正在加载视频...

视频加载失败

Çölde susuzlukla mücadele eden bir askeri ekip, terk edilmiş bir kuyuda tek bir damla su bulur. Disiplin ve sabır sayesinde hayatta kalmayı başaran askerlerin bu anı; insan iradesinin ve liderliğin sınırlarını zorlayan unutulmaz bir hikâye sunuyor. 🎬 Film: Sahara (1995)

93,657 次观看 • 11 天前 •via X (Twitter)

0 条评论

暂无评论

原始帖子的评论将显示在这里

相关视频

Ben de evliliğe karşı değilim. Eğer iki insan birbirini yok etmeden birbirlerine şahitlik edip yaşayabiliyorlarsa dünyanın en güzel refakati. Fakat korkuların, kaygıların ötekine yansıtıldığı bir iktidar savaşına; yalnızca aç ve açıkta kalınmaktan korkulan bir gündelik ihtiyaç denklemine döndüyse ilişki, iki taraf da yalnızca alışkanlıktan ve yalnız kalkmaktan korktuğu için bir arada ise ortada bir şahitlik ilişkisi değil alışkın olduğun ve her gün yenildiğin bir savaş meydanı var demektir. Bundan en çok yaralanan çocuklar oluyor. Kaosu yaşam biçimi zannettikleri için bu kaosu tekrarlayacakları ilişkiler yaşıyorlar. Boşanan bir arkadaşım "evet kızıma yüzme öğreten bir babası olmayacak tatillerde, ama ben ona insanın mutsuz olduğu bir ortamda kalmaması gerektiğini öğrettim, bu ona en büyük mirasım." demişti. Kaos ile büyüyen çocuklar ya narsistik ya da bağımlı kişilikler geliştiriyorlar. Terk edilme ve ayrılık korkusu böyle sirayet ediyor çocuklara. Evlilik, birbirine refakat etmek, şahit olmak, şu trajik ve korkunç dünyada bir başka varlığa temas etmek ise elbette çok güzel. Ama doku bozulduysa ve düzelemeyecek gibiyse şayet en azından kişinin kendi yarası ile tek başına meşgul olması daha onurlu geliyor. Pek çoğumuz kaotik ailelerde büyüdük, bunun nasıl bir şey olduğunu biliyoruz. Ve bunun acısını her an hissettik. Yalnızlığın da öyle. Ama bazen idealize edilen mutluluk kalıbı sana uymaz. Tek başına çalışman gereken yaraların vardır. Kendi kendinin yegane şahidi olman gerekir. Bunları çözmeden insan evlenerek yalnızca yalnızlığını iki katına çıkarır. Ya da fıtratına uygun değildir. Evlilikle öfkesi yakıcı ve yıkıcı bir hâle gelir. Evlilik gereken ve işleyen bir sistem ki yüzyıllardır ayakta. Ama çekirdek aile kutsaması bir ideale, insandaki varoluşsal yarığı doldurmaya yarayan bir simülasyona dönüşüp zaruret halini aldığında tabiatımıza ters düşen bir dünyada sürtünerek yaşamaya başlıyoruz. Hangi koşulda benliğim ve bir başkasının benliği daha az zarar görür? Bunun muhasebesini yapıp bireysel bir hikâye inşa etmek gerek. Sana diretilen mutluluk idealini yaşamaya çalışayım derken bir role dönüşmüş kimliksiz biri olursun aksi takdirde. Fotoğraflarda bütün çıkmak uğruna cam kırıkları ile dolu eve sabreder, bunu da evliliğin şanından sayarsın. Dilerim herkes hak ettiği şahidi bulur. Hafif adımlarla dünyadan gülümseyerek geçecekleri şahitler bulur herkes kendine. İşte bu da kırık bir aşk hikayesiden bir kesit :)

anna snitkina

196,973 次观看 • 1 年前

Yürekleri dağlayan iki haberle başladık yeni yıla! Milî Eğitim Bakanlığı'ndan KHK ile ihraç edilen, ağır hastalıklarla mücadele eden Ramazan Çınkır, aramızdan ayrıldı. Ramazan, yetimhânede büyümüş, devletin sunduğu imkanlarla memur olmuş, hayatı boyunca dürüstçe çalışmış bir insan. Ama bir gecede, hiçbir mahkeme kararı olmadan, "suç" isnat edilerek işinden, ekmeğinden, geleceğinden koparıldı tıpkı on binlerce KHK mağduru gibi. Paroksismal gibi nadir ve ağır bir hastalıkla savaşırken, ihraç sonrası ilaçları kesildi, tedavisi engellendi. "Beni ölüme terk ettiler. İlik nakli için 2014 yılında bankaya para yatırdığım için ihraç edildim" diyordu. O, sadece bir memur değildi; bir baba, bir eş, bir mücadele insanıydı! Yıllarca adalet için sesini yükseltti, hukuksuzluğa karşı direndi. Bu zulüm, yavaş yavaş tüketiyor insanı. Açlık, yoksulluk, umutsuzluk ve hastalıkla birleşince, dayanacak güç kalmıyor. Ramazan aramızda değil ama bıraktığı acı, vicdanlarda derin bir yara olarak kalacak. İktidara ve muhalefete sesleniyorum! Bu ölümler kader değil; hukuksuzluğun, vicdansızlığın sonucudur. Kaç can daha gidecek ki bu zulüm bitsin? Adana kitap Fuarında ziyaret etmiş imzalı kitabımı almış: "Hocam adalet yerini bulacak." demişti. Devri dâim, ruhu revânı şâd olsun. Ailesine, sevenlerine sabır diliyorum. Yüreğimi dağlayan ikinci haber İleri Yayınları yazarlarından çok sevdiğim dostum, kardeşim pırıl pırıl bir mücadele insan olan Okan İşbecer önceki sabah kalp krizi/beyne pıhtı atması neticesi yoğun bakıma alındı ve hâlâ yoğun bakımda tedavisi sürüyor. Okan Isbecer Okan kardeşimi dualarınızdan ve iyi dileklerinizden mahrum etmeyin lütfen. Çok üzgünüm çok!

Sırrı Er

19,168 次观看 • 8 个月前

Tala: Beşikte filizlenen direniş Tala bebek henüz sekiz aylık. Bugün Kobani’de bir beşikten dünyaya bakan o masum gözler, bir halkın direnişini ve yaşanan insanlık dışı vahşeti anlatıyor. 15 Ocak sabahı, Türk devletinin Tışrîn Barajı’na yönelik sınırsız bombardımanları, Tala’nın anne ve babasını elinden aldı. Annesi Hêza ve Babası Edhem, Tışrîn Barajı’ndaki halkın direnişine destek vermek için bulunuyorlardı. Türk devletinin ve güdümünüdaki grupların sivil alanlara yönelik acımasızca saldırıları, o sabah bir aileyi yok etti. Tala bebek, anne ve babasının cansız bedenlerinin yanında hayatta kaldı. Ancak bu hayatta kalış, masum bir bebekten geriye kalan tek şeyin derin bir acı ve suskun bir tanıklık olması demekti. Tışrîn Barajı, yalnızca bir su ve enerji kaynağı değil; Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşayan halklar için hayatın kendisidir. Ancak Türk devletinin askeri olarak ele geçiremediği bu stratejik nokta, sivillere yönelik saldırılarla kontrol altına alınmaya çalışılıyor. 8 Aralık 2024’ten bu yana Tışrîn Barajı ve Qereqozak Köprüsü’ne düzenlenen saldırılarda şu ana kadar gazeteciler, sanatçılar ve siyasetçiler de dahil olmak üzere 26 sivil yaşamını yitirdi, 206 kişi ise yaralandı. 8 Ocak’tan itibaren barajda halkların başlattığı nöbet eylemi bile bombaların hedefi oldu. Siviller, 11 kez doğrudan saldırıya maruz kaldı. Amaç açık: Bir halkın iradesini kırmak, yaşam alanlarını yok etmek ve direnişi susturmak. Tala bebek, Kobani’de bir beşikten geleceğe bakıyor. Anne ve babasının kaybını anlamayacak kadar küçük. Ancak onun hikayesi, bir halkın yaşadığı vahşetin ve bu vahşete karşı direnişin simgesi haline geliyor. Tala gibi binlerce şehit çocuğu, anne ve babalarının direnişini geleceğe taşıyor. Bir gün Tala büyüyecek ve şöyle diyecek: “Ben, halkının özgür geleceği için can veren bir anne ve babanın çocuğuyum.” O beşik, yalnızca bir bebeğin masumiyetini değil, direnişin devam eden ışığını da taşıyor. Tışrîn’de Tala bebeğin gözleri bize şu gerçeği anlatıyor: Bu topraklarda direniş, ne kadar acı olursa olsun, asla sönmez.

Amed Dicle

50,688 次观看 • 1 年前

"Bir helikopter imha edildi, 80 kişilik bir grup vuruldu ve dahası..." 💥 Videonun; 32. Saniyesi 2.13 dakikasına dikkat... İran Devrim Muhafızları Ordusu, 89. Dalga operasyon... Açıklama: İran İslam Cumhuriyeti silahlı kuvvetleri ve direniş cephelerinin koordineli, sinerjik ve eksen bazlı operasyonları, Batı Asya bölgesinin tamamında ve işgal altındaki toprakların kuzeyinden güneyine kadar on binlerce kilometrelik bir alanda, 100'den fazla ağır füze ve taarruz İHA'sı ile 200 roketin ateşlenmesiyle Amerikan ve Siyonist hedeflere karşı icra edildi. 🔹Yemen İslami Direniş şehitlerinin tertemiz ruhlarına ithafen icra edilen bu kombine operasyonlar, Eylat, Tel Aviv, Beni Berak'taki noktalar ile Siyonist Rejim'in askeri hedefleri ve terörist güçlerinin toplanma noktalarına karşı gerçekleştirilmiştir. Yerel kaynakların raporlarına göre Siyonistlere ağır zayiat verdirilmiştir. 🔹Operasyonun devamında, Bahreyn'deki Amerikan terörist ordusuna ait 80 kişilik bir gizlenme noktası hassas ve nokta atışıyla vurulmuş, Amerikan terörist ordusuna ait helikopter grubu da El-Udeyri Üssü'nde balistik füzelerin hedefi olmuştur. Bu saldırı sonucunda bir helikopter imha edilmiş, diğer helikopterler de ağır hasar görmüştür. 🔹İslam ümmetinin tek yumruk haline gelmesi, cephelerin birliği ve aralarındaki koordinasyon sayesinde İslam dünyasının zalim düşmanları karşısında sağlanan bu birlik ile İran milletinin hayranlık uyandıran kenetlenmesi, bu dayatma savaşının İslam dünyası ve İran İslam Cumhuriyeti için en büyük kazanımlarıdır. 🔹Yahudilerin bayramı arifesinde işgal altındaki topraklardaki zorlu ve baskılı yaşam, Amerika'da sağlık ve gıda hizmetlerinin askıya alınması, Amerikalı askerlerin bölgeden kaçışı ve dünyadaki artan enflasyon da bu hayalperest savaş kışkırtıcılarının elde ettiği kazanımların bir parçasıdır. 🔹Bu dalga, Allah'ın lütfuyla tam bir şiddet ve güçle devam etmektedir. Ek bilgiler İslam ümmetine duyurulacaktır.

Gürkan Demir

11,341 次观看 • 5 个月前

Fesubhanellah! Neuzubillah mineş-şeytanir-recim! Tam bir aydan fazladır bütün Öcalancı medya PDK ve Kürdistan Bölgesi hükümetini Türk askerinin Güney Kürdistan’ı işgal etmesine ses çıkarmamakla suçlayıp “hain” ilan ediyorlar! Tam bu sırada DEM Parti/HDP’den “üç kadınlık” bir heyet Kürdistan Bölgesi’ne gitmişler ama temel sorunları Öcalan üzerindeki “tecridin” kaldırılması! Türk askerleri Kürdistan Bölgesi’nde kaç kilometre içeri girmiş, PKK hangi tepeleri Türk askerlerine teslim etmiş, orada Türk askeri kaç tane yeni karakol kurmuş, bunların hepsi fasafiso! Tek dertleri Öcalan! Rezaletin böylesi dünyanın hiç bir yerinde bulunamaz. Emin olunuz, Demirtaş böyle çapsız değil, DEM Parti lideri Tuncer Bakırhan bu kadar çapsız değil ve bir milletin davasını bir Türk devleti hizmetkarının şahsi meselesine indirgemezler. Aşağıda yazacaklarımı her Kürt kulağına küpe yapmalı: ..:: 1. Türk devletinin Irak Kürdistan Bölgesi ile bir uyuşmazlığı olduğu zaman bizzat Türk devleti önce Öcalancı medyayı PDK ve Barzanilere karşı ayağa kaldırır ve o medya en aşağılık antipropagandayı yapmaya başlar. ..:: 2. Bizzat Öcalan ve PKK’si Türk devletinin Kürt milletine ve Kürdistan’a karşı kullandığı kirli “aparatlardır”. Türk askerinin Kerkük’e kadar gitmesini isteyenlerden biri de bizzat Öcalan’dır. Mekanizmanın böyle çalıştığını Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da biliyor, Kürdistan Bölgesi Başbakanı Mesrur Barzani de biliyor. ..:: 3. Türk askerleri son operasyonlarda PKK’nin daha önce Kürdistan Peşmergelerine teslim etmek istemediği tepeleri ve yerleri “çatışma kisvesi” altında PKK’den geri aldı. ..:: 4. Bu operasyonlarda zarara uğrayan PDK’dir, Türk askerinin girdiği yerler PDK’nin Irak’a karşı silahlı mücadele vermek için kullandığı Peşmergelik alanlarıdır. Buna rağmen Öcalancı medya utanmadan çıkıp diyor ki PDK Türk askerlerini o bölgeye davet etmiş. Öcalan ve PKK kadar hakikatı tersyüz eden başka bir örgüt dünyada yok. ..:: 5. Peki şimdi ne olacak! Türkiye ve PKK lehine hiç bir şey olmayacak. PDK bu kirli oyuna biç bir şekilde dahil olmayacak. Türk askerleri ve PKK’liler istedikleri kadar birbirlerini öldürsünler, onların bileceği iştir. ..:: 6. Kürdistan Bölgesi o dağ başlarında Türk devletinin kirli eli PKK olacağına bizzat Türk askerlerinin olmasını tercih eder. Hiç olmasa muhatap resmi ve belli. ..:: 7. Kürdistan Bölgesi hükümeti ve Irak Federal hükümeti istedikleri zaman Türkiye’den askerlerini geri çekmesini isteyebilirler. Irak ve Kürdistan Bölgesi hiç bir şekilde Suriye değildir, hem siyasi hem de askeri gücü var. Türk askerleri o dağ başlarında Kürdistan Bölgesi ve Irak için bedava “koruculuk” yapacaklar. ..:: 8. Türkiye ve Türkiye Kürdistan Bölgesi’nde 30 milyondan fazla Kürt var. Türk askeri onlara da hiç bir şey yapamaz, katliam teşebbüsünde bulunamaz, onların da can ve mal güvenliğinden sorumludur ve bir nevi onların da “korucularıdırlar”. Kürt milli davası bir güvenlik sorunu değil ki ordularla ve askerlerle çözülebilsin. Mesele milli ve siyasidir, siyasi bir şekilde çözülecek. Öcalan olmadan çözülecek. Sabır ve metanet en iyisi. Öcalancı “üç kadınlık” ekip hiç bir sorunu çözemez. Öcalan dönemi bitmiştir.

Arif Zêrevan

41,054 次观看 • 2 年前

Yangınla mücadele eden bir insan, en fazla yarım saat çalışabilir. O sıcağa dayanmak mümkün değildir çünkü. Ancak Orman Genel Müdürlüğünün yangın işçileri — biz onlara “Ormanın Kahramanları” diyoruz — öncesinde aldıkları sıkı eğitim sayesinde, yangınla mücadelede insanüstü bir performans sergilerler. Normal bir insanın 500 metre yaklaşamayacağı yangının tam dibinde, ateşin içinde ateşle savaşırlar. Tek bir ağaç yanmasın diye canlarını ortaya koyabilecek kadar cesurlar. Ölümle burun buruna geldikleri anda bile birlikte şehit olmayı arzu eden bir adanmışlık.. Hepsi genç, dinamik ve ne yaptıklarını çok iyi bilen kişilerden oluşur. Dumanın renginden, şeklinden yangının nereye evrileceğini önceden anlarlar. Yüksek bir tepeden ya da ana yoldan bakarak onları göremezsiniz belki, ama oradadırlar. Siz uzaktan dumanın yavaş yavaş azaldığını gördüğünüzde anlarsınız onların orada olduğunu. Sonra birden, uzaklardan gelen bir arazözün — yangın söndürme aracının — sireniyle yanınızdan geçip başka bir yangına doğru koştururlar. İşte o an görürsünüz isli yüzlerini, kirlenmiş ve yırtılmış elbiselerini. Onlar da insan elbette; yoruluyorlar, tükeniyorlar. Bir başka yangına giderken yolda uykuya yenik düşenler de oluyor. Bence haber yaptığını zannedenler, onların kim olduklarına ya da hayat hikâyelerinden ziyade; yaşadıkları mücadeleye kulak vermeli. Belki o zaman toplum, bu kahramanların emeklerini bir nebze olsun takdir eder, onlara gereken değeri verir. Zaten onların böyle bir beklentisi de yok. Gece yangın nöbetinde, taşı yastık yapıp bir nebze uyumaya çalışan bu insanları gerçekten tanımak gerekir. Çünkü bu, rahat koltuklarda oturarak ya da yumuşak yataklarda uyuyarak söylenen nutuklara benzemez. Bu, ateşin içinde verilen eşsiz bir destandır. Rahat nefes aldığımız her an, onların isli yüzlerini, ölüme meydan okuyuşlarını hatırlayalım.

Orman Mühendisi

33,548 次观看 • 1 年前

“Çalışmak çok kutsal bir şey” Peki, siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Prof. Dr. Ali Beba’ya şu soruyu sordum: “Hayat akışı içerisinde karşılaştığınız en büyük zorluk ne oldu?” Bir dönem anlatmasını, bir kırılma anı paylaşmasını bekliyordum. Tek kelimelik bir cevap verdi: “Fakirlik.” Sonra sustu… Ve ardından hayatının özeti sayılabilecek o hikâye geldi. Asıl adının Ali Aga olduğunu anlattı. Ailesinin kökeninin Kuzey Makedonya’da, eski Yugoslavya topraklarında, varlıklı ve söz sahibi bir aileye dayandığını… Osmanlı döneminde Konya tarafından o topraklara yerleşmişler. Yani hikâye “yokluktan” değil, bir anda her şeyini kaybetmekten başlıyor. Balkanların yeniden çizildiği, ülkelerin birleşip dağıldığı o büyük kırılma döneminde, aile her şeyini kaybedip Türkiye’ye geliyor. Geldiklerinde, ailenin elinde kalan para 1.800 lira. Babası marangoz. Ne yapacağını bilmeden hayata tutunmaya çalışıyor. Ali Beba ise çocuk yaşta çalışmaya başlıyor: Babasıyla bakkallık yapıyor, Karaköy’de ofis boyluk yapıyor. “Sinemaya gidemezdim. Paramız yoktu. Kola içemezdim. Muzlu sütü hiç unutmam… İstediğim halde alamazdım.” diye anlatıyor. Ama o yokluk, onda başka bir şey inşa ediyor: “Böyle yaşamamalıyım” diyen bir iç ses. Çalışmayı, üretmeyi, ayağa kalkmayı öğreten bir itki. Bugün geldiği noktaya baktığınızda, bu hikâyenin sadece bir “başarı öyküsü” değil, yokluğun insana ne öğretebileceğinin canlı bir özeti olduğunu görüyorsunuz. Bazen hayatta sizi en çok büyüten şey, en çok zorlayan şey oluyor. Ve o “fakirlik” cevabının arkasında, aslında şöyle bir hayat duruyor: Profesör Ali Beba, akademi, özel sektör ve sivil toplum alanlarında 40 yılı aşkın küresel deneyime sahip bir vizyoner. ODTÜ mezuniyetinin ardından ABD Tulsa Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde profesörlük unvanını aldı. Birleşmiş Milletler Çevre Programı bünyesinde bilim danışmanlığı yaparak dünya çapında enerji modelleri tasarlamış, P&G gibi küresel şirketlerde yöneticilik yaptı ve Türkiye’de “10 Bin Kadın Girişimci Programı”nın hayata geçirilmesine öncülük etti. Beba, bugün New York’ta Beba İnovasyon ve Girişimcilik Vakfı çatısı altında deneyimini yeni nesil girişimcilere aktarıyor.

Zeynep Aktaş

25,506 次观看 • 7 个月前

Vicdanını ve aklını kaybetmiş, işgalci İsrail 1 sene önce bugün başlattı tarihin gördüğü en büyük soykırımlardan birini. Bir yıl boyunca aralıksız şekilde Gazze bombalanırken, uluslararası kuruluşlar her zaman olduğu gibi katliama uğrayan Gazzeliler için adım atamadı. 7 Ekim 2023'ten beri neler yaşandı? • Gazze, hayalet şehir oldu. • Onbinlerce insan katledildi. • Hayatta kalanlar için yaşanabilir bölge bırakılmadı. • 1 yaşından küçük onlarca bebek öldürüldü. • Sınır kapıları kapatılan Gazzeliler besine ve ilaca ulaşamadı. • Onlarca Filistinli açlıktan hayatını kaybetti. • Milyonlarca insan salgın hastalıklarla karşı karşıya kaldı. • İşgalci İsrail, uluslararası hukuku hiçe sayarak bir çok defa hastaneleri bombaladı. • Okul ve eğitim binalarının tamamı yerle bir edildi. • 611 cami, 3 kilise ve 206 tarihi eser saldırıların hedefi oldu. • Elektrik ve su şebekeleri kullanılamaz hale getirildi. Tarih, son bir yılda en büyük kırılmalarından birini yaşadı. Gazze için susmayacağız❗️ İsrail'in yaptıkları yanına kar kalmayacak.❗️ Soykırım çetesi bu yaptıklarıyla yok olacak.❗️ Adalet önünde hesap vermedikçe İsrail Dünyanın en güvensiz yeri olacak.❗️ Kendi topraklarında işgalciler tarafından 365 gündür onuru için mücadele eden Filistin halkının şanlı direnişine selam olsun. 🇵🇸 Böyle bir inanmışlık karşısında hiçbir güç ayakta duramaz❗️

Eyyüp Kadir İnan

13,112 次观看 • 1 年前

Batı'da insanlar komşunun akrabanın düğününe çeyrek altın alamıyor, gidemiyor iken Doğu'da kilolarca altın takılıyor ama elektrik faturasını ödemiyorlar! İşte iki köyün elektrif faturası 400 milyon ve ödemiyorlar! Bu bir başkaldırıdır? Dogunun faturasını niye batı ödesin? Bunlar niye fatura ödemiyorlar ve bu iş nereye gidiyor, Kemal Uysal'dan stratejik bir yazı daha.. . SORU; Devletlerin stratejik kapasitesi genellikle askeri güç, teknolojik üstünlük ya da diplomatik ittifaklarla açıklanıyor. Ancak gıda, su ve ilacın güvence altına alınmasını siz, stratejik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yaklaşım, klasik güvenlik anlayışını hangi yönleriyle dönüştürür, Uluslararası İlişkileri nasıl dönüştürür? Kemal Uysal; “Stratejinin Yeni Ölçüsü: Sofra, Su, İlaç ve Zihinsel Direnç, Kaynak Kontrolünden Kolektif Bilincin Güvenliğine, Ulusal Dayanıklılığın Biyopolitik Temeli” İnsan denilen varlık, görünürde etten ve kemikten oluşur. Fakat yalnızca bedeninden ibaret değildir. Onu farklı kılan, zihni, ruhu, duyguları ve sezgileridir. İşte bu özellikler sayesinde insan, tarih boyunca tekerleği icat etmiş, yazıyı bulmuş, kalemi ve teknolojiyi üretmiştir. İnsan öyle bir varlıktır ki; yüz nakli yapabilmiş, denizlerin derinliklerinde gemiler yüzdürmüş, uzayın boşluğunda uydular dolaştırabilmiştir. Doğayı gözlemlemiş, sezgilerini kullanmış, zihninde kodladığını yeniden inşa etmiştir. Sonuç olarak insan, yegane bireysel ihtiyaçlarını değil, devletleri, orduları, eğitim kurumlarını, yasaları ve kolektif bilinci de var eden bir varlıktır. Onu eşsiz kılan şey, doğadan öğrendiklerini akıl ve sezgiyle yeniden kurma yeteneğidir. Hatta bu satırları yazmamızı ve okumamızı sağlayan varlık, aynı varlıktır. İnsan, tüm bilimsel ilerlemelerine rağmen hâlâ kendi varoluşunun sınırlarıyla yüzleşmektedir. Kâinatın sırlarını çözmeye çalışsa da, kendi ‘dünya-içinde-bulunuşu’ndan doğan biyolojik zorunlulukları aşamamıştır. Hâlâ yemek yemek, su içmek, hastalığı önlemek için ilaca muhtaçtır. Çünkü insan, doğadan kopuk bir özne değildir. Doğayla birlikte var olan, onunla hem ihtiyaç hem anlam ilişkisi kuran bir varlıktır. Belki gelecekte yarı insan, yarı makine tasavvurları bu zorunlulukları aşmayı deneyecektir. Ancak varlığın hakikati, içinde bulunduğumuz zamanın ruhunda (Zeitgeist) hâlâ gıda, su ve ilaçla örülüdür. İnsan, aklı ve ruhu ile ufka açılmaktadır. Ama bedeninin ihtiyaçları onu dünyaya çiviler. İşte bu çelişki, insanın hem yüceliğini hem de kırılganlığını ortaya koyar. İnsan, beden, zihin ve ruhun kesişiminde duran bir varlık olarak, her şeyden önce “dünya-içinde bulunuş” (Ölüme doğru varlık) ile belirlenmiştir. Beden, açlık ve susuzlukla sınırlarını hatırlatır. Gıda, su ve ilaç olmadan ne yaşam ne de düşünce mümkündür. Zihin, bu biyolojik zeminde işlemektedir. Ama yönelimi, çağın söylemleriyle psikolojik harp, propaganda ve kültürel mühendislik aracılığıyla şekillenir. Ruh ise, insanın varoluşuna anlam veren kaynaktır. Tarih, mit, din ve ideolojiyle ona yön tayin eder. Fakat tüm bu katmanlar, en sonunda, insanın temel bağımlılığına, yani gıda, su ve ilaca dayanır. Heidegger’in deyişiyle, insan “olanaklara açık” bir varlıktır. Fakat bu açıklık, bedensel zorunluluklarla çerçevelenmiştir. İnsan ufka, sonsuz imkânlara açılır. Yine de her defasında ekmeğe, suya ve sağlığı koruyan ilaca geri çağrılır. İşte bu gerilim, insanın hem yüceliğini hem de faniliğini görünür kılar. Varlık, bedenin sınırında kendini ifşa eder. Özü, insan su ve ekmeğe muhtaçtır, bu muhtaçlık onu aciz kılmaktadır. İnsan, yapay zekâdan koyunun kopyalanmasına kadar sayısız başarıya imza attı. Fakat hâlâ en basit gerçeği aşamadı: Normal insanın temel ihtiyaçları. Ne yemek yemeyi, ne su içmeyi, ne de hastalandığında doğadan alınan etken maddelerle şifa bulma zorunluluğunu ortadan kaldırabildi. Çünkü bu, yaratılışın özüne yazılmıştır. İnsanın tüm yüceliğine rağmen, onu tanımlayan şey hâlâ acizliğidir. +++

Sakalar İskitler(Gizlenen Eski Anadolu Halkı)

121,069 次观看 • 11 个月前

Hacer/Esme ve Zemzem/Eleni Bakınız... Seçilmesi tesadüfî olmayan bir kıssa bu: Hacer eşi İbrahim Peygamber tarafından daha bebek olan oğlu İsmail ile birlikte ıssız bir vadiye bırakılır. Çevresinde ona yardım edecek kimse yoktur. Ve Esme... Eleni'yi öğrendikten sonra hem kızına gerçek anlamda kavuşmak hem de onu babasına kavuşturmak ve bunu yaparken de yıkanmakla geçmeyecek kadar çok kanın ailesinin eline yüzüne bulaşmasını engellemek için verdiği mücadelede aynı yalnızlık içinde. İki hikayede de kadın karakter, kaderin ortasında tek başına mücadele etmekte. Hacer susuzluktan ölmek üzere olan bebeğine bir yudum su bulabilmek için vadideki Safa ve Merve adlı tepeler koşar ve aynı yerlerde, aynı çaresizlikle, aynı arayışı 7 kez tekrarlar yani sa'y eder. Ve Esme... O da gerçeğin iki tepesi arasında sa‘y edip durmaktadır; bir yanında Adil’i koruma korkusu, diğer yanında kızına kavuşma arzusu... Her susuşu onu aynı yere aynı susuzlukla geri getirir. Her geri dönüşte karşısında yine aynı hakikat durur: çaresizlik... Ama görürüz ki Hacer suyu başka yerde ararken o su, oğlu İsmail’in ayaklarının dibinden çıkar. Aradığı çare uzakta veya tepelerin ardında değil muhafaza etmek için çırpındığı bebeğinin ta kendisindedir. Ve Esme... Korku ve hasret tepelerin arasında çaresizce suyu ararken aslında çare kızının ta kendisindedir. Etrafında dönüp durduğu Eleni, Esme'nin Adil'in çıkarmasından korktuğu o yangını bir damla su ile söndürebilir. İsmail'in ayaklarının dibinden çıkan su o çorak vadiyi yeşertip yaşanilabilir bir yer haline getirir ve hatta Mekke şehri buraya bu sayede kurulur. Eleni'nin bulduğu su ile Esme'nin o büyük arzusu gerçek olabilir ve cehennem cennete dönüşebilir. Bekleyelim... #TaşacakBuDeniz #EsDil

şeyma 🕊️

30,616 次观看 • 6 个月前

Ed Seykota gibi, Richard Dennis gibi, Paul Tudor Jones gibi eski efsaneler bir yana, piyasaların "yeni" tarafında en çok sevdiğim traderlarından biri Tom Hougaard. Bu karizma abimizin ÇOK ÇOK ÖNEMLİ bir kitabı var, kitabın ismi: Best Loser Wins: Why Normal Thinking Never Wins the Trading Game Türkçeye çevrilmedi ama kitabın ismini şöyle çevirebiliriz: En İyi Kaybeden Kazanır: Neden Trading'de Normal Düşünce Yapısı Hiçbir Zaman Kazanamaz? Şu yazımda bahsetmiştim bu kitaptan: Aşağıya da kendisiyle yapılan kısa bir röportajı bırakıyorum. Transkripti şöyle: Soru: Konuğum Tom Hogart. Tom, trading öğrenilebilir mi yoksa en iyi traderlar doğuştan mı öyle doğarlar? Cevap: Bir şekilde öyle doğan da var ama trading öğrenilebilir, her şeyin öğrenilebildiğine inanıyorum. Ben de Tiger Woods gibi golf oynama seviyesine erişebilirim, beni Tiger Woods'tan ayıran tek şey tutku ve tekrardır. Soru: Trading için de bu geçerli mi yani, Tutku ve sonra tekrar tekrar uygulama disiplini? Cevap: Tabi, tekrar, tekrar ve tekrar. İnsanlar her akşam bara gidip bir şeyler içtiğinde, TV başında haber ve film izlediklerinde ben oturup grafik çalışıyorum. O günkü işlemlerimin üzerinden geçiyorum. Tiger Woods da öyle, herkes işi bitip de bir cafeye veya eve gittiğinde o çalışıyordu. Ve bu golf sporunda isminin öne çıkmasına ve golfün herkesçe bilinir, tanınır bir spor olmasına yol açtı. Bu onun samimi bir tutkusu ve çabasıydı. Piyasanın siperlerinde her gün mücadele etmek isteyen traderlar için de bu böyle olmalıdır. Aksi takdirde, sadece bir hesap açarsınız ve birbiri ardına batırırsınız. Kendinize trader demek kolaydır ama tutarlı bir şekilde kâr eden bir tüccar seviyesine gelmek çok zordur. Bunun kısa yolu yoktur. Bir kitap satın alınca iş bitmez. Bir kursa katılınca iş bitmez. Direkt olarak kimseden öğrenemezsiniz. Ben size hiçbir şey öğretemem. Sizin kendinize öğretme arzunuzun olması gerekir. Ben en fazla size rehberlik edebilirim. Ama nihayetinde hayatın her alanında, spor, politika, eğitim, başarıyı kendiniz istemelisiniz. Ve %99'u, gerçekten hayal kuran, cesaret eden ve hedeflerine, vizyonlarına doğru giden %1'den ayıran şey budur. Bu, baştan sona Pareto prensibidir., Mevzu şudur, siz bir şeyden kaçmak için mi koşuyorsunuz yoksa bir şeyin üzerine onu çözmek için mi koşuyorsunuz? Bu sorunun cevabı çok şey anlatır. Başarısızlık, hedeflerinize ulaşma yolunda zorlayıcı bir başrol oyuncusudur. Bu yüzden başarısızlığı kullanın, korkun. Başarısız olmaktan çok korkun. Ancak böyle başarılı olacaksınız. Dünyadaki en zengin kişiler, iflas etmekten derin bir korku duyarlar ve iki kat daha fazla çalışırlar. Bunun sihirli bir hapı yok. Burada, Las Vegas'ta yaşayan Andre Agassi, tenis dünyasında 1 numaradan 173 numaraya gerileyip sonra tekrar 1 numaraya çıktığında benim için muazzam bir ilham kaynağı olmuştu. Bunu yapmanın tek yolu saf azim ve kararlılıktır. Az önce röportaj yaptığınız beyefendi, David Paul, bana ticaretle ilgili en önemli şeyi öğretti: Bu teknikte değil, zihindedir. Büyük tüccar ve büyük ticaret zihniyeti zihinde doğar. Başladığınız yer orasıdır. Ben ilk iki, üç yıl hiçbir şey öğrenmedim. Çünkü hesaplarımızı fonluyoruz ve ek iş olarak görüyoruz burayı. Çünkü iyi maaşlı bir işimiz var. Bu sadece hesapları batırmak, geri gelmek, hesapları batırmak, geri gelmek şeklindeki bitmek bilmeyen bir tekrardan ibaret. Bu, meşhur zikzaktır. Herkes yaşar. Ama bir noktada bu zikzaktan yorulursunuz. Bu dramadan yorulursunuz. Ve oturup kendinize, "Tamam, bu değişmeli" dersiniz. Çok az insan bunu yapar. Çok az insanın kendi geçmiş kayıtlarına bakacak, nerede yanlış nerede doğru yaptıklarının detaylarına inecek kadar kendine saygısı vardır. Ve işte %1'i %99'dan ayıran budur. Ama bu iyi, çünkü para kazanmak için o %99'a ihtiyacım var. Birinin bu bedeli ödemesi gerekiyor.

İbrahim Babadağı | Borsanın İzinden

11,419 次观看 • 9 个月前

BİR BARDAK SUYA SIĞAN UTANÇ: HALKINI REHİN ALAN BİR SİYASETİN ÇÖKÜŞÜ Eşrefiye ve Şeyh Maksud, Halep’te Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı iki mahalleydi. Esad rejimi bu mahalleleri açık biçimde PKK’nın kontrolüne bıraktı. Rejim, Halep’in kuzeybatısını—İdlib ve Hatay hattına açılan alanları—kendi paramiliter unsurlarına, İran destekli yapılara ve Suriye ordusuna tahsis ederken; Kilis–Antep hattına açılan stratejik kapılar niteliğindeki Eşrefiye ve Şeyh Maksud’u örgüte emanet etti. Bu tercih, on dört yıl boyunca tahkimat, yığınak ve silahlanmayla pekiştirildi. Bedelini ise her zaman olduğu gibi siviller ödedi. Yaklaşık on dört ay önce ülkede rejim değişti; dengeler kökten sarsıldı. Yeni yönetim Halep’i aldı, ardından Şam’da iktidar tamamen el değiştirdi. O gün Halep’te geniş çaplı bir çatışmaya girilmemesinin nedeni açıktı: zaman kaybı. Sonrasında güvenlik ve asayişin devrine yönelik diplomasi ve müzakere yolları açıldı. Ancak PKK/YPG bu devri ısrarla reddetti, süreci uzattı ve belirsizliğe oynadı. Oysa diplomasi, sivilleri korumak içindi; silahların gölgesinde bir inat siyaseti için değil. Bugün sorulması gereken soru nettir: Dört yanı çevrili, ablukadaki iki mahallede; Fırat’ın doğusundan lojistik desteğin Amerikan onayı olmaksızın imkânsız olduğu ortadayken, ABD ve İsrail’in hiçbir siyasi ya da askeri destek vermediği görülmüşken örgüt hangi stratejiyle burada kalmayı seçti? Güvenli tahliye imkânları sunulmuşken sivilleri ateşin ortasında tutmak, strateji değil; öngörüsüzlük ve sorumluluktan kaçıştır. Daha da vahimi şudur: Geçmişte hendeklerle Kürt gençlerini ateşe atan zihniyet, bugün Halep’te yaklaşık 300 bin Kürt aileyi açlık ve susuzlukla rehin almıştır. Kadınları, çocukları ve gençleri canlı kalkan haline getiren bu anlayış; stratejisizliğin, vicdansızlığın ve siyasi körlüğün adıdır. Bedelini yine Kürtler ödedi: annelerin gözyaşıyla, çocukların korkusuyla, gençlerin yitirilen hayatlarıyla. Günlerdir süren gerilime rağmen, sivillerin mahallelerden çıkışı engellendi… evlerde su tükendi, ekmek kalmadı. Anneler çocuklarının gözlerine bakarak susuzluğu gizlemeye çalıştı. Tahliye anında ortaya çıkan manzara ise her şeyi susturdu. Otobüslerden iner inmez ağlayarak su isteyen anneler, dudakları çatlamış çocuklar, bir damla suya uzanan küçük eller… O an ne slogan kaldı ne ideoloji. Sadece çıplak bir gerçek vardı: Bu insanlar bilerek ve isteyerek bu hale getirildi. Bu tablo bir zorunluluk değildi. Güvenli çıkış yolları varken sivilleri canlı kalkan yapmak bir direniş değil, siyasi ve ahlaki bir çöküştür. Suriye’nin geleceği adil ve demokratik bir anayasa ile mümkündür. Buna karşılık, Halep’te yüz binlerce Kürdü rehin alanların yarın Kürtlerin hakkı için konuşması inandırıcı değildir. Bu utanç ve stratejik iflas, PKK’nın hanesine kara bir leke olarak yazılmalı; hafızalarda ibretlik bir tablo olarak kalmalıdır.

Çetiner Çetin

90,712 次观看 • 8 个月前