Загрузка видео...

Не удалось загрузить видео

На главную

Eda Ece katıldığı bir programda Yasak Elma’da Halit Can’ı (Kuzey Gezer) belli bir yaşa kadar büyüttüm, şimdi #UzakŞehir'de #SinemÜnsal büyütüyor, Sinem'i de çok beğeniyorum. yorumunda bulundu✨

13,541 просмотров • 10 месяцев назад •via X (Twitter)

Комментарии: 0

Нет доступных комментариев

Здесь появятся комментарии из оригинального поста

Похожие видео

Gazeteci Mustafa Kılıç'ın YouTube kanalında hazırlayıp sunduğu, Arzu Altıntaş'ın da katıldığı programda, Burak Deniz'in Türk sinemasının efsane ismi "Kadir İnanır" için düzenlenen anma törenine katılımı hakkında konuşuldu. Burak Deniz'in vefası ve duruşu hakkında dikkat çekici övgülerde bulunuldu.👏🏼 Mustafa Kılıç, genç oyuncular arasında törende yalnızca Burak Deniz'i gördüğünü belirterek; "Burak Deniz'i görünce sevindim." ifadesini kullandı. Burak'ın sadece kısa süreliğine uğramadığını, törenin sonuna kadar kaldığını da vurgulayarak şunları söyledi; "Kendi geldi, orada durdu ve tören bitene kadar ayrılmadı. İnanılmaz kalabalığa ve zorlu koşullara rağmen sonuna kadar oradaydı." Ayrıca Burak'ın bu tavrının karakterini ve vefasını ortaya koyduğunu ifade etti.✨ Arzu Altıntaş da Burak Deniz'e duyduğu takdiri şu sözlerle dile getirdi; "Burak Deniz’i görünce ben de çok sevindim. Kendisi çok vefalı, çok iyi kalpli bir insan. Helal olsun. Pazar günü bütün işlerini ve özel hayatını bir kenara bırakıp orada olması gerçekten çok değerli ve çok kıymetliydi. Benim zaten çok beğendiğim bir oyuncu." Arzu Altıntaş, Burak Deniz'i hem oyuncu olarak çok beğendiğini hem de bu davranışının Türk sinemasının büyük ustalarına duyduğu saygının en güzel göstergesi olduğunu ifade etti.✨ Programda ayrıca sinema yazarı ve sanat danışmanı Murat Tolga Şen'in Burak Deniz hakkında söylediği şu söz de hatırlatıldı; "Kadir İnanır'ın bu camiada tek veliahtı Burak Deniz'dir." Arzu Altıntaş, Burak'ın o gün sergilediği duruşun bu sözlerin neden söylendiğini açıkça ortaya koyduğunu belirtti.✨ Anma töreninde konuşan Burak Deniz ise duygularını şu sözlerle ifade etti; "İdoldü. Hepimiz onun filmlerini izleyerek, hikayeleriyle büyüdük." Burak Deniz, bir kez daha gerçek saygı ve vefanın sözlerle değil, davranışlarla gösterildiğini kanıtladı. Kadir İnanır gibi Türk sinemasına ömrünü adamış büyük bir ustaya gösterdiği bu anlamlı vefa, hem basının hem de izleyicilerin takdirini kazandı.✨ #Kadirİnanır 🤍 #BurakDeniz

Burak Deniz Türk Fanları

11,893 просмотров • 1 месяц назад

🚨 Dün Arjantin'de bir programda Mauro Icardi, Wanda Nara ve kızlarının gündemi ele alındı. (TVP) 🎙️ Gustavo Mendez: "Mauro Icardi ve Wanda Nara arasındaki o kısa huzur bitti! Wanda'nın avukatı, Icardi'nin kızlarla fazladan kalmasına itiraz edip mahkemeden 100 milyon peso ceza talep etmişti. Ama hakim son noktayı koydu: Mauro kazandı! Belge elimde; kızlar 27 Mart Cuma akşamı saat 19:00'a kadar babalarında kalıyor." 🎙️ Facu Granate: "Şunu anlamak lazım; kızlar babalarını çok özlüyor, onunla kaliteli vakit geçiriyorlar. Onlar Mauro ve China ile çok mutlular. Bu sadece Mauro'nun değil, bizzat çocukların talebi." 🎙️ Gustavo Mendez: "Kızlar ders işlemediler demek doğru değil; aslında bir çeşit evden çalışma yaptılar. Bu yüzden “ders yapmadılar” diyemeyiz. Sadece daha az saat ders yaptılar ki babaları onlarla vakit geçirebilsin. Icardi cephesi çok öfkeli. Çünkü Wanda geçen yıl sevgilisiyle kuzey gezilerine çıktığında çocuklar günlerce okula gitmemişti, şimdi Mauro 'Ben Haziran'a kadar Avrupa'da olacağım, kızlarımı bir gün daha fazla göreyim' dediğinde olay çıkarılıyor. Wanda cephesi sürekli 'davayı kazandık, boşandık' diyor ama ortada ne kesinleşmiş bir boşanma var ne de mal paylaşımı. Eğer gerçekten kazansalardı o belgeyi sosyal medyada her yere asarlardı. İtalya'daki mal paylaşımı ve boşanma süreci için bir sonraki duruşma 6 Mayıs tarihine ertelendi."

Peşindeyiz Galatasaray!

173,374 просмотров • 4 месяцев назад

“Maalesef ikinci bir AHBAP gibi olmuş” Cumhuriyet Halk Partisi Eskişehir İl Başkanı Volkan Enver Kılıç, katıldığı bir televizyon programında, partiden ihraç edilen eski il başkanı Talat Yalaz hakkında öyle belgeler sundu ki programı dinleyenler, duyduklarına inanmakta güçlük çekti. İl Başkanı Kılıç, Eskişehir'in yerel televizyonlarından Kanal 26'da gazeteci Muharrem Esen'in sorularını yanıtladı. Programda konu bir ara Cumhuriyet Halk Partisi'nden ihraç edilen eski İl Başkanı Talat Yalaz'ın, "Depremzedelere yardım topluyoruz" diyerek düzenlediği geceye geldi. İl Başkanı Volkan Enver Kılıç, "2025 yılında partimiz bir yemekli, eğlenceli gece düzenledi. Biz itiraz ettik. 'Depremin acıları daha tazeyken böyle bir gece düzenlemek doğru değil' dedik. O tarihte bu arkadaş, 'Biz depremzedelere yardım toplayacağız' demişti. Göreve geldikten sonra kayıtlara baktık. Cumhuriyet Halk Partisi'ne üye insanlar yüce gönüllüdür. Yüksek miktarda bağış toplanmış. Bir kişi 10 bin lira yollamış partinin hesabına, diğeri 50 bin, bir başkası 100 bin, herkesin durumu başka başka, bin lira veren de var, 100 bin lira da veren var. Sonra partimizin Sayman'ı ile birlikte baktık, o gecenin bedeli olarak bir organizasyon şirketine 98 bin lira ödeme yapılmış, faturası burada. Bütün makbuz ve faturalar bizde mevcut.Peki şimdi buradan sormak istiyorum, bu toplanan paralardan deprem bölgesine, depremzedelere ne kadar yollanmış? Hiç. Sıfır lira. Bu paralar yollanmış olsaydı, partide banka dekontu olmalıydı, ama yok. Çünkü yollanmamış. Biz o tarihte de sormuştuk, 'Ne kadar toplandı, ne kadar yolladınız' diye. Bize o zaman 'Geceden zarar ettik' diye yanıt vermişlerdi. Ne zararı! Sadece bir partilimiz 100 bin lira bağışta bulunmuş, zaten gecenin maliyetini tek bir bağış çıkarıyor. Ayrıca gecenin maliyetini de o bağışlardan ödemeseydiniz, kendiniz ödeseydiniz keşke. Buradan maalesef şunu söylemeliyim, partimize zarar vermek için elinden geleni yapan eski il başkanı, maalesef ikinci bir Ahbap gibi olmuş. Çok kötü. Ata emaneti partimizin bu türden işlere bulaştırılması, Cumhuriyet Halk Partimizin böyle işlere alet edilmesi çok kötü" dedi.

Haber Filesi

56,236 просмотров • 6 дней назад

Çok Sağlam Konuştu Helal Olsun Haluk Yürekli: Ben bugün eğer Fenerbahçe şampiyonluk yarışındaysa, Tedesco hala Fenerbahçe'nin teknik direktörü ise, Ertan Torunoğulları maçtan sonra biz şampiyon olacağız, olacağız, Olazaz mı diyordu? Olazaz diyordu herhalde yani. Yatsın, kalksın, yalsın, kola dua etsin bugün. Fenerbahçe bugün maçı kazanmayı hak eden futbolu oynadı bence ama skoru alamadı. Yani skoru neden alamadı? Kendi hatalarından dolayı alamadı. Bir tane Kerem'in karşı karşıyası var, iki tane Sidiki Şerifi'nin karşı karşıyası var. Yani bir tane Genduzi'nin cezası dışından ikinci yarıyı söylüyorum. İlk yarı bence kafa kafaya bir maç. Ama iki kırk beş dakika da farklı iki maç. Hatta Beşiktaş'ın ilk yarı da daha net pozisyonları var. Yani ben bir tane Oğuz'un vurduğu kafa var dönüşünde. Çerni'nin tamamlayamadığı bir tane Orkun Kökçü'nün. ceza sahası üstünden şutu var. İlk kursu olayten 3'e 2'de vermediği var. Yani maçın aslında golden önce, penaltıdan önce bir tane Mustafa'nın gittiği var. Kante'nin araya girdiği. Gidemediği de işte. Biraz hızlı bir oyuncuya denk gelseydi Beşiktaş orada skoru da alabilirdi. Bunların hepsi var. Yani oyunda gittiri geldiği bir oyun. Ama şunu söylüyorsun değil mi Haluk? Araya giriyorum. Özür dilerim. Yani mesela bu Hani güreşte boksta falan olur ya hakem kararına kalır bazen. Böyle bir şey olsa hakem kararı olsa Fenerbahçe'ye galibiyeti verirdi. Ben de bugün 90 dakikaya baktığım zaman Fenerbahçe daha çok kazanmayı isteyen taraftı. Daha çok pozisyon üreten. Ama futbol böyle bir oyun değil. Sonuçta Beşiktaş belli bir yerden sonra dediğim gibi yedek kulübesine döndüğünde Gökhan Sazdağ bugün Beşiktaş'ın oyuna girdikten sonra ben oyunu alıyor zannettim. Yaşit Say'ı çağırınca. 10 dakikada. Öyle amatör futbolcu hataları yaptı ki. Bir dakika, beş dakika. Oradan Gökhan Sazlağ hatası ile golü yiyeceği belli. Bağıra bağıra geliyor orada. Öyle güzel bir pas veriyorsun ki. Önüne de Cengiz'i koydu. Cengiz'i koydu. Baba dört karşı karşıya. İkisi Cengiz, ikisi Gökhan Sazlağ. Böyle bir değişiklik olur mu ya? Cengiz Ünder bugün. Bence karmaşık duygular içindeydi. Biliyorsunuz sezonda Fenerbahçe ile başladı. Fenerbahçe'de mi oynuyorum? Beşiktaş'ta mı oynuyorum? Karmaşasını yaşadı bence. Tabii ki latife ediyorum ama iki tane. Bir tanesi Kerem'in karşı karşıya kaldığı pozisyon. Bir tanesinde yine Kerem'in sidikeye çevirdiği pozisyonda iki tane takım yerleşmişken al. Sanki Fenerbahçe'nin oyuncusu gibi pası verdi. Yani çıkarken. Yani böylesine amatörce maçın çok ayrıntılarına gireriz. Çok detay var maçta. Bugün Kante ile Yenidozi müthiş oynadılar. Ben Beşiktaş'ın orta sahasında Endidi de oyunda kaldığı süreçte çok iyi mücadele etti. Beşiktaş adını onu da söylerim. Beşiktaş'ın Agboda değil de diğer stoperi. Udokai bugün belki de Beşiktaş'ta en iyi maçlarından mini oynadı. Udokai'ye ne kadar verdi Beşiktaş? Öbürüne 18. Bugün Yani 18 milyon euroluk değil. Yani 18 bin euroluk oyuncu kadar oynamadı bugün. Onu söyleyeyim. Bugün felaket kötü üper bulmaz sergiledi bence. Beşiktaş'ın sağ Beki Gökhan, sol Beki Rıdvan. Bugün Beşiktaş yani neden aslında ne kadar transfer yaparsan yap. Yedek kulübesine döndüğünde problem yaşıyorsan neden buralarda olduğunun net göstergesi. Ha şimdi gelelim bu oyun. Oyunun dışında oyuna müdahale eden bir tane hakem vardı bugün Yasin Kol. Var hakemi o. Ben şimdi İbrahim abi biraz daha işin teknik kısmına giriyor. Yani o hoca dokundu da tam dokunamadı. Oradan yan yaptı. Abi işimize geldi mi? Hayır şöyle. Ben fikri söyleyeyim abi. Yani Bünyamin Gezer fikrini böyle söylüyor bir de. Hakemlik tekniği açısından bir şey söylüyor olabilir. Bünyamin Gezer'in 30 kere izlediği şeyi 50 metreden Yasin Kol göremez. Bana kimse anlatmasın. Yasin Kol bugün yani Fenerbahçe'nin 3 puan almasının bir numara sorumlusudur. Bak ne Kerem Aktürkoğlu'dur ne Tedesco'dur ne 50 bin Fenerbahçe taraftarıdır. Bugün eğer Fenerbahçe sahadan 3 puanla ayrıldıysa şampiyonluk yarışına ya da ikincilik yarışına hala tutunuyorsa bunun bir numaralı müsebbibi Yasin Kol ve Vardaki Abdullah Buğra Taşkınsoy'dur. Bunu açarım ilerleyen.

Galatasarayultrataraftar

60,366 просмотров • 4 месяцев назад

🇹🇷🇬🇷🇮🇱 Yunanistan’ın Türkiye’ye önleyici darbe yapması fikri başarılı olamaz. Bize bu tür şeyleri yaptıran İsrail. Yunan Silahlı Kuvvetleri’nde bir şeyler yolunda gitmiyor. Eskiden Yunan Başbakanı ve Yunan Savunma Bakanı'nın danışmanlıklarını yapmış olan Dimitrios Konstantakopoulos katıldığı bir programda konuyla ilgili şunları söyledi: “Önleyici darbe başarıya ulaşmaz. İlk saldıran ülkeler en azından siyasi açıdan çok ciddi dezavantajlarla karşılaşır. Örneğin hükümet Fransa ile savunma işbirliği anlaşması imzaladı ve bu anlaşmada güvence maddeleri de var. Ama anlaşmanın sınırları Yunanistan’a yönelik bir saldırıyı kapsar, Yunanistan’ın başka bir ülkeye saldırmasını değil.” “Maalesef Yunanistan’daki iki temel sorun tutarsızlık ve derin yabancı bağımlılığıdır.” “Tarihte bir önleyici darbenin başarıya ulaştığı çok fazla örnek yoktur. Yunanistan Genelkurmay Başkanı’nın böyle bir açıklama yapmaması gerekirdi.” “Yunanistan, ne kadar silahı olursa olsun, Türkiye’nin karşılık verme kabiliyetini tamamen yok edecek ezici bir darbe vurma kapasitesine sahip değil. Bunu dünyada yalnızca tek bir devlet yapabilir: İsrail. O da İran’a, Lübnan’a karşı. Çünkü çok güçlü bir ordusu var ve arkasında ABD duruyor.” “Bu tür şeyleri yapan İsrail’dir ve korkarım ki muhtemelen bize de onlardan geliyor. Bunlar İsrail’den ithal edilmiş fikirler. “İsrail’in bir müzakere sürecinde, baskı kurarken, Türkiye ile Orta Doğu üzerine pazarlık yaparken Yunanistan-Türkiye rekabetini kullanmak ve gerekirse (gerilimi) tırmandırmak şeklinde bir çıkarı var. Bizim ise böyle bir çıkarımız yok.” “Türkiye Afrin’e girdiği dönemde Yunanistan’da bütün medya organlarına ‘Türkiye Meis’e çıkarmak yapacak.’ şeklinde bir haber sızdırıldı, bir panik havası yaratıldı. Üç gün sonra To Vima Kyriakis gazetesi bunların bir Orta Doğu ülkesinden geldiğini yazdı. (İsrail’den bahsediyor.)” “Mesela Netanyahu’ya yakın bir gazete bir süre önce ‘Kuzey Kıbrıs’ın kurtarılması için hazırlanması gereken bir plan var.’ yazıyordu.” “Eğer İsrail’in Türkiye ile sorunları varsa bunu kendisi çözmeli. Biz onun adına Türkiye ile çatışmaya giremeyiz.” “Yunanistan Savunma Bakanı çıkıyor ve diyor ki ‘Ege adalarına füzeler yerleştireceğiz.’ Adaların askerden arındırılması meselesi Yunanistan’ın hukuki açıdan en zayıf argümanlarından biridir.” “Bir süre önce aldığımız fırkateynlerin Ege için uygun olmadığını söyledi. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’de olacaklar. Tabii pek çok kişi ‘O zaman neden aldık?” diye soruyor. Anladım ki fırkateynlerin alımı kendi savunma ihtiyaçlarımızdan ziyade İsrail, Avrupa ve Batı ile iletişim ihtiyaçlarına hizmet ediyor. Ege için korvet alınmasının daha iyi olacağı söylenmişti, fırkateyn değil. Biz fırkateyn alımını İsrail’in yönlendirmesi ile yaptık.” “Türkiye ile İsrail arasında sert bir rekabet var ama açık ve dramatik bir çatışma yok ve olmayacak da. Gerçekte Batı, Rusya ve Çin’e karşı başlattığı savaşta Türkiye’ye mutlak ihtiyaç duyuyor ve ona gereken tavizleri verecek.” “Tarihte ilk kez Yunan askerinin sokaklara çıktığını gördük. 1 ay içinde 3 kez. Bu da bizim silahlı kuvvetlerimizde bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor.” “Gerçekten hem Yunanistan’ın hem Türkiye’nin elindeki korkunç silahlar kullanılırsa, iki ülkede de taş üstünde taş kalmaz. İki ülke de taş devrine döner. Ama Türkiye’nin iç derinlikleri değil. Atina, Selanik, İstanbul ve İzmir.” “Yunan karar vericiler rüzgar İsrail’den mi ABD’den mi esiyor diye bakıyor. Bazen 2 rüzgar karışıyor ve saçmalıyorlar.” Militaire.gr

Turan Oguz

138,170 просмотров • 8 месяцев назад

Gazze Öncesi / Gazze Sonrası Asla aynı olmayacak. Öncelikle “Konformist İslamcılık” Gazze ile birlikte iflas etmiş, çürük ve tefessüh etmiş bir siyasi düşünce olarak son kullanma tarihini doldurmuştur. Yüzleşilmesi gereken bir diğer husus ümmet denilen içi boşalmış, sahada hiçbir karşılığı olmayan ve hayali bir aidiyet tariflemekten öteye gitmeyen kavram ve bu kavram etrafında oluşturulan eylem ve söylemlerin yaşanan süreçte sahada en ufak bir kazanım sağlamamış oluşu. Elinizde bulunan ve sizin değer atfettiğiniz kavramlar karşı tarafta bir caydırıcılığa yol açmıyor, umursanıp geri adım atılmasına neden olmuyorsa, özünde çok değerli ve anlamlı olan bu kavramların nasıl değersizleştirilip itibarsızlaştırıldığı sorgulanmalı. Gazze’yi bir insanlık meselesi olmaktan çıkarıp, mücadele söylemini olmayan, niteliksiz ve kalitesiz bir “ümmet” tabanlı eksene oturtup hapsetmek büyük bir vebaldi. Yapanlar üstlendi bu vebali. Bir bakın İslam(!) dünyasına ne var Gazze ile ilgili? Elle tutulur hiçbir şey göremezsiniz. Çünkü batı toplumlarındaki sürdürülebilir tepki hangi Müslüman olduğunu iddia eden toplumda var? Kaldı ki bu toplumlar, zulme uğrayanların Hristiyan ya da Budist olduğu bir ihtimal denkleminde şu bir ara ucundan kenarından gösterdikleri tepkiyi dahi gösterir miydi? Fakat batı toplumları bu tepkiyi sürekli, artan bir hassasiyetle göstermeye devam ediyor. Hep derlerdi ya, bakma batıda refah var ama aslında çok dejenere toplumlar, batı toplumları çöküyor vs vs… İşte şimdi Gazze ile gördük dejenere ve çürüyen toplumların kimler olduğunu. İnandıklarını iddia ettikleri kutsal kitaplarında ilahları “onlarla savaşın ki sizin elinizle onları cezalandırayım” diyor, onlarsa “bizi hiç karıştırma, mümkünse sen doğrudan belalarını ver böyle ses yolla, ışık yolla ama bizi karıştırmadan bir şekilde bitir bu işi” diyorlar. Aynı olaylar karşısında sürekli aynı tepkileri verip farklı sonuç almayı bekleyen bir ahmaklığın esiri olmuşlar. Kılıçlar çekildiğinde kuşanışacak en kötü silahın sadece sözle yapılacak girişimler olduğunu göremeyecek kadar eblehler ya da saf numarası yapıyorlar. Müslüman ülkelerin yeni jenerasyonlarında İslamcılık diye kavram yok. Olmadığı gibi, çok da mesafeli ve tepkililer buna. Suudi Arabistan yönetimi bunu çok iyi analiz etti ve kendini milliyetçilik ile kültürel değerler üzerinden yeniden inşa etmeye, re-establishment çabasına girişti. Bu durum yalnızca S.Arabistan ile de sınırlı değil. Bölgedeki Bahreyn, Katar, Kuveyt, BAE ve Umman’da da aynı yönelim söz konusu. Batı ve İslam dünyasının sınırları bir an için tamamen açılsa, nüfusun nereden nereye akacağı çok belli. İşte bu akış gelinen maddi / manevi iflasın, çöküşün de en somut ifadesi, reddedilemez kanıtıdır. Ortadoğu toplumlarının reaksiyonel, kahramanlık örüntüleri ile bezeli, kollektif dayanışma bilincinden uzak çocuksuluğu ile uluslararası ölçekte herhangi bir mücadelenin kazanılması mümkün de değildir. İslam dünyasına bakıldığında; Körfez ve Arap Yarımadası ülkelerinde selefi yapıların hızla Protestan / geleneksel / cemaat yerine fert odaklı ve yumuşak bir din anlayışına doğru hızla evrildiğini görüyoruz. Hint - Pakistan - Bangladeş coğrafyası cehaletle bezeli uydurma bir din anlayışı takip ediyor. Afganistan ayrı bir alem ve tartışma konusu ama zamanın ruhunun çok çok gerisinde. Kuzey Afrika genç nüfusunun tek derdi kapağı Avrupa’ya atabilmek. İslam dünyasında din anlayışı “kültürel bir renk” olma alanında var olabiliyor. Durum 1980-2000 yılları arasındaki yapı ve anlayıştan fersah fersah uzakta. Sorunları halı altına süpüre süpüre, hurafeleri, cehaleti, yobazlığı din edine edine, insan hak ve hukukunu ihlal ede ede, diktatörlüklerle, kaynakları eşit ve geniş kitlelerle paylaşmak yerine, az bir kesimin arasında dönüp duran bir ayrıcalık haline getire getire bugünlere gelindi. Şimdi el açıp Allah’tan utanmadan gel Gazze’yi kurtar diyoruz. Kurtarmaz. Allah’ın koyduğu sistem böyle çalışmıyor. Çalışmadan vermiyor, değişmeden değiştirmiyor. V’esselam

Hasan Mert Kaya

198,857 просмотров • 2 лет назад

Tümer Metin: O işler genelde Fenerbahçe'nin başına geliyor. Galatasaray pek başına gelmiyor. Hiç mahal bile vermedi Galatasaray. Geçen hafta haftayı bitirirken bu haftayı sorduğumda iki takımdan da sürpriz beklemiyorum demiştim. Fenerbahçe Rize'yi Galatasaray'da gençlerbirliğini geçer. Hatta rahat geçeceklerini de düşünüyordum. Tugay Hocam rahat bir galibiyet dedi. Doğru katılırım. Ama oyunun ikinci yarısı Galatasaray'ın son haftalarda düştüğü türbülans özellikle 2-1'den sonra oyunun belli sekansa düştüğünü söyleyebilirim. Volkan Hoca da 60'a kadar tutmak istediğini belirtti maçtan önce. 0-0 oyununu. Sonra düşecekler dedi. Bence Galatasaray takımı da 60'dan sonra düşeceğini biliyor. O yüzden muazzam bir oyun başlangıcı. Muazzam bir 45 dakika oynadılar. Çabuk çabuk 2-0. Büyük takım oyunda çok rahat ifade edebildiğimiz bir özelliktir. Soyunma odasından golle geldi zaten. 70. saniyede gol oldu. Kaliteyle anlatabileceğimiz işler oldu ilk yarı. Çok iyi bir saniye izledik uzun haftalar sonra. Saniye-Yunus işbirliği çok göze batan, damga vuran bir işbirliği oldu. Kötü diyoruz Icardi'ye ama geldiği dakika Meleke ile top ağalarla buluşturmasını biliyor. Çok ezberi var o konuda. Yine doğru işler yaptı. Pas bağlantısı da var ilk yarı. Kalitesiyle kazandı Galatasaray. Hiç mahal vermedi soru işaretlerini. Geçen hafta ipler artık Galatasaray'ın elinde değil demiştik. Fenerbahçe'nin de elindeydi ipler. 5 maçını kazanırsa şampiyon oluyordu. Galatasaray bu hafta tekrar direksiyona geçti. 4 puanlık fark. Ligin son 4 haftası. Hata yapmazsa kendi hatasıyla şampiyonluk verebilir. Fenerbahçe'nin görüntüsü de şampiyonluğu kovalayacak. Özellikle dünkü maçtan sonra, dünkü kırılmadan sonra artık ortak olabilecek bir görüntü değil. Şimdi bunu söylerken haftaya galip gelse Fenerbahçe yine bir puanla Galatasaray ligin son 3 haftasına girmiş oluyor. Yine direksiyonun başında kendisi olmuş oluyor. Fenerbahçe yine Galatasaray'ın hata yapmasını bekleyecek pozisyona düşmüş oluyor. Velhasıl Kolay galibiyeti getiren en önemli şey şu. Galatasaray'ın kadro mühendisi bu ligdeki bütün takımlardan iyi. Galatasaray'ın oyuncu kalitesi bu ligdeki bütün takımlardan daha iyi. Ekonomik olarak da söyleyebiliriz bunu. Ama daha iyi olan bir şey var Galatasaray'ın. Beraber oynama alışkanlıkları var. Gelen oyuncu da hemen adapte olabiliyor o alışkanlığa. Uğur Can gibi, Eren'in geldiği zaman düşen. Şampiyonlar Ligi'yi Liverpool maçları falan, Lank'ın katıldığı, devre arası katıldığı dönemdeki katkısını düşünelim. Yani işleyen bir mekanizmanın içinde ortak olmak kolay oluyor. Bu beraber oynama alışkanlığı da son 3 seneyi şampiyon bitirdi Okan Hoca'nın takımı. Ligin kalan son 4 haftası içinde çok yakın olduklarını düşünüyorum. Peki. Kalan maçları birazdan ekranlara getireceğiz tabii ki. Hem Galatasaray hem Fenerbahçe ama işin bir tarafında da Trabzonspor da var Tugay Hocam.

Galatasarayultrataraftar

41,939 просмотров • 4 месяцев назад

Ece Sayer, 15 yıldır lazere gidiyorum: 🔹 Kızlar, ben 15 yıldır lazere gidiyorum. İlk 16 yaşında başladım. O zaman reşit olmadığım için annemle gidip onay alarak başladık. Şu hayatta önereceğim ilk şey lazere gitmeniz. Genç kızlara tavsiyem; ne yapın, edin, yaşınız küçük olsa ailenizin desteği ile lazere başlayın. Çünkü, jilet yaptığınızda vücutta kararmalar başlıyor. Ben küçük yaştan beri lazere gittiğim için vücudumda hiçbir yerimde kararım yok. Kararmalara birebir. 🔹 İlk Alexandrite'la başladım, buz lazer olarak devam ettim. 3-4 yıl falan Alexandrite kullandım. Şimdi hangisini kullanmalısın veya eve IPL cihazı almalı mısın ondan bahsedeceğim. Alexandrite çok güzel. Gerçekten tavsiye ederim ama bronz sene kesinlikle yapamazlar. Özellikle esmer tene de yapmıyorlar, çok çok kolay yapmıyorlar yani. Ben bir gün bronz gitmiştim, yanıklar oluştu. Allah'tan onlar gençti, leke leke yanıklarım oluştu, kararım da geçti. Buz lazere bronz girebiliyorsun, hiçbir sorun olmuyor. Ama Alexandrite'a göre buz lazer daha geç bitiriyor veya daha az dökülme oluyor. Memnun muyum? Memnunum, memnun olmasam şu anda girmem çünkü. Alexandrite'da daha geç çıkıyor tüyler, daha güzel dökülüyor ve uzun vadeli kullanabiliyorsun. 🔹 Bu kadar yıl lazere gidiyorsun, nasıl bitmedi derseniz de; vücutta bir şeyi %100 bitirmek zaten iyi bir şey değil. Eğer gittiğiniz merkezde, klinikte "%100 bitiyor" derlerse oraya sakın kesinlikle güvenmeyin. Öncelikle söyleyeceğim ilk uyarım bu. Bir de kadınların hormonları her ay değişiyor, regl görüyoruz. Yaş büyüdükçe değişiyor, ergenlik çağını atlatıyoruz. Tüyler değiştiçe o kıl zaten bir bittiğini sanıyorsun, sonra belli bir yaşa geliyorsun, tekrar kıllar çıkıyor falan, vesaire döngüye giriyorsun. O bitenlerin genelde tüyleri az olanlar ya da böyle sarı olanlar. Bir de genelde cihazlar sarı tüyleri görmezler, bilginiz olsun. Hatta bazen siyah tüyler bile sararıyor, beyazlaşıyor yani. Ama tüy hiçbir zaman bitmiyor, bitenlerinkini söyledim. 🔹 Son dönemde IPL cihazı almayı düşündüm, araştırdım ama sonra dedim ki ben bununla uğraşamam. Çünkü onun için bile yanında birinin desteği gerekiyor, arkaya göremiyorsun, oraya göremiyorsun. Sürekli birinden yardım bekliyorsun falan. Gerek yok, bir de ben üşenirim, yapamam yani. Alırım, öyle kalır. Tekrar lazere başlarım. Eğer ben uğraşırım, yanımda biri destek olur, her ay yaparım vesaire dersen al. Ama marka istersen bilmiyorum açıkçası. "Şunu al, bunu al" diye tecrübesi olan, deneyimi olan bence yorum yapsın. 🔹 Harici de buz lazere gidebilirsiniz. Acımıyor, yanmıyor. Alexandrite da kesinlikle acıyor, acısı var yani. En güzeli de her zaman tertemizsin. Orada ben kıllı bir insan değilim hiçbir zaman. Benim tek kılımın çıktığı yer bıyıklarım ve kaşım çıkıyor. Onun haricinde vücudumda çok kıllı olan bir insan hiçbir zaman değildim ama buna rağmen bile bitmiyor. 🔹 Ben hayatta en memnun kaldığım, en sevdiğim, her zaman önereceğim, genç kızlara bile tek tavsiyem; ilk önce lazere başlamalarıdır. Hani boş boş şeylere para vermenizden ziyade bu, sizin ömrünüzün sonuna kadar hayatınıza katkı sağlayacağınız, parasını hak eden ilk şeylerden biridir. 🔹 Aklıma gelenler bunlar. Bu kadar. Hem bu arada buz lazerde kaşınızın üstüne ve bıyıklarınıza da lazer yaptırabiliyorsunuz ama Alexandrite'ta yapmıyorlar diye hatırlıyorum. Bu kadar.
3:26

Sensitive content

Ece Sayer, 15 yıldır lazere gidiyorum: 🔹 Kızlar, ben 15 yıldır lazere gidiyorum. İlk 16 yaşında başladım. O zaman reşit olmadığım için annemle gidip onay alarak başladık. Şu hayatta önereceğim ilk şey lazere gitmeniz. Genç kızlara tavsiyem; ne yapın, edin, yaşınız küçük olsa ailenizin desteği ile lazere başlayın. Çünkü, jilet yaptığınızda vücutta kararmalar başlıyor. Ben küçük yaştan beri lazere gittiğim için vücudumda hiçbir yerimde kararım yok. Kararmalara birebir. 🔹 İlk Alexandrite'la başladım, buz lazer olarak devam ettim. 3-4 yıl falan Alexandrite kullandım. Şimdi hangisini kullanmalısın veya eve IPL cihazı almalı mısın ondan bahsedeceğim. Alexandrite çok güzel. Gerçekten tavsiye ederim ama bronz sene kesinlikle yapamazlar. Özellikle esmer tene de yapmıyorlar, çok çok kolay yapmıyorlar yani. Ben bir gün bronz gitmiştim, yanıklar oluştu. Allah'tan onlar gençti, leke leke yanıklarım oluştu, kararım da geçti. Buz lazere bronz girebiliyorsun, hiçbir sorun olmuyor. Ama Alexandrite'a göre buz lazer daha geç bitiriyor veya daha az dökülme oluyor. Memnun muyum? Memnunum, memnun olmasam şu anda girmem çünkü. Alexandrite'da daha geç çıkıyor tüyler, daha güzel dökülüyor ve uzun vadeli kullanabiliyorsun. 🔹 Bu kadar yıl lazere gidiyorsun, nasıl bitmedi derseniz de; vücutta bir şeyi %100 bitirmek zaten iyi bir şey değil. Eğer gittiğiniz merkezde, klinikte "%100 bitiyor" derlerse oraya sakın kesinlikle güvenmeyin. Öncelikle söyleyeceğim ilk uyarım bu. Bir de kadınların hormonları her ay değişiyor, regl görüyoruz. Yaş büyüdükçe değişiyor, ergenlik çağını atlatıyoruz. Tüyler değiştiçe o kıl zaten bir bittiğini sanıyorsun, sonra belli bir yaşa geliyorsun, tekrar kıllar çıkıyor falan, vesaire döngüye giriyorsun. O bitenlerin genelde tüyleri az olanlar ya da böyle sarı olanlar. Bir de genelde cihazlar sarı tüyleri görmezler, bilginiz olsun. Hatta bazen siyah tüyler bile sararıyor, beyazlaşıyor yani. Ama tüy hiçbir zaman bitmiyor, bitenlerinkini söyledim. 🔹 Son dönemde IPL cihazı almayı düşündüm, araştırdım ama sonra dedim ki ben bununla uğraşamam. Çünkü onun için bile yanında birinin desteği gerekiyor, arkaya göremiyorsun, oraya göremiyorsun. Sürekli birinden yardım bekliyorsun falan. Gerek yok, bir de ben üşenirim, yapamam yani. Alırım, öyle kalır. Tekrar lazere başlarım. Eğer ben uğraşırım, yanımda biri destek olur, her ay yaparım vesaire dersen al. Ama marka istersen bilmiyorum açıkçası. "Şunu al, bunu al" diye tecrübesi olan, deneyimi olan bence yorum yapsın. 🔹 Harici de buz lazere gidebilirsiniz. Acımıyor, yanmıyor. Alexandrite da kesinlikle acıyor, acısı var yani. En güzeli de her zaman tertemizsin. Orada ben kıllı bir insan değilim hiçbir zaman. Benim tek kılımın çıktığı yer bıyıklarım ve kaşım çıkıyor. Onun haricinde vücudumda çok kıllı olan bir insan hiçbir zaman değildim ama buna rağmen bile bitmiyor. 🔹 Ben hayatta en memnun kaldığım, en sevdiğim, her zaman önereceğim, genç kızlara bile tek tavsiyem; ilk önce lazere başlamalarıdır. Hani boş boş şeylere para vermenizden ziyade bu, sizin ömrünüzün sonuna kadar hayatınıza katkı sağlayacağınız, parasını hak eden ilk şeylerden biridir. 🔹 Aklıma gelenler bunlar. Bu kadar. Hem bu arada buz lazerde kaşınızın üstüne ve bıyıklarınıza da lazer yaptırabiliyorsunuz ama Alexandrite'ta yapmıyorlar diye hatırlıyorum. Bu kadar.

Netlog Medya

1,745,845 просмотров • 23 дней назад

CNN, HALK TV VE SÖZCÜ’DEN DAHA MUHALİF! BU “U” DÖNÜŞÜ KİMİN TALİMATI? BENDEN BAŞKASI NEDEN HABER YAPAMIYOR? EKREM’İN ELİ KOLU UZUN! CNN Türk’e bir haller oldu. Sanki seçim var gibi, bu akşam İmamoğlu’nun adaylığını konuşuyorlar ve neler söylüyorlar neler!.. Pes… Adam 2352 yılla yargılanıyor, bunlar sanki Mars’tan yayın yapıyor! Bu bir değil, iki değil, bu akşam yine muhalefetin en güçlü sesi oldu. Halk TV ile Sözcü TV bu kadar sağlam muhalefet yapamıyor. Video’ya bakın… Abdulkadir Selvi’nin, Özgür Özel’in istediği “özür dilemeye” gösterdiği yolu görün Allahaşkına!.. Kim ne derse desin dopdolu bir iddianeme çıkartan İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek’i hedef yapacak aklınca!.. İsmail Dükel zaten belli… Ahmet Hakan yine hiçbir şeyden anlamıyor gibiyapıp, yol veriyor. Coşkun Başbuğ’a sorduğu soruya bakın… Orada Zafer Şahin’le ve Coşkun Başbuğ kıblesi belli insanlar, her zaman sağlam duruyorlar. Ama üstte saydığımız isimlere bir de Hakan Bayrakçı katıldığı için tabi ki bu grup daha baskın oluyor. Ekrem bu kez nasıl bir bağlantı kurdu, çok merak ediyorum. Şimdi soru şu: CNN Türk’teki bu U dönüşünün sebebi ne?.. Kimin talimatı… Patron Demirörenler’in mi, yoksa kanalın başındaki Murat Yancı’nın mı, bilemiyoruz ama boşuna kürek çekiyorlar. Ve haberlerimin altına yorum yapanlar, sizdeki bu U dönüşünün çok farkında… Önceki haberlerimde böyleydi, yine böyle olacaktır sanıyorum. Ama bu yaptıklarıyla ne Ekrem’i yüceltebilirler, ne de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a zarar verebilirler?.. Zaten o dillerinden düşürmedikleri ve bugün muhalif medyanın yana yakıla “X hesabını kapattılar” diye ağladıkları Ekrem’in takipçisi ne kadardı biliyor musunuz?.. Bakın, video’da var, 337 bin… Hani 15 milyon peşindeymiş falan hikaye… Şu anda koca Türkiye’den tüm takipçi sayısı sadece 337 bin… Zaten gerçekten kitleler peşinde olup sahip çıksaydı, bu hesap milyonları bulur, sokaklarda her yerde Ekrem sesleri duyardık. Ama sıfır!.. Özgür’ün toplama mitingleri dışında tık yok. Bu kadar yolsuzluk varken, iddianamede net rakamlar bile varken, hala ekranda Cumhurbaşkanı kim olur diye konuşmak ise en büyük hadsizlik!.. Yazıklar olsun… İşin garip tarafı, bunları benden başka haber yapan da yok! Tamar Tanrıyar

Siberhabertv

101,716 просмотров • 9 месяцев назад

Öcalan ile müzakereler, PKK’nın yurt içinde tükendiği; kahraman ordumuzun Kuzey Irak’ta PKK’yı Kilit-Pençe Operasyonu ile sınır bölgesinden söktüğü ve Irak-Suriye sınırını kontrol altına aldığı bir aşamada devreye girdi. Bu süreç askeri anlamda PKK için can suyu oldu. Sürecin en büyük hedefi anayasayı Erdoğan’ı iktidarda tutacak şekilde değiştirmektir. AK Parti-MHP-DEM ittifakı bunun için kurulmuştur. Bu yasa tasarısı Bahçeli’nin “Önümüzdeki süreçte çok şey değişecek, her şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez” dediği sürecin ilk adımıdır. Bu yasa tasarısı, Öcalan’ın cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli, demokratik Cumhuriyet’e gidişin ilk adımı olarak ifade ettiği; milli, üniter, laik devletten çok uluslu-özerk bölgeli devlete geçişin ilk adımıdır. Bu yasa tasarısına “evet” demek Erdoğan ile ittifak yapmak, AK Parti’ye payanda olmak demektir. Yurttaşlar sizi neden eleştiriyor? 1.Yeni Parti’nin programında bir PKK kavramı olan “eşit yurttaşlık” yazdığı için; (Bütün yurttaşlar Anayasa’nın 10. Maddesine göre yasalar önünde eşitken neden amacı Türk ve Kürt için iki ayrı siyasi kimlik isteyen eşit yurttaşlık kavramının Yeni Parti’nin programına girmesine neden karşı çıkmadınız?) 2.Öcalan’ın “bu bize yeter dediği” Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartına Türkiye’nin koyduğu şerhleri kaldıracağınızı söylediğiniz için; 3.Şimdi de PKK’ya af yasasına karşı çıkmadığınız için; 4.Bütün bunları MUHALEFET olduğunuzu söylerken yaptığınız için. Hangi muhalefet iktidarın iktidarda kalma projesine destek olur? Biz iktidarla ve bu yıkım projesi ile zaten mücadele ediyoruz. Bugün anlamaya çalıştığımız şey Atatürk Cumhuriyetini korumak için sizinle de mücadele etmek zorunda kalıp kalmayacağımız: Bizim esas meselemiz; muhalefet gibi görünüp kritik anlarda Ekmelettin operasyonu ile iktidara destek atan, kirli referandum gecesi YSK’nın önüne gitmeyen, seçimden önce çok da fazla Suriyeli’ye vatandaşlık verilmedi diyerek iktidara destek atıp sonra kongrede seçimleri çok fazla Suriyeli’ye vatandaşlık verildiği için kaybettik diyen majestelerinin muhalefet ile. Şimdi bu kritik anda sizin ne yapacağınızı bekliyor, izliyoruz. Karınca gibi tarafım belli olsun diyerek Cumhuriyet yanarken söndürmek için su mu taşıyacaksınız yoksa destek mi olacaksınız? Hem Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni hem de Öcalan’ın sözde demokratik Cumhuriyetini birlikte savunmak mümkün değildir. “Bizi zorla bu işin karşısında durmaya itiyorlar” diyerek mevcut politikanızı eleştiren yurtsever solcu entelektüellere kızıyorsunuz. Oysa CHP’nin de Yeni Parti’nin de yurtsever, Atatürkçü tabanı PKK affına karşı. AK Parti ve MHP tabanları da. Referandum yapılsa “Evet” oyları yüzde 25’i geçmez. Sayın Özel, Atatürk’ün çizgisine gelin. Bu yasaya evet diyerek, yasanın Türk devleti ve Türk milletine karşı bir suç olduğunu zımnen kabul eden bir sürecin parçası olmayın. 24 yıl boyunca iktidarın yanlış yaptığını söyleyip, günün sonunda onun getirdiği yasaya imza atmak muhalefet değil, kendi itirazını inkâr etmektir. Aynı siyasete ortak olup farklı bir sonuç beklemek ise, olsa olsa siyasi bir akıl tutulmasıdır. Özetle, Özgür bey açık olun, net olun, gerçek muhalefet olun. Ve son olarak bu yasa tasarısına evet derseniz, sakın “biz muhalefet partisiyiz” diye ortaya çıkmayın. Kemal Kılıçdaroğlu’da muhalefet olduğunu söylüyordu. Bu yasaya evet derseniz ancak Kemal bey kadar muhalefet olursunuz. Zafer Partisi

Ümit Özdağ

565,289 просмотров • 11 дней назад

ABD'nin sömürge valisi kılıklı büyükelçisi Tom Barrack, bir yandan Türkiye'nin laik ve üniter yapısına savaş ilan ederken bir yandan da Suriye'de özerkliği ilan etmeye hazırlanıyor. Tom Barrack, ilk fırsatta ülkeden kovulması gereken son derece tehlikeli ve bölücü bir şahsiyet. Bunu anlayabilmek için son hafta içerisinde yaşanan bazı gelişmeleri incelemek gerekiyor. İlham Ahmet, PYD sözde özerk yönetiminin dış işleri bakanı. 25 Temmuz'da son derece kritik açıklamalar yaptı. İlham Ahmet, Şara ile yaptıkları görüşmeyi "Toplumdaki çok renkliliği anlayacak yeni bir Suriye inşası" olarak niteliyor. Sadece buradaki "çok renkli" kavramının bile Irak ve Lübnan'daki gibi konfesyonizmi işaret ettiğini anlamak kolay. İlham Ahmet, sözlerinin devamında sürecin "ABD arabuluculuğunda ilerlediğini" söylüyor. Yani "çok renkli" Suriye'yi esasen ABD inşa ediyor. Bununla görevlendirilen kişinin Tom Barrack olduğunu anlamak zor değil. Yani Tom Barrack bir yandan Türkiye'deki laik düzeni ve üniter yapıyı yıkmakla bir yandan da Suriye'yi çok parçalı özerk yapılara ayırmakla görevli sömürge valisidir. Bu misyonun hedefinin "böl ve yönet" olduğunu herhalde herkes kestirir. İlham Ahmet, Şara ile yapılan toplantının çıkmaza girdiğinden bahsediyor. Sebebi açık, entegrasyon meselesi... Yani özerklik... İlham Ahmet diyor ki "Entegrasyon, karşılıklı bir tanımayı gerektirmelidir. Yani Şam hükümeti de bizi tanımalı, itiraf etmeli, biz de onları kabul etmeliyiz." Yani Şara, Kürt kimliğini itiraf edecek. Burada itiraf kavramı neden kullanılmış olabilir? İtiraf bilinen ama söylenmesi istenmeyen anlamda ele alınıyor. Özetle, Şara, PYD'nin özerklik istediğini biliyor fakat bunu kabul edemiyor. Ülkesinin parçalanacağını anlıyor olmalı. İlham Ahmet sözlerinin devamında özerklik üzerindeki anlaşmazlığı açıyor. Diyor ki "Öyle gelip silahları teslim et ya da yanındaki bütün savaşçıları getir teslim et, hoşça kal, bitti gitti demekle olmaz." Burası önemli. Ahmet'e göre PYD silahları bırakamaz. Öyle ya, silahlı güç bir teminattır. Yarın ülke karışınca o silahlı güçle bağımsızlık elde etmek bile mümkün. Ahmet, kafasındaki düşünceyi aktarıyor, diyor ki: Bahsettiğimiz entegrasyon, Şam yönetiminin buradaki halkın iradesini tanıması gerektiğidir. Güvenlik açısından, bu halk kendini nasıl koruyacak? Yani ülkenin adı Suriye olacak ama Kürt özerk yönetimi olacak. Bunun silahı olacak. Kendini koruyacak. Kime karşı? Mesela yarın bir gün Şara niyeti bozup da özerkliği tanımam derse, PYD kendi ordusuyla kendisini koruyacak. Halbuki Şara, tek ordu istiyor. Tek yönetim istiyor. Entegrasyon adı altında özerkliğe pek sıcak bakmıyor. Belki sadece göstermelik bir "kimlik tanıma" ile yetinmelerini istiyor. Ama İlham Ahmet bundan şikayetçi, diyor ki: Diyorlar ki: "Bunlar bugün bu kurumlarda, biz gelip devralacağız, biz yöneteceğiz, artık bitti, sizin bir işiniz yok." Bu doğru değil. Konuşmanın devamında konu özerklik meselesine geliyor. Muhabir açıkça özerkliğin bölücülük olup olmadığını soruyor. İlham Ahmet "Eğer merkez gerçekten bu toplumun hakkını tanırsa, eşit bir şekilde yaklaşırsa, iradesine saygı gösterirse, o zaman neden ayrılsın" diyor. Buradaki merkez kavramı Şam'ı ifade ediyor. Yani Şam, Kürtlere saygılı olursa, Kürtler ayrılmak istemez diyor. Bu cümlelerin manası açık, Kürtlere özerklik verilsin, ordu verilsin, yani PYD ayrılığa karar verdiğinde bunu sağlayacak güç verilsin. Kürtler ayrılmak istemediği sürece sorun olmasın ama ayrılığa karar verdiğinde de önünde hiçbir güç duramasın. Bu talep teorik olarak ayrılma hakkı saklı tutulan özerk yönetim talebidir. Muhabir bu açıklama üzerine İlham Ahmet'e açıkça "Federal bir Suriye mi, otonomi mi, merkezi olmayan bir Suriye mi istiyorsunuz" diye soruyor. Ahmet de "merkezi devlet" modelinin iç savaşa neden olduğunu belirtip "adem-i merkeziyetçi" bir yönetim istediğini itiraf ediyor. Ardından kültür, dil, eğitim gibi konuların da adem-i merkeziyetçi olması gerektiğini ekliyor. Tüm bu açıklamalar, PYD'nin açık açık Kuzey Irak'taki gibi askeri gücü olan özerk yönetim amaçladığını kanıtlamaya yeter. Şimdi durup düşünmek lazım, İlham Ahmet'in söylediği şeyler büyük oranda Türkiye'deki açılım için de söyleniyor. Tek eksik, silahlı güç... Onun dışındaki tüm talepler neredeyse aynı... Aslında buradan şunu da anlıyoruz, Türkiye'de "demokratikleşme" adı altında sunulan paketin gittiği yer de özerklik... Neyse, geliyoruz Mazlum Abdi'ye... İlham Ahmet'ten birkaç gün sonra da o da önemli açıklamalar yapıyor. Sözlerinin başında Tom Barrack için "Suriye’nin tek elden yönetilemeyeceğini de anlamış durumda" diyor. Bu lafın manası basit. Suriye'nin adem-i merkeziyetçi bir yönetime yani özerkliğe bürünmesi gerektiğini hususunda Tom Barrack kendileriyle hemfikir. Mazlum Abdi, İlham Ahmet'in aksine silahlı bir gücün başında olduğu için daha kesin ve net konuşuyor. "Suriye’nin eski haline dönmesi imkansız" diyor. Yani özerkliği öyle veya böyle alacağından emin. Daha da ileri gidiyor. İç savaşın merkeziyetçi model nedeniyle çıktığını söylüyor ve "köklü değişimler yapılmalı" diye ekliyor. Mazlum Abdi'ye göre Suriye'de iki güç var. Biri Şam silahlı gücü diğeri de PYD gücü... Yani iki ordu var ve bunların anlaşması gerekecek. Mazlum Abdi o kadar cüretkar ki Suriye'de milliyetçi dönemin bittiğini ilan ediyor. Bunu ifade ederken de milliyetçi dönemi İslamcılığın bitirdiğini söylüyor: Suriye milliyetçilik ideolojisi üzerine kurulmuştu. Şimdi milliyetçi İslamcı bir ideolojiye geçti. Aslında bu ifadenin derin bir anlamı var. Milliyetçi modeli bitirmek için bu modeli çözmek için din faktörü oldukça cazip. Milliyetçiliği İslamcılıkla çürütürseniz, geriye Abdi'nin hayal ettiği parçalanmış ve özerk yapılara bölünmüş bitik bir ülke kalır. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Bu noktada sormak lazım, Tom Barrack, Türkiye'de "Osmanlı millet sistemi" yani dini kimliklerin tanındığı bir sistem hayal ederek aslında milliyetçi modeli yok etmeye niyetlenmiş olmuyor mu? Belli ki Mazlum Abdi gibi PYD öncüleri, ilhamlarını ABD'den ve Tom Barrack'tan alarak ilerliyor. Tüm projenin odağındaki isim olan Tom Barrack ise Suriye'de olan biten için "süreç başarılı ilerliyor" diyerek aslında Suriye'yi parçalama görevini yerine getirdiğini ifade ediyor. Ve kuklalarını övüyor: Mazlum Abdi süreci akıllı yürütüyor. Onunla gurur duyuyorum. Cümlelerinin devamında diyor ki: Mazlum Abdi, Türkiye'ye karşı tehdit oluşturmuyor... İşte kilit cümle bu. Türkiye başından beri PYD'ye karşı çıkarken ve özerkliğe müsaade etmeyeceğini söylerken şimdi nasıl oluyor da Mazlum Abdi açık açık özerkliği alacağını söylerken Türkiye'ye tehdit oluşturmamış oluyor? Orası, Tom Barrack'ın kerameti... Boşuna söylemiyoruz, memleketten kovulması gereken ilk isim Tom Barrack diye...

Con Sinov

76,061 просмотров • 1 год назад

#yangın Konu 2030 AJANDASI... Yahudi Küresel Çete'nin yayın organı olan TİME, daha yıllar önce Dünya'daki çam ormanlarını nasıl yakacaklarını duyurdular mı ? Duyurdular ve yangınlar dünyada başladı. Özellikle ÇAM ormanları yakılıyor. Peki neden ? Çünkü ÇAM ormanı Karbonu emer, oksijen üretir, bitki örtüsünü daha da canlandırır ve daha da önemlisi SU KAYNAKLARININ çoğunluğu hep ÇAM ormanlarına toplanır. Ormanı yakarsan SU DA BİTER... BİLL GATES ve KLAUS SCHAB Şeytanları ne dedi ? ''2030 a kadar orman istemiyoruz hepsini yakacağız çam ağaçlarını anca aptallar sever'' dedi... Bu arada BİLL GATES'in kendi evi de ÇAM ORMANLARIYLA çevrili bir adada... Yani biz GOYİMLERE ÇAM ORMANI YASAK, ONLARA SERBEST. Doğal olarak Orman yandığı zaman HAYAT BİTMEYE başlayacak. Başta Arılar bitecek, doğal olarak BAL da bitecek. Çam Balı diye birşey olmayacak. Ardından OKSİJEN bitecek... ORMANSIZ, YEŞİLSİZ, TABİATSIZ bir DÜNYA HAYAL EDİYORLAR... Şu anda Çanakkale Ahmetçe köyü çevresinde yanan yer, 1.5 ila 3 asırlık çam ağaçları. Deniz kenarına doğru ise tamamen zeytinliktir ve Kuzey Ege Sızma Zeytinyağının çıktığı bölgedir. Bu zeytinyağı dünyada bir numara seçilmiştir ve eşi benzeri yoktur. Anladınız mı şimdi Küresel Şeytani Çetenin kim olduğunu ? ALLAH bunlara bu gücü neden nasip etti ? Tek soru... Tek cevap... Bu adamları dünya durduramıyor... Çünkü öyle bir teknoloji ile bu ormanları yakıyorlar ki... 2019 öncesinde patenti alınmış uydu lazer sistemi. İsmina GODS RODS diyorlar. Farkındaysanız artık ''kundaklama sabotaj yapma soruşturma'' falan kimse konuşmuyor. Çünkü yakanların artık küreselciler olduğu ve uydudan bunun yapıldığını herkes biliyor. En büyük kanıtı avrupadaki devasa yangınlar... Tarihi Sicilya'yı bile yerle bir ettiler. Galiçya aynı şekil. Buraları da aynı Edremit gibi kızıl çam ormanlarıydı ve hepsi asırlık ağaçlardı... ÇOK YAZIK... Dünya FELAKETE doğru koşar adım gidiyor. Ama Yahudi küreselcilerin kurguladığı bir FELAKET... Dünya'nın parası ellerinde Sağlık sistemleri ellerinde İlaç sektörünün tamamı ellerinde Basın/medya ellerinde Tohum ellerinde Teknoloji bunların elinde İstediği an, istediği yeri yakabiliyor mu ? Evet yakıyor... Bütün Dünya'da korkunç bir uçak sayısı ile CHEMTRAİLS yöntemi ile havadan aynı bir BÖCEK gibi hepimizi zehirliyor mu ? Zehirliyor İstediği yerde bebekleri bombalayıp öldürebiliyor mu ? İstediği yerde bebekleri kaçırıp enselerinden ADRONOCHROME kanını çekip kendi gençleşebiliyor mu ? Evet... (Epstein belgelerinde ortaya çıktı) Geriye başka ne kaldı ? O zaman biz Dünya'ya niye geldik ? Değil mi...? Mağdem bunlar seçilmiş ve ÇILGIN BİR GÜCE sahip olabiliyorlar o zaman biz bunlarla nasıl mücadele edeceğiz ? O sözleri yerine mi gelecek ? ''TANRIYI KIYAMETE ZORLAMAK'' Evet Bu onların inanç kitabı olan KABALA'nın baş emri...

GERÇEKLER TV

25,079 просмотров • 21 дней назад

KEDİLER PARAZİT BULAŞTIRMAZ PARAZİTLER HASTALIĞA SEBEP OLMAZ Parazitler hakkındaki tüm bilimdışı ezberlerinizi bozun! Parazitler, bir başka sahte bilim "parazitoloji"nin insanlara anlattığı şekilde bulaşabilen, dışarıdan taşınabilen ve hastalığa sebep olabilen organizmalar değildir. "Parazitoloji" parazitlerin nasıl bulaştığını, dışarıdan nasıl taşındığını ve nasıl hastalığa sebep olduğunu hiçbir şekilde gerçek bilimsel kanıtlarla açıklayamaz. Vücutta sorunlu bir bölgede parazit gördüklerinde, tıpkı bakteri sayısındaki artış gördüklerindeki gibi bir varsayımsal sonuç çıkarırlar: "Canlı/sağlıklı dokuya saldırıp enfeksiyona/hastalığa sebep olan buradaki parazitlerdir." O parazitlerin ilgili sorunlu bölgeye başka bir canlıdan taşındığını iddia ederler fakat bunu tam anlamıyla açıklayamaz, kanıtlayamazlar. Parazitlerin o bölgede gerçekte neden bulunduğunu bilmezler. "Parazitoloji"nin bu yanılgısı sanırım en güzel şu örnekle ifade edilir: Yangını söndürmeye gelen itfaiye erini yangını başlatmakla suçlamak... "Parazitoloji"nin parazit olarak yorumladığı organizmalar aslında insan ve hayvanların vücudundaki lökositlerin (beyaz kan hücreleri) ve hatta eritrositlerin (kırmızı kan hücreleri) kan ortamındaki toksisiteye göre, yine bakterilerin ve diğer çeşitli mikropların da toksisite şiddetine göre form değişikliğine gitmiş hâlleridir. Tarihte, çeşitli hastalıkları "parazit" kaynaklı olarak açıklama hatasına düşüldüğünde, yaptıkları deneylerle kan hücrelerinin parazit formuna dönüştüğünü ve bunun kandaki toksisiteye/zehirlenmeye göre belirlendiğini gösteren bilim adamları olmuştur. Dr. Edward Lawrie, araştırmalarını kaleme aldığı makalelerinin birinde kan hücrelerinin şekil olarak gerçekleştirdiği geçişleri anlatır: Bir sıtma hastasının kanında gördükleri "parazitler" (Laveran ve ekibinin parazit olarak yorumladığı) tüm gözlem boyunca önce hücre olmaktan bağımsız gibi hareket etmiş, sonra hücre duvarı belirip tekrar eski formuna dönmüştür. Lawrie bir diğer makalesinde kırmızı kan hücreleri üzerinde yaptığı inceleme üzerine bu kan hücrelerinin şekil değişikliklerine gittiğini/"parazit" olarak yorumlanan formlara büründüğünü açıklar. Günümüze dek kan hücreleri üzerinde gerçekleştirilen birçok inceleme de Lawrie'nin "kan hücrelerinin parazit olarak yorumlanan formlara dönüştüğünü" gösteren incelemelerini destekler. 94 senesinde Dr. Robert O. Young da günde 100 üniteden fazla insülin alan Tip 1 diyabet hastasının kan hücrelerinin bakteri formuna geçişini yaptığı incelemelerle belgeledi. Bu kan hücrelerine ait mikrografları incelerseniz, kan hücrelerinin bakteri ve terliksi şekildeki "parazit" formuna da geçiş yaptığını görebilirsiniz. Sadece kan hücreleri değil, bakteriler ve diğer çeşitli mikroplar da vücutta toksisite şiddetine göre parazit formuna dönüşebilir. Tüm bunlar, insan ve hayvan vücudunun "pleomorfizm" ilkesine göre kendini sürekli sağlıklı çizgiye çekme gayretinin bir göstergesidir. 100 trilyonu aşkın bakteri, mantar ve çok çeşitli mikropla birlikte yaşıyoruz. Onlar kolonda, gastrointestinal sistemde, akciğerlerde, beyinde, meme bezleri, plasenta, seminal sıvı, rahim, yumurtalık folikülleri, tükürük, ağız mukozası, konjonktiva, safra dahil olmak üzere bir dizi insan dokusu ve biyolojik sıvının üzerindedirler. Vücut dışında ciltte, göbek deliğinde, koltuk altlarında vs. her alandadırlar. Biz bir anlamda mikrop havuzuyuz. Mikroplarla birlikte olmamızın bir anlamı var: Leş olmadan canlılığımızı idame ettirmek... Onlar vücutta miadı dolmuş ve kurtarılmayacak kadar hasarlı ve ölü hücre atıklarını tüketir. Sadece tüketmekle kalmaz, onları kendi enzimleriyle vücut için faydalı yapılara/biyoyararlanıma kazandırır. Mikroplar insan ve hayvan vücudunun çöpçüleri, atık madde süpürücüleri, dönüştürücüleri, sağlıklı dokuları toksin yapılarından koruyan savunma sisteminin demirbaşı elemanlarıdır. Tıpkı doğada olduğu gibi: “Mikroorganizmalar toksik elementleri suya, karbondioksite ve daha az toksik bileşiklere dönüştürür ve bunlar mineralizasyon olarak adlandırılan bir süreçte diğer mikroplar tarafından daha da parçalanır. Biyoremediasyon bakteri, mantar, alg vb. kullanılarak gerçekleştirilebilir." Arsenikten tutun da cıvaya kadar çeşitli ağır metalleri ve toksik elementleri çözen bakterilerin listesine buradan ulaşabilirsiniz: Ve işte bu harika organizmalar, vücutta hücrelerin karşılaştığı toksin yapılarının, toksisite maruziyetinin şiddetine göre "pleomorfizm"e uyar ve form değişikliğiyle, parazit olarak adlandırılan organizmalar şekline bürünür. Parazitler insan ve hayvanların vücudundaki kan hücrelerinin ve mikropların form değiştirmiş hâlleridir! Parazitler dışarıdan gelmiyor, hastalık yapmıyor bilakis mikropların baş etmekte zorlandığı toksisite ile baş etmeye çalışıyorlar. Mikropların baş etmekte zorlandığı daha büyük toksik birikimlerle uğraşıyorlar! Özellikle ağır metalleri biyolojik olarak biriktirir/topaklar ve onları biyolojik olarak parçalayıp çözerek/tüketerek dokuların ağır metalleri absorbe etmesini engellerler. Parazitlerin ancak toksik bir ortamda bulunduğu, hatta toksik bir ortamın biyo-göstergesi sayılmalarına neden olacak denli bu durumun şaşmadığı artık kabul edilmektedir. O toksik ortama hiçbir olumsuz etkilerinin olmadığı da, toksik ortamı meydana getiren ağır metaller gibi kirleticileri biriktirip, parçalama görevinde bulunmaları üzerine bellidir. O ortamda belli bir görevle bulunurlar ve bu görevin dışına çıkmazlar. “Balıkların bağırsak helmintleri, sucul ortamlarda ağır metal kontaminasyonu için potansiyel biyoindikatörler olarak giderek daha fazla ilgi görmektedir. Bu parazitler arasında özellikle sestodlar ve akantosefaller, yerleşik serbest yaşayan nöbetçilerin kapasitesini aşan muazzam bir ağır metal biriktirme kapasitesine sahiptir. Saha ve laboratuvar çalışmalarında, akantosefallerde konak dokularına göre birkaç bin kat daha yüksek metal konsantrasyonları tanımlanmıştır.” Parazitler ağır metalleri biriktirip, parçalayıp tüketmektedir böylece dokuları ağır metal zehirlenmesinden korumaktadır. Her ne kadar bu tarz çalışmalarda parazitler vücuda “dışarıdan gelen” gibi lanse edilse de parazitler üzerine burada verilen bilgiler son derece önemlidir. Bu bilgiler eşliğinde anlaşılmalı ki, parazitler üzerine kendi literatürlerinde yer alan “parazitler konakçıyı sömürür ve ona zarar verir/hastalığa sebep olur” gibi kanıtsız iddialar kendiliğinden çürütülmektedir zira parazitlerin vücut içinde son derece faydalı faaliyetlerde bulunduğu görülmektedir. “Bulaşan/enfekte eden unsur” bu faaliyetlerde bulunmaz. Parazitler dışarıdan gelmiyor, zaten oradaydılar ve vücudu toksisite maruziyetinden korumak için çalışıyorlar. “Balıkların kaslarındaki ilgili metal konsantrasyonları, balıkların taşıdığı iki tür tenyanın dokusunun metal konsantrasyonları ile karşılaştırıldığında, tenyalar konak dokularına kıyasla 12,5-18,9 kat daha fazla kurşun, 2,3-3 kat daha fazla kadmiyum ve 4,4-14,1 kat daha fazla krom biriktirmiştir.” “Helmintlerde konak dokularına kıyasla daha yüksek bir ağır metal konsantrasyonu ortaya çıkarıldı. Hem kadmiyum hem de krom emilimi için biyokonsantrasyon faktörü ‘moniliformis moniliformis’ isimli parazitte, karşılaştırılan üç konak dokusuna kıyasla 10 kattan daha fazlaydı.” “Sonuçlar, Hymenolepis spp.'nin (bir çeşit tenya) son konakçılarına kıyasla ağır metalleri biyolojik olarak biriktirme konusunda çok daha büyük bir yeteneğe sahip olduğunu ortaya koydu.” Çok daha fazla kanıt için buradan devam edin: Sadede gelelim. Nebahat Bulut isimli şarlatan bir haber paylaşıyor, "Kediden bulaşan parazit genç kızı kör etti." başlığıyla... Ne bir bilimsel kanıt ne de bilimsel kanıta yaklaşan herhangi bir şey var ortada. Bu şarlatan, bir doktor gibi değil de düpedüz bir PSYOP ajanı gibi hareket ediyor ve sosyal medyanın en aşağılık trol ordusu da desteğine verilmiş gibi görünüyor. Bu trol ordusu, bu şarlatanın hangi yalanını yakalayıp doğrusunu söyleme girişiminde bulunsanız, ağza alınmayacak en pis küfürleri, hakaretleri anında yönlendiriyor sizlere. Annenize, babanıza, evladınıza saydırıyorlar. Öyle insanlıktan fersah fersah uzaklaşmış, ilkel, yabani, bilimsiz, akılsız, ahlaksız bir çete... Topuk kanı vermek istemeyen ailelere hakaretler yağdıran, sanki o bebeğin üzerinde bir iradesi, bir tasarruf hakkı varmış gibi "topuk kanı zorbalığı"na sarılan bu mahluk, aynı zamanda var olmayan "kuduz virüsü" üzerinden kuduz propagandası da yapıyor. Beraberindeki trolleriyle şimdiye dek yok yere kuduz aşısı zehrini aldırdıkları insanların haddi hesabı yok. Basit bir kedi tırmığından dahi korkuttukları insanlara, gidip alüminyumdan cıvaya, formaldehitten polisorbat80'e kadar çok çeşitli ağır metallerin ve toksik kimyasalların olduğu aşıları aldırdılar. Nice insanın aşılarla hasta olmasına, sakat kalmasına ve ölmesine sebep oldular. Şimdi aynı ekip "kedilerden parazit bulaşıyor" propagandası yürütüyor. 1. Ne kedilerden ne de diğer hayvanlardan parazit bulaşı diye bir şey söz konusu değildir! Parazitler bulaşan, dışarıdan taşınan, hastalık yapan organizmalar değildir! Kedide, sivrisinekte, kenede, kuşta vs. olan parazitler zaten insan vücudunda da yer alır; hayvanlarda olduğu gibi bu organizmalar kan hücrelerinin ve mikropların toksisite şiddetine göre gelişmiş, şekil değiştirmiş formlarıdır. Kedileri sahte parazit hikayeleriyle hedef almalarının bir nedeni var: Evlerden kedileri uzaklaştırmak. Evlerinizde kedileri istemiyorlar. Çünkü evlerinize yakın gelecekte sokmak istedikleri "şey"lere karşılık kediler uyarıcı ve koruyucu olacak. Kedi varsa, bunu yapamazlar. (Şimdilik bu kadar açıklama yapmam gerektiğini düşünüyorum, zamanla detaylı konuşacağız.) Küreselci iblis çetesi kedilere savaş açtı. Nebahat Bulut gibi şarlatanlar da sosyal medyada PSYOP görevini üsteleniyor. 2. Eğer son dönem görme kaybı yaşayan insanlar varsa bunun sorumlusu parazitler değil, aşılar ve özellikle Covid aşılarıdır! Bakın burada canlı bir örneği var: (Aşı hasarı yaşayan bu kadıncağız belli ki "komplo teorisyeni" etiketi almamak için biraz da ürkerek bu kısa videoyu atmış. "Yan etkiler olabiliyor" gibi bir açıklama getirmiş ve aşılama sonrası "kör" olan insanların sayısını da küçültmüş. Hayır, aşılama sonrası görme kaybı yaşayanların sayısı çok fazla. Yan etki diye de bir şey yok, "beklenen etki" var! O Covid aşıları soykırım silahlarıydı ve bu gerçek, komplo teorisi falan değil) Bakın yalnızca İngiltere'de COVID aşılarından sonra 10.000'den fazla göz rahatsızlığı bildirimi yapılmış. Üstelik aşılama programı henüz sürerken... Yıllar içerisinde bu sayıyı defalarca kez katlayabilirsiniz. Ve sonunda bir lütfederek Covid aşılarının görme sorunlarına sebep olduğunu kabul etmişler: "Kediden bulaşan parazit genç kızı kör etti" yalan haberinde, ortada gerçekten kör olan bir genç kız var mı bilmiyorum, eğer öyle biri varsa, bu genç kızın aşı geçmişi muhakkak araştırılmalıydı. Fakat yalan haberi paylaşan şarlatanlar bu dürüst yola başvurmadan doğrudan kedileri suçlama yoluna gitti. Bu yaptıklarının adı, aşı hasarlarını örtbas etmektir! Bu sadece bir sahtekârlık değil, bu vatana, millete ihanet etmektir! Nebahat Bulut ve peşine taktığı trolleri; EVLADINA AŞI YAPTIRMAMA VE TOPUK KANI ALDIRMAMA GİBİ ANAYASAL HAKKI BULUNAN ANNE BABALARA TOPUK KANI DAYATMASINDA BULUNDU, YOK YERE İNSANLARA KUDUZ AŞILARI ALDIRIP, BU İNSANLARIN HASTA OLMASINA, SAKAT KALMASINA VE ÖLMESİNE SEBEP OLDU, ŞİMDİ YALAN YANLIŞ HABERLERLE PARAZİTLERİ HASTA ETMEKLE SUÇLAYIP, KEDİLERİ EVLERDEN UZAKLAŞTIRIP, İNSANLARI IVERMECTİN GİBİ KISIRLAŞTIRICI ANTİPARAZİTER ZEHİRLERİ ALMAYA YÖNLENDİRİYOR. Apaçık suç işliyorlar! Gerçek bir adalet sisteminde yerleri hapis olurdu. Fakat sahtekârlık çağındayız. Allah kahretsin ki insanları zehirlemeye devam ediyorlar.

Gül Temel

43,836 просмотров • 11 месяцев назад

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 просмотров • 1 год назад