Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

Devlet Kayıtlarındaki "Terör Örgütü" İbaresini Kim Çıkaracak? Erdoğan gitse bile devlet kayıtlarındaki "cemaat = terör örgütü" ibaresi olduğu yerde duracak. CHP çıkarmaz, MHP çıkarmaz, Ali Babacan çıkarmaz, DEM Parti'nin böyle bir derdi bile yok. Bu ibare kaldığı sürece KHK'lıların torunları bile fişlenmeye devam edecek; bu çarkı bozmanın tek yolu...

17,516 views • 4 months ago •via X (Twitter)

0 Comments

No comments available

Comments from the original post will appear here

Related Videos

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli bugün yaptığı açıklamada terörist başı Öcalan'ın Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde konuşup DEM grubuna seslenmesi gerektiğini söylemiştir. Devlet Bahçeli'nin bu çağrısı Recep Tayyip Erdoğan ve Özgür Özel tarafından da desteklenmiştir. Bu çağrıya çözülme ortakları DEM, CHP, AKP'nin açık desteğinin olduğunu görüyoruz. Artık Türkiye'de Cumhur İttifakı ve CHP'den oluşan yeni adıyla Cumhur Halk Partisi vardır. Cumhur Halk Partisi, DEM'le koalisyon içerisindedir. Artık Erdoğan, Özel, Bahçeli ve Öcalan'ın el ele yürüdüklerini görüyoruz. Devlet Bahçeli'nin ‘terörist başı Öcalan TBMM'de DEM grubuna konuşsun’ ifadesi tam bir siyasal cinnettir. Devlet Bahçeli belli ki terör örgütünü hiç tanımamış. Terör örgütünün sözde başkanlık konseyi yapmış olduğu edepsiz açıklamada, ‘Savaşa biz karar veririz’ mealinde açıklamalar yaptı. Terör örgütünde terörist başı Öcalan'ın artık fiili bir otoritesi yok. Ancak kurucu olmasından kaynaklanan simgesel bir otoritesi var. Öcalan'ın ne demesini bekliyorsunuz? ‘Hadi silahlarınızı gömün, barış yapalım.’ Böyle mi demesini istiyorsunuz? Siz önce Türk milletine itiraf edin. Öcalan'a bu konuşmayı yapması için ne verdiniz? Özgür Özel, ‘El yükseltiyorum. Devlet Bey, Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tam olarak kendilerine ait hissetmeyen bütün Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sahibi olmayı teklif ediyorum’ diyor. Erdoğan'a, Bahçeli'ye, Özel'e soruyorum; Öcalan'a Türk Milletine ait olan neyi teklif ediyorsunuz? Neyi vermeye karar verdiniz? Türkiye'nin bir bölgesinin Kürdistan olmasına mı karar verdiniz? Devletin resmi dilini değiştirmeye mi karar verdiniz? Federal bir Türkiye kurmaya mı karar verdiniz? Güneydoğu'da, Doğu Anadolu'da özel bir Kürdistan kurmaya mı karar verdiniz? Öcalan size ne karşılığında ne veriyor? Bunu Türk Milletine açıklamak zorundasınız. Bu iş öyle Meclis’te yapılacak konuşmalarla halledilecek bir iş değil. Öcalan'a hangi tavizleri verdiniz? Öcalan, Suriye PKK'sı PYD'nin 140 bin kişiden oluşan yapısını dağıtacak mı? Yoksa Öcalan'a sadece Türkiye'de değil Suriye'de de mi devlet kurma izni veriyorsunuz? Öcalan'ın terör örgütünü lağvetme gücü yoktur. İlginç olan çözüm süreci faciasını bu ülkeye yaşatan AKP'nin DEM ve ardılı partilerin ve terör örgütünün aklına bile gelmeyen terörist başını Meclis’te konuşturması teklifi Türk Milliyetçiliğini temsil iddiasındaki Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli'den gelmiştir. Terörist başı Öcalan'a olmayan payeler sunmak Devlet Bahçeli'ye düşmez. Devlet Bahçeli'nin bu ifadelerinden dolayı ortaya haklı bir infial çıkmıştır. Vatanseverler, Türk Milliyetçileri derin bir hayal kırıklığı içerisindedirler. Şehitlerimiz, Gazilerimiz kendilerine hakarete uğramış hissetmektedirler. Devlet acziyet içine sokulmuştur. Türk Devleti'nin terörü durdurmak için terörist başının desteğine ihtiyacı yoktur. Bahçeli'nin bu ifadeleri, Erdoğan'ın destek açıklamaları, Özgür Özel'in destek açıklamaları terör örgütü ile can siperane mücadele eden kahraman ordumuzu, kahraman jandarmamızı ve kahraman polisimizi demoralize etmektedir. ‘Biz ne uğruna şehit oluyoruz’ sorusunu sormalarına neden olmaktadır. Türk ordusunun ve polisinin en seçkin evlatlarından 793 tanesi, jandarma ve polis özel harekat mensupları Hendek Çatışmalarında şehit düşmüşlerdi. Binlerce yaralımız vardı. Sizin siyasette yaptığınız hataların bedelini onlar aziz kanlarıyla düzeltmeye çalıştılar. Ülkemiz terörle mücadele bulunduğu konumdan daha geriye düşürülmeye çalışılmaktadır. Bahçeli böyle bir sürece alet olmaktadır. Bahçeli'nin terörist başını Meclis’te konuşturma fikri kendisine mi aittir? Yoksa yerli ve milliliği elden bırakmayan AKP tarafından mı kendisine söyletilmiştir? Bahçeli bir süre önce ‘Çok şey değişecek. İnşallah Türkiye değişmez’ demişti. Sayın Bahçeli Türkiye'yi değiştirmeye karar vermişsiniz anlaşılan. Nereye kadar değiştireceksiniz? Öcalan'a neler vereceksiniz? Türk halkına, Türk Milletine ait olan neleri Öcalan’a devretmeye karar verdiniz? Bahçeli bunu kimin söylettiğini Türk Milletine açıklamak zorundadır. Kendi fikri midir yoksa Erdoğan böyle söylediği için mi söylemiştir? Biz, Zafer Partisi olarak bu çağrıya verilen desteklere hiç şaşırmadık. Çünkü bu çağrının sahibi Bahçeli, zamanında ortağı olduğu koalisyon hükümetini bozdu ve erken seçimle AKP'yi iktidara taşıdı. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olabilmesi için Meclis oturumuna katıldı, ön ayak oldu. Parlamenter sistemden tek adam rejimine geçişin ve sonrasındaki çöküşün mimarlarından birisi oldu. Ne zaman sıkışsa AKP'nin stepnesi olduğu, koltuk değneği olduğu, destek olduğu ayakta kalmasını sağladı. Şimdi de görüyoruz ki Bahçeli, Öcalan'a koltuk değneği olmaya karar vermiş. Terörist başını Meclis’e çağırmak sadece kahraman gazilerimiz ve aziz şehitlerimize değil, büyük Türk Milletine Gazi Meclisimize ve Cumhuriyetimize hakarettir. Bu hakareti yapan kişi Devlet Bahçeli'dir. Şimdi tekrar soruyorum; Bahçeli, Erdoğan, Özel, terörist Öcalan Meclis’te konuşursa terörün bitmeyeceğini, sona ermeyeceğini bilmez mi? Bahçeli, Erdoğan, Özel, terörün arkasında Batılı emperyalist güçler olduğunu ve onların Türkiye Sevr koşullarına gelmedikçe, terörü vekil güç olarak kullanmaya devam edeceğini kestiremez mi? Bahçeli, Erdoğan ve Özel, PKK'yı Öcalan'ın yönettiğini mi zannediyorlar? Bahçeli, Erdoğan ve Özel, terör örgütü alanda yenilip silah bırakmaya zorlanmadıkça kendiliğinden silah bırakmayacağını bilmez mi? 10 yıl önceki çözüm sürecinin memlekete ne ağır maliyetler ödettiğini bilmezler mi? Dün lideri ölen FETÖ terör örgütü Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni bombalamıştı. Çok aşağılık bir eylemdi bu bombalama eylemi. Bir başka ülkenin ordusu bile bizim parlamentomuzu bombalamaz, bizim ordumuz da başka bir ülkenin parlamentosunu bombalamaz. Ama terör örgütü FETÖ, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni Gazi Meclisimizi bombalatmıştı. Şimdi Bahçeli, Öcalan’ı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin içine sokup vicdanını, manevi şahsiyetini meclisin bombalatmaya hazırlanıyor. Bahçeli Türkiye'de bozulma, çözülme ve çöküşlerin daimi işaret fişeği olarak kullanıldı. Bahçeli attığı siyasi adımlarla AKP'yi bu milletin başına musallat etti, tek adam sistemiyle parlamenter demokrasiyi değiştirdi ve şimdi Öcalan ve DEM'le işbirliği yaparak kalanı da yok etmek istiyor. Bahçeli'nin yolu yıkım yoludur. Onunla olan veya destek verenler de bu yıkıma ortaktırlar. Şimdi buradan Milliyetçi Hareket Partisi'ne gönül vermiş bütün kardeşlerime seslenmek istiyorum. Lider bildiğiniz kişinin terör seviciliği yapması sizi kızdırıyorsa, parti içindeki emeklerinizin değişik klikler tarafından keyfi menfaatlerine kurban edilmesinden bıktıysanız, sizleri Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ilkeleri ve Alparslan Türkeş’in ülküleri doğrultusunda vatan uğruna mücadele etmeye ve terörün karşısında duran, dimdik duran Zafer Partisi’ne gelmeye davet ediyorum. Gün, devletimiz, milletimiz ve bayrağımız için mücadele günüdür. Sizlere düşen bu kutlu mücadele de bizi yalnız bırakmamanız, yanımızda olmanızdır. Bu vesileyle sevgili Cumhuriyet Halk Partililere de seslenmek istiyorum. Gerçek Atatürkçülere seslenmek istiyorum; Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu devleti Öcalan'a vermeyi teklif eden Özgür Özel'in arkasından gitmeyin. Atatürk'ün kurduğu genç Cumhuriyete ihanet eden bir başka terörist başı Şeyh Said'e vatan haini diyemeyen adamlar Atatürkçü olamazlar, Atatürk'ün partisine genel başkanlık edemezler. Onun için bütün gerçek Atatürkçü Cumhuriyet Halk Partilileri Zafer Partisi'ne davet ediyorum. Sevgili AK Partililere de seslenmek istiyorum; sevgili vatansever, AKP'li kardeşlerim: PKK ile ilk müzakere sürecinde Dolmabahçe'de ulaşılan ve halka duyurulan mutabakat terörle mutabakat sürecini Haziran 2015 seçimlerinde siz oylarınızla sandığa gömerek durdurdunuz. Erdoğan'ı siz iktidardan düşürdünüz. ‘Allah devlete ve millete zeval vermesin’ diyorsunuz. Evet, Allah devlete ve millete zeval vermesin Cumhur İttifakı ve CHP şimdi devlete ve millete zeval vermeye hazırlanıyorlar. Buna izin vermeyelim sevgili kardeşlerim. Bütün vatansever AK Partilileri de Zafer Partisi'nin çatısının altına davet ediyorum. Devletimize ve milletimize zeval gelmesini birlikte engelleyelim diyorum. Biz Zafer Partisi olarak, Atatürk'ün bize emanet olan Cumhuriyeti ve devletimizi, kurucu ilkeler ve değerler ışığında ve hukuk devleti esaslarına göre korumaya oluşan tehditleri milletimize anlatmaya ve bunlara kararlılıkla karşı koymaya devam edeceğiz. Bu rezil gidişe Yunanistan'ın önünde diz çökerek Doğu Akdeniz ve Ege'de verilecek tavizlere, Kıbrıs'ta verilecek tavizlere karşı çıkıyoruz. Biz bu rezil gidişle terör örgütüne teslim olup Öcalan'a verilen tavizlere karşı çıkıyoruz. Bunun için de artık Türk milletine gitmenin zamanı geldiğini düşünüyoruz. Hodri meydan! Siz yanınıza Öcalan’ı alın, biz Türk Milletini alalım. Erken seçimde sandığa gidelim. Ne mutlu Türk’üm diyene!

Ümit Özdağ

2,269,572 views • 1 year ago

Adem Karaçoban denilen şahıs; Yaptığın açıklamalar densizlik değil, düpedüz karakter iflasıdır. Sen ne gazetecisin, ne aydınsın, ne de Kürt halkını temsil edebilirsin. Sen yalnızca terör örgütlerinin ağzıyla konuşan, onların sözcülüğüne soyunmuş bir propaganda memurusun. Ben bir Kürt olarak açıkça söylüyorum: Sen Kürt değilsin, Kürtlerin derdiyle de, onuruyla da zerre kadar alakan yok. Kürt halkını terörle özdeşleştiren herkes gibi sen de bu millete ihanet ediyorsun. Kürtlerin tek bir devleti vardır: Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Bunun dışındaki her söylem, her ima, her laf bölücülüğün ta kendisidir. Sözde televizyoncu, sözde gazeteci, sözde yorumcu… Gerçekte ise Almanya’dan Türkiye’ye kin kusan, iftira atan, yalan üreten bir kaçak klavye militanısın. YouTube’dan, TikTok’tan devlet düşmanlığı yapmak seni cesur yapmaz; sadece ne kadar zavallı olduğunu gösterir. Kürtleri terör örgütleriyle aynı cümlede anan Karaçoban; Ben bir Şırnaklı, bir Cizreli olarak seni en sert şekilde uyarıyorum: Bu halk senin kirli propagandana pabuç bırakmayacak. Kürt halkını kullanarak teröristleri aklamana asla izin vermeyeceğiz. Her fırsatta Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a, Bilge Liderimiz Sayın Devlet Bahçeli’ye saldırıyorsun. Çünkü senin derdin siyaset değil; Senin derdin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Mazlum Abdi’yi, YPG’yi, PYD’yi, PKK’yı aklamaya çalışan birinin Kürt halkından bahsetmeye ne ahlaki ne vicdani ne de insani hakkı vardır. Senin sözlerin yalnızca seni bağlar ve Kürt halkı nezdinde yok hükmündedir. Milli Savunma Bakanımız Sayın Yaşar Güler’e, Genelkurmay Başkanımız Sayın Selçuk Bayraktaroğlu’na “Kürt düşmanı” iftirası atan birinin ya aklıyla ya da niyetiyle ciddi bir problemi vardır. Şunu iyi belle: Bu devlet Kürt düşmanı değildir. Bu devlet terör düşmanıdır. Ve senin gibiler de terörün sözcülüğünü yaptığı sürece bu milletin karşısında olmaya mahkûmdur. Boş laflarla, yalanlarla, iftiralarla ağlamayı bırak. Kürt halkının adını ağzına alırken iki kere düşün. Çünkü o ağızdan çıkan her yalan, senin ne olduğunu daha da açık eder. adam Karaçoban denilen densiz terörist el başı mazlum abdi’nin sözcüsü evladı ne sen Kürtsün ne mazlum abdi ikiniz de teröristten farkınız yoktur Karaçobanlı olduğu iddia edilen ve kendini bir şey sanan bu şahıs, terör örgütü elebaşı Mazlum Abdi’nin sözcülüğüne soyunmuş densizin tekidir. Ne sen Kürtsün ne de Mazlum Abdi Kürt halkını temsil etmektedir. Kürtlük; terörle, ihanetle ve dış güçlerin maşalığıyla anılamaz. Sizlerin Kürt halkıyla hiçbir bağınız yoktur. Yaptığınız tek şey; terör örgütlerinin sözcülüğünü yapmak ve bu kadim milleti lekelemeye çalışmaktır. Biz Kürtler; bu vatanın bir parçasıyız, terörle aramıza her zaman mesafe koyduk ve koymaya da devam edeceğiz. Kürt ve Türk bu toprakların asli evlatlarıdır, kardeştir ve sonsuza kadar birdir. Ne mutlu Kürt doğdum Ne mutlu Müslüman oldum Ne mutlu Türk’üm diyene TSK T.C. Jandarma Gn. K MHP Devlet Bahçeli Recep Tayyip Erdoğan Ali Yerlikaya Mahmut Demirtaş İbrahim Kalın Siberay T.C. İletişim Başkanlığı T.C. İçişleri Bakanlığı T.C. Millî Savunma Bakanlığı Münir Karaloğlu @ademkaracobann Saygılarımla Abdurrahim Avcıoğlu

ABDURRAHİM AVCIOĞLU

16,072 views • 7 months ago

1⃣-) Kemalist görünümlü hesapların dünden beri X'te yaptığı şey aslında tam olarak DAEŞ propagandası. Diğer terör örgütlerinin büyük çoğunluğundan farklı olarak DAEŞ, artık eylemlerini belirgin ve sabit bir amaca yönelik gerçekleştirmiyor. Yıllardır İsrail'in ihtiyacı olduğu zamanlarda alet kutusundan çıkardığı, işi bitince tekrar yerine koyduğu bir aparat olarak varlığını sürdürüyor. Bu örgüt, devlet kurma ya da ideolojisini geniş kitlelere yayma gibi amaçlardan tamamen uzaklaşmış durumda. DAEŞ, Kendi militanları dışındaki herkesi kafir kabul eden, yalnızca Müslümanlara saldıran ve amacı İslam coğrafyasında korku yayarak İslam'a karşı bir tepki oluşturmak olan çok açık bir İsrail organizasyonu. Bu terör örgütü, Türkiye'den toprak istemiyor, rejim değiştirmek ya da siyasi bir takım taleplerinin gerçekleşmesini sağlamak gibi bir amacı da yok. Zaten bu hedefe yönelik bir propagandası ya da üzerinden siyasi talepler geliştireceği bir kitlesi de mevcut değil. Son derece içine kapalı bir hücre yapılanması ile yıllarca bekleyip İsrail'den gelen talimatla anlık olarak harekete geçiyorlar. Nitekim herkesin önceden tahmin ettiği gibi yine İsrail'in tam ihtiyaç duyduğu anda sahneye çıktılar. Belliki bu terör eylemleri marifetiyle, Suriye'deki PKK unsurlarının silah bırakmasını engellemeyi ve Türkiye'de korku yayarak İslam'a karşı bir tepki oluşturmayı hedefliyorlar. Ancak DAEŞ'in Türkiye'de yapacağı herhangi bir eylem, tek başına bir korku ortamının oluşmasına tabiiki yetmiyor. ABD, Avrupa ve hatta Avustralya'nın en büyük şehirlerinde çok daha şiddetli terör eylemlerinin yaşandığı böyle bir dönemde, Türkiye'de gerçekleştirdikleri bu tip eylemlerle amaçlarına ulaşmalarının imkansız olduğunu sanırım herkes kabul ediyordur. Bu yüzden eylemlerinin toplum üzerindeki etkisini artıracak propagandaya ve algı operasyonlarına ihtiyaç duyuyorlar. Tam bu noktada sosyal medyada FETÖ tarafından kurulan yapı yine devreye giriyor ve DAEŞ'in eylemlerinin amacına ulaşması için gereken propagandayı hayata geçiriyor. Bu örgütün övülmeye ya da sempati toplamaya değil daha fazla korku ve nefret yaymaya ihtiyacı var. Bu açıdan bakıldığında dünden beri X platformunda Kemalist görünümlü FETÖ hesaplarının kusursuz bir DAEŞ propagandası yürüttüğünü söyleyebilirim. Tam olarak DAEŞ'in yani aslında İsrail'in hedeflediği şekilde, terör eylemleri üzerinden Müslümanlara ve silahsızlanma sürecine saldırıyorlar. FETÖ yapılanmasının en aktif hesabı @BRCNYLDRM_'ın gece boyunca yaptığı paylaşımların, hem İslam'a karşı tepki oluşturmaya hem de topluma terörizm üzerinden korku vermeye yönelik olduğu son derece açık. Bu aşağıda gördüğünüz son paylaşımında DAEŞ'in Türkiye'de 500 bin hücresi olduğunu iddia ediyor. Kaynak olarak alıntıladığı hesap, Atabey Hüseyin Hakkı Kahveci isminde birisine ait. Şahıs, 2013 yılında Irak TV'sinde yayınlanan bir videoda EL KAİDE'nin böyle bir açıklama yaptığını iddia ediyor. Videoya dair hiçbir kanıt sunmadığı gibi net bir tarih ve kanal ismi de vermiyor. Bircan Yıldırım da uydurma olduğu her halinden belli olan bu saçmalığı, EL KAİDE'yi IŞİD'e çevirip kendi yalanını da ekleyerek paylaşıyor. Yani Bircan Yıldırım'ın iddiasına göre her hücrede bir kişi bile olsa en az 500 bin terörist şu an Türkiye'de gizleniyor anlamı çıkıyor. (DAEŞ'in zirve dönemindeki toplam militan sayısı bile 100 bin civarındaydı.) Alıntı yaptığı Atabey Kahveci, komplo teorileri uydurmasıyla tanınan bir sosyal medya ünlüsü. Barış Manço'nun reenkarnesinin olduğu ama devletin sakladığını, Papa'nın ziyaret sebebinin gizli bir kara büyü adasını bulmak olduğu gibi deli saçması başka iddiaları da var. (Aşağıdaki videonun devamında görebilirsiniz.) FETÖ yapılanması onun paylaşımına da RT desteği vermiş. İşte Bircan Yıldırım, bir terör saldırısının hemen sonrasında İslam'a kin kustuğu çok sayıda paylaşımla birlikte, topluma korku salmak amacıyla yanlış bilgilerle donattığı bu saçmalığı da paylaşıyor. İşte bu, örgütün Türkiye'de yaptığı bütün terör eylemlerinin amacını karşılayan net bir DAEŞ propagandası ve gözümüzün önünde gerçekleşiyor. Aynı anda harekete geçen binlerce RT hesabı da @BRCNYLDRM_ gibi hesapların topluma korku ve nefret pompaladığı bu paylaşımları organize şekilde yaymaya başlıyor. -Alttaki paylaşımda devam ediyorum-

Abese İrca

30,709 views • 7 months ago

"TÜRKİYE'DE KÜRT SORUNU DEĞİL TERÖR ÖRGÜTÜ SORUNU VARDIR" Her Kürt PKK’li değildir Kürtçe PKK dili değildir Kürtlerin dilidir.🇹🇷 Bir Kürt olarak, o coğrafyanın bir evladı olarak DEMlenmiş PKK'ya bir önerimdir: Dağ kadro baş pezevengi Murat Karayılan, Cemil Bayık, Duran Kalkan'a Dağ kaçırdınız Kürt kızıları nasıl tecavüz taciz hamile bırakıp nasıl infaz ettiklerini anlatsınlar ey Dem Parti size sesleniyorum. Ey DEM Parti! Meclis kürsülerinden; kız çocuklarına nasıl tecavüz ettiklerini, nasıl hamile bıraktıklarını infaz ettiklerini anlatın.. Kürt halkı sizin gerçek yüzünüzü görsün. Ve sizin gerçek bir Kürt Partisi olduğunuza inansınlar. İddia edildiği gibi Türkiye'de Kürt sorunu yoktur, Irak'ta, Suriye'de vardır. Irak ve Suriye, Kürt halkını silahlandırarak, terörize ederek birbirine düşmanlaştırmıştır, bölgeyi ele geçirdiğinde bile Kürtler için hiç bir şey yapmamıştır. YIllardır orada yaşayan Kürt kardeşlerimiz kimlikleri bile yoktur. Fakat Türkiye kuruluşundan itibaren bütünün bir parçası olarak Kürt halkıyla birlikte hareket etmiştir. Türkiye'de varlığından söz edilecek tek sorun; terör örgütü sorunudur. Yıllardır süregelen terörün yaktığı ocaklar, dağıttığı aileler, kardeşliğe vurulun ölümcül darbeler terör örgütünün el ürünüdür. "KÜRT HALKI, ASIL OLARAK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN KIZ ÇOCUKLARINA YAPTIĞI İSTİSMARI KONUŞMALIDIR" Kürt sorunu, Kürt Kimliği, Kürt ayrımcılığı var diyerek köpürtülen ve algı operasyonlarına malzeme edilen konuların gerçekle, günümüzle, geçmişimizle, tarihimizle hiç bir ilgisi yoktur. Kürt halkının haklarını savunuyor görünen Terör örgütlerinin Kürt halkına yaptığı zulmü hiç bir kuvvet, irade, mihrak, güç ve ülke yapmamıştır. Dağa kaçırılan, tecavüze uğrayan kız çocuklarının hayatını karartan Kurt postuna girmiş Terör örgütlerinin bizzat kendisidir. Halkı ayrımcılığa maruz kaldığı, ötekileştirildiği iddiasıyla tahrik eden, bölen, zehirleyen, öz vatanlarıyla aralarına nifak sokan örgütün kendisidir. "HER KÜRT HAİN DEĞİLDİR" PYD, kendisi gibi düşünmeyen tüm Kürtleri hain ilan etmektedir. Türkiye ise kardeşlik hukukunu asırlar boyu korumuştur. Bu hainlik yaftası terör örgütlerinin propagandası ve oyunudur. Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Bahçeli'nin dediği gibi; Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir. Sorundan beslenenler, sorunun çözülmesine engel oldular. Terörden beslenenler, terörün bitmesini istemediler. İhanet vurgusuyla, Türk'ü Kürt'e kırdıramazsınız. Türkiye Cumhuriyeti devleti çok hançerlendi, çok sırtından vuruldu ama asla kardeşlik hukukundan vazgeçmedi. "KÜRDİSTAN DİYE BİR YER YOKTUR" Asri yaşadığımız coğrafyada, Türkiye toprağına Kürdistan deyip namussuzca ekranlara çıkıp söylüyorsunuz. O toprak; Türkiye Cumhuriyetinin toprağıdır. Kürdistan diye bir yer yoktur. DEMlenmiş hayallerinizden vazgeçin. Öğrenci PKK sempatizanlığı’mı Yapıyor.? Okuldan Atacaksın, Vatandaşlıktan Atacaksın, Avukat PKK Sözcülüğü’mü Yapar.? Diplomasını iptal Edeceksin Vatandaşlıktan Çıkaracaksın. Doktor PKK’ye Hizmet mi Ediyor.? Hiçbir Devlet Hastanesinde Çalıştırmayacaksın Çalıştıran Özel Hastane Olursa Ruhsatını iptal Edeceksin. Vatandaşlıktan Çıkartılacaksın Vatandaş PKK.ya yardım ve yataklık mı Yapıyor Direk Yeşil Kartını iptal Edeceksin Ne Kadar Sosyal Yardım Alıyorsa iptal Edeceksin Vatandaşlıktan Çıkaracaksın. Milletvekili, Belediye Başkanı, PKK’yı mı Direk Görevinden Alacaksın Vatandaşlıktan Çıkartacaksın Yap Bunları Bir Seneye Kalmaz PKK’nın adı Bile Doymazsın. Devletimizin yanındayız polis askerimizin yanındayız. Var olsun Türk Ordusu. Vatan haini terör örgütü PKK YPG PYD karşısındayız karşısında olmaya da devam edeceğiz Kürt Türk milleti birdirbir kalacaktır. Allah birlik ve beraberliğimizi bozmasın. Bayrağımızı indirtmesin. Vatanımızı böldürtmesin. Kardeşliğimizi bozmasın. ALLAH hepimizin yar ve yardımcısı olsun. Allah art niyetlileri ıslah etsin @ Recep Tayyip Erdoğan Devlet Bahçeli Cevdet Yılmaz Ali Yerlikaya ABDURRAHİM AVCIOĞLU🇹🇷

Abdurrahim Avcıoğlu

19,518 views • 1 year ago

Bese Hozat Kimdir ve Verdiği Mesajların Anlamı Nedir? PKK’nın Kandil’deki en önemli elebaşlarından, belki de şu an en önemlisi topuklu terörist Bese Hozat: “Türkiye bu süreci geliştirmezse Türkiye’nin geleceği çok karanlıktır. PKK kadroları af maf istemiyor. Eve dönüş yasası falan da istemiyor. Af, suç işleyenler için yapılır. Biz suç işlememişiz ki af isteyelim” demiş. Şimdi kimileri bunu duymaz, duymak istemez, kulağının üstüne yatar, kimileri hafife alır, kimileri ciddiye, kimileri de örgütün siyasi uzantılarına/etki ajanlarına/milislerine ekrandan verilen bir mesaj olarak okur, bilemem, ama ben Bese Hozat kod Fatma Yıldız’ı bilir ve önemserim. Öncelikle vurgulayalım; onun bu çatallı dili, sadece ihanet, sadece vekalet, sadece tehdit, sadece ayar barındırmıyor. O hem süreç severlere/teslim olmuşlara/örgüte kanmışlara net bir mesaj ve örgüt kadrolarına net bir talimat veriyor. /// Verdiği mesajları ve süreç için anlamını yorumlamadan önce size Bese Hozat’ın örgütteki yerini ve önemini kısaca anlatayım: “O Apo’nun Kandil’deki Yankısıdır.” Bese Hozat terör örgütünün en kritik çekirdek kadrolarındandır, en tepedeki birkaç teröristten biridir ve örgütün üstyapı ideoloğudur. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı’dır; bu pozisyon örgütte stratejik karar mekanizmasının en üst katmanında bulunmak anlamına gelir. Apo’nun ideolojik çizgisini yorumlayan, güncelleyen, söylemlerini örgüt politikalarına çeviren, yeniden kodlayan ve örgüt tabanına aktaran en etkili figürdür. Bu haliyle Bese Hozat terör örgütünün siyasal söylemlerinin, uluslararası mesajlarının, çözüm süreci dönemi analizlerinin, örgütsel stratejik kavramlaştırmalarının çoğunu Apo adına bizzat formüle eden baş teröriçedir ve Kandil’in “ideolojik beyni” olarak kabul edilir. Bu haliyle 3 tane Murat Karayılan, 5 tane Cemil Bayık, 35 tane Duran Kalkan, 75 tane Mustafa Karasu eder. Her sözü bir sinyaldir, talimattır. Açıklamaları, örgütün özellikle gençlik-milis yapılanması (YPS, YDG-H, Asayiş), kadın yapılanması, şehir hücreleri, sosyal medya operatörleri, medya yapılanmaları, Türk medyasına sızmış etki ajanları, Avrupa’daki propaganda mekanizması için operasyonel talimat niteliği taşır. O, Apo adına “Siyasi meşruiyet yaratma” sürecinin ana mimarıdır, PKK’nın kendini bir “taraf”, bir “meşru aktör”, bir “çatışma paydaşı” gibi sunma çabalarının arkasında onun söylem mühendisliği vardır. Yani Bese Hozat, İmralı’daki Apo’nun izdüşümü, dişil türevi, Apo’nun tercüme edilmiş sözüdür. Söylevleri ne kadar ciddiye alınmalıdır? Kısa ve net bir yanıt vereyim: Çok. Hatta gereğinden bile çok. Çünkü Hozat’ın sözleri açıklama değil, örgütün stratejik terör bildirisi, talimatı, mesajıdır. Ve özellikle: “Suç işlemedik” / “Af istemiyoruz” sözleri; örgütün meşruiyet alanını genişletme, devleti ise hükümranlıkta denk aktör olarak konumlandırma denemesidir. Bu nedenle çok tehlikelidir ve çok ciddiye alınmalıdır. /// Peki sözlerinin anlamı nedir? Siz benim buna terör örgütünün son dönem kodlarını okuma çabası da diyebilirsiniz. Ve gördüğümü en baştan söyleyeyim: Kod Bese Hozat’ın bu söylemi, devlet aklı için normal bir tehdidin çok ötesindedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, hukukunu, egemenliğini hedef alan temel bir meydan okumadır. Bese Hozat’ın ağzından çıkan hiçbir kelime, bir teröristin laubaliliği değildir; devletin egemenlik alanına atılmış hesaplı bir neşter cerrahisidir. PKK, Türkiye’yi kendi terör eylemlerinin muhatabı değil; kendi siyasal talebinin ‘tarafı’ olarak göstermek istiyor. Bu, klasik bir terör söylemi değil; bir devletleşme iddiasının habercisidir. Devlet bunu anında kırmazsa, bu iddia uluslararası alanda ‘zımni kabul’ üretir. Açalım: • Bu cümle/açıklama terör örgütünün sürece bakışını gösteren ve ispat eden en temel yaklaşımlarından biridir. Kesinlikle ağzı gevşek bir teröristin gevşek bir lafı değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, hukukunu, egemenliğini hedef alan temel bir meydan okumadır. • Bu söz, terör örgütünün 40 yıllık kanlı tarihini aklamaya çalışmasından çok daha büyük bir tehdidi içerir: Devletin meşruiyetini yok sayarak kendini devletle eşit konumda ilan etme teşebbüsü. • “Suç işlemedik” demek, aslında “devleti tanımıyoruz” demektir. Bu söylem; terörü, ihaneti, kalleşliği, kahpeliği, arkadan vurmayı, bombayı, mayını, pusuyu, hendekleri, infazları, çocukları, bebekleri katletmeyi “suç” değil “hak” gösterme çabasıdır. Bu cümlenin alt anlamı şudur: “Türk devleti bizim üzerimizde hükümran değildir.” Bu haliyle bu kaşar teröristin dedikleri devlete karşı paralel otorite ilanıdır. • “Af istemiyoruz” demekle devlete “sen üst değilsin” deme cüreti gösteriyor. Affı reddederek; “Sen bizi yargılayamazsın-sen bizi affedemezsin-sen bizim üzerimizde egemen değilsin” demeye getiriyor. • Bunlar sanki bir terör örgütü değil de kendilerini devlete denk, hatta üstün gören, statü iddiasının pratikleridir. Ve devlet için kırmızı alarm değerindedir. • PKK, bu söylemle artık suçtan değil; statüden konuşmaya başlamıştır. Ve bu çok kritiktir. Topuklu terörist Bese Hozat, “suç işlemedik” derken; “Biz terörist değiliz; tarafız”, “Biz suçlu değiliz; siyasi özneyiz”, “Siz de bize göre tarafsınız” demeye getirmektedir. • Bu, Türkiye’yi hukuki düzlemden, “iç çatışma/iki taraflı çatışma” düzlemine çekme girişimidir. Son derece sinsi bir terör yaklaşımıdır, uluslararası hukukta ‘silahlı çatışma statüsü’ arayışı ve yine uluslararası hukukta ‘iç statü bildirimi’ kurnazlığıdır. Süreç içerisinde verilen/verilecek her tavizi, uluslararası alana/hukuka taşımayı amaçlayan sinsi bir terör aklıdır. Unutulmasın: Bese Hozat, bugün PKK’nın hem stratejik kodlayıcısı hem de operasyonel tetikleyicisidir. Kandil’in teorisini, sahadaki hücrelerin eylemine bağlayan köprü Hozat’tır. O konuşur, örgüt hareket eder. O ima eder, milisler uygulamaya geçer. O çerçeve çizer, Avrupa’daki propaganda mekanizması o çerçeveyi dolaşıma sokar. Bu cümleler terör örgütü PKK’nın insanlık dışı bir terör örgütü olduğunu ve cinayetlerini normalleştirme operasyonudur. “Suç yok” demek şu anlama gelir: • Köy basmak suç değil. • Çocukları öldürmek suç değil. • Öğretmenleri katletmek, bayrak direklerine asmak suç değil. • Bebekleri, ana karnındaki çocukları kurşunlamak suç değil. • Mayın/EYP döşemek suç değil. • Masum askerleri, polisleri arkadan vurmak suç değil. • Vatanı için terörle mücadele eden korucuları hain ilan etmek suç değil. • Meskûn mahallerde hendek kazmak, tünel açmak, sivil halkı kalkan olarak kullanmak, halkın çocuklarını zorla-tehditle-şantajla ateşe sürmek suç değil. • Gençleri, çocukları kandırıp dağa çıkartmak suç değil. • Siyasi suikastlar suç değil. • Pusu, sabotaj, kundaklama, yakma, infaz suç değil. • Orman yakma; jeosit, ekosit suç değil. Topuklu terörist Bese Hozat’ın bu söylemi; Türkiye Cumhuriyetin egemenliğine karşı yapılmış en tehlikeli psikolojik operasyonlardan biridir. İşledikleri cinayetleri suç kategorisinden çıkarıp “hak verilmiş siyasal şiddet” kategorisine sokmaya çalışmaktır. Bununla; • Devletin ceza hukukunu boşa düşürmeyi hedefliyorlar. • Devletin, örgüt üzerindeki yargı otoritesini çökertmek istiyorlar. • Terörü siyasal alana taşıma çabasındalar. • “Suç değilse, terör yoktur; terör yoksa siyasi çözüm vardır” algısını oluşturmak istiyorlar. Bu söylem, Türkiye’yi terör kategorisinden ‘iç çatışma’ kategorisine çekme girişimidir. Amaç şudur: • Terörü “çatışma”ya çevirmek, • PKK’yı “örgüt”ten “taraf”a taşımak, • Devleti tek meşru otorite olmaktan çıkarmak, • Yeni süreç dayatmalarında PKK’yı “eşit aktör” konumuna oturtmak. Bu cümle, geleceğin masasına şimdiden atılmış bir statü virüsüdür. Devlet bu virüsü bugün yokedip atmazsa, yarın bu kansere dönüşür. Bütün bunlar terör örgütünü devletle denkleme stratejisinin bir parçasıdır. Terör örgütünden, silahlı örgüte, silahlı örgütten tarafa, taraftan aktörlüğe, aktörlükten statü sahipliğine geçiş stratejisidir. Becerebilirlerse sürecin en kritik sıçramalarından birine karşılık gelir. Peki bu söylem Türkiye’de neden boşluk buluyor? Çünkü: • Bazı kesimler hâlâ örgütün söylemini “kimlik politikası” sanıyor. • Bazı medya yapılarına sızılmış durumda. • Bazı aktörler siyasal çıkar için örgüt söylemine alan açıyor. • Bazı uluslararası odaklar PKK’yı zorunlu bir “müttefik” gibi görüyor. • Bazı akademik çevreler batı etkisiyle meseleyi çarpık okuyor. İşte bu yüzden Bese Hozat’ın bu cümleleri görünüşte masum, ama içerikte yıkıcı bir potansiyel taşıyor. Terör örgütünün lider kadroları; kendi adlarına süreci işletenlere, destekçilerine, etki ajanlarına ve sürece teslim olanlara şu mesajı veriyor: • “Bu kez af değil; eşit statü istiyoruz.” • “Bu kez suçtan pazarlık değil; statüden pazarlık yapacağız.” Bu, bir müzakere arayışından çok daha öte, çok daha pervasız; Türkiye Cumhuriyeti’ne bir karşı statü dayatmasıdır. Belli ki sürecin devamında masaya şunları da koyacaklar: “Terör değil, çatışma / terörist değil, taraf / ceza indirimi-af değil, siyasal çözüm.” Terörist elebaşı topuklu terörist kod Bese Hozat üzerinden terör örgütü PKK; • Devletin meşruiyet sinyallerini kesmeye, otorite düğümlerini zayıflatmaya, • Toplumsal algı akışını manipüle etmeye çalışıyor. Yani bu bir açıklama değil; devletin sinir sistemine atılmış bir “otorite virüsü”dür. “Suç işlemedik ki!” diyerek suç alanında olmadıkları devlete kabul ettirerek siyasi alan talep ettiklerini söylüyorlar. Önce statü, sonra pay, sonra kopuş, sonra diğer parçalarla bütünleşme istiyorlar. Örneğin “Güneydoğu bizim, Türkiye hepimizin!” diyorlar. Bu cümlenin hedefi, sadece Türkiye’nin egemenliğine değildir, Türkiye’nin sağılmasıdır. Kafalarında güneydoğumuzun tüm alanlarına ve kaynaklarına çökmek, geri kalan Türkiye’nin de otoritesi/egemenliğini paylaşmak, kaynaklarını ve varlığını sağmak, yağmalamak var. • Bitmez, ardı kesilmez talepler, devletten-milletten-vatandan-ordudan intikam alma hırsları var. • Bu arsız ve pervasız söylem ve arkasındaki niyet; Türkiye’nin egemenliğine, varlığına, iç düzenine yönelmiş en tehlikeli meşruiyet operasyonlarından biridir. Bese Hozat’ın söylediği söz, bir teröristin cüreti değildir; devletin meşruiyet merkezine yönelik bir sibernetik saldırıdır. Bu saldırı bugün durdurulmazsa, yarın ‘biz zaten söylemiştik’ demenin hiçbir anlamı kalmaz. Son sözüm: Terör bitmeli midir? Evet, kesinlikle evet. Türk Devleti ve Ordusunun dağda kazandığı kesin zafer çerçevesinde kesinlikle evet. Çözümün temel parametresi budur, örgütün hezeyanları, dış baskılarla/konjonktürle kabaran arsız talepleri değil. Örgüt kaybettiği bir mücadelenin sonrasında 5 alandaki (Irak-İran-Suriye-AB ve Türkiye) bütün varlığından, iddiasından, emellerinden, bağ ve bağlantılarından, vekilliklerinden kayıtsız şartsız vazgeçmelidir. Böylece af dilemelidir. O zaman --- ve sadece o zaman --- şehit ailelerinin ve gazilerin onayıyla, milletin vicdanıyla, “başka kan akmasın” diyerek devlet affı gündeme gelebilir. Kanı akan biri olarak, milleti, orduyu ve kamuyu tanıyan biri olarak gördüğüm onurlu, tutarlı, gerçekçi çıkış budur. Gerisi karanlıktır. Saygılarımla 30 Kasım 2025

Abdullah Ağar

1,493,662 views • 8 months ago

Özgür bey, genel başkan yardımcınızın çirkin üslubunu eleştirecek yerde benimsediğinizi, Zafer Partisi’ne “siyasi yankesici” dediğinizi görüyorum. CHP’nin fedakar, vatansever seçmenini cebinizde bozuk para olarak gördüğünüz için şimdi bu seçmenin Zafer Partisi’ne sempati ile bakmasından ötürü gerilmiş olacaksınız. Ben Bahçeli’nin size en ağır hakaretleri ettikten sonra yanınıza gelip “siyaseten dedim” demesi üzerine sizin verdiğiniz türden bir tepkiyi EMİN olun size karşılaşınca vermeyeceğim. İlk karşılaşmamızda cevabımı yüzünüze gereken şekilde vereceğim. Sayın Özel, "Kürtler ve Aleviler kendini eşit yurttaş hissedene kadar mücadele edeceğiz" dediniz. Özgür bey kelimesi kelimesine "Devlet Bey el yükseltti. El yükseltiyorum Devlet Bey, ben de Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tam olarak kendilerini ait hissetmeyen bütün Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletinin sahibi olmayı teklif ediyorum" dediniz. Sonra eleştiriler karşısında ezilince "Siyasi Yankesicilik" diye çemkirip duruyorsunuz. Özgür bey, siyaset konusunda temel bilgi noksanlarınız var. Bakın Özgür bey, önce Anayasa 66'ncı maddeyi okuyup "Türk Vatandaşlığı" tanımıyla eğitime başlamalısınız. Çünkü "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür." Bu tanımda etnik köken veya inanç ya da mezhep gruplarına atıf yoktur. Özgür bey anlıyor musunuz, devlet yapımız ve siyaset etnik/mezhep yapılarına göre yapılmaz! Yapmaya kalkarsanız, bölücü alanda yer alır ve Türkiye Cumhuriyetine büyük kötülük etmiş olursunuz. Bu konuda ısrarcı olursanız memleketi "Lübnan" veya "Yugoslavya" modeline sürüklersiniz. Bu model "iç savaş" ile bölünme demektir. Özgür bey, Atatürk Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletini vermedi mi de siz “Ben vereceğim” diyorsunuz. Atatürk, bütün yurttaşlarımızı devletin sahibi yapmadı mı ki, siz yapacağım diyorsunuz? Özgür bey, gerçekçi olun, siz ancak eczane kurabilirsiniz, devlet değil. Ve kimin devletini kime veriyorsunuz? Bugün yaşanan PKK terörü, Şeyh Sait ve Seyit Rıza terörünün devamıdır. Siz Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete karşı ayaklananları bile vatan haini kabul etmeyen bir siyasetçisiniz. Ve şimdi Öcalan’ın istediklerini (bana Kürtlerin istedikleri demeyin sakın) vererek Türkiye Cumhuriyetini “Kürtlerin de devleti” yapabileceğinizi düşünüyorsunuz. Özgür bey, bir yanda PKK gibi siyasi kürtçü bir terör örgütü, diğer yanda başta FETÖ olmak üzere Siyasal İslamcı terör örgütleri ulusal güvenlik için beka sorunu oluştururken, siz de etnikçi/mezhepçi anlayış ile bunu desteklerseniz, ana Muhalefet partisi olarak, terör yan yana konumlanır, beka sorununa ortak olursunuz. Hele İsrail-Gazze çatışması bölgesel bir savaşa evrilirken ve Türkiye için riskler oluşurken, siyasetin daha bilinçli ve dikkatli olması, küçük siyasi hesaplarla ulusal güvenliği riske etmemesi gerekmektedir. Özgür bey, şunu da öğrenmenizde fayda var: Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşında, etnik/mezhepçi kökenli iç ayaklanmalara karşı milletin hukukunu milletin askeri ile ve silahla korudu. ABD Mandacıları ya da İngiliz Muhipleri ile Açılım yapmaya kalkmadı! -Şimdi siz el yükseltip, Açılım gayretlerine ortak olup, bir etnik/mezhep grubuna hangi devleti vaat ediyorsunuz? Hangi hak ve yetkiyle böyle bir çağrı yapabiliyorsunuz? -Şimdi siz Atatürk'ün görmediği neyi gördünüz ki, açılıma koşar adım katılıp el yükselttiniz! -Özgür bey, mevcut anayasada olmayan hangi hakları veya ayrıcalıkları vaat ediyorsunuz ki, etnik/mezhep gurupları kendini daha eşit hissedecek! -Özgür bey, siyaset bir devlet hizmetidir. Siyaset devlet ciddiyeti ve devlet terbiyesi ile yapılır. Devlet işleri öyle mikrofonu görünce heyecana kapılıp, motivasyon için, "devlet vaat ederek" ya da gayri ciddi bir tavırla "el yükseltiyorum" diyerek yapılmaz. Son olarak, haylaz yardımcınız Zafer Partisi AKP’ye çalışıyor demiş. AKP’ye sizin nasıl görev dağılımı yaparak çalıştığınızı milletvekiliniz anlatmış. Zafer Partisi Özgür Özel CHP 🇹🇷

Ümit Özdağ

410,221 views • 1 year ago

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 views • 1 year ago

Temmuz ayında meseleyi böyle ele almıştım. Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. +

İbrahim Halil Baran / yeni hesap

12,092 views • 10 months ago

Bahçeli'e soruyorum, terörist başı Öcalan sizden PKK’yı dağıtmak için ne istedi, siz ne verdiniz? MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bugün MHP Grup Toplantısında yaptığı konuşmada terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’ın umut hakkı çerçevesinde affını istemiş ve TBMM’de DEM grubuna hitap ederek PKK’nın lağv edilmesini istemesini tekrar gündeme getirmiştir. Bahçeli, Abdullah Öcalan’ın serbest kalması için çalışmaktadır. Türkiye Yüzyılı, süper güç, gibi süslü lafların arkasına saklanarak terör örgütü elebaşısı Öcalan’ı İmralı’dan çıkarmak için mücadele etmektedir. Bahçeli, ‘Tabular kalktıkça, ezberler bozuldukça statüko delindikçe, insanlar birbirine dürüst davrandıkça içlerinden geçeni özgürce söyledikçe bir anlaşma ve mutabakat noktasından diğerine küçük adımlar ile ilerlemek daha kolaydır.’ Diyerek açıkça Öcalan ve PKK terör örgütü ile müzakereleri savunmaktadır. Öcalan’a umut hakkı vermek, Türk Milletinin gelecek umudunu elinden almaktır. Öcalan’a umut hakkı vermek binlerce asker, polis, jandarma, öğretmen, savcı, hakim, korucu şehidinin ailelerinin adalet umudunu ellerinden almaktır. Öcalan’a umut hakkı vermek, bacağını, kolunu gözünü bazen hepsini kaybetmiş şehitlerimizin gazilerimizin adalet umutlarını ellerinden almaktır. Bahçeli Türk Milletini Öcalan’ın serbest bırakılmasının ile terörün biteceği konusunda aldatmaktadır. Öcalan’ı ‘TBMM’ye gelse ve PKK’yı lağvettim, terörü lanetliyorum’ dese de PKK içinde birçok grup bu açıklamayı reddedecek, PYD Suriye’de, PJAK İran’da varlığını ve terör eylemlerini sürdürecek, Türkiye için tehdit olmaya devam edecektir. Devlet Bahçeli, terörist başının ‘TBMM DEM parti grubuna gelmesine itiraz ediyor da İmralı’da kalmasına niye tepki göstermiyor? Bu ne yaman çelişkidir’ diyor. İnanılır gibi değil. TBMM Gazi, İstiklal Harbi vermiş milli mabettir. İmralı ise Türk adaletinin terörist başını yolladığı hapishane. Nasıl bir akıl bahçelinin söylediğini söyleyebilir. Bunu Türk Milletinin sağ duyusuna bırakıyorum. Öcalan’ı TBMM’de konuşmaya davet etmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni terör örgütü karşısında mağlup etmek demektir. Bahçeli, Atatürk’ün Şeyh Sait’i TBMM’de konuşmaya davet ettiğini duymuş mu? Bahçeli, Atatürk’ün Seyyit Rıza’yı TBMM’de konuşma yapmaya davet ettiğini duymuş mu? Türk Milleti hiç böyle rezil bir teklif ile karşı karşıya gelmedi. Bahçeli, ‘Zaman Türk ve Türkiye yüzyılı zamanıdır’ diyor. Biz de Bahçeli’ ye soruyoruz, Türk ve Türkiye yüzyılını Öcalan’ı TBMM de konuşturarak mı kuracaksınız? Bahçeli, ‘Osmanlı İmparatorluğu yerel kültürleri ve etnik toplulukları bünyesinde nasıl bir arada tutup barış ve sükunet ortamına tesis etmişse, ecdadımızın ayak izlerini takip ederek Türk barışı devrinde aynısını yaşatabilecektir ’diyor. Türkiye Cumhuriyeti milli-üniter-laik devletinin 101. yılında Bahçeli’nin kafasında gelmiş olduğu yer burası mıdır? Üstelik Osmanlı yerel kültür ve etnik toplulukları bünyesinde tutamadığı için parçalanmıştır Şimdi, Türk Milleti önünde ve Türk tarihi önünde Devlet Bahçeli’ye şu soruları soruyorum: Mayıs 2023 de ‘önümüzdeki günlerde çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez’ dediniz. Türkiye’yi nasıl bir badireye sürükleyeceksiniz ki inşallah Türkiye değişmez diyorsunuz? Yapacaklarınız Türkiye’nin parçalanmasına neden olabilir mi? Mayıs 2024’te TBMM’de ‘Türkiye Milleti’ dediniz. Milletimizin adını bu şekilde mi değiştireceksiniz? Öcalan sizden PKK’yı dağıtmak için ne istedi, siz ne verdiniz? Osmanlı Devleti’nin verdiği hakları mevcut Anayasamızın ilk dört maddesini değiştirmeden nasıl vereceksiniz? Erdoğan ve Bahçeli’nin temel amacı Erdoğan’ın ölene değin cumhurbaşkanlığı yapacak bir düzenleme için Türk Devleti ve Türk Milletini bir tehdit ile karşı karşıya getiriyorlar. Bahçeli basın toplantısında ‘Sefaletin doruk noktası bir başkasının iradesine bağımlı olmaktır.’ diyor. Evet, gerçekten de bu sefaletin doruk noktasıdır. Son olarak size İmralı’da ilçe başkanlığı açmanızı öneririm. Bir oy bir oydur. Türk milliyetçilerinden alamadığınız oyu Öcalan’dan alın.

Ümit Özdağ

518,552 views • 1 year ago

🔴 MALUM KESİMLER, SÖZDE ÇÖZÜM SÜRECİNE KARŞI ÇIKANLARI İSRAİLCİ GİBİ GÖSTERME KAMPANYASI BAŞLATTILAR! ‼️ Cihat Yaycı : İsrail zaten Kürdistan’ın kurulmasını istiyor. Kardeşim, ben İsrail’e karşıyım. 📌PKK, YPG ve Abdullah Öcalan’ın açıklamalarına karşı çıkınca seni hemen “İsrail yanlısı” ilan ediyorlar. Bakın, böyle bir kampanya başlattılar şimdi. Ben İsrail’i de sevmem, ötekini de sevmem. Ben Türkiye’yi severim, Türk milletini severim. Önce bunu net bir şekilde ortaya koyalım. 📌Şimdi, eski İsrail Eğitim Bakanı ve Yamina İttifakı Milletvekili Naftali Bennett, Türkiye’nin Suriye’de olası operasyonları hakkında bir açıklama yapıyor: “İsrail halkı olarak şu anda Türkiye’nin saldırısı altındaki Kürt halkına dua ediyoruz.” Peki, kim kimi destekliyor? PKK ve YPG’nin asıl destekçisi kimmiş? Zaten PKK ve YPG onların maşası haline geldi. 📌 İsrail Dışişleri Bakanı Yair Lapid diyor ki: “Suriye’nin kuzeyindeki Kürtlere yapılacak herhangi bir saldırıya karşılık Türkiye’ye yaptırım uygulanmalı ve NATO üyeliği askıya alınmalı.” Bu açıklama 2019’da yapıldı. Hangi döneme denk geliyor? Hangi operasyon sürecindeydi? Barış Pınarı Harekâtı’nın yapıldığı dönemde, Trump ile aynı söylemi kullanıyorlardı. 📌Bir de İsrail’in sürekli bölgedeki azınlıklarla ilgili yaptığı açıklamalar var. İsrail’in söylemi şu: “Bölgedeki azınlıkların birleşmesi gerekiyor. Kürtler, İran ve Türkiye’nin zulmünün kurbanıdır. İsrail, Kürtlerle ilişkilerini güçlendirmelidir.” 📌Yani, PKK ve onun siyasi uzantılarının kullandığı “Kürtler eziliyor” söylemiyle birebir aynı şeyleri söylüyorlar. İsrail, kendisini bölgede bir azınlık olarak tanımlıyor ve diğer azınlıkları doğal müttefikleri olarak görüyor. 📌Bütün bunları topladığımızda, PKK’nın da YPG’nin de Kürdistan kurma hedefinin aslında Büyük İsrail Projesi’nin bir parçası olduğu çok net. Türkiye bu konuda çok dikkatli olmak zorunda. 📌İsrail’in bu konudaki desteği yalnızca siyasi değil, aynı zamanda askeri ve istihbari olarak da devam ediyor. 📌Bir de Netanyahu’nun oğlu var. O da sürekli sosyal medyada Türkiye’yi hedef alan açıklamalar yapıyor. Türkiye’nin yarısını Kürdistan olarak gösteren haritalar paylaşıyor. Amerika’da yaşıyor ve Türkiye’yi soykırım yapmakla suçluyor. 📌Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin bölünmesi gerektiğini açıkça savunuyor. PKK ve YPG’nin “dört parça” söylemiyle aynı dili kullanıyorlar. Kandil’deki terörist elebaşları da sürekli “dört parça” diyor. Peki, bu söylemler birebir örtüşmüyor mu? 📌Şimdi, Türkiye’nin bölünmesine karşı çıkanlar “İsrail yanlısı” mı oluyor? İnanamıyorum! Böyle bir kampanya başlattılar. Yani, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü savunuyorsan, “Kürt sorunu” diye bir şeyin olmadığını söylüyorsan, seni hemen İsrail yanlısı ilan ediyorlar. Bu nasıl bir iş? Türk milleti demek bile ırkçılık sayılıyor artık! 📌Sayın Cumhurbaşkanı da bu konuların farkında. Ben inanıyorum ki bu milletin feraseti var, bu karanlık günleri atlatacağız, bu tuzağı bozacağız. Türkiye büyük bir tuzakla karşı karşıya. 📌Şimdi gelelim PKK’nın son açıklamalarına… PKK, “Ateşkes ilan ettik” diyor. Terör örgütü ne zamandan beri devlet gibi hareket edip ateşkes ilan edebiliyor? Devlet, bir terör örgütünün ateşkes ilan etmesini nasıl kabul edebilir? Bunun karşısında kimse bir şey söylemiyor mu? Bir devlet yetkilisi çıkıp “Bu nasıl bir söylem?” demiyor mu? 📌Bir de bu işin TBMM’ye taşınması meselesi var. PKK’nın siyasi uzantıları sürekli Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni adres gösteriyor. Açıkça “Anayasada değişiklik yapılmalıdır” diyorlar. Peki, neyin değişmesini istiyorlar? Ne yapmaya çalışıyorlar? Bunu herkesin görmesi lazım. 📌Bu mesele sıradan bir mesele değil. Türkiye’nin bölünmesi için uzun yıllardır yürütülen büyük bir projenin parçaları bunlar. O yüzden, bugün tarihe bir not düşmek gerekiyor: Bu süreçte kim, neyin yanında duruyor, bunu iyi görmek zorundayız.

TÜRK DEGS / TURK MAGS

10,543 views • 1 year ago

Dem parti Şımarıklığına karşı Basın Bildirimizdir Yüce Türk Milleti Malumunuz Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kutsal çatısı altında, DEM Parti adlı grubun gerçekleştirdiği son derece vahim bir provokasyona tanık olduk. 1 Ekim’de TBMM’deki grup toplantısında, Diyarbakır’dan Ankara’ya “Umutla Özgürlüğe Yürüyoruz” sloganıyla yürüyen ve terörist başı Öcalan’ın serbest bırakılması talebiyle gelen bir grup, salonda hep bir ağızdan terörist başı lehine sloganlar attı. Gazi Meclis’imizin tarihinde ilk defa, bir terör örgütü liderinin ismi, böylesine pervasız tezahüratlar ile yankılanmıştır. Şehitlerimizin mübarek kanıyla kurulmuş, millet iradesinin tecelli ettiği Meclis’te terör propagandası yapılması, akıl alır gibi değildir. Bu rezalet, Türk Milletinin bağrından çıkan Şehitlerimizin kemiklerini sızlatmış, Şehit Yakını ve Gazilerimizin hafızasında, Yüce Türk Milletinin vicdanında derin bir yara açmıştır. Bu olay tabii ki tek başına düşünülemez; 21 Ekim 2024’te terörist başının TBMM’de konuşturulmasına dair çağrıyla başlayan ve sözde “barış süreci” adı altında yürütülen gelişmelerin ulaştığı ihanet dolu zirvedir. Hatırlanacağı üzere, geçtiğimiz yıl bazı siyasi odaklar ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm PKK elebaşını yeniden muhatap almaya kalkmış, hatta onu Meclis’te konuşturmayı dahi telaffuz etmişlerdi. Bu girişimler milletçe kabulü mümkün olmayan vahim bir ihanet olarak tarihe geçti. Ne var ki, bu yanlış adımların ardından terör örgütüyle yürütülen pazarlıklar hız kazanmıştır. Gelinen noktada, sözde “demokratik çözüm” arayışı adıyla terör örgütünü meşrulaştırma çabaları açıkça ortaya dökülmüştür. TBMM bünyesinde bir “Barış Komisyonu” kurulmuş, terör örgütünün dayatmaları bu komisyonda tartışılır hale gelmiştir. Terör örgütünün siyasi uzantıları, bu gelişmeleri “tarihi adımlar” diye niteleyip propaganda aracı haline getirmiştir. Daha da vahimi, “Terörist başına umut hakkı tanınmalıdır” sözleriyle, eli kanlı bir teröriste af yolunu açacak yasal düzenleme talep edilmiştir. Görüldüğü gibi terör örgütü ve yandaşları, “barış” söylemleriyle masumane taleplermiş gibi sundukları isteklerle aslında devletimizi teröristle masaya oturmaya zorlamakta, terör elebaşını siyasi bir aktör olarak kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bugün yapılanlar açıkça, milletimizin güvenliği ve devletimizin bekası pahasına teröristlere siyasi meşruiyet kazandırmaktır. İmralı’daki cani ile doğrudan diyalog kurulması fikri normalleştirilmeye çalışılmakta, hatta komisyondaki siyasi partilere “Öcalan barışın anahtarıdır, gelin dinleyin” çağrıları yapılmaktadır. Böylesi bir gaflet ve ihanet, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiştir. TBMM’de yaşanan “Biji Serok Apo” rezaleti, yukarıda bahsedilen sürecin cesaretlendirdiği bir neticedir. Terör örgütünün güdümündeki çevreler o kadar cüretkâr hale gelmişlerdir ki, Gazi Meclis’imizde terörist başı lehine tezahürat yapmaya kalkışabilmişlerdir. Türk milletinin psikolojik eşiklerini aşmak amacıyla bilinçli olarak tertiplenen bu sahneler, milletimizin sabır bardağını taşıran son damlasıdır. Aziz şehitlerimizin al kanıyla yoğrulmuş bu mübarek vatan toprağı üzerinde, gazilerimizin onurlu mücadelesi sayesinde ayakta duran yüce Meclisimizde bir terör elebaşını yüceltmeye cüret edenler, milli birliğimize ve devletimizin bölünmez bütünlüğüne kalleşçe bir darbe vurmuştur. Bu tablo karşısında her vatanseverin öfkesi de son derece haklı ve meşrudur. Gazi Meclis çatısı altında eli kanlı bir terör örgütünün elebaşı lehine slogan atılması sadece hadsizlik değil, doğrudan doğruya milli iradeye hakaret ve devlete meydan okumaktır. Şehit verdiğimiz evlatlarımızın, eşini babasını toprağa veren kahraman ailelerin acısı henüz tazeyken, onlara “Vatan sağ olsun” dedirten değerlerimiz hiçe sayılarak Meclis’te terör propagandası yapılması asla kabul edilemez. Dün bu vatan için canını verenleri bugün unutturup katillerini kahramanlaştırmaya yeltenenler, en az 15 Temmuz’da Meclisimize bomba atanlar kadar haince bir tahribat peşindedir. Burada bir hususun altını özellikle çizmek istiyoruz: Teröre karşı canı pahasına mücadele etmiş, kollarında silah arkadaşlarını şehit vermiş, gazilik onuruyla şereflenmiş Türk Silahlı Kuvvetleri ve Diğer Güvenlik Güçlerinin emekli olmuş personeli yıllardır terör örgütüne karşı duruş sergiledikleri ve toplumun sesi oldukları için çeşitli yargı kumpaslarıyla baskılara maruz kalmaktadırlar. “Çözüm süreci” adı altında açılım politikalarına karşı çıktıkları için Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat gibi kumpas davalar ve sahte suçlamalarla zindanlara atılan kahraman komutanları milletimiz unutmadı. Bugün de “hakaret” gibi yalanlarla susturulmak için hapsedilenleri unutmayacak. Dün terörle mücadeleyi zaferle sonuçlandırmış komutanlara “faili meçhul” davaları açanlar, bugün kalkıp teröristlerle müzakereye zemin hazırlamaktadırlar. Vatanseverlere reva görülen bu hukuki baskılar devam ederken, öte yandan Anayasa’yı alenen ihlal ederek terör propagandası yapanların cezasız kalması ve hatta alkışlanması tam anlamıyla bir çifte standart ve ihanettir. Devletin en temel görevi, teröristle mücadele eden evlatlarını koruyup kollamak iken, onları baskı altına almak; buna karşılık teröristlere zeytin dalı uzatmak affedilmeyecek bir yanlıştır. Şu iyi bilinmelidir ki: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü tartışılamaz, pazarlık konusu edilemez. Terör örgütüyle müzakere görüntüsü verecek en küçük adıma dahi milletimiz rıza göstermeyecektir. Unutulmasın ki bu millet, yeri geldiğinde “Ya istiklal ya ölüm!” diyerek emperyalizme ve bölücü haine karşı dünyaya meydan okumuş bir millettir. Bugün de millî birliğimize kastedenlere karşı çelikten bir irade sergilemeye hazırdır. Şehitlerimizin aziz ruhları ve gazilerimizin fedakârlıkları, bize emanet edilmiştir. Bu emanete halel getirecek, şehitlerin kutsal kanı üzerinden kirli siyaset yapmaya kalkışacak herkes, karşısında Türk milletinin çelikten iradesini ve vatan sevdalılarının sarsılmaz öfkesini bulacaktır. Hiç kimse boş hayaller peşinde olmasın. Terörle mücadelede zafer kazanmak, teröriste ödün vermekle değil, onu kayıtsız şartsız teslim almakla ve Türkiye Cumhuriyeti yargısının karşısına çıkarmakla mümkündür. “Barış” masallarıyla milletimizi aldatarak teröriste mevzi kazandırmaya çalışanlar tarihte hep yenilgiye uğramıştır. Bizler teröre terör, katile katil demekten ve hukuk önünde hesap sorulmasını talep etmekten asla vazgeçmeyeceğiz. Eğer “Terörsüz Türkiye” hayali uğruna, terör örgütünün 40 yıllık hain emellerine uluslararası meşruiyet kazandırılacaksa, vatan evlatlarının canı pahasına kazandığı zafer “biz başaramadık” denilerek heba edilecekse, bu hesabı yapan gaflet içindekiler karşılarında bizleri bulacaktır. Türkiye terör belasından elbette kurtulacaktır; ancak bu, şanlı mücadelemizi ve şehitlerimizin aziz hatırasını yok sayacak tavizlerle değil, hukuk içinde teröristlerin hak ettiği cezayı bulmasıyla ve hainlerin silahlarını kayıtsız şartsız bırakılmasıyla olacaktır. Şayet terörün son bulması adına devlete diz çöktürmeye kalkarsanız, buna en başta bu milletin kendisi izin vermez. Teröristle müzakere değil, mücadele esastır. Sayın Devlet Bahçeli’nin “süreç” adı altında terörist başını yeniden muhatap alan, Meclis zemininde normalleştirmeye kapı aralayan beyan ve hamleleri; başta kendi siyasi oluşumunun kurucu iradesine, Alparslan Türkeş’in çizdiği millî güvenlik ve devlet aklı eksenli kırmızı çizgilere, Türk töresinin adalet–mukabele esasına ve Türk Milletinin bölünmez bütünlüğüne aykırıdır. Bu tutum, terörle mücadelenin bedelini kanıyla ödemiş şehit ailelerinin ve gazilerimizin vicdanında kabul edilemez bir yara açmakta ve terörü siyasetin meşru öznesi kılmaktadır. Çağrımız kesindir. Kendisini Türk Milleti nezdinde onarılması güç yaralar açan bu “muhatap alma” ve “normalleştirme” çizgisinden derhâl vazgeçmeye; kurucu ilkelere ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın değişmez hükümlerine sadakatle, tavizsiz terörle mücadele politikasına geri dönmek için çabalamaya davet ediyoruz. Buradan, özellikle TBMM bünyesindeki Barış Komisyonu’nda temsil edilen siyasi partilere ve tüm siyasi liderlere sesleniyoruz: Gazi Meclis’i ve Aziz milletimizi temsil eden bu çatıyı terör propagandasına açtırmamak sizin de sorumluluğunuzdur. Komisyonda “barış” adı altında yürütülen çalışmanın, şehit yakınlarını yaralayan, gazilerimizi inciten bir ihanet sürecine dönüşmesine ortak olmayınız. Sizin göreviniz, Terör örgütünün taleplerine aracılık etmek değil, milletimizin hassasiyetlerine tercüman olmaktır. Komisyon, terörist başının taleplerine kulak vereceğine, önce şehit analarının feryadına kulak vermelidir. Aksi takdirde tarihe millet iradesini teröre peşkeş çekenler olarak geçeceğinizi hatırlatırız. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, katillerle müzakere masasına oturmaz. Buna yeltenen kim olursa millet vicdanında mahkûm olacaktır. Aynı şekilde basın kuruluşlarımıza da çağrıda bulunuyoruz: Terör örgütünü ve elebaşını aklamaya, meşrulaştırmaya yönelik propagandaya karşı uyanık olunuz. Medya, “barış” söylemleri ardına gizlenen bu tuzağı ifşa etmeli, gerçekleri milletimize doğru bir şekilde aktarmalıdır. Şehitlerimizin canı pahasına koruduğu bu vatanın birliğini savunmak, kalemini namus bilen her basın mensubunun da görevidir. Terör propagandasına aracı olan yayınlar, basın özgürlüğünün değil ihanetin parçasıdır. Kamuoyunu yanıltmaya çalışan algı operasyonlarına karşı milli duruş sergileyen basın emekçilerimizi selamlıyoruz. Son olarak bu “ihanet süreci”, geçmişteki sözde barış girişimlerinde defalarca görüldüğü üzere, terör örgütünün ve destekçilerinin yeni bir ihanet dalgasıyla sonuçlanmaya mahkûmdur. Terör örgütü ve destekçilerinin, her zaman normalleşme adı altında taktikleri, sahada mevzi kazanma ve devleti baskı altına almaktan ibarettir. Bugün terörist başını muhatap alıp Türk Milletine gözdağı vermeye yeltenenler, yarın hukuki, siyasi ve toplumsal yaptırımların kaçınılmaz ağırlığıyla yüzleşecektir. Bu nedenle, ihanetle beslenen her “süreç” er ya da geç duvara çarpacak; bedelini de o sürecin öznesi ve aracısı olanlar, millet iradesi ve hukuk düzeni önünde eksiksiz ödeyecektir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ya istiklal ya ölüm” parolasıyla kurduğu bu Cumhuriyeti korumak ve bölücülüğe geçit vermemek hepimizin namus borcudur. Bu vesileyle vatan uğruna canını feda eden aziz şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle anıyoruz. Onların emaneti olan tam bağımsız ve bölünmez Türkiye Cumhuriyeti’ni, sonsuza dek yaşatacağımıza söz veriyoruz. Kamuoyuna saygıyla duyurulur. Migazider Muharip ve İç Güvenlik Gazileri, Harp Malülleri Dul ve Yetimleri Derneği Adına Genel Başkan Gazi İdris Tuğunmuş

MuharipGazi

38,112 views • 10 months ago

Bu söyleyeceğim şeyler bir hakaret değil gerçeğin tâ kendisidir. —Bu tweette salak saçma argümanlarla Zafer Partisine saldıranlara anlayacakları dilde cevap veriyorum. 1. Zafer Partisine Sinan Oğan üstünden saldıranların kesinlikle ama kesinlikle beyni yoktur. 2. Taraftarlarının "Biji Serok Apo" sloganı attığı, Terör örgütü Pkknın destek verilmesini istediği, şehitlerimizin olduğu gün keyif paylaşımı yapan Amedspor'u ÜMİT ÖZDAĞ TEBRİK ETMEDİ ama MUHARREM İNCE TEBRİK ETTİ! 3. Zafer Partisi geçen seçimde bazı şartlar ortaya koydu. Şartlarımız da neler vardı hatırlatayım. —Anayasamızın ilk 4 maddesi ve 66. madde de yer alan Türk Vatandaşlığı konusundaki tanımı ve içeriği korunacaktır. —1924 yılında kurulan milli-üniter-laik devletten asla taviz verilmeyecektir. Bu değerlere bağlı kalınacaktır. —Başta Suriyeliler olmak üzere tüm sığınmacılar ve kaçaklar en geç 1 yıl içerisinde ülkelerine geri gönderilecektir. —Devletin varlığı ve bütünlüğünü hedef alan başta FETÖ, PKK, IŞİD olmak üzere bütün terör örgütleri ile etkin ve kararlı mücadele edilecektir. Terörle mücadele çerçevesinde, terörle bağlantısı hukuki kanıtlarla sabit olan mahalli idare yöneticileri yerine devlet görevlileri ataması uygulamasına yargı kararı çerçevesinde devam edilecektir. Terörle müzakere değil, mücadele edilecektir. Türkiye'nin milli ve üniter devlet yapısını hedef alan hiçbir siyasi ve hukuki düzenlemeye izin verilmeyecektir. —Devletin bütün birimlerinde yapılacak görevlendirmelerde sadakat değil, liyakatin esas alınması sağlanacaktır. —Bütün yolsuzluklar ile hukuk çerçevesinde çok etkin bir şekilde mücadele edilecektir. Evet Şartlarımız bunlardı ve biz bu şartları koşarak ne kadar Vatan ve Millet sever olduğumuzu, Atatürk'ün Askerleri olduğumuzu, Cumhuriyetimizi korumak için mücadele ettiğimizi gösterdik. 👉 Gelelim şu iki de bir bize "İki bakanlık için" deyip duranlara! —Ümit Özdağ partiyi neden kurdu? Atamız Atatürk'ün dediği gibi "Biz doğrudan doğruya millet severiz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur." Evet biz Türk Milliyetçisi bir partiyiz ve kendi ifadesi ile Türk Milliyetçisi Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini onun gibi yönetmek için kuruldu! Tek başına iktidar olamama durumuna karşı da yukarıda ki gibi Türk Devlet ve Milletinin Menfeatlerini korumak için şartlar koyarak ülke yönetiminde söz sahibi olunması gerekiyor. —Zafer Partililer kimsenin amelesi değildir. Zafer Partililer 4 yıldır emek veriyor ve elbette ülke yönetiminde söz sahibi olmalıdır. Ülke yönetiminde söz sahibi olmayacaksak, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Atatürk'ün yönettiği gibi yönetilmesini sağlayamayacaksak mücadele etmenin ne anlamı var? —Bazıları istiyor ki Zafer Partisi her türlü mücadeleyi versin seçimde de hiçbir talebi olmasın 'Bizi destekledin.' Yok ya başka isteğiniz var mı? —Tabiki şartlarınızı olacak tabiki bakanlık, müsteşarlık isteyeceğiz. —% 1 bile oyu olmayan Deva, Gelecek gibi (2. Akp) partilere onlarca Milletvekili kazandıranlar Zafer Partisine Sinan Oğan üstünden saldırmak yerine kaç tane Sinan Oğan'ları olduğuna baksın. —Zafer Partililer olarak Türk Milletinin Anadolu'da ki hukukunu savunmaya devam edeceğiz.

Türk'ün Zaferi

121,940 views • 3 months ago

CHP'lilerin her fırsatta selâm gönderdiği, "Siyasî tutsak" diyerek demogoji yaptığı ve “Cözüm, TBMM'de, İmralı'da değil” diyerek hedef saptırdığı ortamda, o çok sevdikleri Selo, cezaevinden açıklama yaptı: "Ben neysem Öcalan da o! DEM, Öcalan'ın partisidir." “1- Sayın Öcalan’ın inisiyatif aldığı, Sayın Cumhurbaşkanı ile Sayın Bahçeli’nin de büyük cesaretle sahiplendikleri, Sayın Özel başta olmak üzere muhalefetin de güçlü bir şekilde desteklediği barış girişimlerinin içindeyim, yanındayım, arkasındayım. Bu konuda Sayın Öcalan ile aramızda bir rekabetin, ayrılığın ya da çatışmanın sözü bile edilemez. Sayın Öcalan’ın rolü, misyonu ve tarihi sorumluluğu son derece önemlidir ve bunları ancak kendisi yerine getirebilir, ben dahil bir başkası değil. Benim demokratik siyasetteki rolüm ve misyonum da barış çabalarını destekleyecek ve tamamlayacak niteliktedir. Bunu da benim dışımda ve benim adıma kimsenin yerine getirme şansı yoktur. Bununla birlikte, İmralı ile Edirne koşullarında bu misyonu sağlıklı bir şekilde tamamlama imkanımız yoktur. Bu da bir gerçektir; dayatma, pazarlık veya koşul değildir. Umarım Meclis Komisyonu İmralı’ya gider ve ne demek istediğimi yerinde görür, gözlemler, ilk ağızdan tüm gerçekleri dinler. 2- Benim kimseye karşı kinim de nefretim de yoktur; öyle bir lüksüm de yoktur. Ola ki bir gün özgür koşullara kavuşursam ve kendileri de kabul ederlerse Sayın Cumhurbaşkanı başta olmak üzere Sayın Özgür Özel, Sayın Devlet Bahçeli, Sayın Ali Babacan, Sayın Ahmet Davutoğlu, Sayın Fatih Erbakan, Sayın Erkan Baş, Sayın Mahmut Arıkan, Sayın Müsavat Dervişoğlu dahil olmak üzere tüm siyasi aktörlerle yüz yüze görüşmeyi, varsa öneri ve eleştirilerini dinlemeyi, kendi görüşlerimi ve ülkenin geleceği yararına düşüncelerimi samimiyetle paylaşmak isterim. Bunu da hiçbir siyasi ikbal, koltuk, makam, mevki hesabına girmeden içtenlikle yaparım. Eğer Sayın Cumhurbaşkanı demokratik reformlarla yeni bir sayfa açmayı ve ülkeyi bambaşka sosyal ve ekonomik koşullara taşımayı hedefleyen bir politikayı hayata geçirmeyi ciddiyetle ortaya koyarsa tıpkı barış sürecini koşulsuz desteklediğim gibi bunu da tereddütsüz desteklerim. 3- Ben siyasete Demokratik Toplum Partisi DTP’de girdim ve siyasi geleneğimizin bugünkü temsilcisi DEM Parti benim tek partimdir. Bir gün siyasette olma zorunluluğum ortaya çıksa bile benim evim, yuvam DEM Parti’dir. Başka parti kuracağıma, başka partiye geçeceğime yönelik her yorum sadece spekülasyondur. 4- Siyasi mücadele sadece siyasi partilerin çatısı altında yürütülmez. Yaşamın her alanı politiktir ve mücadele zeminidir. Aktif siyasette olmasam bile aktif mücadelenin her zaman içinde olmaya devam ediyorum, edeceğim. Belirttiklerim dışında her şey yakıştırmadır, yorumdur, spekülasyondur. Önce barışı, sonra adaleti, eşitliği ve kardeşliği hep birlikte sabırla, adım adım inşa edeceğiz. Umutsuzluğa, karamsarlığa, yılgınlığa yer yok. Mutlaka başaracağız. Şimdi gözümüz kulağımız, Meclis Komisyonunun alacağı cesur ve tarihi kararda olacak.” Selahattin Demirtaş 20 Kasım 2025 Edirne Cezaevi

NE KADAR OLDU?

15,880 views • 9 months ago

Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. Sonuç olarak şartlar değişmiştir. O günle bugün aynı değildir. Dün Kürtler adına bir kazanım sağlayabilecek bir ittifak, bugün onları daha derin bir kuşatma altına sokma riski taşımaktadır. Bugün Kürtlerin yapması gereken, yalnızca Türkiye ile diğer bölgesel ve küresel güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak değil; aynı zamanda Türkiye iç politikasında da Erdoğan’a teslim olmak yerine, onun çevresinde toplanan güç merkezini dağıtmaya yönelik bir siyasi strateji geliştirmektir. Türkiye’de ne zaman bir klik, diğer tüm klikleri tasfiye ederek tek hâkim güç haline gelirse, bu durumun ilk hedefi her zaman Kürtler olur. Bu da genellikle ağır bir yenilgiyle sonuçlanır. Bu nedenle Kürtler açısından Türkiye iç siyasetinde belirleyici olan şey, klikler arasındaki güç çelişkilerini ustalıkla kullanmak ve her birini kendilerine muhtaç hale getirecek dengeli bir pozisyon oluşturmaktır.

ibrahim halil baran

32,599 views • 1 year ago

Süleymancıların 2016'da hayatını kaybeden lideri Ahmet Arif Denizolgun Alihan Kuriş tarafından öldürüldü mü? Mavi Takkeliler Süleymancılar belgeseli 2016'da cemaatin lideri Ahmet Arif Denizolgun sağlığı yerindeyken Beykoz'daki çiftliğinde birden ölü bulundu. Tarih 15 Temmuz darbe girişiminden 2 ay sonra. 36 saat kimse yanına girmedi. 36 saat kimse bu adama ne oldu demedi. 36 saat sonra birden yanına girme gereği hissettiler ve öldüğünü gördüler. Polis çağırdılar. Polis saatler sonra oraya geldi. Olay yeri inceleme bir takım deliller toplayarak rapor hazırladı. Bu raporu Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığına verdi. Başsavcılık bir bilgilendirme notu hazırladı. Ve bu bilgilendirme notunda Ahmet Arif Denizolgun'un şüpheli şekilde öldüğü belirtildi. Ağzından hala 36 saat sonra dahi kan gelmeye devam ediyor. Köpük geliyor. Boğazında da darp izleri var. O dönem yanında olan bazı kişiler ortada yok. Kaçmış, firar etmiş. Bu da şüpheli bir durumdur. Yani böylesine bir lider bakanlık yapmış, milletvekilliği yapmış, bütün dünyada faaliyet yürüten bir cemaatin lideri evinin çok yüksek derecede üst düzey bir güvenlikle korunması gerekirken çiftliğin kapısının anahtarı kilidin üstünde olur. Ve çok ilginç, Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığının bu şüpheli ölüm notuna rağmen adli tıp ölüm normaldir diyerek üstünü örtüyor. Ve herhangi bir soruşturma açılmıyor. İddia o ki 15 Temmuz darbe girişiminden sonra devlet, hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, Süleymancıların lideri Ahmet Arif Denizolgun'la görüştü. Destek istedi devletin FETÖ ile etkin bir mücadele yürüteceğini. Bunun için de Süleymancıların desteğini istediğini belirtti. Ahmet Arif Denizolgun tamam dedi. Fakat bundan rahatsız olan FETÖ bağlantılı bir kesim, Ahmet Arif Denizolgun'u cemaatin liderliğinden öldürerek indirdi. Bu iddiayı bizzat Fatih Süleyman Denizolgun ortaya attı. Ve biz araştırdık, öğrendik ki Alihan Kuriş, cemaatin çeşitli hocalarıyla lider olmadan önce hem Türkiye'de hem yurt dışında özellikle de Kanada'da bazı FETÖ bağlantılı isimlerle toplantılar yaptı. Ve bu toplantılarda Alihan'ın lider olması kararlaştırıldı. Ki Alihan Kuriş kim? Aslında göz önünde olan biri değil. Hatta iddia o ki cemaatin siyasi ve ticari ilişkilerini kendi menfaatleri için kullanan ve bu yolla zenginleşen birisi olduğu için Ahmet Arif Denizolgun döneminde yasaklanmış bir kişi. Ve bu kişi yaptığı çeşitli gizli toplantıların ardından cemaatin başına şüpheli bir şekilde geçti. İşte bu toplantılarda yer alanlardan biri de AG, cemaatin merkez yurdunun en önemli hocası. Uzun yıllardır merkezde görevli, FETÖ bağlantılı, Hidayet Karaca'nın evine gidip namaz kıldıran AG, Alihan Kuriş'i lider yapan isimlerden birisi. Biz bu tarihten itibaren bakıyoruz. Siyasi olarak cemaat açıktan tavır belirtiyor. İyi Parti'ye destek veriyor. İyi Parti'ye pek çok yerde belediye kazandırıyor. İyi Parti'ye pek çok yerde milletvekili kazandırıyor. Daha sonra CHP ile iş birliği yapıyor. CHP'de özellikle Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş, Antalya'da, İstanbul'da, Beykoz'da, Üsküdar'da, Tuzla'da, Beyoğlu'nda CHP ile açıktan iş birliği yapıyor. Bunun karşılığında hem siyasi hem ticari menfaat elde ediyor. Belediyelere kendi kadrolarını sokuyorlar. Özellikle İBB'de, Üsküdar'da, Beykoz'da, Ankara'da, Antalya'da, Alanya'da çok fazla belediye çalışan Süleymancılardan oluşuyor. Uzun yıllar cemaatin içinde bulunmuş pek çok kişi, Alihan Kuruş hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Hem dolandırıcılık suçu, mali suçlar, şüpheli ölüm suçları, suikast suçları, cemaat yurtlarında işkence, dayak, mobbing, baskı, tehdit, şantaj, hırsızlık, silahlı tehdit. Ortada büyük bir suç ve terör faaliyeti var. Bu terör faaliyetine destek var. Ortak olmalar, iş birliği var. Yapılan pek çok suç duyurusu var. Hem devlet içindeki kaynaklardan edindiğimiz bilgeye göre, hem cemaat içindeki önemli yöneticilerden öğrendiğimiz bilgeye göre, Alihan Kuruş ve yönetimine devlet operasyon yapmaya hazırlanıyor. Fatih Süleyman Denizolgu'nun 2021'de de bir operasyonu yapılacağı, ancak devlet içerisindeki bazı bürokratların buna engel olduğunu söylemişti. Şimdi biz yeni bir bilgiyi açıklıyoruz. Hükümete yakın üst düzey yöneticiler yeni bir talimat verdi ve yargıda şu an Süleymancılarla ilgili bir dosya hazırlanıyor. Çağlayan da özellikle örgütlü suçlar ve terörle mücadele suçlarda bir iddianame hazırlanıyor. Süleymancılara operasyon yakın. Fatih Süleyman Denizolgu'nun Alihan Kuruş'un bu durumdan haberdar olduğu, bilgisi olduğu, farkında olduğunu belirtiyor ve Alihan Kuruş'un Hollanda'ya kaçmaya hazırlandığını söylüyor. Devletin raporları Türkiye'de uyarıyor. Vatandaşları uyarıyor. Biz de uyarıyoruz. Süleymancılar cemaati Türk milletini ve Türk devletini tehdit eden bir konuma geldi. Artık bu yapıya karşı FETÖ'yle mücadele edildiği gibi etkin mücadele edilmeli. Çünkü hala bugün yargı içinde de, emniyet içinde de Süleymancılar faaliyet yürütüyor. Bunu bizzat emniyet mensuplarımız söylüyor. Mesela Adnan Oktar örgütüne operasyon yapan dönemin İstanbul Mali suçlarla mücadele şube müdürü Furkan Sezer bizzat şunu söyledi. Darbe girişiminden sonra emniyete giren rütbeli polislerin %20'si Süleymancıyım diyerek girdi. Başka bir delil, aydınlık bir fotoğraf yayınladı. O fotoğrafta dönemin Silifke Cumhuriyet Başsavcısı Selman Eskiler, cemaatin lideri Alihan Kuruş'un bir adım arkasında boynunu bükmüş, ellerini önden bağlamış şekilde ona hürmet edercesine yanında yürüyor. Bizim o fotoğrafı yayınlamamızdan sonra yargı harekete geçti ve Selman Eskiler'in görev yeri değiştirildi. Ve görevi düşürüldü. Başsavcılıktan savcılığa düşürüldü. Mersin'den Niğde'ye gönderildi. Aslında bir sürgün göreve gönderildi. Ama biz şunu görüyoruz. Süleymancılar bugün hala devlet içinde, emniyet içinde, yargı içerisinde aynı FETÖ vari taktiklerle faaliyet yürütmeye devam ediyorlar. Şırnak Üniversitesi'nde FETÖ yapılanmasını ortaya çıkardığımızda bizim karşımıza önemli bir bilgi çıkmıştı. Cemaat'in, üniversite içindeki en önemli elemanı, Bedirhan Önem'in bilgi kaynakları, en önemli yanındaki adamlar Süleymancıydı. Hem üniversitede hem emniyette. Ona bilgi aktaran kişiler Süleymancıydı. O bilgileri Almanya'da firari FETÖ'cü Cevheri Güven'e gönderen kişi Süleymancıydı. Bunların hepsini topladığımızda Süleymancıların nasıl tehlikeli bir yapı olduğunu, devlet içinde hala paralel bir faaliyet yürüttüğünü, FETÖ vari yöntemlerle çalıştığını görüyoruz. Bu tehlikeye, bu tehdide karşı Türk milletinin bilinçli olması lazım. Türk devletinin de artık etkin mücadele ederek müdahale etmesi lazım.

Herodot Diyor Ki

315,685 views • 12 days ago

VİDEOYU DİKKATLİCE İZLEYİN LÜTFEN SİZLERDEN RİCAMIZ BU TWİTİ RETWEET YAPIP HER YERDE PAYLAŞMANIZDIR, TEPKİ VERMENİZDİR ISTRANCADA ÇOK BÜYÜK BİR KATLİAM YAPILIYOR Sayın bakan Dr. Osman Aşkın Bak ormanları temizlemek çok faydalı bir iş lakin size bir tavsiyemiz olacak. Çatalca'dan başlayarak eski Kırklareli yolu üzerinde eşsiz güzellikteki İstanbulun tek oksijen deposu ve içme suyu kaynağı olan ISTRANCA ormanlarını aynı bir fare gibi kemiren ''KEMİRGENLER'' yani Beton firmalarının Milletin ormanlarını nasıl yok ettikleri hakkında bir temizlik yapmayı düşünüyormusunuz ? Bakın lokasyon veriyoruz lütfen o bölgeyi inceleyin 10'dan fazla Beton firması Çakıl taşı gibi saçma sapan şeyleri çıkartmak bahanesiyle bırakın ISTRANCAYI yok etmeyi dağı ve ORMANI resmen yiyip bitirmişler. İsminin bizde saklı olduğu o bölgedeki bir muhtarla görüştük. Kendisi 50 defa müracaat ettiğini fakat altından hep para baronları ve siyasilerin çıkması yüzünden engelleyemediklerini söyledi. Köyler olarak toza dumana boğulmuşlar, Yol güvenliği sıfır, Tarihi osmanlı yolunda hafriyat kamyonları o güzelim ormanları yiyip bitirebilmek için adeta terör estiriyorlar. Yüksek süratlerle o koca kamyonlar resmen tren gibi arka arkaya sıralanıp milletin araç kullanmasını riske atıyor, kazaya yol açıyor. Bizce elinize çöp poşeti alıp temizlik yapacağınıza biz hazırız buyrun hep birlikte ISTRANCAYA gidelim ve bu büyük rezaleti gözlerinizle görün asıl temizliğe oradan başlayın lütfen... Ama endişelenmeyin zaten biz orada Milletin Ormanının para baronlarına peşkeş çekilerek nasıl yok edildiğinin görüntülerinide yayınladığımızda milletimiz herşeyi anlayacak. Norveçte, İtalyada adamlar bir tane ağaç kesmemek için yol bile genişletmiyorlar insanlar hala 200-300 yıllık yolları kullanıyor ki orman ve tabiat bozulmasın diye. Bizde bırakın yolu BETON firmaları para kazanacak diye ORMAN namına birşey bırakılmıyor. Bu işin birde KAZDAĞLARI kısmı var o görüntülerde elimizde onlarıda yayınladığımızda kimsenin konuşacak birşeyi kalmayacak. Böyle bir ORMAN katliamı bugüne kadar görülmemiştir Herşey BETON baronları için yapılıyor lütfen artık bu duruma sessiz kalmayın ve bu BARONLARIN hepsini MİLLETİN ormanlarından kovalayın... T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Dğş. Bakanlığı Murat KURUM T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı Recep Tayyip Erdoğan Devlet Bahçeli Metin KÜLÜNK Cemil Barlas Melih Altınok Melik Yiğitel

GERÇEKLER TV

27,912 views • 1 year ago

📍Gazze’ye yönelik İsrail vahşeti 7 Ekim’den beri gündemimizin en üst sırasında yer alıyor. ▪️Amerika’nın ve Batılı ülkelerin sınırsız desteğini alan İsrail hükümeti katliamlarına tam 40 gündür aralıksız bir şekilde devam ediyor. Okulları, camileri, kiliseleri, hastaneleri, pazar yerlerini, binaları, sokakları kasıtlı olarak hedef alan İsrail, bir şehri içindeki insanlarıyla topyekûn yok etme stratejisi uyguluyor. Evlerini terk etmeye zorladığı sivilleri yolda kasıtlı olarak bombalayan bir canilikle, kelimenin tam anlamıyla bir devlet terörü estiriyor. ▪️Ben şu anda gönlüm ferah, açık olarak diyorum ki İsrail bir terör devletidir. ▪️Hamas’ı terör örgütü olarak ifade ediyorsun. Hamas, Filistin’de seçimlere girip seçim kazanan bir siyasi parti ve seçimi kazandıktan sonra da hakkını, haklarını elinden aldınız. Kim aldı? Yine İsrail, Amerika birlikte aldılar. Bu gerçekleri görelim. Ama hala benim ülkemde bile Hamas’ın bir siyasi parti olduğunu bilmeyen, anlamayanlar var. ▪️Bugüne kadar İsrail tarafından katledilen 12 bine yakın Gazzelinin üçte ikisini çocuklar ve kadınlar oluşturuyor. İsrail yönetimi, Gazzeli çocuklara, kadınlara ve sivillere karşı insanlık tarihinin en kalleş saldırılarını düzenliyor. ▪️Gazze’de 40 gündür şahit olduklarımızı anlatmak için savaş dâhil tüm kavramlar yetersiz kalmaktadır. Çünkü savaşın da bir ahlakı vardır, adabı, hukuku ve sınırı vardır. Savaş hukukunun ilk kuralı ise çocuklara, kadınlara, yaşlılara ve hastalara dokunmamaktır. ▪️Kuvözdeki-kundaktaki bebekleri katledenler, evlerinden kovdukları masumların tepesine bomba yağdıranlar, insanların suyunu, gıdasını, yakıtını keserek ölüme mahkûm edenler, 2 milyonu aşkın sivili atom bombasıyla yok etmekten bahsedenler… Buradan şimdi Netanyahu’ya sesleniyorum; Sende atom bombası var mı, yok mu? Ey İsrail, sende atom bombası-nükleer bomba var. Bununla tehdit ediyorsun, bunları biz biliyoruz. Artık, ecelin geliyor. İstediğin kadar nükleer bombaya sahip ol. Neye sahip olursan ol, gidicisin. Ezcümle ahlak, vicdan, onur namına ne varsa hepsini kaybedenler insan değil ancak Belhüm Adal olabilir. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’ndaki konuşmalarından… #TekYürekFilistin #OneHeartPalestin

Fahrettin Altun

154,625 views • 2 years ago

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın SAHA EXPO 2024 Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı'ndaki konuşmalarından... ▪ Malumunuz, önceki gün Türk Havacılık ve Uzay Sanayii Şirketi TUSAŞ'ın Kahramankazan’daki yerleşkesine menfur bir terör saldırısı düzenlendi. ▪ Öncelikle, bu kalleş ve alçak terör saldırısında şehit olan kahramanlarımıza Cenab-ı Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Şehitlerimizin acılı ailelerine, sevenlerine ve TUSAŞ’ımızın mensuplarına başsağlığı diliyorum. Şehitlerimizin fedakarlıklarını daima şükranla hatırlayacağız. İnancım ve duam odur ki, milletimiz de şehitlerimizin aziz hatıralarını sonsuza kadar yaşatacaktır. Aynı şekilde saldırıda yaralanan kardeşlerimize de Mevla’dan acil şifalar temenni ediyorum. ▪ Burada öncelikle bir hususun bilinmesini isterim: Her ne kadar şehitlerimiz sebebiyle acımız büyük olsa da, "Türkiye Yüzyılı" ülkümüze kast eden alçaklarla mücadele azmimiz çok daha büyüktür. Bu tarz kalleşliklerle bize geri adım attıracaklarını zannedenlerin tepesine binmeye, inlerini başlarına geçirmeye devam edeceğiz. ▪ Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bekasına yönelik tüm tehditleri kaynağında bertaraf etme gücüne, kapasitesine ve kararlılığına sahiptir. Türkiye, 85 milyon vatandaşının topyekûn kenetlenmesiyle her türlü tuzağı bozacak basirete de hamdolsun ziyadesiyle haizdir. ▪ Şu gerçeği herkes yakında görecektir: Milletimizin huzur ve güvenliğini hedef alan her türlü saldırı akim kalacak, başarısız olacak; en sonunda dönüp kandan beslenen terör baronlarını vuracaktır. ▪ TUSAŞ’taki terör eylemini düzenleyen bölücü terör örgütü üyesi hainlerin ikisi de ölü olarak ele geçirilmiştir. Hava kuvvetlerimiz ve MİT Başkanlığımız, bu alçak saldırıya cevabımızı, Suriye ve Irak’taki terör hedeflerini yok ederek katbekat fazlasıyla vermiş, şehitlerimizin mübarek kanlarını yerde bırakmamıştır. ▪ Savunma sanayii çalışanlarımız da, saldırıdan hemen sonra "Hainlere inat; daha fazla çalışacağız, daha fazla üreteceğiz" diyerek bu milletin nasıl yenilmez bir iradeye, nasıl sarsılmaz bir imana sahip olduğunu göstermişlerdir. ▪ İstiklal Marşımızdaki o asil ruha bir kez daha şahit olduk: Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, "Medeniyet" dediğin tek dişi kalmış canavar? ▪ Evet; teröre meydan okuyan TUSAŞ personelimizin şahsında bu millet; yenilmeyeceğini, yıkılmayacağını, alçakları yurduna asla uğratmayacağını dost-düşman herkese bir kez daha ilan etmiştir. ▪ Bakınız, burada şu gerçeğin altını önemle çiziyorum: Biz, bu kalleşliklerin arkasındaki niyetin ne olduğunu çok net görebiliyoruz. Biz, kiralık katil sürülerinin emellerinin ne olduğunun da gayet farkındayız. Aynı şekilde basiret ve feraset sahibi milletimiz de, bölücü canilerin kanlı eylemlerinin hangi amaca hizmet ettiğinin bilincindedir. ▪ Dünkü güvenlik toplantımızda hain terör saldırısını ve atacağımız adımları detaylıca ele aldık. 85 milyonun kardeşçe, barış ve huzur içinde yaşadığı "Terörsüz Türkiye" hedefimizle aramıza kimsenin girmesine müsaade etmeyeceğiz. ▪ Herkes şunu çok iyi anlasın; hiçbir hasmâne terör saldırısı bu milletin ezeli ve ebedi kardeşliğini bozamaz, Türkiye Yüzyılı’nın inşasına engel olamaz, büyük ve güçlü Türkiye idealimizin önüne set çekemez. ▪ Türkiye düşmanlarının, ülkemizi karanlığa sürüklemesine izin vermeyiz, vermeyeceğiz. Allah’ın izniyle Türkiye Cumhuriyeti, sadece tüm terör örgütlerinden değil; bu cinayet şebekelerini üzerimize salan emperyalist çetelerden de daha büyüktür, daha güçlüdür, daha dirayetlidir; oyun kuranların oyunlarını tek tek başlarına geçirecek köklü devlet tecrübesiyle mücehhezdir. ▪ Bugüne kadar terörle mücadelemizi daima çok katmanlı, elimizin altındaki tüm araçları, bütün imkanları kullanarak yürüttük. İnşallah bundan sonra aynı "stratejik akılla" mücadelemizi sürdüreceğiz. ▪ Tuzağa düşmeyeceğiz, hedeflerimizden kopmayacağız; kardeşliğimizden, birlik ve beraberliğimizden taviz vermeyeceğiz. Ortada hiçbir sebep yokken aylar öncesinden Türkiye için "iç karışıklık" senaryoları yazan müstevlilerin heveslerini yine kursaklarına koyacağız. ▪ Terör eylemi akabinde milletimizin yanı sıra, muhalefet dahil siyasi partilerimizin benimsediği müşterek duruşu takdirle karşılıyoruz. Çağrımıza uygun şekilde "kardeşlik ekseninde" birbirine kenetlenen tüm vatandaşlarıma teşekkür ediyorum. ▪ Ancak burada bir üzüntümü de ifade etmek durumundayım: Terörün gayesi sadece kan dökmek, masumları katletmek değildir. Terörün asıl amacı toplumda tedhiş ve korku ortamı oluşturmaktır. ▪ Ülkemizde kimi çevreler, maalesef, bilerek veya bilmeyerek, terörün bu hedefine ulaşmasına bir nevi aracılık yapmaktadır. Bakınız, hiçbir otokontrolün, hiçbir ahlaki değerin ve denetimin olmadığı sosyal medya mecralarını bir tarafa bırakıyorum. Çünkü orası, zaten söz konusu Türkiye olduğunda, terör eyleminin eksik kalan yanlarını tamamlayan bir operasyon aygıtına dönüşmüş durumda. ▪ Batıda bir terör eylemi gerçekleştirildiğinde gösterdikleri hassasiyetin, ülkemize gelince esirgendiğini şimdiye kadar defalarca tecrübe ettik. Artık onlardan tutarlı, ahlaklı, ilkeli, vicdanlı bir duruş beklemiyoruz. ▪ Bizi asıl üzen, böyle meselelerde çok daha sorumlu, çok daha titiz yayın yapmasını beklediğimiz kendi yazılı ve görsel medyamızdır. Son dönemde medyamız bu tür hadiselerde çok kötü bir sınav veriyor. Hepimizi yaralayan menfur cinayetlerde sergilenen sorumsuzluğun bir benzerinin TUSAŞ’taki terör eyleminde de tekrarlandığını görüyoruz. Bunun kabul edilebilir, mazur ve makul görülebilir hiçbir yanı yoktur. ▪ Milletin, memleketin, devletimizin güzide kurumlarının hak ve çıkarlarının, reyting yarışlarına feda edilmemesi gerekiyor. Tabii görüntüleri, filtresiz bir şekilde milletin huzuruna boca edenler ne kadar büyük yanlışın içindeyse; bu görüntüleri servis edenler de devletimizin ve kurumlarımızın güvenliğine telafisi zor zararlar vermektedir. ▪ Bundan sonra bu tür sorumsuzlukların üzerine daha kararlı gideceğiz. Medyamızdan ve siyasetçilerimizden, teröre karşı yürütülen mücadelenin topyekûn ve çok boyutlu bir mücadele olduğunu her zaman göz önünde bulundurarak hareket etmelerini bekliyoruz. #BirlikteGüçlüyüz

Fahrettin Altun

52,101 views • 1 year ago