Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

Eda Ece, evlenip anne olduktan sonra rol seçimlerinde daha dikkatli davrandığını, açık giyinmediğini ve öpüşme sahnelerinde yer almadığını söylemişti. Katıldığı etkinlikte bu konuyla ilgili gelen soruyu yanıtlayan Gizem Karaca ise Eda Ece’ye hak verdiğini belirterek, “Ben de anne olduktan sonra rol seçimlerimde daha dikkatli davranırım” dedi. #edaece #gizemkaraca #rol

51,276 Aufrufe • vor 2 Tagen •via X (Twitter)

0 Kommentare

Keine Kommentare verfügbar

Kommentare vom Original-Post werden hier angezeigt

Ähnliche Videos

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Futbolcular Derneği tarafından düzenlenen Kristal Ayaklar Ödül Töreni’nde konuştu. Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: SAHADA KOŞAN HER BİR GENÇ KIZIMIZ, GELECEĞE UMUT OLMAKTADIR “Kristal Ayaklar Ödül Töreni’nde sizlerle bir arada olmaktan büyük bir mutluluk duyuyor; sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Ödül alan arkadaşlarım başta olmak üzere tüm kadın sporcularımızı canıgönülden kutluyorum. Pek çok insanın büyük bir ilgi duyduğu spor; bireyleri bir araya getiren, sınırları kaldıran ve ortak duygular etrafında kenetleyen evrensel bir dildir. Bu anlamlı gecede başarıları ödüllendirirken sporun hayatımıza kattığı zenginliği daha iyi görüyor, geleceğe dair umutlarımızı da paylaşmış oluyoruz. Şüphesiz ki sporun en yaygın alanlarından biri futboldur. Ancak futbol, bir yazarın da dediği gibi ‘Asla sadece futbol değildir.’ Öyle ki futbol; yüksek heyecanın, cesaretin, takım ruhunun, azmin ve inancın sahaya yansımasıdır. İşte bu nedenle sahada koşan her genç kızımız, eşitlik ve cesareti simgelerken aslında geleceğe bir umut ve bir ilham kaynağı olmaktadır. Biliyoruz ki sahada ter döken her kızımız, yarınlarımızı daha güçlü ve ümitli kılmaktadır. Bu nedenle onların çabalarını, kararlılıklarını ve başarılarını özellikle takdir ediyor; yanlarında olmaktan ve kendilerini desteklemekten büyük bir memnuniyet duyuyoruz. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da tüm imkânlarımızla evlatlarımızın hayallerini gerçeğe dönüştürmek için her zaman yanlarında olacağımızı bilhassa belirtmek isterim. KADINLARIMIZIN SPORDAKİ YÜKSELİŞİ, ÜLKEMİZİN GELİŞİMİNE KATKILAR SAĞLIYOR Sporun ruhunda adalet, centilmence mücadele ve kardeşlik vardır. Kadınlarımızın bu ruhla sahada yer alması ise ülkemizin hem spor hem de toplumsal gelişim yolculuğuna güç katmaktadır. Gerçek şu ki toplumsal hayatın her alanında hak ettikleri konumu emek ve alın terleriyle elde eden kadınlarımızın, spordaki yükselişleri de ülkemizin gelişimine müstesna katkılar sağlamaktadır. Nitekim, ‘Türkiye Yüzyılı’ hedeflerimize emin adımlarla ilerlerken bu yürüyüşü en çok omuzlayanların başında yine kadınlarımız bulunmaktadır. Kadınlarımızın toplum hayatımızda oynadığı rol ve elde ettikleri başarılar, işte bugün ödül alan sporcularımızın ve spor camiasının çeşitli kademelerinde başarılarıyla göz dolduran hanım kardeşlerimin şahsında bir kez daha en güzel şekilde kendini göstermektedir. Özellikle vurgulamak isterim ki bugün siz sporcularımızı ve ödül alan kardeşlerimizi kutlarken aslında zorluklara meydan okuyan iradeyi, pes etmeyen inancı ve umut dolu yarınları da kutluyoruz. Sizler hem yeteneklerinizle hem de başarılarınızla akranlarınıza ve en önemlisi de alttan yetişen evlatlarımıza da örnek oluyorsunuz. SİZLER, İLHAM VERİCİ BİR ROL MODEL OLDUĞUNUZUN BİLİNCİYLE HAREKET ETMELİSİNİZ Sevgili Gençler, biliniz ki siz koşarken yalnız değilsiniz. Ardınızdan gelen binlerce kız çocuğu var. Onlar, sizin şahsınızda kendi hayallerini görüyor. Siz gol attığınızda onların yüreğine umut düşüyor. Siz kazandığınızda onlar da kazanıyor. Bu yüzden sizler, ilham verici bir rol model olduğunuzun bilinciyle hareket etmeli, yeteneklerinizi sürekli geliştirme mottosuyla daha çok çalışmalısınız. Çok iyi biliyoruz ki başarı kolay elde edilen bir olgu değildir. Sizler, uzun saatler süren yoğun antrenmanlar, fedakârlık, istikrarlı çalışma ve takım ruhunun sahaya yansımasıyla bu sonuca ulaştınız. Elbette bu başarının arkasında; kulüp yöneticilerinin, teknik ekibin ve kıymetli ailelerinizin de önemli bir payı var. Bu vesileyle başarılarınızda büyük emek sarf eden kıymetli yöneticilerinize, antrenörlerinize ve değerli ailelerinize de özellikle teşekkür ediyorum. Bu anlamlı programın düzenlenmesinde emeği geçen başta Kadın Futbolcular Derneğimize, aynı şekilde bu organizasyona destek sağlayan kıymetli Gazeteci Hande Fırat Hanımefendi’ye teşekkürlerimi sunuyorum. Kıymetli sporcularımıza da bundan sonraki hayatlarında, sportif faaliyetlerinde ve özellikle de bu yılki Kadın Futbol Süper Ligi’nde üstün başarılar diliyorum. Çok kıymetli kadın futbolcu kardeşlerim; yolunuz açık, adımlarınız güçlü, yarınlarınız aydınlık olsun. Kalın sağlıcakla.” #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

41,526 Aufrufe • vor 1 Jahr

SAYIN ADALET BAKANI YARGININ İÇİNDEN GELDİĞİNİ, SORUNLARI BİLDİĞİNİ VE ÇÖZECEĞİNİ IFADE ETMEKTEDIR. PEKİ KENDİSİNIN YARATTIĞI SORUNLARI KİM ÇÖZECEK? Sayın Adalet Bakanı, katıldığı bir yayında "Ben yargı uygulamasından geliyorum. Uygulamayı da sorunları da biliyorum. Bunların çözümü için adım atacağım" dedi. Buradan, Diyarbakır’dan sesleniyorum: Sayın Bakan’ın bizzat kendi uygulamalarıyla ortaya çıkan sorunları kim çözecek? Kendisine ilişkin yargı pratiğini çok yakından takip ettik. Ağır Ceza Mahkemelerindeki görevleri sırasında verdiği kararları, adil yargılanma hakkına yeterli özeni göstermediğini, savunma hakkını gerektiği gibi dikkate almadığını; kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı bakımından ciddi ihlallere yol açan uygulamalarını biliyoruz. Daha sonra yürüttüğü başsavcılık görevindeki pratiği ve bunun yargı üzerindeki etkileri de ortadadır. Dolayısıyla Sayın Bakanın uygulamalarıyla ortaya çıkan ciddi bir hak ihlalleri tablosu bulunmaktadır. Yargı tarihimizde örneği zor görülecek şekilde, aynı yargı çevresinde eşit dereceli mahkemeler arasında bir hâkimin sürekli yer değiştirmesi; kritik dosyalarda belirli bir pratiğin sürdürülmesi için mi? Bu kararlar Anayasa Mahkemesi’ne taşınmadı mı? Taşındı. Hak ihlali kararları verilmedi mi? Verildi. Bir kısmı hala Anayasa Mahkemesi’nde değil mi? Peki kendisi, görevdeyken bu kararlara uydu mu? Hayır, uymadı. Şimdi o pratiğin sahibi bir isim olarak Adalet Bakanlığı görevinde bulunuyor. Avukatlık mesleğinin ilk yıllarından, baro başkanlığı döneminden beri şunu biliyorum; eğer bir avukat meslek ilkelerine aykırı davranmışsa, disiplin hükümleri bellidir ve gereğini barolar yapar. Ancak münferit örnekleri genelleştirerek, bağlamından koparılmış kararları dayanak göstererek mesleğin tamamını hedef almak kabul edilemez. Anayasa Mahkemesi kararlarını örnek gösteriyorsunuz. Peki görevdeyken uymadığınız, bugün de uygulanmayan Anayasa Mahkemesi kararları ne olacak? Kötü bir örnek için AYM içtihadını referans gösterirken, herkesin bildiği ve takip ettiği ihlal kararlarına neden uyulmuyor? Sayın Bakan artık bir yargıç değil, siyasetçidir. Dolayısıyla eleştiriye açık olmak zorundadır; ağır eleştirilere de açık olmak durumundadır. Öncelikle kendi döneminde ortaya çıkan ağır hak ihlallerini gidermeye dönük somut bir irade ortaya koymalıdır. Bizzat tanığı olduğum örnekler var. İşkence iddiası bulunan bir dosyada avukatlar, İstanbul’daki adliyede savcıya ulaşamıyor; savcının katibine dahi erişemiyor. Tüm bu pratikleri biliyoruz ve yakından takip ediyoruz. Sayın Bakan’a bir kez daha çağrıda bulunuyorum: Avukatlık mesleğinin yetki alanını daraltacak uygulamalardan uzak durun. Varsa münferit ve somut kötü örnekler, bunları ilgili barolara bildirin. Hukukun üstünlüğünü güçlendirmek, meslek örgütlerini zayıflatmakla değil; hak ve özgürlük alanlarını genişletmekle mümkündür. T.C. Adalet Bakanlığı

Sezgin Tanrıkulu

16,125 Aufrufe • vor 7 Monaten

🚨 YER YERİNDEN OYNAYACAK! "ERDOĞAN İLE GİZLİ İŞBİRLİĞİ Mİ YAPTINIZ?" 🚨 Barış Terkoğlu:"Aslı kararı söyledi. Ben sizi soruşturmanın başına götüreyim. Tabii sizin sosyal medya hesabınızdan söylediğiniz gibi zaman zaman paylaşımlarınız var. Dikkat çeken bir şey var; Ocak 2025'ten sonra Erdoğan'ın adını vererek, adını vererek eleştiri yapmamışsınız. 1 Şubat 2025'te Erdoğan, CHP'nin kurultayında şaibe olduğu iddiasında bulunmuş. 7 Şubat 2025'te siz KRT Televizyonu'nda siz de böyle bir imada bulundunuz. 10 Şubat 2025'te savcılık bu konuyla ilgili bir soruşturma başlattığını açıkladı. Soruşturmanın başlangıcındaki bu eş zamanlılığa dayanarak bu eleştirilerin nedeni de şu; size açık ve net bir şekilde soruyorum: Siz Erdoğan'la gizli bir işbirliği yaptınız mı? İktidarla butlan kararı için bir arka planda anlaşma yürüttünüz mü?" 🎙️ Kemal Kılıçdaroğlu:"Ben size şu soruyu sorayım. Bir, önce sorunuza yanıt vereyim. Erdoğan'ı her dönem eleştirdim. Her dönem! Özgür Bey 'müzakere edeceğiz, mücadele etmeyeceğiz' dediği zaman tweet yayınladım. 'Müzakere edilmez, mücadele edilir' diye. Niye bunu söylemiyorsunuz? Erdoğan'a söylüyorum. 'Müzakere edilmez' diyorum, 'mücadele!' Memleketi bu hale getiren birisiyle neyi müzakere edeceksiniz? 'Efendim müzakere edeceğiz, bir şey olursa sorumluluk bana ait.' Sorumluluk kişiye ait değildir, sorumlu, sorun yaratan kişinin partide yarattığı derin yarılmalardır. Bunlar olmaz, buna izin veremezsiniz." 🎙️ Kemal Kılıçdaroğlu (Devamla):"Gelelim Erdoğan'la işbirliği, diğerleriyle işbirliği... Ben size bir soru daha sorayım. Bir partinin genel başkanı, geçmişte meclis başkanlığı yapmış AK Partili birisiyle, meclis başkanlığı yapmış bir kişiyle, CHP genel başkanı 2 saat ne görüşür? Ne görüşür? Ve çıktıktan sonra da 'partinin sorunlarını görüştük' (dedi). Allah aşkına, CHP genel başkanının, AK Parti'nin önemli bir aktörüyle partinin sorunlarını nasıl görüşüyor? Ve siz gazetecisiniz, niye bunu sormuyorsunuz? 'Ey Özgür, sen ne görüştün? CHP'nin nelerini görüştün sen?'" 🎤 Barış Terkoğlu:"Yani siz kendinizi değil de Özgür Özel'in mi böyle bir ilişki kurduğunu düşünüyorsunuz iktidarla?" 🎙️ Kemal Kılıçdaroğlu:"Efendim ben ilişki değil, ben size somut olanı söylüyorum. Açık bir olay ifade ediyorum. Arka kapı diplomasisi... Kim söylüyor bunu? Ben mi söylüyorum? Masaya oturmak, Kürt sorununu çözmek için yapılan açıklamalar var. Yine parti yetkililerinin yaptığı açıklamalar var; 'masaya oturmak için belli şartlar arıyorlar', 'arka kapı...' Ne demek arka kapı diplomasisi? Ben mi yaptım? Kim yaptı? Bütün bunlar unutuluyor, 'Kılıçdaroğlu gitti şunu şunu yaptı, şununla görüştü, şunu şöyle yaptı...' Yok efendim, yok! Hala eleştiririm. Hala eleştiririm. Memleketi bu duruma kim getirdi? Kim getirdi? Siz bana söyler misiniz, bu sorunu aşmak, yani ülkenin içinde bulunduğu sorunu aşmak, Türkiye'yi darbe yasalarından kurtarmak için hangi öneri geldi? Hangi öneri geldi? Olmaz. Siyaset üretmeniz lazım. Kısır tartışmaların, çekişmelerin dışına çıkmanız lazım." 🎙️ Kemal Kılıçdaroğlu (Devamla):"Ben olaydan hemen sonra, yani kurultaydan, 38. kurultaydan hemen sonra Özgür Bey'e bazı temel noktaları açıkladım. Partinin içinde bulunduğu bazı sorunları açıkladım ve bir genel başkan olarak sizin bunları bilmeniz gerekir dedim. O da hala yanımda durur, evimde tutarım. Sonra medya açık bölümde de şunu söyledi: 'Bir genel başkanın, bir genel başkanın sadece bir genel başkanın bilmesi gereken bazı konuları aktardı' diye. Evet, bunları aktardım." 🎤 Senem Toluay Ilgaz:"Kamunun bilmemesi gereken sorunlar mı onlar?" 🎙️ Kemal Kılıçdaroğlu:"Daha sonra onun bir kısmı kamuoyunda yankılandı. 'Bazı belediye başkanlarını göstermeyin' dedim. Bunlarla ilgili partinin arşivinde raporlar var dedim." 🎤 Senem Toluay Ilgaz:"Mesela kim?" 🎙️ Kemal Kılıçdaroğlu:"Şimdi isim vermeyeyim, gösterdiler bir kısmı içeride şimdi. Olmaz arkadaşlar! Şimdi bunları, bunları kamuoyunun büyük bir kısmı bilmiyor. Ben çıkıp konuşmuyorum parti zarar görmesin diye ama burada belli şeyleri açıklamak zorundayım, açıklıyorum da zaten. Olmaz. Parti ahlaki üstünlüğünü kaybedemez. Her türlü eleştiri yapılabilir ama bu parti ahlaki üstünlüğünü kaybedemez. Parti, bakın, belediye başkanları seçiminden sonra, her belediye başkanı seçiminden sonra şu salonda belediye başkanlarını toplardım. Önce emekli bir Sayıştay denetçisi belediye neleridir, neler değildir ve harcamalar nedir, nasıl yapılır, Sayıştay denetçisi gelince nelere bakar onu anlatırdı. İçişleri Bakanlığı'ndan emekli bir müfettiş gelirdi, o müfettiş de belediyeyle ilgili bütün bilgileri, İçişleri Bakanlığı belediyeyle olan ilişkilerini anlatırdı. Sonra bir yeminli mali müşavir gelirdi, belediye şirketleri üzerine verirdi. Ve ben çıkıp şunu söylerdim en son, bir saatlik süreden sonra: Derdim ki, 'Arkadaşlar, koltuğa oturduğunuzda artık ben belediye başkanıyım, kimse bana dokunmaz değil. Her kuruşun hesabını millete vereceksiniz. Harcadığınız para sizin değil, halkın parasıdır. Güçlü olmanızın tek yönü halka hesap verir pozisyonda olmanızdır' ve 7 maddelik madde yayınladık. Niye bunlar yapılmadı son zamanlarda? Niye yapılmadı?" Detaylar, belgeler ve tüm gerçekler Sözcü TV Özel Röportajı'nda! Videonun tamamını kaçırmayın! 🎬👇 Kemal Kılıçdaroğlu, Senem Toluay Ilgaz, Aslı Kurtuluş Mutlu, Barış Terkoğlu #KemalKılıçdaroğluSözcüTvde

SÖZCÜ Televizyonu

304,561 Aufrufe • vor 4 Monaten

Aral Şimşir Konusu Özür Diledi Detaylı Anlattı 🤔 Burhan Can Terzi: Trabzonspor'a transfer oldu, yaklaşık 15 milyon euro bonservis bedeliyle bonuslarla beraber. Hayırlı olsun, çok iyi transfer olduğunu düşünüyorum. Geçen sezonki performansı ve milli takımdaki o kısa pasajıyla zaten kısa sürede gönüllerde taht kurdu, genel Türkiye futbol kitlesi üzerinde. Ben başarılı bir transfer hamlesi olarak görüyorum. Trabzonspor yönetimini de tebrik ederim; Fatih Hoca yönetiminde de başarılı olacağını düşünüyorum. Şimdi, tabii ki insanlar dün Trabzonspor'a 15 milyon euro maliyetle transfer haberinden sonra, benim yaklaşık 2-3 hafta önce söylemiş olduğum 40 milyon euro kesitiyle alakalı tepki gösteriyorlar. Birçok kişi de haklılar. Yani ben de görsem, "Kardeşim sen 40 milyon euro demiştin, adamlar 14'e 15'e çözdü, ne alakası var?" diye eleştiriyorlar. Yüzde yüz haklılar. Bu eleştiriler yüzde yüz haklı, kesinlikle katılıyorum. Olayın nasıl gerçekleştiğini de anlatayım. Dün bir açıklama yapmıştım ama, yani Twitter'dan bir şey yazarken kendini pek iyi ifade edemiyorsun bazen. Veya istediğin gibi karşı tarafa geçmeyebiliyor. Çünkü doğrudan iletişimin daha doğru olduğunu ve uygun olduğunu düşündüm ve bugüne bıraktım açıklamayı. Şimdi, yaklaşık 2-3 hafta önce Galatasaray'ın öncelikli gündemi aslında Can Uzun'du. Hâlâ daha Can Uzun. Ben kulüpten yetkili, bu konularda yetkili bir isimle konuşurken, "Can Uzun'un işte 50 milyon, 60 milyon euro isteniyor Frankfurt tarafından" cümlesi üzerine, insanlar Aral Şimşir'i de çok merak ediyor. Hani Aral Şimşir de çok beğenilen bir futbolcu. Aral Şimşir de Galatasaray taraftarı tarafından isteniyor, beğeniliyor diye sorulduğunda, "Onun için de 40 milyon euro, hatta üstünde para istediler" cevabını aldım. Sonrasında böyle öncelikli bir haber olarak veya direkt tweet atmadım. Yayında gelen Aral sorusu üzerine, ben de yönetimle görüştüm, yönetimden bu cevabı aldım: "40 milyon euro üzerinde fiyat istemişler, Aral'dan da" dedim. Şimdi sonrasında tabii ki bu aradaki 25 milyon euroluk fark gerçekten fahiş bir fark. Tekrar sordum. Aldığım cevap da aynen şu şekilde aktarıyorum: "Herhalde o dönem bir yanlış anlaşılma oldu." Bize gelen son cevap, menajerleri oyuncu tarafından: "12 milyon euroya biz sizin için çıkarız, indiririz fiyatı. Aral'ı da işte 1.8 civarı garanti, bir de bonuslarla size getiririz" şeklinde oldu. Ama bunu başkan merciine taşıdığında Galatasaraylı yetkililer olumsuz dönüş alıyorlar ve bu transferi askıya alıyorlar. Şu ihtimal de kulağıma geldi: Trabzonspor'un bu girişimine karşılık bir centilmenlik stratejisi olduğuna yönelik bir bilgi de var. Ama ben yöneticiden aldığım cevabı aktardım. Ne olursa olsun, şu an bu durumdaysa iş, bu bir özürü gerektirir. Özür diliyorum bu konuyla alakalı. Daha dikkatli davranmam gerekiyordu. Ama işte şimdi çok gelen klasik bir meyişim var: "Utanıyor musun? Utanman var mı?" Ben hani utanılacak bir şey yapmadım. Hırsızlık yapmadım, iftira atmadım, yalan söylemedim. Yöneticiden aldığım cevabı sizlere aktardım. Hani bu zaten... Yani çok fazla girmek istemiyorum. Twitter'ın, sosyal medyanın nasıl bir yer olduğu herkesin malumu. Yani şu iki örnekle de çok kısa göstereceğim. Yani ben Başbağlar katliamıyla ilgili bir anma mesajı yayınlamıştım. Bir arkadaşımız şey yazmış, çok üzücü: "Madımak'ı anmazsın ama" yazmış mesela. Yani bu da iki gün önceki mesela Madımak paylaşımım. Hani sosyal medyanın nasıl bir yer olduğunu tekrar hatırlatmak üzere bu örnekleri de göstereyim. Yani şimdi şöyle bir şey var: İnsanlar öfkeli, görüyorum. Hani genel bir öfke var toplumda. Hak da veriyorum, insanlar zor zamanlardan da geçiyor. Ama şöyle diyorum en azından: Şimdi ben şöyle bir meyişin aldım: "Ciğerin kanla dolsun, kanını içerek öl" falan diye mesajlar alıyor. Yani bu insanlara ne cevap verebilirsin? Ama eğer bu insan gidip dışarıda birini darp edeceğine, birini öldüreceğine, bana hakaret ederek stresini atsın, ben buna razıyım deyip konuyu kapatıyorum. Aral Şimşir tekrardan Trabzonspor'a hayırlı olsun.

Galatasarayultrataraftar

53,041 Aufrufe • vor 3 Monaten

Eylem Tok’un kaza yerine gitmediği ve telefonu da almadığı ortaya çıktı. Türk medyasında 16 yaşındaki oğlu Timur Cihantimur’un bir kişinin hayatını kaybettiği trafik kazası sonrasında olay yerine gelerek yaralıların telefonunu alıp 112’yi aramalarını engellediği ve potansiyel delilleri yok ettiği iddia edilen annesi yazar Eylem Tok’un kaza yerine gitmediği ve yaralılardan hiç telefon almadığı ortaya çıktı. Kazadan saatler sonra, oğlunu önce Mısır, sonra ABD’ye kaçıran Eylem Tok, oğluyla birlikte, savcılığın kırmızı bülten çıkarması sonucunda Boston’ta yakalanıp cezaevine konmuşlardı. Eylem Tok’un avukatları, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak soruşturmanın genişletilmesini talep etti. Avukatlar, güvenlik görevlilerinin ifadeleri ve kamera görüntülerinin bir yaralıya ait telefonun Eylem Tok tarafından değil, bir başkası tarafından alındığını gösterdiğini ileri sürdüler. ABD’de de tutukluluğu devam eden Eylem Tok için ABD makamlarına yapılan iade başvurusunda da zaten bu bilgi doğrulanıyor. Savcılığın dilekçesinde, Türk medyasında Eylem Tok tarafından kaza sonrasında can veren Oğuz Murat Acı’nın telefonunu aldığı yönündeki haberlerin doğru olmadığı da ortaya çıktı. Savcılığın iade dilekçesinde, kazada yaralananlardan İbrahim Gümüş’ün telefonunu kendi isteğiyle kafasına kamera ışığını açıp bakmaları için Timur’un bir arkadaşı Z.K. ya verdiği, bu gencin de kaza heyecanı ile de telefonu cebinde unuttuğu belirtildi. Ancak, iade talebindeki bilgilere göre, Z.K.’nin annesi tarafımdan olay yerinden alınıp Kemer Country’deki evine döndüğünde cebindeki telefonu farketmesi üzerine, telefonu kaza yerine geri dönmek isteyen arkadaşları K. A.’ya verdiğini, K.A.’nın sorumluluk almama adına bu telefonu sitenin duvarına bıraktığını, burada da site güvenliği tarafından alındığı beyan ediliyor. Ancak çelişki burada başlıyor; Savcılığın soruşturma evrağında şüpheli Eylem Tok ve şoförünün bahse konu olan telefondan haberdar olduktan sonra Taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma suçunun delili niteliğindeki telefonu almak amacıyla bu siteye gittikleri iddia edilmesine rağmen, aynı evrakta telefonu Timur’un kazaya karışan arkadaşlarından D.O.Ö’nün annesi B.Ö’nün güvenlikten aldığı belirtiliyor. Telefonun daha ilerleyen saatlerde Eylem Tok’un şoförüne verildiği, şoföründe ertesi gün karakola giderek telefonu polis karakoluna teslim edildiği raporda zaten kaydedildi. Avukatlar yeni dilekçelerinde, kameralarla tespit edilen olay sırasında Tok’un site içinde olmadığını, gerçeğin ortaya çıkarılması için telefon kayıtlarının, kamera görüntülerinin ve ilgili kişilerin yeniden incelenmesini talep ettiler. Dilekçede ayrıca, olay yerindeli polisler tarafımdan doldurulan Emniyet Vaka Formunda Kaza sonrası kronolojisi dakika dakika verilirken, kazanın anonsu 3 dakikada 112’ye düştüğü, 5 dakika da da ambulansın olay yerine gittiği kaydediliyor. Eylem Tok ise oğlu Timur’un araması üzerine kolluk kuvvetleri sonra ambulans kaza yerine ulaşmalarından 2 dakika sonra bulunduğu mekandan kaza yerine doğru hareket ediyor. Görgü tanıklarına göre ise Timur ve 2 arkadaşı olay yerinden kendi başlarına yürüyerek uzaklaştıktan 30 dakika sonra yol kenarından anne Tok tarafından alındıkları belirtiliyor.

Razi Canikligil

167,674 Aufrufe • vor 7 Monaten

🔴#SONDAKİKA Eylem Tok’un kaza yerine gitmediği ve telefonu da almadığı ortaya çıktı. (Razi Canikligil) Türk medyasında 16 yaşındaki oğlu Timur Cihantimur’un bir kişinin hayatını kaybettiği trafik kazası sonrasında olay yerine gelerek yaralıların telefonunu alıp 112’yi aramalarını engellediği ve potansiyel delilleri yok ettiği iddia edilen annesi yazar Eylem Tok’un kaza yerine gitmediği ve yaralılardan hiç telefon almadığı ortaya çıktı. Kazadan saatler sonra, oğlunu önce Mısır, sonra ABD’ye kaçıran Eylem Tok, oğluyla birlikte, savcılığın kırmızı bülten çıkarması sonucunda Boston’ta yakalanıp cezaevine konmuşlardı. Eylem Tok’un avukatları, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak soruşturmanın genişletilmesini talep etti. Avukatlar, güvenlik görevlilerinin ifadeleri ve kamera görüntülerinin bir yaralıya ait telefonun Eylem Tok tarafından değil, bir başkası tarafından alındığını gösterdiğini ileri sürdüler. ABD’de de tutukluluğu devam eden Eylem Tok için ABD makamlarına yapılan iade başvurusunda da zaten bu bilgi doğrulanıyor. Savcılığın dilekçesinde, Türk medyasında Eylem Tok tarafından kaza sonrasında can veren Oğuz Murat Acı’nın telefonunu aldığı yönündeki haberlerin doğru olmadığı da ortaya çıktı. Savcılığın iade dilekçesinde, kazada yaralananlardan İbrahim Gümüş’ün telefonunu kendi isteğiyle kafasına kamera ışığını açıp bakmaları için Timur’un bir arkadaşı Z.K. ya verdiği, bu gencin de kaza heyecanı ile de telefonu cebinde unuttuğu belirtildi. Ancak, iade talebindeki bilgilere göre, Z.K.’nin annesi tarafımdan olay yerinden alınıp Kemer Country’deki evine döndüğünde cebindeki telefonu farketmesi üzerine, telefonu kaza yerine geri dönmek isteyen arkadaşları K. A.’ya verdiğini, K.A.’nın sorumluluk almama adına bu telefonu sitenin duvarına bıraktığını, burada da site güvenliği tarafından alındığı beyan ediliyor. Ancak çelişki burada başlıyor; Savcılığın soruşturma evrağında şüpheli Eylem Tok ve şoförünün bahse konu olan telefondan haberdar olduktan sonra Taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma suçunun delili niteliğindeki telefonu almak amacıyla bu siteye gittikleri iddia edilmesine rağmen, aynı evrakta telefonu Timur’un kazaya karışan arkadaşlarından D.O.Ö’nün annesi B.Ö’nün güvenlikten aldığı belirtiliyor. Telefonun daha ilerleyen saatlerde Eylem Tok’un şoförüne verildiği, şoföründe ertesi gün karakola giderek telefonu polis karakoluna teslim edildiği raporda zaten kaydedildi. Avukatlar yeni dilekçelerinde, kameralarla tespit edilen olay sırasında Tok’un site içinde olmadığını, gerçeğin ortaya çıkarılması için telefon kayıtlarının, kamera görüntülerinin ve ilgili kişilerin yeniden incelenmesini talep ettiler. Dilekçede ayrıca, olay yerindeli polisler tarafımdan doldurulan Emniyet Vaka Formunda Kaza sonrası kronolojisi dakika dakika verilirken, kazanın anonsu 3 dakikada 112’ye düştüğü, 5 dakika da da ambulansın olay yerine gittiği kaydediliyor. Eylem Tok ise oğlu Timur’un araması üzerine kolluk kuvvetleri sonra ambulans kaza yerine ulaşmalarından 2 dakika sonra bulunduğu mekandan kaza yerine doğru hareket ediyor. Görgü tanıklarına göre ise Timur ve 2 arkadaşı olay yerinden kendi başlarına yürüyerek uzaklaştıktan 30 dakika sonra yol kenarından anne Tok tarafından alındıkları belirtiliyor.

Gusholder Haber Bülteni

238,037 Aufrufe • vor 7 Monaten

Gizem Karaca, annelik psikopatlık vloguna gelen yorumlara cevap verdi: 💧 Dün paylaştığım konuşmam var ya, böyle sizlerle ara sıra dertleşiyorum ya, uzun uzun vakit bulduğumda... 💧 Ya bazı yorumlar gördüm. 💧 Normalde hiç takılmam. 💧 Ama böyle bu yorumu yapan da bir anne, o yüzden bir garip geldi. 💧 Böyle sanki dünyadaki tek anne sensin, işte abart falan yazanlar olmuş. 💧 Ve evet abi, dünyadaki tek anne benim. 💧 Ama bana göre öyle. 💧 Senin için de öyle olmalı bence. 💧 Ve benim bunu abartmakta özgürlüğüm var. 💧 Kimse kimsenin özgürlüğüne karışamaz ya. 💧 Ayrıca bence abartmıyorum. 💧 Yani bence senin abartmaman hata. 💧 Çünkü annelik gerçekten abartılacak bir şey. 💧 Yani bugün ilk defa, bakın ilk ilk defa, düşünün, yaz şu an 12 aylık, bir yaş 3 haftalık falan olmuştur. 💧 İlk defa, Kemal'le birlikte, bensiz, tek başına bir yere gönderdim. 💧 Kemal için de ilk, benim için de ilk. 💧 Ve böyle son birkaç gündür artık üstüme üstüme geliyor günler. 💧 Çünkü artık iyice şey modundayız. 💧 Çünkü bacağı böyle falan modundayız ve o da fark etti. 💧 Tamam dedi ben alıyorum. 💧 Bu arada fazla bir şey değil, 1,5 saattir yoklar ve ben de biraz atölyeye girdim çünkü çamura dokunmak çok iyi geliyor. 💧 Neyse demem o ki, bence herkes abartmalı çünkü kimse kimsenin abartısına karışamaz abi. 💧 Annelik abartılacak bir şey o içsel savaş, o içsel dünya. 💧 Evet yani, ben abartırım, belki sana göre normal, senin nasıl baktığına göre, yani eğer sana aşırı kolay geliyorsa, süper, mükemmel. 💧 Bana kolay gelmiyor açıkçası, beni beni bir noktada artık yoruyor, daha doğrusu şu yoruyor. 💧 Bunu fark ettim. 💧 Ben doğduğumdan beri tek başıma hiçbir şey yapmadım, yani birkaç kere spora gittim, o da yine eşimle birlikte. 💧 Tek başıma bayağıdır bir şey yapmıyorum. 💧 Yani hani, bu evde tek başıma salonda oturmak bile olsun. 💧 Çünkü sonuçta ortamda bir bebek var ve bu sayılmıyor bence. 💧 Hani evin bir yerinde kaçtığında, eğer biri oynuyorsa ve bebişle ilgileniyorsa, yine bir yere kaçıp kahve içtiğinde de bu sayılmıyor. 💧 Bunu insanlar anlayamıyor, bunu özellikle kızlar beni anlayacaklar. 💧 Bunu özellikle babalar da anlamıyor. 💧 Mesela sen, onsuz olmak istemiyor değilsin, ama biri keşke, ya tamam hadi bizi aldık, çıktık. 💧 Ya onu gördüğünde, onu duyduğunda sen onun, yani dinlenemiyorsun. 💧 Zaten o hiçbir şekilde deşarj olamıyorsun. 💧 Ve bunu galiba birazcık babaların anlamaları gerekiyor. 💧 Sağ olsun, Kemal bugün anladı ve tamam dedi, ben onu biraz götürüyorum, sen me time'ını yap dedi. 💧 Oluyor arkadaşlar, normal. 💧 Yani insanım, insanız ve yorulmakta, söylenmekte, abartmakta özgürsünüz ve haklısınız. 💧 Ben şimdi anlıyorum. 💧 Yani, gerçekten şimdi anlıyorum. 💧 Muhtemelen şunu da diyenler olacak, hani gelecekteki bana sesleniyorum, muhtemelen şunu da diyeceğim, affizem bir yaş çok kolaymış falan. 💧 Sen şimdi bir de iki'yi gör. 💧 Hani bir de hep bu var ya. 💧 Sen bir de iki'yi gör, sen bir de üç'ü gör. 💧 Ya haklısınız evet. 💧 Ben de şu an yeni doğuran arkadaşlarıma... 💧 Ay ne güzel şimdi sessiz sessiz duruyor falan diyor. 💧 Ama herkesin bebişi aynı değil. 💧 Bizimki mesela sessiz sessiz durmuyordu, koyamıyordum ben bir yere, sürekli taşıyorduk yani. 💧 Ya da bir yerde oturuyorsak kucağımızda tutuyorduk. 💧 Öyleydi, doğduğundan itibaren öyleydi, yani benim yaptığım bir şey de değil. 💧 Neyse. 💧 Neyse, şimdi de çok iyi. 💧 Hiç full yerde koşarak takılmak istiyor, o da güzel bir şey. 💧 Bunda da sadece birazcık birkaç kişinin el atması gerekiyor enerji anlamında çünkü bir noktada tükenebiliyorsun. 💧 Neyse. 💧 Enerjisi bana çekmiş. 💧 Birkaç yıl sonra birlikte dans edeceğiz.

BUZZ medya

35,544 Aufrufe • vor 3 Monaten

El Cezire'den "Tahran'daki Kurtlar" Belgeseli (1) Katar merkezli el-Cezire televizyonu, Ayetullah Hamanei'nin hayatını kaybetmesine yol açan saldırıda rol oynayan casusluk şebekesi ile ilgili "Tahran'daki Kurtlar" isimli bir belgesel yayınladı. Belgesel, istihbarat dünyasının altın kuralı: "En güvenli yer, sızmaya en açık olan yerdir" ifadesiyle başlıyor. Belgeselini devamında şu bilgilere yer veriliyor; "Tahran'ın dehlizlerinde, duvarların bile kulağının olduğu ve her fısıltının kaydedildiği bir ortamda, beklenmedik bir olayın gerçekleştiği anlatılır. Toz ve enkazın ortasında, Amerikan-İsrail bombalarının sesi kesildikten sonra, olayın tam kalbinde duran bir adam vardı. Kimliği belirsiz, İsrail askeri üniforması giymeyen ve görünürde silah taşımayan bir adam. Soğukkanlılıkla telefonunu çıkarıyor ve Orta Doğu'nun çehresini sonsuza dek değiştirecek o fotoğrafı çekiyor. Velayet-i Fakih'e inanan milyonların bağlı olduğu merhum Lider Ayetullah Ali Hamanei'nin naaşının fotoğrafını çekiyor. Ekrana tek bir dokunuş ve saniyeler içinde bu görüntü kıtaları aşıyor. Fotoğraf Netanyahu ve Donald Trump'ın ekranlarına ulaşıyor. İlki, üst düzey bir yetkilinin gururuyla haberi sızdırıyor, ikincisi ise azılı düşmanının ölümünü kutlamak için ortaya çıkıyor. Bu sahne, aşırı dramatikliğine rağmen, İran rejimi için en korkutucu soruyu soruyor: Katil yatak odalarına nasıl ulaştı? "Lider" nasıl düştü? Sadece bombaların gücüyle değil, ona en yakın olan casusların varlığıyla mı? Tahran'daki Kurtlar. Genellikle İsrail sessizce öldürmeyi tercih ederdi. Gizemli hava, MOSSAD'ın gücünün yarısıdır. Ancak İsrail ateşi İslam Cumhuriyeti'nin kalbine dokunduğunda, 13 Haziran 2025'te, Tel Aviv'deki liderler kibirlerini dizginleyemediler. İlk kez, füzelerinin isabetliliğinin bu kez sadece uydular sayesinde değil, İran'ın içine yerleştirilen "casuslar" sayesinde olduğunu açıkça övünerek dile getirdiler. Tahran çıldırdı ve eşi benzeri görülmemiş bir temizlik harekatı başladı. The Guardian gazetesine göre, çatışmanın patlak vermesinden bu yana İran istihbaratı 700'den fazla şüpheli ajanı tutukladı. 700 kişi; sıradan vatandaşlar değil, devletin hayati organlarına sızmış bir şebeke: füze programları, nükleer tesisler ve belki de... bizzat Lider'in en yakın çevresi. Tahran idam ettiklerini etti, ancak kanser çoktan yayılmıştı ve "kanama" daha yeni başlamıştı. Bu, İsrail hançerinin "Direniş Ekseni"ni içeriden ilk kez sırtından bıçaklayışı değil. Şam'daki İmad Mugniye'den başlayarak, nükleer bilimcilere ve oradan Tahran'daki piramidin tepesine kadar. Ancak bu korkunç şebekelerin nasıl kurulduğunu ve bir İran liderini öldürmek için nasıl devşirildiğini anlamak için sıfır noktasına dönmeliyiz; MOSSAD'ın doğduğu güne. Aralık 1949'da, İsrail Başbakanı David Ben-Gurion Orta Doğu haritasına baktı. Düşman deniziyle çevrili küçük, yeni doğmuş bir yapı gördü. İsrail'in ilk darbeyi alma lüksüne sahip olmadığını fark etti. Burada güvenilir adamı Reuven Shiloah'ı çağırdı ve ona daha sonra MOSSAD olarak bilinecek olan "İstihbarat ve Özel Operasyonlar Enstitüsü"nü kurma emrini verdi. Shiloah, İsrail'in tüm güvenlik felsefesini özetleyen Tevrat kökenli bir slogan seçti: "İstişarenin olmadığı yerde halk düşer, ama danışmanların çokluğu kurtuluş getirir." Bu sadece dini bir alıntı değil, aslında yeni doğan güvenlik teşkilatının benimseyeceği bir askeri doktrindi. Buradaki anahtar kelime "önleyici tedbir"dir. MOSSAD tepki vermek için değil, eylemin kendisini yaratmak için kurulmuştur. Tehdidi, varoluşsal bir tehlikeye dönüşmeden önce etkisiz hale getirmek için.

Ramazan Bursa

40,006 Aufrufe • vor 7 Monaten

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanizm

118,217 Aufrufe • vor 8 Monaten

Halay çeken bu adamı hatırladınız mı? Gelin hep birlikte tanıyalım… Düğünlerin vaz geçilmez halay başıydı Süleyman. Öyle bir halay çekerdi ki izleyenin dili damağına yapışır neredeyse ağzı açık izlerdi. Sorana “Atadan kalma” derdi “Babamda iyi halay çekerdi.” Karısı Emine’yi zaten bir köy düğününde halay çekerken beğenmişti. Daha doğrusu Emine onu halayda izlemiş, gözlerini ondan alamamış, bunu fark eden Süleyman’da kısa süre sonra anne ve babasını aynı köyden Emine’nin evine gönderip istetmişti. Dillere destan bir köy düğünü yaptı Süleyman’ının babası. Üstelik Süleyman ile babasının yan yana ilk halayı da bu düğünde olmuştu. Aradan yıllar geçti herkes bu halayı konuştu “Üstüne aynısı gelmedi.” dedi. Babasının ölümüyle köyü terk edip Ankara’ya göçmesi aynı yıl oldu Süleyman’ın. Annesi Fadime büyük ağabeyinde kalıyor, yaz aylarında köye geldiğinde hem kardeşlerini hem de anasını doya doya görüyordu. Ankara’ya gelmeden babasının mezarını ziyarete gitti Süleyman, ondan helallik aldı. Göz yaşlarını toprağın üzerine akıttı “Senden sonra hiçbir düğünde halaya durmadım baba.” dedi “Tövbe ettim. Olurda kızım olursa bir tek onun düğünün halay çekeceğim.” Onun da matemi böyleydi. Çok severdi babasını. Kardeşlerinin içinde ona en çok benzeyende oydu. Sıvacıydı Süleyman. İnşaatlarda çalışırdı. İki kızı oldu. Büyüğüne Firdevs küçüğüne Feride ismini koydu. Okuttu Firdevs’i. Ele güne muhtaç etmedi. Giymedi giydirdi yemedi yedirdi. Sıvacı parasıyla en iyi dershanelere gönderip öğretmen etti. Firdevs’in tayini Muş Varto’da bir ilkokula çıktı. Dördü birlikte gitti Varto'ya. Karısı Emine'yle birlikte bir ay yanında kaldılar kızının. O zamanlar küçük kızları Feride henüz okula başlamamıştı. Bu yüzden aceleleri yoktu. Bir süre sonra baktılar ki Firdevs’in yeri rahat, arkadaşları iyi, çevre ve öğretmenler birbirine saygılı ve birbirine yardımcı oluyor bir ay sonra kızını alnından öpüp geri döndüler Ankara’ya. Üç yıl boyunca yaz tatilinde Firdevs geldi Ankara’ya. Gelmediği aylar düzenli olarak para gönderirdi babasına. Okul döneminde hemen her gün telefonla görüşürlerdi. Üçüncü yılın sonu yine Firdevs aradı “Baba, bu sıralar işim çok. Müfettiş gelecekmiş. Bu yüzden sık sık arayamam merak etmeyesin” dedi. Anlayışla karşıladı Süleyman “Tamam” dedi “İyi ol yeter. Gerisi önemli değil.” Önce haftada bir aramaya başladı Firdevs, sonra iki haftada bir. Gittikçe seyrekleşiyordu araması. Konuştuklarında “Ben iyiyim baba” diyordu “Sakın merak etme. geleyim falan da deme. İşlerimiz yoğun o kadar.” Üçüncü aydı Süleyman’ı Kaymakam aradı. Firdevs’ten bahsetti, onu methetti. Firdevs’in çok çalışkan ve başarılı bir öğretmen olduğunu ve bu yüzden kızına plaket verileceğini, mümkünse ilçeye gelmesini söyledi. Çok sevindi Süleyman. Karısına bile ne diyeceğini bilemedi. Kaymakam dört kişilik bileti ayarlamış ertesi gün yola çıkmaları için istenilen saatte terminalde olmalarını söylemişti. Varto'da başta Kaymakam olmak üzere kalabalık bir topluluk karşıladı Süleyman ve ailesini. Doğruca Devlet hastanesine gittiler. Hastaneyi görünce ateş düştü Süleyman’ın içine, kapıdan içeri girer girmez dizine vurdu “Eyvah” dedi “Eyvah. Firdevs’im. Kınalı kekliğim.” Kaymakam ve ilçe milli eğitim müdürü çok ilgilenmiş Firdevs’le. Doktor, hastane her ne gerekiyorsa götürmedikleri yer kalmamış. Ama yemin ettirmiş Firdevs “Sakın” demiş “Babama bir şey söylemeyin. Öleceksem burada öleyim.” Kansermiş Firdevs. Üç ay içinde vücudunu yiyip bitirmiş. Arkadaşları çok yalvarmış ona babana haber edelim annene haber edelim gelip görsünler diye ama yük olmak istememiş Firdevs. Öleceğini anlamış. İçine doğmuş “Babam çok çekti. Bir yük daha çıkarmayayım. Beni hep iyi hatırlasın, iyi görsün gözünde.” demiş. O gün Varto’da kalmışlar. Ertesi gün Firdevs’in cenazesiyle birlikte iki otobüs köye gitmişler. Mahşeri kalabalıkmış mezarlık. Duyan gelmiş. Duyan yanmış. Duyan dizine vurmuş “Bu nasıl kader.” diye. Devamı ikinci tweette +++

Mehmet Yetim

126,036 Aufrufe • vor 2 Jahren

Vakıf Önceden Kuruldu Yalanı ve Marka Başvuruları Konusunun Aslı Ne? Tutturmuşlar marka başvurusu 2022 yılında yapılmış, evvelce vakıf kurulmuş hazırlık yapılmış diye. Gavs hz sağken biat alanlar, 2023 depreminde Buhara’da toplantıda “himmetinizle, sizin paraları battaniyeleri dağıttık” diye S Mübarek seyyidimi daha Gavs hzleri sağken şeyh yerine koyanlar bunu yazıp çiziyor. Daha ağır iftiralarla da saldırıyorlar o yüzden artık hayret etmiyorum. Peki meselenin aslı ne? Konu aslında gayet açık, Sultan hzleri geçtiğimiz sene cami sohbetinde de bu konuyu açıkladı. Sultan hzlerine karşı cephe alınmıştı, bu cephe alma onun etrafındaki insanlara da cephe almaya dönmüştü. (Yunus) Emre Aydın hoca yıllardır Sultan hzlerinin tanıdığı biriydi, Gavs hzlerinin vefat ettiği Temmuz ayına kadar sık sık telefonla görüştüğü biriydi ama tek kusuru vardı (o zamanlar) Seyyid Saki hzlerine yakındı. (Yunus) Emre Aydın hoca, Seyyid Mübarek’e sayılı adet basılan bir kitap hediye etti. Semerkand’da “Yüzyılın Alimleri” programını da yapan birçok hizmette rol alan biri olmasına rağmen S Mübarek ona kızdı. Eliyle sert biçimde kitabı itti “lazım değil” dedi. Kendisi bu kitapla ilgili Semerkand’da yayınlanacak bir seri hazırlıyordu. Sonra Semerkand yetkilileri kitaplarını basmayacaklarını söylediler. Olanlar onun çok ağırına gitti ama o kızması, kitabının basılmayacağının söylenmesi yıllar sonra çok daha hayırlı bir şeyle sonuçlanacaktı. Sultan hzlerine geldi o da (Yunus) Emre Aydın hocaya “sen kendin bir yayınevi kur, kendi kitabını kendin bas” dedi. İsim isteyince Sultan hzleri “Dehlevi olsun tasavvufta İmam-ı Rabbani Hz meşhurdur” dedi. (Cami sohbetinde olanlar bu kısımları zaten biliyor) Eyüp Sultan’da üç katlı ahşap binada bir yayınevi başladı hatta tabelası Dehlevi’idi. (Fotoğrafını paylaşıma ekledim) Birçok tanınmış alim geldi, ziyaret etti, sosyal medya hesaplarında paylaşıldı. Şirket ve marka için başvurular sürecinde (Yunus) Emre Aydın hoca Gavs hzleri ile de istişare etti “kur ben izin veriyorum kim ne derse gelsin bana desin” dedi. Bunun o günlerden hepsi şahidi, biliyorlar ama susuyorlar. Hatta güvendiği, sevdiği bazı talebeleri kullanarak onların ikili oynamasını sağladıkları da ortaya çıktı. Yani bilmekle kalmıyor direkt bu yayınevine kendileri ne sebepledir bilinmez Eyüp'teki yere adam da yerleştiriyorlardı. Halidi Münevver kuruldu, Emre hoca Lalezar, Dehlevi, Serhendi gibi isimleri aldı tüzüğüne vakıf kurma iznini de koydu. Gayesi Gavs hzlerinin ve Seyyid Saki hzlerinin (o zamanlar) izni, teşvikiyle kurduğu yayınevini işleri oturtup kendi uhdesinde bir vakfa çevirmekti. Bu Vakıf için de elinde alternatif hazır başvurular olsun istedi. Gavs hzleri ile görüştüğünde de “sizin açmama izin verdiğiniz üç katlı vakıf olacak Dehlevi’deyim, Serhendi’deyim” diyordu. Yani Dehlevi yayınları zaten faal, (Yunus) Emre Aydın hocanın yürüttüğü bir yerdi, Gavs hzleri ile her görüşmesinde de “sizin açmama izin verdiğiniz üç katlı vakıf olacak Dehlevi’deyim, Serhendi’deyim” diyordu. Ama henüz şirketten Vakfa dönüştürmemişti, iyi ki de o zamanlar dönüştürmedi. Herkes (Yunus) Emre Aydın hoca’nın Gavs hzleri ile sürekli görüştüğünü, onunla istişaresiz iş yapmadığını biliyordu. O günlerde bir kişi bile sen neden kendin vakıf kurmak için başvuru yapıyorsun, Dehlevi yayınları diye yer açtın diyemedi çünkü Gavs hzleri bir şey diyen bana gelsin demişti. (Bu yerin Gavs hz sağken faal olduğuna dair paylaşımlar ekte) Sultan hzleri zaten cami sohbetinde de söylediği gibi Semerkand ile bir arada bu işin olamayacağının farkındaydı. Bu biat almalar, deprem zamanı olaylar zaten oradakiler çoktan net biçimde cephe almıştı. Yeni vakıf kurulması gerekiyordu ama sıfırdan bir şirket, sıfırdan marka patent başvurusu, sonunda da Asliye Hukuk Mahkemesine Vakfın kurulması için başvuru 1 yıldan daha uzun sürebilecek bir şeydi. Ne yapılabilir diye bakıldı Emre hocanın yayınevi üzerinden süreç hızla sonuçlanacağı için Gavs hzlerinin vefat ettiği hafta Kahta’ya gidip düzenlemeler yapılıp zaten daha önce patenti alınmış, başvurusu yapılmış olan vakıf süreci teslim alınarak devam ettirildi. Yani evvelce patenti alınmış markalar ve vakıf başvuru süreci teslim alınarak yeniden şekillendirildi. Sonrasında Mahkemeye Vakıf kurulması için başvuru yapıldı. 31 Temmuz 2023 tarihinde de Vakıf resmen faaliyete geçti. Halidi Münevver’in Serhendi Vakfına dönüşü diye anlattıkları şey hazır bir şirketin (Gavs hz vefatından sonra) süreci hızlandırmak için kullanılmasıydı. Hülasa Serhendi Vakfı Gavs hzlerinin vefatından sonra mahkeme kararıyla 31 Temmuz 2023’te kuruldu. Daha önce (Yunus) Emre Aydın hoca tarafından kurulmuş, altyapısı olan kurumlar süreç hızlı ilerlemesi için devralındı. Kendisi bedelsiz şekilde, gerçekte herhangi bir ücret almadan bütün bunları Allah için hiçbir karşılık almaksızın devretmişti. Yoksa halen kuruluş süreci tamamlanmamıştı, resmi olarak halen süreç devam ediyordu. Bu da Allah’ın yardımı oldu. Allah celle celaluhu Yunus Emre Hocadan razı olsun. Hali hazırda (Yunus) Emre Aydın hocanın tüm bu devirlerinin ardından resmiyette ve fiiliyatta kurumlarla hiçbir bağı kalmadı. Şirket, patentler tüm bunlar tamamen hizmetler için Sultan hzlerinin kontrolüne geçmiş oldu. (Ticaret Sicilden Resmi Devir evraklarını da paylaşıma ekliyorum) İşte sürecin tüm hikayesi bu şekilde... Ekteki 1'nci görsel Dehvlevi Yayınlarının (Yunus) Emre Aydın hoca tarafından faaliyetinin yürütüldüğü, şahsına ait bir yer olduğunun detayları var. Ekteki 2'nci görsel Halidi Münevver halen (Yunus) Emre Aydın'ın diyenleri yalanlayan resmi şirket devir belgeleri. Ekteki video ise bu (Yunus) Emre Aydın hocanın şahsı yayınevi olan vakfa dönüşmesini planladığı yerde Gavs hzlerinin şifası için yapılan duadan sonra çekilmiş bir video. Burada Gavs hzleri ile görüşülüyor.

Câliyetü'l-Ekdâr

56,611 Aufrufe • vor 2 Jahren

15 Temmuz Demokrasi ve Millî Birlik Günü dolayısıyla Millî Savunma Bakanlığında düzenlenen törende Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, bir konuşma yaptı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak, Kuvvet Komutanları, Bakan Yardımcıları, 15 Temmuz şehitlerimizin aileleri ile 15 Temmuz’da gazi olan vatandaşlarımızın da yer aldığı törende konuşan Bakan Yaşar Güler, şunları söyledi: 15 TEMMUZ GECESİ ONURLU BİR DESTANA DÖNÜŞTÜ "Sözlerimin başında vatanı, bayrağı, mukaddesatı için 15 Temmuz’da hainlere karşı dimdik durarak canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmetle, bu uğurda gazi olan kahramanlarımızı şükranla anıyorum. İstiklal ve istikbalimiz uğruna bu topraklara kanlarıyla mühür vuran şehitlerimizin ve gazilerimizin emanetleri olan siz değerli ailelerimize ve milletimizin yazdığı bu destanın her bir satırına ortak olan tüm vatandaşlarımıza saygılar sunuyorum. Tarih; geçmişin tanığı, geleceğin de rehberidir. Milletlerin kaderi de tarihten ilham ve ibret alarak şekillenir. Binlerce yıllık şanlı tarihimiz de milletimiz için ibretlik hadiselerle doludur. İşte 15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan hain darbe girişimi de şanlı tarihimizin en karanlık olayı olarak ortaya çıkarken, kısa sürede onurlu bir destana dönüşerek hafızalarımızdaki yerini almıştır. Devletimizin bekasına, milletimizin iradesine kasteden bu menfur teşebbüs Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, asil milletimizin sarsılmaz iradesi ve güvenlik güçlerimizin kahramanca mücadelesiyle akamete uğratılmıştır. O gece Türk Silahlı Kuvvetlerimizin, Jandarma ve Emniyet Teşkilatlarımızın vatansever mensupları, vatandaşlarımızla omuz omuza vererek millî iradeye, bağımsızlığımıza ve hukuka olan bağlılıklarını tüm dünyaya ilan etmişlerdir. BİR MİLLETİN KENDİ KADERİNE SAHİP ÇIKMA İRADESİNİN TESCİLİDİR 15 Temmuz gecesi sadece bir darbe girişiminin püskürtülmesi değil, aynı zamanda bir milletin kendi kaderine sahip çıkma iradesinin tescilidir. Bu şanlı direniş, Türk milletinin topyekûn bir inançla egemenliğine ve istiklaline nasıl sahip çıktığının eşsiz bir örneğidir. Ordu-millet anlayışındaki asil milletimiz, kahraman ordumuz ve güvenlik güçlerimizle birlikte tek yürek, tek yumruk olarak cumhuriyetimize, demokrasimize ve tüm bu kazanımlara canı pahasına sahip çıkmış bir kez daha dosta ve düşmana, Türkiye’nin asla esir edilemeyeceğini Türk milletine asla diz çöktürülemeyeceğini bir kez daha göstermiştir. Kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; Çanakkale’de, İstiklal Harbi’nde, Kore’de ve Kıbrıs’ta sergilediği kahramanlığı karada, denizde, havada ülkemizin ve asil milletimizin huzur ve güvenliğini sağlamak için gösterdiği kararlılığı ve 15 Temmuz’daki asil duruşu ile milletimizin göz bebeği olmuştur. Bugün de içine sızan hain unsurlardan temizlenen kahraman ordumuz, her zamankinden daha güçlü, daha disiplinli, daha caydırıcı ve daha etkin bir şekilde görevlerini ifa ederek necip milletimize nice gururlar yaşatmaktadır. TEK BİR KİŞİ KALMAYANA DEK FETÖ İLE MÜCADELEMİZ SÜRECEK Millî Savunma Bakanlığı olarak FETÖ ile mücadelemizi ilk günkü kararlılıkla sürdürüyoruz. Kim olduğuna bakmaksızın iltisaklı tek bir kişi dahi kalmayana dek bu mücadelemiz hukuk çerçevesinde etkin bir şekilde devam edecektir. Zira devletin kılcal damarlarına sızmış her illegal yapı, güvenliğimiz için ciddi bir tehdittir. Bu konuya dış güvenlik penceresinden bakıldığında da meselenin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Öyle ki en son İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında aynı şekilde Ukrayna ve Rusya içerisindeki asimetrik saldırılarda, iç tehditlerin dış güvenliği nasıl zafiyete uğratabileceğine hepimiz şahit olduk. Bizler geçmişten ders alarak geleceği inşa etme sorumluluğu taşıyoruz. Bu yüzden ülkemizin güvenliğini zedeleyebilecek en küçük bir zafiyete dahi tahammülümüz yoktur. Gerekli mevzuat çalışmaları stratejik önlemler ve tüm paydaş kurumlarla iş birliği içerisinde tüm tedbirlerimizi kararlılıkla almaya devam ediyoruz. ÜLKEMİZİN HEM BÖLGESEL HEM DE KÜRESEL ÖLÇEKTE GÜÇLÜ OLMASI ZARURET HÂLİNİ ALMIŞTIR Dünya hızla değişiyor krizler, çok yönlü tehlikeler, çatışmalar ve savaşlar her geçen gün yeni boyutlar kazanıyor. Risklerin ve tehditlerin giderek çeşitlendiği bu ortamda ülkemizin hem bölgesel hem küresel ölçekte güçlü olması bir zaruret hâlini almıştır. Bu hassas ortamda Türkiye sadece kendi coğrafyasında değil, gönül coğrafyamızda da umudunu bize bağlamış dost ve kardeş ülkelerin güvenliğini gözeten, aktif ve yapıcı bir rol üstlenmektedir. Bu durum şanlı tarihimizin omuzlarımıza yüklediği büyük bir sorumluluktur. Bugün; ▪️Afrika’da kalkınmanın, Kafkasya’da barışın, ▪️Karadeniz’de istikrarın, Orta Doğu’da huzurun, ▪️Avrupa’da güvenliğin temel taşlarından biri olmuştur Türkiye. Ülkemizin bu vizyoner dış politikasının sahadaki en güçlü temsilcisi ise Türk Silahlı Kuvvetlerimizdir. Kahraman ordumuz; Azerbaycan’dan Libya’ya, Somali’den Katar’a, Kosova’dan Bosna Hersek’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada, barış ve istikrarın teminatı olarak görev yapmaktadır. Tüm vatandaşlarımızın bilmesini isterim ki Millî Savunma Bakanlığı olarak milletimizin sarsılmaz desteği ve millî-manevi değerlerimizin ışığında kutsal vatanımızın güvenliğini sağlamak için gece gündüz demeden çalışıyoruz. AMACIMIZ 'TERÖRSÜZ TÜRKİYE' SÜRECİNİN BAŞARIYLA TAMAMLANMASI 'Terörsüz Türkiye' hedefi yakın zamanda ulaşmayı amaçladığımız en temel eşiklerden biridir. Millet olarak geçmişte olduğu gibi bugün de bir ve beraber olarak her türlü tehdidin üstesinden geleceğimize yürekten inanıyor her türlü kirli planı bertaraf edebilecek güçte olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyorum. Gerçek şu ki Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde yürütülen süreç, sadece bugünümüzün değil, yarınlarımızın da güvenliğini sağlamaya yönelik tarihî bir adımdır. Yegâne amacımız, sürecin başarıyla tamamlanması ile milletimizin birliğinin ve kardeşliğinin pekişmesidir. Bu doğrultuda ilgili kurumlarımızla tam bir koordinasyon içinde dikkatli ve akılcı bir yaklaşımla çalışmaları sürdürüyoruz. Özellikle vurgulamak isterim ki aziz şehitlerimizin ve gazilerimizin emsalsiz fedakârlıkları sayesinde ülkemizin bölünmez bütünlüğü korunmuş, terör örgütlerine karşı kararlı duruşumuz ve etkin mücadelemiz gerçekleşmiştir. Bu vesileyle tüm şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyor, hayatta olan gazilerimize sağlık ve esenlikler diliyor, kıymetli ailelerine şükran ve saygılarımı sunuyorum. ÇOK YÖNLÜ FAALİYETLERİMİZİ SÜRDÜRÜYORUZ Savunma ve güvenlik görevimizin bir diğer önemli cephesi de Mavi, Gök ve Siber Vatanımızdır. Bu alanlardaki hak ve menfaatlerimizi korumak için yerli ve millî savunma sanayimizin geliştirilmesinden, geniş çaplı tatbikatlara kadar çok yönlü faaliyetlerimizi büyük bir azim, kararlılık ve başarıyla sürdürmekteyiz. Gelecek nesillere daha güçlü bir Türkiye ve daha kudretli bir Türk Silahlı Kuvvetleri bırakmak için çalışmalarımıza yüksek bir heyecan ve motivasyonla devam edeceğiz. Sözlerime son verirken Mete Han’dan Sultan Alparslan’a, Fatih Sultan Mehmet’ten Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e kadar tüm devlet büyüklerimizi ve komutanlarımızı saygı ve minnetle anıyor; 15 Temmuz gecesi vatan uğruna canlarını veren tüm şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden gazilerimizi rahmetle yâd ediyor; kahraman gazilerimize, şehit ve gazi ailelerimize bir kez daha şükranlarımı sunuyorum. Bu anlamlı programın hazırlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyor, hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.” #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

52,957 Aufrufe • vor 1 Jahr

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, SETA ve Münih Güvenlik Konferansı Vakfı tarafından düzenlenen “Ankara’daki Müttefikler Konferansı”nın açılış konuşmasını yaptı. İletişim Başkanı Burhanettin Duran’ın da katıldığı törende konuşan Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: NATO KENDİSİNİ YENİLEYEBİLDİĞİ İÇİN VARLIĞINI SÜRDÜRDÜ NATO Ankara Zirvesi marjında düzenlenen “Müttefikler Ankara’da” etkinliğinde sizlerle bir arada bulunmaktan memnuniyet duyuyorum. SETA Vakfına, Münih Güvenlik Konferansına ve bu etkinliğe katkı sağlayan tüm kurumlara teşekkür ediyorum. Stratejik, siyasi, endüstriyel ve akademik bakış açılarını bir araya getiren bu etkinlik, İttifak açısından kritik bir dönemde değerli bir platform sunmaktadır. NATO, kuruluşundan bu yana bir askerî ittifaktan daha fazlası olmuştur. Kolektif savunmanın, siyasi dayanışmanın ve transatlantik bağın kurumsal ifadesini teşkil etmiştir. Tarih boyunca ittifaklar ya kısa ömürlü olmuş ya da değişen koşullara uyum sağlayamamaları nedeniyle işlevsiz hale gelmiştir. NATO ise temel amacını gözden kaçırmadan kendisini yenileyebildiği için varlığını sürdürmüştür. Genel hatlarıyla NATO’nun evrimi üç aşamada ele alınabilir. Birinci aşama, “NATO 1.0” olarak adlandırılan, İkinci Dünya savaşını müteakip, Soğuk Savaş dönemini kapsayan ve gerçekçi tehdit değerlendirilmesinin yapılarak İttifakın misyonunu sürdürdüğü dönemdir. Bu kapsamda, hazır kuvvetler, muharebe hizmet desteği kapasitesi ve güvenilir yük paylaşımı ile birlikte çalışabilirliği inşa ederek ortak güvenliği sağlamıştır. Bu dönemde ittifakın temel önceliği, kolektif savunma çerçevesinde güçlü ve caydırıcı bir askerî yapı tesis etmek olmuştur. Ancak Soğuk Savaş sonrasında küresel sistemde yaşanan köklü değişim ile birlikte birçok Avrupalı Müttefik savunma harcamalarını, kuvvetlerini, stoklarını ve sanayi kapasitesini azaltmıştır. “NATO 2.0” olarak tanımlanan bu dönemin odak noktası terörizm ve Balkanlar’daki savaşlar nedeniyle kriz yönetimi ve alan dışı harekâtlar olmuştur. 2014 yılından bu yana konvansiyonel savaş kademeli olarak NATO sınırlarına ulaşmış, yeni büyük güç rekabeti ve eş zamanlı bölgesel krizler bizi yeni bir aşamaya, yani “NATO 3.0” dönemine taşımıştır. Bu sürecin temel sınaması, NATO’nun krizleri yönetme ve her yönden gelen tehditlere karşılık verme kabiliyetini koruyarak güvenilir kolektif savunmayı yeniden tesis etmesidir. Bu durum; Avrupa’nın konvansiyonel savunmada daha fazla sorumluluk üstlendiği, ancak transatlantik bağın ve ABD’nin genişletilmiş caydırıcılığının vazgeçilmezliğini koruduğu, daha güçlü, daha gerçekçi ve daha dengeli bir İttifakı gerekli kılmaktadır. AVRUPALI MÜTTEFİKLER DAHA FAZLA SORUMLULUK ÜSTLENMELİ Bu dönüşüm, olağanüstü karmaşık bir güvenlik ortamında gerçekleşmektedir. Ukrayna’daki savaş Avro-Atlantik güvenliğini şekillendirmeye devam ederken, İran, İsrail ve ABD’yi kapsayan son çatışma, bölgesel krizlerin nasıl küresel sonuçlar doğurabildiğini göstermiştir. Füze ve insansız hava aracı saldırıları, deniz ulaşımındaki kesintiler, enerji arzının sekteye uğraması ve tedarik zincirleri üzerindeki baskı, tehditlerin birbiriyle ne kadar derinden bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle NATO; doğu ve güney kanatları ile Avrupa-Atlantik alanının ötesindeki sınamaları kapsayan kapsamlı bir 360 derece bakış açısını muhafaza etmelidir. Böylesine kritik bir dönemde Avrupalı Müttefikler daha fazla sorumluluk üstlenmelidir. Ancak bu, yalnızca daha yüksek bütçe rakamları açıklamakla gerçekleştirilemez. Savunma harcamaları; hazır birliklere, eğitimli personele, mühimmata, dayanıklı lojistik sistemlere, bütünleşik komuta yapılarına ve muharebe edebilir kuvvetlere dönüşmelidir. Külfet paylaşımı ayrıca operasyonel riski, coğrafi konumu, hazırlık seviyesini, görev katkılarını, sanayi kapasitesini ve kriz anında görev icra edebilme kabiliyetini de dikkate almalıdır. Zira ABD’nin Avrupa’daki askerî varlığına ilişkin düzenlemeleri, İttifak içindeki sorumlulukların yeniden dengelenmesi ihtiyacını daha da belirgin hâle getirmektedir. Bu bakımdan Türkiye’nin tecrübesi son derece değerlidir. Avrupa’nın büyük bölümü Soğuk Savaş sonrasında silahlı kuvvetlerini küçültürken Türkiye aynı yolu izlememiştir. Türkiye, büyük, profesyonel ve faal bir kuvvet yapısını muhafaza etmiş; hazırlık seviyesini artırmış, savunma sanayine yatırım yapmış ve zorlu ortamlarda harekât icra etme kabiliyetini korumuştur. Bu geniş imkân ve kabiliyetler ile sahip olunan devamlılık, bugün hem Türkiye hem de İttifak için stratejik bir avantaja dönüşmüştür. Bazı Müttefikler birliklerini yeniden teşkil etmeye, personel temin etmeye ve stoklarını yenilemeye çalışırken Türkiye mevcut yapıları ve operasyonel bilgi birikimi sayesinde derhâl katkı sağlayabilmektedir. Bu nedenle Türkiye; konuşlandırılabilir kuvvetleri, tecrübeli komutanları, yerleşmiş eğitim kültürü ve sağlam askerî temeliyle NATO 3.0 sürecinde güçlü bir konuma sahiptir. Bu durum Türkiye’nin; hazırlık açıklarının kapatılmasına katkı sağlamasına, farklı kanatlarda caydırıcılığı güçlendirmesine ve krizlere süratle karşılık vermesine imkân tanımaktadır. TÜRKİYE, NATO’NUN EN BÜYÜK İKİNCİ ORDUSUNA SAHİP Saygıdeğer Konuklar, Türkiye, 1952 yılında NATO’ya katılmasından bu yana yalnızca İttifakın coğrafi ön hattında yer alan bir ülke olmamıştır. Aksine Türkiye, risk üstlenen, sorumluluk alan, krizlerde sahada yer alan ve gerektiğinde caydırıcılığın fiilî yükünü taşıyan bir duruş sergilemiştir. Türkiye; yüksek eğitim standartları, operasyonel tecrübesi ve güçlü müşterek harekât kapasitesiyle NATO’nun ikinci büyük ordusuna ve en yetenekli kuvvetlerinden birine sahiptir. Yüksek hazırlık seviyesindeki komando birliklerimiz, geniş bir coğrafyada süratle konuşlanma ve krizlere etkili şekilde müdahale etme imkânı sağlayan önemli stratejik güç çarpanlarıdır. Türkiye olarak Kosova’dan Akdeniz’e, Baltık bölgesinden Karadeniz’e kadar, NATO görevlerine, harekâtlarına ve tatbikatlarına önemli katkılar sağlamaktayız. Bu kapsamda hava polisliği, deniz güvenliği, kriz yönetimi ve eğitim alanlarında sorumluluk üstleniyoruz. Yakın dönemde icra edilen kapsamlı NATO tatbikatları, Türkiye’nin yalnızca yakın çevresinde değil, tüm Avrupa-Atlantik alanında güvenliği sağlayıcı kapasitesini bir kez daha göstermiştir. Türkiye’nin Afrika, Orta Doğu ve Asya’daki saha tecrübesi de boş bırakılan alanların rakip aktörler tarafından hızla doldurulduğu bir dönemde stratejik bir değerdir. YAPILAN HARCAMALAR TEK BAŞINA CAYDIRICILIK ÜRETMEZ Mevcut dönemde NATO’nun önündeki temel soru şudur: NATO, siyasi taahhütlerini ne ölçüde ve ne kadar hızlı somut askerî kabiliyetlere dönüştürebilecektir? Savunma harcamalarının artırılması önemlidir. Ancak yapılan harcamalar, tek başına caydırıcılık üretmez. Caydırıcılık; eğitimli personel, hazır kuvvetler, mühimmat, güçlü lojistik, bütünleşik hava ve füze savunması, etkili komuta ve kontrol, siber dayanıklılık, sanayi kapasitesi ve siyasi kararlılık gerektirir. Bu nedenle Ankara Zirvesi’nin temel mesajlarından biri, taahhütlerin uygulamaya dönüştürülmesi olmalıdır. NATO’nun geleceği yalnızca bütçe oranlarıyla değil, bu bütçelerin hangi kabiliyetleri ne kadar sürede üretebildiğiyle belirlenecektir. Türkiye bu alanda da önemli kabiliyetlere sahiptir. NATO yetenek hedeflerini ve millî ihtiyaçlarımızı karşılamak amacıyla önümüzdeki üç yıl içinde hava ve balistik füze savunması, uzun menzilli ateş sistemleri ve insansız sistemlerin tedarikine öncelik veriyoruz. Savunma sanayimiz; insansız sistemler, hava savunma sistemleri, elektronik harp, mühimmat, deniz platformları, havacılık ile komuta ve kontrol teknolojilerinde ileri bir seviyeye ulaşmıştır. Bugün, ihracat projeleri de dâhil olmak üzere Türkiye’de 50 askerî geminin inşası sürmektedir. İnsansız ve yeni nesil hava platformlarımız da modern harbin şekillenmesine katkı sağlamaktadır. Bunlar yalnızca millî imkân ve kabiliyetler değildir. Doğru şekilde bütünleştirildiklerinde NATO’nun kabiliyet ve üretim açıklarının kapatılmasına katkı sağlayabileceklerdir. Türkiye savunma sanayi alanında rekabet yerine tamamlayıcılığı, dışlama yerine ortak üretimi ve kısıtlamalar yerine güvene dayalı iş birliğini savunmaktadır. Müttefiklik ruhu kısıtlamalarla değil, dayanışma ve ortak vizyonla güçlenmektedir. AVRUPA GÜVENLİK GİRİŞİMLERİ, AB ÜYESİ OLMAYAN NATO MÜTTEFİKLERİNE DE AÇIK OLMALI Bir diğer kritik mesele de Avrupa güvenliğinin gelecekte nasıl yapılandırılacağıdır. Avrupa’nın savunmaya daha güçlü katkı sağlamasını memnuniyetle karşılıyoruz. Ancak bu katkı NATO’yla rekabet etmemeli, NATO’yu güçlendirmelidir. Daha güçlü bir Avrupa sütunu transatlantik bağı güçlendirirken NATO, Avrupa’nın kolektif savunmasının temeli olan tek güvenlik sağlayıcı rolünü korumalıdır. Avrupa güvenlik girişimleri, ilgili kabiliyetlere sahip AB üyesi olmayan tüm NATO Müttefiklerine açık olmalıdır. Askerî kapasitesi, gelişmiş savunma sanayi, operasyonel tecrübesi ve jeostratejik konumuyla uluslararası güvenlik mimarisinin başat üyelerinden biri olan Türkiye’nin dışlanması Avrupa’yı daha güvenli hâle getirmeyecektir. Beklentimiz açıktır: NATO-AB iş birliği kapsayıcı, bütünleştirici ve karşılıklı olarak güçlendirici olmalıdır. Daha güçlü, daha gerçekçi ve daha dengeli bir NATO için tüm Müttefiklerin eşit katılımı ve her Müttefikin kabiliyetlerinden tam olarak yararlanılması gerekmektedir. Bu kapsamda Ankara Zirvesi, yalnızca diplomatik bir toplantı değildir. Zirve; NATO’nun birlik ve beraberliğini, savunma yatırımlarını, hedeflerini, savunma sanayi üretimini, Ukrayna’ya desteğini ve caydırıcılığının sürekliliğini ele alacak kritik bir eşiktir. Ankara’dan verilecek mesaj açık olmalıdır: 5’inci maddeye bağlılığımız sarsılmazdır ve siyasi taahhütler güvenilir askerî güçle desteklenecektir. Bu kapsamda Müttefikler savunma yatırımlarını; hazır kuvvetlere, dayanıklı altyapıya, sürdürülebilir mühimmat stoklarına ve modern kabiliyetlere dönüştürmelidir. Üretimi artıran, yeniliği destekleyen kapsayıcı bir savunma sanayi ekosistemi oluşturan iş birliği alanları da genişletilmelidir. Bugün ele alınacak yazılım tanımlı kabiliyetler, yapay zekâ, bilişsel harp gibi teknolojik içeriklerle birlikte altyapı ve deniz güvenliği konuları ile NATO’nun güney kanadı, Karadeniz, Kafkasya, Körfez ve Hint-Pasifik gibi bölgelerdeki jeopolitik denklem, aynı stratejik gerçekliğin farklı boyutlarıdır. Günümüzde caydırıcılık; yalnızca tanklar, uçaklar ve gemilerle inşa edilemez. Caydırıcılık aynı zamanda güvenli veri, etkili stratejik iletişim, güvenilir tedarik zincirleri, korunan altyapı ile dayanıklı toplumların varlığı ve hasımlarımızdan daha hızlı görev icra edebilme yeteneğiyle inşa edilebilir. Bu açıdan NATO’nun geleceği yalnızca silahlı kuvvetlerimizin değil; toplumlarımızın, sanayimizin, teknolojimizin ve siyasi birliğimizin gücüne de bağlıdır. NATO’NUN DÖNÜŞÜMÜNÜ DESTEKLEMEYE DEVAM EDECEĞİZ Türkiye, NATO’nun yükünü paylaşan, sahada sorumluluk üstlenen, savunma yatırımlarını ciddiyetle ele alan ve geleceğin kabiliyetlerine yatırım yapan bir müttefiktir. Bundan sonra da NATO’nun savunma ve caydırıcılığına katkı sağlamaya, Müttefiklerimizle yakın iş birliği içinde çalışmaya ve NATO’nun dönüşümünü aktif şekilde desteklemeye devam edeceğiz. Sözlerime son verirken bu etkinlikte gerçekleştirilecek tartışmaların ve yapılacak değerlendirmelerin İttifakın geleceğine ve önümüzdeki muhtemel sınamalara ilişkin ortak anlayışımıza katkı sağlamasını diliyorum. SETA Vakfına, Münih Güvenlik Konferansına, organizasyonda görev alan tüm kurumlara ve katılımlarıyla bu etkinliği onurlandıran tüm değerli konuklara bir kez daha teşekkür ediyorum. Sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. T.C. İletişim Başkanlığı #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler #NATOsummit #WeAreNATO #StrongerTogether

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

31,708 Aufrufe • vor 3 Monaten

"CİA'nın dokunuşuyla" 3 Kasım 2002'de %34 oyla meclisin %66'sına sahip olan AKP'nin ilk yaptığı işlerden biri Ottova Sözleşmesini kabul etmek (Videoda anlatıldı), Diğeri ise "Gıda Bankacılığı" denilen kanunu çıkartıp, AKP'nin kendini devletin vergileriyle finanse ettirmesi oldu! Bu kanun ile Holdinglere denildi ki, isterseniz verginizi İHH, Deniz Feneri gibi dinci derneklere bağışlayıp vergiden düşebilirsiniz. Bu durum holdinglerin işine geldi. Örn: Holdingler, 100 milyar TL lık vergisi için bu dernek ve vakıflara gidip dedi ki; sizin vakıfa 50 milyar bağışlarım ama 100 milyar fatura isterim vergiden 100 milyar düşerim. Vakıf ve dernekleri Bakanlar kurulu belirledi ve parti yönlendirdi. Bunlarda KOLİLERİYLE, AKP'ye oy topladı, sistem yürüyor hala. İki tarafında işine gelen bu durum ile,{devlet soyularak} AKP'nin bu vakıflar üzerinden finanse edilmesi sağladı. AKP, bu yöntem ile geniş kitlelere yayılıp nüfuzunu genişletmeyi başardı. Peki, AKP % 34 oy ile TBMM'nin %66'sına nasıl sahip oldu? 1990'dan sonra doğanlar için tekrar anlatayım: Bizde seçimlere ABD müdahale etmektedir. Şöyle ki: Ecevit'in Irak savaşında ABD'nin işgalini reddeddiği ortaya çıkınca önce DSP'ye operasyon çekildi. Bir gecede ülkeden milyarlarca dolar çıkartıldı. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in çalıştığı şirket bu oyunda aktif rol üstlendi. Döviz fırladı ekonomik kriz çıktı, Cumhurbaşkanı ile Başbakan Ecevit kavga etti. Kriz derinleşti, ABD Kemal Derviş'i gönderdi. Kemal Derviş ise istediği kanunlar (ABD'nin istediği petrol, maden, orman, tütün vb 15 kanun) çıkartılmadan IMF para vermedi kriz daha da derinleşti. Bu arada Kemal Derviş İsmail Cem'i ikna etti ve DSP'yi bölmek Ecevit'i tasfiye etmek için YTP diye bir parti kurduruldu. Operasyonun DSP ve Ecevit ayağı tamamlandı. Hemen Bahçeli devreye sokuldu. Erciyes kurultayında 3 Kasım'da erken seçim diye ortaya çıkan Bahçeli'yi muhtemelen CIA elemanları ve danışmanları kandırıp "%25 oyunuz var tek başınıza iktidar olursunuz" diye manipüle ettiler ki o kriz ortamında seçim kararı aldırttılar. Bahçeli neden önemliydi, çünkü koalisyon ortağıydı. Erken seçim kararı alınırken, ABD işini garantiye almak için Irak'ta savaş yanlısı faşist senatör John Mc Cain'i İstanbul'a gönderdi. John MC Cain ilk olarak zamanın MİT müsteşarı Şenkal Atasagun ile görüştü arkasından Motorola borçlusu Cem Uzan ile bir yemek yedi. Yemeğin ardından Cem Uzan Genç Parti adında bir parti kurdu. Uzan, elindeki medya gücüyle mitinglerin coşturdu, ekmek arası köfte dağıtmasıyla da mitingler milyonlara ulaştı...MHP'den daha milliyetçi söylemler ortaya attı (Çiftçiye mazot 1 TL, öğrenciye okul kitapları bedava gibi). İşte böyle bir ortamda erken seçime gidildi. Genç Parti %7.5 oy alarak kendisiyle birlikte diğer partileri barajda boğdurttu! 1999'da %18 oy alan MHP, 2002'de %8.5 ile barajda kaldı. Yine DYP de %9.80 ile baraj altında kalıp TBMM'ye giremedi. ANAP ile DSP ise adeta silindi. Yaklaşık %30 oy bölünüp, baraj altı kalıp meclise giremeyince AKP %34 ile {bunların vekillerini de kaparak} meclisin %66'sına sahip oldu, 363 vekil çıkarttı. Anayasa'yı değiştirmek için sadece 367 oy gerekiyordu. Baykal'ın CHP'sinden vekil transferleri basında tartışılınca, Baykal, {2. Cem Motelleri Vakası} yaşanmasın diye anayasa değişikliğine evet deyip Erdoğan'ın siyasi yasağını kaldırttı. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde ise ANAP ile DYP merkez sağı birleştirme kararı almıştı. Millet DP çatısı altında güçlü bir toplanma gördü. Bu durum anketlere yansıdı. Yapılan anketlerde ANAP ile DYP birleşirse %20'nin üzerinde oy alabileceğini ve AKP'yi diskalifiye edebileceği görüldü. Bunun üzerine DYP'nin başındaki Mehmet Ağar'a operasyon çekildi ve birleşme sabote edilerek 2007 seçimleri de böyle kazanıldı. 2011 seçimleri CHP ve MHP'ye kaset şantajiyla, sonra organize bir darbe planıyla rejim değiştirildi, son seçimde bazıları parayla satın alındı ve seçimler yine kazanıldı. Çünkü ABD'nin isteği ile Türkiye'yi sığınmacılarla işgal planı devrede...

Sakalar İskitler(Gizlenen Eski Anadolu Halkı)

812,114 Aufrufe • vor 2 Jahren

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, bir üst rütbeye terfi eden askerî personel için düzenlenen Rütbe Terfi Töreni’nde konuştu. TSK Komuta Kademesi ve Bakan Yardımcılarının da yer aldığı törende Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: KAHRAMAN ORDUMUZ, DESTANSI ZAFERLERLE TARİHE DAMGA VURDU Bugün bir üst rütbeye terfi eden silah ve mesai arkadaşlarımızın rütbe takma töreni vesilesiyle bir araya gelmenin, aynı zamanda 30 Ağustos Zaferimizin 104’üncü yıl dönümü ile Türk Silahlı Kuvvetleri Günü’nü kutlamanın haklı gurur ve sevincini yaşıyoruz. Bu anlamlı günde tarihî zaferlerimizi büyük bir övünçle yâd ederken terfi eden arkadaşlarımızı en içten dileklerimle tebrik ediyor, yeni rütbelerinin kendilerine, ailelerine ve Türk Silahlı Kuvvetlerimize hayırlı uğurlu olmasını diliyorum. Geçmişten bugüne ulaşan toplumlar, hafızalarını koruyabildikleri, tarihlerine vâkıf olup ondan ilham alabildikleri ölçüde geleceğe güvenle ilerleyebilirler. Bu kapsamda özellikle “Zaferler Ayı” olarak tanımladığımız Ağustos ayının önemine vurgu yapmak isterim. Asil milletimizin bağrından çıkan kahraman ordumuz, bu ayda Malazgirt’ten Mercidabık’a, Mohaç’tan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ne kadar elde ettiği destansı zaferlerle tarihe damga vurmuştur. Bu zaferlerin son halkası Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde elde edilen ve Büyük Taarruz’un neticesinin alındığı 30 Ağustos zaferidir. Aziz Atatürk ve silah arkadaşları bu büyük ve fedakârca mücadeleleri ile Cumhuriyetimizin kuruluşuna giden yolu açarlarken, onlardan ilham alan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz de Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında ülkemizin güvenliği ve milletimizin huzuru için büyük bir özveriyle görev yapmaktadır. Bu tarihî mirasın bugünkü temsilcilerinden olan siz kıymetli silah arkadaşlarımın aldığı yeni terfi ve rütbeler de ortaya koyduğunuz emeğin ve başarının birer gurur nişanesidir. Aynı zamanda sorumluluk bilincinin, fedakârlığın, ülkeye ve millete adanmışlığın bir sembolüdür. Sizlere tevdi edilen her yeni görev ise şahsi bir onur ve yükümlülük olmasının yanı sıra devletimizin ve asil milletimizin sizlere duyduğu güvenin bir göstergesidir. “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” SÜRECİ, GÜVENLİK KAZANIMLARIMIZI KALICI HALE GETİRMEYİ AMAÇLIYOR Sizlerin de yakından takip ettiği üzere küresel ölçekte güvenlik ortamının giderek daha karmaşık ve öngörülemez olduğu, kritik bir dönemden geçiyoruz. Başta yakın coğrafyamız olmak üzere muhtelif bölgelerde yaşanan çatışma ve krizler, güvenlik ortamını her zamankinden daha karmaşık bir hâle getirmiştir. Böylesine hassas bir ortamda Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, sınırlarımızın güvenliğinin sağlanmasından terörle mücadeleye, Mavi ve Gök Vatanımızdaki hak ve menfaatlerimizin korunmasından, barış ve istikrara sunduğu katkılara kadar çok geniş bir alanda büyük bir başarıyla vazifelerini icra etmektedir. Bu çerçevede terörle mücadelede ulaştığımız başarılı seviye, yaklaşık kırk yıldır büyük fedakârlıklarla sürdürülen çok boyutlu faaliyetlerimizin ve özellikle son yıllarda sahada elde ettiğimiz tarihî başarıların bir sonucudur. Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde yürütülen Terörsüz Türkiye süreci de işte bu mücadeleyle elde edilen güvenlik kazanımlarımızı kalıcı hâle getirmeyi, terörü bir daha geri dönmemek üzere ülkemizin ve milletimizin gündeminden tamamıyla çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu süreç aynı zamanda şehirlerimizin kalkınmasına, vatandaşlarımızın refahının artmasına ve kaynaklarımızın çok daha verimli kullanılmasına önemli katkılar sağlayacaktır. İçeride birlik ve beraberliğini tahkim ederek, huzur ve güven ortamını kalıcı hâle getiren bir Türkiye, uluslararası alandaki gücünü ve etkinliğini daha da ileriye taşıyacak barış ve istikrara çok daha güçlü katkılar sunacaktır. Bu doğrultuda Gazi Meclisimizin büyük bir çoğunlukla kabul ettiği Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’la, Terörsüz Türkiye yolunda tarihî bir eşik daha aşılmıştır. Kanun kapsamında oluşturulan Millî Dayanışma ve Bütünleşme Koordinasyon Kurulu ilk toplantısını gerçekleştirerek çalışmalarına başlamış, sürece dâhil olan tüm kurumlarımızın tam bir koordinasyon ve eşgüdüm içerisinde yürüteceği faaliyetlere ilişkin esasları belirlemiştir. Bakanlık olarak biz de ilgili kurumlarımızla yakın koordinasyon içerisinde üzerimize düşen görevleri büyük bir hassasiyetle yerine getirmeye, sürecin her aşamasını titizlikle takip etmeye devam edeceğiz. Öte yandan Terörsüz Türkiye sürecimizin başarısı açısından Suriye’deki gelişmeleri de uzun vadeli bölgesel güvenlik mimarisi perspektifiyle ele almakta ve Suriye’nin birlik ve bütünlüğünü çok önemli görmekteyiz. Nitekim gelinen aşamada Suriye’de terör örgütü SDG-YPG, sözde özerk yönetimi ile buna bağlı askerî ve sivil yapılarını feshettiğini ve unsurlarının Suriye ordusuna entegrasyon sürecinin tamamlandığını açıklamıştır. Bu gelişmeyi Suriye’nin toprak bütünlüğünün, iç huzurunun ve siyasi birliğinin güçlendirilmesi terör örgütlerinin silahlı yapılar olarak varlıklarının sona erdirilmesi ve Terörsüz Türkiye hedefimizin bölgesel güvenlik boyutu açısından önemli bir aşama olarak değerlendiriyoruz. MEKKE ANLAŞMASI, TARİHÎ BİR ADIM NİTELİĞİNDE Küresel güvenlik mimarisinin temellerinin sarsıldığı, belirsizliklerin giderek arttığı bu ortamda benimsediğimiz çok yönlü politikalar ve üstlendiğimiz çözüm odaklı inisiyatifler sayesinde ülkemiz, uluslararası güvenlik mimarisinin vazgeçilmez aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Son dönemde başta NATO Zirvesi olmak üzere pek çok uluslararası zirve ve diplomatik forum ile dünyanın önde gelen savunma sanayi organizasyonlarına ev sahipliği yapmamız, ülkemize duyulan güvenin ve artan uluslararası etkimizin açık göstergeleridir. Esasen bölgesel ve küresel sorunların çözümünde ortaya koyduğumuz etkin ve yapıcı diplomasi, çatışmaların sona erdirilmesi ve kalıcı barışın tesisi için üstlendiğimiz kolaylaştırıcı roller, Türkiye’nin süreçlere yön veren bir ülke olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Bu güçlü konumumuzun en son ve somut örneklerinden biri de Mekke’de imzaladığımız Ortak Savunma Anlaşması olmuştur. Birbirinden kritik imkân ve kabiliyetlere sahip kolektif caydırıcılığı esas alan üç dost ülkenin ortaya koyduğu bu güçlü irade, köklü kardeşlik bağlarımızı ve karşılıklı güven anlayışımızı stratejik bir zeminde tahkim eden tarihî bir adım niteliğindedir. Bu anlaşmanın ortak güvenliğimizin güçlendirilmesinin yanı sıra savunma ve güvenlik iş birliğimizi daha da ileriye taşıyacağına bölgesel ve küresel barış ve istikrarın sürdürülmesine önemli katkılar sağlayacağına inanıyoruz. Tüm bu gelişmeler ülkemizin sahip olduğu stratejik ağırlığın, dost ve müttefikleri nezdindeki güvenilir konumunun ve uluslararası meselelerin çözümünde üstlendiği etkin rolün en somut yansımalarıdır. Ülkemizin ulaştığı bu gurur verici seviyede kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimizin sizler gibi seçkin, disiplinli, fedakâr personeli başlıca rol oynamaktadır. TÜRKİYE’Yİ HER ALANDA DAHA GÜÇLÜ YARINLARA TAŞIMAK İÇİN AZİM VE KARARLILIKLA ÇALIŞMAYA DEVAM EDECEĞİZ Bu mümtaz konumumuzun sürdürülebilmesi ve daha üst noktalara taşınabilmesi için ordumuzun her türlü tehdit ve riske karşı daima hazırlıklı olması, aynı zamanda insan kaynağımızın niteliğinin ve teknolojik kapasitemizin de sürekli geliştirilmesi gerekmektedir. Bunun için her kademedeki personelimizin ortaya koyacağı üstün gayretler ve kendisini sürekli geliştirme iradesi, ordumuzun etkin ve güçlü konumunun daha ileri seviyelere taşınması bakımından belirleyici bir öneme sahiptir. Şu bir gerçek ki günümüzün değişken güvenlik ortamı artık yalnızca mevcut tehditlere karşılık verebilmeyi değil, gelişmeleri doğru okuyabilmeyi geleceğin risklerini öngörebilmeyi ve bunlara karşı zamanında stratejik ve önleyici politikalar geliştirebilmeyi de zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle değişen dinamikleri doğru analiz ederek, stratejik ve önleyici politikalar geliştirebilen, öngörülü ve çok yönlü bir anlayışla hareket etmek mecburiyetindeyiz. Başta Bakanlığımız olmak üzere Genelkurmay ve Kuvvet karargâhlarımızın her kademede yürüttüğü planlama, analiz ve karar destek faaliyetleri bu noktada hayati önem taşımaktadır. Dolayısıyla sizlerden beklentimiz, sahip olduğunuz bilgi ve tecrübeyi sürekli geliştirmeniz, hadiseleri bugünün ve geleceğin muhtemel risk ve fırsatlarını da hesaba katan geniş bir perspektifle değerlendirmeniz ve sorumluluk alanınızda ürettiğiniz her çalışmaya, stratejik bir bakış açısı kazandırmanızdır. Bugün bir kez daha zaferlerini büyük bir övünç ve gururla andığımız atalarımızdan aldığımız ilhamla ordumuzun etkinlik ve caydırıcılığını artırmak ve Türkiye’yi her alanda daha güçlü yarınlara taşımak için aynı azim ve kararlılıkla çalışmaya devam edeceğiz. Kahraman ordumuz dün olduğu gibi bugün ve yarın da ülkemizin güvenliğinin, milletimizin huzurunun ve bölgemizde tesis etmek istediğimiz barış ve istikrar ortamının en güçlü güvencelerinden biri olmaya devam edecektir. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken bizlere bu cennet vatanı emanet eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi, kahraman gazilerimiz ile tüm komutanlarımızı ve devlet büyüklerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyorum. Terfi eden tüm silah arkadaşlarımın yeni rütbelerinin bir kez daha hayırlı olmasını temenni ediyor, kendilerine görevlerinde üstün başarılar diliyorum. Mesleki başarılarında büyük katkıları olduğuna inandığım değerli ailelerine, kıymetli hanımefendilere ve sevgili evlatlarımıza da teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca 30 Ağustos itibarıyla hizmet süresini tamamlayarak emekli olan silah arkadaşlarımıza başarılı hizmetleri için teşekkür ediyor, bundan sonraki hayatlarında aileleriyle birlikte sağlık, başarı ve esenlikler diliyorum. Zafer Bayramımızı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü’nüzü de en içten dileklerimle kutluyor, sizleri sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Kalın sağlıcakla… #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

78,821 Aufrufe • vor 1 Monat

Susuz Yaz’ı küçümsemeden önce biraz hikâyenin kendisini hatırlamak gerekiyor. Ay Yapım, Necati Cumalı’nın eserinden uyarlanan Susuz Yaz’ı diziye uyarlamaya hazırlanıyor ve senaryoyu da Sema Ergenekon’un kaleme alıyor. (Yönetmen Yusuf Pirhasan) Başrolde Mert Ramazan Demir’in yer alacağı, Hasan karakteri için anlaşıldığı; Osman karakteri için Kaan Urgancıoğlu’na teklif götürüldüğü ve Bahar karakteri için de oyuncu arayışının sürdüğü söyleniyor. Daha dizi ortada yokken sosyal medyada özellikle oyuncular üzerinden başlayan tartışmaları görünce, 60 yıl öncesinin hikâyesi üzerinden yeni bir dizi yapılmasını küçümseyenlere bir şeyi hatırlatmak gerekiyor: Susuz Yaz, öyle sıradan, dönemi geçmiş bir hikâye değil. Öncelikle Necati Cumalı’nın eseri, Türk edebiyatında önemli bir yere sahip. Metin Erksan’ın 1963 yılında çektiği film ise Türk sinema tarihinin en önemli yapımlarından biri. Film, 1964 yılında Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Altın Ayı kazanarak uluslararası alanda büyük bir başarı elde etti ve Türk sinemasının uluslararası ölçekte ödül kazanan ilk filmlerinden biri olarak tarihe geçti. Aynı yıl Venedik Film Festivali’nde de özel ödül aldı. Türkiye’nin Akademi Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film kategorisine gönderdiği ilk resmi film de Susuz Yaz oldu. Üstelik filmin hikâyesi ve yapım süreci de en az aldığı ödüller kadar ilginç. Metin Erksan daha önce Acı Hayat filminde birlikte çalıştığı Türkan Şoray ve Ayhan Işık’ın başrollerde oynamasını istemiş, ancak ikisinin de teklifi reddetmesi üzerine o dönem henüz sinemada tanınmayan ve ilk kez bir filmde rol alacak Hülya Koçyiğit’e Bahar rolünü vermişti. Erol Taş’ın da başrol oynadığı ilk filmdi. Filmin yapımcılarından Ulvi Doğan ise aynı zamanda filmin başrollerinden birini üstlenmişti. Film çekildikten sonra ise bambaşka bir hikâye başladı. Sansür Kurulu filmin gösterimine izin vermedi ve yapım bir süre rafa kaldırıldı. Bunun ardından yönetmen Metin Erksan ile yapımcı Ulvi Doğan arasında yıllarca sürecek bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Hatta filmin Avrupa’ya ulaştırılması bile başlı başına bir sinema hikâyesi. Ulvi Doğan’ın filmi otomobilinin bagajında gizlice Avrupa’ya götürdüğü ve Berlin Film Festivali’ne soktuğu anlatılıyor. Filmin afişindeki Metin Erksan isminin değiştirilmesi de bu hikâyenin en ilginç ayrıntılarından biri. Filmin özgün müziğinin ise Yunanistan’ın Oscar ödüllü bestecisi Manos Hacıdakis tarafından yapılmış olması, Susuz Yazın yalnızca Türkiye içerisinde değil, uluslararası sinema çevresinde de nasıl bir karşılık bulduğunu gösteren ayrıntılardan biri. Ve hikâyenin kendisi hâlâ son derece güncel. Mülkiyet sahibi iki kardeşin arasındaki çatışmanın merkezinde su var. Bir tarafta suyu kendi tarlasında tutup köylüyle paylaşmak istemeyen Osman, diğer tarafta ise köylünün susuz kalmasını istemeyen kardeşi Hasan. Başlangıçta bir mülkiyet meselesi gibi görünen bu çatışma giderek güç, iktidar, adalet, açgözlülük ve sahip olma arzusuyla ilgili çok daha büyük bir mücadeleye dönüşüyor. Üstelik Osman’ın kardeşinin karısı Bahar’a göz koymasıyla aile içindeki çatışma da bambaşka bir boyut kazanıyor. Dolayısıyla “60 yıl önce anlatılmış hikâye, bugün kimin ilgisini çeker?” diye bakmak bana çok doğru gelmiyor. Çünkü hikâyenin yaşı başka, anlattığı meseleler başka. Su üzerinde hak iddia etmek, gücü elinde bulunduranın diğerleri üzerindeki tahakkümü, kardeşler arasındaki iktidar mücadelesi, adalet arayışı, sınıfsal çatışma, sahip olma hırsı ve insanların güç karşısındaki tutumu bugün de son derece tanıdık meseleler. Üstelik ortada birebir 1960’ların Türkiyesi’ni anlatmak zorunda olan bir dizi de yok. Yapımcı hikâyeyi dönem işi olarak da anlatabilir (sanmıyorum çok maliyetli), günümüze de taşıyabilir (muhtemelen). Zaman değişebilir, karakterlerin dünyası değişebilir, olayların geçtiği çevre değişebilir. Ama ana çatışmanın korunması hâlinde Susuz Yazın temel meselesi bugün de rahatlıkla çalışabilecek bir hikâye.

Televizyoncu Adam

195,806 Aufrufe • vor 2 Monaten

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Kaçakçılık, Narkotik ve Ekonomik Suçlar Soruşturma Bürosunca yürütülen uyuşturucu ve fuhuş soruşturmasında tutuklanan iş insanı Atilla Yıldırım’ın emniyet ifadesi ile telefonundan elde edildiği belirtilen bazı yazışma ve görüntüler ortaya çıktı. Dosyadaki dikkat çekici başlıklardan birini, YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in adıyla kayıtlı kişiyle yapıldığı görüldü. Yıldırım’ın önüne emniyette dikkat çekici bir ihbar konuldu. 1 Ağustos 2026’da Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ihbar hattına yapılan başvuruda Ankara’daki bazı eğlence ortamlarında üniversiteli gençlerin uyuşturucuya çekildiği, özellikle genç kadınların uyuşturucuya alıştırıldığı ve sonrasında fuhuş dahil çeşitli faaliyetlerde kullanıldığı kaydedildi. İhbarda, bu partilere katıldığı, uyuşturucu dağıttığı veya söz konusu ortamların düzenlenmesinde rol oynadığı ileri sürülen isimler arasında Atilla Yıldırım da sayıldı. Atilla Yıldırım ise ifadesinde "Benim düzenli aile hayatım ve iş hayatım vardır. Gece ortamları benim bildiğim şeyler değildir.” diyerek iddiaları reddetti. Yıldırım’ın “Gece ortamları benim bildiğim şeyler değildir” şeklindeki savunması, soruşturma kapsamında ele alınan diğer verilerle birlikte dikkat çekti. İfade tutanağında Yıldırım’ın çeşitli kişilerle restoran, tekne ve para transferleri üzerinden ilişkilerine ilişkin sorular yöneltildiği görüldü. Yıldırım, örneğin Celal Aksoy’u “Birkaç kez lüks restoranlara genç kızlar ile birlikte gelmesinden ve iş adamları ile tanışmak istemesinden dolayı ismen bilirim” sözleriyle tarif etti. Soruşturmanın mali ayağında ise MASAK verileri Yıldırım’ın hesabındaki para hareketlerini ortaya koydu. İfade tutanağına göre Yıldırım’ın banka hesabına haklarında narkotik suç kaydı bulunan 3 farklı şahıstan, 10 Mayıs 2019 ile 5 Nisan 2026 tarihleri arasında 13 ayrı işlemde toplam 3 milyon 953 bin 443 TL gönderildi. Yıldırım, Ali Nihat Höngül ile yapılan işlemleri ticaret ve borç ilişkisiyle açıkladı. Berna Arda’dan gelen paraların Bodrum’daki gayrimenkulünün kira ödemesi olduğunu söyledi. Ancak Adem Berk Tosun’la ilgili para hareketini hatırlayamadığını belirterek “Adı geçen şahsı ve para işlemini hatırlayamadım.” dedi. Para hareketlerinin diğer yönü ise daha yüksek tutarlara ulaştı. MASAK verilerine göre Atilla Yıldırım’ın hesabından haklarında narkotik suç kaydı bulunan 9 farklı kişiye, 20 Aralık 2017 ile 7 Temmuz 2026 tarihleri arasında 71 ayrı işlemde toplam 7 milyon 371 bin 915 TL gönderildi. Atilla Yıldırım ifadesinde bu kişilerden bazılarının kim olduğunu hatırlayamadığını söyledi. Taşkın Çuhadar ve Tansel Cengiz için “Kepçe veya hafriyat operatörü olabilir” şeklinde beyanda bulundu ancak kişileri hatırlamadığını belirtti. Zafer Koçyiğit, Ayhan Doğan ve Şafak Bülbül’e yönelik işlemleri ise “şantiye ödemesi olabilir” şeklinde açıkladı; yine isimleri hatırlamadığını söyledi. İfadedeki en dikkat çekici başlıklardan biri Celal Aksoy’la ilgiliydi. Yıldırım, Aksoy’u lüks restoranlarda genç kadınlarla gördüğünü söylemesine rağmen, MASAK verilerine göre aynı kişiye 27 Kasım 2018 ile 30 Aralık 2020 arasında 4 ayrı işlemde toplam 3 bin 300 TL gönderdi. Atilla Yıldırım'a bu para transferleri sorulduğunda ise “Bu şahsa gönderilen para işlemini hatırlayamadım.” cevabını verdi. ATİLLA YILDIRIM, EMNİYETTEKİ İFADESİNDE KOKAİN KULLANDIĞINI İTİRAF ETTİ WhatsApp yazışmaları tartışılırken Yıldırım’ın emniyet ifadesindeki uyuşturucu kullanımıyla ilgili beyanı da dosyanın en önemli ayrıntılarından biri gözüküyor. 9 Ağustos 2026’da Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünde ifadesi alınan Yıldırım’a uyuşturucu sağlama, uyuşturucu kullanımına ilişkin suçlar ve fuhşa teşvik, aracılık ya da yer temin etme kapsamında işlem yapıldığı tutanakta yer alıyor. Atilla Yıldırım ifadesinde uyuşturucu kullanıp kullanmadığı sorusuna “Yurt dışında 3-4 ay öncesinde 1 kez Romanya’da bulunduğum sırada uyuşturucu kokain maddesini denemek maksatlı kullandım.” cevabını verdi.
2:24

Sensitive content

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Kaçakçılık, Narkotik ve Ekonomik Suçlar Soruşturma Bürosunca yürütülen uyuşturucu ve fuhuş soruşturmasında tutuklanan iş insanı Atilla Yıldırım’ın emniyet ifadesi ile telefonundan elde edildiği belirtilen bazı yazışma ve görüntüler ortaya çıktı. Dosyadaki dikkat çekici başlıklardan birini, YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in adıyla kayıtlı kişiyle yapıldığı görüldü. Yıldırım’ın önüne emniyette dikkat çekici bir ihbar konuldu. 1 Ağustos 2026’da Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ihbar hattına yapılan başvuruda Ankara’daki bazı eğlence ortamlarında üniversiteli gençlerin uyuşturucuya çekildiği, özellikle genç kadınların uyuşturucuya alıştırıldığı ve sonrasında fuhuş dahil çeşitli faaliyetlerde kullanıldığı kaydedildi. İhbarda, bu partilere katıldığı, uyuşturucu dağıttığı veya söz konusu ortamların düzenlenmesinde rol oynadığı ileri sürülen isimler arasında Atilla Yıldırım da sayıldı. Atilla Yıldırım ise ifadesinde "Benim düzenli aile hayatım ve iş hayatım vardır. Gece ortamları benim bildiğim şeyler değildir.” diyerek iddiaları reddetti. Yıldırım’ın “Gece ortamları benim bildiğim şeyler değildir” şeklindeki savunması, soruşturma kapsamında ele alınan diğer verilerle birlikte dikkat çekti. İfade tutanağında Yıldırım’ın çeşitli kişilerle restoran, tekne ve para transferleri üzerinden ilişkilerine ilişkin sorular yöneltildiği görüldü. Yıldırım, örneğin Celal Aksoy’u “Birkaç kez lüks restoranlara genç kızlar ile birlikte gelmesinden ve iş adamları ile tanışmak istemesinden dolayı ismen bilirim” sözleriyle tarif etti. Soruşturmanın mali ayağında ise MASAK verileri Yıldırım’ın hesabındaki para hareketlerini ortaya koydu. İfade tutanağına göre Yıldırım’ın banka hesabına haklarında narkotik suç kaydı bulunan 3 farklı şahıstan, 10 Mayıs 2019 ile 5 Nisan 2026 tarihleri arasında 13 ayrı işlemde toplam 3 milyon 953 bin 443 TL gönderildi. Yıldırım, Ali Nihat Höngül ile yapılan işlemleri ticaret ve borç ilişkisiyle açıkladı. Berna Arda’dan gelen paraların Bodrum’daki gayrimenkulünün kira ödemesi olduğunu söyledi. Ancak Adem Berk Tosun’la ilgili para hareketini hatırlayamadığını belirterek “Adı geçen şahsı ve para işlemini hatırlayamadım.” dedi. Para hareketlerinin diğer yönü ise daha yüksek tutarlara ulaştı. MASAK verilerine göre Atilla Yıldırım’ın hesabından haklarında narkotik suç kaydı bulunan 9 farklı kişiye, 20 Aralık 2017 ile 7 Temmuz 2026 tarihleri arasında 71 ayrı işlemde toplam 7 milyon 371 bin 915 TL gönderildi. Atilla Yıldırım ifadesinde bu kişilerden bazılarının kim olduğunu hatırlayamadığını söyledi. Taşkın Çuhadar ve Tansel Cengiz için “Kepçe veya hafriyat operatörü olabilir” şeklinde beyanda bulundu ancak kişileri hatırlamadığını belirtti. Zafer Koçyiğit, Ayhan Doğan ve Şafak Bülbül’e yönelik işlemleri ise “şantiye ödemesi olabilir” şeklinde açıkladı; yine isimleri hatırlamadığını söyledi. İfadedeki en dikkat çekici başlıklardan biri Celal Aksoy’la ilgiliydi. Yıldırım, Aksoy’u lüks restoranlarda genç kadınlarla gördüğünü söylemesine rağmen, MASAK verilerine göre aynı kişiye 27 Kasım 2018 ile 30 Aralık 2020 arasında 4 ayrı işlemde toplam 3 bin 300 TL gönderdi. Atilla Yıldırım'a bu para transferleri sorulduğunda ise “Bu şahsa gönderilen para işlemini hatırlayamadım.” cevabını verdi. ATİLLA YILDIRIM, EMNİYETTEKİ İFADESİNDE KOKAİN KULLANDIĞINI İTİRAF ETTİ WhatsApp yazışmaları tartışılırken Yıldırım’ın emniyet ifadesindeki uyuşturucu kullanımıyla ilgili beyanı da dosyanın en önemli ayrıntılarından biri gözüküyor. 9 Ağustos 2026’da Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünde ifadesi alınan Yıldırım’a uyuşturucu sağlama, uyuşturucu kullanımına ilişkin suçlar ve fuhşa teşvik, aracılık ya da yer temin etme kapsamında işlem yapıldığı tutanakta yer alıyor. Atilla Yıldırım ifadesinde uyuşturucu kullanıp kullanmadığı sorusuna “Yurt dışında 3-4 ay öncesinde 1 kez Romanya’da bulunduğum sırada uyuşturucu kokain maddesini denemek maksatlı kullandım.” cevabını verdi.

Rasim Ozan Kütahyalı

805,405 Aufrufe • vor 19 Tagen