Video yükleniyor...

Video Yüklenemedi

Ana Sayfaya Dön

Devlet Bahçeli: — "(14 Şubat 2023) Devleti bir kenara itip 'ahbap çavuş' ilişkileriyle yardım toplanması bizim nazarımızda itibar edilmemesi gereken bir yanlıştır. — Ahbapçılar ve Babalacılar akbaba gibi kanat çırpmaktadır. Devleti acz içinde gösterenler bindikleri dalı kestiklerini ne zaman anlayacak?"

52,558 görüntüleme • 1 ay önce •via X (Twitter)

0 Yorum

Yorum bulunmuyor

Orijinal gönderinin yorumları burada görünecek

Benzer Videolar

Netanyahu Erdoğan'a:" Kudüs sizin değil, bizim şehrimiz. Kudüs her zaman bizim şehrimiz olarak kalacak, asla bölünmeyecek" demiş. Gerçek şu ki: Kudüs ve Filistin toprakları, Yahudilerin anavatanı, Yahudi ve Hristiyanların kutsal topraklarıdır. Müslümanlar için Mekke, Medine ve Hicaz bölgesi ne kadar kutsal ve vazgeçilmezse, Yahudi ve Hristiyanlar için Kudüs ve Filistin toprakları, o kadar kutsal ve vazgeçilmezdir. İslam ülkelerinin Kudüs'ü ikiye bölme, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devleti kurma siyaseti, İsrail devleti için bekâ sorunudur. İsrail devleti yıkılmadan Kudüs ikiye bölünemez, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devleti kurulamaz. Netenyahu'nun Erdoğan'ın şahsında İslam ülkelerine söylediği budur. İran ve Türkiye, Hamas ve Hizbullah gibi örgütler üzerinden İsrail ile vekalet savaşı yapıyor, Gazze halkını kırdırtıyor. Başta Türkiye ve İran olmak üzere, bu dinler arası savaş, katliam ve vahşetin bitmemesinden, en az İsrail kadar İslam ülkeleri de sorumlu ve suçludur. Dünya'da 7 Türk devleti, 22 Arap devleti, 57 İslam devleti ve bir buçuk milyar Müslüman var. Filistinde küçücük bir Arap devletçiği daha kurmak için savaşmaya ne gerek var? Bırakın Yahudilerin de bir devleti olsun. İsrail, Kudüs ve Filistindeki Araplar, ya İsrail'in egemenliğinde, ya da komşu Arap ülkelerinde barış içinde yaşasın. Bir kere daha ve altını çizerek söylüyorum ki, İsrail ve Filistin gibi küçücük bir coğrafyada iki devlet olmaz, olsa bile kalıcı barış olmaz, bu dinler arası savaş vahşeti bitmez. İslam ülkeleri, İsrail devletini yıkma, Kudüs'ü ikiye bölme ve başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletçiği kurma siyasetinden vazgeçmelidir. İsrail devleti de, vâdedilmiş topraklar hâyâlinden ve siyasetinden vazgeçmelidir! Yalnız bölgemizi değil, dünyayı da yakacak olan bu dinler, mezhepler, halklar arası düşmanlık ve savaş vahşeti bitmelidir.

MESİH

152,732 görüntüleme • 11 ay önce

Pekâlâ, bu dinozor Kürtler arasında nasıl oldu da bir efendiye dönüştü? Söyleyin bakalım: Siz kendiniz Türksünüz. Eğer ulus-devletle bir sorununuz varsa gidin ve Türk ulus-devletiyle hesaplaşın. Kürtlerin henüz bir ulus-devleti yok ki onunla bir sorununuz olsun. O hâlde PKK’lı arkadaşlar bize açıkça izah etsin: Sizin bu Duran kardeşiniz ile Bahçeli ve Erdoğan arasındaki fark nedir? Duran ile Öcalan, henüz doğmamış olan Kürt ulus-devletine neden karşı çıkıyor? Madem devlet kötüdür, madem ulus-devletle savaşmak gerekir, o zaman gidin mevcut devletlerle savaşın. Neden onların meşruiyetini fiilen kabul edip Kürdün yakasına yapışıyorsunuz? Neden Kürdün her meselesinde, her coğrafyasında maydanoz oluyorsunuz? Kuzey’de de, Rojava’da da Kürt yurdunun geleceğini tahrip ettiniz; şimdi sıra Rojhilat’a mı geldi? Oralarda Öcalan’ın talimatlarıyla Kürtlerin kaderini nasıl teslim ettiyseniz, bugün de Doğu Kürtlerine nasihat veriyorsunuz: Devlet talep etmeyin, ulusal meseleyi bir kenara bırakın, yalnızca demokrasi için mücadele edin. Duran Efendi, Öcalan’ın buyurduğu gibi “kendi devletinle bütünleş”, bizim işlerimize neden karışıyorsun? PKK’lı arkadaşlar bize açıklasın: Bahçeli, Erdoğan ve sizin o meşhur “Türk kardeşiniz” arasında özde ne fark vardır? Çünkü hepsi, farklı dillerle de olsa, aynı şeyi söylüyor: Kürt ulus-devleti daha doğmadan bastırılmalıdır.

Kamal Soleimani

26,593 görüntüleme • 5 ay önce

🔴Cihat Yaycı : Bu tür bir sürecin benim gibi insanların tasvip edebileceği bir durum olması mümkün değil. 📌 Dünyanın hiçbir yerinde 25 yıldır hapiste tutulan bir mahkûmun siyasi muhatap alınarak, "Gel sen bu işe çözüm getir, hem de gel bizim mecliste konuş" denmesi kabul edilebilir bir şey değildir. 📌 Bu, Türk tarihinde değil, dünya tarihinde de görülmüş bir durum değildir. Bu gerçekten çok acı bir tablodur. 📌Türkiye Cumhuriyeti Devleti, şehitlerimiz ve gazilerimiz sayesinde terörü ve terör örgütünü bitirdiği bir noktadayken neden böyle bir çağrıyı yapma ihtiyacı duymuştur? 📌 Bu, kamuoyuna açıklanması gereken bir durumdur. 📌Dahası, burada ciddi bir tezat daha bulunmaktadır. Bu çağrıyı yapan heyette yer alan kişilerden biri, Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden terörle iltisaklı olduğu iddialarıyla görevden alınmış bir isimdir. ❓Peki, böyle bir şahıs, nasıl oluyor da mMecliste kapılarda karşılanıyor? Bu, devlet ciddiyetiyle bağdaşıyor mu? Asıl sorulması gereken soru budur. 📌Ben bu konuları gündeme getirdikçe, özellikle şehit aileleri ve gazilerimizin hissettiklerini dile getirdikçe, PKK'lılar ve bölücüler tarafından tehdit edilip hakarete uğramayı normal karşılıyorum. Ancak beni asıl şaşırtan, milliyetçi olduğunu iddia eden bazı kişilerin bana tehdit ve hakaret etme cüretinde bulunmalarıdır. Bu gerçekten çok enteresan bir durumdur. 📌Geldiğimiz noktada, PKK ile milliyetçi olduğu iddia edilen kişiler bir araya gelmiş görünüyor. ❗️Ancak gerçek bir milliyetçinin böyle bir durum içinde yer alması mümkün değildir. ❗️Gerçek bir milliyetçi, PKK'’lının ya da teröre yardım eden birinin elini sıkmaz. ❗️Bu tür davranışlar, "Terörsüz Türkiye" adı altında kılıf uydurularak meşrulaştırılmaya çalışılsa da, Türk Milletinin vicdanında asla kabul görmez. 📌Türk milletinin değerlerine, Atatürk'ün ilkelerine bağlı vatandaşlar için bu tür davranışlar ne kabul edilebilir, ne de sindirilebilir niteliktedir. ❓Bir milliyetçi, vatanperver bir insan, devletin polisini, askerini, öğretmenini, vatandaşını, hatta bebeğini öldüren bir terör örgütü liderinden mesaj getiren heyeti nasıl kapıda karşılayıp dinler? Bu, akıl, mantık ve vicdanla açıklanamaz. ❗️Milletin vicdanında bu tür davranışların karşılık bulması mümkün değildir. ❗️Siyasetçiler kendi koltuklarında bu tür girişimlere destek bulabilir, ancak Türk Milletinin vicdanında destek bulamazlar. 📌Türkiye Cumhuriyeti Devleti, terörü bitirmiştir. Terör örgütü liderlerinden Duran Kalkan’ın, “Biz başımızı dışarı çıkaramıyoruz, anında vuruyorlar” şeklindeki sözleri, terör örgütünün ne kadar çaresiz bir durumda olduğunu gözler önüne sermiştir. ❓Ancak ne hikmetse, terör örgütü ne zaman sıkışsa, bir "açılım" ya da "çözüm süreci" başlatılmakta ve neredeyse ölmüş olan terör örgütüne yeniden hayat verilerek güçlenmesine zemin hazırlanmaktadır. ❗️Bu durum artık kabul edilemez ve saklanamaz bir hâl almıştır.

TÜRK DEGS / TURK MAGS

11,764 görüntüleme • 1 yıl önce

Kahraman Türk Ordusu PKK UZANTISI YPG PYD YPJ. Paramparça etmiş Türk ordusunun eline sağlık olsun. Mazlum Kobanê ne diyor biz İsrail’in köpekleriyiz diyor bizim tasmamımız İsrail’in elindedir diyor Biz de Kürt olarak diyoruz ki köpek gibi bu dünyaya gelmişsin köpek gibi gideceksiniz.. Kobani: Türkiye 4 gündür bölgemizi bombalıyor Türk Ordusu diyoruz ki ellerinize sağlık bir kürt olarak diyorum Suriye Demokratik Güçleri PKK YPG PYD PYJ (SDG) Mazlum Kobani, Türkiye'nin dört gündür süren saldırılarıyla ilgili bir video mesaj yayınladı: Muzlum Kobanê çok korkmuş daha biz sizi ne kadar korkutcağız tahmin bile edemezsiniz Kobani açıklamasında şöyle dedi: ''Türk devleti bölgemizi ve sivilleri, Ankara'daki saldırıyı gerekçe göstererek saldırıyor. Oysa bizim Ankara'daki olayla herhangi bir ilişkimiz yoktur. Bizim Türkiye eylem yapmak gibi bir yaklaşımımız yoktur. Bizim Suriye toprakları dışında askeri eylem yapmama gibi bağlayıcı kararımız vardır. Bu saldırıların durmasını istiyoruz. Biz başta Türkiye olmak üzere her kesimle her zaman diyaloğa açığız ancak bu saldırıların durmaması ve devam etmesi halinde karşılık verme hakkımızı kullanacağımızın bilinmesi gerekiyor. Türkiye 5 yıldır Özerk Yönetimin ortadan kaldırılması, halkımızın göçe zorlanması için bu saldırılarını yürütüyor ama 5 yılda sonuç alamadı yine alamaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kökünü kurutacak alçak şerefsiz teröristler Öte yandan bu saldırılara bölgemizden sorumlu Amerika ve Rusya'nın da tavır alması gerekiyor. İsrail ABD 🇺🇸 KÖPEKLERE Terörün dini diliyle ırki yoktur bayrağı yoktur Allah’ı yoktur Kur’an ‘ ı yoktur bebek katilidir Biz Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Ayyıldız bayrağın altında yaşayan Kürtler Türkiye Cumhuriyeti’nin devletin yanındayız yanında olmaya da devam edeceğiz Sayın cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Sayın Dr Devlet Bahçeli yanındayız yanında olmaya da devam edeceğiz. Recep Tayyip Erdoğan Devlet Bahçeli Ali Yerlikaya 🇹🇷

Abdurrahim Avcıoğlu

25,944 görüntüleme • 1 yıl önce

Kürtler Türkiye’nin NATO üyeliğini ve NATO üyeleri gibi federal bir devlet olmasını savunmalıdır Bahçeli, Öcalan, DEM Parti ve “emperyalizme” karşı olduğunu iddia eden ne kadar solcu ve sağcı parti varsa hepsi de NATO’nun Türkiye’yi İran’a karşı korumasına destek vermeli. Ama aynı Bahçeli, Öcalan, DEM Parti ve bütün Türk siyasi partileri İran rejimine karşı İran Kürdistan’ındaki Kürt milletinin de ABD ile müttefik olmasına destek vermeli. Türkiye’de de Ankara’nın doğusundaki Kürdistan Bölgesi için “siyasi statü” isteyen her Kürt partisi aşağıdaki talepleri açıkça yazılı olarak kendi parti programına koymalı ve günlük siyasette de o talepleri savunmalı. Bu taleplerin hepsini mevcut Türkiye Cumhuriyeti devleti sınırları içinde savunmak yasak değil ve cezayi müeyyidesi de yoktur. Türkiye’nin NATO üyesi olması, Batı dünyasına ve Avrupa Birliği’ne yakın olması da bu talepleri savunmaya engel değildir çünkü ABD, Avrupa Birliği üyeleri ve NATO devletlerinin çoğu da federal devletlerden oluşmaktadırlar. Kürtlerin “milli hakları” ve “siyasi statüsünün” çerçevesi çok bellidir. Bağımsız devleti bir kenara koyarsanız hakiki “siyasi statü” budur: ..:: 1. Kürt milletinin anayasal varlığının kayda geçirilmesi ve kabulü. ..:: 2. Kürtçenin ulusal bir dil olarak kabul edilmesi ve resmi dil olması. ..:: 3. Kürtçe eğitim-öğretim hakkının kabul edilmesi ve resmi olarak uygulanması. ..:: 4. Ankara’nın doğusundaki Kürdistan Bölgesi’nin coğrafi olarak resmen kabul edilmesi ve Kürtlerin bu bölgede federal bir statüye sahip olması. DEM Parti ve Öcalan güdümündeki örgütler bu hakları savunmak yasak olduğu için değil, bilerek ve kasten karşı oldukları için savunmuyorlar. DEM Parti’nin tüzüğünde bu talepler yoktur. DEM Parti’nin tüzüğünde “kolektif haklar” diye bir cümlelik ifade olsa da DEM Parti sadece okullarda Kürtçe bir dersin olmasını savunuyor. Başka bir talebi yoktur. DEM Parti meclis komisyonuna sunduğu raporda da Kürtlere “Kürt” oldukları için bir hak vermeyin dedi. Etnisitelere göre hak vermeyin dedi. Sadece Kürtler de Çerkezler gibi Türkiye vatandaşları oldukları için okullarda Kürtçe bir dil dersi olsun yeter dedi. Sorun bizzat Türkçülük yapan Öcalan ve DEM Parti’dedir. Bilerek ve kasten bu taleplere karşı çıkmak için “Demokratik Toplum” safsatasını öne çıkarıyorlar. DEM Parti’nin ABD, NATO ve onların deyimi ile “emperyalizme” karşı söylemlerinin tamamı yalandır çünkü bizzat Türkiye hem NATO üyesidir hem de ABD gibi devletlerin müttefikidir. DEM Parti bir Türkiye partisi olarak buna karşı da değil ama iş Kürtlerin ABD ile ittifak yapmasına gelince hemen “anti-emperyalist” oldukları yalanını söylemeye başlıyorlar! DEM Parti Tuncer BAKIRHAN Tülay Hatimoğulları

Arif Zêrevan

12,820 görüntüleme • 5 ay önce

Bahçeli'e soruyorum, terörist başı Öcalan sizden PKK’yı dağıtmak için ne istedi, siz ne verdiniz? MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bugün MHP Grup Toplantısında yaptığı konuşmada terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’ın umut hakkı çerçevesinde affını istemiş ve TBMM’de DEM grubuna hitap ederek PKK’nın lağv edilmesini istemesini tekrar gündeme getirmiştir. Bahçeli, Abdullah Öcalan’ın serbest kalması için çalışmaktadır. Türkiye Yüzyılı, süper güç, gibi süslü lafların arkasına saklanarak terör örgütü elebaşısı Öcalan’ı İmralı’dan çıkarmak için mücadele etmektedir. Bahçeli, ‘Tabular kalktıkça, ezberler bozuldukça statüko delindikçe, insanlar birbirine dürüst davrandıkça içlerinden geçeni özgürce söyledikçe bir anlaşma ve mutabakat noktasından diğerine küçük adımlar ile ilerlemek daha kolaydır.’ Diyerek açıkça Öcalan ve PKK terör örgütü ile müzakereleri savunmaktadır. Öcalan’a umut hakkı vermek, Türk Milletinin gelecek umudunu elinden almaktır. Öcalan’a umut hakkı vermek binlerce asker, polis, jandarma, öğretmen, savcı, hakim, korucu şehidinin ailelerinin adalet umudunu ellerinden almaktır. Öcalan’a umut hakkı vermek, bacağını, kolunu gözünü bazen hepsini kaybetmiş şehitlerimizin gazilerimizin adalet umutlarını ellerinden almaktır. Bahçeli Türk Milletini Öcalan’ın serbest bırakılmasının ile terörün biteceği konusunda aldatmaktadır. Öcalan’ı ‘TBMM’ye gelse ve PKK’yı lağvettim, terörü lanetliyorum’ dese de PKK içinde birçok grup bu açıklamayı reddedecek, PYD Suriye’de, PJAK İran’da varlığını ve terör eylemlerini sürdürecek, Türkiye için tehdit olmaya devam edecektir. Devlet Bahçeli, terörist başının ‘TBMM DEM parti grubuna gelmesine itiraz ediyor da İmralı’da kalmasına niye tepki göstermiyor? Bu ne yaman çelişkidir’ diyor. İnanılır gibi değil. TBMM Gazi, İstiklal Harbi vermiş milli mabettir. İmralı ise Türk adaletinin terörist başını yolladığı hapishane. Nasıl bir akıl bahçelinin söylediğini söyleyebilir. Bunu Türk Milletinin sağ duyusuna bırakıyorum. Öcalan’ı TBMM’de konuşmaya davet etmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni terör örgütü karşısında mağlup etmek demektir. Bahçeli, Atatürk’ün Şeyh Sait’i TBMM’de konuşmaya davet ettiğini duymuş mu? Bahçeli, Atatürk’ün Seyyit Rıza’yı TBMM’de konuşma yapmaya davet ettiğini duymuş mu? Türk Milleti hiç böyle rezil bir teklif ile karşı karşıya gelmedi. Bahçeli, ‘Zaman Türk ve Türkiye yüzyılı zamanıdır’ diyor. Biz de Bahçeli’ ye soruyoruz, Türk ve Türkiye yüzyılını Öcalan’ı TBMM de konuşturarak mı kuracaksınız? Bahçeli, ‘Osmanlı İmparatorluğu yerel kültürleri ve etnik toplulukları bünyesinde nasıl bir arada tutup barış ve sükunet ortamına tesis etmişse, ecdadımızın ayak izlerini takip ederek Türk barışı devrinde aynısını yaşatabilecektir ’diyor. Türkiye Cumhuriyeti milli-üniter-laik devletinin 101. yılında Bahçeli’nin kafasında gelmiş olduğu yer burası mıdır? Üstelik Osmanlı yerel kültür ve etnik toplulukları bünyesinde tutamadığı için parçalanmıştır Şimdi, Türk Milleti önünde ve Türk tarihi önünde Devlet Bahçeli’ye şu soruları soruyorum: Mayıs 2023 de ‘önümüzdeki günlerde çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez’ dediniz. Türkiye’yi nasıl bir badireye sürükleyeceksiniz ki inşallah Türkiye değişmez diyorsunuz? Yapacaklarınız Türkiye’nin parçalanmasına neden olabilir mi? Mayıs 2024’te TBMM’de ‘Türkiye Milleti’ dediniz. Milletimizin adını bu şekilde mi değiştireceksiniz? Öcalan sizden PKK’yı dağıtmak için ne istedi, siz ne verdiniz? Osmanlı Devleti’nin verdiği hakları mevcut Anayasamızın ilk dört maddesini değiştirmeden nasıl vereceksiniz? Erdoğan ve Bahçeli’nin temel amacı Erdoğan’ın ölene değin cumhurbaşkanlığı yapacak bir düzenleme için Türk Devleti ve Türk Milletini bir tehdit ile karşı karşıya getiriyorlar. Bahçeli basın toplantısında ‘Sefaletin doruk noktası bir başkasının iradesine bağımlı olmaktır.’ diyor. Evet, gerçekten de bu sefaletin doruk noktasıdır. Son olarak size İmralı’da ilçe başkanlığı açmanızı öneririm. Bir oy bir oydur. Türk milliyetçilerinden alamadığınız oyu Öcalan’dan alın.

Ümit Özdağ

518,552 görüntüleme • 1 yıl önce

Türkiyeleşme, Öcalan’ın Kemalist Kompleksinin Siyasal Adıdır Bu metni 2023’te, artık X’te (eski Twitter) erişilemeyen bir videoyu izledikten sonra kaleme almıştım. Dün o videoyu yeniden buldum; bu nedenle bu kısa yazıyı bir kez daha gözden geçirip yeniden paylaşmak istedim. Görüntülerde, Murat Karayılan ile Duran Kalkan’ın huzurunda yapılan, adeta bir “Judenrat” sahnesini andıran bu buluşmada bir komutan Kürtlükle alay ediyordu. Mardinli olduğunu söylüyor, anne ve babasının adlarını—biri Kurdê, diğeri Kurdo idi—tek tek sayıyor ve kahkahalar arasında şunu ekliyordu: “Bir de katırımız vardı; o da ‘Kürt’tü… ‘Kürtçe çifte bile atardı.’” Bu sahne, basit bir kabalık ya da münferit bir “şaka” değildir. Burada işleyen şey, Kürtlüğün insanî, tarihsel ve siyasal bir aidiyet olmaktan çıkarılıp zoolojik bir alaya, aşağı bir varoluş biçimine indirgenmesidir. Kürt kimliği, bir ulusal özneleşmenin zemini olarak değil, aşılması gereken bir “hamlık” ve utanılacak bir tortu olarak kurulmaktadır. Tam da bu noktada “kro” figürü belirir. Bir insanın kendi Kürtlüğünü—seçmediği bir dili, bir etnisiteyi, ulusal aidiyetini ve kültürel varoluşunu—başkalarına saldırmadan, kimseyi asimile etmeden, hiçbir şiddet pratiğine başvurmadan yalnızca sahiplenmesinin bu denli aşağılanması ve hor görülmesi bir rastlantı değildir. Türkiye, on binlerce Kürdü rızaları dışında söylemsel ve retorik düzeyde Türklüğün bir tahakküm ve fetih nesnesine dönüştürmüş; devlet aygıtı Kürt bedenlerini ve kimliklerini Türkçülüğün zorunlu imgesel alanı içinde yeniden biçimlendirmiştir. Bu zorunlu dönüşümün en görünür tezahürlerinden biri, Kürtlere dayatılan ve Türk ırksal üstünlüğünü simgesel biçimde ilan eden soyadlarıdır: Öztürk, Boztürk, Göktürk, Baytürk, Koçtürk, Alptürk, Karatürk, Aktürk, Ertürk, Söntürk, Kantürk, Gençtürk, Yiğittürk… Türkçülüğün bu adlandırma ve Kürt silme rejimi, yalnızca bürokratik bir kayıt meselesi değildir; daha en başından coğrafyasıyla, mekânsal düzeniyle ve siyasal alanın kurucu mantığıyla birlikte Kürt varlığını bedensel ve simgesel olarak aşağı bir konuma yerleştiren kolonyal bir şiddet biçimidir. Devletin bütün kurumları, yasaları, egemenlik dili ve anayasal düzeni, bu ülkede mutlak ve münhasır aidiyetin yalnızca Türk kimliğine ait olduğunu tekrar tekrar ilan eder. Türkçeden başka bir ana dile sahip olanın, bu siyasal düzen içinde tam anlamıyla eşit bir yurttaş ve meşru bir insan öznesi olamayacağı fikri, Kürt varlığının inkârını dahi anayasal güvenceye bağlayan bir dışlama rejimi olarak işler. Bunu aklı başında olan herkes bilir. Sanki bunlar yetmezmiş gibi, bugün Türk devleti Öcalan aracılığıyla her Kürde “Türkiyeleşme”yi telkin eden, Kürt sosyal ve kültürel varoluşunun daha önce bütünüyle tasfiye edilememiş alanlarını dahi disipline etmeye ve hizaya sokmaya çalışan yeni bir kolonizasyon dilini devreye sokmaktadır. Herkesin tanıklık ettiği şey budur: Kürtlerin yalnızca bastırılması değil, aynı zamanda kendi kendilerini inkâra zorlanmalarıdır. Fakat en sarsıcı olan şudur: Elli yıl boyunca Kürt adını siyasal alana taşıyan, yok edilmek istenen, adı anıldığında bile nefes alınamaz hale getirilmeye çalışılan bir hareketin içinden, bugün bizzat Kürtlükle alay eden ve Kürtlüğü tasfiyeyi neredeyse tarihsel bir görev gibi gören bir dil yükselmektedir. Kürt kimliğini aşağılayan, Kürdün katırını bile “Kürtçe çifte atan” bir karikatüre dönüştüren bu söylem, faşist Türkçü tahayyülün yalnızca dışarıdan dayatılması değil, içeriden yeniden üretilmesidir. Bu, Kürt’e karşı kurulan kolonyal prototipin Kürt siyasetinin içinde dahi içselleştirilmiş hale gelmesinin en çıplak göstergesidir. Öcalanperestlerin “Türkiyeleşme” siyaseti, fiilen tam bir Kırolaştırma ve kültürel kırımı derinleştiren disipliner bir kampanyadır. Buradaki Kıro, basitçe “Kürt” değil; Kürtlüğün inkârıyla “medenileştirilmesi gereken eksik-Türk” prototipinin aynı anda üretildiği kolonyal bir ara figürdür—yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan ise bu sürecin başlıca aracısı, hatta başlıca figürüdür: Kemalist devlet aklının Kürt siyasal varoluşunu yeniden biçimlendirmek üzere devreye soktuğu “baş Kıro”laştırma mekanizmasının tam merkezinde yer alır. Öcalan, Kürt’e ilişkin Kemalist tahayyülü derinlemesine içselleştirmiş bir figür olarak, hayatı boyunca Kürtleri “Kürtlükten kurtarmayı” adeta bir misyon gibi görmüş; Kürtlüğü ulusal ve siyasal bir ufuk olmaktan çıkarıp aşılması gereken bir “hamlık” olarak yeniden kodlamaya yönelmiştir. Bu iddiayı belgelendiren en çıplak ifadelerden biri, Öcalan’ın Kürt varlığını neredeyse insanlık-dışı bir ara kategoriye indirgediği şu sözleridir: “Kişilik üzerine birçok çözümlemeler yaptım. Hâlâ Kürt’ü tam yakaladığımı, çözdüğümü söyleyemem. Çünkü kendisi olmaktan epeyce uzaklaştırılmıştı. Şeklen Kürtvari gözükse de, özde başkalaşmıştı. İhanetinin boyutlarının farkında bile değildi. Ona ne insan yasaları ne de hayvan yasaları işliyordu. Adeta üçüncü bir varlık türünü oynuyordu.” (Öcalan, 2004, Bir Halkı Savunmak, s. 222). Burada Kürt, bir ulusal özne değil; ne insan ne hayvan yasalarına tâbi olmayan, “üçüncü tür” olarak kodlanan bir ham maddeye, yani Kırolaştırmanın nesnesine indirgenmektedir. Bu dil, yalnızca bir betimleme değil, Kürtlüğün siyasal statüsünü düşüren kolonyal bir epistemolojidir: Kürt varlığı, hak ve egemenlik talep eden bir ulus olmaktan çıkarılıp terbiye edilecek, dönüştürülecek bir aşağı kategoriye yerleştirilir. İşte “Kıro” figürü tam da bu ontolojik düşürmenin adıdır. Çünkü Kıro, “Türkleştirilmesi gereken Kürt”tür: hem Öcalancı söylemin hem de Kemalist tahayyülün Kürt üzerine bindirdiği prototip. Kürdü zamandışı ve parokyal bir dağ varlığına indirgeyen; dili çözülemez, kimliği belirsiz, siyasal varoluşu “ilkel” sayılan aşağı bir özne-konumu. Kıro, yalnızca bir hakaret değil, modern Türk ulus-devlet aklının Kürt’ü tanımlama biçimidir: Kürdü ulus olma kapasitesinden yoksun, kültür ve tarih taşıyamayan, medeniyetle bağdaşmayan bir “artık” olarak kodlayan kolonyal bir kategoridir. İşte Öcalan’ın Kürtlüğe yaklaşımı da tam olarak bu kolonyal prototipin içselleştirilmesi üzerinden şekillenir. Öcalan’ın Kürtleri “Kürtlükten kurtarma” girişimi, basit bir siyasal taktik değil, derin bir Kemalist kompleksin ve kolonyal/ırkçı bir mimicry rejiminin ifadesidir. Bu kompleks, Öcalan’ın kendisini Türk ulus-devlet aklının ölçütleri içinde “insan” sayılabilir bir varoluşa yaklaştırma çabasında; Kürtlüğü ise aşılması gereken bir hamlık olarak kodlamasında görünür. Burada “Kıro” figürü belirleyicidir: Kıro, eşzamanlı olarak hem Kürt varlığının inkârını hem de “tamamlanmamış,” “medenileşmemiş” bir Türk prototipini temsil eder—bir tür yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan, Türklüğü insan olmanın normu olarak kabul eder; fakat aynı zamanda bu norm karşısında kendisini ontolojik bir eksiklik içinde konumlandırır. Bu eksiklik, Lukács’ın yabancılaşma ve bütünlük kaybı bağlamında düşündüğü türden bir “eksik-totalite” hissiyle, sürekli telafi edilmesi gereken bir varlık açığına dönüşür. Mimicry, tam da bu açığın yönetimidir: taklit, asla “asıl” olamaz; fakat kolonyal düzen içinde zorunlu bir sınav gibi dayatılır. Öcalan’ın Türkiyeleşme projesi, bu nedenle, Kürt özgürleşmesinin değil, Kürt öznesinin Kırolaştırılarak devletin ontolojik ölçüsüne yaklaştırılmasının—hiçbir zaman tamamlanamayacak bir Kemalist taklidin—siyasal adıdır. Bu Kırolaştırma mantığının en açık göstergelerinden biri, Öcalan’ın Kürtleri bir ulus olarak değil, tekrar tekrar bir “olgu” olarak adlandırmasıdır. Nitekim Öcalan, Demokratik Konfederalizm’de Kürtlerden defalarca “olgu” diye söz eder (2015: 39). Bu kelime seçimi tesadüf değildir: Kürt varlığını tarihselliği, egemenlik iddiası ve siyasal özne statüsü olan bir ulus olmaktan çıkarır; üzerinde işlem yapılacak ham bir nesneye indirger. “Olgu,” burada hak talep eden bir kolektif özne değil, disipline edilecek, dönüştürülecek, Türkiyeleşme içinde eritilecek bir Kıro maddesidir. Bu nedenle “demokrasi,” “Türkleştirme” ve “Türkiyeleşme” aynı mantığın farklı adlarıdır: Kürt bir olgudur; Türk milletiyle bütünleştirilmesi, terbiye edilmesi ve “medenileştirilmesi” gerekir. Mehmet Uçum’un Öcalan’la aynı çizgide söylediği gibi, “Türk milleti birdir; Türk ve Kürtten oluşan tek bir millet vardır ve onun da tek dili Türkçedir.” Burada kast edilen tam da budur: Kürt, ancak Türklük içinde eritildiği ölçüde meşru bir varoluşa kavuşabilir. Öcalan’ın “kültürel talepleri” dahi gayrimeşru sayması, Bülent Arınç’ın 2014’te dile getirdiği “Kürtçe medeniyet dili değildir” sözleriyle aynı epistemik şiddetin farklı versiyonlarıdır. Bu söylemlerin ortak zemini açıktır: Kürt varlığını inkâr etmek, Kürtlüğü bir siyasal özne değil, terbiye edilecek bir hamlık olarak görmek ve “Kıro”yu medenileştirme kisvesi altında Kürtlüğün tasfiyesiyle uğraşmak. Aradaki tek fark şudur: Devlet aklı bunu açık ırkçı Türkçülükle yapar; Öcalan ve ona tapanlar ise kendi içselleştirilmiş Kıroluklarını genelleştirerek bütün Kürt milletini de kendileri gibi kokusu ve zamandışı bir varlık olarak tahayyül ederler. Kolonize edilmiş bir mimicry (taklitçilik)—adeta bir “ev zencisi” pozisyonu—üzerinden, Türk efendisinin haklılığını ispatlamak için Kürtler aleyhine simgesel, dilsel ve epistemik şiddete başvururlar. Kürt ulusal ısrarını “ilkel milliyetçilik,” Kürt varoluşunu “geri hamlık,” Kürt siyasal ajansını ise “kardeşlik düşmanlığı” diye damgalarlar. Türk devleti bir asırdır yapamadığını, bugün Öcalanperestler yapmaya çalışmaktadır: Kürdü “Türkiyeleştirmek,” yani fiilen Kırolaştırmak—Kürt ulusunu, kendi kendisiyle alay eden, kendi varlığını inkâra yönelen, kolonyal prototipi içeriden yeniden üreten bir aşağı özne-konumuna mahkûm etmek. Hayatını kaybeden Rêzan Javid’in annesinin feryadını asla unutmayacağım. O, PKK’nin Kürtleri kurtarmak için silaha sarıldığına hâlâ inanıyordu. Cenazede “Kürdistan bayrağına kurban olayım” diye haykırdı. İşte yeni-Kırolaşma, Türkiyeleşme adına, devletçi aklın içselleştirilmesiyle Kürtlüğü böyle imha eder: bir halkın onurunu değil, kendi kendisiyle alay etmesini siyasal ufuk hâline getirerek.

Kamal Soleimani

23,596 görüntüleme • 6 ay önce

Çocuk, yaşlı demeden her gün sivilleri katlediyorlar. Lübnan’da katlediyorlar, Suriye’de katlediyorlar, Gazze’de katlediyorlar. Hatta gidip İran’ın başkentinde, İran’ın misafiri Haniye’yi şehit etme pervasızlığını gösteriyorlar. Sayın Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi, bu melanetin nihai hedefinde Türkiye var. Çünkü İsrail, bir din devleti olarak bu topraklar üzerindeki emellerinden hiçbir zaman vazgeçmez. Böylesi büyük bir tehditle karşı karşıya olduğumuz bu dönemde, büyük bir devlet adamı olmanın sorumluluğuyla Sayın Devlet Bahçeli bir el uzattı. Bir barış eli uzattı. Türkiye’nin birliği ve beraberliği için bir ortak duruş sergilemek için yaptı bunu. Dünyaya da bir mesaj olsun dedi: “İçeride birliğimizi ve dirliğimizi sağlayalım, yine siyasetimizi yaparız. Ama bu ülkenin birliği ve dış tehditlere karşı bir olmamız devlet adamı sorumluluğudur.” Sayın Cumhurbaşkanımız da bu çağrıyı net bir şekilde destekledi. Peki, el uzattığı adamlar ne yapıyor? Bugün Diyarbakır’ı karıştırmak için meşguller. Bugün tüm Türkiye’ye çağrılar yapıyorlar. Örgüt liderinin talimatıyla hareket ediyorlar. Basın açıklamaları yapıp açık açık talimat verdiler. Diyarbakır’da, tam da böyle bir yumuşama ortamının herkeste umut yarattığı bir dönemde, “Biz kaostan besleniyoruz, biz kargaşadan besleniyoruz, huzur bizim işimize gelmez, birlik beraberlik işimize gelmez,” dediler ve yine vazifelerini yapıyorlar. Bugün bütün Türkiye’ye çağrıda bulundular. Valiliğin yasaklama kararına rağmen Diyarbakır’da yasak miting yapmaya çalışıyorlar, Diyarbakır’ı karıştırmaya çalışıyorlar. Neden? Çünkü 50 binin üzerinde insanın ölümüne, acılara ve kaosa neden olmuş bir örgüt liderinin serbest bırakılması için uğraşıyorlar. Bu örgüt lideri, bu ülkede insanların ölümüne, kan dökülmesine ve acıların yaşanmasına neden olmuş. Şimdi de bu liderin özgürlüğü için uğraşıyorlar. Kardeşim, sen siyaset yapıyorsun. Hani demokratik siyaseti öncelemiştin? Barışı, huzuru, hizmeti öncelemiştin? Ama belediyelerde hizmet üretemiyorlar. Her gün birbirlerine düşüyorlar. Millet memnun değil. Ne yapmaları lazım? Kaos ve kargaşa çıkarmaları lazım ki beceriksizliklerini örtbas etsinler. Bundan besleniyorlar. İnşallah buna da müsaade etmeyeceğiz. Diyarbakır halkı da bu oyuna gelmeyecek. Eski günler geride kaldı. Onlara yedirtmeyiz, onlara bunu yaptırmayız. Bu yüzden bu kongrelerimiz önemli arkadaşlar. Demokrasi için, hep birlikte hizmet için, Türkiye’yi daha büyütmek için, istihdam yaratmak için, üretmek için, güzellikler için. Ve Ortadoğu’daki yaklaşan bu tehdit için, İslam aleminin birliği ve dirliği için, AK Parti sadece Türkiye’ye değil, bütün ümmete, bütün mazlumlara, bu coğrafyaya lazımdır. Allah, Recep Tayyip Erdoğan’a (Recep Tayyip Erdoğan )uzun ömür versin ve Türkiye’nin başından eksik etmesin. Bizler büyük bir sorumluluk içindeyiz. Burada sıradan bir siyasi partinin kongresi yapılmıyor arkadaşlar. Bütün bu bahsettiğimiz tehdit ve tehlikelerin karşısında, bu partinin güçlü olması lazım. Bu milletin, oynanan oyunları iyi görmesi lazım ve her zaman olduğu gibi liderinin arkasında, önderinin arkasında dimdik durması lazım.

Galip Ensarioğlu

38,836 görüntüleme • 1 yıl önce

Sabaha not düşelim… Tarihte büyük imparatorlukların ve güçlü devletlerin çöküşündeki en temel sebeplerden biri, orta sınıfın yok olması ve zengin ile dar gelirli arasındaki mesafenin derinleşmesidir. ARA NOT:BUGÜN ÜLKEMİZDE OLAN BUDUR DİKKAT. Çünkü devletleri ayakta tutan asıl güç; toplumdaki adalet duygusu, denge ve sokaktaki insanın ekonomik anlamda nefes alabilmesidir. Cebin,mutfağın,sofranın etrafında ki insanın ve ailenin nefes alma kabiliyetinin mümkün olmasıdır. Ne yazık ki bugün uygulanan politikalar, Türkiye’nin omurgasını oluşturan geniş kitlelerin hayatını her geçen gün daha da zorlaştırırken, küçük bir azınlığın sahip olduğu imkânları ölçüsüz biçimde büyütmüş, toplumdaki ekonomik ve sosyal uçurumu tehlikeli bir seviyeye taşımıştır. Tarih, bu dengenin bozulduğu hiçbir yerde uzun süre huzurun korunamadığını gösteriyor. Anlayan anladığı kadar anlar… Vesselam. Roma İmparatorluğu: Toprak ve servet belirli elitlerin elinde toplandı, halk ağır vergiler altında ezildi, orta sınıf zayıfladı ve devletin toplumsal gücü çözüldü. Fransız Devrimi:Elitler büyük bir refah içindeyken halk açlık ve ağır ekonomik zorluklarla karşı karşıya kaldı; gelir adaletsizliği toplumsal öfke ve patlamaya dönüştü. Osmanlı İmparatorluğu Gerileme Dönemi:Üretim zayıfladı, vergi yükü halkın üzerine yıkıldı, ekonomik denge bozuldu ve devlet-millet arasındaki güven aşındı.Bir grup yönetici ve elit refah içinde hiçbir şey olmamış gibi yaşadı Sovyetler Birliği’nin Dağılması:Halkın yaşam standardı düşerken ayrıcalıklı bürokratik sınıf büyüdü; ekonomik adaletsizlik ve sistemin halka yabancılaşması çözülmeyi hızlandırdı. 1929 Büyük Buhranı:Orta sınıfın çökmesi, işsizliğin büyümesi ve servetin dar bir çevrede toplanması birçok devleti siyasi ve sosyal krizlere sürükledi. Esas hep aynı nokta: Devletler çoğu zaman dış saldırılarla değil, içeride bozulan özellikle gelir ve sosyal adalet dengesiyle zayıflamıştır ve çöküş sürecine girmiştir.

Metin KÜLÜNK

139,162 görüntüleme • 3 ay önce

Düzgün Kaplan: 'Kürt halkı kendi evlatları tarafından temsil edilmelidir’ Hak ve Özgürlükler Partisi HAK-PAR Genel Başkanı Düzgün KAPLAN Muş‘ta halka seslendi. Muş Belediye meydanında 9 Mayıs 2023 tarihinde saat 13.00' te başlayan miting de Kürtçe konuşan Düzgün Kaplan, sözlerine; ‘Xalıd beg’e Cibri’nin, Şeyh Sait’in topraklarında sizleri saygıyla selamlıyorum’ diye başladı. Kaplan konuşmasını şöyle sürdürdü; ‘Sizlere Kürtçe hitap etmek istiyorum. Çünkü Seçimlere katılan 36 parti içinde tek Kürt partisi HAK-PAR’dır. Siyasetimizin amacı binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan kadim Kürt halkının özgürlüğüdür. Sizin desteğinizi istiyoruz. Kadim bir halk olan Kürt halkı da diğer halklarla eşitlik temelinde özgür ve barış içinde yaşamalıdır. Türk devleti Kürtlerin de yardımı sayesinde kuruldu. Osmanlı devletinde birlikte olan milletler ayrılarak kendi devletlerini kurdular. Kürtler o zaman biz kardeşiz dediler. İttihatçıların devamı olan Kemalistler Kürtlere Bu devletin Kürtlerin ve Türklerin ortak devleti olacağına söz verdiler. Lozan antlaşmasından sonra Devlet kurulunca dediler ki bu devlet Türklerin devletidir. Dili de Türkçedir. Kürtler defalarca itiraz etti, başkaldırdı. Bu düzeni kabul etmedi. Kemalist rejim Dersim’de, Zilan’da, Diyarbakır’da olduğu gibi soykırıma yöneldi. Bu politika halen devam ediyor. Biz Kürt halkının onurlu, özgür yaşamasını istiyoruz. Değerli Muş halkı; Lozan’da Kürt temsiliyeti yoktu. Kürt ağaları, beyleri Kürtlerin temsiliyet hakkını İnönü’ye verdiler. Onlarda tekçi, faşizan bir devlet kurdular. Bugünde aynı oyun oynanıyor. Boşnakları, Bulgarları, Türkleri bize temsilci olsunlar diye aday gösteriyorlar. Bunlar Kürdün hangi derdini bilir? Değerli halkımız Kürtler kendi öz evlatları eliyle temsil edilmelidir. Neden bir Laz, bir Çerkez Kürdü temsil etsin, Kürdün oyu ile Parlamentoya gitsin? Bize sandığa gidin oylarınızla Türkleri parlamentoya gönderin diyenler hayır deyin! Belçika, İsviçre Amerika gibi pek çok modern devlet benzer meselelerini çözebilmiş. Biz diyoruz ki Kürtler millettir ve diğer milletlerin İngilizlerin, Türklerin hakkı neyse Kürtlerin de bu hakları verilsin. Derdimiz Kürt halkının özgür olmasıdır. Pek çok Türk veya Kürt vekil gönderdiniz parlamentoya gidin bakın, Kürtlerin haklarıyla ilgili. Bir önerge verdiler mi? Kendi keslerini doldurmakla meşgul oldular. Kürt meselesinin çözümü için ne yaptılar? 45 yıldır Kürdistan’da savaş var 100 bin gencimiz toprağa verildi. Onlar hiçbir şey yapmadılar. Şimdi diyorlar ki Türkiye demokratik olsun, olsun da ya Kürt meselesi? Kürt meselesi çözülmeden ne demokrasi olur, ne enflasyon düşer, ne barış olur ne de yoksulluk son bulur. HAK-PAR sizin partinizdir. TRT de bize ayrılan 10 dakikalık konuşma hakkını da Kürtçe olarak kullandık. Biz halkımıza, toprağımıza güveniyoruz. Sakın bu parti küçüktür demeyin. Büyük partilere verdiğiniz oylar zaten boşa gidiyor.Onlar sizin için Kürt meselesinin çözümü için ne yaptılar? HAK-PAR barışçıl demokratik bir partidir. HAK-PAR’a oy verin ki, Kürdistan’da yeni modern bir ses, barışçıl demokratik, hareket güçlensin. Size aday olarak Boşnak, Bulgar veya Egeden birilerini getirip aday gösterdiklerini biliyorum. Biz de size Muş’un, bu toprakların, barışsever, demokrat bir evladını aday olarak sunuyoruz. Bilin ki biz Xalid Begê Cibrî’nin yolundayız.’ HAK-PAR Basın Bürosu

HAK-PAR / Hak ve Özgürlükler Partisi

34,059 görüntüleme • 3 yıl önce

TBMM'de, 2026 bütçesinin tümü üzerine gerçekleştirdiğim konuşma; 1- Sözlerime başlarken şunu açıkça ifade etmek istiyorum: Bu bütçede "İnsan" yoktur, "Rakamlar" vardır. Bu bütçede "Adalet" yoktur, "İnşaat" vardır. Bu bütçede "Gelecek" yoktur, "Günü Kurtarma" telaşı vardır... Bütçe, devletin milletle yaptığı en önemli toplumsal sözleşmedir. Bu sözleşme adaleti öncelemiyorsa, şeffaflıkla beslenmiyorsa, Meclis iradesiyle gerçek anlamda yoğrulmuyorsa, kağıt üzerinde büyür, milletin nezdinde küçülür. Bütçe, bir iktidarın kime hizmet ettiğinin, tercihlerini kimden yana kullandığının, "tüyü bitmemiş yetimin hakkını" koruyup korumadığının en somut belgesidir. Mevcut iktidar, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçişle birlikte, devleti bir şirket mantığıyla yönetme gafletine düşmüştür. Bir şirket kârını hedefler, devlet ise adalet ve hizmeti. Bir şirket hissedarlarına karşı sorumludur, bir devlet ise vatandaşlarına. Şirket mantığıyla devlet yönetmeye kalktığınızda, 2026 Bütçesi'nde gördüğümüz gibi "Kâr" adı altında milleti “vergi” yüküyle ezersiniz. Sn. milletvekilleri, bu ülkenin bir yıl boyunca ne yiyip ne içeceğine, nasıl ısınacağına, emeklinin nasıl ayakta kalacağına, gençlerimizin nasıl umut kuracağına, çiftçinin tarlasını nasıl süreceğine, esnafın kepengini nasıl açık tutacağına karar vereceğimiz bir bütçenin oylamasını yapacağız. Her şeyden önce bizim burada olmamıza, konuşmamıza imkan veren şey demokrasidir. Millet adına karar veren bizlerin varlık sebebi tam olarak budur ve onu ihata eden husus ise hukuktur. Fakat çok acı bir hakikati, milletimiz adına bir kez daha yüksek sesle söylemek zorundayım: TBMM, Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemiyle birlikte rutin bir noterlik faaliyeti yapan bir kuruma dönüştürülmüştür. Bu durumun en acı örneğini bütçe görüşmelerinde yaşıyoruz. Esasında TBMM’nin üç temel görevi vardır. 1. Kanun yapmak, 2. Millet adına denetim vazifesi yürütmek, 3 “bütçe” yapmak. Peki biz, yani parlamento, Cumhurbaşkanlığı Hükmet Sistemi ile birlikte ne yapabiliyoruz? Çoğu zaman sadece konuşabiliyor, o kadar… Anayasa’ya göre yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. Bu bütçeyi yönetecek kişi kendisidir. Burada olması gereken kişi de bizzat Cumhurbaşkanıdır. Bazı hususlar vardır ki vekaletle kotarılacak konular değildir, bütçe de bu konuların başında gelir. Çünkü bütçe mali bir belge olmasının ötesinde, devlet istikametinin en görünür beyanıdır… Sn. milletvekilleri, bu bütçe tartışmasını basit bir mali tablo olarak ele alamayız. Bugün Türkiye’nin yaşadığı kırılganlıkların önemli bir kısmı, 2017 referandumuyla kabul edilip 2018 seçimleriyle yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile şekillenen yönetim mimarisinin sonucudur. Yetkilerin yoğun biçimde merkezileştiği bu yapı, güçler ayrılığı ilkesinde ciddi bir erozyona yol açmış, yasama, yürütme ve yargı arasında dengeyi sarsmıştır. Yasama faaliyetlerinin daraldığı, denetim mekanizmalarının etkisizleştiği, yargının bağımsızlığına yönelik toplumsal endişelerin büyüdüğü bir iklimde, hukukun üstünlüğü ve adil yargılanma hakkı gibi evrensel demokratik ilkeler açısından kaygılar kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu tablo, siyasi bir tartışmanın ötesinde, ekonomik bir yıkımdır. Çünkü hukuk güvenliği zayıfladığında ekonomik güven zayıflar, kurumlar yıprandığında yatırım iklimi daralır, ifade alanı azaldığında toplumsal enerji kısılır. Bu nedenle biz aslında bugün 2026 bütçesini tartışırken, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin bütçe ahlakına ve denetim kültürüne etkilerini de tartışıyoruz. Bu bütçenin en ağır gölgesi kuşkusuz faiz yüküdür, faiz giderlerinin ağırlığı bütçenin en mühim sorun alanlarından biridir… Sormak istiyorum: bütçesinde faize bu kadar kaynak ayıran bir ülkede “huzur ve bereket” olur mu? “Faize karşı mücadele” söylemiyle hazırlanan bir bütçenin böylesine yüksek faiz yükü taşıması, retorikle gerçeklik arasındaki kopukluğu açıkça ortaya koymaktadır.

Selçuk ÖZDAĞ

27,419 görüntüleme • 8 ay önce

KESİN Ulan Sesinizi…. Amasız,Fakatsız açık ve net . Azerbaycan 🇦🇿 Devlet Başkanı Sayın Aliyev ‘in yanındayım . Azerbaycan,Türkiyenin Turana giden Kapısıdır . Sizin öfkeniz Türk Devletlerinin birleşme Korkusunun tezahürüdür . Karabağ işgal edilirken,kimdir Ermenilere yardım eden , ? İran sınırından geçerek Türk Askerlerine,Karakollarına Köylerine saldıran Teröristlere pkk piçlerine alan açan destek olanlar kimdi ? Hocalıda ,Ağdam,da ,Fuzuli’de,Gencede Azerbaycan 🇦🇿 ın Çığlıklarını duymayanlar şimdi Azerbaycan’ı eleştiremez kesin sesini sesini. Cumhurbaşkanımızın Kardeşim dediği Azerbaycan Devlet başkanına parmak sallıyorsunuz Kes sesininizi Sifonist süslüman lolipoplar …‼️ Hocalı’da katliam olurken katliamcı Ermenilere destek verenlere sesiniz çıkmıyordu. Katledilen çocukların ,anaların imdat çığlıklarını durmuyordunuz şimdi kesin sesinizi . Suudi Baş müftüsü “İsrail ve Amerika ile Cihada destek oluyoruz “ derken hiç sesin çıkmıyor du . Suudi veliaht prensi “ bizim Gazze gibi derdimiz yok “ dediği zaman sesin çıkmıyordu. Trump Arap ülkelerinden 3 gün içinde 1,5 Trilyon dolar alıp gittiğinde sesiniz çıkmıyordu . Hayırdır şimdi mi Evliya oldunuz. Tabi şimdi saldırmak kolay Azerbaycan Türk devleti olduğu için mi . Neden Amerika,İsrail ile birlikte olan Arap devletlerine tek sözün yok . İran Ermenistan’ı desteklerken ,Karabağ işgal edilirken,Hocalıda katliam yapılırken hiç sesiniz çıkmıyordu. Şimdi sen kes sesininizi … Azerbeycan Devlet olarak kendisine saldırmaya kalkanlara ,terörist faaliyetlerine baş vuranlara rest çekiyor haklıdır . Karşınızda bir sömürge devlet bağımsız Türk Devleti Azerbaycan 🇦🇿 var . Kesin sesinizi Sifonist lolipop süslümanlar … İki Devlet TEK MİLLET. TÜRKİYE 🇹🇷 AZERBAYCAN 🇦🇿🇹🇷 Var olsun Türk Milleti Var olsun Türk Deletleri Var olsun TURAN . Ilham Aliyev Nigar Ögeday Susmaram Sultan Aliyeva🇦🇿 Mehriban Aliyeva Azerbaycan Büyükelçiliği Türkiye Dr. Nurhan Toğuç EROL YLMZ Kpçk TR🇹🇷🇦🇿🇹🇲🇰🇿🇰🇬🇺🇿🇭🇺 Prof.Dr.Toğrul İsmayıl @ismailguveen34 izzet ERTEM @MuhsinEllam Halil Can AKGÜN @bilge_tugc66458 Damla Erarslan @disbares Zeynep CHNGR

🇹🇷 Kurtoğlu 🇹🇷

17,502 görüntüleme • 5 ay önce

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanist(Rojava)

117,907 görüntüleme • 7 ay önce

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 görüntüleme • 1 yıl önce

Allah Barzanilerin Öcalan ile olan muhabbetini daim kılsın. Mesrur Barzani iki gün önce Bahçeli-Öcalan ikilisinin projesine “barış süreci” diyerek Öcalan’a tam destek verdi. Öcalan ise 30 Mayıs 2025’te DEM Parti’nin İmralı heyeti ile yaptığı görüşmede Barzanilere “alçak, faşist” dedikten sonra “bütün gücümü onu bitirmeye harcayacağım. İntikam duygum boğazımı geçti” diyor! Öcalan: (yetkiliye dönerek) Barzani’ye devlet kurdurtmak istiyorlar. Barzani dedikleri kanımız üzerine devlet aygıtını kurmuş, en büyük baş belasıdır ve çözmemiz lazım. Bu gidişata dur demek lazım. Yetkili: Biz Habur’u yaşadık. Şimdi örgüt kendini feshetti. Bizim zorluğumuzu anlatmaya çalışıyorum. Devletin çabasının sahibi olarak bunları anlatmaya çalışıyorum. Silah bırakma ile alakalı somut bir adım bekleniyor. Öcalan: (kızarak) Barzani ile anlaşmışlar. Arkadaşlar silah bırakma görüntüsü verecek. Onurlarını çiğneyecekler. Onurlarını koruyacağız. Buna izin vermeyeceğiz. Yetkili: Bir öneri yapalım. Sembolik bir sayı ile Barzani, Talabani ve Irak merkezi hükümeti gözetiminde bir silah bırakma girişimi olsun, diğer işler başlasın. DEM Parti heyeti: Ben cevap vereyim. Barzani sizlerle beraber gerillaya karşı savaşıyor. Hareket güvenmez. Yasal düzenleme olmadan olmaz. Öcalan: PKK bir isyan hareketi mi? Kendini feshetti mi? Bu somut bir olgu mu? Bunların tümünün cevabı evet. Peki bütün sorunları yani Türkiye devleti ile sorunları ortadan kaldırmak istiyor muyuz? Evet öyle. Yetkili: Biz buraya gelsinler demiyoruz. Silah bırakabilir ve orda kalabilirler. Öcalan: Ben izledim. Davutoğlu da söyledi. Barzani şerefsiz. Alçak. O yapar bunu. Ama biz yapmayız. Bunların huzurunda silah bırakırmıyız? Böyle çözüm olur mu? Böyle sürerse başka Kürt ile anlaşın diyeceğim. Barzani devlet kuracak adammıydı? Bunlar bizim sayemizde ordalar. Savaşarak mı devlet kurdu. Yetkili: Barzani bizim umurumuzda değil. PKK’ye ile ilgili olduğu için gündemimizde. DEM Parti heyeti: PKK’ye karşı savaştıkları için destek veriyorsunuz. Yetkili: Az önce gönderdiğiniz metni yani Bahçeli’ye mektubu teşkilat başkanına gönderdim. Yanıtı şöyle; Bahçeli diyecek ki silah bırakmadan hiçbir adım atılmaz. Başladığımız yere döneriz’ dedi. Öcalan: Silah bırakılmadan olmaz demekten kastınız nedir. (DEM Parti heyetine dönerek) Bir adım atılmadan olmaz denilmesinden ne anlıyorsunuz? DEM Parti heyeti: Bu, teslimiyet olarak anlaşılır. Hareket böyle kabul etmez. KDP siteleri ve bazı çevreler teslim oldular demeye başladılar. Öcalan: Bu iş basit gözüküyor. Teslimiyet durumu var. Belli ki kurbanlık koyun gibi başımızı uzatmamızı istiyorlar. Barzani veya başka güçler devrede. Teslim siyaseti dayatılıyor İbrahim beye. İyi niyetli olabilir. Ben son derece makul öneriler yapıyorum. Belli bir küçük grubu teslim alarak görüntü verip ‘Teslim olmaya başladılar’ demek istiyorlar. DEM Parti heyeti: Tamamen amaç odur. Evet bunu hedefliyorlar belli ki. Öcalan: Böyle bir çözüm olmaz. İmha tehlikesi var. Barzani bunu istiyor. Böyle bir yaklaşım geliştirmenizi istiyorlar. Barzani en değme faşisttir. Ben oyunu biliyorum ve bu şansı ona vermem. Yetkili: Gelin teslim olun demiyoruz. Teslim olun demek cezaevine girin demek olur. Öcalan: Türkiye’ye karşı tek bir silah sıkarsa kellemi veriyorum. Silah Türkiye’ye karşı kullanılmıyor. Barzani Kandil’deki yüz köyün yarısını imha etmeye gelecek. Ben gelip onunla savaşırım, Türkiye ile çatışma yok. KDP yüz yıl daha egemen olacak. Demokratik siyaset ve hukuk olunca Türkiye ile bir sorunumuz olmaz. Teslim olmanın neye tekabül ettiğini biliyorum. Ben de burada çürürüm. Ben çocuk değilim. Dikkatli bir dil ile Barzani’yi demokratik uzlaşıya çağırmalı. Aksi takdirde onunla yaman bir mücadele içinde olurum. Ona deyin ki Öcalan Türkiye Cumhuriyeti ile anlaşıyor. O Türkiye’yi iyi tanır. Eski durum var sanıyor. Öyle değil. Bütün gücümü onu bitirmeye harcayacağım. İntikam duygum boğazımı geçti.

Arif Zêrevan

61,849 görüntüleme • 1 yıl önce