Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

#DanlaBilic’in programına katılan #CemalCanCanseven, #Survivor’dan arkadaşı #NisaBölükbaşı ile küslüğü hakkında konuştu. Bölükbaşı’nın Amerika’da yaşadığı ve evlendiği açıklayan Canseven, Danla Bilic’in “Bir sabah kalktım ve Nisa beni engellemişti. Sanki sana ‘Nisa ile görüşme. Tek yakın arkadaşın benim.’ demişim gibi bir algı oluştu.” sözlerine “Asla öyle bir şey yok.” yanıtını verdi.💥

0 Kommentare

Keine Kommentare verfügbar

Kommentare vom Original-Post werden hier angezeigt

Ähnliche Videos

açıklama : 𝐓Ü𝐑𝐊 İ𝐒𝐓İ𝐇𝐁𝐀𝐑𝐀𝐓I’NDAN 𝐊Ü𝐑𝐓𝐋𝐄𝐑𝐄 𝐓𝐔𝐙𝐀𝐊 ! Önceki gece bir X odasındaki sosyal medyadaki nefret söylemi üzerine bir sohbet esnasında , 𝐓𝐞𝐥𝐞𝐠𝐫𝐚𝐦𝐝𝐚 𝐊ü𝐫𝐭 𝐠𝐞𝐧ç𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐢𝐧 𝐛𝐢𝐫 𝐚çı𝐤𝐥𝐚𝐦𝐚 𝐲𝐚𝐩𝐭ı𝐤𝐥𝐚𝐫ı𝐧ı , açıklamada ‘ küfür ve hakaret edenlerin gönderilerinin kayıt altına alındığını ve barış ve çözüm sürecinin sona ermesi durumunda , nefret suçu işleyen tespitli hesaplara “ 𝐦𝐞ş𝐫𝐮 𝐦ü𝐝𝐚𝐟𝐚𝐚 𝐭𝐞𝐦𝐞𝐥𝐢𝐧𝐝𝐞 𝐦ü𝐝𝐚𝐡𝐚𝐥𝐞 𝐞𝐝𝐞𝐜𝐞𝐤𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐢”, duyduğumu söyledim. Ben ve odada bulunan birçok konuşmacı böylesi anonim hesapların ciddiye alınmaması gerektiğine ve asla şiddetin meşru bir yöntem olmadığını belirtmemize rağmen , dikkat çekmemize rağmen , sohbet odasında cümleler cımbızla alınarak bu sabah servis edildi. Bu kişiler benim söylemediğim sözleri belli bir algı kapsamında söylenmiş gibi yansıtarak Kürtler arası çatışma yaratmak , hatta bazı Kürtleri belki hedef alıp , silahlı mücadeleyi sonlandıran PKK’nin üzerine atmak istemektedirler. Büyük çoğunluğu anonim hesaplardan oluşan bu sosyal medya tetikçileri Telegramda açıklamaları duran Kürt gençlerini olduğunu düşündüğüm bir insiyatifin açıklamalarını ve buna dair benim yorumu mu cümlelerimi keserek algı yaratmaya çalışıyorlar. Bu hesaplar ve arkasındaki güçlerin İmralı Görüşmelerinin sızdırılması ve sonrasında da benzer algı oyunları yaptıkları göz önüne alındığında , yine bu hesaplar içerisinde eski hizbullahçı , eski gülenci olduklarını bildiğimiz kişilerin olması itibariyle bunların Türk İstihabaratı’nın içerisinde olduklarını tahmin etmek zor değil. Bı hesaplar işleyecekleri suçları algıyla başkasına mal etmeye çalışan Türk aklından başka bir şey değildir. Benim konuşmamın büyük bir kısmını paylaşıyorum . Tamamını elde edemedim. Fakat algı yaratmaya çalışan Türk İstihbaratı hesaplarının kirli tuzaklarını da ortaya koyacak bir açıklama. Montaj ile konuşmanın farklı yerlerini keserek biçerek algı yaratanlar hakkında gerekli hukuki işlemler yapılacaktır. Son zamanlara bu Türk İstihbaratı kontrolündeki güçlerinin planlarını yazılarımla ifşa ettiğim için beni bilerek hedef alıyorlar. Gayet iyiyim Sn Demirtaş’a , Sn Öcalana saldıran bu cenahların beni hedef alması umurumda da değil. Alman devletinin koruması altına bir gazeteciyim.

Fırat Bulut

41,105 Aufrufe • vor 1 Jahr

Yıl 2001 Yer Tunceli Başımıza yeni atanan tim komutanı ile ilk ohal görevine gitmişiz. Taburda sayı az. Günü birlik görev sık oluyor. Yüzbaşı yeni gelmiş ve birbirimizi tartıyoruz. Tim, Tim komutanına ısınmalıdır. Yoksa olmaz. Özel kuvvetler timinde işler öyle sadece askerlikle yürümez. Aile olacaksın. Derken bir sabah Rahmetli tabur komutanımız tekmili aldı. Timler spora başladı. Bizim tim komutanı sinirli. Belli etmemeye çalışıyor. Ama var bir şeyler. Anlatmadı. Ama "arkadaşlar sizinle bir sey komusmam gerek" dedi ve ekledi "ben bu rütbe ve yaşıma kadar düşünmemiştim, çalışmamıştım ama bu sabah karar verdim. Benim bir şeyleri değiştirmem ve düzeltmem lazım. Özel kuvvetleri ayrı bir yere taşımayı istiyorsam benim de bir şey yapmam lazım" Dinliyoruz ama sonu bilmediğimizden bakıyoruz öyle "eeee" der gibi. " sizden bir şey isteyeceğim. Eger bana hakkınızı helal edecekseniz gidip kısıtlı zamanda olsa kurmaylık sınavına gireceğim ve kazanıp kurmay olacağım" dedi. O an aslında hissediyorum bütün tim içinden gülerek "kafayı yemiş. 4 ay var sınava. O iş öyle ben kazanırım demekle olmuyor" dedi. Ama soru işaretimiz de olmadı değil. "Acaba olur mu?" Yok ya olmaz. Kolay mı kurmaylık sınavı. Adamlar en az 3-4 sene çalışıyor. Bir sürü okuma yapıyor. Saatlerini geceleri ders çalışmakla geçiriyor. Yok yok olmaz. Bir süre sessizlikten sonra H.P. Başçavuş agabeyimiz "hakkımızı helal etmeyiz komutanım" deyince garip bir sessizlik oldu ama arkasından ekledi. "Tabi kazanamazsanız" diye. Garip olduk ama bir laf edilmisti bir agabey tarafından ve geri donüş olmazdı. Herkes onaylar gibi başını salladı. "Gidin kazanın komutanım. Tim bana emanet."dedi tim k. yardımcısı Ütgm. T. A. Bunları duyan Tim Komutanı, "bana bu lafları ederek ağır bir yük yüklediniz. Şimdi kazanmaktan daha önemli bir görevim oldu. Size hakkınızı ödemek. Ama göreceksiniz çalışacağım ve kazanacağım" dedi. Biz günlük haftalık görevlere gidiyoruz ama O çalışıyor. Hem de bir sürü yokluklara rağmen çalışıyor. Kurmaylık sınavı öyle kolay bir sınav değil. Bir sürü dökümana, kitaba ihtiyacınız var. Tunceli'deyiz. Nerden ulaşacak? Hep diger çalışanlardan rica ederek, Ankara'dan sagdan, soldan rica ile kendine kısıtlı imkanlarla kitapları getirtti ve çalıştı. Hiçbirimiz inanmıyorduk. Zaman çok azdı. Kazanamazdı. Gün geldi sınava girdi. Biz de Ankara'ya dönmüşüz. Alay gazinosunda oturuyoruz. Tim komutanı geldi oturdu. Başçavuşlar sordu "komutanım nasıl geçti sınav diye" sorularla sorunum yok arkadaşlar. Sınav iyi geçti. Ama "Mesele" ile ilgili sıkıntılarım var. Arkadaşlar benim çozümüme yanlış diyor. Gelin size de anlatayım. Böyle yaptım. Böyle olmaz mı? Başcavuşlardan birisi "Komutanım sen olaya Özel kuvvetçi gibi bakmışsın. Bir piyade birlik komutanı gibi bakman lazımdı. Bence yaptığın yanlış" dedi. Gözlerinden anlıyorduk. Sinirleniyordu ama belli etmiyordu. Ve yineledi "kazanacağım. Benim çözümüm de kabul görecek" dedi. Günler geçti klasik Ankara mesaisi ile. Zaman sonuç açıklanma zamanına geldi ve açıklandı. "KAZANDI" Herkes bilir. Yok imkanlarla. Kitabı olmayan adam, diger subayların dökümanlarına rica ile bakan adam, 4 ay bile olmayan zaman zarfında çalışan adam, Akademi sınavını KA ZA NA MAZ. Ama O Kazandı. Bu Adam bizim time atandığında haberi önce gelmişti. Farkı bir adammış. Devresinin 1 i idi. Özel kuvvetlere gelmek için sınıfını değistirmiş. Savaşçıymış. Bir sürü kritik görevinde görev almış. Amerika da Ranger kursunu derece ile bitirmişti. Amerikalılar bile O'nu konuşmuş. Hakkında tek bir olumsuz cümle kurulmamıştı. Ve biz de O sabah bize tek tek sarılıp "hakkınızı helal edin" deyince tanımıştık aslında O savaşçıyı. Kendi helalliğini kendi haketmişti. Onur duyduk. Timce sevindik. Tim k Akademiyi kazanmıştı ama konu sadece kazanması değildi. Bu kadar kısa sürede bu kadar imkansızlıklara rağmen kazanmasıydı. Özel kuvvetlerde Marka isimler vardır. Onlardan biri de benim tim komutanlarımdan biri olan E. Kur. Alb. Dr. Mehmet Alkanalka'dır. Markadır.

Taner BAŞ

52,868 Aufrufe • vor 1 Jahr

Müsavat beye bir tek soru sordum: “İyi Parti tekrar geleneksel çizgisinde, kuruluş amaçlarına uygun siyaset yapacak mı ağabey?” O da “elbette öyle yapacağız kardeşim”dedi. Ben de hayırlısı olsun dedim. Süreci iyi hatırlamamız lazım… 📌 Birinci turda tavrımızı koyduk ve "Delegemizin ferasetine güveniyorum." diyerek çekildim. İkinci turda da hiçbir müdahalede bulunmadım. 📌 Onlarca arkadaşım geldi odaya ve tamamına dedim ki "Bakın siyaset yapmak istiyorsanız, her iki adayla da görüşüp yeni süreci şekillendirebilir ve yeni yönetimlere katılabilirsiniz. Ben taraf değilim ve asla ve asla taraf olmayacağım" dedim ve kongreyi bu ikinci turunu böyle götürdük. Hatta oy kullanmaya dahi gitmedim. 📌 Herkes bize çok iyi oy aldınız diyor ama biz üzgündük çünkü beklediğimizin altında oy aldık. Biz 450'yi görmüştük kongreden bir hafta önce. Biz delegeyi tanırız, bizim yanılmamız %10'u asla ve katta geçmez. Daha ilk 327 sonucunu aldıktan sonra Rıdvan Uz'a döndüm dedim ki "Bir şey var, biz bu oyu almamalıydık. Biz daha yukarıda bir oy almalıydık". Bizim ne olduğunu anlamaya çalıştığımız bir süreç oldu. 📌 İkinci tur ile birinci tur arasında yaklaşık bir - bir buçuk saat zaman geçmişti. O arada bazı büyükşehir belediyeleri nezdinde eski İYİ Partili, yeni Cumhuriyet Halk Partili, İYİ Parti'de de önemli görevler yapmış ve sıfat sahibi insanlar ile Koray Bey'e yakın bazı insanların doğrudan Koray Bey lehine ve benim aleyhime sadece bana oy vereceğini ifade eden delegelere belediye imkanları teklif eden bir çalışma yaptıklarını üç büyükşehirde tespit ettik. Daha sonra 6 büyükşehirde bu tür çalışmalar olduğunu ve delegeye iş bulma - ihale gibi imkan vaatlerinde bulunulduğunu da öğrendik. 📌 O tespiti yaptığımızda üçüncü turun arasına gelmişti süreç. Her iki aday da benimle görüşmek istediler üçüncü tur için. Müsavat Bey'in görüşme teklifini kabul ettim. Ve ona içeriye geldiğinde bir tek soru sordum. "İYİ Parti tekrar geleneksel çizgisinde, kuruluş ilkelerine ve amaçlarına uygun siyaset yapacak mı abi?“dedim. O da "Yapacağız kardeşim, elbet yapacağız." dedi. Bunun üzerine "Hayırlı olsun." dedim.

Mehmet Tolga AKALIN

70,984 Aufrufe • vor 2 Jahren

Galatasaray Yalnızlığı Başladı Gökhan Dinç: Fenerbahçe'nin Gaziantep maçlarında yaşadığı sıkıntıları hepimiz biliyoruz. Yıllardır Gaziantep'i Kadıköy'de yenemiyordu. 15 senelik galibiyet hasretini sonlandırdığı için çok önemli, çok kıymetli bu galibiyet. Tedesco için çok kritik bir eşikti. O eşik geçildi. Bence artık Fenerbahçe'de bütün kara bulutlar dağıldı. Gaziantep karşısında alınan 4-1'lik galibiyet Fenerbahçe taraftarına bir ışık oldu. Bu ışığı veren Saadettin Saran ve çok doğru karar aldı Tedesco ile ve devin özellikle devam kararı almış olması. Fenerbahçe için ne kadar kıymetli ne kadar önemli olduğunu gördük. Verdiği ultimatom sahada direk sonucunu verdi Gaziantep maçında. Muhteşem goller, harika zafer. Dediğim gibi tarihi altın harterle geçecek bir gece oldu. Fenerbahçe tarihini süsleyen müthiş bir zafer oldu. Dolayısıyla bu ne kadar başarılı bir başkan, ne kadar başarılı bir yönetim, ne kadar başarılı bir teknik kadro ve sportif ekip olduklarını göstermiş oldular. Sen birazcık abi sanki dalga geçiyorsun Fenerbahçe'de. Tabii ki dalga geçiyorum kardeşim. Neyini konuşuyorsun abi? Fenerbahçe Kasım'da... Havlu atan Beşiktaşlaşma yolunda hızla ilerliyor. Mart ayındayız. Tribünde izleyici yok. 12.000 seyirci var. Dikkat ederseniz YouTube kanallarında da izleyici yok. İddia ediyorum. İşi görevi olmayan hiçbir Fenerbahçeli bugün maçı izlemedi. Ki maç sonra yerine de bakmıyor. Kopardılar Fenleri. Soğuttular. Uzaklaştırdılar. Ve bunu sadece 2 aydı kısa bir sürede yaptılar. Valla ben şöyle söyleyeyim, bunu uzaklaştırdılar mı, yakınlaştırdılar mı, yakınlaşır mı, uzaklaşır mı bilmem ama Bışar'ın söylediği çok doğru bir tespit var. O da şu, her geçen gün Galatasaray yalnızlaşıyor bu ligde. Değil mi? Yani Beşiktaş aylar öncesinden avlu atıyor, artık Fenerbahçe'de birkaç ay öncesinden avlu atmaya başladı. Artık Galatasaray bu yarışta yapayalnız kalacak gibi gözüküyor ve gerçekten bu ligin tadı kalmayacak. Yani ya Galatasaray'a bir şey söyleyeyim puan kaybetsin, maç kaybetsin ya da başka bir şey oynayalım biz. Yani Galatasaray başka bir şey oynuyor ve diğer takımlar başka bir şey oynuyor. Artık lig Galatasaray ve diğerlerine iyicene döndü. Hep diyorlardı ya işte Bayern Münih oluyor, Bayern Münih oluyor. Gerçekten Bayern Münih olmaya devam ediyor. Öyle bir izlenim yaratmaya devam ediyor Galatasaray. Galatasaray'ın yükselişi devam ederken diğer takımların çöküşü de devam ediyor. Normal şartlarda Fenerbahçe ile... Galatasaray'ın arasındaki puan farkının düşmesi lazım. Mesela Galatasaray maç eksiği var. Daha Galatasaray oynamadan 4 puan. Bir de oynayınca 7 puan. Dolayısıyla bu... Ne izleyiciyi çeker, ne bir başka. Ben de olsam işim olmasa... Mesela 5. Göztepe ile oynayacak Galatasaray. Yani Galatasaray'ın bu an kaybetme ihtimalini düşünürseniz 65. Trabzon deplasmanına da kaybetti de 65. Fenerbahçe abi 63 derbi değendi mi? 66. Fenerbahçe şampiyon. Zaten sorun... Buna mesela Saadet Hissaran'a anlat inanır mı? İnanmış işte. Bak sorun... Tedesco ile de o yüzden de... Bir şey yazdım sana bu arada.

Galatasarayultrataraftar

15,660 Aufrufe • vor 4 Monaten

“Size o koşuyu anlatıyorum çünkü o 30 Eylül 2001’i asla unutmayacağım. O tarih silinmez. Futbolda derbi gerçekten de belalı bir canavardır; kariyerimde o kadar çok derbi gördüm ki gözüm kapalı hissederim o stadyumu sarsan rüzgârı, tribünde oturanlarla sahaya çıkanların iç içe yaşadığı yoğun gerilimi. O gün Brescia–Atalanta derbisi vardı. Daha önceki birçok tecrübem yüzünden bela aramaya hiç niyetim yoktu, iki taraftar grubu birbirini zaten hiç sevmediği için ateşe benzin dökmek istemiyordum. Ama stadyumda olanlar beni şaşırttı, neredeyse kırk yıllık kariyerimde hiç böyle bir şey olmamıştı. Baggio ile öne geçince kulübemizde yaşanan sevinç yön değiştirip Atalanta tribünlerine sirayet etti. Belki de fazlasıyla çünkü Atalanta maçı çevirip skoru 3-1'e getirdi. Bir volkanın patlamasından önceki uğultu gibi bir homurtu duymaya başladım içimde. Zira ilk yarının sonunda kulaklarıma gitgide yükselen, giderek daha seviyesizleşen tezahüratlar geldi; yüreğimi diken diken eden sözlerdi bunlar. Asla kabul etmediğim ve asla kimseden kabul edemeyeceğim sözler: 'Carletto Mazzone pislik Romalı, Carletto Mazzone orospu çocuğu!' Ki bu yalnızca bana hakaret değildi; en derin duygularıma yönelik, bedava bir kötülüktü. Yardımcım Menichini’ye dedim ki: 'Buna dayanamam, gözüm dönüyor, beni öfkemden delirtmeye başladılar!..' Sebebi ailemle ilgili, çok kişisel. Ben genç yaşta annesini kaybetmiş bir adamım. O, kollarımda öldü; tam ona daha rahat bir pozisyon vermek için yataktaki yerini değiştirirken son nefesini verdi. Ansızın, benim kucağımda gitti. Annemin uzun hastalığı sonrasında ölümü, hayatımın en büyük acısıdır. İşte bu yüzden o hakaretler kanımı beynime sıçrattı, onların aptalca ve nedensizliğini asla mazur göremezdim. Niçin annemi karıştırıyorlardı? Anlamıyordum; maçı kazanıyorsunuz ve ben henüz yanlış bir hareket yapmamıştım, en azından henüz. Dördüncü hakemin yanına gittim ve dedim ki: 'Bak beni iyi dinle, defterine her şeyi yazacaksın, her şeyi… Şimdi seni uyarıyorum: Ben aklımı kaybettim, dikkat et ve yaz her şeyi, eğer beraberliği yakalarsak her şeyi yaz.' Ben bunları hakeme söylerken Baggio 2-3 yaptı. Kendimi tutamadım, tribüne dönüp bir söz söyledim, tehdit gibi bir vaatti bu: '…ve şimdi 3-3 yaparsak gelirim o tribünün altına…' Artık 92'nci dakikaydı, maç bitmişti. Ama eğer takımında Baggio varsa ve ceza sahası önünde bir frikik kazanmışsan maç hiçbir zaman öyle bitmez. Bunu biliyordum ve zaten hazırlanıyordum. Derken: 3-3! İki kere düşünmedim; bir kurşun gibi yerimden fırladım, yumruğum sıkılı koşa koşa bağırıyordum: 'Geliyorum, geliyorum…' Artık düşünmüyordum bile; yardımcım Menichini ve basın sorumlusu Edoardo Piovani peşimden koşuyordu, beni durdurmaya çalışıyorlardı ama nafile... Koşuyordum çünkü en değerli duygularımdan yaralanmış ve hakarete uğramıştım, sebepsiz yere. Koştum, koştum ve kendimi filelerin önünde buldum; görünmez, aşılmaz bir duvar. İşte o anda kendime geldim, topuklarımın üzerinde döndüm ve Collina’ya giderek dedim ki: 'Beni at, hak ettim.' Biri bana 'pislik Romalı' diyebilir, bunu kabul edebilirim, eve götürür taşırım. Ama sonuna 'orospu çocuğu' eklediler. İşte bunu kabul edemem, profesyonel olsam bile. Zaten Romalıları tanıyan bilir; onlara her şeyi söyleyebilirsiniz ama şehre ve hele hele anneye hakaret edemezsiniz. Benim o koşum haklı olarak olay oldu; medya beni 'azgın bir ihtiyar' gibi gösterdi. Büyük bir imaj zedelenmesi yaşadım ve belki de o koşuyla milli takımı çalıştırma şansımı kaybettim ama bu başka bir hikâye… Sonunda ise işi şakaya vurup suçu Roberto Baggio’ya attım: — Ulan Robbe, hat-trick çekecek günü buldun!..” - Mazzone

calciolog

17,955 Aufrufe • vor 9 Monaten

Fakîr, bir dönem babamın işi gereği Medine'den İstanbul'a gelmiştik. İşte o zaman İstanbul Üniversitesi'ne intisap etmiştim. İlmî ve sanatsal alanlara ilgim artarken, estetik zevklerim de inceliyordu. Ama içimdeki en büyük ukdelerden biri de; Beyazıt Camii Başimamı Abdurrahman Gürses Hoca da ders almaktı. Abdurrahman Gürses Hoca; vakûr, ciddi, ağırbaşlı ve müthiş cerbezeli bir şahsiyetti. O heybetli hali karşısında insan ister istemez çekiniyordu. Namazlarımı özellikle onun arkasında kılmaya çalışır, o eşsiz üslubuna hayranlıkla kulak kesilirdim. Babam da çok sağlam bir hafızdı, Serezli Kesik Bacak İsmail Efendi’den ta’lim almıştı. Babam bana ders çalıştırmak istese de benim gönlüm hep Abdurrahman Gürses Hoca’daydı. Fakat bir engel vardı: Ben o devirlerde henüz hafız değildim. Bazen; Acaba gidip kendisinden ta'lim etmek istediğimi söylesem, Abdurrahman Hoca beni talebeliğe kabul eder mi?" diye kendi kendime sorar, ona talebe olmayı aklımdan ve hayalinden geçirirdim. Fakat o devirde henüz hafız olmadığım için kendimi o büyük üstadın huzuruna çıkmaya layık görmüyor, böyle bir talepte bulunmayı hadsizlik sayıyordum. Hatta merhum mürşidim Kotku Hazretleri ile tekke arkadaşı oldukları için sık sık İskenderpaşa'ya gelirdi. Yine merhûm hocam Ali Yakup Cenkciler ile çok yakın dost olmalarından dolayı evlerinde sık sık karşılaşırdık. Aklımdan bir iki sefer; "Bir fırsatını bulsam da kendisinden benim de ders almak istediğimi söylesem veya aralarındaki hukuka ve dostluğa dayanarak Mehmed Zâhid Efendi'ye söyletsem..." gibi düşüncelerde geçmişti. Ama bunun had bilmezlik olacağını, olmayacak bir şey için hocamı araya koyup onunda zor durumda bırakmanın yakışık almayacağını düşünerek cüret ve cesaret edememiştim. Ben bu tereddütler, karmaşık düşünceler ve kararsızlıklar içinde kıvranıp dururken Beyazid Camii'nde mucizevi bir anons duydum: Abdurrahman Gürses Hoca, Kur'an ta'limi dersi verecekti! Koşarak camiinin müzenine gittim, "Hafız olmayanları da alıyor musunuz?" diye sordum. "Evet" cevabını alınca sevinçten uçacaktım. Çünkü Abdurrahman Gürses Hoca gibi büyük bir kurrânın, benim gibi hafız bile olmayan basit ve sıradan öğrencilere de ders vermeyi kabul etmesi çok büyük bir fedakarlık, çok büyük bir lütuf, kerem ve tavazu örneğiydi. Ben o zamana kadar Abdurrahman hocanın yalnızca hafızlara ve aşere, takrib gibi çok üst düzey kıraat ilmi okuyanlara ders verdiğini sanıyordum. Fakat daha sonraları Abdurrahman hocayı yakından tanıyınca bu düşüncemin yanlışlığını anlamış oldum. İşte o gün bu büyük zatların gerçek ahlakını tanıdım. Kosavalı Ali Yakup Hoca, Zâhid Kotku, Emin Saraç Hoca ve Abdurrahman Hoca gibi isimlerin sarsılmaz bir hayat düsturu vardı: “Lâ talebe velâ râdde velâ iddihâre”. Yani; kimseden bir şey istemeyeceksin, sana öğrenmek için geleni asla reddetmeyeceksin ve para biriktirme hırsına kapılmayacaksın. Onlar, ders verdikleri öğrenciden ücret almayı bırakın, imkanı olmayana kendi ceplerinden yardım ederlerdi. Reîsü’l-Kurrâ unvanına sahip, kıraat ilminin zirvesindeki bu adam; benim gibi sıradan birisini bile kapısından çevirmedi. O dönemde üniversite okuyordum, Beyazıd kampüsünden çıkıp Beyazıt Camii’ndeki özel derslerine de beni dahil etti. Ona derse gelen herkes, kabiliyeti ve kapisetesi oranında ondan mutlaka çok yararlanırdı. Ali Yakup Hocam (Cenkciler) bu haberi alınca gözleri parladı. "Aferin oğlum Ziyaeddin! Değişik üstatlardan beslenmek, her çiçekten bal almak gibidir" diyerek beni her seferinde teşvik etti. O yıllarda kıraat ilmi yok olmak üzereydi; ne okuyan vardı ne de okutan. Ancak bu fedakar hocaların o dönemde Haseki Eğitim Merkezi’ndeki gayretleri sayesinde o kadim ilim bugünlere taşınabildi. Bugün o günleri hatırladıkça; samimiyetin, vakarın ve bir harf öğretmek için gösterilen o muazzam tevazuun ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum. Ruhları şad olsun.

Ömer Ziya Binatlı

43,199 Aufrufe • vor 6 Monaten

"Marco Materazzi farklı bir vakaydı. Size zarar vermeye çalışırdı. Oyunla ilgili sebeplerin yanı sıra rakibi sinirlendirmek gibi kişisel bir stratejisi vardı. Biri futbolda yeterince yetenekli olmadığında kendini kabul ettirmek için her yola başvurur. Onun tarzı buydu. Ama bana bazı şeyler yaparsanız onları unutmam çünkü burada, göğsümde, bir şey kalır. Onu yakalamak için beş yıl bekledim. Juventus-İnter maçı, 2 Ekim 2005. Materazzi o zamanlar popüler olan ve gözlerinin rengini değiştiren özel Nike kontakt lenslerini takıyordu. Beni her yerde avlayan iki kırmızı, canavar gibi gözbebeği hatırlıyorum. Çift ayakla, makas gibi bir girişle beni yakalamayı çok iyi başarmıştı. Tedavi için sahadan ayrılmam gerekiyor. Topallıyorum. Capello beni değiştirmek istiyor ama ben ona 'Hayır, Mister. Ben idare edebilirim.' diyorum. Sadece onu aramak için geri döndüm. Bu noktada futbolun artık hiçbir önemi yok, benim için oyun çoktan bitti. Ama ağrıdan yürüyemiyorum bile, Capello bunu fark ediyor ve çıkmamı istiyor. Bekleyiş başlıyor. Benim dünyamda işler böyle yürür: Unutmazsın ve intikam almak için doğru anı beklersin. Kendi kendime defalarca söz verdim: Onu yakaladığımda canını yakacağım, çok kötü bir şekilde, böylece bana ne yaptığını hatırlayacak. Ve intikamımı saklamadan alacağım, niyetim herkes için aleni olacak. Başka maçlarda da karşılaştık ama doğru an hiç gelmedi. Sırf 'canı cehenneme' diye onu tekmeleyip çekip gitmekle ilgilenmiyordum. Hayır. Kafamdaki şey için doğru fırsatı yakalamam gerekiyordu. İnter'e transfer oluyorum. Materazzi'yle artık takım arkadaşıyız, bu yüzden planımı askıya almak zorundayım. Antrenmanda ona vuramam. Şimdi birlikte oynuyoruz ve birlikte kazanıyoruz. Takım arkadaşlarıma her zaman saygı duydum. Hatta onunla konuşuyorum, o kişiyi tanıyorum ama kafamda o anı hala duruyor, silmiyorum. Ayrıca müthiş bir hafızam var. Örnek: Bir gün bir çocuk bana imzalamam için bir forma verdi ve ben de ona 'Bunu geçen yıl Roma'da imzalamıştım.' dedim. Çok şaşırmıştı. İnter'de üç yıl oynadım, sonra Barcelona'ya Guardiola'nın yanına gittim. Zaman geçti. Milano'ya döndüm, bu sefer Milan formasıyla oynayacağım. Derbi haftası geldi, sezonun ilk derbisi. Gazeteler mücadeleye odaklanıyor. Herkes Materazzi'nin Ibra'ya karşı oynayacağını yazıyor ama ben çok sakinim. Maça odaklanmış durumdayım. Milan'ım Lazio'yu geçerek yükseldiği birinciliği korumak için mutlaka kazanmalı. Onların ev sahipliğinde oynuyoruz, bu yüzden çok daha fazla İnter taraftarı yuhalıyor, hakaret ediyor ama bu benim için sadece iyi bir şey çünkü kan dolaşımıma daha fazla adrenalin karışıyor ve kendimi daha güçlü hissediyorum. 12 Kasım 2010 Pazar: Oynuyoruz. Karşımda Lucio, Materazzi ve Cordoba var; yakından tanıdığım üç sert defans oyuncusu. İlk mücadelede bir grup halinde karşıma çıkıyorlar ve hemen beni nasıl bir oyunun beklediğini açıklıyorlar. Tamam, kartlar masada. Gözlerimi açık tutmam ve bir an bile dikkatimi dağıtmamam gerekecek. Bir top havalanıyor, zıplamaya gidiyorum ama Materazzi ve Lucio'nun biri sağdan, diğeri soldan olmak üzere beni ortada yakalamak için koştuklarını fark ediyorum. Havalanacakmış gibi yapıyorum, onun yerine yerde kalıyorum ve onları birbirlerine çarptırıyorum. Çok komik. Her top böyle olacak. Bir savaş. Ayrıca, İnter'deyken kale arkasıyla sert bir şekilde kapışmıştım. Bir golden sonra elimi cinsel organıma götürerek onlara meydan okumuştum ve şimdi beni Milan ile gören İnter taraftarları beni bir hain olarak görüyor ve infazıma tanık olmak istiyor. Maçta birkaç dakika geçti. Uzun bir top bana doğru geliyor, koşuyorum, ceza sahasına giriyorum, Materazzi beni arkadan biçiyor: penaltı. Golü atıyorum, sonra kollarımı açıyorum ve bana her türlü hakareti savuran İnter taraftarlarına bakmak için duruyorum. Adrenalin pompalanıyor. Tam sevdiğim gibi. Çok güzeldi. İkinci yarının başında, işte beş yıldır beklediğim an. Materazzi ile aramda bir top var. Bana zarar vermek için dalacağını biliyorum. Ama benim onu daha çok incitmek istediğimi bilmiyor çünkü bunca zamandır öfkem artıyor. Bir oyun anlaşmazlığı gibi görünmesi için ideal bir durumda, tam ortada olan topu alıyor. İki ayağıyla kayıyor, darbeyi önlemek için zıplıyorum. Ben de iki ayağımla dalsaydım, yarı yarıya şansımız olacaktı: Ya o bana vuracaktı ya da ben ona. Bunun yerine zıplıyorum, dizlerimi kaldırıyorum ve o altımdan kayarken kafasına dirsek atıyorum. Sert darbenin sesini ve acıyla 'Ah...' deyişini duyuyorum. Yerde yuvarlanabilir, çarpışmada ben de hasar almışım gibi davranabilirdim. Bunun yerine sakince kalkıp gidiyorum. Yerde kalıyor, sonra onu kontrol için hastaneye götürüyorlar. Şakağına iyi yapıştırdığımı biliyorum. Arkadaşım olan Stankoviç gelip bana 'Bunu neden yaptın Zlatan?' diye soruyor. Ona cevap veriyorum: 'Çünkü beş yıl bekledim. Unut bunu, Dejan. Git başımdan...' Soyunma odasındaki en coşkulu isimlerden biri de Pippo Inzaghi: 'Hayatımın en iyi derbisi: 1-0 biz kazandık, üstüne Ibra, Materazzi'yi hastaneye gönderdi!' Ayrıca Pippo ve Şeva'nın önceki derbilerde maruz kaldığı tüm faullerin intikamını da almıştım. Ertesi gün Linate'de uçağa yetişmem gerekiyordu. Bana 'Materazzi burada!' dediler. Cevap verdim: 'Güzel... Bakalım ne yapacak?' Koltuğumdan kalktım. Belki de beni hedefliyordur. Bana ne kadar erkek olduğunu göster, Matrix. Onun yerine tek kelime etmeden yanımdan geçip gidiyor. Sonra Instagram'ın arkasına saklanmak, röportajlarda kendinden bahsetmek, Şampiyonlar Ligi fotoğrafını paylaşmak ve 'Ibra, bu sende var mı?' yazmak kolay. Bu beni güldürüyor. Bu oyunlara ihtiyacım yok. Zamanı geldiğinde bir erkek gibi yapmam gerekeni yaptım. Artık onunla yarım kalmış bir meselem yok. Bir gün Capello'ya 'Mister, Juve'de bir sürü yıldız var. Herkesin saygısını nasıl kazanıyorsunuz?' diye sormuştum. 'Ben istemem, alırım!' diye cevap vermişti. Materazzi'den saygı istemedim, saygıyı aldım. Kendi yöntemlerimle..." - Zlatan

calciolog

1,348,403 Aufrufe • vor 2 Jahren

"Marco Materazzi farklı bir vakaydı. Size zarar vermeye çalışırdı. Oyunla ilgili sebeplerin yanı sıra rakibi sinirlendirmek gibi kişisel bir stratejisi vardı. Biri futbolda yeterince yetenekli olmadığında kendini kabul ettirmek için her yola başvurur. Onun tarzı buydu. Ama bana bazı şeyler yaparsanız onları unutmam çünkü burada, göğsümde, bir şey kalır. Onu yakalamak için beş yıl bekledim. Juventus-Inter maçı, 2 Ekim 2005. Materazzi o zamanlar popüler olan ve gözlerinin rengini değiştiren özel Nike kontakt lenslerini takıyordu. Beni her yerde avlayan iki kırmızı, canavar gibi gözbebeği hatırlıyorum. Çift ayakla, makas gibi bir girişle beni yakalamayı çok iyi başarmıştı. Tedavi için sahadan ayrılmam gerekiyor. Topallıyorum. Capello beni değiştirmek istiyor ama ben ona 'Hayır, Mister. Ben idare edebilirim.' diyorum. Sadece onu aramak için geri döndüm. Bu noktada futbolun artık hiçbir önemi yok, benim için oyun çoktan bitti. Ama ağrıdan yürüyemiyorum bile, Capello bunu fark ediyor ve çıkmamı istiyor. Bekleyiş başlıyor. Benim dünyamda işler böyle yürür: Unutmazsın ve intikam almak için doğru anı beklersin. Kendi kendime defalarca söz verdim: Onu yakaladığımda canını yakacağım, çok kötü bir şekilde, böylece bana ne yaptığını hatırlayacak. Ve intikamımı saklamadan alacağım, niyetim herkes için aleni olacak. Başka maçlarda da karşılaştık ama doğru an hiç gelmedi. Sırf 'canı cehenneme' diye onu tekmeleyip çekip gitmekle ilgilenmiyordum. Hayır. Kafamdaki şey için doğru fırsatı yakalamam gerekiyordu. Inter'e transfer oluyorum. Materazzi'yle artık takım arkadaşıyız, bu yüzden planımı askıya almak zorundayım. Antrenmanda ona vuramam. Şimdi birlikte oynuyoruz ve birlikte kazanıyoruz. Takım arkadaşlarıma her zaman saygı duydum. Hatta onunla konuşuyorum, o kişiyi tanıyorum ama kafamda o anı hala duruyor, silmiyorum. Ayrıca müthiş bir hafızam var. Örnek: Bir gün bir çocuk bana imzalamam için bir forma verdi ve ben de ona 'Bunu geçen yıl Roma'da imzalamıştım.' dedim. Çok şaşırmıştı. Inter'de üç yıl oynadım, sonra Barcelona'ya Guardiola'nın yanına gittim. Zaman geçti. Milano'ya döndüm, bu sefer Milan formasıyla oynayacağım. Derbi haftası geldi, sezonun ilk derbisi. Gazeteler mücadeleye odaklanıyor. Herkes Materazzi'nin Ibra'ya karşı oynayacağını yazıyor ama ben çok sakinim. Maça odaklanmış durumdayım. Milan'ım Lazio'yu geçerek yükseldiği birinciliği korumak için mutlaka kazanmalı. Onların ev sahipliğinde oynuyoruz, bu yüzden çok daha fazla Inter taraftarı yuhalıyor, hakaret ediyor ama bu benim için sadece iyi bir şey çünkü kan dolaşımıma daha fazla adrenalin karışıyor ve kendimi daha güçlü hissediyorum. 12 Kasım 2010 Pazar: Oynuyoruz. Karşımda Lucio, Materazzi ve Cordoba var; yakından tanıdığım üç sert defans oyuncusu. İlk mücadelede bir grup halinde karşıma çıkıyorlar ve hemen beni nasıl bir oyunun beklediğini açıklıyorlar. Tamam, kartlar masada. Gözlerimi açık tutmam ve bir an bile dikkatimi dağıtmamam gerekecek. Bir top havalanıyor, zıplamaya gidiyorum ama Materazzi ve Lucio'nun biri sağdan, diğeri soldan olmak üzere beni ortada yakalamak için koştuklarını fark ediyorum. Havalanacakmış gibi yapıyorum, onun yerine yerde kalıyorum ve onları birbirlerine çarptırıyorum. Çok komik. Her top böyle olacak. Bir savaş. Ayrıca, Inter'deyken kale arkasıyla sert bir şekilde kapışmıştım. Bir golden sonra elimi cinsel organıma götürerek onlara meydan okumuştum ve şimdi beni Milan ile gören Inter taraftarları beni bir hain olarak görüyor ve infazıma tanık olmak istiyor. Maçta birkaç dakika geçti. Uzun bir top bana doğru geliyor, koşuyorum, ceza sahasına giriyorum, Materazzi beni arkadan biçiyor: penaltı. Golü atıyorum, sonra kollarımı açıyorum ve bana her türlü hakareti savuran Inter taraftarlarına bakmak için duruyorum. Adrenalin pompalanıyor. Tam sevdiğim gibi. Çok güzeldi. İkinci yarının başında, işte beş yıldır beklediğim an. Materazzi ile aramda bir top var. Bana zarar vermek için dalacağını biliyorum. Ama benim onu daha çok incitmek istediğimi bilmiyor çünkü bunca zamandır öfkem artıyor. Bir oyun anlaşmazlığı gibi görünmesi için ideal bir durumda, tam ortada olan topu alıyor. İki ayağıyla kayıyor, darbeyi önlemek için zıplıyorum. Ben de iki ayağımla dalsaydım, yarı yarıya şansımız olacaktı: Ya o bana vuracaktı ya da ben ona. Bunun yerine zıplıyorum, dizlerimi kaldırıyorum ve o altımdan kayarken kafasına dirsek atıyorum. Sert darbenin sesini ve acıyla 'Ah...' deyişini duyuyorum. Yerde yuvarlanabilir, çarpışmada ben de hasar almışım gibi davranabilirdim. Bunun yerine sakince kalkıp gidiyorum. Yerde kalıyor, sonra onu kontrol için hastaneye götürüyorlar. Şakağına iyi yapıştırdığımı biliyorum. Arkadaşım olan Stankoviç gelip bana 'Bunu neden yaptın Zlatan?' diye soruyor. Ona cevap veriyorum: 'Çünkü beş yıl bekledim. Unut bunu, Dejan. Git başımdan...' Soyunma odasındaki en coşkulu isimlerden biri de Pippo Inzaghi: 'Hayatımın en iyi derbisi: 1-0 biz kazandık, üstüne Ibra, Materazzi'yi hastaneye gönderdi!' Ayrıca Pippo ve Şeva'nın önceki derbilerde maruz kaldığı tüm faullerin intikamını da almıştım. Ertesi gün Linate'de uçağa yetişmem gerekiyordu. Bana 'Materazzi burada!' dediler. Cevap verdim: 'Güzel... Bakalım ne yapacak?' Koltuğumdan kalktım. Belki de beni hedefliyordur. Bana ne kadar erkek olduğunu göster, Matrix. Onun yerine tek kelime etmeden yanımdan geçip gidiyor. Sonra Instagram'ın arkasına saklanmak, röportajlarda kendinden bahsetmek, Şampiyonlar Ligi fotoğrafını paylaşmak ve 'Ibra, bu sende var mı?' yazmak kolay. Bu beni güldürüyor. Bu oyunlara ihtiyacım yok. Zamanı geldiğinde bir erkek gibi yapmam gerekeni yaptım. Artık onunla yarım kalmış bir meselem yok. Bir gün Capello'ya 'Mister, Juve'de bir sürü yıldız var. Herkesin saygısını nasıl kazanıyorsunuz?' diye sormuştum. 'Ben istemem, alırım!' diye cevap vermişti. Materazzi'den saygı istemedim, saygıyı aldım. Kendi yöntemlerimle..." - Zlatan

calciolog

169,446 Aufrufe • vor 1 Jahr

Kocaelispor maçında olacakları anlattı Bire Bir adam markajını yapan en iyi takım Serdar Kelleci: Çünkü bir ara linçleniyordu Abdülkerim. Galatasaray sol stoper aramalı falan diyenler vardı. Şöyle Abdülkerim, şöyle Davison Sanchez, Sacha Boy. Burada Eren elmalı yerine bence Jakobsu tercihleyecek hoca. Çünkü Jakobs dinlendiği zaman kendine geliyor. Bizim kameralar gibi. Bazı kameralarda öyle dinlenmesi gerekiyor ya. Burada bence Torreira'yı tercihleyecek bu maçta diye düşünüyorum. Lemina Torreira ile beraber çıkacak. Yine solda sallai. Bence mükemmel oynayan bir sallai vardı. Sağda Sane. Genişlik verecek bu iki oyuncu. Yine aynı Göztepe maçında olduğu gibi. Arkalarında Torreira, Lemina. Yine ben İlkay'ı hocanın beğendiğini düşünüyorum. Çünkü oyunu açtığı anlar var. Özellikle derine geldiği, bazen yükseğe çıktığı. Ve Santrafor pozisyonunda da yine Barış Alper Yılmaz olacak. Şu kırmızı ile işaretlediğimiz top. Beyazlar Galatasaray. Şimdi bir de Kocaeli'yi de dizelim mi? Dizelim abi. Ahmet. Galatasaray'a karşı. Yakın blok gibi düşünüyorum. Yani şurayı da biraz daha yakınlaştıracak ve... Savunma çizgisinin 35-40. metreye kadar çıkacağını düşünüyorum Kocaeli Spor'da. Önde de tabii şöyle bir ikili karşılama. Burada benim hoşuma gidecek bir şey olacak maçta. Kocaeli Spor Türkiye'de bence birebir adam markajını en iyi uygulayan takım. Özellikle Fenerbahçe maçını da hatırlayalım. Fenerbahçe'ye karşı da o birebir adam markajı, Beşiktaş'a karşı birebir adam markajını çok iyi uyguladılar. Ama benim Göztepe maçında Okon Hoca'ya ben hayran oldum diyebilirim. Maçtan sonra Okan Hoca eleştirilerine bir o kadar da şaşırdım diyebilirim. Bir teknik direktör bir ilk devreye nasıl imzasını atar? İnanılmaz işler yaptı bence Göztepe maçında. Kocaeli Spor maçında da şöyle topu kırmızı varsayalım. Galatasaray oyun kurarken ne yapacak? Yüksek mi çıkacak? Şimdi Göztepe maçında Barış Alper Yılmaz'a yüksek çıkılan toplar vardı. Ve Barış Alper Yılmaz orada... Heliton'a karşı Heliton'un biraz daha derinde savunduğu bir anlayışta gördük. Ve yüksek çıkılan toplarda Barış'ın o topları aldığını gördük. Bu maçta da Galatasaray bazen savunmadan oyun kuracak bazen yüksek çıkacak. Buradaki kriter şu olacak. Göztepe 4-4-2'sinin nasıl konumlandığı önemli olacak. Burada çünkü iki aslında göstermelik oyun kurucu Davison Sanchez ve Abdülkerim. Burada Göztepe maçında hoca bir şey yaptı. Uğurcan'ı oyuna soktu. Yani Göztepe'nin 5-2-1 ikisine karşılık öndeki ikiliye karşı burada 3 oyuncu ile sayısal üstünlüğü elde etti. Ve dikkat edersen 6 pasın şurada Davison Sanchez ve Abdülkerim'i gördük. Burada Uğurcan özellikle kendi oyunu kurmadı ve buradaki oyuncusundan ona pas atmasını istedi. Aslında Galatasaray'ın istediği şey şu. Ben bu pası sana attığımda bir oyuncu bana çıksın, buradaki oyuncu genişlesin ve burada beni tek oyuncu ile karşılasın. Aynı şeyi kesinlikle Kocaelispor'a karşı yapacağını düşünüyorum. Çünkü Kocaeli'de önde 4-4-2, 5-2-1-2 gibi düşünelim. İki oyuncu ile karşılayacağı için buradaki bir oyuncuyu özellikle Galatasaray Iskarta'ya çıkartmaya çalışacak. Kendi oyuncusunu. Bu da Abdülkerim olacağını düşünüyorum. Özellikle oyunu başlatırken de kaleciye olan baskıda... Uğurcan'ın ayağının da iyi olmasından mütevellit Galatasaray bu şekilde oyun kurulumunda birebir Kocaeli Spor'un verdiği adam markajını kırmaya çalışacak. Ama işin enteresan yanı Selçuk Gülen bundan çok seragat eden bir hoca değil. Yani burada birebirleri çok fazla düşünen bir hoca olduğu için bunu yaptırır mı yapar mı oyuncu inisiyatifiyle orada çok emin değilim işte.

Galatasarayultrataraftar

44,678 Aufrufe • vor 3 Monaten

Hocaefendi ; Getirdiği rivayette bizzat şahid olduğu bir vakıayı anlatıyor. 95 yılında geçen bir hadise... Osman amca telefonda Efendi Hazretlerimize "artık terakki (manevi yükseliş) durdu, hatta tedenni (düşüş) başladı" şeklinde ifadeler kullanıyor. Efendi Hazretlerimizde "o beni yaşlandırıyor" diyor. Hocaefendi devamında diyor ki ; Ya neyin şeyhi ? Neyin velîsi ? Neyin delisi ? Ne anlatıyon sen ya ? Ya biz mürid olsak yeter ya ! Orda defterler kapandı ya ! Ha varsa böyle bir şey [Şeyh] alnından öperiz ama ! (Yok işte) Bu minvalde devam ediyor... Hocaefendi gördüğünüz gibi getirdiği bu rivayet üzerinden bir istidlal yapıyor, Terakki 95 yılında durduğu için hatta manevi düşüş başladığı için Müceddid Mahmud Efendi Hazretlerimizin elinde Şeyh yetişmemiştir. Dolayısıyla Efendi hazretlerimizden sonra da Şeyh yoktur. Maalesef bu istibdal her yönden fasid bir istidlaldir. Hatta istidlal de denmez, bu bir yorumdur, çıkarımdır, asla kabul edilir bir şey değildir. Halbuki ; telefonda sayılı kişiden bahsedilirken mesele teşmil ediliyor, genele yayılıyor, bu doğru değildir. Ayrıca ; 95 yılı topluca seyr-i sülük yapmaya başlandığı tarihdir. Çok büyük heyecanla ve çok feyizli bir şekilde yıllarca süren bir seyri sülükdü. Efendi Hazretlerimizin velayetlerini tasdiklediği Hasan Efendi hazretlerimiz, Mustafa Efendi hazretlerimiz, Kemal Efendi hazretlerimiz, Sehid Hızır Efendi hazretlerimiz en başta olmak üzere, Diğer hocalar ve talebeler yıllarca gece üçten sabah sekize kadar seyri sülük yapmışlardı. Hatta bu seyri sülüğün başlaması Şeyh yetiştirmek içindir, Meşayih yetiştirmek içindir, Mürşid yetiştirmek içindir, Geçmiş meşayih yetiştirdi, biz de yetiştirelim, bizim de yetiştirmemiz lazım diye Efendi Hazretlerimizin başlattığı bir seyri sülüktür. (Tüm detayı ile anlatacağız) Özellikle yukarıda ismi geçen bu dört büyük zat, Efendi Hazretlerimizin Velayete ulaştıran, kemalat mertebelerini tamamlatan, Kamil Mükemmil bir Mürşid olduğunun en büyük alametidir, şahididir. Sonrasında bizzat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin tensibiyle Hasan Efendi hazretlerimiz halife tayin edilmiş. Keza Şeyh Nemir Hazretleri halife tayin edilmiştir. Hatta Rabıta izni verilmiştir. Öyle bir döneme geldik ki ; Tek bir rivayetle asırlardır devam eden tevarüs, teamül, silsile bitiriliyor. Önce rabıta, Sonra halîfe, Sonra başvekillik diye bir şey icad ettiler, sonra onu bile nesh ettiler, bitirdiler, Sonra Emirlik diye yeni bir tarikat bid'atı ihdas ettiler. Hepsi bitti, yol bitti, artık herkes kendi kendine zikriyle, fikriyle rabıtasıyla meşgul olsun deniyor. İlla bir Mürşit lazım değil canım, olmasa da olur, zikir yapmaya rabıta yapmaya bir engel yoktur deniyor. Ve bunların hepsi tek bir rivayetle oluyor. Ve bu rivayetlere bina ettikleri fasid kıyaslarla yapılıyor. Sizin yolunuz açık olsun, diyeceğim ama kendiniz kapattınız. Ama biz mürşitsiz asla durmayız, Mürşidimiz de var, tekkemiz de var, silsilemiz de var, yolumuzda açık. Meşayihımızın müjdesi ile sabittir ki, kıyamete kadar da açık olacak.

Muhittin ÖDEMİŞ

51,125 Aufrufe • vor 2 Jahren

Hawaii hakkında bilgi verip ilgi uyandıran kadın; Kızlar, Hawaii gerçekten cennet mi yoksa bizi mi koparıyorlar? Hadi kararı beraber verelim! Şuraya taşınmadan önce bilmeniz gereken çok fena şeyler var, madde madde anlatıyorum: * **Para biriktirmeyi unutun:** Burası Amerika'nın en pahalı eyaleti. Eğer amacınız para kazanıp kenara atmaksa, Hawaii kesinlikle yanlış adres. * **Ada Ateşi (Island Fever):** Pasifik'in ortasında yüzen bir kara parçası burası. Bir süre sonra okyanus size resmen bir hapishane gibi hissettirmeye başlıyor. En yakın kara parçası bile 6 saat uzaklıkta! * **Korkunç zaman farkı ve izolasyon:** Türkiye ile tam 13 saat, New York’la 6 saat fark var. New York saatine göre online çalışıyorsanız, millet sabah 9'da mesaiye başlarken sizin gece 3'te dikilmeniz lazım. Türkiye’de herkes yatağına girmişken siz kalkıyorsunuz, iletişim pencereniz o kadar dar ki resmen izole oluyorsunuz. * **Temizlik takıntısı olanlar elensin:** Çok hijyenik biriyim diyorsanız burası size göre değil. Evi isterseniz bal dök yala yapın; hamam böcekleri, kırkayaklar hayatınızın bir parçası oluyor. * **En sevdiğiniz kıyafetlere elveda:** İnanılmaz bir küf ve rutubet var. Keten, pamuk, gerçek deri... Doğal kumaş neyiniz varsa bir ay içinde arkası küf kaplanıyor ve o leke asla çıkmıyor. * **Kargo çilesi:** Amazon Prime üyesi olsanız bile siparişleriniz adaya en erken iki haftada anca varıyor. * **Yalnızlık ve yemek krizi:** Burada hiç Türk yok! Koskoca eyalette topu topu bir tane Türk restoranı var, o da başka adada. Bırakın Türk yemeğini, Avrupa/Akdeniz mutfağı satan bir yer bile yok. Her yer Çin, Tayland, Filipin restoranı dolusu. Damak zevkiniz uymuyorsa yandınız. Türk arkadaşı geçtim, Avrupalı arkadaş bile bulamıyorsunuz. Gelenler hep turist; tam anlaştım diyorsunuz, adamlar birkaç haftaya dönüyor, uzun süreli ilişki kurmak imkansız. * **Adanın ruhu meselesi:** En önemlisi de bu; adanın ruhunun sizi kabul etmesi lazım. Gelmeden bunu asla bilemiyorsunuz. Eğer ada sizi istemezse bütün işleriniz ters gidiyor, ben buna gözlerimle şahit oldum. Ben buraya bir aylığına gelmiştim, adanın ruhu beni bırakmadı; evim, arabam, işim gücüm her şeyim rast gitti ve iki buçuk seneyi geçti, hala buradayım. Ama siz yine de taşınmadan önce mutlaka gelip bir süre deneyin derim!

BUZZ medya

50,223 Aufrufe • vor 1 Monat

Şeyhim Müslüm Yücel müslüm yücell 13 Ocak 2025 Şeyhim! Üç aylardayız. Dilek kapıları dualarla açılıyor ve bu ay yengeç burcunda seyahat ediyor. Bu burcu alimler kimsenin ulaşamadığı bir kadın olarak tasvir ediyorlardı. Şeyhim, Demek ki talihler açılıyor, demek ki benim talihim senin nefesinle daha da gür olacak. Biliyorsun hepimiz Allah’ın sürülerindeniz ve Allah istediği gibi güder bizi. Ne içimizde olanı ne dışımızda olanı onun dışında kimse bilmez. Yolun doğrusu yani kasdus sebili de Allah’a aittir. Şeyhim. Senin kelamınla, tarihim, dimağım ışıyor. Senin dinin demeye gerek yok, apoletleri sevmez. Senin dilin de karanlık olan geceleri ışıtır. Kelimelerin yıldız yıldızdır. Kelimelerin karşısında deniz kabarıyor, dağlar çiviye dönüyor. Yer yarılıp döşenmiş Allah’ın ırmakları kelimelerden boşalıyor. Gökte haberler, yerde ibret… Bana düşen, deliler gibi ellerimi açıp senin için Allah’a dua etmektir. Allah’ım demektir. Allah’ım, insanlar gidiyor ve bir daha geri dönmeyecekler. Öyle istedikleri için mi, yoksa uyusunlar diye mi bizi bırakıp gidiyor hepsi. Nerede baba, anne, ata; nerede oğul ve kızlar? Nerede şükürle karşılanmayan iyilik, Yadırganmayan zulüm? Bir an gözlerimi kapatsam, gençliğimde gördüğüm kentler, o kentler, o kentlerde konuşulan diller, nefes alan dinler, şimdi hepsi doğumuna az kalmış kadın gibiler… Ve bu kadın karşısında ben ne bir kente gidebiliyorum ne bir yere dönebiliyorum… Allah’ım, senin önünde dünya sinek kanadından hafiftir. Ve zaman zaman ona sahip olmak isteyen kişi sinek kanadından da küçüktür. Bilirim, şeyhim de biliyordur elbet, o bunu söylüyor hep. Allah’ım, senin adını anmadan hiçbir iş yapılmaz. Senin adın anılmadan yapılan iş, korku verir. Acı çekmenin karşılığı acıya son vermek değil, sabır ve sebat etmektir. Allah’ım her şeyi senin merhametine bırakıyorum. Allah’ım, insanlar kimi acıları cehennemde değil bu dünyada çekiyor. Cennet mutluluk demektir. Allah’ım, acı çekenin acısına son vermek ne kişinin kendi elindedir ne başkasının. Tek yetki senindir. Bir cana kıymak, bütün insanlığa kıymaktır. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Allah’ım, şehit Şeyh Maşuk’un oğlu Murşid Haznevi’nin dilini kalbi gibi derin, aklı gibi keskin eyle… Her işte yardım eden sensin ve din diye bir şey varsa ve bu bir borç değil bir yol ise şeyhim Mürşid bu dinin delilidir. Allah’ım delilimizi incitmesin kimse… Şeyh Mürşid dirlik istiyor, senden gelen sağlığı ve varlığı istiyor. Başkasından gelen sağlığı, başkasından gelen varlığı kabul etmiyor. Şeyhim ölümü dilenenlerden değildir, Şeyhimin ayak bastığı yerde birileri ölüm dileniyor. Biri bizi yılan gibi görüyor, birilerine de haber gönderiyor ve diyor ki “yılanın başını ezin…”... Bunu söyleyen bir insan değildir, bu insan kılığında cehennemin köpeğidir. Allah’ım, sen bilirsin, sen tanırsın, o adam birilerinin de köpeğidir. Allah’ım, onları sen af edesin. Allah’ım, o birilerinin yaşları çok gençtir, akılları zayıftır, okudukları Kuran gırtlaklarından öteye geçmezdir. Kıldıkları namaz dizlerinin acı çekmesinden başka bir şey değildir. Ki bu da bir gösteriş içindir. Onlar ki Allah’ım, her şeye tamah ederler, tamah ettikleri her bir şeye bağlanıp giderler, ne büyük bir eserin insanı, ne eserlerinin içinde yaşadığı bu dünyayı bilmezler. Mürşid’i bu dillere, bu herkesin önünde açılıp kapanan mendil tıynetli suretlere karşı koru Allah’ım… Allah’ım, şeyhimin acısı büyüktür; ağrısı vardır, geçmemiş bir acı vardır kalbinde. Kalbi baba acısıyla yanan bir çocuktur şeyhim. Allah’ım, Mürşid senin yetimlerindendir. Yetimlerin sahibi sensin, onları sen korursun. Dün gibi hatırlarız. Dün gibidir. Zaten bir günün diğer bir günden farkının olmadığı bir zamanın içindeyizdir hep. Kamışlo’da bir futbol maçı var ve nasıl oluyorduysa birden bir tribünden Saddam Hüseyin posteri açılıyor. Kanıyla Kuran yazan Saddam’ın posterleri bize yalnızca katliamları hatırlatmıyor. Bir adamın elleri bağlanıyor, ağzına benzin boşaltılıyor ve sonra bu adamın karnına ateş açılıyor; şunu deniyorlar, acaba ağzından ateş fışkıracak mı? İşte Saddam o ateş açan adamdı… Sonra başka bir olay. Birkaç kişi birbirine bağlanıyor ve ağır bir silahla ateş açılıyor, şu deneniyor; acaba mermi kaç kişiyi geçecek… Bu mermiyi deneyen Saddam’dı… İşte bu adamın posterleri açılıyor… Sonra sokaklara iniyorlar, Kürtlere ait ev ve iş yerleri yağmalanıyor. O günler, zor da olsa geçiyor, o günlerden sonra bir sürek avı başlıyor. O sırada Şeyh Maşuk kaçırılıyor. Ağır işkenceler ediliyor, öldürülüyor. Şeyh Maşuk’un sekiz çocuğu var, hepsi bir odada büyüyor. Şeyh Maşuk’un iki derdi var: Özgürlük ve ilim. Maşuk’un cenazesine katılmak için o gün ölüler bile uyandı. Bir halkın ölülerinin uyanması ne demektir? Bir halkın dirilerine ölüler sahip çıkarsa… Tarih şöyle diyor: Eğer dirilere ölüler sahip çıkarsa, o halk yenilmeyecektir. Nedeni mi? Nedeni şu, vatan denilen yerin altında eğer huzurla uyumuş ölüleriniz yoksa o toprağın insanı değilsinizdir. Allah’ım, şeyh Mürşid ölülerimizin vasiyetidir. Ölülerimiz kendini Allah yerine koyanlara boyun eğmediler. Allah’ım senin adını zikreden ve zikri ezilenlerle birlikte gören, gösteren ve böylece Latin dünyasını özgürlüğe götüren Helder Kamara ve diğerlerinin hikâyelerini en iyi biz biliriz… Kamara, tıpkı Mürşid gibi direnişin sembolüydü. İkisi de diktaya karşı yalnızca hak aramıyorlar; halkın ihtiyaçlarını dile getiriyorlar, gideriyorlar… Din dediğin ev yıkmak değildir, toprağı işletmek, ev yapmaktır. Derler ki İsa, marangozdu. İsa bugün yaşıyor olsa Kürtlerin yanında dururdu ve Şeyh Maşuk’un yakılan evinin bütün kapılarını tamir ederdi. Muhammed, şeyhin kırılan, yakılan ağaçlarının köklerini teriyle besler elleriyle budardı. Musa olsa, dili açılır, tekrar ve tekrar söylerdi: öldürmeyeceksin… Şeyh Maşuk’u öldürmekle kalmadılar. Maşuk’un evini de talan ettiler. Namaz kıldırdığı caminin minaresi yıkıldı, evinin bahçesinde dedelerinden kalan ağaçlar kesildi, zarar verildi ve daha ileri gidildi, mezar taşları tahrip edildi, bütün bunlar din adına yapıldı. Allah’ım ne mutlu ki bizlere Maşuk’un oğlu Mürşid geldi. Ayak bastığı her yerde babasının kokusu sardı. Kamışlo; Yeni bitmiş çimenlerin üstündeki çiğ, sanki yaşlı adamların yeşil cam üstündeki incilere benzeyen gözyaşları. Gözyaşları ışıldar ama şeyhimin gördüğü ışıltı içinde. Bir burukluk çimenlerde ceylanların tırnak izlerinin yerinde potin yaraları… İzledim… genç bir gazeteciyle Şeyh Mürşid çocukluğunun sokaklarını geziyor. Evini geziyor. evi, ev olmaktan çıkmış. doğduğu oda talan edilmiş. evlendiği, çocuklarının doğduğu oda yine öyle. Mezarlığa gidiyor; mezar taşları arasında otlar büyümüş, buraya, dünyanın dört bir yanından ziyaretçiler gelirmiş, mezarlık yıkılmış… Bir yerin yıkılması, yakılması ve sonra yakılan bir yerde insanın kendi tarihini bir turist gibi gezmesi acıdır. Kim buraları yaktı, yıktı? Haya vardır ve hayaya akıl ve iman eşlik eder. Peygambere Miraç’ta sorulur: Bu üçünden hangisini seçersin? Peygamber “akıl” dedi ilkin, iman gücendi dedi “beni akılla bir tut.” O zaman dile geldi utanma, “Ben imandan uzak kalamam ki…”dedi. Nasırı Hüsrev’e sordular, ey dediler, bu nedir? Hüsrev, soruya soruyla yanıt verdi: “Akla aşina olan bir kimse nasıl utanmaz.” Devam etti ve dedi: “Eğer sana iman lâzımsa, utanmayı göz önünde tut. Çünkü utanma olmaksızın iman nasıl belli olur?” Utanmayan kimselerin üstünde tek bir şey vardır: Allah’ın laneti… Evleri yıkan, ağaçları kesen, mezar taşlarını yağmalayan kimseleri sana havale ediyorum Allah’ım… Şeyh Mürşid, geri döndü. Yalnızca kendi evi ve yıkılmış mezar taşları arasında gezmedi. Camilerde hutbeler verdi. Misafirliklere gitti ki evi olmasa bile hangi kapıyı çalsa, orası onun eviydi. Hangi kapıyı çalsa, bir kederle karşılaştı ve bana büyük acı veren bir şey söyledi. “Şehir ihtiyarlamış…” dedi… Soru şudur: Bir şehir nasıl gençleşir? Şeyhim, bunun için geldi, dedi ki "artık burada bebeler ölmesin."

ibrahim halil baran

126,935 Aufrufe • vor 1 Jahr

Levo, Jahrein hakkında açıklama yaptı. "Ahmet çıkıp ekranlarda "Levent, 'ailem bana emanet' deyip bir kere bile evimize uğramadı, "ailemi yalnız bıraktı" tarzında bir şey söylediğinden beri her yerden sabit olarak "karaktersiz, arkadaşını satan, arkadaşının ailesini yüz üstü bırakan insan" mesajları alıyorum. Benim karakterim de bu tarz söylemlerle baş edebilecek bir insan değilim." "Tamam dedim olabilir, adam çok zor bir süreç geçirdi, beni kafasında suçlu konuma koymuş olabilir. Canı sağ olsun bu kadar yıllık arkadaşlığımızın hatrına hala yayında konuşmayıp, özelden "Ahmet sen beni kafanda bir yerlere koyuyorsun ama problem nedir?" gibisinden yaklaşmaya çalıştım defalarca kez. Ahmet sağ olsun 1.5-2 saatini ayırdı ve Discord'da konuştuk. Konunun onun düşündüğü gibi olmadığını, bir sürü detayı olduğunu kendisi de dinledi hak verdi bana. Çıkıp yayında bunu anlatacağını, bu konunun düzelmesini sağlayacağını söyledi. Ben de zannettim açacak yayını diyecek ki: "Levent'e böyle bir imada bulundum, adama böyle şeyler söylüyorsunuz, böyle biri değil aslında Levent. Bir yanlış anlaşılma iletişimsizlik olmuş, gidip adama bunu yapmayın. Kendisinden de onu bu konumda bıraktığım için özür diliyorum." diyecek diye düşünmüştüm ama bu yaşanmadı. Üzerinden yine aylar geçti, ben yine çıtımı çıkarmadım. Geçtiğimiz gün patladım. Benim hatam yine, kendimi tutmam gerekiyordu. Bu tarz konularda mental olarak baş edebilen bir insan değilim. O tamamen bir rage. Onla ilgili özür diliyorum tekrardan." Ahmet kötü bir süreçle içeri girdi, bütün gün ailesinin yanındaydım. Etsu, , Yasir, PurpleBixi, hepsi şahit. Gece sosyal hizmetlerden evine gelinene kadar da oradaydım. Burhi'yle sabah akşam iletişimdeydim. Ahmet çıktığı zaman Tuğkan'a teşekkür etti ya, Elraenn'i saatlerce telefonda konuşup ikna eden kişi benim. PQueen ile ben konuştum. Haskoloğlu'yla tekzip mesajları, yapılan yalan haberlerle ilgili ne yapılabilir? Bunla ilgili ben konuştum. Swaggy'nin sağa sola saldırması ve bu konunun Ahmet'in gündemine zarar verebilmesiyle ilgili Cavs'la, Burhi'yle ben konuştum." "Ahmet çıktı dışarıya ve Ahmet hiçbir şekilde benimle konuşmadı. Beni kafasında suçlamış olabilir, 1 ay boyunca içeride kaldı. Kliplerin birinde ben de varım. Levent o espriyi yapmasa belki olmayacaktı diye beni suçlamış olabilir. Hiç sıkıntı yok. Özür dilerim. Kendisinden özelde de özür diledim böyle bir duruma sebep olduysam. Kötü bir süreç yaşandı, bunla ilgili telafi edeceğim bir şey varsa gelsin desin ki: "Levo sen de 1 ay içeriye gir" gireyim. Benim kanıma dokunan, aylardır uyku bile uyuyamama sebep olan bir şey var: Ben, Ahmet'e nerede ihanet ettiğimi, ailesini nerede yüz üstü bıraktığımı çözemiyorum. Bunu da Ahmet'e dile getirdim özelde defalarca kez. Haklısın da dedi özelde. Ama ben bu mesajları almaya devam ettikçe duramıyorum." "Burhi de bana özelden yazdı. Ona neden laf ettiğimi de ona özelden dile getirdim. Burada asla konuşamayacağım şeyler de var maalesef. Keşke konuşabilsem. Kırgın olduğumu söyleyeceğim Burhi'ye, Ahmet'le olan iletişim konusunda ciddi anlamda. Efe Aydal-Diamond Tema-Jahrein üçgenindeki problemlerden de bahsetmek istemiyorum. Kendileri isterlerse bunlardan bahsederler ama bireysel yaşadığım konularla alakalı bazı niyetler sezdim. Burada sıkıntı olduğunu da düşünüyorum ama bu konuyu uzatmayacağım." "Bunun yayına taşınmasının sebebi zaten asla ben değilim 100/100 Ahmet yine. "O da haklı bu da haklı "değil. Bu konu şuanda yayında konuşuluyorsa 100/100 Ahmet'in yüzünden. Ben bu konuyla ilgili Ahmet insanların önüne beni atana kadar hiç bir şey söylemedim. Attıktan sonra da bir şey söylemedim."

OnlyDrama

876,886 Aufrufe • vor 10 Monaten

Size, Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'ndan sesleniyorum. Benim burada olmam, hiçbir yurttaşımızın, AKP baskı rejiminde can ve mal güvenliğinin olmadığının en açık kanıtıdır. 18 Ocak Cumartesi günü, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP Mersin İl Kongresinde şu açıklamayı yaptı: ‘’Ülkemizin ilk 80 yılına asırların yorgunluğuyla, Birinci Dünya Savaşı’nın yükü altında kalan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin sancıları damga vurmuştur. Tek parti faşizminin; milletimizin inancına, tarihine, kültürüne yönelik tahrip edici, baskıcı politikalarının ağır bedellerini izledik” 19 Ocak Pazar günü ben de Antalya'da, 4. Zafer Partisi İl Başkanları Toplantısında, Erdoğan'ın bu açıklamasına şu cevabı verdim: ‘’Bu mücadelede, bu politik fikir mücadelesinde Zafer Partisi; PKK gibi, FETÖ gibi, IŞİD gibi terör örgütleriyle mücadele etmektedir. Bütün bunların karşısında Zafer Partisi; Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, temel ilkelerini, milletimizin ve devletimizin bağımsızlığını ve bölünmez bütünlüğünü kararlılıkla savunmaktadır. Ancak, ne yazık ki Zafer Partisi; ülkemizin bölünmez bütünlüğünü, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bırakmış olduğu değerli mirası sadece terör örgütlerine karşı değil, aynı zamanda Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye karşı da savunmak durumundadır. Recep Tayyip Erdoğan dün Mersin’de partisinin kongresinde yapmış olduğu konuşmada şöyle söylüyor: “Ülkemizin ilk 80 yılına asırların yorgunluğuyla, Birinci Dünya Savaşı’nın yükü altında kalan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin sancıları damga vurmuştur. Tek parti faşizminin milletimizin inancına, tarihine, kültürüne yönelik politikalarının ağır bedellerini izledik” demiş. Değerli Zafer Partililer, Türk milleti 1000 seneden beri Anadolu’da egemenliğini sürdürüyor. 1000 sene boyunca birçok Haçlı seferine maruz kaldık. Birinci Haçlı Seferi 1095 yılında başladı. Son Haçlı Seferi ise 1914-1922 yılları arasında gerçekleşti. Son büyük Haçlı Seferi’ni, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Anadolu’da mağlup ettik ve Haçlı ordularını Akdeniz’in soğuk sularına gömdük. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milleti için yeni bir Ergenekon’dur ve bu yeni Ergenekon’da aziz milletimiz güçlenmiş, silahlanmış ve sanayisini inşa etmiştir. Yıkılış döneminin bırakmış olduğu hastalıkları bertaraf etmiş, Hatay’ı almış ve ardından Kıbrıs’ta devlet kurmuştur. Emin olun ki son 1000 yılda gerçekleşen hiçbir Haçlı Seferi, Erdoğan’ın ve AKP’nin Türk milletine ve Türk devletine verdiği zararı vermemiştir. Hiçbir Haçlı Seferi, Türk devletine casusları sokamamış, Türk milletini Deist, Ateist veya Hristiyan yapamamıştır. Ancak, Erdoğan döneminde, Türk milletinin geniş kesimleri “Allah ile aldatanlar” yüzünden dinlerinden soğumaya başlamışlardır. Erdoğan döneminde Deist ve ateist oranı yüzde 16’yı aşmıştır. Erdoğan bilmelidir ki Cumhuriyet’i kuran kadrolar, Türk milletinin inancını, tarihini ve kültürünü korumuş ve geliştirmiştir. Türk milletinin inancına, tarihine ve kültürüne saldıran, tarihi fesli bir deliden öğrenen Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisidir. Evet, Recep Tayyip Erdoğan, Türk milletinin tarihine ortaklar getirerek, Türk milletinin tarihini çarpıtarak, Türk milletinin tarihine zarar vermektedir. Erdoğan, Türk milletinin devletini; tarikat ve cemaatler arasında dağıtarak, şirk koşanları devlete ortak ederek Türk milletinin inancına zarar vermektedir. Milyonlarca sığınmacı ve kaçağı Anadolu’ya sokarak, Türk milletinin kültürünü tahrip etmektedir. Yaşanan şey aslında bir AKP faşizmidir. Ve Zafer Partisi olarak biz, ana muhalefet gibi bu faşizmle normalleşmeyeceğiz. Biz mücadele edeceğiz ve kazanacağız. Zafer, Türk devletinin ve Türk milletinin olacaktır. Görüldüğü üzere, Erdoğan'a verdiğim cevapta; Erdoğan'ın, Atatürk ile ilgili kullandığı ifadelerin aynıları kullanılmıştır. Ertesi gün, Erdoğan'a, “Atatürk'e hakaretten” soruşturma açmayan İstanbul Başsavcılığı, bana yönelik olarak soruşturma açtığını, daha UYAP'ta dosya olmadan basına açıklamış. Saat 17.30 sularında İstanbul Başsavcılığı'nda görevli bir savcı, “kaçma şüphem olduğu ve gözaltının önünde bir engel olmadığı” ifadelerini kullanarak gözaltına alınmam için talimatı Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne bildirmiş. Öncelikle şunu ifade edeyim; beni suçlamak için 1. ve 2. Ergenekon iddianamelerinde onlarca sayfa yalan uyduran FETÖ savcıları kaçtı ama ben kaçmadım. Bir gün Ak rejim savcıları ve Ak rejim hakimleri de kaçacak ancak ben yine kaçmayacağım. Bütün toplumun tanıdığı bir siyasi partinin genel başkanı niye kaçsın? Üzerine atılı olan suç, tutuklamayı bile gerektirmiyor iken neden davet edildiği zaman gidip ifade vermesin? Savcının kullandığı 2. ifade hukukun değil, psikolojinin bir parçasıdır. “Gözaltının önünde bir engel olmadığını” ifade ediyor. Böyle bir hukuk kavramı ve anlayışı yoktur. Bu ifade, savcının, gözaltına alınmamdan, tutuklanmamdan duyduğu sevinci ifade etmektedir. Bu gözaltı talimatı üzerine Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı polis ekipleri saat 19.30'da bir lokantada yemek yerken beni gözaltına aldılar. Hastaneye götürdükten sonra başka bir ekibe devrederek İstanbul'a yolladılar. İstanbul'a bir konvoy halinde 180-190 km hızla geldik. Otomobil sürücüsünü 3 kez, “beni ölü mü diri mi teslim edeceksiniz?” diye uyarmama rağmen aynı süratle devam etti. Vatan caddesinde toplanan binlerce vatandaşımızın beni görmesine imkân vermeden binaya sokuldum. Nezarete götürmediler. Avukat ile görüşme odası dedikleri bir odada beklettiler. Gerek Ankara'dan getiren ekibin, gerek İstanbul'daki polis ekibinin nezaketlerinden asla taviz vermediklerini ifade etmek isterim. Ancak, beni görmeye gelen avukatlardan sadece biriyle görüşmeme fırsat verildi. O gece Vatan Caddesi önüne gelen bütün yurttaşlarımıza, sevgili Zafer Partisi Teşkilât Mensuplarına, değerli avukatlara teşekkürlerimi iletiyorum. Geceyi otuz santim genişliğinde, iki metre uzunluğunda bir kalas bankın üstünde geçirmem istendiğinde; polislere “bu gece İmralı'da Abdullah Öcalan daha konforlu uyuyordur” dedim. Bunun üzerine bir koltuk ve battaniye verildi. Battaniyeyi kalas bankın üzerine sererek yattım. Beni sabah 10.00’da Çağlayan adliyesine ifadeye götüreceklerdi. Ancak saat 13.30'da götürüldüm. Neden? Çünkü bir gün önce hakkımda “Cumhurbaşkanı'na hakaretten” soruşturma açan ve gözaltı kararını alan savcılar benim açıklamamda hakaret olmadığını ve beni bu şekilde tutuklayamayacaklarını biliyorlardı. Cumhurbaşkanı'na hakaret suçlamasıyla alınan gözaltı kararı tam bir hukuk kumpasıdır. Bu konuda Başsavcı ve ilgili savcılar hakkında suç duyurusunda bulunacağız. Ve bir zamanlar FETÖ savcıları bu tür kumpaslar kurdukları için nasıl ceza aldılar ise şimdi bu kumpasları kuranlar da ceza alacaklardır. Beni tutuklamak için gereken belge, ben gözaltına alındıktan sonra, İstanbul'a getirilmemi takiben, 21 Ocak sabahı erken saatlerde Kayseri Emniyet Müdürlüğü'ne verilen bir talimat ile alelacele hazırlatılan 4 sayfadır. Bu sözde belgede X'te paylaşım yapan 2 eski Zafer Partisi üyesi Murat Kaftar ve Baykal Altay ile “eski Zafer Partisi Kayseri İl Başkanımız” Hacı Ali Demirkaya’nın paylaşımlarıyla ilgili olarak suçlamalarda bulunulmuştur. Oysa bu kişiler ile ilgili soruşturmalarda takipsizlik kararı alınmıştır. Hakkında takipsizlik kararı alınan suç oluşturmayan paylaşımlardan hareketle suç oluşturulamaz. Belgede ayrıca Kayseri olaylarına katılanların “Zafer Partisi'ne müzahir” olduğu ifade edilmiştir. Kayseri Emniyet Müdürlüğü eylemciler arasında anket mi yapmış? Gerçek şudur; Kayseri olayları sırasında ne Kayseri'de ne de diğer illerde bir tek Zafer Partisi üyesi hakkında soruşturma açılmıştır. Zafer Partisi, Kayseri Emniyet Müdürlüğü ile ilgili olarak suç duyurusunda bulunacaktır. Ayrıca, Savcılık soruşturma dosyasında, benim, “olayları yatıştırmak” için attığım 2 X'e hiç yer verilmemiştir. Bu X'lerde şu ifadelerde bulunmuştum: 1) ‘’Yanlış diyebilmek için açık adını buraya yazacaksın. Kayseri’ye gideceksin. Oradan sokaktan fotoğrafını paylaşacaksın. Böyle sahte isimler ile sosyal medyadan Türk milletini sokağa çağırmayacaksın. Halk tepki gösterdi. Bu yol ile kimse yollanmaz, sadece ülke emperyalizmin istediği gibi karıştırılır. Suriyelileri, Afganları yollamak istiyorsan oyunu Zafer Partisi’ne vereceksin ve hukuk içinde gidecekler. Sevgili Kayserililer, polis bizim, devlet bizim, ülke bizim. Şehrinize sahip çıktınız. Artık evinize dönün. Bilinçli, bilinçsiz tahrikçilere izin vermeyin.” 2) KAYSERİ’de Eskişehir Bağları Mahallesi’nde: * Suriyeli bir sığınmacı, 5 yaşındaki başka bir Suriyeli kız çocuğuna tecavüz etti. * Tecavüzcüyü almak isteyen polise karşı, tecavüzcünün yakınları zorluk çıkardı ve olaylar büyüdü. * Mahallede yaşayan Türkler, olayı duyunca polise direnen Suriyelilere tepki gösterdi. Diğer mahallelerden gelen Türkler de sokağa çıktı ve Suriyelilere tepki gösterdi. * Olaylar büyüdü. Polis sayısı yetersiz kalınca valilik tarafından acil görev çağrısı yapıldı. * Valilik, polislere Suriyelileri koruyun talimatı verdi. Suriyeli nüfusun yoğun olduğu Danişmend Gazi Mahallesi’nde, Kayseri halkı sokağa çıkarak gösterilere başladı. O mahalleye de polis sevk edildi. Olayların bu noktaya gelmesinin nedeni, hiç şüphesiz şımartılan Suriyelilerin tecavüzcüyü polise teslim etmeyip direnmesidir. Sevgili Kayserililer, polis güçlerine yardımcı olarak evlerinize dönün. Tepkinizi gösterdiniz. Olayların büyümesi Türkiye’nin düşmanlarının işine yarayacaktır.” Ayrıca, olayların başlamasından sonra 2 Genel Başkan Yardımcımı ve 1 Genel Başkan Başdanışmanımı Kayseri'ye yolladım. Seyit Yücel, Ali Dinçer Çolak ve 15 Temmuz gazisi Emekli Emniyet Müdürü Fatih Eryılmaz'ı Kayseri'ye yolladım. Kendilerinin Kayseri Emniyeti ile yaptığı temaslardan hiç bahsedilmemiştir. Savcı bu alelacele hazırlanan belge dışında bana, büyük bir çoğunluğunu 2020-2021-2022 yıllarında paylaşmış olduğum sığınmacı Suriyeliler ve kaçak Afganlar ile ilgili paylaşımlara ilişkin sorular sordu. Öncelikle hiçbir X paylaşımımda ne sığınmacı Suriyelilere yönelik ne de Afganlara yönelik bir öfke, nefret ifadesi bulunmaktadır. Yaptığım paylaşımların çoğu “alıntı” paylaşımdır. Yani başka bir kaynakta bahsedilen haberi alıntılayarak paylaşım yapmış olduğum görülmektedir. Diğer paylaşımları yalanlamayan resmi makamlar benim paylaşımım üzerinden yalanlamayı yayınlamışlardır. Örneğin eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş; “Hatay'da Suriyelilere toprak, ekilebilir arazi satıldığı” açıklamasını yapmış. Ben de bu açıklamayı alıntılayarak paylaştım. Hatay Valiliği Lütfü Savaş'ı değil beni yalanlamış. Bunun için tutuklandım. Mersin'den bir genç beni aramış. “Kardeşimi Suriyeliler bıçakladı. Ben Mersin'in yerlisi bir ailenin evladıyım. Arkadaşlarımı zor tutuyorum” demiş. Ben de bu gencin ismini vererek “sakin olmalarını, Mersin Emniyetine güvenmelerini, Mersin polisinin suçluları yakalayacağını” ifade etmişim. Ve X paylaşımını Mersin Emniyetini adresleyerek paylaşmışım. Mersin Emniyeti açıklama yaparak bıçaklayanın Suriyeli olmadığını iddia etmiş. Ben ailenin iddiasını açıkladım. Üç saldırganın ikisinin Suriyeli birinin de Türkiye doğumlu Türk vatandaşı olduğu paylaşımda açıklanmıştı. Mersin Emniyet Müdürlüğü'nün açıklamasının doğru olup olmadığı araştırılmalıdır. Çünkü Mersin Emniyet Müdürlüğü daha önce de; artık Şam Caddesi diye anılan, Mersin'in Fasih Kayabalı Caddesi'nde, ön adı ONUR olan bir Türk gencinin, bir Suriyeli tarafından öldürüldüğü haberini gizlemişti. Özetle bu ve benzeri; Kayseri olayları ile hiçbir ilgisi olmayan, herhangi bir nefret ifadesi olmayan, AKP hükümetinin; “açık sınır” ve “yanlış sığınmacı ve kaçak politikasını” eleştiren paylaşımlarım gerekçe gösterilerek tutuklandım. Tutuklama sorgusuna, -üç avukatın dışında- vekalet verdiğim avukatlarım bile alınmadı. Değerli basın mensupları, tutuklanmamın gerçek nedeni; Erdoğan'ın, “tutuklanmamı emretmiş” olmasıdır. Bunun nedeni; Erdoğan ve Bahçeli'nin, “Milli-Üniter-Laik Türkiye Cumhuriyeti”nin, PKK terör örgütü elebaşı ile birlikte, "yeni paradigma" çerçevesinde Türk-Kürt-Arap Federasyonu'na dönüştürme kararına, Ümit Özdağ ve Zafer Partisi'nin, plânı ifşa ederek, aktif şekilde direnmesidir. Ayrıntıları ile hazırlandığı, her detayın konuşulduğu ve ilmek ilmek örüldüğü, eski AKP milletvekili İhsan Aslan tarafından ifade edilen plânın içinde nelerin bulunduğu ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın baş hukuk danışmanı Mehmet Uçum'un X paylaşımlarında açıklanmıştır. Bu plan, öyle büyük bir tehdittir ki; Devlet Bahçeli bile “önümüzdeki dönemde çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez” demiştir. Türkiye'yi parçalayacak bu plâna muhalefet edeceğiz, direneceğiz. Değerli basın mensupları, Büyük Türk Milleti, binlerce genç Mehmetçik, polis ve korucu kardeşimiz hayatlarının baharında şehit oldular. Binlerce genç Mehmetçik, polis ve korucu gazi oldular. Genç öğretmen kardeşlerimiz şehit edildiler. Gara'da, PKK ininde rehin tutulan 11 asker ve istihbaratçı kardeşimiz alçakça infaz edildiler. Ben de şimdi Silivri'de Öcalan için rehin tutuluyorum. Benim Silivri'deki tutukluluğum, şehitlerimizin aziz anısına saygı duruşudur.

Zafer Partisi

132,891 Aufrufe • vor 1 Jahr

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, basın ve yayın organlarının Ankara Temsilcileri ile bir araya geldi. Millî Savunma Bakanlığındaki buluşmada Bakan Yaşar Güler terörle mücadele başta olmak üzere 2024 yılında icra edilen faaliyetleri anlattı. Bakan Yaşar Güler basın mensuplarına şu bilgileri verdi: EN YOĞUN, EN KAPSAMLI VE EN ETKİLİ FAALİYETLERİ İCRA EDİYORUZ Ülkemizin savunma ve güvenliğini sağlamak için görevlerimizi en iyi şekilde yapmaya çalıştığımız yoğun ve başarılı bir yılı geride bırakmanın haklı gururunu yaşıyor, artan bir azim ve kararlılıkla yeni yıla hazırlanıyoruz. Hakiki ve güvenilir bilgiye ulaşmanın her zamankinden daha önemli hâle geldiği, dezenformasyon ile mücadelenin kritik öneme sahip olduğu günümüzde; tüm faaliyetlerimizi büyük bir şeffaflık içinde icra ediyor, kamuoyunu sizlerin aracılığıyla ilk elden bilgilendiriyoruz. Bugün de 2024 yılında gerçekleştirdiğimiz faaliyetler hakkında sizleri bilgilendirecek, değerli görüşlerinizi alacak ve sorularınızı cevaplayacağız. Stratejik önemi yüksek olan ülkemiz; aynı zamanda çatışma ve ihtilafların çevrelediği bölgenin tam kalbinde yer almaktadır. Yakın coğrafyamızdan başlamak üzere bölgesel ve küresel gerilimlerin arttığı, istikrarsızlığın ve belirsizliğin hat safhaya çıktığı bir güvenlik ortamından geçiyoruz. Bu kritik dönemde ülkemiz; güvenlik, huzur ve barışı önde tutan çok yönlü ve etkin bir savunma ve güvenlik politikası takip ediyor. Çok boyutlu ve karmaşık hâle gelen mevcut güvenlik ortamı ve bölgemizdeki kaotik gelişmeler, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin her an harekâta hazır, etkin ve caydırıcı bir güç olmasını ve bu gücünü pekiştirmesini zorunlu kılmaktadır. Böylesine hassas bir süreçte, görev ve sorumlulukları artan Millî Savunma Bakanlığımız ve Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; - Tüm tehdit ve tehlikelere karşı ülkemizin ve asil milletimizin savunma ve güvenliğini sağlamak için aralıksız çalışmakta, - İstiklal Harbimizden bu yana en yoğun, en kapsamlı ve en etkili faaliyetlerini icra etmekte, - Terörle mücadelede, hudut güvenliğinde, yurt içi ve yurt dışında icra edilen faaliyetlerde elde edilen başarı ve etkinliğin çıtasını, her geçen gün daha da yukarılara taşımaktadır. YILBAŞINDAN BU YANA 2 BİN 939 TERÖRİSTİ ETKİSİZ HÂLE GETİRDİK Sizlerin de bildiği gibi Silahlı Kuvvetlerimizin en çok odaklandığı, enerjisini ve zamanını en çok harcadığı konu terörizmle mücadeledir. Terörle mücadelede yaptığımız konsept değişikliğiyle “terörü kaynağında yok etme” anlayışını uygulamaya koyduk. Geçmişte yürütülen “sınırlı hedefli ve süreli” askerî harekâtların yerine bugün artık, “sürekli ve kapsamlı” operasyonlarla terör örgütüne ağır darbeler vuruyoruz. Sahanın gerekliliğine uygun, alışılmadık, öngörülemez, süratli ve sürekli icra esaslarında gerçekleştirdiğimiz operasyonlarla; Irak ve Suriye’nin kuzeyi dâhil bu yılın başından itibaren 2.939 teröristi etkisiz hâle getirdik. Ayrıca, yıl içerisinde 99 terörist de teslim olmuştur. Terör örgütünün eylem ve hareket kapasitesinin sıfırlanması için gözümüzün değmediği, ayağımızın basmadığı yer bırakmıyor, alandaki hâkimiyetimizi her geçen gün geliştiriyoruz. Nihai hedefimiz; Irak ve Suriye sınırlarımız boyunca Türkiye’ye tehdit olabilecek tüm terörist faaliyetleri kaynağında yok etmek ve terör belasını milletimizin gündeminden tamamen çıkarmaktır. Bu vesileyle - Terörle mücadelede elde edilen başarılarda en büyük paya sahip olan aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyor, - Bugüne kadar terörle mücadelede emeği geçen, katkı sağlayan bütün devlet büyüklerimize, komutanlarımıza, Türk Silahlı Kuvvetleri personeline teşekkür ediyor, saygı ve şükranlarımı sunuyorum. PENÇE-KİLİT OPERASYONU İLE 1.136 TERÖRİST ETKİSİZ HÂLE GETİRİLDİ 17 Nisan 2022’de Irak’ın kuzeyinde başlatılan Pençe-Kilit Operasyonu’nda kahraman ordumuzun büyük cesaret, fedakârlık ve yoğun gayretleriyle Zap’ta kilidi kapattık. Irak sınırımızın tamamının emniyetini sınır ötesinden tesis ettik. Terör örgütü tarafından önemsenen ve Suriye ile Kandil arasında kilit konumda olan bu bölgede 1.136 teröristi etkisiz hâle getirdik. Ayrıca, Pençe-Kilit Harekâtı’nda bugüne kadar toplam 3.158 Mayın ve El Yapımı Patlayıcı imha edilmiş, 1.327 mağara ve sığınak kullanılamaz hâle getirilmiş, 957’si ağır silah olmak üzere 2.421 muhtelif silah ve bu silahlara ait 910 binden fazla mühimmat ele geçirilmiştir. Bölgedeki operasyon ve faaliyetlerimiz aynı azim ve kararlılıkla devam etmektedir. Öte yandan Sayın Cumhurbaşkanımızın 22 Nisan’da Bağdat ve Erbil’e gerçekleştirdiği ziyaretlerin, Türkiye-Irak ilişkilerinde bir dönüm noktası olduğunu düşünüyoruz. Terörle mücadelede ülkelerimiz arasındaki iş birliğini kalıcı hâle getirmek için görüşmelere devam ediyoruz. Bu kapsamda ülkemiz ile Irak arasında sonuncusu Bağdat’ta düzenlenen Yüksek Düzeyli Güvenlik Mekanizması toplantılarının dördüncüsünü, 15 Ağustos’ta Ankara’da icra ettik. Irak Savunma Bakanı ile “Askerî, Güvenlik İş Birliği ve Terörle Mücadeleye Dair Mutabakat Zaptı”nı imzaladık. PKK’yı kendi problemi olarak da görmeye başlayan Irak’ın PKK terör örgütünü “yasaklı örgüt” ilan etmesi yönünde aldığı kararı memnuniyetle karşılıyor, en kısa sürede “terör örgütü” olarak da ilan etmesini bekliyoruz. SURİYE’NİN BİRLİĞİNİ VE TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ DESTEKLİYORUZ Öncelikle belirtmek isterim ki, Suriye’de yaşanan olayların maddi, manevi, sosyal ve toplumsal yükünü en fazla çeken ülke Türkiye’dir. Malumunuz DEAŞ, ardından da PKK/KCK-PYD/YPG-SDG terör örgütü Suriye’deki güç boşluğundan yararlanarak bölgede terör devleti kurmaya çalıştılar. Suriye’de icra ettiğimiz harekâtlarla terör örgütünü engelledik ve sınırlarımızın güvenliğini sağladık. Bölgede yaşayan veya göç etmiş olan Suriye vatandaşları için güvenli ve istikrarlı bir yaşam alanı oluşturduk. Suriye’deki son gelişmeleri en başından itibaren bölgedeki muhataplarımızla iş birliği ve koordinasyon içerisinde yakından takip ediyoruz. Suriye’nin birliği ve toprak bütünlüğünü destekliyor, terörle mücadeleye ise büyük önem ve öncelik veriyoruz. SURİYE’DEKİ SON GELİŞMELERDE BİR DAHLİMİZ YOK Yaşanan son gelişmeler ve ortaya çıkan durum; muhalefetin talepleri ve rejimin bunları dikkate almaması, keza rejimin kendisine iyi niyetle uzatılan eli tutmaması nedeniyle uzun süredir çözülemeyen ve Suriye’nin iç dinamiklerinden kaynaklanan sorunlardı. Yerel unsurların bu faaliyetlerinin öncesinde veya herhangi bir aşamasında ülkemizin bir dahli olmamıştır. Ayrıca Suriye Millî Ordusunun Suriyeli muhaliflerden meydana geldiğini, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarında Suriye’deki ihtilafın bir tarafı olarak açıkça kabul edilen Suriye Geçici Hükümetinin bir parçası olduğunu ve bu hükümetin Savunma Bakanlığının emri altında çalıştığını da vurgulamakta yarar var. Bu kapsamda; - Suriye’nin toprak bütünlüğüne, egemenliğine ve bölgemizin güvenliğine yönelik ağır tehdit oluşturan PKK/YPG terör örgütünün bölgedeki belirsizlikten faydalanmasına asla izin vermeyeceğimizi, Bölgede varlık gösteren terör örgütleriyle mücadele konusundaki tutumumuzun net olduğunu bir kez daha ifade etmek istiyorum. SURİYE’NİN ARTIK MÜREFFEH BİR ÜLKE OLMA VAKTİ GELDİ Şimdi Suriye’de ortaya yeni bir durum ve gerçeklik çıktı. Suriye’nin artık; istikrarlı, demokratik ve siyasi açıdan birleşmiş müreffeh bir ülke olma vakti gelmiştir. Bunun için bizler de Suriye’de kapsayıcı bir anayasanın kabulü, serbest seçimlerin yapılması, tam normalleşme ve güvenlik ortamının sağlanması konusunda elimizden gelen her türlü desteği vereceğiz. Bu çerçevede Suriye’de 2254 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı temelinde kalıcı siyasi çözüme ulaşılacağına da inanıyoruz. HUDUTLARDA 93 BİN 349 KİŞİNİN GEÇİŞİ ENGELLENDİ Hudut hattımızda dünya standartlarında ve teknoloji yoğunluklu sistemler etkin şekilde kullanılıyor. Meydana gelen teknolojik gelişmeler ile tedbirlerimizi geliştiriyoruz. Böylelikle hudutlarımızda kaçak geçişlere asla imkân tanımıyoruz. Hâlen hudutlarımızda 8 Hudut Tugayımız, 6 Hudut Alayımız olmak üzere toplam 60 bin personel de görev yapıyor. 1 Ocak 2024’ten itibaren hudutlarımızda 93 bin 349 kişinin geçişi engellenmiş, yakalanan 13 bin 551 düzensiz göçmen ile 280 terörist ve 801 kilogram uyuşturucu madde kolluk kuvvetlerine teslim edilmiştir. Tüm bunlara rağmen hudutlarımızla ilgili daha önce de karşılaştığımız gibi farklı ülke ve zamanlarda çekilmiş, eski ve benzer görüntülerle özellikle sosyal medya üzerinden kamuoyu yanıltılmaya ve Türk Silahlı Kuvvetlerimiz yıpratılmaya çalışılmıştır. Yakın zamanda Van-İran sınırımıza bir basın turu düzenledik. Katılan tüm basın mensupları alınan tedbirlerden çok etkilendiklerini belirttiler. TÜRKİYE İLE BİRLİKTE OLANLAR KAZANDI Türkiye; Sayın Cumhurbaşkanımızın stratejik öngörüsü ile son yıllarda savunma ve güvenlik alanında önemli adımlar atarak bölgesinde ve dünyada etkin bir konuma ulaştı. Bölgesel ve küresel barış için öncü bir rol üstlenen Türk Silahlı Kuvvetlerimiz de birçok coğrafyada kardeş, dost ve müttefik ülkelerin haklı davalarına destek olmayı sürdürmektedir. Samimi bir yaklaşımla desteklediğimiz kardeş ve dost ülkeler, Türkiye benzeri bir silahlı kuvvetler yapısını kurmamızı talep ediyorlar. Dostlarımızın bu tutumları, güvenlik ve istikrarın tesisine yönelik küresel ölçekte ortaya koyduğumuz gayretin ne denli başarılı olduğunun da bir göstergesidir. Türkiye ile birlikte olanlar kazanacak demiştik. 2024, Türkiye ile birlikte olanların kazandığı bir yıl oldu. 2025, bu gerçeğin perçinlendiği bir yıl olacak diye düşünüyoruz. AZERBAYCAN’A HER TÜRLÜ DESTEĞİ VERİYORUZ İfade etmiş olduğum uluslararası misyonlarımız çerçevesinde en başta kederde ve kıvançta bir ve beraber olduğumuz Can Azerbaycanlı kardeşlerimizin haklı davalarına her türlü desteği verdik, veriyoruz. Bugün, Karabağ’ın tamamında şanlı Azerbaycan bayrağının dalgalanmasından büyük bir memnuniyet duyuruyoruz. “Tek Millet, İki Devlet” anlayışıyla sarsılmaz bağlara sahip ilişkilerimizi, başta savunma sanayi ve askerî iş birliği olmak üzere, daha üst seviyelere taşımak için aralıksız gayret gösteriyoruz. Öte yandan Kafkasya’da güvenlik ve huzurun tesisi, Azerbaycan ve Ermenistan arasında kapsamlı ve kalıcı bir barış antlaşmasından geçmektedir. Bu konuda iki ülkenin gösterdikleri çabayı ve son dönemde katettikleri ilerlemeyi memnuniyetle karşılıyoruz. AMACIMIZ İSTİKRAR İÇİNDE TEK BİR LİBYA’NIN OLUŞUMUNA KATKI SUNMAK Yakın bağlarımızın olduğu bir diğer ülke ise Libya’dır. Dost ve kardeş Libya ile son yıllardaki iş birliğimiz artarak devam etmektedir. Bu kapsamda askerî eğitim, yardım, iş birliği ve danışmanlık faaliyetleriyle Libyalı kardeşlerimize destek sağlıyoruz. Amacımız, toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini sağlamış; barış, huzur ve istikrar içerisinde yaşayan tek bir Libya’nın oluşumuna katkıda bulunmaktır. Tek Libya hedefine katkı sağlayan her adımı önemli ve değerli buluyoruz. Nitekim son olarak 28 Kasım’da davetimiz üzerine 5+5 Ortak Askerî Komisyonu ile Ankara’da heyetler arası bir görüşme gerçekleştirdik. SOMALİ’YE DENİZ GÜVENLİĞİ ALANINDA DA DESTEK VERECEĞİZ Türkiye olarak Afrika’nın huzur ve istikrarına büyük önem veriyor, Afrikalı dostlarımızla ilişkilerimizi daha da geliştirmeyi hedefliyoruz. Dost ve kardeş ülke olarak gördüğümüz Somali’de güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yönelik olarak eğitim, danışmanlık ve destek kapsamında icra ettiğimiz faaliyetler artarak devam ediyor. Somali ile 8 Şubat’ta imzaladığımız İş Birliği Anlaşması ile şu ana kadar yapılan faaliyetlerimizin geliştirilmesi hedeflenmektedir. Somali’nin isteği üzerine terörle mücadele konusunda kendilerine verdiğimiz desteği deniz güvenliği alanında da vermeye başlayacağız. Bu amaçla Oruç Reis Sismik Araştırma Gemimiz, donanma gemilerimizin (TCG Gökova ve TCG Gediz, TCG Ütğm. Arif Ekmekçi) refakat ve korumasında Somali’de görevlerine devam etmektedir. Öte yandan Çarşamba günü, Sayın Cumhurbaşkanımızın arabuluculuğunda Somali ve Etiyopya arasında tarihî bir uzlaşmaya da ev sahipliği yaptık. KATAR’DA DENİZ VE HAVA UNSUR KOMUTANLIKLARIMIZI TEŞKİL ETTİK Etkin bir şekilde faaliyetlerimizi yürüttüğümüz bölgelerden biri de Basra Körfezi’dir. Nitekim dost ve kardeş ülke Katar’da konuşlu Türk-Katar Birleşik Müşterek Kuvvet Komutanlığımız vasıtasıyla Katar Silahlı Kuvvetlerinin savunma kabiliyetlerinin geliştirilmesini desteklemeye devam ediyoruz. Son olarak Katar’da Deniz ve Hava Unsur Komutanlıklarımızı teşkil ederek bölgede yeni bir sorumluluk üstlendik. Böylece birliklerimiz; bölgesel deniz ve hava güvenliği için caydırıcı bir unsur olurken, aynı zamanda dost Katar Deniz ve Hava Kuvvetlerinin imkân ve kapasitesini daha da geliştirecektir. 89 ÜLKE İLE ASKERÎ ANLAŞMALAR YAPTIK Bu çalışmalarımızın yanı sıra millî menfaatlerimiz doğrultusunda ve ikili ilişkilerimizin geliştirilmesi kapsamında çok sayıda kardeş, dost ve müttefik ülke ile askerî çerçeve, eğitim, iş birliği ve yardım anlaşmaları da imzaladık. Bu bağlamda, bugüne kadar 89 ülke ile Askerî Çerçeve Anlaşması, 65 ülke ile Askerî Eğitim İş Birliği Anlaşması, 33 ülke ile Askerî Mali İş Birliği Anlaşması ve Nakdî Yardım Uygulama Protokolü imzalanmıştır. Ayrıca, 42 ülke ile Askerî Çerçeve Anlaşması ve 13 ülke ile Askerî Eğitim İş Birliği Anlaşması ve 14 ülke ile de Askerî Mali İş Birliği Anlaşması ve Nakdî Yardım Uygulama Protokolü’nün imzalanmasına yönelik müzakere süreci devam etmektedir. Bunların yanı sıra yeni anlaşmalar imzalamaya ve eski tarihli anlaşmaları güncellemeye yönelik gayretlerimiz de devam etmektedir. 2024’TE 74 ÜLKE İLE 216 GÖRÜŞME YAPTIK Tüm bunlarla birlikte 74 ülke ile ikili ve çoklu yüz yüze ve telefon görüşmeleri olarak 216 görüşme gerçekleştirildi. 28 yurt dışı ziyaret icra edildi, 24’ü Savunma Bakanı olmak üzere 55 görüşme yapıldı. 158 yabancı zevatı kabul ettik. 3 Savunma Bakanı ile telefon görüşmesi gerçekleştirdik. Ayrıca, 3 yurt dışı, 21 yurt içi olmak üzere 24 birlik ziyareti gerçekleştirdik. YUNANİSTAN İLE İLİŞKİLERDE TANSİYONUN YÜKSELMEMESİ İÇİN GAYRET SARF EDİYORUZ Yunanistan ile ilişkilerimize baktığımızda ise son dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri yapıcı bir yaklaşımla ilerletmeyi hedefleyen ortak bir tutum mevcuttur. Biz de bu sürecin barış ve huzur içinde devamına yönelik gerekli tedbirleri alıyor, tansiyonun yükselmemesi için gayret sarf ediyoruz. Diğer yandan, Yunanistan ile aramızdaki güveni artırmayı amaçlayan Güven Artırıcı Önlemler Toplantıları ve bunun sonucu olarak gerçekleştirilen karşılıklı üst düzey ziyaret ve faaliyetler de devam etmektedir. Akdeniz ve Ege Denizi’ni ilgili tüm tarafların meşru menfaatlerine saygı duyulan, iş birliği içerisinde bir istikrar ve refah bölgesi olarak görmek istiyoruz. Tabii barışçıl bir çözüm için çaba gösterirken millî menfaatlerimizden asla taviz vermeyeceğimizi ve bu konuda kararlılığımızın tam olduğunu da vurgulamak isterim. KIBRIS TÜRKÜ’NÜN GÜVENLİĞİ İÇİN HER TÜRLÜ TEDBİRİ ALMA KARARLILIĞIMIZ TAMDIR Millî meselemiz olan Kıbrıs konusunda ise bugüne kadar ortaya konulan çözüm yöntemlerinden, maalesef bir sonuç elde edilememiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 50’nci yıl dönümünde şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki, 50 yıldır Ada'ya (hem soydaşlarımıza hem de Rumlara) barış ve huzur ortamı gelmiş, akan kan durmuştur. Kıbrıs Adası’nda dengeleri bozabilecek ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin güvenliğine tehdit oluşturabilecek her türlü gelişmeyi yakından takip ediyoruz. Orta Doğu’da yaşananlar sonrası Kıbrıs adasında son dönemde artan hareketlilik ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin silahlanma faaliyetleri Ada’daki hassas dengeye zarar vermektedir. Malumunuz son olarak ABD ile GKRY arasında “Savunma İş Birliğine İlişkin Yol Haritası” anlaşması yapıldı. Bu tutum ABD’nin Kıbrıs Adası’na yönelik tarafsızlığına zarar vermektedir. ABD’nin 2020 yılında aldığı, 2022’de kapsamını genişlettiği ve 2023’te uzattığı GKRY’ye yönelik silah ambargosunu kaldırma kararını, 1 Ekim 2024 itibarıyla bir yıllığına yeniden uzatacağını açıklaması da kabul edilemez bir durumdur. Ada’da tek ve kesin çözüm; Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün tescil edilmesidir. Türkiye’nin; geçmişte olduğu gibi bugün ve yarın da Kıbrıs Türklerinin güvenliğini, huzurunu ve refahını korumak için her türlü askerî ve siyasi tedbiri alma kararlılığı tamdır. İSRAİL DEVLET TERÖRÜ UYGULUYOR Krizin en başından bugüne kadar, yalnızca bölgedeki değil dünyadaki herkesin güven ve huzuru için acil ve kalıcı ateşkes sağlanarak çatışmaların bir an önce sona erdirilmesi gerektiğini savunuyoruz. İsrail bugüne kadar alınmış kararlara rağmen, bölgede haksız ve hukuksuz uygulamalarına, masum sivilleri, özellikle çocukları hedef alan katliamlarına devam etmekte, Filistinlilere devlet terörü uygulamaktadır. Öte yandan, İsrail’in Lübnan’a yönelik son saldırıları ve İran ile yaşadığı gerginlik tüm bölgenin kaosa sürüklenme tehlikesini artırmış, İsrail saldırılarının Gazze ile sınırlı kalmayacağı, bölge geneline yayılacağı endişemizin ne kadar haklı olduğunu da göstermiştir. Zira İsrail, işgalci zihniyetini her fırsatta ve gittikçe artan bir saldırganlık ve hukuk tanımazlıkla ortaya koymaktadır. Öyle ki Suriye’de meydana gelen son gelişmeler sonrası İsrail’in Golan tepeleri bölgesindeki yeşil hattı işgali ve Şam’a yönelik saldırıları, bu konudaki haklılığımızın son göstergeleridir. Uluslararası camianın bölgeyi büyük bir tehlikeye sürükleyen bu saldırgan devlete karşı daha da somut adımları bir an önce atması gerekmektedir. Bir kez daha vurgulamak isterim ki; Orta Doğu’da kalıcı barış ve istikrar için 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan egemen, bağımsız ve coğrafya bütünlüğüne sahip bir Filistin Devleti’nin kurulması şarttır. Öte yandan İsrail’in saldırganlığı altında zor durumda kalan Gazze’ye ve Lübnan’a insani yardımlarımızı ulaştırmaya devam ediyoruz. Bu kapsamda, 19 uçak ve 11 gemi ile 275 bin ton yardım malzemesi bölgeye gönderilmiştir. Ayrıca 10 Ekim’de, çok az sayıda ülkenin yapabileceği çok önemli bir tahliye operasyonunu, Beyrut Limanı’ndan gerçekleştirdik. RUSYA-UKRAYNA SAVAŞININ SONLANDIRILMASI İÇİN ÇOK YÖNLÜ ÇABALARIMIZI SÜRDÜRÜYORUZ Karadeniz’de ise Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş nedeniyle hassasiyet devam etmektedir. İki komşumuz arasındaki bu savaşın sonlandırılması için Türkiye olarak en başından itibaren ortaya koyduğumuz çok yönlü çabalarımızı sürdürüyoruz. Barış olacaksa yine iki tarafla da görüşebilen tek lider olan Sayın Cumhurbaşkanımızın girişimleriyle olacaktır. Karadeniz’e en uzun kıyı şeridine sahip ülke olarak bölgesel sahiplik yaklaşımımızın her zaman altını çiziyor, bu yaklaşımımız çerçevesinde faaliyetlerimizi yürütüyoruz. Bu doğrultuda Karadeniz’de gerginliği azaltan ve dengeyi tesis eden Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni dikkatle, sorumlu, tarafsız ve tavizsiz bir biçimde uyguladık, uygulamaya devam ediyoruz. Aynı şekilde NATO Müttefiklerimiz; Bulgaristan ve Romanya ile birlikte tesis ettiğimiz Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu ile Karadeniz’deki güvenliğe katkılar sağlıyoruz. Temennimiz, tüm dünyayı etkileyen ve yaklaşık üç yıldır devam eden bu savaşın bir an önce son bulmasıdır. NATO’YA KATKI SAĞLAMAYA DEVAM EDİYORUZ Türkiye; NATO İttifakı’na katıldığı günden bu yana üstlenmiş olduğu tüm görevleri başarıyla yerine getirmeye; NATO’nun ikinci büyük ordusu olarak NATO kuvvet yapısına, misyon, operasyon ve karargâhlarına katkı sağlamaya devam etmektedir. Bu kapsamda Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; - 10 Ekim 2023’te bir yıl süreyle komutasını devraldığı Kosova Barış Gücü (KFOR) Komutanlığı görevini uluslararası sorumluluğun gerektirdiği tam bir tarafsızlık ve şeffaflık içerisinde başarıyla yerine getirmiş, - 18 Ekim 2024’te üstlendiği KFOR Komutan Yardımcılığı görevini devralmış, - 1 Aralık 2024-1 Aralık 2025 tarihleri arasında 65’inci Mekanize Piyade Tugayı Komando Taburumuz ile KFOR İhtiyat Taburu görevini, - 1 Temmuz 2024’te; 4 yıl süreyle üstlendiğimiz Karadeniz Müşterek Görev Kuvveti (CTF BLACK) ile yine 1 yıl süreyle üstlendiğimiz Akdeniz Müşterek Görev Kuvveti (CTF MED) Komutanlıklarını, - 24 Temmuz 2024’te 7’nci kez devraldığı deniz haydutluğuna karşı Birleşik Görev Kuvveti (CTF-151) komutasını, - 3 Aralık 2024’te Kanada Deniz Kuvvetlerinden devraldığı NATO Daimî Deniz Görev Grubu-2’nin komutasını başarıyla sürdürülmektedir. Ayrıca, NATO Daimî Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu-2’nin komutasını da 16 Aralık’ta, 6 aylığına devralınacaktır. Bosna Hersek’teki Avrupa Birliği Gücü Althea Harekâtı Manevra Bölüğü rotasyonu kapsamında ise bir motorlu piyade bölüğümüz 1 Ocak 2025 tarihi itibarıyla İtalya’dan görevi devralacak ve 30 Haziran 2026’ya kadar 18 ay süreyle görevini sürdürecektir. TSK 2024’TE 140 TATBİKATI BAŞARIYLA İCRA ETTİ Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, hâlihazırda yürüttüğü tüm operasyonları ve görevlerinin yanı sıra; etkinlik ve caydırıcılığını daha da artırmak için ulusal ve uluslararası eğitim ve tatbikat faaliyetlerini de aralıksız sürdürmektedir. 1 Ocak’tan itibaren 39’u NATO, 32’si Millî, 48’i Davet ve 21’i Özel olmak üzere toplam 140 tatbikat başarıyla icra edilmiştir. 2024 yılında; Kara Kuvvetlerimiz, 10 bölgede aynı anda harekât icra etmiş ve etmekte, Deniz Kuvvetlerimiz, 125 bin 766 saat seyir gerçekleştirmiş, Hava Kuvvetlerimiz, 72 bin 965 sorti, 143 bin 726 saat uçuş yapmış, Farklı coğrafyalarda 70 bin personel ile 20 görev icra edilmektedir. 35 BÜYÜK ORMAN YANGINI SÖNDÜRMEK İÇİN 114 HELİKOPTER İLE DESTEK SAĞLADIK Bakanlığımız tüm bu faaliyetlerinin yanı sıra, yaşanan afet ve acil durumlarda, diğer kamu kurum ve kuruluşlarından gelen talepler çerçevesinde arama, kurtarma, ulaştırma, güvenlik, barınma ve iaşe desteği de sağlamaktadır. 1 Mayıs-30 Kasım 2024 (yangın mevsimi) tarihleri arasında Orman Genel Müdürlüğünün talebine istinaden 35 büyük orman yangınına 114 helikopter ile 3.558 sorti ve 7 bin tondan fazla su atımı yapılarak destek sağlanmıştır. MİLLÎ TEKNOLOJİ HAMLESİ, ÜLKEMİZ İÇİN ELZEMDİR Savunma sanayii alanında güçlü ve bağımsız olmayan milletlerin geleceğe güvenle bakabilmeleri mümkün değildir. Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliği ve teşvikiyle mütemadiyen geliştirilen yerli ve millî savunma sanayii ürünü silah sistemleriyle Türk Silahlı Kuvvetlerimizin imkân ve kabiliyetleri her geçen gün daha da artırılmaktadır. Bu anlayışla başlatılan ve üzerinde hassasiyetle durduğumuz “Millî Teknoloji Hamlesi”, egemenlik ve bağımsızlığımız için vazgeçilmez olduğu gibi ülkemizin jeopolitik ve stratejik konumu itibarıyla da elzemdir. Savunmamız ne kadar güçlü ve bağımsızsa, yarınlarımız o kadar güvenlidir. Bugün insansız kara, deniz ve hava araçlarından helikopterlere, silah ve akıllı mühimmatlardan füzelere, hava savunma ve elektronik harp sistemlerine kadar geniş bir yelpazede ihtiyacımız olan teknolojileri, yerli ve millî olarak tasarlayıp üretiyor ve çok sayıda ülkeye de ihraç ediyoruz. Tasarımdan üretime kendi imkânlarımızla geliştirdiğimiz sistemleri kardeş, dost ve müttefik ülkelere de ihraç ederek ekonomimize de önemli katkılar sağlıyoruz. Bu kapsamda büyük bir başarıyla hizmet veren ve dünya klasmanında takdir gören silahlı/silahsız insansız hava sistemlerimiz; Akıncı, TB-2,TB-3, Aksungur, Anka ve üretimi devam eden Kızılelma ve Anka-3’ün yanı sıra; - Temel eğitim ve hafif taarruz uçağımız “HÜRKUŞ”, - Jet eğitim uçağımız “HÜRJET”, - Genel maksat helikopterimiz “GÖKBEY” ve taarruz helikopterimiz ATAK, - İlk yerli ve millî savaş uçağımız KAAN, - Ana Muharebe Tankımız ALTAY, - MİLGEM projesi kapsamında üretilen korvetler, - Millî Denizaltı (MİLDEN Projesi), - İSTİF sınıfı fırkateynler ve özellikle TCG ANADOLU ülkemizin savunma sanayi atılımlarının en somut örnekleridir. Son olarak geçtiğimiz ay Bayraktar TB-3’ün, millî gururumuz ve donanmamızın amiral gemisi TCG Anadolu’dan ilk kalkış ve inişini başarıyla gerçekleştirmesi de / yerli ve millî savunma sanayindeki adımlarımızın en son örneğidir. Ayrıca, Dizayn Proje Ofisimiz tarafından, yerli ve millî olarak tasarlanan ve üretilen Ada Sınıfı korvetlerimiz ve İstanbul firkateynimizden sonra / 3’üncü proje olan TF-2000 hava savunma harbi muhribi ile 4’üncü proje olan millî uçak gemisinin tasarım faaliyetleri de başarıyla devam etmektedir. Önümüzdeki yılın ilk aylarında, bu iki proje kapsamında sac kesme faaliyetlerinin de yapılmasını planlıyoruz. Öte yandan uzun menzilli hava savunma sistemleri (SİPER), füze teknolojileri ve elektronik harp sistemleri gibi kritik savunma sanayi projelerimizde de önemli aşamalar kaydedilmiştir. Türk savunma sanayisinin önemli bir yapıtaşı olarak hayata geçirilmekte olan Çelik Kubbe; kısa, orta ve uzun menzilli hava savunma silah sistemlerimizin (KORKUT, HİSAR-A/HİSAR-O, GÖKDEMİR, SİPER) entegre biçimde görev yapmasını sağlayan, günümüzün tehditlerini bertaraf etme kabiliyetine sahip etkili ve katmanlı bir hava savunma mimarisidir. Bu “güvenlik şemsiyesi”ni inşa edecek teknolojik olgunluğa erişmiş durumdayız. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

51,702 Aufrufe • vor 1 Jahr

Davos'tan bir Trump geçti! İşte konuşmadan çarpıcı bölümler... BİRLEŞİK KRALLIK EN BÜYÜK PETROL REZERVLERİNİN ÜZERİNDE OTURUYOR AMA ÇIKARILMASINA İZİN VERMİYOR "Avrupa'da, radikal solun Amerika'ya dayatmaya çalıştığı kaderi gördük. Çok uğraştılar. Almanya şu anda 2017'de ürettiğinden yüzde yirmi iki daha az elektrik üretiyor ve bu mevcut şansölyenin hatası değil. O sorunu çözüyor. Harika bir iş çıkaracak. Ama oraya gelmeden önce yaptıkları, sanırım bu yüzden oraya geldi. Ve elektrik fiyatları yüzde altmış dört daha yüksek. Birleşik Krallık, 1999'da ürettiği tüm kaynaklardan gelen toplam enerjinin sadece üçte birini üretiyor. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorlar, dünyanın her yerindeki en büyük rezervlerden biri, ama kullanmıyorlar ve bu onların enerjisinin eşit derecede yüksek fiyatlarla felaket derecede düşük seviyelere ulaşmasının bir nedeni. Yüksek fiyatlar, çok düşük seviyeler. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorsunuz ve şöyle demeyi seviyorlar: "Bilirsin, enerji tükendi." Tükenmedi. Beş yüz yılı var. Daha petrolü bile bulmadılar. Kuzey Denizi inanılmaz. Kimsenin sondaj yapmasına izin vermiyorlar. Çevresel olarak, sondaj yapmalarına izin vermiyorlar. Petrol şirketlerinin gitmesini imkansız hale getiriyorlar. Gelirin yüzde doksan ikisini alıyorlar, bu yüzden petrol şirketleri "Bunu yapamayız" diyorlar. (Petrol şirketleri) Beni görmeye geldiler: "Yapabileceğiniz bir şey var mı?" Avrupa'nın harika olmasını istiyorum. Birleşik Krallık'ın harika olmasını istiyorum. Dünyadaki en büyük enerji kaynaklarından birinin üzerinde oturuyorlar ve kullanmıyorlar. Aslında elektrik fiyatları yüzde yüz otuz dokuz fırladı. Avrupa'nın her yerinde yel değirmenleri var. Her yerde yel değirmenleri var ve kaybediciler. Fark ettiğim bir şey, bir ülkede ne kadar çok yel değirmeni varsa, o ülke o kadar çok para kaybediyor ve o ülke o kadar kötü durumda. Çin neredeyse tüm yel değirmenlerini yapıyor, ama ben Çin'de hiç rüzgar çiftliği bulamadım. Bunu hiç düşündünüz mü? Çinlilerin akıllı olduğunu görmenin iyi bir yolu. Akıllılar. Çin çok akıllı. Onları yapıyorlar, bir servet karşılığında satıyorlar. Onları satın alan aptal insanlara satıyorlar, ama kendileri kullanmıyorlar. Birkaç büyük rüzgar çiftliği kurdular, ama kullanmıyorlar. İnsanlara nasıl göründüklerini göstermek için onları koydular. Oradaki rüzgar gülleri dönmüyor." BİZ OLMASAYDIK HEPİNİZ ALMANCA VEYA JAPONCA KONUŞUYOR OLURDUNUZ. GRÖNLAND'I VERİSENİZ MİNNETTAR OLURUZ, VERMEZSENİZ BUNU UNUTMAYIZ "Nihayetinde, bunlar ulusal güvenlik meseleleridir ve belki de mevcut hiçbir konu, durumu şu anda Grönland ile olanlardan daha net hale getirmiyor. Grönland hakkında birkaç kelime söylememi ister misiniz? Ben, bunu konuşmadan çıkaracaktım, ama düşündüm ki... Sanırım çok olumsuz değerlendirilirdim. Hem Grönland halkına hem de Danimarka halkına muazzam saygım var, muazzam saygım var. Ama her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü var ve gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ulus veya ulus grubu Grönland'ı güvence altına alma konumunda değil. Biz büyük bir güçüz, insanların anladığından çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela'da öğrendiler. Bunu İkinci Dünya Savaşı'nda gördük, Danimarka sadece altı saatlik savaştan sonra Almanya'ya düştü ve ne kendisini ne de Grönland'ı savunamadı. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri o zaman Grönland topraklarını tutmak için kendi güçlerimizi göndermeye mecbur kaldı, yaptık, bunu yapmak için bir yükümlülük hissettik, ve tuttuk, büyük maliyet ve masrafla. Oraya girme şansları yoktu ve denediler. Danimarka bunu biliyor. Kelimenin tam anlamıyla Grönland'da Danimarka için üsler kurduk. Danimarka için savaştık. Başka kimse için savaşmıyorduk. Onu kurtarmak için, Danimarka için savaşıyorduk. Büyük, güzel bir buz parçası. Ona toprak demek zor. Büyük bir buz parçası. Ama Grönland'ı kurtardık ve düşmanlarımızın yarımküremizde ayak basmasını başarıyla önledik, bu yüzden bunu kendimiz için de yaptık. Ve sonra savaştan sonra, ki biz kazandık, büyük kazandık. Şu anda biz olmasaydık, hepiniz Almanca ve biraz Japonca konuşuyor olurdunuz belki. Savaştan sonra Grönland'ı Danimarka'ya geri verdik. Bunu yapmak ne kadar aptallıktı! Ama yaptık. Ama geri verdik. Ama şimdi ne kadar nankörlük ediyorlar? Hiçbir şey talep etmedik ve hiçbir şey almadık. Açıkçası durdurulamaz olacağımız bu noktada aşırı güç ve kuvvet kullanmaya karar vermedikçe muhtemelen hiçbir şey alamayacağız. Ama bunu yapmayacağım, tamam mı? Şimdi herkes "Oh, iyi" diyor. Bu muhtemelen yaptığım en büyük açıklama çünkü insanlar güç kullanacağımı düşünüyordu. Ben, ben güç kullanmak zorunda değilim. Güç kullanmak istemiyorum. Güç kullanmayacağım. Amerika Birleşik Devletleri'nin istediği tek şey Grönland adında bir yer, zaten onu vasi olarak elimizde bulundurmuştuk ama 2. Dünya Savaşı'nda Almanları, Japonları, İtalyanları ve diğerlerini yendikten sonra, çok uzun zaman önce değil, saygıyla Danimarka'ya geri verdik. Onlara geri verdik. Yani NATO'dan elde ettiğimiz şey Avrupa'yı Sovyetler Birliği'nden ve şimdi Rusya'dan korumak dışında hiçbir şey. Yani, onlara yıllarca yardım ettik. Hiçbir şey almadık, NATO için ödeme yaptık dışında ve ben gelene kadar yıllarca ödeme yaptık. NATO'nun yüzde yüzü için ödeme yaptık, bence, çünkü faturalarını ödemiyorlardı. Ve tek istediğimiz Grönland'ı almak, tam mülkiyet hakkı ve sahiplik dahil, çünkü onu savunmak için sahipliğe ihtiyacınız var. Bir kiralama üzerinden onu savunamazsınız. Birincisi, yasal olarak, bu şekilde savunulabilir değil, kesinlikle. Ve ikincisi, psikolojik olarak, kim bir lisans anlaşmasını veya kiralamayı savunmak ister ki, okyanusun ortasında büyük bir buz parçası, eğer bir savaş olursa, eylemin çoğu o buz parçası üzerinde gerçekleşecek? Bir düşünün. O füzeler o buz parçasının tam merkezinin üzerinden uçacak. Danimarka'dan ulusal ve uluslararası güvenlik için ve çok enerjik ve tehlikeli potansiyel düşmanlarımızı uzak tutmak için, istediğimiz tek şey üzerine şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük altın kubbeyi inşa etmek için bu toprak. Yani dünyayı korumak için bir buz parçası istiyoruz ve vermiyorlar. Başka hiçbir şey istemedik ve o toprak parçasını tutabilirdik ve tutmadık. Yani bir seçenekleri var. Evet diyebilirsiniz ve çok minnettar olacağız, ya da hayır diyebilirsiniz ve hatırlayacağız." MACRON'U O GÜZEL GÜNEŞ GÖZLÜKLERİYLE İZLEDİM, NE OLMUŞ ÖYLE İlaç fiyatları için en çok tercih edilen ulus politikam altında, reçeteli ilaçların maliyeti hesaplama şeklinize bağlı olarak % 90’a kadar düşüyor. Beş, altı, yedi, sekiz yüz yüzde de diyebilirsiniz. Bunu hesaplamanın iki yolu var. Ama her başkanın istediği bir tercih edilen uluslar politikamız var, hiçbir başkan alamadı. Ben aldım ve diğer uluslar onayladı ve bunu almak için tarifeleri kullanmak zorunda kaldım, çünkü "Asla!" dediler. Başka bir deyişle, Londra'da on dolar olan bir hap, yüz otuz dolar. Londra'da on dolar, New York'ta veya Los Angeles'ta yüz otuz dolar ve "Vay canına, bu kötü" dedim. Arkadaşlarım derdi, "Biliyorsunuz, Londra'ya gidiyoruz, bu şeyleri neredeyse bedava satın alabiliyorsunuz. Dünyanın her yerine gidiyoruz, neredeyse bedava satın alabiliyoruz." Çünkü temelde, Amerika tüm dünyayı sübvanse ediyordu çünkü başkanlar bundan kurtulmalarına izin verdi. Çok zor oldu. Bu yüzden Emmanuel Macron'u aradığımda, dün onu o güzel güneş gözlükleriyle izledim. Ne halt oldu? [gülüyor] Onu biraz sert tavırlarıyla izledim, ama bir hap için on dolardaydı ve dedim ki, "Emmanuel..." Ve... tüm büyük ilaç şirketleri tam mutabakat halinde. Bu arada kolay değildi. Serttirler, akıllıdırlar. Bu dolandırıcılıktan uzun zamandır kurtuluyorlardı, ama vazgeçtiler. Ama dediler ki, "Ülkelerin bunu onaylamasını asla sağlayamazsınız." "Neden?" dedim. "Çünkü sağlayamazsınız. Her zaman dediler ki, 'Daha fazla ödemiyoruz. Geri kalanını Amerika Birleşik Devletleri'nden alın.'" Yani yıllar içinde, aynı kaldılar. Biz sadece yukarı, yukarı, yukarı gittik ve, yani, on üç, on dört, on beş kat daha fazla öderdik belirli ülkelerin ödediğinden. Ben de dedim ki, "Hayır, yüzde yüz onaylayacaklar." "Efendim, onaylamalarını asla sağlayamazsınız." "Garanti ediyorum" dedim. Ama aslında Emmanuel ile başladım, muhtemelen odada da var ve onu seviyorum. Aslında onu seviyorum. İnanması zor, değil mi? Ve dedim ki, "Emmanuel, o hapın fiyatını yirmi dolara, belki otuz dolara çıkarmak zorunda kalacaksın." Düşünün. Yani bu, bu demek oluyor ki reçeteli ilaçlar iki katına çıkıyor. Üç katına çıkabilir, dört katına çıkabilir. Kolay değil. "Hayır, hayır, hayır, Donald, bunu yapmayacağım." "Evet, yapacaksın, yüzde yüz" dedim. "Hayır, hayır, hayır. Benden iki katına çıkarmamı istiyorsun" dedi. "Emmanuel, otuz yıldır reçeteli ilaçlarla Amerika Birleşik Devletleri'nden faydalanıyorsun. Gerçekten yapmalısın ve yapacaksın, hiç şüphem yok. Aslında, yüzde yüz eminim sen-" "Hayır, hayır, hayır, bunu yapmayacağım." Çünkü, evet, ona karşı adil olmak gerekirse, iki katına veya üç katına çıkarmak zorunda, çünkü dünya Amerika Birleşik Devletleri'nden daha büyük bir yer olduğu için, ortada buluşmanız değil, sadece biraz yukarı çıkmanız gerekiyor ve biz çok aşağı iniyoruz. Onlar biraz yukarı çıkıyor, biz çok aşağı iniyoruz. Yani biz yüz otuz dolardayız, onlar on dolarda, bu yüzden yirmi veya otuza çıkmak zorunda kalabilirler, bundan fazla değil. "Emmanuel, iki katına veya üç katına çıkartacaksın" dedim. "Hayır, hayır, hayır." "İşte hikaye, Emmanuel. Cevap, bunu yapacaksın, hızlı yapacaksın. Ve eğer yapmazsan, Amerika Birleşik Devletleri'ne sattığın her şeye yüzde yirmi beş tarife koyuyorum ve şaraplarına ve şampanyalarına yüzde yüz tarife, ve bu istediğimin yaklaşık on katı. Ve yapacaksın. Bunu halka açıklamak istemiyorum, ama beni bunu yapmaya zorlayabilirsin." "Hayır, hayır, Donald, yapacağım. Yapacağım." Ülke başına ortalama üç dakika sürdü, aynı şeyi söyleyerek, "Yapacaksın." Hepsi "Hayır, hayır, hayır, yapmayacağım. Benden reçeteli ilaç maliyetini iki katına çıkarmamı istiyorsun-" dediler. "Doğru, çünkü otuz yıldır bizi kandırıyorsun" dedim. Ve "Bunu yapmayacağız" dediler. "Sorun değil. Pazartesi sabahı, yirmi beş, otuz, elli..." Farklı ülkeler için farklı rakamlar verdim. Bu da ulusal güvenlik hakkında konuşuyoruz. Olamaz-- Adil değil. Tüm dünyayı sübvanse etmeyeceğiz ve bu ülkelerin her biri bunu yapmayı kabul etti. JEROME 'TOO LATE (ÇOK GEÇ)' POWELL Çok uzak olmayan bir gelecekte yeni bir Fed başkanı açıklayacağım. Sanırım çok iyi bir iş çıkaracak. Bakın, bazılarını verdim. Elimizde bir şey var ama çok saygı duyulan bir isim. Hepsi saygın. Onlar, onlar harikalar. Görüştüğüm herkes (adaylar) harika. Hepsinin sanırım harika bir iş yapabileceğini düşünüyorum. Sorun şu ki işi aldıktan sonra değişiyorlar. Yapıyorlar. Bilirsiniz, duymak istediğim her şeyi söylüyorlar ve sonra işi alıyorlar. Altı yıllığına kilitleniyorlar. İşi alıyorlar ve bir anda, "Hadi oranları biraz yükseltelim." Onları arıyorum, "Efendim, bunun hakkında konuşmamayı tercih ederiz." İnsanların işi aldıklarında nasıl değiştikleri inanılmaz. Çok kötü. Bir tür sadakatsizlik, ama doğru olduğunu düşündüklerini yapmalılar. Şu anda korkunç bir başkanımız var, Jerome "Çok Geç" Powell. Her zaman çok geç kalıyor ve faiz oranlarında çok geç kalıyor, seçimden önce hariç. O zaman diğer taraf için gayet iyiydi. Yani biz, harika birini atacağız ve umarız doğru işi yapar." İSVİÇRE'YE TARİFEYİ YÜZDE 30 YAPTIM, BAŞBAKANI ARADI. TARİFEYİ YÜZDE 39'A ÇIKARDIM, ORTALIK KARIŞTI. ROLEX BENİ ZİYARETE GELDİ İ"sviçre ile bir vaka yaşadım. İsviçre'de olmamız tesadüf oldu. Belki size kısa bir hikaye anlatırım. Ama hiçbir şey ödemiyorlardı. Güzel saatler, harika saatler yapıyorlar, Rolex, hepsi. Ürünlerini gönderdiklerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne hiçbir şey ödemiyorlardı ve 41 milyar dolarlık bir açığımız vardı. 41 milyar bu güzel yerle. Üzerinden uçtuk. Güzel değil mi? Ben de dedim ki, "Hadi onlara yüzde 30 tarife koyalım ki bir kısmını geri alalım," hiç değilse. Hala büyük bir açığımız olurdu. 41 milyar $. Bu büyük bir açık ve dedim ki, "Hadi bir tarife koyalım..." Farklı tarifeler, farklı yerler. Hepiniz bunlara tarafsınız, bazı durumlarda kurbanısınız, ama sonunda adil bir şey ve çoğunuz bunu fark ediyor. Ama İsviçre'ye % 30 tarife koyduk ve ortalık karıştı. Arıyorlardı, yani inanmazsınız ve İsviçre'den çok fazla insan tanıyorum, inanılmaz yer, inanılmaz, zeki yer. Ama fark etmedim ki... Onlar sadece bizim sayemizde iyiler ve başka pek çok örnek var. Yani, biz, muhtemelen başka yerler, ama kazandıkları paranın çoğunluğu bizim sayemizde, çünkü onlardan asla bir şey almadık. Yani geliyorlar, saatlerini satıyorlar, tarife yok, hiçbir şey yok. Çekip gidiyorlar, sadece bizden kırk bir milyar dolar kazanıyorlar. Ben de dedim ki, "Hayır, bunu yapamayız, bu yüzden artıracağım." Hala bir açığım olurdu, oldukça önemli, ama yüzde otuza çıkardım ve, sanırım başbakan, başkan olduğunu sanmıyorum, başbakan olduğunu düşünüyorum aradı, bir kadın ve çok tekrar ediciydi. "Hayır, hayır, hayır, bunu yapamazsınız, % 30. Bunu yapamazsınız. Biz küçük, küçük bir ülkeyiz" dedi. Dedim ki, "Evet, ama büyük, büyük bir açığınız var. Küçük olabilirsiniz ama büyük ülkelerden daha büyük bir açığınız var." "Hayır, hayır, hayır, lütfen, bunu yapamazsınız" dedi. Aynı şeyi tekrar tekrar söylemeye devam etti. "Biz küçük bir ülkeyiz." Dedim ki, "Ama açısından büyük bir ülkesiniz..." Ve açıkçası beni yanlış yönden ovdu. Ve dedim ki, "Tamam. Teşekkür ederim, hanımefendi. Takdir ediyorum. Bunu yapmayın. Çok teşekkür ederim, hanımefendi." Ve tarifeyi % 39 yaptım ve sonra gerçekten ortalık karıştı ve herkes beni ziyaret etti. Rolex beni görmeye geldi. Hepsi beni görmeye geldi. Ama fark ettim ve azalttım, çünkü insanlara zarar vermek istemiyorum. Onlara zarar vermek istemiyorum. Ve daha düşük bir seviyeye indirdik. Yükselmeyeceği anlamına gelmiyor, ama daha düşük bir seviyeye indirdik. Ama şimdi tarife ödüyorlar. Ama, ama fark ettim ki birçok böyle yerimiz var, Amerika Birleşik Devletleri sayesinde servet yapan yerler. Amerika Birleşik Devletleri olmadan, hiçbir şey kazanmazlardı. Düşünün, İsviçre bizden 41 milyar dolar kazandı ve dediği gibi, küçük bir yer."

CNBC-e

34,242 Aufrufe • vor 5 Monaten

Mahmud Efendi Cibt; Cübbeli Tağuttur! İbn Abbas (r.a), Nisa Suresi’nin 51. ayetini şöyle tefsir eder: “Cibt, taptıkları putlardır. Tağut ise putların önünde duran, putlar adına konuşan, toplumu yönetenlerdir.” (İbn Ebi Hatim, 5446, 5451) Bugün yaşanan tam olarak budur! İnsanlar Mahmud Efendi’yi ilahlaştırdılar, Cübbeli ve benzerleri ise onun adına konuşarak insanlara emirler yağdırıyorlar. Cübbeli kendi heveslerini “efendi hazretleri böyle istedi” diye süsleyip tebasına yutturuyor; onlar da sorgusuz inanıyor. Çünkü efendiyle birebir görüşemiyorlar; arada bir “tağut” duruyor: Cübbeli! Ama kimse sormuyor: “Madem efendi hazretleri sağ, neden bizimle iletişim kurmuyor? Neden sadece birkaçı ile görüşüyor? Neden ihtilaflarımızı çözmüyor, neden dertlerimize derman olmuyor?” Cübbeli üç dakikalık videoda öyle sapkınlıklar söylüyor ki, bunu da ancak o yapar! • “Efendi Hazretleri Ölmedi” İddiası “Efendi hazretleri ölmemiş, bedenen ve ruhen tasarrufu devam ediyor.” diyor. İslam’da böyle sapkın bir inanç yoktur. Tüm insanlar ölümlüdür ve vakitleri dolunca vefat edeceklerdir. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) insanların en hayırlısı olmasına rağmen vefat etmişse, diğer insanlar da elbette ki vefat edeceklerdir. Rabbimiz şöyle buyurur: “Senden önce de hiçbir beşere sonsuz hayat vermedik! Sen dahi ölecekken onlar ebedî mi kalacaklar.”(Enbiyâ, 34) Şimdi varın siz düşünün! Resûlullah (s.a.v) bile vefat etmişken, Cübbeli’nin şeyhine ölümsüzlük nasıl veriliyor? Bu inanç ne Kur’an’a ne sünnete dayanır — apaçık sapkınlıktır! • “Efendi Hazretleriyle Görüşülüyor” İddiası “Bazı ihvanına gözüktüğü için, alenen de onlara bilgiler veriyor. Bazı ihvanlar efendi hazretlerini direk görüyor, şuanda görüşme yapıyor.” diyor. Bu inanç sahih İslam anlayışıyla taban tabana zıt. Kur’an ve sünnet bu inancı batıl ve sapkınlık diye niteler: “Onlara dua etseniz, duanızı işitmezler. İşitseler bile, size cevap veremezler. Kıyamet Günü şirkinizi reddederler. (Her şeyden haberdar olan) Habîr gibi kimse sana haber veremez.” (Fatır, 14) “Allah’ı bırakıp, kıyamete kadar (dualarına) icabet edemeyecek olanlara dua edenden daha sapık kim olabilir? O (dua ettikleri), onların dualarından habersizlerdir.” (Ahkaf, 5) Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman der ki: “Rabbim! Beni geri çevir.” “Umulur ki geride bıraktığım hayatımda salih amel yaparım.” Asla! Bu, onun söylediği (boş) bir sözdür. Ve onların önünde, diriltilecekleri güne kadar (kalacakları) berzah vardır.” (Mü’minun 99-100) Allah (c.c), ölülerin kıyamet gününe kadar cevap veremeyeceklerini, şayet işitseler bile karşılık veremeyeceklerini, isteseler de bir daha dünyaya döndürülemeyeceklerini haber veriyor. Hal bu iken, nasıl oluyor da efendi hazretleri bazılarıyla görüşebiliyor? Yoksa bu ayetler onu kapsamıyor mu? Bu insanlara sormak lazım; Madem diri ve görüşebiliyorsa, haydi çağırın gelsin, herkesin gözü önünde insanlarla görüşme yapıp konuşsun! Diriyse ve ihvanlarıyla görüşüyorsa, neden ispat için bu kadar çabalıyorsun? Çıksın bir iki demeç versin, sen de kurtul, insanlar da kurtulsunlar. Bir de neden birkaçı ile görüşüyor? Mesela İsmailağa’daki diğer hocalarınız ile niye görüşmüyor? Yoksa onları Müslüman görmüyor musunuz? Onlara da görünüp konuşsa, senin hak olduğunu söylese de onları hak yoluna döndürse güzel olmaz mı? Bir de utanmadan diyor ki “görüşenleri biliyoruz, deşifre etmeye gerek yok.” Cübbeli, öyle bir şey olsaydı sen hiç gizler miydin? Ortada yokken bu kadar yırtınıyorsun, olsaydı nasıl olurdu halin! • “Efendi Bizi Yönetiyor” Sözü “Efendi hazretleri talimatlarını beyan ediyor bize, bizi yürütüyor. Biz efendi hazretleri ne talimat verse onu yapıyoruz şuan. Hiç efendi hazretlerinden ayrı bir şey yapmıyoruz.” diyor. Cübbeli, sizi diriler bile yönetemiyor, ölü nasıl yönetecek? ++

İsmail Oruç

18,067 Aufrufe • vor 8 Monaten

Narin'nin cansız bedeninin günlerce neden bulunmadığını ve delillerin nasıl karartılarak yok edildiğini bu görüntülere bakarak çok rahat anlayabilirsiniz... Salim Güran'ın avukatı Onur Akdağ'ın sosyal medya hesabında yaptığı bu açıklamalar tam bir skandal niteliğinde. Merak ediyorum T.C. Diyarbakır Valiliği'i ve Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı avukatın bu açıklamalarından sonra bir soruşturma açacak mı? Bu toplantıya katılanları gözaltına alacak mı? Kolluğun yapması gereken sorguyu Güran ailesi üyeleri yapmış ve bir de sorguladıkları adamı konuşmasın diye dövüyorlar... Bu gücü nerden alıyor bu adamlar? Salim Güran'ın Avukatı Onur Akdağ bir avukat olarak bu skandal açıklamayı yaparken bile gerçekleri ters düz etmek ve olayı çıkmaz bir hale sokmak için inanılmaz bir algı yapmaya çalışmış ancak bu kez duvara çarpmış... -Onur bey şöyle diyor: görüntüler Erhan Güran'ın evindeki güvenlik kamerasından alınmış. Bu görüntüler zaten dosyada var yeni ortaya çıkmış gibi lanse ediliyor demiş.. -Onur bey gerçekleri yazmak size zor geliyor değil mi? Madem sen yazmadın gerçeği ben sana yazayım herkes öğrensin: Evet bu görüntüler Erhan Güran'ın eve taktırdığı kameradan alınmış. Ama Jandarma 8 Eylül'de evde arama yaparken bu görüntüler Hard Disk'te yoktu silinmişti. Hard Disk içinde görüntüler silindiği için Jandarma bu hard Disk'i TÜBİTAK'a yolladı ve görüntüler orada geri getirildi. Bunu neden söyleme gereği duymadınız. Bu görüntülerde madem bir şey yoktu Erhan Güran bu görüntüleri neden sildi? -Onur Bey birde şunu yazmış; Gizli toplantı diye bazı manipülatif haberler yapılmışsa da bu görüşme jandarma komutanının bilgisi ve bizzat talimatı dahilinde gerçekleşmiştir. -Jandarma size kendi aranızda gizli toplantı yapın delilleri nasıl karartacağınızı mı tartışın dedi_ Jandarma olayı bilen duyan biri varsa çağırıp sorgulayın tehdit edin mi dedi? -Sonra şunu da yazmış Avukat Onur Akdağ; Bir istihbaratçının Nevzat Bahtiyar'ın dayısının oğlu olan çoban Ahmet Akgün'ün çelişkili beyanlarından ve hareketlerinden şüphelenmesi üzerine. Jandarma, Güran ailesini bu şahısla konuşmalarını istemiş. Zaten ayrıca söz konusu şahsın jandarmada ifadesi alınmıştır.. -Onur bey üstteki cümleniz inanılmaz bir skandal. Jandarma istihbarat elamanı size yardım mı ediyor delilleri karartmak için size bilgi mi veriyor. Ahmet Akgün nasıl bir çelişkili ifade vermiş ne demiş bir açıklayın bakalım. Jandarma istihbarattan size bilgi geliyor kişi size bildiriliyor sorgusunu siz yapıyorsunuz yani öyle mi? - Bu görüntüler gerçekten skandal ötesi.. Jandarma komutanı talimat verdi, Jandarma istihbarattan bir askerin verdiği bilgi ile sorgulama yapıldı diyor Onur Akdağ... - Kolluğun, var olduğu yerde, soruşturmayı yürüten 4 Cumhuriyet savcısının var olduğu yerde, türkiye7nin konuştuğu bir gerçek ortada iken Jandarma Ahmet Akgün'ün sorgu işini Güran ailesine mi veriyor... -Şimdi merakla süreci izleyeceğiz. Salim Güran7ın Avukatı Onur Akdağ'ın bu açıklamasından sonra Diyarbakır valiliği nasıl bir tutum alacak, Jandarma komutanlığı bu konuya bir açıklık getirip gerçekleri açıklayacak mı? Cumhuriyet Başsavcılığı bu konunun soruşturulması ve oradaki kişilerin gözaltına alınıp sorgulanması için talimat verecek mi bekleyip göreceğiz...

Ferit Demir

448,875 Aufrufe • vor 1 Jahr

ALLAHU TEALA'NIN MÜSLÜMAN OLMADIĞINI İDDİA EDEN GAYRİ MÜSLİM ALTAY CEM MERİÇ'E NOT: Videoyu izleyin ki apartman çocuğu Altay Cem Meriç iki kitap sattı diye nasıl faizci oluyor onu görün; Forex işiyle de uğraşıyormuş:) Allah'ın kanunları, yasakları ve emirlerine göre faiz harammış ama artık bugüne uygulanamıyormuş:) Uygulanamayan fetva da nas da olmazmış. Küçük Meriç ticaretle tanışınca Allah'tan dünyayı ve İslâm'ı daha iyi bildiğini iddia etmeye başlar ve hikâye böyle devam eder. Neymiş şarap dışında içecek bir şey olmazsa şarap içmek helalmiş yani diyor ki İsrail'i boykot filan diye yolumuza bakalım ama finans kapitali yöneten Siyonistlerin faizini de yiyelim:) Sen çok cahil bir çocuksun ne diyordun bana altta ; "20.asrın hatırat ve siyaset tarihinde iyisin. Cidden yakın siyaset tarihinde iyi bilgin var. Ancak bilmediğin konularda rastgele sallıyorsun" Madem öyle Cem Sultan; bilgili olduğumu söylediğin konular üzerinden 20. asırdan vereceğim bilgilerle senin dinden çıktığını ispatlayayım yani Yalancı Peygamberliğin İspatı olsun benim bu küçük eser tweetim Senle yaptığımız videoları izleyenler hatırlar özel de de çok söyledim sana kendim de hep bahsederim İtibari para İslam'da haramdır. İtibari para olmayan örneğin mal para kullanılan bir ekonomide sadece arz krizi çıkarsa enflasyon olur Yani senin de videoda kabul ettiğin üzere faiz kesinlikle Allah'a göre haramdır. Lakin: Bilmediğin konularda rastgele salladığın için ve her konuda da yüzeysel bilgini sırtını güçlülere dayayarak retorikle kapattığın için bugün senin tüm meşruiyetini bitiriyorum Bak bak 20. yüzyıldan bilgiler bunlar ha; 1912'den önce dünyada itibari para yoktu modern anlamda merkez bankası yoktu. 1946'dan sonra ancak merkez bankası sistemi Bretton Wooda ile dünyaya hakim oldu. Dolayısıyla İslamiyette faiz haram olduğu için yoktur ve aynı şekilde fiktif olduğundan itibari para da haramdır. Yani faizi meşrulaştırmak için kullanılan talep enflasyonu 1912'den sonra faizi meşrulaştırmak için Wilson ve çevresince FED sistemini kurmak için bir aparat olarak kullanılmıştır Stagflasyon da OPEC krizi ile çıkacak Nixon shock ile bitecektir. Yani İslamiyette itibari para olmadığı için de Milton Friedman'ın dediği gibi karşılıksız para basılarak enflasyona sebebiyet vermemiştir Afet, savaş gibi hele ki peygamber efendimiz hazreti Muhammed (sav) zamanındaki gibi ateşli silahların ve topyekûn savaşların olmadığı dönemlerde arz kısıtı çok kısa süreli enflasyona sebebiyet verir ki bunlar da istisnai anomalilerdir Yani Allah katında faiz olmadığı gibi itibari yani sağlam olmayan para (bak bunlar teknik tabir ha terim yani:)) yani karşılıksız basılabilen para da olmaz ve yok hükmündedir haramdır Bak bizim dinimizde hazreti Ömer deriden banknot yapmayalım diye istişare yapmıştır hani senin Ebu Hureyre için iftira attığın ve beni (kendinin de bugün kabul ettiğin üzere) sırf bu konu yüzünden sana düşman ettiğin Emirûl Mümin böyle bir halifedir işte Hazreti Ömer için milyon tane Altay Cem Meriç'in madara etmek namus borcudur benim gibi gerçek Sünniler için Dahası İslamiyet böyle mukaddes ve her şeye hakim; eskimeyen, zamana göre uyarlanması gerekmeyen bir dindir. Peygamber efendimiz hazreti Muhammed (sav) başta olmak üzere pek çok İslam büyüğü Tağşişe değinmiş ve bunun devalüasyon yani fiktif yani sahte ve sahtekarlık olduğunu enflasyona sebebiyet verdiğini söylemiştir. Ezcümle İslamiyette hem faiz hem arz dışı enflasyon hem de itibari para haramdır. Merkez Bankaları 1912'den beri dünyanın en büyük sinagoglarıdır. İki kitap satıp forexte iyi paralar kazanınca (bak videoya) cebin para görünce Allah mı olmaya karar verdin münafık? Haram de ama ye kimse bir şey demez zira günahtır. Ha ama modernist ve reformist hatta pozitivist bir yaklaşımla (ki bu ifadeyi öğlen sen kullandın) İslamiyet'i reforme etmeye çalışan bir Protestan Martin Luther sanarsan kendini Uğur ağabeyin seni madara eder. Siyonizme hizmet etme Merkez Bankası kapanırsa faizsiz iktisat mümkündür!

nonpaper

95,587 Aufrufe • vor 6 Monaten

wtcN, Tolunay Ören'in söylediklerine cevap verdi. Canlı yayına Jahrein katıldı. Sonrasında HolyPhoenix ve wtcN arasında gerginlik oluştu ve canlı yayına HolyPhoenix de katıldı. (00:00) 🗣️ wtcN: "Tolunay'cığım sinirlendin o yüzden böyle laflar söylüyorsun büyük ihtimal. Ben seni hedef almadım. Hesapcomtr'nin bu yaptığı şeyden bahsettim. Sitenin kendi olayı zaten bot satmak. Bunun yanlış olduğundan bahsettim ve bunun reklamını yapan yayıncılardan yapmaması gerektiğini bahsettim. Gidip senin chatine "Ferit sana salladı" yazarlarsa sen de buna inanırsan o senin şabanlığın. Senin bunlar üzerine gidip de "diğer olayların üzerini örtüyor" diye salak salak ağız yapman, bu da senin şabanlığın. Hangi olayın üstünü örtmekten bahsediyorsun? Jahrein olayında ilk tepkiyi veren benim, üzerine yayınına gidip konuşan benim. Kamil olma." 🚨 (1:40) Ferit Karakaya sinirleniyor. (3:55) Jahrein yayına giriş yapıyor. (6:16)🗣️ Jahrein: Yayında dedim "senin sponsorun bot satıyor haberin olsun" dedim. Lordum lordum olayı dedi güldü geçti. Yakıştırıyorsa devam etsin abi ne yapayım." 💥 (6:42) 🗣️ Jahrein: Burada business model bu. Gidip "bunları kaldırın yoksa sponsorluğu iptal edeceğiz tek taraflı deseler bile öyle bir şey olmaz sitenin komple olayı o." (8:23) wtcN, HolyPhoenix'in kendisine söylediklerini izliyor. 🚨 (13:30) HolyPhoenix, canlı yayına katılarak Ferit Karakaya ile yüzleşiyor.

OnlyDrama

549,991 Aufrufe • vor 1 Jahr