Загрузка видео...

Не удалось загрузить видео

На главную

“Devlet aklı” dediğimiz şey, romantize edilmiş bir kavram değil; asırların biriktirdiği tecrübenin adıdır. 2000 yıllık devlet geleneği, 1000 yıllık Anadolu tecrübesi… Devletin tecrübesiyle milletin ferasetinin ortak aklı, zaman içinde oluşan bir birikimdir. Devlet aklı; bir düğmeye basınca devreye giren gizemli bir mekanizma değil, her şartı kendi içinde değerlendiren tecrübe,...

176,006 просмотров • 17 часов назад •via X (Twitter)

Комментарии: 0

Нет доступных комментариев

Здесь появятся комментарии из оригинального поста

Похожие видео

İstanbul'un Fethi'nin 573. yılı kutlu olsun! Büyük komutan Fatih Sultan Mehmet Han'ı saygı ve rahmetle anıyorum. Yüzyıllar önce Fatih Sultan Mehmet’e atfedilen bir söz bugün hâlâ zihinlerde yankılanıyor: “Akılı öldürürsen, ahlak da ölür. Akıl ve ahlak öldüğünde millet bölünür. Kadı’yı satın aldığın gün adalet ölür. Adaleti öldürdüğün gün devlet de ölür.” Bu söz yalnızca geçmişe ait bir nasihat değildir; devletin ve toplumun ayakta kalabilmesi için kurulmuş bir medeniyet ölçüsüdür. Bir ülkede insanlar düşünmekten korkuyorsa, farklı fikirler düşmanlık gibi görülüyorsa, liyâkatin yerini sadakat alıyorsa; orada önce akıl zayıflar. Akıl zayıfladığında vicdan susar. Vicdan sustuğunda ise insanlar birbirine güvenmemeye başlar. Bir devletin gerçek gücü; sert söyleminde değil, vatandaşının adalete olan inancındadır. İnsanlar mahkemeye çıktığında hakkının korunacağına inanıyorsa devlet güçlüdür. Ama "Haklı olsam bile sonuç değişmez" demeye başlamışsa, asıl tehlike işte o zaman başlar. Adalet bir ayrıcalık değildir. Adalet; iktidarda olana da, muhalif olana da, zengine de, fakire de lâzım olan ortak bir güvencedir. Adalet çökerse umut, birlik, gelecek her şey çöker. Bizlere düşen görev; öfkeyi değil vicdanı, korkuyu değil hakkaniyeti, kutuplaşmayı değil ortak aklı büyütmektir. Başını eğme, dimdik yürüyerek yaşa! #FatihSultanMehmet

Sırrı Er

10,677 просмотров • 2 месяцев назад

CHP kongresinde bazı konuşmacıların Anadolu’yu “kadın tanrıçaların yurdu” olarak tanımlaması, aslında uzun süredir süregelen bir zihinsel kopukluğun yeni bir tezahürü. Bugün reddi mirasa karşı duruşumuzun ne anlama geldiğini anlatırken tam da bu örnek üzerinden konuşabiliriz. Bu toprakların tarihi, Selçuklu’dan Osmanlı’ya ve oradan Cumhuriyet’e uzanan büyük bir devamlılık çizgisidir. Cumhuriyet bu köklü geleneğin bir reddi değil, bilakis onu taşıyan, yeniden yorumlayan ve geleceğe aktaran tarihsel bir eşiktir. Tarihi bütünlüğü içinde kavradığımızda görürüz ki Cumhuriyet’in kurduğu siyasal akıl, bu milletin bin yıllık devlet tecrübesinin modern zamandaki en güçlü formudur. Bizim siyaset anlayışımız, işte bu kurucu hafızaya yaslanır. Mesele yalnızca geçmişe duyulan hürmet değil; geçmişi bir tarih bilinciyle çözümleyip bugünün dünyasında anlamlandırabilme meselesidir. Bu nedenle tarihle kavga etmeyiz. Çünkü biliriz ki kim kendi tarihinin ağırlığını taşıyamazsa, yarını da inşa edemez. Bugün CHP’nin yaklaşımı ise tam tersine bir zihinsel savrulmayı işaret ediyor. Köklerini bu toprakların İslami, Türki ve Anadolu merkezli tarihsel sürekliliğinde değil; Yunan mitolojisinde, bu coğrafyanın kültürel çizgisine yabancı kadim uygarlıklarda arayan bir perspektif var karşımızda. Selçuklu–Osmanlı hafızasını ya bütünüyle yok sayan ya da bir geri kalmışlık anlatısına indirgeyen bu yaklaşım, toplumsal kimliği tarihsizleştirme arzusunun doğal bir uzantısıdır. Bu milletin yürüyüşünü ayakta tutan şey, işte bu tarihsel devamlılıktır. Tarihine yaslanan, mirasını taşıyabilen toplumlar geleceğin dünyasında söz sahibi olur. Bu nedenle, reddi mirasa karşı duruşumuz bir siyasi tercih değil; bu toprakların hakikatine sadakat meselesidir. Çünkü bu milletin kimliği ne mitolojik arayışlara ne de kültürel kopuşlara sığar. Bizim hikayemiz, bin yıllık devlet aklının, kültürün ve medeniyet yürüyüşünün devamıdır.

Mahir Ünal 🇹🇷

48,819 просмотров • 8 месяцев назад

"2024'ün başından itibaren CHP içinde bazı insanlar yavaş yavaş 'Türkiye'de ne oluyor?' sorusunu sormaya başladı” Yıldıray Oğur: 💬Bu sizin uzun süredir ısrarlı bir şekilde yazdığınız, yeni ittihatçılık tezi. Benim de bazı eleştirilerim var, yazmıştım. Ama burada öncelikle herhâlde şunu bir netleştirmemiz gerekiyor: Bu bir manifesto değil. Yani siz bu yeni devletin manifestosunu yazmıyorsunuz. Onlara katılmıyorsunuz, onları meşrulaştırmak için ya da işte onları anlamak için onlara bir ideolojik zemin kurmuyorsunuz. Siz anlamaya çalışıyorsunuz sadece, ne olduğunu tespit etmeniz için. Çünkü hep şöyle de söyleniyor; 'Bunlar bunu meşrulaştırmaya çalışıyorlar' deniyor. Halbuki bu bir anlama çabası, meşrulaştırma değil. Etyen Mahçupyan: 💬Evet, Kuşoğlu'nun da meşrulaştırmaya çalıştığını hiç sanmıyorum. Ben onu okudum, hiç öyle bir şey yok orada. Bu bir olgu, vaka. Türkiye'de bir olay oluyor ve bu olaydan memnun değiliz, değiştirmek istiyoruz. Olayı anlamazsak nasıl değiştireceğiz? Olayı anladıktan sonra ancak ona alternatif bir şey üretme şansımız var. Öte yandan şunu da ben anlamakta zorlanıyorum; insanlar bu yeni ittihatçılık tezinden hoşlanmıyorlar ve duymak istemiyorlar belki falan ama şu çok açık değil mi? Bu iktidar Kemalist değil bir kere. Ve de bu iktidar öyle şeyler yapıyor ki belirli bir ideolojiye sahip olduğu da ortada. Yani getirdiği rejimle, bu dış politikadaki tavrıyla, tarihin yeniden analiziyle, Mustafa Kemal'e yeniden bir bakışla, işte Müslümanların devlete yanaştırılmasıyla, Kürt meselesinin çözümü gibi adımlar atılmasıyla yani ortada başka bir ideoloji var ve bu Kemalizm değil. Ya öyleyse 'Ne acaba?' diye sorulmaz mı? Yani böyle bir tartışmanın kendisi meşrulaştırmayla ilgisi olmayan bir şey." 2024'ün başından itibaren CHP içinde bazı insanların yavaş yavaş 'Türkiye'de ne oluyor?' sorusunu sormaya başladığını kendi temaslarımla da biliyorum. Buradan çıkarak ne cevap verdiler? Onu tam bilmiyorum ama şu anda Kuşoğlu'nun röportajıyla anladık ki yavaş yavaş Türkiye'deki yeni rejimin sadece Tayyip Erdoğan'dan ibaret olmadığını anlamış durumdalar. Tayyip Erdoğan da bir fani olduğuna göre ve önümüzde bir 'Türkiye Yüzyılı' olduğuna göre, demek ki herhangi bir faninin ötesinde düşünen ya da düşünmeye çalışan, bu yönde önermeler yapan birtakım insanlar var. Bu insanların bir aklı var. Aslında devlet aklı denen şey o; yoksa böyle gizemli, falan arka planda olan bir şey değil. Şu anda iktidara bürokrasi içinde kimler sahipse, kimler cumhurbaşkanlığı sistemini yazıp ortaya koyduysa, bunları düşünen insanların CHP'yi de etkilemek istememelerini düşünmek biraz abes olur. Etyen Mahcupyan Yıldıray Oğur

serbestiyet

26,887 просмотров • 2 месяцев назад

Türkiyeleşme, Öcalan’ın Kemalist Kompleksinin Siyasal Adıdır Bu metni 2023’te, artık X’te (eski Twitter) erişilemeyen bir videoyu izledikten sonra kaleme almıştım. Dün o videoyu yeniden buldum; bu nedenle bu kısa yazıyı bir kez daha gözden geçirip yeniden paylaşmak istedim. Görüntülerde, Murat Karayılan ile Duran Kalkan’ın huzurunda yapılan, adeta bir “Judenrat” sahnesini andıran bu buluşmada bir komutan Kürtlükle alay ediyordu. Mardinli olduğunu söylüyor, anne ve babasının adlarını—biri Kurdê, diğeri Kurdo idi—tek tek sayıyor ve kahkahalar arasında şunu ekliyordu: “Bir de katırımız vardı; o da ‘Kürt’tü… ‘Kürtçe çifte bile atardı.’” Bu sahne, basit bir kabalık ya da münferit bir “şaka” değildir. Burada işleyen şey, Kürtlüğün insanî, tarihsel ve siyasal bir aidiyet olmaktan çıkarılıp zoolojik bir alaya, aşağı bir varoluş biçimine indirgenmesidir. Kürt kimliği, bir ulusal özneleşmenin zemini olarak değil, aşılması gereken bir “hamlık” ve utanılacak bir tortu olarak kurulmaktadır. Tam da bu noktada “kro” figürü belirir. Bir insanın kendi Kürtlüğünü—seçmediği bir dili, bir etnisiteyi, ulusal aidiyetini ve kültürel varoluşunu—başkalarına saldırmadan, kimseyi asimile etmeden, hiçbir şiddet pratiğine başvurmadan yalnızca sahiplenmesinin bu denli aşağılanması ve hor görülmesi bir rastlantı değildir. Türkiye, on binlerce Kürdü rızaları dışında söylemsel ve retorik düzeyde Türklüğün bir tahakküm ve fetih nesnesine dönüştürmüş; devlet aygıtı Kürt bedenlerini ve kimliklerini Türkçülüğün zorunlu imgesel alanı içinde yeniden biçimlendirmiştir. Bu zorunlu dönüşümün en görünür tezahürlerinden biri, Kürtlere dayatılan ve Türk ırksal üstünlüğünü simgesel biçimde ilan eden soyadlarıdır: Öztürk, Boztürk, Göktürk, Baytürk, Koçtürk, Alptürk, Karatürk, Aktürk, Ertürk, Söntürk, Kantürk, Gençtürk, Yiğittürk… Türkçülüğün bu adlandırma ve Kürt silme rejimi, yalnızca bürokratik bir kayıt meselesi değildir; daha en başından coğrafyasıyla, mekânsal düzeniyle ve siyasal alanın kurucu mantığıyla birlikte Kürt varlığını bedensel ve simgesel olarak aşağı bir konuma yerleştiren kolonyal bir şiddet biçimidir. Devletin bütün kurumları, yasaları, egemenlik dili ve anayasal düzeni, bu ülkede mutlak ve münhasır aidiyetin yalnızca Türk kimliğine ait olduğunu tekrar tekrar ilan eder. Türkçeden başka bir ana dile sahip olanın, bu siyasal düzen içinde tam anlamıyla eşit bir yurttaş ve meşru bir insan öznesi olamayacağı fikri, Kürt varlığının inkârını dahi anayasal güvenceye bağlayan bir dışlama rejimi olarak işler. Bunu aklı başında olan herkes bilir. Sanki bunlar yetmezmiş gibi, bugün Türk devleti Öcalan aracılığıyla her Kürde “Türkiyeleşme”yi telkin eden, Kürt sosyal ve kültürel varoluşunun daha önce bütünüyle tasfiye edilememiş alanlarını dahi disipline etmeye ve hizaya sokmaya çalışan yeni bir kolonizasyon dilini devreye sokmaktadır. Herkesin tanıklık ettiği şey budur: Kürtlerin yalnızca bastırılması değil, aynı zamanda kendi kendilerini inkâra zorlanmalarıdır. Fakat en sarsıcı olan şudur: Elli yıl boyunca Kürt adını siyasal alana taşıyan, yok edilmek istenen, adı anıldığında bile nefes alınamaz hale getirilmeye çalışılan bir hareketin içinden, bugün bizzat Kürtlükle alay eden ve Kürtlüğü tasfiyeyi neredeyse tarihsel bir görev gibi gören bir dil yükselmektedir. Kürt kimliğini aşağılayan, Kürdün katırını bile “Kürtçe çifte atan” bir karikatüre dönüştüren bu söylem, faşist Türkçü tahayyülün yalnızca dışarıdan dayatılması değil, içeriden yeniden üretilmesidir. Bu, Kürt’e karşı kurulan kolonyal prototipin Kürt siyasetinin içinde dahi içselleştirilmiş hale gelmesinin en çıplak göstergesidir. Öcalanperestlerin “Türkiyeleşme” siyaseti, fiilen tam bir Kırolaştırma ve kültürel kırımı derinleştiren disipliner bir kampanyadır. Buradaki Kıro, basitçe “Kürt” değil; Kürtlüğün inkârıyla “medenileştirilmesi gereken eksik-Türk” prototipinin aynı anda üretildiği kolonyal bir ara figürdür—yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan ise bu sürecin başlıca aracısı, hatta başlıca figürüdür: Kemalist devlet aklının Kürt siyasal varoluşunu yeniden biçimlendirmek üzere devreye soktuğu “baş Kıro”laştırma mekanizmasının tam merkezinde yer alır. Öcalan, Kürt’e ilişkin Kemalist tahayyülü derinlemesine içselleştirmiş bir figür olarak, hayatı boyunca Kürtleri “Kürtlükten kurtarmayı” adeta bir misyon gibi görmüş; Kürtlüğü ulusal ve siyasal bir ufuk olmaktan çıkarıp aşılması gereken bir “hamlık” olarak yeniden kodlamaya yönelmiştir. Bu iddiayı belgelendiren en çıplak ifadelerden biri, Öcalan’ın Kürt varlığını neredeyse insanlık-dışı bir ara kategoriye indirgediği şu sözleridir: “Kişilik üzerine birçok çözümlemeler yaptım. Hâlâ Kürt’ü tam yakaladığımı, çözdüğümü söyleyemem. Çünkü kendisi olmaktan epeyce uzaklaştırılmıştı. Şeklen Kürtvari gözükse de, özde başkalaşmıştı. İhanetinin boyutlarının farkında bile değildi. Ona ne insan yasaları ne de hayvan yasaları işliyordu. Adeta üçüncü bir varlık türünü oynuyordu.” (Öcalan, 2004, Bir Halkı Savunmak, s. 222). Burada Kürt, bir ulusal özne değil; ne insan ne hayvan yasalarına tâbi olmayan, “üçüncü tür” olarak kodlanan bir ham maddeye, yani Kırolaştırmanın nesnesine indirgenmektedir. Bu dil, yalnızca bir betimleme değil, Kürtlüğün siyasal statüsünü düşüren kolonyal bir epistemolojidir: Kürt varlığı, hak ve egemenlik talep eden bir ulus olmaktan çıkarılıp terbiye edilecek, dönüştürülecek bir aşağı kategoriye yerleştirilir. İşte “Kıro” figürü tam da bu ontolojik düşürmenin adıdır. Çünkü Kıro, “Türkleştirilmesi gereken Kürt”tür: hem Öcalancı söylemin hem de Kemalist tahayyülün Kürt üzerine bindirdiği prototip. Kürdü zamandışı ve parokyal bir dağ varlığına indirgeyen; dili çözülemez, kimliği belirsiz, siyasal varoluşu “ilkel” sayılan aşağı bir özne-konumu. Kıro, yalnızca bir hakaret değil, modern Türk ulus-devlet aklının Kürt’ü tanımlama biçimidir: Kürdü ulus olma kapasitesinden yoksun, kültür ve tarih taşıyamayan, medeniyetle bağdaşmayan bir “artık” olarak kodlayan kolonyal bir kategoridir. İşte Öcalan’ın Kürtlüğe yaklaşımı da tam olarak bu kolonyal prototipin içselleştirilmesi üzerinden şekillenir. Öcalan’ın Kürtleri “Kürtlükten kurtarma” girişimi, basit bir siyasal taktik değil, derin bir Kemalist kompleksin ve kolonyal/ırkçı bir mimicry rejiminin ifadesidir. Bu kompleks, Öcalan’ın kendisini Türk ulus-devlet aklının ölçütleri içinde “insan” sayılabilir bir varoluşa yaklaştırma çabasında; Kürtlüğü ise aşılması gereken bir hamlık olarak kodlamasında görünür. Burada “Kıro” figürü belirleyicidir: Kıro, eşzamanlı olarak hem Kürt varlığının inkârını hem de “tamamlanmamış,” “medenileşmemiş” bir Türk prototipini temsil eder—bir tür yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan, Türklüğü insan olmanın normu olarak kabul eder; fakat aynı zamanda bu norm karşısında kendisini ontolojik bir eksiklik içinde konumlandırır. Bu eksiklik, Lukács’ın yabancılaşma ve bütünlük kaybı bağlamında düşündüğü türden bir “eksik-totalite” hissiyle, sürekli telafi edilmesi gereken bir varlık açığına dönüşür. Mimicry, tam da bu açığın yönetimidir: taklit, asla “asıl” olamaz; fakat kolonyal düzen içinde zorunlu bir sınav gibi dayatılır. Öcalan’ın Türkiyeleşme projesi, bu nedenle, Kürt özgürleşmesinin değil, Kürt öznesinin Kırolaştırılarak devletin ontolojik ölçüsüne yaklaştırılmasının—hiçbir zaman tamamlanamayacak bir Kemalist taklidin—siyasal adıdır. Bu Kırolaştırma mantığının en açık göstergelerinden biri, Öcalan’ın Kürtleri bir ulus olarak değil, tekrar tekrar bir “olgu” olarak adlandırmasıdır. Nitekim Öcalan, Demokratik Konfederalizm’de Kürtlerden defalarca “olgu” diye söz eder (2015: 39). Bu kelime seçimi tesadüf değildir: Kürt varlığını tarihselliği, egemenlik iddiası ve siyasal özne statüsü olan bir ulus olmaktan çıkarır; üzerinde işlem yapılacak ham bir nesneye indirger. “Olgu,” burada hak talep eden bir kolektif özne değil, disipline edilecek, dönüştürülecek, Türkiyeleşme içinde eritilecek bir Kıro maddesidir. Bu nedenle “demokrasi,” “Türkleştirme” ve “Türkiyeleşme” aynı mantığın farklı adlarıdır: Kürt bir olgudur; Türk milletiyle bütünleştirilmesi, terbiye edilmesi ve “medenileştirilmesi” gerekir. Mehmet Uçum’un Öcalan’la aynı çizgide söylediği gibi, “Türk milleti birdir; Türk ve Kürtten oluşan tek bir millet vardır ve onun da tek dili Türkçedir.” Burada kast edilen tam da budur: Kürt, ancak Türklük içinde eritildiği ölçüde meşru bir varoluşa kavuşabilir. Öcalan’ın “kültürel talepleri” dahi gayrimeşru sayması, Bülent Arınç’ın 2014’te dile getirdiği “Kürtçe medeniyet dili değildir” sözleriyle aynı epistemik şiddetin farklı versiyonlarıdır. Bu söylemlerin ortak zemini açıktır: Kürt varlığını inkâr etmek, Kürtlüğü bir siyasal özne değil, terbiye edilecek bir hamlık olarak görmek ve “Kıro”yu medenileştirme kisvesi altında Kürtlüğün tasfiyesiyle uğraşmak. Aradaki tek fark şudur: Devlet aklı bunu açık ırkçı Türkçülükle yapar; Öcalan ve ona tapanlar ise kendi içselleştirilmiş Kıroluklarını genelleştirerek bütün Kürt milletini de kendileri gibi kokusu ve zamandışı bir varlık olarak tahayyül ederler. Kolonize edilmiş bir mimicry (taklitçilik)—adeta bir “ev zencisi” pozisyonu—üzerinden, Türk efendisinin haklılığını ispatlamak için Kürtler aleyhine simgesel, dilsel ve epistemik şiddete başvururlar. Kürt ulusal ısrarını “ilkel milliyetçilik,” Kürt varoluşunu “geri hamlık,” Kürt siyasal ajansını ise “kardeşlik düşmanlığı” diye damgalarlar. Türk devleti bir asırdır yapamadığını, bugün Öcalanperestler yapmaya çalışmaktadır: Kürdü “Türkiyeleştirmek,” yani fiilen Kırolaştırmak—Kürt ulusunu, kendi kendisiyle alay eden, kendi varlığını inkâra yönelen, kolonyal prototipi içeriden yeniden üreten bir aşağı özne-konumuna mahkûm etmek. Hayatını kaybeden Rêzan Javid’in annesinin feryadını asla unutmayacağım. O, PKK’nin Kürtleri kurtarmak için silaha sarıldığına hâlâ inanıyordu. Cenazede “Kürdistan bayrağına kurban olayım” diye haykırdı. İşte yeni-Kırolaşma, Türkiyeleşme adına, devletçi aklın içselleştirilmesiyle Kürtlüğü böyle imha eder: bir halkın onurunu değil, kendi kendisiyle alay etmesini siyasal ufuk hâline getirerek.

Kamal Soleimani

23,596 просмотров • 6 месяцев назад

Bir Osmanlı Geri Gelmez, Daha İyisi Kurulabilir Geçmişteki türk islam devleti Osmanlı geri dönmez, daha güçlü bir düzen kurabilir. Bu, ortak inanç ve değerler etrafında kenetlenmiş, çeşitlilik içinde birlik ruhuyla mümkün olur. Türklerin son peygambere bağlanması Türkler, Hz. Muhammed’e bağlanmadan önce hanlarını yeryüzünde Tanrı’nın temsilcisi görürken, İslam’ı kabul ettikten sonra bu anlayışı sürdürmüş ve sultanlarına “Zıllullah-ı Rûy-ı Zemîn” (yeryüzünde Allah’ın gölgesi) demiştir. Her mümin de, tevhid dininin aziz temsilcisidir. Vatan elbise, millet beden, İslam ise ruh ve cevherdir. Bedensiz ruh işlevsiz, elbisesiz millet korunaksız, ruhsuz beden ise etkisizdir. Devlet Sınırları, İttihad ve ittifak Günümüzde İslam dünyası, sınırlarla ayrılmış devletlere bölünmüştür. Her milletin, kendi vatanına ve devletine saygı duymalı, bütünlüğünü korumalı ve diğer milletlerin beşeri örfî hukukuna müdahale etmemelidir. Müslümanlarla sınırlarımızda ve ötesinde ittihad, diğer milletlerle ittifak bir hakikattir. Kimsenin haklarına ve yurtlarına tecavüz edilmemeli; Kur’ân’ın koruduğu beş esas—can, din, mal, akıl, nesilin korunması—güvence altında olmalıdır. İslam Dünyası: Birlik İçinde Çeşitlilik İslam dünyası, farklı ırk, kabile, sülale ve aileleriyle büyük bir orduya benzer. Bu topluluklar, görev ve rollerine göre ayrılmış gibi görünse de bir bütünün parçalarıdır. Ayrılık, düşmanlık veya rekabet için değil; yönetim, liderlik, iş bölümü, yardımlaşma, dayanışma ve vefat eden liderlerin, öncülerin , sadık takipçilerin yarım kalan görevlerini devam ettirmek içindir. Müminler, ortak inançlarla birleşir: Rableri bir, Yaratanları bir, Rızık Vericileri bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, bayrakları bir, vatanları birdir. Bu bağlar, kardeşliği, birliği , sevgiyi , dayanışmayı, gorev ve iş dağılımını gerektirir. İslam ve Milletin (kavim, budun) Rolü Dini yaymak, korumak ve halkı bu düşünce etrafında birleştirmek için güçlü bir millete ihtiyaç vardır. Allah, bu kudreti dilediğine verir, dilediğinden alır. Türk milleti, İslam’ı yüceltme hedefini benimseyerek “İ’lây-ı Kelimetullah” davasını dünya çapında taşıyıcı bir millet olmuştur. İhanetler ve Türk Milletinin Direnci Türk milleti, Allah yolunda samimiyetle hizmet etmiş, ancak ihanetlerle de karşılaşmıştır. “Teb’ay-ı Sadıka” olarak anılan Ermeniler dışında, aynı dine mensup farklı kavimlerden de ihanetler görmüştür. Buna rağmen, köklü tarihi ve devlet geleneğiyle Türkiye Cumhuriyeti, çağa ayak uydurmuş ve İslam dünyasına liderlik yapabilecek kudrettedir. Milli Birlik ,Düşmanlara Karşı Duruş ve küreselleşme Milli birlik, düşmanlara karşı korunmalıdır. Kur’ân, “Müminler, haklarına ve yurtlarına tecavüz edildiğinde birleşip düşmandan öç alan erlerdir” buyurur. Bu, birliğimizi zayıflatacak faaliyetleri boşa çıkarmamız gerektiğini öğretir. Küreselleşme, tek tiplilik değil, birlik içinde çeşitlilik olmalıdır. Türkiye cumhuriyeti: İslam Dünyasının Sancaktarı Türkiye, son kale olarak vatanında, Allah’ın izniyle sancaktarlığını sürdürmektedir.Binlerce yıllık Devlet geleneği ve köklü tarihiyle İslam dünyasına ağabeylik, rehberlik ve liderlik yapacak güçtedir.

Bişr🇹🇷

94,258 просмотров • 1 год назад

Son zamanlarda sıkça duyduğumuz iki slogan var: "Eşit Yurttaşlık ve Anadilde Eğitim" Sormak gerek: Eşitlik zaten anayasal güvence altındaysa bu talepler neyin talebidir? Ayrıcalık mı isteniyor, yoksa birlik içinde yaşam mı reddediliyor? Bu ülkede anayasa önünde herkes eşit... Herkes aynı yasaya tâbi, aynı haklara sahip... Seçme ve seçilme hakkı var. İfade özgürlüğü var. Mecliste, medyada, siyasette her kesim temsil ediliyor. Kürt kökenli vatandaş Cumhurbaşkanı, Bakan, Vekil, Savcı, Hakim olabiliyor. Bu mudur eşitsizlik? Türkiye Cumhuriyeti Anayasası açık ve nettir: ◻️ Her vatandaş, kökeni ne olursa olsun, kanun önünde eşittir. ◻️ Herkes seçme-seçilme hakkına sahiptir. ◻️ Herkes düşüncesini ifade edebilir, örgütlenebilir, siyaset yapabilir. ◻️ Kürt kökenli siyasetçiler Meclis'te görev almakta, bakanlık, vekillik yapmaktadır. Bu ülkede Kürt kökenli milyonlarca vatandaşımız var ve hepsi bizimle aynı haklara sahiptir. Hiçbir vatandaşın pasaport rengi farklı değildir. Hiçbir mahkemede, "Senin etnik kimliğin şudur" diye bir ayrım yapılmaz. Ama mesele eşitlik değil, etnisite temelli ayrı bir alan oluşturma isteğidir. "Ana dilde eğitim" talebi masum bir istek gibi sunulsa da, aslında üniter yapıya atılmış bir dinamittir. Arka planı ve niyeti bellidir. ➡️ Devletin eğitim dilini bölmek, ➡️ Kamusal alanı etnik kimlikler üzerinden ayrıştırmak, ➡️ Sonunda "özerklik", "federasyon" ve bölünme taleplerine zemin hazırlamak. Bu, sadece pedagojik değil; siyasal bir projedir. Ortak bir dilin yokluğu, ortak bir bilinç inşasını da imkânsız hale getirir. Bugün Irak'ta, Lübnan'da, Suriye'de yaşanan parçalanmışlık, tek millet, tek devlet, tek dil ilkesinden uzaklaşmanın sonucudur. Devletin resmi dili Türkçedir. Bu bir ırk meselesi değil, devletin varlık meselesidir. Anadil elbette kıymetlidir; evde, sosyal yaşamda yaşatılmasına kimse karşı değil. Ama devletin dili birleştiricidir. Devletin dili Türkçedir ! Çünkü bu ülkeyi ayakta tutan harçtır. Devlet eğitimi, resmi diliyle yapılır. Aksi, "eşitlik" değil, ayrı bir millet, ayrı bir sistem kurma çabasıdır. Eğer her etnik grup, "Ben de kendi dilimde eğitim istiyorum" derse, yarın başka biri "Ben ayrı müfredat istiyorum", öbürü "Ben ayrı bayrak istiyorum" der. Ve işte o zaman bu ülke parçalanmanın eşiğine gelir. Zaten istenen de bu mudur ?! İki ayrı sistem, iki ayrı zihin inşâ eder. Ortak vatanda, ortak dil gereklidir ! Gerçek eşitlik, ayrıştırmakla değil, birleştirmekle sağlanır. Kimliğini yaşamak isteyen yaşasın ama devletin temel yapısını kimse dönüştürmeye kalkmasın. Bu talepler hak değil; siyasi ajandaların toplumu kutuplaştırma çabasıdır. 🇹🇷 Bizim kimliğimiz, inancımız, dilimiz farklı olabilir. Ama bizi bir arada tutan şey: Ortak tarih, Ortak vatan, Ortak hukuk ve Ortak dildir 🇹🇷 #TürkMilleti #OrtakVatan #AnadilDeğilDevletinDili #BirlikteGüçlüTürkiye #BölünmeyeHayır #EşitlikMaskesiAltındaAyrılık

Didem Yavuzyılmaz

18,007 просмотров • 6 месяцев назад

Bir Türk vatandaşı DNA testi yaptırıyor ve "içinde tek damla Türk geni yok" raporuyla karşılaşıyor. Bugün bu testi Türkiye'de 100 kişiden 90'ı yaptırsa benzer sonuçlarla yüzleşebilir. Anadolu, binlerce yıldır dünya kavimlerinin gelip geçtiği, karıştığı, kaynaştığı bir coğrafya... Bu topraklarda "Türk" diye saf bir genetik havuzdan söz etmek mümkün değil. Mustafa Kemal Atatürk bunu 90 yıl önce gördü. Onun için "Ne Mutlu Türk'e" demedi; "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" dedi..! Çünkü bildiği şuydu: Bu topraklarda "Türklük" asla bir kan meselesi, bir soy meselesi olmadı. Bir ülkü meselesiydi, bir ortak gelecek iradesiydi... Ne yazık ki 100 yıldır bir kısım devlet aklı bunu anlamamakta direndi. Türklüğü etnik bir üstünlük, bir çatı zorbalığı, bir "öteki" üretme aracı hâline getirdi. Safkanlık masalları anlattı; "kanımız" dedi, "soyumuz" dedi. Özellikle milliyetçi siyasiler Orta Asya'da bir Türk ile kurduğu bağı, sınırları içindeki bir Kürt'le kuramadı. Genç Türkiye'nin bölünme korkusu ve dönemin çeşitli Kürt isyanları da bu ayrışmayı derinleştirdi. Oysa Türkiye'de Türklük, etnik bir kimlikten ziyade bir ideolojidir. Tam da bu sebeple devlet 100 yıl boyunca türklüğü "çatı kimlik" olarak sunmaya çalıştı fakat bugün geldiğimiz noktada bunun tam anlamıyla karşılık bulmadığını görüyoruz. Sonuç? Bugün DNA testiyle yüzleşen milyonlar ve hâlâ süren "ben daha Türk'üm, sen değilsin" kavgaları... Gerçek vatanseverlik, "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" demekten gocunmamaktır. Çünkü o cümle bir ırk beyanı değil, bir vatandaşlık sözleşmesidir. O cümle "bu topraklarda birlikte yaşama iradesini" kabul eden herkesi kucaklar: Kürt'ü, Çerkes'i, Arap'ı, Boşnak'ı, Arnavut'u, Laz'ı, Pomak'ı, Roman'ı… Ve elbette, DNA testinde "%0 Türk" çıkanı... Milliyetçilik, milliyetçilere bırakılmayacak kadar hassas bir konudur. Bu topraklarda milliyetçilik ne olacaksa, kimin "biz"den sayılacağına kim karar verecekse, bunu ırkçı laboratuvarlar değil, bu ülkenin eşit yurttaşları hep beraber belirleyecek. Çünkü tam da bu ortak irade, bizi asırlardır bir arada tutan en güçlü bağdır. İşte bu yüzden; Ne Mutlu Türk'üm Diyene... Ve ne mutlu, bunu hâlâ gururla söyleyebilene... 🇹🇷🇹🇷🇹🇷 #NeMutluTürkümDiyene

Didem Yavuzyılmaz

261,969 просмотров • 8 месяцев назад

Ülkenin içinde bulunduğu durum! Kör sağıra çok güzelsin demiş, ne kör anlamış ne sağır. Dilsiz duymuş ama söyleyememiş! Göstermelik demokrasinin sahte muhalifi Özgür Özel; "Tayyip Bey istediği izlenimi yaratamadığı için böyle oluyor. Bundan sonra bir adım daha atarsanız çıkıp yine geçmişteki her türlü rezilliğinizi anlatacağım." dedi. Özgür Özel Eğer bir suç varsa ve siz de susuyorsanız o suça ortak sayılırsınız! Bildiğiniz bir şey varsa anlatın! "Bildiklerimi anlatırım" deyip anlatmayanların "rezillik" yaptığını iddia ettiklerinden ne farkı kalır! Cumhuriyetimizin 100 yılı aşkın süredir biriktirdiği emekler, değerler gözlerimizin önünde adeta yok ediliyor! Bu süreç, yalnızca ülkemizin iç hukuk düzenini değil, aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası alandaki itibarını da sarsıyor! Demokratik, laik ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlet yapısından her geçen uzaklaşıyoruz! AİHM istatistiklerine göre davalar bakımından Türkiye, tüm başvuruların %37'sine tekâbül eden 23.150 başvuru ile 47 ülke arasında en çok aleyhine şikâyet edilen ülkedir! On binlerce insanımız KHK'lı olarak tanımlanmış ve mağdur edilmiş; işi, özgürlüğü, yaşamı ellerinden alınmıştır! Hukuksuz ve mesnetsiz KHK'lar topyekûn ayrımsız iptal edilmeli! "Adaletsizliğe Hayır" kitabında Emile Zola: "Susmak suça ortak olmak demektir." diyor. Suça ortak olma!

Sırrı Er

17,553 просмотров • 1 год назад

🇹🇷 #UzmanÇavuş; – Dağın başında yalnız nöbet tutandır. – Eksi 30’da sabahlayıp “vatan sağ olsun” diyendir. – Siperin en önünde, riskin tam ortasında dimdik durandır. Peki ya sonra? ⚠ Emeklilikte statüsüz, ⚠ Törenlerde isimsiz, ⚠ Toplumda görmezden gelinen bir gölgeye dönüşmek mi kaderimiz? 🔹 3269 sayılı kanunun çağın gereklerine göre yenilenmesini, 🔹 Kıdemin rütbe sayılmasını, 🔹 Emeklilikte insanca yaşamı istiyoruz. Türkiye’nin sınırlarından şehir merkezlerine, dağlarından karakollarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada; gecesi gündüzüne karışan, sessizliği sorumluluğa, zorluğu sadakate dönüştüren bir meslek grubu var: Uzman Çavuşlar. Onlar, devletin emanetini omuzlarında taşıyan; yeri geldiğinde bir kar tanesi gibi fark edilmeden, yeri geldiğinde bir kaya gibi sarsılmaz şekilde duran bu ülkenin görünmez kahramanlarıdır. Ancak ne yazık ki yıllardır biriken sorunlar, bu kahramanlığın ardında derin bir sessizliği ve yorgunluğu barındırmaktadır. Ve bu sessizlik artık yalnızca bir camianın değil; devletin vicdanının da sınandığı bir alana dönüşmüştür. Görevle Yoğrulan Bir Ömür, Emeklilikte Biriken Soru İşaretleri Uzman Çavuşlar, görevde oldukları her an, devlete sadakatin kitabını adeta yeniden yazmaktadır. Ailelerinden aldıkları son bakış, ateş hattında verilen mücadele, yasaklı bölgelere gece gündüz yapılan intikaller… Bunların her biri, mesleğin görünmeyen ağır yükünün sayfalarıdır. Fakat görev bitip de emeklilik kapısı aralandığında, senelerini devletine adamış bu insanların karşısına umut değil, çoğunlukla belirsizlik çıkmaktadır. Emekli olduklarında aldıkları düşük maaşlar, çağın ekonomik şartlarıyla örtüşmemekte; yıllarını devlete veren bir insanın huzurlu bir yaşama kavuşma hayali çoğu zaman yarım kalmaktadır. Devletine boyun eğmiş, düzenine sadakatle bağlanmış bu insanların tek isteği; karşılarında bir lütuf değil, adil bir düzen bulmaktır. Kanunların Gölgesinde Kaybolan Haklar 1986’dan bu yana yürürlükte olan 3269 sayılı kanun, geçen otuz dokuz yıl içinde değişen dünya şartlarının gerisinde kalmıştır. Görev tanımları çeşitlenmiş, riskler artmış, yükümlülükler genişlemiş; fakat kanunlar bu değişime eşlik edememiştir. 5510 sayılı kanunun getirdiği kısıtlamalar, 5434’e tabi personelin 1. dereceye düşememesi, 3600 ek göstergeden yararlanamaması, resen emeklilik uygulamalarının yarattığı adaletsizlik. Devlet, adalet terazisini yalnızca mahkeme salonlarında değil, toplumun her kesimine gösterdiği yaklaşımda da taşır. Uzman Çavuşların yaşadığı bu mağduriyet, artık bu teraziyi yeniden ayarlamayı gerektirir hale gelmiştir. Devlet Ciddiyeti, Millet Vicdanı ve Geciken Bir Teşekkür Hiçbir devlet, kendisini koruyan eli görmezden gelerek güçlü kalamaz. Hiçbir millet, onu savunanların fısıltı hâline gelmiş sorunlarına kulak tıkayarak huzuru sürdüremez. Uzman Çavuşların talepleri; köklü bir reformdan ziyade, adaletli bir dokunuşun zamanında yapılmasıdır. Makuldür, yerindedir, uygulanabilir niteliktedir ve her şeyden önemlisi, yıllardır beklenen bir teşekkür niteliği taşır. Bu insanlar hiçbir zaman devlete ses yükselten bir topluluk olmamıştır. Her zaman hiyerarşinin vakarına, devlet ciddiyetine ve düzenin huzuruna saygıyla bağlı kalmışlardır. Bugün dile getirilenler ise bir isyanın değil; onurlu bir sabrın, vefalı bir bekleyişin, devletine bağlı bir camianın sessiz fakat kararlı çağrısıdır. “Sorunlar Değil, Çözümler Konuşulsun” Bugün gelinen noktada, artık aynı soruların etrafında dönmek yerine somut adımlar atmanın zamanı gelmiştir. Çünkü bu mesele yalnızca bir ekonomik kaygı değildir; devletin kendi evlatlarına gösterdiği ilginin, adaletin ve vicdani sahiplenmenin bir yansımasıdır. Uzman Çavuşların beklentisi nettir: “Biz görevimizi onurla yaptık, şimdi devletimizin bize adaletle yaklaşacağı güne inanmak istiyoruz. Uzman çavuşlar, yıllarca omuzlarında taşıdıkları sorumluluğun karşılığını görmek istiyor. Kadro ve emeklilik hakkı artık ertelenmemeli; adalet herkes için eşit olmalı. Türkiye Emekli Uzman Erbaşlar Derneği (TEMUD)

Ali Tilkici 🇹🇷

30,308 просмотров • 8 месяцев назад

🔴 Türkiye'nin Kürt Meselesi 40 yıllık bir mesele. Şiddet, terör ve büyük bir travma yarattı,büyük bedeller ödendi ve ödenmeye devam ediyor; geçtiğimiz günlerde 5 sivil yurttaşımız yaşamını yitirdi bir terör saldırısında. 📌 Dolayısıyla böyle ağır mesele günlük, siyasetçilerin ağzına geldiği gibi konuşacağı, "Ben yaptım oldu" diyeceği bir mesele değil. 📌 Bu mesele anlık duygularla çözülebilecek bir mesele değil. Toplumun geniş kesimlerinin ikna edilmesi, sürece katılması lazım. En zor şeyleri söyleyerek bu işe karşı olanları rahatsız etmemek lazım. 📌 Devlet aklının da devrede olduğu ciddi bir çözümden bahsediyorsak; bir gün sürecin olmadığına dair açıklamalar görürken ertesi gün de çıtanın yükseğe konulduğu çağrılar yapıldığını görüyoruz. 📌 Dolayısıyla ne bekleyelim? Şimdi bir de 5 şehit var maalesef. Eğer birileri eylem için görevlendirilmişse, bu karar da önceden alınmışsa ve bu süreç de başlamışsa bu eylemi durduracak mekanizmaya da sahip olmanız gerekir; sahip değilseniz de o eylemi yapmayacaksınız. 📌 Dolayısıyla bu eylem başlatılan bir sürece ya da başlatıldığını sandığımız bir sürece büyük zarar vermiştir. Bunu çok net söylüyorum ve açıkça kınıyorum. 📌 Ortada bir söylem var ama bu söylemin asıl muhatabı olması gereken Sayın Erdoğan ve Ak Parti sürecin hiçbir yerinde durmuyor. Hiçbir şey söylemiyor. 📌 Siyaset yapıyoruz ve biliyoruz ki Sayın Erdoğan her söylemi ölçtürür, kamuoyu yoklamaları yaptırır ona göre bir siyaset tanzim eder. Eğer yarın öbür gün bu süreç başarıya doğru gitme eğilimi gösterirse "Benim bilgim vardı" diyecek, başarısız olursa "Benden habersiz yapınca başarısız oluyor" diyecek. 📌 Cumhuriyet Halk Partisi olarak, Genel Başkanımız da söylüyor, mesele siyasi partilerin siyasal gündemlerine göre rant elde edilecek bir mesele değil; çünkü bedeli çok ağır. O yüzden samimi olunması lazım, açık olunması lazım, şeffaf olunması lazım ve Parlamento çatısı altında olması lazım. 📌 Eğer bir devlet aklı varsa; Türkiye'nin Kürt Meselesini taşıyacak potansiyeli kalmadı; toplumsal barışı inşa etmemiz lazım. Türkiye'nin bu meselesi kendi dinamiklerinden çıktı, bölgesel hale geldi. Yani sadece Türkiye'nin Kürt meselesi değil bu. Bir bölge meselesi.

Sezgin Tanrıkulu

23,194 просмотров • 1 год назад

CHP”li Vekili ve Tuncay Özkan kimdir Feteo’nun önünde el pençe duran bebek katili savunan CHP Müptezel Tuncay Özkan siz sayın cumhurbaşkanımız ve 85 milyon insana hakaret etmişsiniz. Ve LGBT savunucusu Ali mahir başaran Mersin milletvekili siz başa gelirseniz siz LGBT bakalım olacaksınız. Kimse Sayın cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Erdoğan’a ve Sayın Dr Devlet Bahçeli dilini uzatamayacaktır. Neymiş HÜDAPAR’ın genel başkanın sayın Zekeriya yapıcı aynı karada yer aldığı için Milletçi hareket Partisi’ne ve Cumhur İttifakını hedef alarak algı yapmasını izin vermeyeceğiz. Biz her zaman sayın cumhurbaşkanımızın yanındayız sayın Recep Tayyip Erdoğan Erdoğan’ın yanındayız. Kahraman içişleri bakanımız Sayın Ali yerlikaya’nın yanındayız. Devletimizin yanındayız yanında olmaya devam edeceğiz Allah devletimize zeval vermesin “Cumhurbaşkanlığı Makamına Saygı, Milletin İradesine Saygıdır!” Bir ülkenin Cumhurbaşkanı’na hakaret etmek, yalnızca o kişiye değil, temsil ettiği makama ve dolayısıyla o ülkenin tüm vatandaşlarına yapılan bir saygısızlıktır. Cumhurbaşkanı, halkın oylarıyla seçilmiş ve ulusal birliği sağlama görevini üstlenmiştir. Bu nedenle, Cumhurbaşkanı’na yönelik hakaret, yalnızca bir bireye değil, temsil ettiği devletin bütünlüğüne ve milletin iradesine yönelik bir saldırıdır! Ne yazık ki, Tuncay Özkan’ın bu hakareti, şahsını değil, Cumhurbaşkanlığı makamına yönelik çirkin bir saldırıdır ve tüm ülkemizi ve milletimizi utandırmıştır. Bu sebeple, ilgili milletvekilinin bu sözlerini şiddetle kınıyorum. Unutulmamalıdır ki, eleştirinin, saygının ve ahlakın sınırları içinde kalmadığı her an, hem kişisel hem de toplumsal olarak kaybedilen bir andır. Bu doğrultuda, milletimizin huzuru ve devletimizin itibarı için gerekenin yapılması hepimizin ortak sorumluluğudur. Unutulmasın, temel esas: Devlet ebed müddet, millet ebed müddet… Saygılarımla, Abdurrahim Avcıoğlu 🇹🇷 Recep Tayyip Erdoğan Ali Yerlikaya Zeki Bahçe Yılmaz TUNÇ Yılmaz TUNÇ MHP Devlet Bahçeli Davut GÜL Murat KURUM E. Semih Yalçın Zekeriya Yapıcıoğlu İbrahim Kalın Allah birlik ve beraberliğimizi bozmasın. Bayrağımızı indirtmesin. Vatanımızı böldürtmesin. Kardeşliğimizi bozmasın.. ALLAH hepimizin yar ve yardımcısı olsun.. KALIN SAĞLICAKLA Allah art niyetlileri ıslah etsin Kürt Türk milleti birdir bir kalacaktır Ne Mutlu Kürt doğdum Ne mutlu Müslüman oldum Ne mutlu türküm diyene Hayatın cesaretidir yaşamak Kürtçe PKK’nın dili değil, Kürtlerin dilidir… Saygılarımla Abdurrahim Avcıoğlu 🇹🇷

ABDURRAHİM AVCIOĞLU

13,995 просмотров • 1 год назад

Değerli Genel Başkanım Kemal Kılıçdaroğlu, Siz genel başkanlığı bıraktıktan sonra, attığınız her adım farklı yorumlandı: Sessiz kalsanız “niye susuyor” dendi, konuşsanız “neden konuşuyor” dendi. Evinizde dostlarınızı ağırlasanız “evi dergâh yaptı” denirdi; mütevazı bir büro açtınız, bu kez “neden büro tuttu” denildi. Hacı Bektaş’a gitseniz eleştirildiniz, gitmeseniz yine eleştirildiniz. Ama bütün bu yaklaşımlar şunu değiştirmedi: Siz, varlığınızla ve fikirlerinizle bu toplumun hafızasında silinmez bir iz bıraktınız. Bugün Cumhuriyet Halk Partisi, sizin yıllar içinde verdiğiniz mücadelenin birikimiyle yüzde 65–35 dengesini yüzde 50–50 noktasına taşıyabildi. 2019 yerel seçimlerinde elde edilen başarı, yalnızca bir sandık zaferi değil; aynı zamanda partimizin demokrasiye açılan kapısını aralayan büyük bir toplumsal kırılmaydı. O süreci “Kılıçdaroğlu Doktrini” diye tanımlamıştım; bu kavram sonradan farklı ellerde intihal edilse de, asıl kaynağı partimizin hafızasında ve sizin siyasal vizyonunuzda saklıdır. Ancak şunu kabul etmek gerekir: Parti hafızasını koruyamayan hareketler, kendi geçmişinin değerlerini de kolayca tüketir. Bu nedenle bugün bize düşen, kişisel hesaplaşmaları değil; ortak aklı, dayanışmayı ve kurucu iradeyi öncelemektir. Çünkü sizin mücadeleniz, hiçbir zaman koltuk için olmadı. Bu bir kişisel ikbal arayışı değil, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında demokrasiyi kurumsallaştırma çabasıdır. Bu mücadelenin adı; karanlığa karşı özgür, demokratik ve adil bir Türkiye mücadelesidir. Bugün partimizin ihtiyacı, geçmişi sahiplenip geleceğe birlikte yürümektir. Hafızamızı koruyarak vizyonumuzu büyütürsek, yalnızca bugünün siyasal iktidarını değil, yarının tarihini de biz yazacağız. CHP 🇹🇷 Kemal Kılıçdaroğlu Murat Karan Area Araştırma

Yıldırım Kaya

50,717 просмотров • 11 месяцев назад

Bu sokağa çıkanlar, Ekrem İmamoğlu için çıkmıyor! Onların derdi, devleti yönetebilecek güçlü bir lider değil; aksine, kendi istedikleri gibi bir kukla başkan getirmek! Sokakları dolduranların çoğu, 2000 yılı sonrası doğmuş ve geçmişi bilmiyor, bilmek de istemiyor. Üniversitelerde—elbette hepsi değil, ama belli başlı kökenin bize ait olmadığı yabancı fonlamalarla ayakta kalan üniversiteler—bu gençleri zehirlediler! Bugün Türkiye'ye dışarıdan bakınca aklıma Hz. Yusuf'un Firavun'un zindanından çıkıp devletin başına geçişi geliyor. O dönemde halk, rahiplere adeta öz babaları gibi bağlıydı. Rahipler ne derse kutsal kabul ediliyordu, hatta afedersiniz, biri "bu kutsaldır" dese, halk pisliği bile kutsal sayıyordu. Ama Allah, Yusuf’un aklı ve ferasetiyle onları büyük bir kıtlıkla sınadı ve gözlerini açtı! Bugün Türkiye’de olan da budur! "CHP değişti, artık eski kafa değil" diyenlere bugünkü olaylar gerçeği gösterdi! Vallahi de billahi de CHP daha tehlikeli hale gelmiş! Resmen koyun postuna bürünmüş bir çakal! Devlete karşı sokağa çıkma çağrısı yapmak, yerli ve milli Türk markalarını boykot etmeye çalışmak, 🇹🇷 devletin başındaki liderin vefat etmiş annesine küfür etmek—bunların hepsi birer ihanet! Daha sayısız örnek var! Ama bir gerçek daha var! CHP’ye karşı içinde az da olsa sempati besleyen bazı insanlar bile "Ne oluyor, biz neye destek veriyoruz?" diyerek uyandı! Hatta CHP’yi destekleyenlerin bir kısmı bile bu olaylar karşısında şok yaşadı! İnanıyorum ki bu olaylar, ya CHP’nin ölüm sancıları ya da gerçekten milliyetçi ve devletçi bir anlayışın doğuşu olacak! Büyük temizlik devam ediyor ve burada durmayacak! Ve unutmayalım! Devletin başında başka biri olsaydı, bugün sokaklar daha da terörizme esir olurdu Ama Reis, sabırla, tam bir devlet adamı gibi hareket ediyor! İlmik ilmik çalışarak gerçek teröristleri topluyor! Bugün sokaklar biraz daha sakin, çünkü aralarındaki hain unsurlar temizleniyor! İnşallah, bu işin başını çekenler de en kısa sürede hak ettikleri cezayı alacaklar! 🔥 Av.Ertuğrul Akar kardeşim çok önemli bir noktaya parmak basmış yine.. CHP'nin derdi Halk değil kardeşim, kentte deprem olmuş, 6 senedir övündükleri tek şey olan kent lokantaları o gün kapalıydı. Halkına, Açsan bok ye diyen bir zihniyet CHP.. Gerisini varın siz düşünün... Cümleten hayırlı geceler .

Kumandan

57,508 просмотров • 1 год назад

İzmir BB Başkanı Cemil Tugay'ın nasıl manipülasyon yaptığına bakın. 2025 yılında İzmir'den toplanan verginin 951 milyar İzmir'e yapılan yatırımın ise 32 milyar olduğunu söylüyor. Şimdi burada öncelikli olarak bilinmesi gereken iki durum var. 1-) Bahsettiği 951 milyar TL'lik verginin %40'ı tek başına Aliağa'daki sanayi bölgesinden geliyor. 2-) Türkiye'deki tekel ürünü satan şirketlerin merkezleri büyük oranda İzmir Torbalı'da olduğu için Kars'ta Van'da satılan bir paket sigaranın ÖTV'si bile İzmir'in verdiği vergiye dahil ediliyor. 951 milyar liralık verginin %30'u da işte ülke genelinde satılan bu TEKEL ürünlerinden geliyor. Şimdi olayın Cemil Tugay'ın bahsetmediği diğer kısmına da göz atalım. -Devletin sanayicilere verdiği teşvikler, vergi indirimleri, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı fonları, KDV ve ihracat iadeleri, markalaşma destekleri, stratejik yatırım destekleri, KOSGEB destekleri, AR-GE destek ödemeleri de bu vergilerden karşılanıyor. Toplanan vergilerin önemli bir kısmı zaten bu yollarla firmalara iade ediliyor. Peki mesela İzmir'de görev yapan kamu personelinin maaşlarını kim ödüyor? -Tabiiki devlet, 140 bin kişiden oluşan devlete bağlı kamu personelinin 12 ay boyunca maaşları toplanan bu vergilerden ödeniyor. -İzmir'deki altı üniversitenin yıllık 45.5 milyar TL tutarındaki bütçesini de yine devlet ödüyor. Bu üniversitelerin kendi bütçeleri dışında dolaylı ek bütçeleri de var. - AR-GE ve bilimsel destekler, TÜBİTAK ve Ulusal Ajans fonları, vakıf üniversitelerine destek ödemeleri, TEKNOPARK destekleri ve vergi muafiyetleri de İzmir'e devlet tarafından sağlanan yılda 60-80 milyar liralık bir kaynak demek. -Okulların, diğer kamu binalarının ve ibadethanelerin, spor tesislerinin, masraflarını da devlet ödüyor. Bedava kitap, akıllı tahta, burs, harcırah, yakıt, ısınma, kırtasiye vs gibi yüzlerce kalem var bu masrafların içinde. -Polisin, jandarmanın, bölgedeki güvenlik güçlerinin, adliye personelinin görev, teçhizat ve üniforma harcamalarını, yeni inşa edilen hizmet binalarını, MOBESE gibi takip sistemlerinin masraflarını devlet ödüyor. -Yine kamuya yeni araç alımlarını, araçların akaryakıt, tamir ve bakım giderlerini devlet ödüyor. Polis ve jandarma otoları, ambulanslar, DSİ aletleri, hafriyat kamyonları vs gibi binlerce araçtan bahsediyoruz. -İzmir'e son 23 yılda DSİ tarafından 36 baraj, 10 gölet, 223'ten fazla tesis ve yüzlerce sulama kanalı inşa edildi. Eski varlıklarla birlikte bunların bakım ve onarım maliyetini de devlet karşılıyor. - Çiftçilere dekar başına destek ödemeleri, stratejik ürün desteği, Mazot ve gübre desteği de toplanan vergilerden karşılanıyor. -Sosyal yardımları; yaşlı ve engelli maaşları, evde bakım, doğum yardımlarını devlet ödüyor. Ayrıca İzmir'de yaşlı nüfus oranı ülke ortalamasının üstünde olduğu için bu kalemler de ortalamanın üstünde. -KYK burs ve kredileri de devlet tarafından ödeniyor. -İzmir Limanı modernizasyonu, havaalanının depreme dayanıklı hale getirilmesi, karayolu projeleri de devlet tarafından ödeniyor. -Selçuk, Menemen ve Aliağa'daki sosyal konut projelerinin %65'ini devlet ödüyor. İzmir genelindeki kentsel dönüşüm projelerinin düşük faizli 1 yıl ödemesiz kredilerini devlet sübvanse ediyor. -İl genelinde tarihi yapıların büyük bölümü devlet tarafından restore ediliyor. -Cezaevlerinin masraflarını devlet ödüyor. -Her şehirde olduğu gibi elektrik ve doğalgaz sübvansiyonları da devlet tarafından karşılanıyor. İzmir'in diğer şehirlerin çoğundan bir farkı da var. İzmir'in nüfusu yaşlı ve emekli sayısı da ortalamanın çok üstünde. Devletin İzmir'den topladığı SGK primleri ile İzmir'e ödenen emekli maaşları arasında büyük bir uçurum var. Buna hastane ve ilaç harcamaları da eklenince büyük bir dengesizlik ortaya çıkıyor. Devlet İzmir'e her sene SGK primlerinden topladığı paranın 105 milyar lira fazlasını geri ödüyor. Bunlar benim 1 saatlik araştırmada bulduklarım. Kim bilir daha ne kalemler var devletin geri ödediği. Cemil Tugay 951 milyarlık verginin İzmir'den alındığını söylüyor ama bunun %70'inin İzmir'in ilçelerindeki dar bir sanayi, gümrük ve Tekel bölgesine ait olduğu bilgisini vermiyor. Devletin İzmir'e verdiği bütçeden bahsederken ise sadece İzmir merkeze yapılan 32 milyarlık yatırımı söylüyor ilçelere verilen bütçe payını da gizliyor. İzmir'den toplanan verginin %70'isi iki ilçeden, e hadi gelen bütçenin %70'ini bu iki ilçeye göndersene o zaman. Verdiğin vergiyi söylerken İzmir'deler aldığın bütçeyi söylerken İzmir'in dışındalar. Tam bir CHP'li davranışı değil mi bu? Dr. Cemil Tugay

Abese İrca

40,387 просмотров • 3 месяцев назад

Özel'in çağrısı, Erdoğan'ın bilinci... Gerçekten bu konuşma bir dönüm noktası olabilir ve umarım Özgür Özel, sokağı doğru temelli görüp, meşruluğunu korumaya, savunmaya her anlamda hazırdır. Umarım, Kadroları bu duruşun arkasındadır, Sokağın aklı, duygusu ve iradesi için kurulacak bir çatı talep büyük önemde gözüküyor. Zeminin meşruluğu korundukça, olası devlet şiddeti gayri meşru zemine düşecektir. Halk, halkın tek koruyucusudur ve bu bağ kurulduğunda kavganın en büyük barikatı da oluşturulmuş olur. Devleti ve onu yönetenleri demokratik zemine çağırmak, di"demokratik toplum" talepli kapıları zorlamak mümkün evet. "Erken seçim" talebi meşrudur. "Adalet" talebi meşru ve evrensel karşılığı tartışmasızdır... Umarım siyasal kesimler doğru taktikler, hamleler ve olasılıklar için doğru müdehaleleri düşünmüştür. Çünkü "sokak çağrısı" her şeyi aşabilecek, kütle gücü muhteşem bir enerjiyi temsil eder. Devletin de devasa bir deneyimi olduğu ve her hamleyi planladığını unutmamak gerek. Daha da ötesi, sokağın değiştici rolü müesses nizamı her zaman korkunç rahatsız eder ve bunun olmaması için her kanalı zorlar. Çünkü sokak kazanırsa, talepleri gerçekleşirse, iktidarı yeni geleni de gözüne kestirecek ve halka rağmen karar alanları aynı şekilde tepeleyecektir. Halkın demokrasiye katılımı, bilinci böyle oluşur, devlet ile halk arasında denge böyle kurulur. Başa dönersek, Umarım iktidar demokratik zemine uygun adımlar atar. Çünkü, en sağlam görünen sistemler bile bir günde çözülür. Tarihte bunun çok örneği var. Bu yüzden acı yaşatmanın, şiddet uygulamanın tek seçenek olmadığı anlaşılmalı. Erdoğan bu konuda iyi okuma yapan biri değil. Siyasal bilinci sadece seçim kazanmak üzerine, entelektüel, felsefi bir donanımı neredeyse yok düzeyde, kapsayıcılığı, inceliği, ince olanı görme ve onu anlamlandırma duyuları kör, güç ve kontrol etme üzerine kurulu tüm motivasyonu. Başarılarını siyasal olgunluğa hiç dönüştüremedi bu yüzden. Sekterliği liderlik, itaatkarlığı liyakat olarak gördü. Yanıldı ama çok az lider yanılmalarını hakikatli şekilde bilince taşır. Taşıyamadı. Bütün "tek adam"lar gibi hayatın örgüsünü, hayatın kendine ait iç ve karmaşık dinamikleri olduğunu ciddiye almadı. Hayatı yöneten olma duygusuna karşı çıkan dirençleri kendisine karşı saldırı olarak gördü. Oysa hayat, doğal akışı içinde kendi mesajlarını veriyordu sadece. Onları almadı, onlara karşı savaşmayı seçti ve gerçeklikten kopuş doğdu ve şimdi hayat kendi rolünü oynuyor...

Akın Olgun

10,676 просмотров • 1 год назад

Cihat Yaycı : ❗️Milliyetçilik hiç kimsenin tekelinde değildir, kimsenin tekelinde olamaz. ❗️Hele bizim gibi adamlara kimse milliyetçilik öğretemez. ❗️Sokakta öğrendiği milliyetçilikle bize kimse milliyetçilik satamaz. ❗️Milliyetçiliği bize anamız babamızdan öte, 13,5 yaşımızdan itibaren milliyetçiliği bize devlet öğretti. ❗️Hem de öyle bir milliyetçilik ki; devletin, vatanın, milletin ve bayrağın için düşünmeden canını vereceksin diye iliklerimize, beyinlerimize işledi. ❗️Bu nedenle, sadece siyaset yapıp, maddi kazançlar peşinde koşanlar, bize milliyetçilik öğretmeye kalkmasınlar. ❗️Biz, bildiğimizi söyleriz. ❗️Kimseden de milliyetçilik dersi alacak durumda değiliz. ❗️Milliyetçilik dersi almak isteyen varsa gelsin, biz ona anlatalım. ❗️Milliyetçilik dersi, Mavi Vatan haritasıyla, Libya Anlaşmasıyla, Montrö Sözleşmesi’nden elde edilen yıllık 3 milyar dolarla olur. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’taki hak ve menfaatleri savunmakla olur. Kerkük’ü ve Musul’u savunmakla, Türkmenlere sahip çıkmakla olur. Bugün, Suriye’de Araplardan sonra ikinci büyük etnik grup olan Türkmenlerden bahsetmeyeceksiniz, onları himaye etmeye kalkışmayacaksınız, Kerkük ve Telafer’den bahsetmeyeceksiniz ve tüm bu toprakları Barzani/Talabani’ye teslim edeceksiniz. Sonra da bunu bize milliyetçilik olarak yutturmaya çalışacaksınız. ❗️Üstelik terörist başını Meclis’e çağırıp bizi dünyaya rezil edeceksiniz. Sonra da ben ve benim gibilere “milliyetçilik dersi” vermeye kalkacaksınız. ❗️Ben milliyetçi değilsem, siz hiç değilsiniz! ❗️Kafamızı kesseniz, benim gibi bir milliyetçi, terörist başını Meclis’e çağırmaz, bunu kabul etmez. ❗️Bu devletin yok olma projesidir. ❗️Eğer bu projeyi “devlet aklı” olarak savunan varsa, çıksın, bu millete anlatsın. ❓Devlet bu kadar aciz duruma nasıl düşürülür? ❓Hapisteki bir terörist başını muhatap alır hale nasıl gelirsiniz? Bu bir kabus gibi. ❗️Şimdi bana “Devlet aklı var” diyen varsa, bu milletin karşısına çıksın ve arkasındaki planı açıklasın. ❗️Eğer bu plan, 42 ve 66. maddeleri değiştirip federatif bir yapı kurmak içinse, bunun adı Büyük Ortadoğu Projesi’dir ve İsrail’e hizmet etmektir. Sonra da “Ben İsrail’e karşıyım” diyemezsiniz. ❗️Hem iktidarı hem muhalefeti kınıyorum. Hiçbiriniz devlete sahip çıkmıyorsunuz. Bu kadar asker ve polis neden şehit oldu? PKK’nın şehit ettiği öğretmenler neden öldü? ❗️Ana muhalefet partisi lideri, “Şehit ve gazi derneklerinden icazet aldım” diyor. Ama bu dernekler, kendilerinin aranmadığını söylüyor. Aranan da biz böyle şey söylemedik diyor. ❓Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır? ❗️Devlet elden gidiyor. ❗️Günlük siyaset ve koltuk uğruna ülkenin parçalanmasına göz yumuluyor. ❗️Bugün eski HDP’li bir milletvekili çıkmış,televizyonda parmak sallayarak “Rojava’yı kabul edeceksiniz” diyor. Aynı eski milletvekili çıkmış, “Silahla yapamadıklarımızı siyasetle yapacağız” diyor. ❓Daha ne desin? ❓Eğer bir siyasetçi çıkıyor, “Abdullah Öcalan Meclis’e gelip PKK’ya çağrı yapsın, serbest bırakalım” diyorsa, bu nasıl bir hukuk devletidir diye sormazlar mı? ❓40.000 kişinin katilini nasıl siyasi bir aktör haline getirirsiniz? ❗️Açılım sürecindeki tüm bölücüler ve FETÖ’cüler bugün piyasada. ‼️Eğer güçlüyüz, güçleneceğiz diyorsanız, Türkmeneli Devleti’ni kurun. ❗️Suriye’de Türkmenlerin üzerinden ekmek yediniz, şimdi onları başkalarına mı teslim edeceksiniz? Türkmenler her yerde savaştı. ❗️Suriye’nin bir kısmının ve Türk yurtlarının YPG’ye teslim edilmesine göz yuman milliyetçi parti olabilir mi? ❗️Anayasa’da, bölünmeye götürecek değişiklikler yapılması tehlikesi var. Çıkın ve deyin ki: “Türkçeden başka ana dilde eğitim olmaz. Türk vatandaşlığı tartışılmaz.” ‼️Uyan Türk milleti! Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkese sesleniyorum: Uyanın! Kardeş kavgasına dönüşmeden uyanın. Irak’ı ve Suriye’yi parçaladıkları gibi bizi de parçalamaya çalışıyorlar. Silahla yapamadıklarını şimdi siyasetle yapmaya çalışıyorlar. Yayının tümü linki 👇

TÜRK DEGS / TURK MAGS

249,434 просмотров • 1 год назад

Gökyüzüne bak. Saniyede 200 bin ışık yılı genişleyen bir evrende 2 trilyon galaksi var ve her birinde ortalama 100 milyar yıldız. Yani evrenin içinde trilyonlarca güneş, katrilyonlarca gezegen dönüyor. Fiziğin dediği şey basit: yaşam sıradan bir kimyasal kaza, su varsa ve biraz zaman varsa mutlaka çıkar. Drake denklemi en kötü senaryoda bile galaksimizde 1 milyon uygarlık öngörüyor. Ama gökyüzü tam bir mezarlık kadar sessiz. Hiçbir sinyal yok, hiçbir iz yok, hiçbir parıltı yok. Bize ulaşabilecek kadar gelişmiş tek bir medeniyet bile 13.8 milyar yıllık tarihimiz boyunca radyo dalgalarımıza cevap vermedi. Sadece Dünyada değil tüm gözlemlenebilir evrende aynı boşluk. Bu boşluğa Fermi Paradoksu deniyor ve insanlık bunu bir bulmaca gibi tartışıyor ama bu bir sessiz çığlık. İşte tam burada Büyük Filtre devreye giriyor. Yaşamın başlamasından türler arası iletişime kadar uzanan yolda bir noktada mutlaka aşılmaz bir duvar var. Belki o duvar prokaryottan öteye geçememek, belki çok hücreli yapıda çökmek, belki atmosferi zehirlemek, belki nükleer bir savaşla her şeyi silmek. Sebebi önemli değil, sonucu hep aynı: her medeniyet aynı kapıda bekliyor. Ve korkutucu kısım şu: bu filtrenin nerede olduğunu bilmiyoruz. Arkamızda olabilir yani biz o imkansız basamağı şans eseri geçmiş nadir türlerden biri olabiliriz. Ama önümüzde de duruyor olabilir. Yani bir sonraki adımda, belki 50 yıl belki 500 yıl belki 5 milyar yıl sonra, o duvara toslamış ve evrenin sessiz koleksiyonuna karışmış olabiliriz. İnsanlık kendi küçük mavi noktasında kozmik bir geleceğin hayalini kurarken büyük filtrenin soğuk dişlileri arasında sırasını bekleyen sıradan bir veri olabilir. Ya da belki de tam tersi: o duvarı yıkan ilk tür olabiliriz. Ama bunu bile bilmenin bir yolu yok, çünkü cevabı verebilecek kadar uzun yaşayanlar zaten sessizliğe karışmış oluyor. Simülasyonun en korkutucu bugı bu olmalı: her uygarlık aynı anda hem evrende yalnız olduğunu düşünüyor hem de bir sonraki adımda toplu olarak silineceğini bilmeden yaşıyor.

Deepcosmoss

110,494 просмотров • 5 дней назад

Kemalizm ile neden en sert şekilde mücadele edilmesi gerektiği sorusunun cevabını bu aşağıdaki videoyla vermeye çalışacağım. Videodaki özel gereksinimli hanım kardeşimizin ismini bilmiyorum. Kendisi yakın zamanda TİKTOK'a Kürtçe bir şarkı videosu yüklemiş. Zafer Partisi bağlantılı @dailyturkist_ isimli ırkçı paylaşımlar yapan hesap da videoyu alıp kendi takipçileri ile paylaşmış. Bu aslında Daily Türkist hesabının bir rutini. Hesaptan sürekli olarak Kürtçe şarkı söyleyen vatandaşlarımız paylaşılıp Kemalistlerin önüne atılıyor ve ardından yoğun bir küfür ve hakaret bombardımanına maruz bırakılıyorlar. Bu yolla da Kürtler ile Türklerin arasında kavga çıkartılıyor. Ümit Özdağ'ın Terörsüz Türkiye sürecini baltalamak için kullandığı yöntemlerden birisi bu, siz de zaman zaman şahit oluyorsunuzdur. Yaptığım paylaşımlar yüzünden sıklıkla Kemalistlerin hedefi olduğum için istediklerinde ne kadar pisleşebildiklerini defalarca tecrübe etmişliğim var ama Kemalistlerin bile özel gereksinimli bir kadına ırkçılık yapabileceğini, fiziksel engelleri üzerinden ona küfür ve hakaretler yağdıracak kadar alçalabileceğini samimiyetle söylüyorum hiç düşünmemiştim. Fiziksel engeli olan birisine ilk ve son kez hakaret ettiğimde sanırım 7 yaşındaydım ve babamdan hayatım boyunca çok az sayıda yediğim tokatlardan birini o gün bu sebeple yemiştim. Üzerinden bunca yıl geçmesine ve o zaman henüz muaşerete aklı ermeyen bir çocuk olmama rağmen bugün bile yaptığım terbiyesizliği hatırladıkça hem utanır hem de hüzünlenirim. Fiziksel dezavantajı olan kardeşlerimiz toplumumuzun koruması altındadır. Hem devlet hem de millet onlara pozitif ayrımcılık yapar dahası onları bazı sorumluluklardan da muaf tutarız. Kardeşlerimizi savaşlardan, kavgalardan ve hatta tartışmalardan muhafaza ederiz. Özel gereksinimli bireyler ırklar üstüdür. Artık bu kurallar ilkel kabile devletlerince bile kabul görmüş ve toplumsal hayata yerleşmiş durumdadır. Bunun insan topluluklarıyla hayvan kolonileri arasındaki en belirgin farklardan birisi olduğunu söyleyebiliriz. Ben Milliyetçi ve Muhafazakar görüşleri olan bir birey olarak kendi mahallemde bugüne kadar bu evrensel kuralların ihlal edildiğine hiç şahit olmadım. Benim içinde yaşadığım toplulukta bu aynı zamanda Müslüman ve Türk olmanın da gereğidir. Bizim aramızda dezavantajlı bir bireye şiddet uygulayan, küfür ve hakaret eden birisine rastlayamazsınız. Bunun bir kalabalık tarafından alenen gerçekleştirilmesini ise Milliyetçi/Muhafazakar toplum anlayışının iflası olarak görürüz. Yani Müslüman mahallesinde birileri, engelli bir bireyi topluca aşağılayıp ona küfür ve hakaretler savurabiliyorsa bunun bizim için anlamı, toplumsal ahlakın çöktüğü ve korkunç boyutta bir felaketle karşı karşıya olduğumuzdur. İşte Kemalistler artık gündelik hayatlarını, bizim felaket olarak kabul ettiğimiz o ahlak seviyesinde sürdürüyorlar. Onların Türklük anlayışı, özel gereksinimli bir Kürt kızına ırkçılık yapabilmeyi ve bunun üzerinden başka Kürtleri de kin ve düşmanlığa tahrik etmeyi bir kazanım olarak kabul ediyor. Bu bizim mahallemizde vatana ihanet civarlarına isabet eden bir eylemdir. Engelli genç bir kıza Kürt olduğu için küfür edip kahkahalarla gülüyorlar. Bunu yapanlar da öyle çoluk çocuktan oluşan şuursuz bir kalabalık değil, yaşını başını almış adamlar ve kadınlardan oluşan pek çoğu kariyerli ve eğitimli insanlar. Bir insanın böyle bir eylemden keyif alabilmesi için kendisine duyduğu bütün saygıyı yitirmiş olması gerekir. İşte dün yine bir sene boyunca biriktirebildikleri bütün saygıyı harcadılar. Şimdi bir sonraki 10 Kasım'a kadar başta kendileri olmak üzere hiçkimseye ve hiçbir şeye saygı duymadan koskoca bir sene daha geçirecekler.

Abese İrca

120,301 просмотров • 8 месяцев назад

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 просмотров • 11 месяцев назад