Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

el ele tutusup eyuphani mosmor ettiler keyif seviyesi oldukca yogun HAHSHAHAHHQHQ

14,708 views • 5 months ago •via X (Twitter)

0 Comments

No comments available

Comments from the original post will appear here

Related Videos

Önceki gün ajanslara peşpeşe düşen haberler ülkemizde gıda güvenliği konusunun artık ulusal ve toplumsal bir tehdide dönüştüğünü gözler önüne serdi. Ekonominin kötü gidişatıyla artan fiyatlardan daha da önemlisi, dibe vuran ahlak seviyesi üretici, satıcı ve aracı konumundaki sahtekarların nasıl da toplum sağlığına alenen kast ettiğini görmemize vesile oluyor. Bu kapsamda ilk haber önceki gün Elazığ’dan geldi. Van’dan Elazığ’a giden bir kamyonu durduran İl Jandarma Komutanlığı ekiplerinin piyasa değeri 3 milyon lirayı aşan 5 ton 880 kilogram kaçak et ele geçirdiği duyuruldu. Aynı gün Mersin’den İzmir’e gitmekte olan ve çevreye ağır koku yayan balık yüklü TIR durdurularak inceleme yapıldığı, bozulduğu anlaşılan balıkların çöp sahasına dökülerek imha edildiği duyuruldu. Yine aynı gün Aydın’dan gelen haberde ise piyasa değeri 2 milyonu aşan satışa hazır 7 bin litre sahte zeytinyağının ele geçirildiği açıklandı. Bitti mi derseniz; Bitmedi! Gaziantep’in Nizip ilçesinde bir depoya baskın yapan İl Jandarma Komutanlığı ekiplerinin piyasa değeri 7,5 milyonu aşan tam 60 bin 885 adet sahte tavuk bulyon ürünü ele geçirdiği de aynı gün açıklandı. Olayla ilgili 5 kişi gözaltına alınırken, ürünlere Tarım ve Orman Müdürlüğü ekipleri tarafından imha edilmek üzere el konulduğu duyuruldu. Yaşanan bu olaylar gıdadaki sahtekarlığın boyutlarını ve sağlığımıza kast eden ahlaksızların gelebileceği noktayı da gözler önüne seriyor. Bu kapsamda yakalanan bu sahtekarların caydırıcı cezalara çarptırılması ve gıda güvenliğinin sağlanması büyük önem taşıyor.

Gıda Dedektifi

95,240 views • 1 year ago

Menzil'de Yönetim Hizmeti Bizdedir Kardeşlerim eş başkanlık yönetimi istiyor. Halbuki bu dergâhın 75 senelik mazisinde köyün bir uslusu olmuş ve köyü o yönetmiştir. Sırasıyla bu köyü dedem kurmuş ve yönetmiş, sonra amcamız Seyyid Muhammed Raşid el-Hüseyni Hazretleri, sonra da babam yönetmiş. Örfümüz, köyün yönetiminin ailenin yaşça en büyüğüne ait olmasıdır. Babamın son beş yılında da köyü biz yönetiyorduk. Bilhassa babamın hastalığı ağırlaşınca ben yanında kalmak istedim. Beş kardeş sırayla nöbet tutalım istedim. Ancak, babam vefatından 5-6 ay önce hastanede yanında kalmak istediğim halde benim Menzil’e dönmemi emretti. Ben ısrar edince: “Oğlum! Menzil benden önemli, oraya dön, mihraba geç ve köydekileri çağır, büyüklerinin sen olduğunu bilsinler.” dedi. Ben de babamın emri gereğince köydeki bütün yetkilileri çağırdım ve durumu herkese tebliğ ettim. Kardeşim S. Mübarek buna itiraz etti. Ben de “Babam böyle emretti.” deyince: “Yanlış olmuş, bir köyde iki büyük olmaz.” dedi. Şimdi ise S. Mübarek ve diğer kardeşlerim köyü üç büyükle yönetmek istiyor. Buna rağmen, babam vefat edince ben yine de örfümüze bağlı kalarak en yaşlımız olan amcamız S. Abdülhalim el-Hüseyni’ye gidip köyün yönetimini ele almasını teklif ettim. S. Abdülhalim amcamız bana: “Benim sağlığım müsait değil, bu vazifeyi sen yap.” dedi. Diğer amcalarım S. Muhyiddin ve S. Enver de bizim yönetmemizi uygun gördüler. Köyün kurucu altı ailesinden biri olan merhum S. Muhammed Raşid el-Hüseyni Hazretlerinin köydeki evlatları ve merhum S. Ahmed amcamızın evlatları da bunu kabul ettiler. Dolayısıyla biz köyün yönetimini —kardeşlerim hariç— 6 kurucu ailenin 5 tanesinin ittifakıyla üstlenmiş olduk. Bizim köydeki yönetim hizmetimiz örfümüze ve dolayısıyla şer’i şerife uygundur. Eğer kardeşlerim buna itiraz ediyorlarsa 6 kurucu ailenin %51’inden destek alıp gelsinler, hemen devredeyim; meşru olan yol budur. Köyde huzuru bozmaya gerek yoktur. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni Kuddise Sirruhu Sohbet videosunun tamamı: Seyyid Muhammed Sâkî Hazretleri'nin (k.s), Menzil’deki en büyük iki problemi dile getirerek; köyün yönetimi, sözde eş başkanlık teklifleri ve tek cami–tek mihrap hakikati hakkında açıklamalarda bulunduğu bu önemli sohbet, seslendirilerek sunulmuştur.

Ahlat Otağı

14,891 views • 10 months ago

Terör örgütü lavu olacaksa ellerindeki silahları toplayıp demir çelik fabrikasına teslim ettirip başlarında Türk ordusu gerçek vatansever bir komutanımız olup hepsine eritip demire çevirmelidir  DEM PARTİ hey heyeti cezaevindeki bebek katili 7  madde bir öneri yapmış arkadaşlar maddelerine söyleyim sizlere bir garantiluk bir ülke istemiş iki terör örgütü el ele başı Abdullah Öcalan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelip DEM Genel başkanı olarak girmeyi talep etmiş 7000 terörist cezaevlerinden çıkartmak istemiş yani demem o ki bu şehitlerin katilleri cezaevinden çıkarıp genel af olarak istemiş bu ne demek şehitlere hakaret demek resmen ölüm demek. Bir teröristlerle PKK YPG PYD PYJ gibi müzakere yapılmaz iki terör belli kırılmışken böyle bir zamanda Apo Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ne işi olacak nasıl bir faydası olacak Türkiye çok merak ediyorum 1978’den beri Türkiye Cumhuriyeti’nin devleti terörle mücadelesi başarılı bir şeklinde mücadele etmiştir ve şu anda Cudi dağında Gabar Dağı’nda hiçbiryerde sinek kadar bir terör yoktur 1978 beri dünya kadar şehit verdik eli kanlı teröristler fidan gibi askerimize polisimize mehmetçiklerimize komutanlarımızı şehit ettiler şehit olan askerimiz yeni evli nişanlı anasının karnında bebekleriyle babasız kaldılar ne için Türkiye Cumhuriyeti’nin devletin toprağına sahip çıktı diye belki de bazı bu şehit ailelerin şehit annelerin şehit eşleri şehit çocukları babaları bile görmemişler her bir şehit yavrularımın yavrularımızın babaları her biri bir kahramandır güvenli korucularımızı polisimizin askerimizin şehit verdik bu şehitlerin mükellefleri bu muydu bunu mu layık gördünüz Abdullah Öcalan teröristtir bebek katilidir asla Kürt değil Ermeni kökenli şehit ailelerin düşmanıdır  Apo’yu meclise davet etmek için mi bir Kürt olarak bir ülkücü olarak bu konuda gerçekten rahatsızız aziz Türk milletimizin aziz Kürt milletimizin Laz Çerkez Arap arnavut yani Türk bayrağın altında yaşayan kahraman şehit analarımız babalarımız çocuklarımıza evlatlarımızın bizlere soruyor ne oluyor biz bunları mı hak ediyoruz  Yakında PKK terör ör götüne laf söylesek belki bizim hakkımızda dava açarlar maalesef öyle bir hissiyat içindeyiz. Süreç:Yok! Müzakere:Yok! Pazarlık:Yok! Demokratik dönüşüm:Yok! Açılım,saçılım:Yok! Hapisteki teröristler ve Kandil’dekiler üzerinden oyun kurmak:Yok! Ya ne var? Kayıtsız şartsız örgütü lağv(YPG/PKK dahil),silah bırakmak var. Bunun dışında konuşacak bir şey yoktur. Olmamalıdır! BİR Kürt olarak Diyorum Çok merak Ediyorum bu siyasetçiler.Şehit Analari ve Babalarına ne diyecekler. Terörist başı Abdullah Öcalan’ın” TBBM DEGİL.Direk idam edilmelidir. Türkiye Şehit Asker Polis Özel Hareket. Evlatları şehit oldular. Ey siyasetçiler. Bu kadar şehit verdik. Terörist başı Apo Piçi meclise gelmek için mi. Yazık günahtır o kadar genç kardeşlerimizi şehit verdik silah arkadaşlarımız şehit oldu. Kanıma dokunuyor kabul edemiyorum iki gündür yatmadım şehit ve silah arkadaşlarım gözümüzün önüne geliyor siz siyaset yaparken biz o dağlarda PKK çatışıyorduk kar kış demeden toprağımız korumaya canımız feda ediyorduk. Abdullah Öcalan teröristtir bebek katilidir. Kürt Türk milleti birdirbir kalacaktır. Ne mutlu Kürt doğdum  Ne mutlu Müslüman oldum Ne mutlu türküm diyene Saygılarımla Abdurrahim Avcioglu 🇹🇷

ABDURRAHİM AVCIOĞLU

117,008 views • 1 year ago

#Atatürk EFSANE Bir Örgütleme Dehasıydı! Atatürk’ün ölümünden söz etmekten nefret ediyorum. O bizlerde yaşıyor, bunu biliyorum. Bugün ‘O’nu anarken onun en büyük ustalığı olan örgütlenme faaliyetlerinden söz edelim istiyorum. Bence O efsanevi bir örgütlenme ağı kurmuştu ve bu dikkatle incelenmesi gereken konulardan biri… İstanbul’a 1918 Kasım’ında gelmişti ve Mayıs 1919’a kadar 6 ay içinde her kesimden insanlarla ilişki kurmuştu. Rahmetli Metin Aydoğan dostum örgütlenme ağını anlatırken heyecan içinde “Saraydan tut da Sirkeci kayıkçılarına kadar; yurt içinden yurt dışına kadar her yanda doğrudan ya da dolaylı örgütlenmeyi başarmıştı!” diye anlatırdı. Metin Aydoğan’dan özetleyelim: Mustafa Kemal Paşa gizli örgütlenmeyi yaparken üzerinde işgal güçlerinin koyduğu idam cezası vardı. Buna rağmen her kesime her gruba sızıyordu. Yabancı elçiliklerde bile adamları vardı. Gizli faaliyetin ustasıydı. Tüm gizli direniş örgütleriyle ilişkisi vardı. Gizli karakol örgütü de bunların başında geliyordu. Örgüt yöneticileriyle ilişkiyi yaveri Cevat Abbas aracılığıyla sürdürüyordu. İlk yeraltı örgütü olan Karakol’u, diğer yeraltı örgütleri izlemişti. Mesela Müdafaa-i Milliye, (milli müdafaa) Felâh, yani Kurtuluş, Mukavemet’i Bahriye, Denizcilerin Direniş Örgütü ve İmalat’ı Harbiye bunlardan bazılarıydı. İstanbul’daki gizli direniş örgütleri, düşman denetimi altındaki depoları basarak silah ve cephanelere el koyuyordu, Rum ve Ermeni çetelerle çatışıyorlardı. İstihbarat topluyorlardı. Mahallelerde gizli toplantı ve buluşma noktaları oluşturuluyordu. Subaylar kadro oluşturuyordu. İstanbul’da 18 kadın derneği gizli faaliyette bulunuyordu. Attila İlhan “Bu çılgın bir hareket değil bir mucize de değil” derdi. “Bu ustaca tasarlanmış örgütlü bir eylemin doğal sonucuydu!” derdi. İstihbarat toplanıyor, kadro oluşturuluyor, cephane baskınları yapılıyor, para bulunuyor çeşitli yerlere silah depolanıyordu. İstanbul camilerinin pek çoğunun bodrumları, savaş malzeme deposuydu. Mustafa Kemal Atatürk, “Milli Müdafaa Cemiyetini” kurmuştu. Kısa adı “Mim Mim” idi. Örgüt, İstanbul’un Müslüman halkını, Rum ve Ermenilerin saldırılarından korumakla görevlendirilmişti. Mim Mim’in başkanlığına, Çanakkale’de yanında onbaşı olarak savaşan Topkapılı Mehmet Bey’i (Cambaz Mehmet)i getirmişti. Mim Mim, baskınlarla ele geçirdiği 38 bin ton silah, cephane ve donanımı, elinde hiçbir motorlu araç olmamasına karşın; kağnılarla, at, deve ya da katırlarla Ankara’ya taşıdı. O sıra “Ermeni yetimlerin yerleştirilmesi” gerekçesiyle Kuleli Askeri Lisesinden 800 öğrenci, Maçka Kışlasına yerleştirilmişti. Maçka Kışlası cephane doluydu. Öğrenciler Maçka’daki cephaneyi boşaltıp, M.M.’e teslim ettiler. Aynı işi Beylerbeyi Jandarma Okulu öğrencileri de yapmıştı. Yabancıların el koyduğu tüm cephanelere benzer şekilde el kondu. İşgal yönetimi, yalnızca direnişçileri değil, onlara yardım edenleri de ölüm cezasına çarptırıyordu ama direniş yayılarak gelişti. Mahallelerde, okullarda ve fabrikalarda, halk hızla örgütleniyordu. İşçilere dağıtılan bir bildiriden birkaç satır okuyalım: “Bir kısım vicdansız ve şerefsiz devlet adamları, yeşil çuhalı masalarda, bize atalarımızdan miras kalan bu ülkeyi parçalamaya ve bölmeye karar verdiler. Bununla yetinmedikleri gibi ölüm fermanımızı çıkardılar... Üstümüze en menfur kavmi saldırttılar; öyle bir kavim ki, sevgili İzmir’imizi bizden söküp aldı. Şimdi aynısını Türklüğün beşiği Trakya’da yapmaya çalışıyor... Düvel-i muazzama kökümüzü kazımaya karar verdi. Ancak biz Ülkemizin mübarek köşelerini müdafaa etmek için, silahlar elimizde öleceğiz…” Kadın direniş örgütlerine ayrı bir parantez açmak gerekir. İstihbarat onlar olmadan mümkün olamayacaktı. Enver Paşa’nın kız kardeşi Mediha Hanım, Kızılay derneği kadın üyeleriyle beraber Anadolu’yla haberleşmeyi yönetiyordu. Polis şefi Azmi Bey’in eşi, Eski Sadrazamlardan Sait Halim Paşa’nın akrabası Prenses Nimet Muhtar, Avrupa’daki Türk kadınlarını örgütlüyor, Münih’te çalışma yürütüyordu. Topkapılı Ebe Şahende Hanım, Şair Şüküfe Nihal, Nakiye (Elgün) Hanım, işgal İstanbul’unda direnişe katılan, örnek olan kadın önderlerdi. Prenses Mevhibe Celalettin balolara katılıyor, özel konuşmalardan bilgi sızdırıyordu. II. Abdülhamit’in kızı Naime Sultan, V.Murat’ın kızı Fehime Sultan, yeraltı direnişi için bilgi topluyorlardı. Mesela Damat Ferit’in “ayaklanma çıkartmak amacıyla ayrılıkçı Kürt örgütleriyle” İstanbul’da görüşme yaptığını Fehime Sultan bildirmişti. Milli mücadeledeki örgütlenme Mustafa Kemal Atatürk’ün dehasının en belirgin göstergelerinden biridir ve Türk milletine ders olmalıdır. Çünkü ölümlerden ölüm beğen denilen bir millet, bir dehanın önderliğinde sadece 5 yılda örgütlü bir direnişi gerçekleştirmiş ve kurtuluşun kitabını yazmıştır. Er ya da geç ona layık olacağız! Bu bir zarurettir. Ruhu şad olsun. Banu AVAR 10 Kasım 2022 #Atatürk #10Kasım #MustafaKemalAtatürk

Banu AVAR

116,136 views • 2 years ago

Temmuz ayında meseleyi böyle ele almıştım. Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. +

İbrahim Halil Baran / yeni hesap

12,092 views • 9 months ago

📢SESLİ ANLATIM: 🚨İNSAN CİNNİ MELEZLERİ NASIL VÜCUT BULUYOR? CİNNİLERİN MUTASYONLARI (YECÜC MECÜC ÇAĞI) İnsan-cinni melezlerinin nasıl vücut bulabildiği hakkında sorular soruluyor. Öncelikle cinnilerle insanların, hatta insanlardan önce cinnilerle cannların, birbirleri ile ilişkileri olabileceğini kabul edelim ➡️Cinniler insanlarla birleşir mi, birlikte olur mu? Evet, olur. Bunu yaşayan insanlar çok iyi biliyorlar ve böyle çok insanla biz görüştük. Cinniler, insanların vücuduna girer, insanların vücudundan faydalanır, insanlarla birlikte olur. ➡️Peki, bunlar nasıl oluyor? ➡️Bir de bu melezlerin nesli, doğumu nasıl oluyor? Cinniler insanların vücudundaki atıkları kullanır, çünkü cinnilerin vücut yapısı bizimki gibi değil. Biz maddenin katı haliyiz ama onlar gaz hali. Gaz hali olunca, bizdeki maddenin de gaz halini kullanarak, bizdeki DNA’ları da kullanarak o gaz halinden çocuk edinebiliyor, doğum yapabiliyorlar. Bu melezler eğer ifritlerden olursa, ifritlerden olan çocuklarda otomatikman o ifritlerin, o babaya, o babanın yaşantısına, her şeyine müdahale etme hakları oluyor -ki bunlarla da çokça karşılaştık-. Madde boyutunda, yani "maddenin katı hali"nden bahsediyoruz; anne ve baba (insan) birleşmelerinde tam birleşme anında cinniler araya karışıp kendi DNA’larından, kendi gaz hallerinden araya girebiliyorlar. Bu ayrı bir şey Kadın doğum yaptığında, çocuğu et beden doğdu, yani insan. Bunun vücudunun içine, DNA’lara girdiğinde bu insanla beraber onlar da içine giriyorlar ve içinde yaşıyorlar. Bir DNA’sından gelen etkiler var, ayrı; bu etkileri kullanarak, kendilerine bir zemin hazırladılar. Bunun üzerine de bir de bu insanın et bedeni oluştu, ruhu geldi ayrı Ayrıca o soydan gelen cinniler, onun içine girerek, ruhunu minimize edip, en düşük hale getirerek ve o bedeni ele geçirerek, çocuğu kendi örf, adet ve isteklerine göre yaşatabiliyorlar. ➡️ Peki, madde boyutuyla direk birleşme oluyor mu? Önce, cinnilerin, teknoloji olarak bizden çok ileri olduklarını bilmemiz lazım. Yani bizim şu andaki en üst seviyemiz bile onlar için çok eski bir teknoloji. 📌ANUNNAKİLER VE "CANN" LAR NEDİR? Cinnilerden bahsederken önce Anunnakiler’den ve "cann"lardan bahsetmek lazım (İLGİLİ PAYLAŞIM: ANUNNAKİLER KİMDİR, GERÇEKTE NEDİR? ) Buradaki yarı insan, yarı hayvan görüntülü ırklar tarihi eserlerin üzerinde yazıtlarda veya piramitlerde var. Bunlar, teknolojiyi öyle noktaya getirmişler ki maddenin gaz halini katı haline, katı halini de gaz haline dönüştürebiliyorlar. Bu gaz halini kendinden alıp, insan bedenine enjekte ederek bunu katı haline dönüştürecek mekanizma insan bedeninin içinde. Bir fabrika gibi düşünün, katı hale dönüştürüp sonra bu bir kadına enjekte edilirse, doğacak olan iki ırkın maddesel olarak birleşmiş hali insan olur. Peki, bu "melez" insan iman edebilir mi? İman etmek için çokça uğraşır fakat cinni tarafı onu öyle bir ele geçirir ki istediği gibi yönlendirir Peki, nasıl ele geçirebilir? O insanlar cinler alemini de olduğu gibi görür, bu âlemi de görür. İki âlemin arasında kalmaktan sıkıntıya düşer Fakat, cinniler boyutundaki teknoloji ve anlatılanlar, oradan gelenler, oradaki yaşayan cinnilerin ve bu dünyada da yaşayanların halini gördükçe, karşı taraf insanı ikna eder. Yani gözlerinde öyle bir mercek, kamera var ki iki boyutu da aynı anda görüyor. Kulaklarında öyle bir yapı var ki iki tarafı da aynı anda duyuyor. Yani tüm her taraftaki sesleri, bağlantıları, alabiliyor ki cinniler bize göre çok hızlıdır. Maddenin gaz hali olduğu ve çok hızlı oldukları için ses, görsel, işitsel iletişim de onlarda hızlı olur ama o özellikleri maddesel insan vücudunun içinde DNA’sına kodladıkları için bu defa o insan, insan olan cinnilerden olabilir Soru: Bu birleşmeden doğan insanların iman etmediğini söylediniz. İman etmeyeceğini söylediniz. ➡️Bugün burada yaşayanlar, iman etmeyen deist, ateist insanların, bu cinlerin birleşmesinden kaynaklanan doğumlardan meydana gelen insanlar olduğunu söyleyebilir miyiz? Şöyle bir ayrım yapıyorlar: Kendi nesillerini, belirli ırklara enjekte ediyorlar. Şöyle düşünün; Bundan beş, sekiz bin yıl önce bunu enjekte ettilerse -ki ettiler-. Nuh tufanına kadar teknoloji de çok yüksek, çok ilerideydi. Bu dönemden sonra da kendilerinden hayatta kalan var Kalan onlar için "safkan" yani et beden olarak kalmış. DNA dahil birçok şeyleri kendilerine uyarlayarak, onlara enjekte ederek nesli devam ettiriyorlar. Her gördüklerine rastgele seçtiklerine değil bu uygulama. Paganlar ve onlara hizmet edenler de zaten buradan gelenler Yani kendilerine seçtikleri özel bir ırk dönüştürdüler. Her insana değil, onlara bunu uyguluyorlar. Her insana cinnilerin münasebeti oluyor mu? Oluyor ama onunla, bunlar farklı şeyler. Underworld diye bir film serisi var. "Lycan" olarak adlandırdıkları, kurt adam olarak görünen bir ırktan bahsediyor ve “safkan” olarak ifade ediliyor. Bu ırk istediği zaman insan kılığında, istediği zaman kurt adam formuna dönüşerek iki tarafın da avantajlarını kullanabiliyor Kendisini hem insanlardan hem diğer bütün yaratılan varlıklardan üstün ırk olarak tanımlamış ve kendisini ırk olarak da başka hiçbir ırkla bozmak istemiyor. Yani böyle bir şey, böyle bir senaryo var bu filmde. Gerçeklik payı olabilir mi diye sorabiliriz. Şöyle, geriye dönüp filmlere bakın, paganların yaptığı bu filmler yaptıklarını anlatıyor ama biz anlayamıyoruz Aradan onlarca yıl geçince bunu anlıyoruz Kurt adam veya benzeri dönüşmüş insanlarla ilgili filmler var değil mi? İşte bunlar, onların o ırktaki değişimleri aslında subliminal anlatıyorlar. Bunlar var ama o kadar özel ve o kadar korumalı ve farklı yerde, farklı şekilde gizlenerek yaşıyorlar ki biz bunları anlayamıyoruz Özellikleri var. Bizden daha fazla görüyorlar, daha hızlılar, beyin yapıları farklı, madde boyutunu farklı inceliyorlar Bir nevi Yecüc Mecücün farklı bir versiyonu gibi ama onların çoğalıp, dağılacağı kadar yeryüzü daha hazır değil. Onlar, yecüc mecüc olarak dağıldıklarında yeryüzündeki oksijen seviyesine kadar -ki oksijen seviyesi en son noktadır-, daha birçok değişimlerin olması gerekiyor ( İLGİLİ ANLATIM: YECÜC VE MECÜC: CİNLER İLE İNSAN IRKININ KARIŞMASI ) Buna klonlama da dahil, gen çalışmaları da dahil. Tüm bu çalışmalar bunları daha fazla çoğaltmak için yapılan hazırlıklardır ama bunları daha başaramadılar. Şimdilik önceki zamanlardaki birleşmelerden olan nesli korumaya çalışarak, devam ediyorlar. Bütün bu filmlerdeki senaryoların temel içeriği DNA boyutunda mutasyonla açıklanıyor. Yani mesela Lycan dedikleri ya da diğer ırklar olarak tanımladıkları safkan ırkları, DNA ölçeğinde başka ırklarla birleştirmişler ve oradaki mutasyonlar üzerinden hareket ediyorlar Bu onların anlatımı ve delili de aynı zamanda. Bu konuları inkâr ettiğinizde o filmler bize bir hayal veya uydurma gelebilir ama kesinlikle yaptıklarını yapmak istediklerini, varacakları sonuçları birleştirerek bunları filmlerle empoze ediyorlar bizlere 2004 yapımı "I Robot" ( ben robot) adlı bir film vardı "İnsanlığın %100 kontrolü" anlamında bu bahsettiklerimizi 20 sene önce ekrana taşımışlardı. Tüm anlatılanlar aynen olacak ve bu günleri 20-30 sene önceden empoze etmeye başladılar ! (İLGİLİ SERİ: GRAPHEN, ÇİPLER VE İNSANLIĞIN KONTROLÜ) Hayal sandığınız şeylerin bir bir gerçekleştiğini gördüğünüz gün; anlamak, tanımak ve savaşmak için çok geç kaldığınız gündür... "İNSAN CİNNİ MELEZLERİ NASIL VÜCUT BULUYOR? CİNNİLERİN MUTASYONLARI" SES KAYDI

Synergy Kendiyas

31,988 views • 11 months ago

"Rusya’da bir söz vardır: Hangi Rus’u kazısanız, altından mutlaka Tatar çıkar” - Rus Devrimci Vladimir Lenin – 1920 “Araplarda bir söz vardır: Mısırlılar Allah’tan başka kimseden korkmaz, Türkler ondan da korkmaz” - Arap Düşünür Semame İbn-i Eşreş “Dünyada iki bilinmeyen vardır: Biri kutuplar diğeri Türkler” - Fransız Tarihçi Albert Sorel – 1839 “İnsanlari yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur, kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir daha meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki; Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler” - Fransa İmparatoru Napoleon Bonaparte – 1801 “Eğer bir Türk devleti olmasaydı mutlaka yaratmak gerekirdi” - Fransa İlk Cumhurbaşkanı Adolph Tiers – 1850 “Dağ başındaki haydutlar olarak isimlendirdiğiniz Mustafa Kemal ve ordusundaki Türkler burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik” - Fransa Başbakanı Aristide Briande – 1940 “Türkün yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türkün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez” - Fransız Ressam Alexandre G. Decamps – 1830 “Türkçeyi öğrenmek benim için büyük bir mutluluk oldu. Çünkü Türk’ü anlamak için kendisiyle mutlaka tercümansız konuşmalıdır. Tercüman, ışığı örten zevksiz bir perde gibidir” - Fransız Bilgini Antonie Gelland – 1704 “Irk ve millet olarak Türkler; geniş coğrafyalar ve imparatorluklar içinde yaşayan kavimlerin en asili ve başta gelenidir. Sosyal ve örfi faziletleri tarafsız kimseler için birer takdir ve hayranlık kaynağıdır” - Fransız Yazar Devlet Adamı Lamartine “Bugün Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar, esir ettiler. Yalnız ayağımda zincir yok, zindanda da değilim; istediğimi yapıyorum. Fakat bu defa da şefkatin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar alicenap, asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak ne kadar değerli bir bilseniz” - İsveç Kralı Demirbaş Şarl “Türklerin yalnız sonsuz bir cesareti değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası vardır. İşte Türk, bu zekasıyla zafer kazanır, uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır. Zaten Avrupanın yarısını yüzyıllarca boyunduruk altına almak başka türlü mümkün olamazdı” - Rus Komutan İvan Çarnayev – 1922 “Rusya tarihinde Türklerin olmadığı herhangi bir dönemden söz etmek mümkün değildir, hangi Rus’u kazısanız altından mutlaka Tatar çıkar deyimi, milli kimlikten ziyade tarihi ve kültürel bir gerçekliği ifade ediyor” - Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin – 2010 “Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türkün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır” - İskoç Şair Lord Bayron – 1801 “Türkler, devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf üstadlardır” - Avusturyalı Tarihçi Diplomat Joseph von Hammer Purgstall “Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş, kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır” - İngiliz Yazar Lady Mary W. Montagu “Türk’ün ahlâkî seciyesi çocukluğunda aldığı iyilik telkinleriyle yada farazi ahiret tehdidiyle değil, çevrelerinde fenalık görmemek sureti temelinde oluşur” - Danimarka’lı Filozof Thomas Thorsten “Türkler kahramadırlar, dostlarına zarar vermezler. Bu yüce millet tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez, iyi ve kötü günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir ulusla el ele vermek yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir” - Çek Bilgini Jon Amos Comenuis – 1630

Arşiv Saka

1,862,399 views • 2 years ago

Sene 1920... Ocak ayı... Mustafa Kemal Paşa, milli mücadelenin ilk stratejik hedefine ulaşmış ve Osmanlı meclisinin açılmasını sağlamıştı. Meclis, Aralık 1918'de kapatılmıştı. Çünkü İngilizler, meclisin ayak bağı olmasını istemiyordu. Sevr süreci, Vahdettin-Damat Ferit'le yürütülecek, Anadolu'daki tüm direniş girişimleri yok edilecek, anlaşma imzalanacak, ardından güdümlü bir meclis açılacak ve anlaşma onaylanarak yürürlüğe girecekti. O yüzden bu geçiş sürecinde meclis olmamalıydı. Anayasaya göre meclisin feshi mümkündü. Ama bunun süresi vardı. Belirli bir süre içerisinde seçim kararı almak ve meclisi toplamak gerekiyordu. İşte, Vahdettin-Damat Ferit bu noktada anayasayı ihlal etmeye karar vermişti. İşgal dönemi olağanüstü süreç kabul edilecek ve seçimler ertelenecekti. Ta ki Sevr imzalanıncaya ve direniş oluşumları temizleninceye kadar. Aralık 1918'de meclis feshedildikten sonra İttihatçı kalıntılarının üzerine gidildi. İngilizlerin oluşturduğu tutuklama listesi yürürlüğe kondu. Dönemin sadrazamı bu ağır hamleyi yapmakta tereddüt edince Damat Ferit sadrazamlığa geçti ve kıyıma başladı. Şubat 1919'dan itibaren pek çok potansiyel direnişçi, İttihatçı ve vatansever ya hapsedildi ya gözetim altına alındı ya da susturuldu. Mustafa Kemal Paşa o dönemde izolasyon politikası uyguluyordu. İttihatçılarla bir süredir bozuk olması, Alman ittifakına karşı çıkması ve Kasım 1918'den beri açıktan anti-İngiliz politikası gütmemesi onun kamufle olmasına yetmişti. Ama dahasına ihtiyacı vardı. Direnişi örgütlemek için Anadolu'ya geçmeliydi. Örtülü stratejileri sayesinde Samsun görevini kapınca ve Anadolu'ya geçince direnişi örgütlemeye başladı. İzolasyon politikasını terk etti, askerlikten ayrıldı ve fert olarak işe koyuldu. İlk hedefi direnişi örgütlemekti. Yani sivil toplum örgütlerini, işgal karşıtı askeri ve bürokratik çevreleri etrafında toplamak ve İngilizlerin uygulayıcısı Damat Ferit'i görevden aldırmaktı. Ancak bu sayede meclisin açılmasını sağlardı. Mustafa Kemal için meclisin açılması ilk hedefti. Çünkü meclis açılırsa, millet adına meşru kararlar alınırdı. Bunlar direniş kararlarıydı. Örneğin Misak-ı Milli... Kongreler dönemi sivil-askeri-bürokratik çevreleri direniş adına bir araya getirme-hazırlama dönemiydi. Bu işi yapmadan Damat Ferit'e yüklenmesi zordu. Erzurum ve Sivas Kongreleri'ni başarıyla topladıktan ve direnişi Anadolu'ya yaydıktan sonra Damat Ferit'i hedef aldı. Hamlesi şuydu: Hiçbir şehir, valiler, komutanlar, devlet kuruluşları İstanbul'la yani Damat Ferit'le irtibat kurmayacaktı. Eylül ayında bu hamleyi yaptı ve Damat Ferit'i iş göremez hale getirdi. Damat Ferit'in düşüşüyle daha ılımlı bir hükümet kuruldu. Seçim kararı alındı. Meclisin açılması için hazırlıklar başladı. İşte bu nokta Mustafa Kemal'in en zorlu süreçlerinden biriydi. Meclis İstanbul'da yani İngilizlerin avucunda açılacaktı. Oraya gitmek istemiyordu. Ama meclisten geri kalmak da istemiyordu. Haliyle meclisin Anadolu'da açılmasını istedi. Fakat mücadelenin öncüleri, Karabekir ve Rauf gibi isimler de dahil, meclisin İstanbul'da açılmasını istediler. Böylece güç merkezi yeniden İstanbul'a kaydı. Zayıf yürekli mebuslar tehlikenin artık geçtiğini düşünüyordu. Mustafa Kemal asiliği durdurmalı ve ipleri meclise bırakmalıydı. Zaten Mustafa Kemal, çok sivrilmişti. Onun ismi, hanedanla çatışma yaratıyordu. Meclis açıldığına göre onu çevresinde bulunmak çok da lüzumlu görülmüyordu. Öyle ki, Mustafa Kemal'in İstanbul'a geçmeden önce Eskişehir'de toplantı yapmak fikrine çoğu mebus katılmamıştı. Onunla görüşmeyi bile lüzumlu bulmadılar. Meclis açıldıktan sonra İngilizler ve Vahdettin, Kuvayi Milliye'nin kendini feshetmesini talep etti. Çünkü meclis açıktı ve Kuvayi Milliye gibi illegal bir teşkilata lüzum yoktu. İngilizlerin ve Vahdettin'in baskıları, ılımlı hükümeti de tesiri altına aldı. Ankara'ya yazıp Kuvayi Milliye'nin feshini talep ettiler. Meclisteki azımsanmayacak bir grup da bu düşünceye yakınlaşmıştı. Öyle ki Mustafa Kemal'i meclis başkanı seçmek istemediler. İstanbul'a bile gelemeyen biri meclis başkanı olur muydu? Onun asiliği ve keskinliği İngilizlerle kurulacak dengeyi bozardı. Onun saltanata karşı dik duruşu sarayla aralarını açabilirdi. Özetle, meclis açılmıştı. Sistem çalışmaya başlamıştı. Mücadele amacına ulaşmıştı. Artık Mustafa Kemal ve Kuvayi Milliye'si kenara çekilmeli ve işi meclise bırakmalıydı. O esnada İstanbul'da bulunan ve meclisin nabzını tutan Mazhar Müfit, Mustafa Kemal'e yazdığı uzun bir mektupta direniş motivasyonunun dağılma noktasına geldiğini anlatır. Bahsettiğine göre sadrazam meclise gelmiş ve Kuvayi Milliye'nin artık dağıtılması gerektiğinden bahsetmiştir. Üstelik sadrazama esaslı şekilde karşı çıkan da olmamıştır. Meclise göre, mücadelenin kalanını artık meclis yapabilirdi. Hem de üstelik İstanbul'da, İngilizlerin avucunda. Bu kapsamda Misak-ı Milli kararları kabul edildi. Meclis, İstanbul'da İngilizlere göz dağı verdi. Böylece meydan okuma başladı. İngilizlerin ilk hamlesi saraya oldu. "Bağımsızlık türküsünü" beğenmemişlerdi. Hükümeti baskı altına aldılar ve ağır talepler sundular. Hükümet çaresiz kaldı ve düşürüldü. Yerine gelen hükümet de çaresizdi. Meclis, göz dağını vermişti ama gerisini getirecek teşkilatı ve organizasyonu yoktu. Peki ne oldu? Potansiyel direnişçiler İstanbul'da İngilizler için kolay av oldu. 16 Mart günü İstanbul fiilen işgal edildi ve mücadelede yer alabilecek pek çok isim ele geçirildi. Tutsak edildi ve Malta'ya sürüldü. Vahdettin, Damat Ferit'i yeniden hükümetin başına geçirdi. Böylece, önceki yıl güçlükle elde edilen ilk stratejik hedef kolayca kaybedildi. Mustafa Kemal'e burun kıvıranlar, onu asi ve tehlikeli bir tip olarak görenler, ondan uzak durmaya gayret edenler, onu meclis başkanı seçmeyenler, Kuvayi Milliye'nin dağıtılmasını isteyenler, ne yaptılar? Kurtulmayı başaranlar, Mustafa Kemal'in yamacına sığınmak için Ankara'ya kaçtılar. Mustafa Kemal, İstanbul'a gitseydi oyun biterdi. Mustafa Kemal, Kuvayi Milliye'yi dağıtsaydı oyun biterdi. Mustafa Kemal, bir kenara çekilseydi, oyun biterdi. Ama hiç birini yapmadı. Onun yerine hesap yaptı. Meclisin basılacağını, başkentin işgal edileceğini hesaplamıştı. İşte Kuvayi Milliye'nin o vakit iş göreceğinin bilincindeydi. Süreç “kaçınılmaz” değildi. Ciddi dağılma, teslimiyet ve yanlış hesap ihtimalleri vardı ve Mustafa Kemal’in stratejik ısrarı belirleyici oldu. Milli Mücadele bir destandı. Ama el ele, her daim birlik ve beraberlik içinde yürüyen bir destan değildi. Yolu çok defa cehennemin içinden geçmiş, türlü tehlikeler atlatmıştı. Milli Mücadele'yi düze çıkaran ise çoğu vakit Mustafa Kemal'in hesaplarıydı.

Con Sinov

49,470 views • 2 months ago

MENZİL'DE İHTİLAF NASIL BAŞLADI? Menzil, yarım asırdır gerçekleştirdiği ilim ve irşad hizmetleriyle gönüllerde yer edindi. Bu hizmetler Gavs-ı Cihan Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin sürekli üzerinde durduğu üzere; şer’i şerif, sünneti seniyye ve tasavvuf adaplarına uygun olarak yürütüldü. Gavs-ı Cihan (kuddise sirruhu) hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, çeşitli itham ve tezviratlarla anılmaya başlandı. Özellikle ilim ve irşad mekanı olan dergahlarla ilgili çeşitli iddialar ve iftiralar ortaya atıldı. Bu mekanların şahsi miras yapılmak istendiği yalanı tekrar tekrar söylendi. Bugün tezviratlara karşı hakikatleri dile getirmek, dergahların durumunu izah etmek ve “Menzil’de İhtilaf Nasıl Başladı?” sorusuna cevap bulmak için bu açıklama zaruri hale gelmiştir. Bugün yaşadığımız üzücü hadiseler, ilmi rehber edinmeyen bir iradenin tezahürüdür. Yönetme hırsı nedeniyle yıllarca biriktirilmiş öfke, ilmin rehberliğini bir kenara itmiş ve ortaya hiç kimsenin anlayamadığı ve açıklayamadığı bir tablo çıkmıştır. Sadat-ı Kiram efendilerimiz 1971 yılında Menzil’e geliyorlar. Aradan geçen yarım asırlık süreçte irşad hizmetleri nasıl bir seyir izledi? İlk yıllarda Menzil’e küçük bir cami inşaa edilmişti. Elhüseyni ailesi, uzaktan-yakından gelen misafirlerine, kendi hanelerinin mutfağından ikramlar hazırlayarak sunuyorlardı. Ziyaretçilerin sayısı arttıkça çorbahane, fırın gibi mekanlar kuruldu. Bu yıllarda başka şehirlerde dergahlar yoktu. Sofilerin sayısı arttıkça sohbet ve Hatme-i Hacegan gibi tasavvuf amellerinin yapılacağı mekanlar ihtiyaç haline gelmişti. O yıllarda iletişim ve ulaşım imkanları kısıtlıydı. Dergahlarda ilim ehli kimselerin sayısı da oldukça azdı. Bu nedenle çeşitli sorunlar yaşanıyordu. - Bazı dergahlarda ilmî, amelî ve ahlâkî konulardan çok keşif ve keramet gibi konular konuşuluyordu. - Sahih kaynak niteliği taşımayan kitaplar kaynak olarak kullanılıyordu. - Mürşid-i kâmilin, belirli sınırlarda sofilere hizmet etmesi için vekalet verdiği bazı kimseler, bu vazifeyi bir makam olarak lanse ediyor ve sofileri istismar ediyordu. - Bazı dergahlardaki görevli vekiller, birbirleriyle çekişme içine girmişti. - Birtakım kimseler dergahları ve sofileri şahsi menfaat sağlamak amacıyla kullanıyordu. - Tüm bunlar “İlimsiz tasavvuf felakete götürür.” kelamının adeta birer tezahürüydü. Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri 25 Aralık 2000 tarihinde Avrupa’dan gelen vakıf görevlilerine bir sohbet yapmıştı. Sohbet bir mektup gibi yazılı hale getirildi. Akabinde Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri, mühür mahiyetinde isminin yazılı olduğu bu mektubu Avrupa’daki ilgililere göndermişti. Bu sohbetinde Gavs-ı Cihan hazretleri vakıfların kurulmasıyla ilgili şöyle buyurmuştu: “Biz baktık, gördük ki Avrupa’da da Türkiye’de olduğu gibi adaba riayetsizlik baş göstermiştir. Yarbay yaşlandığı için bunun önüne geçemedi, geçemezdi de. Bunun önüne geçmek için biz Seyyid Mübarek’i orada vakıf kurmakla görevlendirdik. Bundan gayemiz sadece Allah’ın ve Resulullah Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) rızasını kazanmaktır” Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri aynı sohbetinde vakıf sistemin işleyişini ve önemini şöyle tarif etmişti: "Bunun için biz bu vakfı kurduk, tüzük ve emirler nasıl ise öyle hareket edeceksiniz. Kur'an Allah'a, Resulüne ve ulul emre itaat edin diyor. Seyyid Mübarek bizim emrimizdedir. O da memurlar tayin ediyor, böylece teşkilatlar oluşturuyor. Emirler böyle dağıtılıyor. Mesela iki yüz-üç yüz vekil var. Ben bir anda onların hepsine birden ulaşamam. Onlara bu şekilde yetişiliyor, talimatlar dağıtılıyor. Biz bu vakfı ancak Allah rızası için emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münker için kurduk. Adab olmazsa nispet, fuyuzat olmaz. Bu dediklerimiz olmazsa biz de siz de perişan oluruz." Sonraki 10 yılda dergahlar, zahirde ve batında bu temeller üzerine bina edildi. Rahmetli Gavsımız “Vakfı kurdum.” demeden önce “İstişare ettim” buyurmuşlardı. Dolayısıyla ülkemizin dört bir yanındaki dergahlarda istişareyle hareket edecek; ilim ve irşad hizmetlerinin daha güzel yürütülmesi adına gayret sarf edecek heyetler kuruldu. Şeriat ve adab temelleri üstünde istişare ve gayret ile yükselen dergahlar, sahih bir tasavvuf anlayışının yerleşmesini sağladı. Hizmetlerdeki gayenin irşad olduğu bilincini kalplere yerleştirdi. 20 yıl boyunca titizlikle ve büyük gayretlerle tesis edilen sistem meyvelerini veriyordu. En güzel hizmetler Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşadının son 10 yıllık bölümünde yapıldı. Rahmetli Gavsımız vakfın işleyişini nasıl tesis ediyordu? Vakfın başında kuruluşundan itibaren Gavs hazretlerinin evlatları bulunuyordu. Gavs hazretleri 30 yıllık irşadının son 20 yılında bu hizmetlerin yönetimini Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye emanet etmişti. Merhum Gavsımız mahdumu Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’yi evvela Avrupa’daki vakıfların idaresinde vazifelendirmişti. Avrupa’daki bazı dergahlarda Türkiye’dekilere benzer bazı problemler görülüyordu. Sonraki yıllarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni bu durumu şöyle ifade edecekti: “Bir tren düşünün uçuruma gidiyor. İçinde binlerce insan var. Uçuruma gittiklerini de bilmiyorlar. Onları nasıl kurtarırsınız? Tek tek ikna etmeye vaktiniz yok. Bu durumda makas değiştirirseniz ve trendeki herkesi kurtarmış olursunuz. Ama onlar bunun farkında bile olmaz.” İşte yapılan tam olarak buydu. Rahmetli Gavs hazretlerinin ilim merkezli irşad hizmetleri Avrupa’da sağlam bir itikat temeline böylece oturmuştu. Bir süre sonra Rahmetli Gavsımız Türkiye’deki vakıf yönetimini de Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye bizzat görev olarak tevdi etti. Vakıf görevini babasından alan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni tüm Türkiye’yi defalarca il il gezdi. Her işini şeffaflık ve istişare üzerine bina etti. Amaçlar güzelce anlatıldı. Böylece insanların vakfa güveni tesis edildi. Büyük hizmetler de bu şekilde mümkün oldu. Rahmetli Gavs hazretlerinin bu hizmetler konusundaki kanaati nasıldı? Merhum Gavsımız vakıfların geldiği durumdan duydukları memnuniyeti şu sözlerle ifade etmişlerdi: “İlla niyetinizi Allah rızası için yapıp bizi de ortak edin. Bizim vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor. Ama tekrar çok dikkatli olmanız gerekir. Biz çok çalıştık vakfı bu hale getirdik. Sizin de dikkatli olmanız gerekir, üzerinde duracaksınız. Niyet edin, bizim vakfımız bozulmasın. Vakıf çok güzeldir, dünya-ahiret için de çok iyidir. Hem dünya için hem ahiret için.“ “Çalışmalarınızla bize ortak olacaksınız, siz de ortak edin. İkimizin de niyeti Allah rızası için olsun.” Bu sohbetinde Gavs hazretlerinin “bizim vakfımız bozulmasın.” buyurmasının hikmeti nedir? Vakfa zarar vermek isteyenler mi vardı? O gün Gavs-ı Cihan hazretlerinin sohbetini dinleyenler vakfın neyden ya da kimden korunması gerektiğini anlayamamıştı. Ancak zaman geçtikçe o cümleler çok daha iyi anlaşıldı. Aslında bu meselenin kökü eskilere dayanıyordu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmiş olmasından rahatsızlık duyuyor ve yönetimi ele almak istiyordu. Bunun için bir gün babasına giderek vakfın yönetiminin Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile beraber kendisine verilmesini istedi. Gavs-ı Cihan hazretleri sukut etti. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni’yi yanına çağırdı. “Seyyid Saki ile birlikte vakfın yönetimini istiyormuşsunuz.” deyince Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni kendisinin bu durumdan haberi olmadığını ifade etmiş ve “Seyyid Mübarek’ten başkası yapamaz” diyerek yönetimin aynı şekilde devam etmesi gerektiğini söylemiştir. Bunun üzerine Gavs-ı Cihan hazretleri “O zaman git bunu Seyyid Saki’ye de söyle.” diyerek cevabını iletmiştir. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfın yönetimini almakla ilgili tüm çabaları ve ısrarları sonuçsuz kaldı. Vefattan sonra yaşanan gelişmelerden anlaşılan odur ki babasının bu kararlı duruşu karşında tek çaresinin vefat sonrası için hazırlıklar yapmak olduğuna kanaat getirmişti. Gavs Hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra neler yaşandı? Defin günü Menzil’de şahit olunan hadiselerin bugünle nasıl bir irtibatı var? Gavs hazretlerinin defninden sonra Menzil Külliye’sinde misafirlerin taziyeleri kabul edilmeye başlandı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, öğle namazından önce bir emrivaki ile “Ben tövbe vermeye gidiyorum” diyerek taziye alanından ayrıldı. Gavs hazretlerinin halifesi olan kardeşlerinin de kendilerine verilen irşad vazifelerini ifa etmek istediklerini duyunca öfkelendi, camideki odaya geçti. Ardından kardeşlerini de çağırdı ve bir araya geldiler. Gerçekleşen konuşmada Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “Burada tövbe vermeyin, bir müddet tövbe vermeyin.” diyerek kardeşlerinin irşad hakları üzerinde tasarrufta bulunmaya, onları engellemeye çalıştı. Bunda muvaffak olamayınca da“Ben her yerde sizden ayrılacağım.” dedi. Aynı görüşmede “Her şey babamındır.” diyerek kardeşlerinin tavırlarını öğrenmeye çalışıyordu. Kardeşleri “Şahsi bir şeyimiz yok, her şey babamızındır.” deyince detaya girmeye başladı. Bu detaylar üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni;“Bu konularda İslam hukuku ne diyorsa o olur.” diyerek daha ilk gün İslâm hukukunu işaret etmişti. Camide yapılan görüşme Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin istediği gibi gitmeyince öğle namazından sonra herkesçe malum olan o açıklamayı yapmak durumunda kaldı. Bunu bizzat yapıyor olması odadaki tavrına ters düşse de dışarıdan bakıldığında mutedil bir imaj oluşturmaktaydı. Bu mutedil görüntüden dolayı sofilerin kendisine teveccüh göstermesi pek de gerçekçi olmayan bir algının oluşmasına sebep oldu. Bir anlamda güç zehirlenmesi olarak tarif edilebilecek bu algı; tüm sofilerin her yapılan, her söylenen şeyde arkasında duracağını düşündürmüş olmalıydı. Ki, hemen ertesi gün sert söylem ve eylemler başladı. Daha önce yapılan hazırlıklar bir bir uygulanmaya başladı. Alınan koşulsuz biatlar da buna yardımcı oldu. Gavs hazretleri hayattayken ne türden hazırlıklar yapılmıştı? Bunlar nasıl hayata geçirildi? Kuşkusuz yapılan en büyük hazırlık Semerkand’ın yerine ikame edilecek yeni bir vakfın kurulmasıydı. Bu yeni vakfın ismi, Gavs-ı Cihan hazretlerinin ahirete irtihalinden 13 ay önce tescil edilmişti. İlan tarihi ve yöntemi ise defin günü oluşan algının bir tezahürüydü. Definden 1 gün sonra, Menzil ile zahiren herhangi bir ilgisi bulunmayan Ahmet Mahmut Ünlü, bu yeni vakfı sosyal medya hesabından ilan etti. İlanda bu kadar hızlı davranılması hazırlıkların daha hızlı şekilde uygulanmasını da sağlayacaktı. Gavs hazretlerinin toprağı kurumadan, yeni vakfın whatsapp grupları kuruldu. Daha ilk günlerde tüm il başkanları ilan edildi. Birkaç ay içerisinde yapılamayacak işler günler içinde yapıldı. Öyle ki “Biz zaten aylar öncesinde rabıtamızı Seyyid Saki’ye oturtmuştuk.” söylemleri dahi dile getirilir olmuştu. Ayrılıkçı sert söylemler insanlara nasıl anlatıldı? Mürşidi ahirete irtihal etmiş, gönlü yaralı sofiler adeta bir cendereye alındı. “Tasarruf ancak yaşayan mürşittedir, mürşide tam teslimiyet şarttır.” gibi tasavvufi söylemler insanların kalbi huzursuzluklarını bastırmak amacıyla kullanıldı. Öte yandan yeni mürşide koşulsuz bağlılığı güçlendirmek ve yapılan şeriatsızlıkları örtbas etmek için İslam akidesiyle bağdaşmayacak söylemler ortaya atıldı. “Bu Seyyid Saki’nin elinden tutan Allah’ın elini tutmuştur!” “Bu zat Allah’ın izniyle Efendimiz Aleyhisselam’ın himayesinde çalışıyor!” Önce anayasamız dedikleri 10 madde ilan edildi. Bu maddelerle Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşad dönemi kıyasıya eleştiriliyor, yeni vakıfla bu hatalardan dönüleceği iddia ediliyordu. Aynı metinde “Şu on yıldır yolumuzun adaplarından çok uzaklaşıldığını gördük. Gavs hazretleri üzülmesin diye sustuk.” diyorlardı. Oysa bu, gerçekle tamamen tezattı. Gerçeği bilmeyenlerin, mürşidlerine güvenmekten başka seçeneği bulunmuyordu. Nitekim bu ayrılık tasavvuf adaplarına kadar uzandı. Daha ilk günlerde kendi müntesiplerine Nakşibendi tarikatının diğer kollarının hatmelerine girmelerini de yasakladılar. Hemen ardından ise sofilerin yıllarca hizmet ettiği kurumlarla bağlarının kalmadığını ilan ettiler. Vakıftan yüz çevirdikleri halde neden ve nasıl vakıf çatısı altındaki varlıklar üzerinde hak iddia ettiler? Dile getirilen söylemlerden en serti hatta en acısı şu ifadeler olmuştur: “Gavs hazretleri öldü, vakfı onunla birlikte gömüldü.” Bu sözler kendini bilmez biri tarafından haddini aşarak söylenmiş olsa üzerinde durmaya gerek olmazdı. Fakat maalesef bu sözler Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin yaklaşımının bir tezahürü idi. Benzer bir cümle bizzat kendisi tarafından Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye söylenmiştir. Geçmişi eleştiren, yanlış bulan, alakamız yoktur diye ilanlarda bulunan bu anlayış; ne hikmetse reddettikleri kurumların mülklerinin kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu. “Kurumlarla alakamız yoktur, ama mülkleriyle alakamız vardır.” gibi trajik bir durum ortaya çıkıyordu. İlk günkü söylemleriyle bugünkü durumları arasındaki zıtlık insanlarda nasıl karşılık buluyor? “Bu dergah artık Serhendi Vakfı’na bağlandı. Dergahımızda artık kitap, dergi, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmetleri gibi hiçbir çalışma olmayacaktır. O yüzden sizi bu dergaha alamayız çünkü siz bunları yapıyorsunuz.” denilerek Semerkand gönüllüsü insanlar, yıllardır müdavimi oldukları dergahlardan atıldı. Kitaplar dergahlardan çıkarıldı; kimi yerde çöpe atıldı, kimi yerde kitap toptancılarına ve geri dönüşüm firmalarına yok pahasına satılmaya çalışıldı. Dergahlardaki tefrişata, ürünlere, değerlere el konuldu. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya çıkmış oldu. Yapılanlar sadece tefrişat, ürün ve değerlere el koymakla kalmadı. Tüm mekanlara, mümkün olan herhangi bir yolla el konulmaya çalışıldı. Bunun için kalp kırmaktan, kaba kuvvet kullanmaktan dahi geri durulmadı. Sonucunda ise -kendi ifadeleriyle- kiralık dergahların %90’ını, mülk olan dergahların %60’ını zapt ettiler. Örneğin Gavs-ı Cihan hazretlerinin sağlığında Adana’da 70’ten fazla dergah bulunuyordu. Gavs hazretlerinin vefatından sonra bu dergahların biri hariç hepsine el koydular. Kendilerinden olmayan sofilere sadece bir dergahın kalmasına dahi tahammül edemediler. Bu propagandayla merhum Gavs hazretlerini ve vakfını töhmet altına sokmaya çalışanların el koydukları bazı mülkleri satıyor olmaları ise oldukça manidardır. Örneğin Avrupa’da ilim ve irşad mekanlarına ihtiyaç çok daha fazla iken, yıllarca dergah olarak kullanılan Avrupa’daki “Ulm dergahı”, kendileri tarafından yakın zamanda satılmıştır. Aynı şekilde Gaziantep’teki derneğe ait gayrimenkul de satışa çıkarılmıştır. Bütün bunlar göstermektedir ki, mesele bir hassasiyet meselesi değildir. Hasılı öne sürdükleri tüm argümanlar, insanların akıllarını ve duygularını manipüle etmek ve böylece mülkleri ele geçirmek için ifade edilen sloganlardan ibarettir. Bazı yerler ve konularla ilgili dava açılarak mahkeme sürecinin başlatıldığını görüyoruz. Açılan bu davalar bize ne anlatıyor? Dergahların durumlarıyla ilgili ortaya çıkan bir ihtilafın aslında İslam hukukuna göre çözüme kavuşturulması gerekir. Ancak süreç maalesef; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Şeriata göre olursa şeriatla; olmazsa devletin kanunlarına göre; onunla da olmazsa orman kanunlarıyla… Mutlaka hakkım olanı alacağım.” söylemine paralel şekilde ilerlemiştir. Üstelik hakkı olduğunu söylediği şeyin sınırlarını kendisinden başkası da bilmemektedir. Bugüne kadar Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, sürecin daha kötü noktalara gitmemesi adına sükût etmişler, sofilerine de sabrı ve sükûtu tavsiye etmişlerdir. Onların birlik-beraberliği ve Gavs hazretlerinin meşrebini muhafaza etmek için ortaya koydukları bu çaba, her seferinde tam zıddı bir tutumla karşılık bulmuştur. Hukuki bir zemine yaslanmayan meselelerle ilgili hukuk önünde hak aramaya kalkışmaları net bir zarar verme çabasından ibarettir. “Bana yar olmayan kimseye olmasın”yaklaşımı onları sonunda bu hale getirmiştir. Öyle ki Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin oğlu Seyyid Yakup Elhüseyni babasından naklen Avrupa’daki dergahların Semerkand’da kalacağına gayrimüslimlerin resmi kurumlarına kalmasının daha iyi olacağını söylemekten imtina etmemiştir. Bu dergahlar kime aittir? Şahsi miras yapılıp satılmak isteniyor denmesinin nedeni nedir? İlk olarak bilinmesi gerekir ki bugüne kadar Elhüseyni ailesinin hiçbir ferdinin dergahların mülkiyetiyle ilgili bir gündemi olmamıştır. Doğal olarak hiçbir sofinin de bu konuyla ilgili bir gündemi yoktu. Herkes kardeşçe bu yapıları kullanıyor, ilim ve irşad hizmetleri tek gündem olma vasfını koruyordu. Bu konuyla ilgili ihtilaf Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dergahların yönetimini kendi uhdesine alma girişimleri ile ortaya çıkmıştır. Sürecin başında kendisine gösterilen teveccüh bunun kolay bir şekilde yapılacağı gibi bir vehme kapılmasına neden olmuştur. Dolayısıyla bu mülkler ile ilgili ilk günlerde ifade ettiği ile bugün dile getirilen “ümmetin malı” söylemi arasında ciddi tezatlar bulunmaktadır. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin defin günü kardeşleriyle yaptığı görüşmede“Her şey babamın!”demiştir. İlerleyen süreçte görevlendirilen hoca heyeti kendisine bu mülklerin durumu hakkında görüşünü sorduklarında verdiği cevap şu şekildedir:“Vakıf, şirket, dernek ne varsa miras malıdır. Ne yapılmışsa Gavs-ı Sani adına yapılmıştır.” Kendileri tarafından paylaşılan uzun görüşme kaydındaki bu ifadeler “ümmetin malı” söylemiyle taban tabana zıttır. Bu da “ümmetin malı”söylemini bir aparat olarak kullandıklarını gözler önüne sermektedir. Neticede “Bunlar ümmetin malı, biz de ümmet malının koruyucularıyız. Dolayısıyla buralar bizimdir.”gibi garip yaklaşımla hareket etmektedirler. Bu usulsüz söylem ve yöntemlerle insanların dini duyguları istismar edilmiştir. Bu dergâha gönül veren masum insanları kendi görüşlerinin fedaisi olması için açıkça yanlı ve yanlış yönlendirmişlerdir. Sofilerin akılları karıştırılmış, omuzlarına ağır bir yük yüklenmiş, gönülleri bulandırılmıştır. Yine aynı beyanlarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin konumuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır. “Gavs hazretleri zamanında tek yetkili Seyyid Mübarek’ti. Şimdi kayyum olarak orada bulunuyor. Bizim tek muhatabımız Seyyid Mübarek’tir. Çünkü her şeyi o biliyor ve her şey ondaydı. Bizi ikna edip hakkaniyetli bir şekilde paylaştırması lazım. Biz sorumlu olmuyoruz, tek sorumlu Seyyid Mübarek’tir.” Lakin başlarda kabul ettiği bu yetkiyi, çok kısa süre sonra inkar etti. Bahsettiği hakkaniyetli yaklaşımı göstermesine fırsat tanımadı. Kendi söylediklerini reddederek meseleyi daha karmaşık hale getirdi. Anlaşılan o ki, mesele hakikatin tecelli etmesi değil. Zaman içerisinde değişen söylemler, başvurulan yöntemler ve gelinen nokta bunu açıkça göstermektedir. Öyleyse mesele tam olarak nedir? Sürecin başından beri asıl niyet “her yolu mübah gören bir anlayışla” irşad mekanı olan dergahları ve bunlara bağlı olan kurumları ele geçirmektir. Çoğunda sağlanan bu hakimiyete rağmen kalanlarla ilgili de çirkin yöntemler izlenmiştir. Gavs hazretlerinin hizmetlerini Semerkand çatısı altında devam ettiren evlatları ile ilgili yalanlar, iftiralar ve karalama kampanyaları başlatılmıştır. “Ümmetin malını miras yaptınız.” gibi sloganlar ve basına manşet sipariş edercesine ağır ithamlar kullanılmıştır. Elhüseyni ailesinin fertleri bu ithamları net bir şekilde reddetmesine rağmen bu yalanlar tekrar tekrar gündeme getirilmiştir. Meselenin en dikkate şayan kısmı ise iki vakfın senedinin karşılaştırılmasında ortaya çıkmaktadır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına müteakip gelen tepkiler üzerine senette değişiklik yapıldığı ifade edildiyse de Serhendi Vakfı tarafından kurumsal bir beyanat yapılmış değildir. Semerkand Vakfı’nın vakıf senedinde ise vakfın sona ermesi durumunda varlıkların aynı amaçla hizmet eden başka bir STK’ya devredileceği belirtilmiştir. Vakıf senetleri üzerinden yapılacak bir inceleme bile şahsi miras derdinde olan tarafın hangisi olduğunu göstermeye yetecektir. Atılan iftiraların tam tersinin vuku bulmuş olması ise ibretliktir. Gavs hazretlerinden günümüze intikal eden dergahlara baktığımızda nasıl bir tablo görüyoruz? Kendilerinin ifade ettiği üzere kiralık yerlerin tamamına yakını, mülk olan dergahların ise yarısından fazlası Serhendi’nin elindedir. Geriye kalan az sayıdaki dergahta Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini sürdürmeye çalışmıştır. Ellerinde kalan az sayıdaki mekanlar sofilere yetmediğinden iki yıllık süreçte, çoğu kiralık olan, yeni dergahlar açılmıştır. Bunların toplam sayısı 1500’den fazladır. Serhendi’nin yeni dergah açmaya ihtiyaç duymadığı gibi kiralık olan dergahların bazılarını kapattığı da bilinmektedir. Hal böyle olunca bir tarafın ihtiyacından fazlasını aldığı, bir tarafın ise ihtiyaca rağmen mağdur edildiği aşikardır. Buna rağmen ele geçiremedikleri dergahlarla ilgili agresif tutumlarının hiçbir izahı olamaz. İlim ve irşad mekanı olan dergahların şer’i durumunun iki yıldır neticelenmemesinin sebebi nedir? İki yıllık süre zarfında meselenin olması gerektiği gibi İslam hukukuna göre çözülmesi için birçok yol denenmiştir. İlk olarak üç mürşidi temsilen birer molla görevlendirilmiş, konu görevli mollalar tarafından detaylıca tetkik edilmiş ve yaklaşık bir aylık çalışmanın ardından netice taraflara ilan edilmişti. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kendi görevlendirdiği molla dahil hepsinin imzaladığı bu çalışmayı kabul etmedi. Esah görüşe göre ve ittifakla varılan netice yerine tarafları olan bir meselede kendi içtihadıyla hareket edeceğini ilan etti. Bu durum ihtilafların fitneye dönüşmeden çözüleceğine dair umutları boşa çıkarmıştır. Sürecin başında Elhüseyni ailesi arasında farklı zamanlarda çeşitli görüşmeler yapılmıştır. Maalesef Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu görüşmelerde yapıcı bir tutumdan uzak bir yaklaşım sergileyerek ihtilaflı meselelerin daha karmaşık hale gelmesine sebebiyet vermiştir. Sürecin devamında ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni görüşme taleplerini dahi karşılıksız bırakmıştır. Akamete uğratılan bir diğer çözüm çabası da Gavs-ı Cihan hazretlerinin en yaşlı halifesi olan Seyda Molla Abdurrahman’ın hakemliğine başvurulmasıdır. Seyda’nın medresesinde gerçekleştirilen görüşmelerin başlarında Serhendi heyeti çeşitli bahaneler öne sürerek görüşmelerden çekilmiştir. Son olarak Gavs-ı Cihan hazretlerinin üç halifesinin hakemliğine başvurulmuş, kendilerine imzalı yetki verilmiştir. Büyüklerimiz, heyete her fırsatta “Siz bu konuda tam yetkili bir heyetsiniz. Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyye ölçüsünde ne gerekiyorsa onu yapınız.” demişlerdi. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, heyetin çalışmalarının gidişatından kaygılandığı için hakem heyetine yönelik sert söylemler ve ithamlarla birlikte herkesin önünde verdiği yetkiyi özel bir görüşmede geri almıştır. Bu nedenle hakem heyeti meseleyi çözüme kavuşturamadan köyden ayrılmak durumunda kalmıştır. Böylece tüm sofileri fitnenin son bulacağına dair umutlandıran, Menzil’e yakışır şekilde sorunların İslam hukukuna göre çözüleceği bir süreç daha akamete uğratılmıştır. Bugün hala saf bir niyetle, karlı-zararlı çıkma kaygısından uzaklaşarak İslam hukukuna başvurulsa ve hükme rıza gösterilse mesele kolayca çözülecektir. İki yıldır süren bir ihtilaf tüm çabalara rağmen çözülemiyorsa, taraflardan birinin çözüm istemediğini anlamak zor olmasa gerektir. Büyüklerimiz bu fitnenin ortadan kaldırılması için aynı çağrıyı tekrar tekrar yapmaktadır. Menzil’e yakışan ilim ve irşad hizmetleriyle anılmaktır. Büyüklerimiz müslümanların bunca sıkıntısı varken bu sıkıntılara derman olmak için çalışmak yerine yeni sıkıntıların odağı haline gelmekten hicab duymaktadırlar. Bu konuda sorumluluğu olan herkesin safi niyetle elinden gelen gayreti göstermesini talep etmektedirler. Allah Teâlâ’dan niyazımız bu fitnenin tez zamanda ortadan kalkmasıdır. Bu da meselenin İslâm hukuku temelinde ele alınmasıyla mümkündür. Zira ömrü ilim ve irşad hizmetleriyle geçmiş büyük bir zat olan Rahmetli Gavs hazretlerine ve onun evlatlarına yakışan da budur. #menzil #tarikat #tasavvuf

Menzil Yolu Teyit

92,321 views • 10 months ago