniler insanların vücudundaki atıkları kullanır, çünkü cinnilerin vücut yapısı bizimki gibi değil. Biz maddenin katı haliyiz ama onlar gaz hali. Gaz hali olunca, bizdeki maddenin de gaz halini kullanarak, bizdeki DNA’ları da kullanarak o gaz halinden çocuk edinebiliyor, doğum yapabiliyorlar. Bu melezler eğer ifritlerden olursa, ifritlerden olan çocuklarda otomatikman o ifritlerin, o babaya, o babanın yaşantısına, her şeyine müdahale etme hakları oluyor -ki bunlarla da çokça karşılaştık-. Madde boyutunda, yani "maddenin katı hali"nden bahsediyoruz; anne ve baba (insan) birleşmelerinde tam birleşme anında cinniler araya karışıp kendi DNA’larından, kendi gaz hallerinden araya girebiliyorlar. Bu ayrı bir şey Kadın doğum yaptığında, çocuğu et beden doğdu, yani insan. Bunun vücudunun içine, DNA’lara girdiğinde bu insanla beraber onlar da içine giriyorlar ve içinde yaşıyorlar. Bir DNA’sından gelen etkiler var, ayrı; bu etkileri kullanarak, kendilerine bir zemin hazırladılar. Bunun üzerine de bir de bu insanın et bedeni oluştu, ruhu geldi ayrı Ayrıca o soydan gelen cinniler, onun içine girerek, ruhunu minimize edip, en düşük hale getirerek ve o bedeni ele geçirerek, çocuğu kendi örf, adet ve isteklerine göre yaşatabiliyorlar. ➡️ Peki, madde boyutuyla direk birleşme oluyor mu? Önce, cinnilerin, teknoloji olarak bizden çok ileri olduklarını bilmemiz lazım. Yani bizim şu andaki en üst seviyemiz bile onlar için çok eski bir teknoloji. 📌ANUNNAKİLER VE "CANN" LAR NEDİR? Cinnilerden bahsederken önce Anunnakiler’den ve "cann"lardan bahsetmek lazım (İLGİLİ PAYLAŞIM: ANUNNAKİLER KİMDİR, GERÇEKTE NEDİR? ) Buradaki yarı insan, yarı hayvan görüntülü ırklar tarihi eserlerin üzerinde yazıtlarda veya piramitlerde var. Bunlar, teknolojiyi öyle noktaya getirmişler ki maddenin gaz halini katı haline, katı halini de gaz haline dönüştürebiliyorlar. Bu gaz halini kendinden alıp, insan bedenine enjekte ederek bunu katı haline dönüştürecek mekanizma insan bedeninin içinde. Bir fabrika gibi düşünün, katı hale dönüştürüp sonra bu bir kadına enjekte edilirse, doğacak olan iki ırkın maddesel olarak birleşmiş hali insan olur. Peki, bu "melez" insan iman edebilir mi? İman etmek için çokça uğraşır fakat cinni tarafı onu öyle bir ele geçirir ki istediği gibi yönlendirir Peki, nasıl ele geçirebilir? O insanlar cinler alemini de olduğu gibi görür, bu âlemi de görür. İki âlemin arasında kalmaktan sıkıntıya düşer Fakat, cinniler boyutundaki teknoloji ve anlatılanlar, oradan gelenler, oradaki yaşayan cinnilerin ve bu dünyada da yaşayanların halini gördükçe, karşı taraf insanı ikna eder. Yani gözlerinde öyle bir mercek, kamera var ki iki boyutu da aynı anda görüyor. Kulaklarında öyle bir yapı var ki iki tarafı da aynı anda duyuyor. Yani tüm her taraftaki sesleri, bağlantıları, alabiliyor ki cinniler bize göre çok hızlıdır. Maddenin gaz hali olduğu ve çok hızlı oldukları için ses, görsel, işitsel iletişim de onlarda hızlı olur ama o özellikleri maddesel insan vücudunun içinde DNA’sına kodladıkları için bu defa o insan, insan olan cinnilerden olabilir Soru: Bu birleşmeden doğan insanların iman etmediğini söylediniz. İman etmeyeceğini söylediniz. ➡️Bugün burada yaşayanlar, iman etmeyen deist, ateist insanların, bu cinlerin birleşmesinden kaynaklanan doğumlardan meydana gelen insanlar olduğunu söyleyebilir miyiz? Şöyle bir ayrım yapıyorlar: Kendi nesillerini, belirli ırklara enjekte ediyorlar. Şöyle düşünün; Bundan beş, sekiz bin yıl önce bunu enjekte ettilerse -ki ettiler-. Nuh tufanına kadar teknoloji de çok yüksek, çok ilerideydi. Bu dönemden sonra da kendilerinden hayatta kalan var Kalan onlar için "safkan" yani et beden olarak kalmış. DNA dahil birçok şeyleri kendilerine uyarlayarak, onlara enjekte ederek nesli devam ettiriyorlar. Her gördüklerine rastgele seçtiklerine değil bu uygulama. Paganlar ve onlara hizmet edenler de zaten buradan gelenler Yani kendilerine seçtikleri özel bir ırk dönüştürdüler. Her insana değil, onlara bunu uyguluyorlar. Her insana cinnilerin münasebeti oluyor mu? Oluyor ama onunla, bunlar farklı şeyler. Underworld diye bir film serisi var. "Lycan" olarak adlandırdıkları, kurt adam olarak görünen bir ırktan bahsediyor ve “safkan” olarak ifade ediliyor. Bu ırk istediği zaman insan kılığında, istediği zaman kurt adam formuna dönüşerek iki tarafın da avantajlarını kullanabiliyor Kendisini hem insanlardan hem diğer bütün yaratılan varlıklardan üstün ırk olarak tanımlamış ve kendisini ırk olarak da başka hiçbir ırkla bozmak istemiyor. Yani böyle bir şey, böyle bir senaryo var bu filmde. Gerçeklik payı olabilir mi diye sorabiliriz. Şöyle, geriye dönüp filmlere bakın, paganların yaptığı bu filmler yaptıklarını anlatıyor ama biz anlayamıyoruz Aradan onlarca yıl geçince bunu anlıyoruz Kurt adam veya benzeri dönüşmüş insanlarla ilgili filmler var değil mi? İşte bunlar, onların o ırktaki değişimleri aslında subliminal anlatıyorlar. Bunlar var ama o kadar özel ve o kadar korumalı ve farklı yerde, farklı şekilde gizlenerek yaşıyorlar ki biz bunları anlayamıyoruz Özellikleri var. Bizden daha fazla görüyorlar, daha hızlılar, beyin yapıları farklı, madde boyutunu farklı inceliyorlar Bir nevi Yecüc Mecücün farklı bir versiyonu gibi ama onların çoğalıp, dağılacağı kadar yeryüzü daha hazır değil. Onlar, yecüc mecüc olarak dağıldıklarında yeryüzündeki oksijen seviyesine kadar -ki oksijen seviyesi en son noktadır-, daha birçok değişimlerin olması gerekiyor ( İLGİLİ ANLATIM: YECÜC VE MECÜC: CİNLER İLE İNSAN IRKININ KARIŞMASI ) Buna klonlama da dahil, gen çalışmaları da dahil. Tüm bu çalışmalar bunları daha fazla çoğaltmak için yapılan hazırlıklardır ama bunları daha başaramadılar. Şimdilik önceki zamanlardaki birleşmelerden olan nesli korumaya çalışarak, devam ediyorlar. Bütün bu filmlerdeki senaryoların temel içeriği DNA boyutunda mutasyonla açıklanıyor. Yani mesela Lycan dedikleri ya da diğer ırklar olarak tanımladıkları safkan ırkları, DNA ölçeğinde başka ırklarla birleştirmişler ve oradaki mutasyonlar üzerinden hareket ediyorlar Bu onların anlatımı ve delili de aynı zamanda. Bu konuları inkâr ettiğinizde o filmler bize bir hayal veya uydurma gelebilir ama kesinlikle yaptıklarını yapmak istediklerini, varacakları sonuçları birleştirerek bunları filmlerle empoze ediyorlar bizlere 2004 yapımı "I Robot" ( ben robot) adlı bir film vardı "İnsanlığın %100 kontrolü" anlamında bu bahsettiklerimizi 20 sene önce ekrana taşımışlardı. Tüm anlatılanlar aynen olacak ve bu günleri 20-30 sene önceden empoze etmeye başladılar ! (İLGİLİ SERİ: GRAPHEN, ÇİPLER VE İNSANLIĞIN KONTROLÜ) Hayal sandığınız şeylerin bir bir gerçekleştiğini gördüğünüz gün; anlamak, tanımak ve savaşmak için çok geç kaldığınız gündür... "İNSAN CİNNİ MELEZLERİ NASIL VÜCUT BULUYOR? CİNNİLERİN MUTASYONLARI" SES KAYDI

Synergy Kendiyas

31,988 görüntüleme • 1 yıl önce

Bilgisayarını ilana koyan bir kişi, nasıl dolandırılmaya çalışıldığını anlattı: “Birkaç günlüğüne şehir dışına giderken yanıma bilgisayarımı almamıştım ama gittiğim yerde bilgisayara ihtiyaç duyduğum için Apple'dan yeni bir MacBook Pro aldım. Birkaç kez kullandım, döndüğümde kaldırıp kutusuna koydum, asıl bilgisayarımı kullanmaya devam ettim. Ekip arkadaşlarım da "İşte bu bilgisayarı sahibindene koyalım hocam, uygun bir fiyata satarız, birinin işi görülür, boşta durmasın" dediler. Biz de orada bir ilan verdik. Ertesi gün ben full çekimdeydim, akşamına mesaj geldi birkaç tane; "İlgileniyoruz, ciddiyiz, telefon numarası falan" yazmışlar. Bir tanesi aradı; "Abi selam, nişanlıma cumartesi günü doğum günü hediyesi edeceğim, indirim yapabilir misin vesaire?" "Şu an çok müsait değilim, daha sonra konuşuruz" dedim. "Önemli değil abi ya, 1000 lira 2000 lira şey değil, ben alayım olmadı falan" dedi. "Ben de müsait değilim, sonra bakarız falan, çok mu acil?" dedim. "İşte cumartesi nişanlıma hediye edeceğim" dedi. Sahibinden Param Güvende üzerinden ödemeyi yapacağım dedi, gayet şey konuşuyor, esnaf ağzı. "Tamam" dedik, çok da dediğim gibi müsait değilim. Bir de şey diyor; "Sıfır mı, ikinci el mi?" Gerçekten alıcıymış gibi, herhalde onların taktiği. O şekilde birkaç şey daha sormuştu. Telefonu kapattıktan birkaç dakika sonra bir mesaj attı. Para ödemiş onun bilgisi, Sahibinden üzerinden yapılan ödemenin ekran görüntüsünü göndermiş ve diyor ki; "Ödemeyi yaptım abi, sana da bildirim gelir, kargo numarasını paylaşırsan sevinirim, ben kargo takibini yapayım." Ben de uygulamaya girdim, baktım herhangi bir bildirim daha gelmemiş. Bir 10 dakika içerisinde telefon tekrar çaldı, başka bir numara arıyor. "Merhabalar Burhan Bey, Sahibinden Param Güvende departmanından arıyorum sizi, az önce bir satış işleminiz gerçekleşti, bilginiz dahilinde mi?" "Evet" dedim, "konuştuk." "Biz" dedi, "PTT ve yurtiçi kargoyla anlaşmalıyız, birine ürünü verebilirsiniz" dedi. "Tamam" dedik. "Ürünün" dedi, "sağ salim gitmesi için 47.500 liralık sigorta bedeli var, onu" dedi, "siz bir seferlik gönderiyorsunuz ama merak etmeyin, bundan hiçbir şekilde kesinti yapılmıyor, sadece satış işlemini başlatabilmemiz için gerekli bir sigorta prosedürü" dedi. "Sizin için uygun mudur?" dedi. "Değil tabii" dedim, pat diye telefonu kapattı. Bilmiyorum hani böyle bir durumda boşlukta bulunup da "tamam" diyen, İBAN'a gönderecekmişiz parayı bir de, ürünün bedelinin yarısı kadar, sana yatırtmaya çalışıyor. Daha ucuz ürünlerde daha az mı istiyorlar, tam bilmiyorum. Beni bir kere dolandırmaya çalıştılar. Sonra ben tabii Sahibinden yetkililerine durumu bildirdim, resmi yetkililere bildirdim, bütün ekran görüntülerini falan aldım hemen anında. Bu olayın ardından bir 5-10 dakika sonra o bana yazan, ürünü satın alan çocuk bütün yazışmaları silmiş ama ben onların hepsinin ekran görüntüsünü alıp zaten vermiştim.” Kaynak: ig/burhanaltinsoy

noop

101,002 görüntüleme • 20 gün önce

İki farklı taciz olayında AK Parti ve CHP'nin nasıl hareket ettiğini göstereyim size. Aile Bakanı ve Meclis Başkanı meclis lokantasında gerçekleşen çirkin olayı öğrenir öğrenmez mağdur aile ile görüşüyor ve yanlarında olduklarını söylüyor. Görele'de gerçekleşen taciz olayının ardından ise CHP milletvekili tacizcinin yanına koşup ona destek oluyor. Partililerle birlikte sapık CHP'liye sarılıp alkışlıyor. CHP Gençlik Kolları "Dik dur eğilme Göreme Seninle" şeklinde tezahürat yapıyor. Bütün CHP Genel Merkezi bu rezaleti izlemesine rağmen ne tacizci başkan, ne onu alkışlayan vekil ne de sapığa tezahürat yapan gençlik kolları hakkında bir soruşturma başlatılıyor. CHP şu an resmen tam kadro olarak bir çocuk tacizcisinin yanında yer alıyor. Meclis lokantasında gerçekleşen olaydaki mağdur baba, AK Partililer için "sağolsunlar her türlü desteği verdiler" diyor. Görele'deki olaydaki mağdur baba ise "CHP'lilerin sapık başkanı ve makamını koruduğunu" söylüyor. Yani AK Parti olayı öğrenince tacize uğrayan mağdurun yanına, CHP ise tacizci sapığın yanına koşuyor. Bugün itibari ile hiçbir CHP'li Görele'de tacize uğrayan çocuğu aramadı ve maalesef hala sapığı kurtarmaya çalışıyorlar. Dahası sapık CHP'li başkan, çocuğu taciz ettiği günü CHP Giresun milletvekilinin yanında geçirmiş. Başka bir CHP vekili Asu Kaya ise aile bakanına "gözünüzün önündeki tacizi görmüyor musunuz" diye soruyor. Siz CHP olarak gözünüzün önünde gerçekleşen tacizi görmenize rağmen şu an hala mağdurun değil sapığın yanındasınız Asu Hanım. Mesela CHP'li başkanın taciz ettiği o çocuğu siz aradınız mı şu ana kadar? Aile bakanının, "CHP vekilinin bütün gün birlikte olduğu sapık belediye başkanının, çocukları taciz etmesini nasıl önleyebileceğini" bize anlatır mısınız? Bütün CHP'li başkanları takibe mi almalı devlet? Sizin, sapıkları belediye başkan adayı göstermekten vazgeçmeniz daha uygulanabilir bir yöntem değil mi? Dünyada taciz olayları hiçbir zaman tamamen bitmeyecektir ama tacizciye destek verilmesini bitirebileceğimizi düşünüyorum. Bu konuda CHP'ye çok iş düşüyor. Siz Özgür Özel ile konuşsanız da parti olarak çocuk tacizcilerine destek vermeme kararı aldırsanız nasıl olur mesela? Şimdi bakana sorduğunuz sorunun bir benzerini de ben size sorayım Asu Hanım. Gözünüzün önündeki çocuk istismarını görmüyor ve gördükten sonra da sapığı koruyorsanız siz ne işe yarıyorsunuz? "Siz" derken temsil ettiğiniz makama saygıdan öyle diyorum yoksa hepiniz ciddi anlamda mide bulandırıcı insanlarsınız. Dr.Asu Kaya @elvangezmischp CHP 🇹🇷 Özgür Özel "Bu aslında iligili floodun bir parçasıydı ama önemli bir konu olduğu için ayrıca da paylaştım"

Abese İrca

24,828 görüntüleme • 7 ay önce

Her Oyuncuyu ayrı ayrı Öve öve bitiremedi Batuhan Karadeniz: Oğuz. Ben böyle bir şey görmedim. Benim 16-17 yaşlarımda Peugeot'lar böyle yeni bir yeni otoban. Dolu küçük ama böyle fare gibi görünüyor. Baba onunla 5. de böyle otobanda gidersin onunla 5. vitesten böyle vuu diye. 5 dönüşe bir çekersin onu. Ne yapıyorsun Leo ya? adamı yiyeceksin sandım bu 5'ten 3'e nasıl bir şanzıman var sende nasıl çektin be abi onu be daha bu adam hazır değilse yarın hazır olunca ne olur ben bilmiyorum twitter'da da yazdım zaten kalı sarayı taraftarı çok mutlu maşallah yüzler gülüyor birader sizin yüzünüz gülüyor benim içim kan ağlıyor niye olabilecek en kötü senaryo oldu o simen sakatlandı çıktı Adamlar bir tane daha Dünya Yıldızı aldı. Adam oyuna girdi. Benim tweetim duruyor ya. Burada Twitter var. Beni takip edenler var mı? Bire bire bire basın. Beni takip edenler Twitter yazdı mı olsun. Dedim ki bir tane baş belası vardı. Şimdi bu girer dedim. Atar attırır. Kırmızı kart. Leo. Evet. Gol pozisyonunda bir pas verdi. Başakşehirli oyuncular düğümlendi. Düğümlendi Başakşehirli oyuncular. Nasıl bir pas bu dedi ya. 2-2-4-5-8-7. Kafada bir anda problemler yanmaya başladı. Leao'yu pas atı... Ne yapsın çocuk görmemiş ki. Bu ne yapıyor falan dediler. Fark ettiniz mi? Kimse anlamadı. Zaten pasa anlayana kadar Troyer'e gol attı. Zaten Barış da anlamadı. Top ayağının orada durdu yani Barış'ın. Ya kardeşim Galatasaray'ın... Bakın güzel aşklarım bir tanelerim. Beyni atmıyorsunuz. Beynimiz çok düşük. Beyni atalım. Evet beyni lazım. Bak beyniler çok az. Hemen bir beynilere basalım. Abi Galatasaray'ın tek rakibi... Okan Buruk ya. Okan Buruk ya. Ya. Hiçbir şekilde Allah'ım ya. Ne olur ben mi yanlış biliyorum. Ya arkadaşlar bu çocukları var ya. Gece reynalardan, sortilerden. Uyumadan maça çıkarın. Allah çarpsın bunlar bu kadar oynar ya. Oğuz. Oğuz bunlar bu kadar oynar ya. Uğurcan. İnanılmaz bir performans. Batrakov. yeni transfer orta sahaya inanılmaz bir dinamizm kattı dönen topların hepsini alıyor evet 3. bölgede biraz şutlar falan böyle bir silri sinek gibi oluyor ama güzel hala burada ayağı bana geldi yani şu arka taraf açık Başakşehir'in açık diye geçiyor kale arkası diye geçiyor kale arkasından ayağını bulursanız Batrakov'un geri yollayın yani burada ıska geçilmez ama işte genç oyuncu yarın Lao'yla yarın Ozymen'le yarın Barış'a aman Barış'a bakma geri gidersin Bu oyuncularla antrenman Yaptıkça Daha fazla ileriye gidecek Tecrübe sahiplenecek ve Ben size söylüyorum çok büyük transfer Yapmış bugün Galatasaray'ın öbür transferine Gelelim hemen transfer Sezonu kapanmaya yakın Hemen rollenmeler bitmiş Esas görevi İdrak edilmiş Beni futbolcu yapan Galatasaray Galatasaray'dır. Bu paraları ben geldiğimde Rolex saatin ne olduğunu bilmiyordum. Koluma Rolex'lerden bırak. Efendime söyleyeyim. Patekleri taktıran Galatasaray camiası olduğu hemen aklına gelmiş. Bugün yine sağda. Basmadık yer bırakmayan. Aman ulan sakın bunlar beni çözerler falan diyen. Bir yeni transfer gördük. Öncesinden daha iyi pas verebiliyor. Hatta ayak içi şutluya atabiliyor. Hoş geldin Lucas Torreira. Çet bir alkış alayım

Galatasarayultrataraftar

70,837 görüntüleme • 26 gün önce

Pastane sahibine küçük yalanlar söylüyorum. 38 yaşındayım. Balıkesir’de yaşıyorum. Sabah hep aynı saatte işe giderim. Kasayı eksik bırakmam, fişi atlamam, gramla oynadığım görülmemiştir. Ama yıllardır, çarşıya yakın bir fırının tezgâhında, kimsenin bilmediği bir düzen kurdum. Yakalasalar belki işten çıkarırlar Umurumda mı Değil Çünkü bu hayatta insanı en çok açlık değil, utandırılarak yaşamak yoruyor İşim basit Simit dizerim Poğaça dizerim Peynirli açmaları dizerim Kekleri keserim Akşamüstü olunca “bayatlar” ayrılır Ama bayat dediğim her şey gerçekten bayat değildir Bazen “ücretsiz” derim Bazen “beşte biri fiyat” yazarım Bazen de sadece gözümle anlatırım “Alabilirsin” Görünmez olmak iyidir Fırında çalışan kadınlar Balıkesir’de kimsenin dikkatini çekmez Ama biz herkesi görürüz Görürüm Sabah pazardan dönerken filesi ve cebi hafif anneleri Emekli maaşıyla hem çay içip hem simit düşünen amcaları Asgari ücret ile çalışan yorgun babaları Geliri olmayan ev hanımlarını Yok gerek yok deyip vitrinden hızlıca uzaklaşan gençleri Ve hep, o kızı hatırlarım Kıştı Balıkesir ayazı Ankara gibi sert değildir derler ama insanın içini sessiz sessiz üşütür Kapıdan içeri girdi Üzerinde ince bir mont vardı Ayakkabılarının ucu ıslaktı Eller cebindeydi ama cebinde bir şey yoktu belli Yirmi yaşında bile değildi Tezgâha yaklaştı Kakaolu keklere baktı Bir tanesinin üstü hafif çatlamıştı Fiyatı gördü Başını eğdi Sağ olun dedi, dönmek üzereyken Dayanamadım Bu bayat, dedim 1 lira Bir an durdu Korktu önce Gerçekten mi Gerçek, dedim Bugün çok çıktı Keki aldı Tezgâhın önünde yemedi Poşete koydu Sanki bir şeyi saklar gibi Çıkarken arkasından seslendim, istersen iki tane al Gözleri doldu Ama ağlamadı Çünkü yardım almıyordu Bayat ürün alıyordu İşte mesele buydu O günden sonra başladı bu düzen Emekli bir amcaya simitleri “dünkü” diye verdim Çocuklu bir anneye pastayı “şekli bozuk” diyerek yarı fiyatına kestim Okuldan çıkan bir gence, kapanıştayız, almazsan çöpe gider dedim Bazen gerçekten çöpe gittiğini sandılar Bazen anladılar ama Balıkesir insanı gibiydi; fazla konuşmadılar Kasayı bazen cebimden tamamladım Bir gün, birinin beni izlediğini fark ettim Saçları toplu, temiz giyimli bir kadındı Bir anneye pastayı üçte bir fiyatına verdiğimi gördü Eyvah, dedim içimden Şimdi şikâyet edecek Yanıma geldi .Göz kırptı. Sessizce kasanın yanına 500 lira bıraktı, bir sonraki bayatlar için dedi Gitti O günden sonra kimse konuşmadı. Ama herkes anladı 10 liralık simide 100 lira uzatan oldu Para üstü kalsın, sizin ekmek bereketli, diyen oldu. Fırın kendi içinde başka bir düzen kurdu. Adı konmayan bir düzen: Onur ekonomisi Geçen ay kapı açıldı. İçeri üniformalı genç bir kadın girdi. Sağlıkçıydı. Tezgâha yaklaştı. Siz…dedi Bana yıllar önce kek veren abla mısınız Yutkundum Bir sürü kek verdim, dedim Muzipce gülümsedi Hiç de bayat değildi, taptazeydi. Mis gibiydi Ben onu yurda götürmüştüm, üç kişi paylaşmıştık. O gün ilk kez kimseye muhtaç hissetmemiştik Cebinden küçük bir zarf çıkardı. Bugün ben çalışıyorum, dedi. Bir sonraki öğrenci için zarfı bıraktı, çıktı Ben 38 yaşındayım Belim ağrıyor Sabahları erken kalkıyorum Ama şunu çok iyi biliyorum Bu ülkede insanı yoksulluk değil, yoksulun utandırılması çürütür O yüzden yalan söylemeye devam edeceğim Bayat Şekli bozuk Ücretsiz Çünkü önemli olan kekin fiyatı değil Onu alırken eğilen baştır Bence patron, çaktırmadi ama o da anladı. Ne yapiyorsan devam et kızım bugünlerde bereket var, herhalde derdi. Nasıl olduğunu hiç bir zaman bilemedi. Veren elin daima bereketi artar…

Melón Şapka...

774,220 görüntüleme • 8 ay önce

Aşağıda Kemalist ilkay isimli Kemalist taklidi yapan FETÖ hesabını görüyorsunuz. (Tabi kendisi bunu şiddetle reddediyor.) İlkay Bey, İki gün önce, 15 Temmuz gecesi 34 şehit verdiğimiz köprüde etkisiz hale getirilmiş bir darbecinin fotoğrafını "Yıllar önce sınırdan geçirilen teröristlerin, yıllarca süren katliamlarını çaresizce izlemekten bıkmadınız mı?" şeklinde bir notla birlikte paylaşmış. Ağır silahlarla memleketi işgale kalkışan darbeci hainlere karşı, canını siper eden Türk milletinin kahraman evlatlarına terörist diyebilmek büyük bir şerefsizliktir ama aynı zamanda da büyük bir cesaret işidir. Tahmin edeceğiniz gibi İlkay da diğer FETÖ'cülerle birlikte vatanından kaçmak zorunda kalmış. Yani cesareti, çevresinde çok fazla Türk bulunmamasından kaynaklanıyor. Aşağıdaki videoda Kemalist İlkay'ın başka paylaşımlarını da görebilirisiniz. Kendisi Kemalistim diyor ama terörist Fetullah Gülen'in "darbeyle alakam yok" konulu röportajlarını paylaşıyor. Darbeyi Erdoğan yaptı iftirasını atan FETÖ'cülerin çok sevdiği ABD'li Güvenlik danışmanı Bolton'un saçmalıklarını da paylaşıyor Kemalist İlkay. Yani darbeyi FETÖ yapmamış. Bütün FETÖ'cüler de bunu söylemiyor mu zaten? 16 Temmuz sabahı kelepçelenip yan yana dizilen FETÖ'cü hainlerin fotoğrafını "kıyafetleri çıkarılıp aşağılanan askerlerimiz" şeklinde, darbenin bir numarası Akın Öztürk'ün jandarma tarafından götürülürken çekilmiş fotoğrafını ise "15 Temmuz'da rejim değişti, ordu paramparça oldu" notuyla paylaşmış. Yani Türk milletine kadın çocuk demeden tankla helikopterle ateş eden o vatan hainleri, Kemalist İlkay için hala TSK'nın meşru askerleri. Bu da sadece firari FETÖ'cülerden duyabileceğiniz bir söz değil mi? Türk milletine ait silahlarla Türk milletine saldıran o vatan hainlerinlerini FETÖ'cülerden başka kim savunabilir bu dünyada? Kemalist İlkay FETÖ'cü değil ama sürekli firari FETÖ'cü Cevheri Güven videoları paylaşıyor. İlkay'ın paylaşımlarının altında dünyanın dört bir tarafına kaçmış FETÖ'cüler, 15 Temmuz'un intikamını alacaklarına dair yeminler edip, tehditler savuruyorlar. (Videoda bir kısmı var ama hemen şu an girip kendi gözünüzle de görebilirsiniz.) Bizi tehdit edebilmek için önce 3500 km uzaklaşmaları gerekmiş tabi, biraz daha kaçsalar Iğdır'dan tekrar Türkiye'ye gireceklermiş. (Türk milletine ihanet edip her an onun korkusuyla yaşayanlar için dünyanın yuvarlak olması ciddi bir dezavantaj.) Kendi milletinin gözünde tescilli vatan hainleri olarak ve kaçtıkları ülkelerdeki yabancıların da aslında onların vatan haini olduğunu bildiğini bilerek onursuz şekilde ölüp gidecekler. O yüzden kendilerine kızamıyorum bile. Zaten bir insanın yaşayabileceği en aşağılık hayatı yaşıyorlar, biz yakalasak bu kadar ağır bir ceza veremezdik muhtemelen. Kemalist İlkay, 15 Temmuz'da darbecileri destekleyen bir Kemalist. Darbeyi aslında FETÖ'cüler yapmamış, Kemalist subayları tasfiye etmek hükümet yapmış. Yani o tutuklandığını gördüğümüz darbeciler aslında masum Kemalist askerlermiş. Bir çoğunuza komik gelebilir ama FETÖ şu an ciddi ciddi bu söylem üzerinden yeniden yapılanmaya çalışıyor. E zaten her yere Kemalist taklidi yaparak sızmışlardı, pratikte Kemalistlerden çok fazla farkları da yok. Geriye "biz numara yapmıyorduk ki gerçekten Kemalisttik" demek kalıyor. Fetullah da öldü gitti nasıl olsa. Ergenekon, Balyoz gibi tatsız konuları da onun üstüne yıktılar mı geriye pırıl pırıl hem de Avrupa görmüş Kemalistler kalır. Tabi ufak tefek darbecilik suçları var ama o kadarı zaten gerçek Kemalistlerde de var, çok sorun olacağını sanmıyorum o meselenin. Cevheri'yi bile Atatürkçü diye pazarlıyorlar bu aralar. Ben kendi adıma Cevheri'nin Atatürkçü olmasını çok isterim. Yani bir insanın en fazla ne kadar alçalabileceğini, öz saygı, şeref ve haysiyet kavramlarından tamamen uzaklaştığında ne kadar süre hayatta kalabileceğini hep merak etmişimdir. Hani son yıllarda Kemalizm yükselişte diyorlar ya işte 20 senelik sosyal medya tecrübesi ve troll ağıyla birlikte FETÖ tam kadro Kemalistlerin safına katıldı aslında onu söylüyorlar. Et yiyen bakteriler gibi Kemalizmi sessiz sessiz yiyor şu an FETÖ. En acayibi de kolunu bacağını FETÖ'ye kaptırmış Kemalistlerin hala Kamer Genç paylaşıp bize laf sokmaya çalışması. Ben artık ortalıkta orijinal Kemalist göremiyorum. Farkında mısınız eskiden sizinle her konuda uzun uzun tartışabilen Kemalistler vardı, artık onlar yok piyasada. Kemalizmi şu an FETÖ itirafçısı Cemil Çiçek, Adnan Oktar'ın villasından kaçan Bircan Yıldırım, Otomatik Faresi'ye Atilla Taş, Deniz Akkaya, Gülben Ergen gibi medya m. kolonileri temsil ediyor artık. laff-a-lympics'teki Gerçek Kötüler takımının efsane kadrosunu yeniden kurmuşlar resmen. Tabi bir de sosyal medyada çok aktif olan ama hiçbir sorunuza cevap vermeyen bu anonim Kemalist hesaplar var. Mesela Kemalist İlkay' bakın. 1-) 15 Temmuz darbecilerini savunuyor ve 15 Temmuz'un hesabını soracaklarını söylüyor. 2-) 15 Temmuz sonrası yurtdışına (Hollanda'ya) kaçmış ve orada yaşıyor. 3- Fetullah Gülen röportajları paylaşıyor. 4-) Cevheri Güven videoları paylaşıyor. 5-) Takipçilerinin yüzde doksan dokuzu FETÖ paylaşımı yapan hepimizin bildiği ekip. 6-) 5 Aralık'ta yaptığım paylaşımdaki ekran görüntüsünde İlkay'ın o tarihte 85.800 gönderisi olduğu gözüküyor. 2 Ocak itibari ile bu sayı 93.300'e ulaşmış. Yani İlkay 29 günde 7500 paylaşım yapmış. Bu günde ortalama 258 paylaşım yaptığı anlamına gelir, yani gece gündüz aralıksız saatte 10.7, paylaşım yapıyor İlkay. Yani Hollanda'da yaşayan İlkay, 7 gün ve 24 saat, bayram, seyran, tatil demeden senelerdir aralıksız her 5.5 dakikada bir Türkiye siyaseti ile ilgili bir paylaşım yapıyor. Dahası İlkay'ın iki hesabı daha var ve onlar da son derece aktif. Yani İlkay'ın mesleği, X'te Türkiye ve TC hükümeti karşıtı paylaşımlar yapmak. Hadi birisi bana Kemalist İlkay'ın hayattaki bütün umutlarını AK Parti iktidarının devrilmesine bağlamış firari bir FETÖ'cü olmadığını söylesin.

Abese İrca

119,348 görüntüleme • 9 ay önce

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 görüntüleme • 1 yıl önce

İskilipli Atıf Hoca: Kahraman! Ali Haydar Efendi: Jurnalci! Tarih bir kez daha yazıyor: Darağacına yürüyenler vardı, bir de kendi canını kurtarmak için insanları jurnalleyen alçaklar! Evet, İskilipli Atıf Hoca, başı dik, alnı açık bir şekilde doğru bildiğini konuştu. Zalim mahkemelere boyun eğmedi, davasını satmadı. Ama ya Ali Haydar Efendi? O, aynı mahkemelerde boyun eğdi. Kendi postunu kurtarmak için arkadaşlarını sattı. Dava adamlarını, hocaları, âlimleri jurnalledi. Özellikle de İskilipli Atıf Hoca’yı! Evet, açıkça söylüyorum: Ali Haydar Efendi bir jurnalciydi! Bugün onu temize çıkarmaya çalışan jurnalcilerde, onun ihanetini görmezden geliyorlar. Cübbeli Ahmet gibiler konuşurken Ali Haydar’dan “efendi” diye bahseder ama onun kirli dosyalarına, zalimlere nasıl hizmet ettiğine, istiklal mahkemelerinde kimleri sattığına asla değinmez! Bu geçiştirme ihaneti gizlemez! Gerçekler konuşulacak! Jurnalcilere efendilik yakışmaz! Başlıyoruz.... Ali Haydar Efendi’nin, İskilipli Atıf Hoca hakkında yalan beyanlarda bulunarak laik rejimin darağacından kendini kurtarması, buna mukabil İskilipli Atıf Hoca’nın idam edilmesine sebep olmuştu. Hilafetin ilga edilmesi, batılı ülkelerden ithal edilen kanunların halka dayatılması ve İslami eğitim sisteminin yasaklanması sonrası yaşanan gelişmeler karşısında fikirlerini “Frenk Mukallidliği Ve Şapka” adlı eserinde ortaya koyan İskilipli Atıf Hoca, yeni kurulmakta olan rejime yönelik muhalif tutumu sebebiyle çeşitli iftiralara maruz kalmış ve hukuksuz bir şekilde yargılanarak idam edilmişti. Jurnalci Ali Haydar'ın Mahkeme Konuşmaları; Tarih: 31 Ocak 1926 – Reis: Adın? – Ali Haydar: Ali Haydar – Reis: Babanın adı? – Ali Haydar: Mehmed Şerif. – Reis: Kaç yaşındasın? – Ali Haydar: 60. – Reis: Evli misin, çocukların var mı? – Ali Haydar: Evet evliyim. Çocuklarım var. – Reis: İstanbul’da nerde oturuyorsun? – Ali Haydar: Çarşamba’da (Fatih) – Reis: Esasen Kafkasyalısın değil mi? – Ali Haydar: Ahıskalı’yım – Reis: Nereye ve ne zaman hicret ettin? – Ali Haydar: 309 (M. 1894) tarihinde Erzurum’a hicret ettim. – Reis: Mesleğiniz? – Ali Haydar: Fatih’te dersiam idim. – Reis: Anadolu’da hemşerilerin filan nerede var? – Ali Haydar: İnegöl’de Hafız Ahmed Efendi isminde bir kayınbiraderim var. – Reis: Nerelidir? – Ali Haydar: Kendi memleketimden. – Reis: Bu Hoca, Atıf Efendi’yi nereden tanıyorsun? – Ali Haydar: Meşhur Çarşambalı Hocada beraber ders okuduk. – Reis: Bandırma’ya seninle kaç kitap gönderdi? – Ali Haydar: Efendim arz edeyim. Bu adam ile mesleklerimizde muhalefet vardır. Ben Halidi Tarikatı’na bağlıyım. Bu adam bütün tarikatları reddeder. Kendisiyle bir düşmanlığım yok. Hakkaklar (Kapalıcarşı civarında bir sokak)’da dükkân açmıştı. Ben terziye giderken dükkânın önünden geçmek lazım geliyor. Bir iki defa dedi ki: “Fevkalade ihtiyacım var. Matbaacı da masraflarını da sonradan alacak. İnsanlığını esirgeme de aracı ol şu kitapları satıver” dedi. “Tahirul- Mevlevi, yağlıkcılar vasıla oldular sattırdılar. Sen de sattır” demişti. Damadım, Bandırma Asliye Mahkemesi üyeliğine tayin olunup gitmişti. Sonra Manyas’a Sulh Hâkimi yaptılar. Çocuklar, hala benim yanımda idi. Onlar da yakında gideceklerdi. Onların eşyasını vapura yerleştirirken ve çocukları vapura bindirirken Atıf Efendi elime bir paket verdi. “İşte bu yüz kitaptır sattırıver” dedi. Beni utandırdı. Ben de çocuklara verdim, tembih ettim: Satılırsa parasını gönderirsiniz, satılmazsa geri gelecek dedim. Paketi de eşyanın içerisine bırakmışlar, unutmuşlar. Damadım eşyaları açınca bu kitapları görür. O sırada elden 5-10 tanesini almışlar. Sonra bana yazıyor ki: “Eşyanın içinden bir paket cıktı. Çocuklar ne olduğunu unutmuşlar anlatamıyor. Kapağının üzerindeki fiyattan (mıdır), birkaç tane telef oldu. Benim meşgul olmaya vaktim yoktur. Bunlar ne olacak?” diyor. Ben de onları olduğu gibi geri gönder, dedim. Devamını okuyunuz 👇

İskender Kaya 

16,893 görüntüleme • 1 yıl önce

Bir sonraki Boğa sezonunda finansal özgürlüğünüzü yakalamak istiyorsanız 3 dakikanızı ayırıp bu Flood'u okumalısınız! Yeni oluşacak trend şimdiden belli ve bu hiç şüphesiz itici güç rolü oynayacak Yapay Zeka kategorisi olacak. #YapayZeka adı altında çıkan her proje başarılı olacak mı? Hiç zannetmiyorum. Bu yazımızda, itibari paralar ile işlem yapılan finansal piyasalarda yapay zekanın konumlandığı noktalara değineceğiz ve gelecek hakkında bazı tahminler yaparak, düşündüğümüz gibi bir senaryo gerçekleşmesi halinde bu akıma en erken dahil olanlardan olmalıyız. Öncelikle gelin bu oluşabilecek akım hakkında bir takım bilgiler vererek olabilitesi hakkında biraz beyin fırtınası yapalım. Kriptopara piyasalarına giriş yapan insanların %99.99 kadarı yatırım yapar ve/veya Al-Sat işlemleri gerçekleştirerek kazanç yapmayı umar. Geriye kalan %0.01'lik kesim ise bu teknolojiyi anlamayı, öğrenmeyi ve üretim yaparak yatırımcılardan para toplamayı amaçlar. Bu noktada ortaya kaliteli bir ürün çıkaran kişi yüksek oranda kazançlar yaparken, yatırımcıların varlıkları ise dalgalı hareket eder ve yatırımcıların insan olmasından kaynaklı psikolojik olarak duygusal kararlar almalarına, hatalar yapmasına mahal veren sonuçlar ortaya çıkar. Peki insanlar yerine bu işlemleri yapan, duygulara yer vermeyen, sadece veriler üzerinden matematiksel tüm hesaplamaları yapan ve sadece kazanca odaklanan yapay zeka destekli Trade Botları olsaydı nasıl olurdu? Trade Botları, son birkaç yıldır mevcut. Özellikle borsaların neredeyse tamamı bu botlardan faydalanırlar. Sosyal Medya üzerinden siz onları Market Maker Botları (MMB) olarak tanıyor olabilirsiniz. Geçtiğimiz 3-4 yıl boyunca borsalar bu botları o kadar çok geliştirdi ki, demo versiyonlarını veya teknolojinin bir kısmını insanların kullanımına açarak veri toplamaya devam ettiler. Bu özellikler işin basit kısmı olan belli koşullara göre yatırımcının öngörülerine dayanarak peşi sıra birkaç işlemi, hangi koşullarda ne olursa Al ve ya ne olursa Sat olarak talimat verilmesine yönelik "Grid Trade" denen sistemle sunuldu. Bilmeyenleriniz için kısaca şunu söyleyeyim. Borsalar geçtiğimiz yıllar boyunca veri analizleri yaparak kripto yatırımcı ve trade edenlerin psikolojik ruh hallerini, kar zarar beklentilerini, duygusal davranışlarını ve daha aklınıza gelmeyecek bir çok bilgiyi depoladılar ve test ettiler. Yani kısaca, Borsalar artık sizi, sizden daha iyi tanıyor. Bu veriler ışığında artık yeni bir devir başlayacak ve kendilerine yeni kazanç kapısı aralayacak ürünleri piyasaya sürmeye yakın zamanda başlayacaklar. Kripto Haber sitelerinin bir çoğunda sık sık bu tarz paylaşımları görür olacağız. Bu kategoriyi ise muhtemelen #AiFi olarak insanlara pazarlayacaklar. Tıpkı bir önceki ayı sezonunda #DeFi'lerin pazarlanması gibi. Açıkçası kategori isminin ne olacağının çokta bir önemi yok. Buna ister #DeAiFi de diyebilirler, başka bir isimle de pazarlayabilirler. Önemli olan bu kategorinin neler üreteceği ve insanlara neden cazip gelmeli gibi konulara yoğunlaşacaklarını düşünüyorum. Hadi gelin bu kategori hakkında biraz daha detaya inerek neler olabileceği hakkında kafa patlatalım. Şahsi düşüncem bu algoritmaları geliştiren şirketler, geliştirmiş oldukları ürünün %100'ünü halka açmazlar. Böyle bir durumda ellerinde oynayacak kozları kalmaz. Bu sebeple bu teknolojinin %80-90 kadarını geliştiricilerin kullanımına açarak onlardan proje üretmelerini isterler. Bu zamana kadar Borsalar zaten bazı API'leri belli limitlerde insanlar ile paylaşıyordu. Şimdiye kadar paylaşılan veriler %10-20'leri geçmezdi. Borsalar bu verilerin büyük çoğunluğunu paylaştıktan sonra muhtemelen ismine TradeBot denilecek birçok proje türediğini göreceğiz ve o projelerin birde kendi token ekonomisini yarattığını ve bunu projelerine entegre ederek bir ayağı yine DeFi olacak şekilde tasarlayacaklardır. Machine Learning yani Makine öğrenimi ile Yapay Zeka teknolojisi inanılmaz bir noktaya ulaştı. Şuana kadar üretilen kısımda hala öngörülebilir sonuçlar alınabiliyor. İnsanları ne kadar analiz etseler de, insanlar öngörülemez bazı eylemlere girişebiliyor. Bu sebeple reklamlarını çok göreceğimiz bu alanda birçok proje websitelerinde bazı istatistikleri ballandıra ballandıra gösterecekler. Kâr oranları, Kullanıcı sayıları, Aktif Trade işlemleri vs. Kullanıcılarına verecekleri kazanç payları, hold ettikleri token yüzdesine, havuza kattıkları likidite kaynaklarına göre ve işlemlerden yapılan karlar oranında bir dağıtım mekanizması olacaktır. Erken giriş yapacaklar için çok cazip fırsatlar sunuyor değil mi? Bu arada sevgili dostlarım, Yukarıda saymış olduğum tüm bu gelişmeler yapıldı, hazırlandı. Siz bir değer üretecek olsaydınız, bunu durgun piyasa döneminde mi ortaya çıkarırdınız? yoksa herkesin ne alayım, nereye yatırım yapayım diye düşündüğü bir dönemde mi Cevabı basit tabiki. İşin zor yanı, samanlıkta iğne bulmak kadar vakit alacak bir iş olması. Ortaya çıkacak birçok projeye karşı duygusal bakış açısından uzak, sitelerinde yazmış oldukları 3-5 güzel söze kanıp hemen beğenip yatırımcıları olmalarını düşündürecek durumlardan uzak durmak gerekir. Çok sıkı bir araştırma isteyen ve ürün üretenlerin, ürettikleri ürünlerin kaliteli ve çalışır olup olmadıklarının kontrol edilmesi ve sistemde kısa sürede ortaya çıkabilecek yazılımsal bir açıklığın gün yüzüne çıkıp çıkmayacağı gibi detaylı araştırma yapılması gerekecek. Az önce kısa sürede dedim, çünkü 2 yıl geçmeden birçok açık ortaya çıkacak. Uzun lafın kısası bu metni bir kitaba dönüştürmek istemiyorum. Aktaracak çok fazla bilgi var ve buradaki insanların %95'den fazlasının bilgiyi değil parayı istediğini biliyorum. O yüzden birazda paradan konuşalım. Yukarıda bahsetmiş olduğum projelerden güzel 3-5 tespit yapılabilirse bu projelere portföyünüzün en fazla %25 kadarını 5 parçaya ayırarak her birine %5 olacak şekilde yatırabilir ve ortalama 500 kata kadar yükselişi yakalamak mümkün olabilir. Geçen Boğa sezonunda #AAVE'nin isim değişikliğine ve 1000:1 swap yapmadan önceki piyasa değerinin üzerine, değişiklik yaptıktan sonra neredeyse 900 kat artış yaptığını eminim bilmeyen birçok kişi vardır. Bunu sadece bir örnek olarak söyledim. Bu tarzda birçok örnek mevcut. Yani bu hayal satmak değil, bugüne kadar olmuş gerçeklerdir. Ayrıca her döngüde piyasaya yeni birçok insan ve dolayısıyla para geldiğini görürüz. Bu da her defasında daha çok alıcı ve ortaya çıkan daha çok proje olacağı anlamına gelir. Ancak her zamanda bu piyasada 1000 kat ve üzeri artış yapabilecek onlarca projede olacaktır. Bu projeler ile ilgili tabiki araştırmalar yapmaya başladım. Şuanda elle tutulur 1-2 proje haricinde birşey göremedim. Fırsat buldukça araştırmalarıma da devam edeceğim. Bunları da en uygun zamanda sizlerle paylaşacağım. Crypto Monster Takipte kalın ve bildirimleriniz hep açık kalsın. Sizlere aktaracağım daha çok fazla bilgi mevcut. Hepsinden haberdar olup, Boğa sezonuna tam donanımlı olarak girmelisiniz. Elimden gelenin en iyisini yapacağım ve başta Crypto Monster takipçileri olmak üzere Türk Yatırımcıların büyük bir çoğunluğuna maddi ve manevi birçok kazanımlar sağlaması için gereken tüm işleri ortaya koyacağım. Flood'u buraya kadar okuduysanız verilen emekler için ve daha fazla vatandaşımıza ulaşıp onlarında doğru bilgiye ulaşması adına "Beğen" ve "RT" yapmanızı rica edeceğim. ❤️🫶

Crypto Monster

87,818 görüntüleme • 3 yıl önce

Reşad ile Son Birkaç Gün Edip Yüksel 17 Temmuz 2023 Burada kısmen tanık olduğunuz tartışma 22:52 ayetinin bir tecellisi oldu. Reşad'ın o sözlerine ve izleyen tartışmalardaki yanlış tavrına tepki gösterdim. 1989 yılının büyük bir kısmında her gün, 739 E 6th St, Tucson, AZ 85719 adresindeki Tucson Mescidindeki ofisimde Türkçe Kuran çevirisi üzerinde çalışıyordum. Amerika’nın en iyi mobilya mağazalarından birine sahip olan mimar AbdülHay Parnian adlı arkadaşımın hediye ettiği harika bir masanın üzerindeki Macintosh bilgisayarda Türkçe Kuran çevirimi bitirmek için uğraşıyordum. Reşad IBM bilgisayar kullanıyordu ama ben o yıllar Macintosh tercih ediyordum. O zamanlar IBM bilgisayarları kullanmak sıkıntılı idi. 1989 yılında Macintosh çok pahalıydı. Reşad, 2000 (iki bin) dolardan fazla ödeyerek bana bir Macintosh almıştı. Çeviriyi bir iki ayda bitirmemi bekliyordu. Reşad çok hızlı ve uzun saatler çalışan biriydi. Bu beklentisi realist değildi… Reşad da Mescid ’in Kuzey kanadındaki ofisinde İngilizce çevirisinin üçüncü baskısı üzerinde düzeltmeler yapıyordu. Lisa Spray, Mescidin karşı sokağındaki Arizona Üniversitesinde çalışıyordu. Öğle yemeği için Mescide gelirdi. İşten çıktıktan sonra da Mescide gelip birkaç saat Reşad’a editörlük, halkla iletişim ve benzeri ofis işlerinde yardımcı oluyordu. Lisa, Tanrının 19 sistemiyle çağımız insanına gönderdiği mesajını insanlara iletmek için istikrarlı bir biçimde gayret eden yiğit bir kadındı. Reşad ile Yatsı namazına kadar her gün yaklaşık 10-12 saat çalışıyorduk ve ayetler üzerinde tartışıyorduk. Reşad Mecit’e sabah namazında gidiyordu. Ben ise bir iki saat sonra çalışmaya başlıyordum. Behruz Mofidi adındaki bir münafığın 26 Ocak 1990 günü Cuma hutbesinde dile getirdiği bazı tavsiyeler o geceki toplu Kuran çalışmamızı etkileyip büyük bir tartışma çıkarmıştı. O tartışmada Mescitte bulunan yaklaşık 50-60 kişi üç gruba bölündü. Behruz’u destekleyenler, beni destekleyenler, ve kararsızlar. Mescitteki hutbelerin yaklaşık yarısını Reşad verirdi. Genelde Reşad bir sonraki hutbeyi verecek kişiyi belirlerdi. Bazen biri hutbe için gönüllü olurdu. Kuran çalışmaları da sürekli Mescid’e katılanlar tarafından idare edilirdi. Kuran çalışmasına öncülük edecek kişi, kadın veya erkek, bir hafta öncesinden belirlenirdi. 1989 yılında Mescitte Reşad’dan sonra en çok hutbe veren iki kişiden biri idim. Diğeri de Abdullah Arık adlı ODTÜ mezunu mühendis arkadaşımızdı. Behruz California'dan misafir geldiği için Reşad, son Cuması olacak toplantının hutbesini onun vermesini istedi. Behruz, Sünni/Şii geleneğinden aşina olduğumuz bir geleneği önerdi. Eski bir Şii idi ve eski dininin ve geleneğinin etkisinden tam olarak kurtulmamıştı. Bizim de bundan sonra Reşad'a ismiyle hitap etmememizi, Reşad odaya girince önünde ayağa kalkmamızı tavsiye etti hutbesinde. Namazdan hemen sonra Mescitteki müminler hutbeyi protesto etti. Hatta, kimya profesörü Dr Mahmoud Sabahi ve birkaç arkadaş yüksek sesle tepki gösterdi. Behruz’a katılıp katılmadığını sordular Reşad’dan. Reşad müminleri haklı buldu. Kendisine sadece Reşad diye hitap etmede devam etmelerini, ayağa kalkmamalarını istedi. Ancak aynı gecenin toplu Kuran Çalışmasında çıkan tartışmada, Reşad'ın Behruz Mofidi Shirazi ve Behruz’u destekleyen Douglas Brown ve Kay Emami gibi birkaç diplomalı cahile ve Muhteşem Erişen gibi birkaç münafığa meyletmesi beni çok rahatsız etti. Bu yüzden cumartesi günü, Mescide gitmedim. Reşad ile olan bağımı koparmayı düşünüyordum. Bu benim için ciddi teolojik, kişisel, psikolojik, sosyal ve ekonomik sorunlar üretecekti. Ama, 1 Temmuz 1986’da dinimi sadece Allah’a özgülemeye karar vermiş ve sadece O’na teslim olmuş biri olarak bu sınavı kaybetmeye niyetim yoktu. Tüm zorluklarına rağmen benzeri bir kararı alacaktım. Rabbime olan güvenim tamdı. Cumartesiyi eşimle birlikte geçirdim. O da benim gibi Cuma günü ve gecesi gelişen olaylardan şok olmuştu. Benden önce Reşad ile tanışmış ve her Cuma mescide giden ve hatta sabah erken işe giderken yolu üzerindeki Mescitte durup dua eden ve Kuran okuyan bir mümin idi. O da benim gibi hayal kırıklığı yaşıyordu. 1989’un Eylül’ünde evlenmiştik. Daha dört ay dolmamıştı. Eşimle birlikte Mescitten yaklaşık 5 mil uzaktaki Tangelwood Apartments kompleksinde 5’inci Street’e bakan bir apartman dairesinde yaşıyorduk. O günler daha çalışmaya ve para kazanmaya başlamamıştım. Ful-time Türkçe Mesaj çevirisi üzerinde çalışıyordum. Evimin kirasını, su ve elektrik masrafını Reşad bizzat üstlenmişti. Eşim de hastanede diyet uzmanı olarak çalışıyordu. Pazar günü Lisa Spray beni Mescitten telefonla aradı. Lisa Mescid'e gelmemi istiyordu. Olumsuz cevap verdim. Reşad’a kızgın olduğumu söyledim. Münafıklara meyletmişti. Lisa, Reşad'ın benimle görüşmek istediğini söyledi. İsrar edince otobüsle Mescid'e gittim. Reşad ile teke tek yüzleştim. Cuma gecesi söylediklerinin ve duruşunun Kuran'a aykırı olduğunu tekrarladım. Reşad hiç beklemediğim şekilde bana katıldığını ve tövbe ettiğini söyledi. Bu habere çok sevindim. Birlikte tövbe ettik. O anda 22:52 ayetinin tecellisini yaşadığımızı fark ettim. Aynı gece, yatsı namazından sonra ben ve Reşad Mescid’i tam terk edecekken FBI’dan olduklarını söyleyen iki sivil polis Mescid’e geldi. Reşad’ı öldürmek isteyen bir grubun varlığını haber verdiler. Salt Lake City’de polis aramasında şüpheli bir grubun evinde Mescidin krokisini bulmuşlar. Reşad’ı dikkatli olması için uyardılar. Polisler ayrıldıktan sonra Reşad bana “Lütfen, bunu Mecide gelen halka anlatma. Şeytan onları korkutmak ister” dedi. Ben de söz verdim. O anın ve konuşmanın, Reşad ile son görüşmem olacağı hiç aklıma gelmemişti. Kendisiyle cihatta yoldaşlık ve ayrıca baba ve oğul ilişkisine benzer bir ilişkimiz vardı. Benim Amerika’ya vize alarak gelmem için sponsor olmuş, ABD’ye geldiğimde tüm masraflarımı karşılayacağını taahhüt etmiş ve hatta tüm mal varlığını ve gelirini beyan etmişti (o belgeler hala yanımda duruyor). Reşad daha sonra eşimi istemem için benimle babasının evine gitmişti. Daha sonra, Eylül ayında United Submitters International’ın Tucson’ın kuzeyindeki Oracle köyü tesislerinde yaptığı yıllık konferansında nikahımı da kıymıştı. Kısacası, Reşad hem benim Sünni şirkinden ve rezaletinden kurtulmama vesile olmuş, hem hicret etmemde büyük yardımları dokunmuş, evlenmeme yardım etmiş ve daha sonra beni her yönüyle desteklemiş en yakın arkadaşımdı. Yani, polisin getirdiği bu haber beni hemen harekete geçirmesi gerekiyordu. Ama aksine hiç tepki gösteremedim. Akıncılar lideri olarak yaşadıklarım, kardeşim Metin’i genç yaşta kahpe kurşunlara kaybedişim, yıllarca ceza evlerinde işkence ve zulüm görüşüm ve özellikle son yıllarda yaşadıklarım beni bu tür haberlere ve uyarılara karşı duyarsız hale getirmişti. Sünni dinini terk edip dinimi sadece Allah’a özgülemeye karar verdiğim 1 Temmuz 1986’dan sonra ölüm fetvaları ve tehditleri almış, defalarca saldırıya uğramış ve hatta birkaç suikast teşebbüsü atlatmıştım. Bu yüzden, 28 Ocak 1990 gecesi Mescitte tanık olduğum polis uyarısını ve Reşad’ın bunu gizlememi istemesini normal bir olay olarak algılamıştım. Yani, 1976-1990 arasında yaşadığım trajik olaylara adapte olurken “haşlanmış kurbağa sendromuna” yakalanmıştım. Ölüm fetvaları ve tehditleri alan Reşad’ın da benzeri bir psikolojiyi yaşadığını sanıyorum. Halbuki normal bir insan FBI’nın bu haberinden sonra en yakın arkadaşının, gönüldaşının, ensarının, yoldaşının güvenliği için hemen harekete geçer. Mescid’in etrafında diğer arkadaşlarıyla birlikte nöbet tutardı… Daha sonra öğrendim ki ertesi gün Somalili arkadaşım Mahmud Abib ile konuşmuş ve ondan bir tabanca almıştı. Reşad bir dahaki Cuma'ya yetişemeyecekti. 31 Ocak 1990 Çarşamba sabahı, El-Kaida ile bağlantılı birkaç Sünni tarafından katledilecekti. Maalesef, 31 Ocak 1990 sabahı güneş doğmadan önce Mescid’in Euclid sokağına bakan kapısından girer girmez Mescid’e daha önce girip saklanan iki Sünni müşriğin saldırısına uğruyor ve beline koyduğu tabancayı kullanma fırsatını bulmuyor. Birkaç ay sonra, Behruz Reşad’a iftira ederek 19 Mayıs 1990’da Suudi Arabistan’a meteor düşeceği kehanetini üretecekti. Mesciddeki münafıklar ve eleştirel düşünmesini bilmeyen birkaç ahmak Behruz’un peşine takıldı. Behruz, Muhteşem, Kay, Douglas ve birkaç hadisçi-sünnetçi bu yalanı gazetelere ve televizyon şirketlerine gönderdiler. Hatta söyleşiler yaptılar. Bu ayrı ve uzun bir hikâye… Kısacası, tarih tekerrür etti. #ediMak

Edip Yüksel, J.D.

76,570 görüntüleme • 3 yıl önce