正在加载视频...

视频加载失败

Epstein belgerine göre ; Katar da darbe planlamışlar. TSK orda oldugu için yapmaktan vazgeçmişler. Düşünün TSK nın Katar da olmasına karşı olanlar kimdi ? Ne işimiz var diyenler kimdi ? Biz arapmıyız bizene diyenler Katar tezkeresine hayır diyenler kimdi ? Bunların neden hayır dedikleri yeni ortaya çıkıyor. Jeffrey Epstein:...

824,285 次观看 • 7 个月前 •via X (Twitter)

0 条评论

暂无评论

原始帖子的评论将显示在这里

相关视频

⚠️ DİKKAT... KİMSE BU OYUNA GELMESİN. ⚠️ 📌 Birileri ''HASİDİK'' güzellemesine başladı değil mi ? Hatta TV kanalları bile... Bir ara ''Siyonist'' ayrı, Yahudi ayrı'' diyenler de vardı. Ne zaman ki 7 ekimden sonra bebeklerin kanı içildiği ortaya çıkınca tüm Yahudilerin ne yaptığı ortaya çıktı ve o zaman herkes sustu kaldı... 📌 Şimdi de ''HASİDİK''ler çıktı... Güya bunlar temiz yahudiymiş, savaş istemiyorlarmış kendi hallerindelermiş... KÜLLİYEN YALAN... Alın aşağıdaki 2 özel videoyu izleyin bakalım... Kim hasidikmiş kim masummuş... Ya ''netanyahu ve kabinesi suçlu yahudilerde bir sorun yok onlar temizler'' diyorlar. Ya da işin içinden çıkamayınca ''siyonistler katliamcı geri kalanı temiz'' deyip sürekli bir ''TEMİZ YAHUDİ'' algısı oluşturmaya çalışıyorlar... Şimdi soru şu: Madem siyonistler kötü... Siyonizmin tarihini kaç kişi biliyor ? Siyonizm Theodor Herzl tarafından 1897'de duyurulmuştur. Siyonist lafını icad eden yahudi de bu kişidir. Peki soldaki videodaki Yahudi ne diyor ? ''Yahudi olmayan herkes hayvandır, goyimdir ve milyarlarca insan bütün yahudilere hizmetçidir'' diyor. Yani ''SİYONİZM'' falan demiyor... Peki bugüne kadar kendilerine gönderilmiş bütün peygamberleri katledenler kimdi ? Siyonistlermiydi ? Siyonizmin adı bile yoktu. Taa büyük kirostan tutun babile, oradan mısıra varıncaya kadar haşa ''Tanrılığını'' ilan edenler kimdi ? Yahudiler değilmiydi ? Siyonist diye birşey mi vardı ? Hazreti Musaya inanmayıp kızıl düveye tapanlar kimdi ? Siyonistlermiydi ? Siyonizmin adı varmıydı ? Hz. Musa'ya ''Git sen tanrınla savaş biz savaşmıyoruz tanrıya da inanmıyoruz'' diyen kimdi ? Siyonistlermiydi ? Binlerce sene önceye bile dönseniz KABALA BÜYÜ KİTABINA inanıp Lucifere yani ŞEYTANA TAPAN kimdi ? Siyonistlermiydi ? Siyonizm var mıydı ? 📌 Siyonizm bitti... Şimdide ''HASİDİK'' güzellemesi başladı. Güya savaşları istemiyorlarmış, israili istemiyorlarmış mış mış... 📌 Peki 7 ekimden sonra bebekler parçalanarak katledilirken, ağırlıklı olarak ABD'de New York ve New Jersey'da yaşadığı bilinen ve sayılarının 500-600 bin olduğu söylenen HASİDİKLER neden ayağa kalkmadı ? Oysa aynı tarihte başta New York'da bütün Müslümanlar ve Hristiyanlar sokaklara dökülüp katliamı protesto etmişti. Neredeydi bu ''MASUM YAHUDİLER'' ? 📌 Peki Netanyahu'dan önce Şimon perez gibi katliamcılar varken, bebeklerin üzerine fosfor bombaları yağdırılırken neredeydi o ''MASUM HASİDİKLER'' ?? 📌 Amerika'da Epstein SAPIKLIĞI patladıktan sonra sinegog tünellerinden kanlı yataklar, bebek pusetleri çıkartanlar kimdi ? O meşhur şapkalı yahudiler değilmiydi ? 📌 Şimdi gelelim en önemli noktaya... Yüce kitabımız KURAN I KERİM'DE, ''Hasidik, siyonist, temiz yahudi'' gibi bir cümle var mıdır ? Hadi çıksınlar ve cevap versinler bakalım... Ayetlerde ''EYY İSRAİLOĞULLARI'' diye cümleye başlar. Ve lanet üzerine lanet yağdırılır. Hadi şimdi güzellemelere devam edin bakalım. Siz 8 milyarlik Dünya nüfusunda 1 tane ''fakir yahudi'' gördünüz mü ? Dünya'da bu kadar inanca sahip milyarla insan var... Ama bir avuç adam kesinlikle fakir değil ve tuttuğu her işi kopartıp her yeri ele geçirebiliyor... Bunların hepsi tesadüf mü ? 📌 Şu Yahudilerde nasıl bir ''ALGI YÖNETME'' profesyonelliği var değil mi ? İyi polis-Kötü polisi çok iyi oynarlar... Herkesi satın alırlar... Dünya'da katliamlar çıkartırlar, Dünya'nın kanını emerler, Dünya'nın para musluklarını, ilaç sektörünü, gıdasını, medyasını her şeyini satın alırlar sonra çıkıp ''MASUMUZ'' derler. EEEE.... YÜCE ALLAH ''AKLETMEZMİSİNİZ'' der... Boşuna değil...

GERÇEKLER TV

96,099 次观看 • 19 天前

Davos'tan bir Trump geçti! İşte konuşmadan çarpıcı bölümler... BİRLEŞİK KRALLIK EN BÜYÜK PETROL REZERVLERİNİN ÜZERİNDE OTURUYOR AMA ÇIKARILMASINA İZİN VERMİYOR "Avrupa'da, radikal solun Amerika'ya dayatmaya çalıştığı kaderi gördük. Çok uğraştılar. Almanya şu anda 2017'de ürettiğinden yüzde yirmi iki daha az elektrik üretiyor ve bu mevcut şansölyenin hatası değil. O sorunu çözüyor. Harika bir iş çıkaracak. Ama oraya gelmeden önce yaptıkları, sanırım bu yüzden oraya geldi. Ve elektrik fiyatları yüzde altmış dört daha yüksek. Birleşik Krallık, 1999'da ürettiği tüm kaynaklardan gelen toplam enerjinin sadece üçte birini üretiyor. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorlar, dünyanın her yerindeki en büyük rezervlerden biri, ama kullanmıyorlar ve bu onların enerjisinin eşit derecede yüksek fiyatlarla felaket derecede düşük seviyelere ulaşmasının bir nedeni. Yüksek fiyatlar, çok düşük seviyeler. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorsunuz ve şöyle demeyi seviyorlar: "Bilirsin, enerji tükendi." Tükenmedi. Beş yüz yılı var. Daha petrolü bile bulmadılar. Kuzey Denizi inanılmaz. Kimsenin sondaj yapmasına izin vermiyorlar. Çevresel olarak, sondaj yapmalarına izin vermiyorlar. Petrol şirketlerinin gitmesini imkansız hale getiriyorlar. Gelirin yüzde doksan ikisini alıyorlar, bu yüzden petrol şirketleri "Bunu yapamayız" diyorlar. (Petrol şirketleri) Beni görmeye geldiler: "Yapabileceğiniz bir şey var mı?" Avrupa'nın harika olmasını istiyorum. Birleşik Krallık'ın harika olmasını istiyorum. Dünyadaki en büyük enerji kaynaklarından birinin üzerinde oturuyorlar ve kullanmıyorlar. Aslında elektrik fiyatları yüzde yüz otuz dokuz fırladı. Avrupa'nın her yerinde yel değirmenleri var. Her yerde yel değirmenleri var ve kaybediciler. Fark ettiğim bir şey, bir ülkede ne kadar çok yel değirmeni varsa, o ülke o kadar çok para kaybediyor ve o ülke o kadar kötü durumda. Çin neredeyse tüm yel değirmenlerini yapıyor, ama ben Çin'de hiç rüzgar çiftliği bulamadım. Bunu hiç düşündünüz mü? Çinlilerin akıllı olduğunu görmenin iyi bir yolu. Akıllılar. Çin çok akıllı. Onları yapıyorlar, bir servet karşılığında satıyorlar. Onları satın alan aptal insanlara satıyorlar, ama kendileri kullanmıyorlar. Birkaç büyük rüzgar çiftliği kurdular, ama kullanmıyorlar. İnsanlara nasıl göründüklerini göstermek için onları koydular. Oradaki rüzgar gülleri dönmüyor." BİZ OLMASAYDIK HEPİNİZ ALMANCA VEYA JAPONCA KONUŞUYOR OLURDUNUZ. GRÖNLAND'I VERİSENİZ MİNNETTAR OLURUZ, VERMEZSENİZ BUNU UNUTMAYIZ "Nihayetinde, bunlar ulusal güvenlik meseleleridir ve belki de mevcut hiçbir konu, durumu şu anda Grönland ile olanlardan daha net hale getirmiyor. Grönland hakkında birkaç kelime söylememi ister misiniz? Ben, bunu konuşmadan çıkaracaktım, ama düşündüm ki... Sanırım çok olumsuz değerlendirilirdim. Hem Grönland halkına hem de Danimarka halkına muazzam saygım var, muazzam saygım var. Ama her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü var ve gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ulus veya ulus grubu Grönland'ı güvence altına alma konumunda değil. Biz büyük bir güçüz, insanların anladığından çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela'da öğrendiler. Bunu İkinci Dünya Savaşı'nda gördük, Danimarka sadece altı saatlik savaştan sonra Almanya'ya düştü ve ne kendisini ne de Grönland'ı savunamadı. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri o zaman Grönland topraklarını tutmak için kendi güçlerimizi göndermeye mecbur kaldı, yaptık, bunu yapmak için bir yükümlülük hissettik, ve tuttuk, büyük maliyet ve masrafla. Oraya girme şansları yoktu ve denediler. Danimarka bunu biliyor. Kelimenin tam anlamıyla Grönland'da Danimarka için üsler kurduk. Danimarka için savaştık. Başka kimse için savaşmıyorduk. Onu kurtarmak için, Danimarka için savaşıyorduk. Büyük, güzel bir buz parçası. Ona toprak demek zor. Büyük bir buz parçası. Ama Grönland'ı kurtardık ve düşmanlarımızın yarımküremizde ayak basmasını başarıyla önledik, bu yüzden bunu kendimiz için de yaptık. Ve sonra savaştan sonra, ki biz kazandık, büyük kazandık. Şu anda biz olmasaydık, hepiniz Almanca ve biraz Japonca konuşuyor olurdunuz belki. Savaştan sonra Grönland'ı Danimarka'ya geri verdik. Bunu yapmak ne kadar aptallıktı! Ama yaptık. Ama geri verdik. Ama şimdi ne kadar nankörlük ediyorlar? Hiçbir şey talep etmedik ve hiçbir şey almadık. Açıkçası durdurulamaz olacağımız bu noktada aşırı güç ve kuvvet kullanmaya karar vermedikçe muhtemelen hiçbir şey alamayacağız. Ama bunu yapmayacağım, tamam mı? Şimdi herkes "Oh, iyi" diyor. Bu muhtemelen yaptığım en büyük açıklama çünkü insanlar güç kullanacağımı düşünüyordu. Ben, ben güç kullanmak zorunda değilim. Güç kullanmak istemiyorum. Güç kullanmayacağım. Amerika Birleşik Devletleri'nin istediği tek şey Grönland adında bir yer, zaten onu vasi olarak elimizde bulundurmuştuk ama 2. Dünya Savaşı'nda Almanları, Japonları, İtalyanları ve diğerlerini yendikten sonra, çok uzun zaman önce değil, saygıyla Danimarka'ya geri verdik. Onlara geri verdik. Yani NATO'dan elde ettiğimiz şey Avrupa'yı Sovyetler Birliği'nden ve şimdi Rusya'dan korumak dışında hiçbir şey. Yani, onlara yıllarca yardım ettik. Hiçbir şey almadık, NATO için ödeme yaptık dışında ve ben gelene kadar yıllarca ödeme yaptık. NATO'nun yüzde yüzü için ödeme yaptık, bence, çünkü faturalarını ödemiyorlardı. Ve tek istediğimiz Grönland'ı almak, tam mülkiyet hakkı ve sahiplik dahil, çünkü onu savunmak için sahipliğe ihtiyacınız var. Bir kiralama üzerinden onu savunamazsınız. Birincisi, yasal olarak, bu şekilde savunulabilir değil, kesinlikle. Ve ikincisi, psikolojik olarak, kim bir lisans anlaşmasını veya kiralamayı savunmak ister ki, okyanusun ortasında büyük bir buz parçası, eğer bir savaş olursa, eylemin çoğu o buz parçası üzerinde gerçekleşecek? Bir düşünün. O füzeler o buz parçasının tam merkezinin üzerinden uçacak. Danimarka'dan ulusal ve uluslararası güvenlik için ve çok enerjik ve tehlikeli potansiyel düşmanlarımızı uzak tutmak için, istediğimiz tek şey üzerine şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük altın kubbeyi inşa etmek için bu toprak. Yani dünyayı korumak için bir buz parçası istiyoruz ve vermiyorlar. Başka hiçbir şey istemedik ve o toprak parçasını tutabilirdik ve tutmadık. Yani bir seçenekleri var. Evet diyebilirsiniz ve çok minnettar olacağız, ya da hayır diyebilirsiniz ve hatırlayacağız." MACRON'U O GÜZEL GÜNEŞ GÖZLÜKLERİYLE İZLEDİM, NE OLMUŞ ÖYLE İlaç fiyatları için en çok tercih edilen ulus politikam altında, reçeteli ilaçların maliyeti hesaplama şeklinize bağlı olarak % 90’a kadar düşüyor. Beş, altı, yedi, sekiz yüz yüzde de diyebilirsiniz. Bunu hesaplamanın iki yolu var. Ama her başkanın istediği bir tercih edilen uluslar politikamız var, hiçbir başkan alamadı. Ben aldım ve diğer uluslar onayladı ve bunu almak için tarifeleri kullanmak zorunda kaldım, çünkü "Asla!" dediler. Başka bir deyişle, Londra'da on dolar olan bir hap, yüz otuz dolar. Londra'da on dolar, New York'ta veya Los Angeles'ta yüz otuz dolar ve "Vay canına, bu kötü" dedim. Arkadaşlarım derdi, "Biliyorsunuz, Londra'ya gidiyoruz, bu şeyleri neredeyse bedava satın alabiliyorsunuz. Dünyanın her yerine gidiyoruz, neredeyse bedava satın alabiliyoruz." Çünkü temelde, Amerika tüm dünyayı sübvanse ediyordu çünkü başkanlar bundan kurtulmalarına izin verdi. Çok zor oldu. Bu yüzden Emmanuel Macron'u aradığımda, dün onu o güzel güneş gözlükleriyle izledim. Ne halt oldu? [gülüyor] Onu biraz sert tavırlarıyla izledim, ama bir hap için on dolardaydı ve dedim ki, "Emmanuel..." Ve... tüm büyük ilaç şirketleri tam mutabakat halinde. Bu arada kolay değildi. Serttirler, akıllıdırlar. Bu dolandırıcılıktan uzun zamandır kurtuluyorlardı, ama vazgeçtiler. Ama dediler ki, "Ülkelerin bunu onaylamasını asla sağlayamazsınız." "Neden?" dedim. "Çünkü sağlayamazsınız. Her zaman dediler ki, 'Daha fazla ödemiyoruz. Geri kalanını Amerika Birleşik Devletleri'nden alın.'" Yani yıllar içinde, aynı kaldılar. Biz sadece yukarı, yukarı, yukarı gittik ve, yani, on üç, on dört, on beş kat daha fazla öderdik belirli ülkelerin ödediğinden. Ben de dedim ki, "Hayır, yüzde yüz onaylayacaklar." "Efendim, onaylamalarını asla sağlayamazsınız." "Garanti ediyorum" dedim. Ama aslında Emmanuel ile başladım, muhtemelen odada da var ve onu seviyorum. Aslında onu seviyorum. İnanması zor, değil mi? Ve dedim ki, "Emmanuel, o hapın fiyatını yirmi dolara, belki otuz dolara çıkarmak zorunda kalacaksın." Düşünün. Yani bu, bu demek oluyor ki reçeteli ilaçlar iki katına çıkıyor. Üç katına çıkabilir, dört katına çıkabilir. Kolay değil. "Hayır, hayır, hayır, Donald, bunu yapmayacağım." "Evet, yapacaksın, yüzde yüz" dedim. "Hayır, hayır, hayır. Benden iki katına çıkarmamı istiyorsun" dedi. "Emmanuel, otuz yıldır reçeteli ilaçlarla Amerika Birleşik Devletleri'nden faydalanıyorsun. Gerçekten yapmalısın ve yapacaksın, hiç şüphem yok. Aslında, yüzde yüz eminim sen-" "Hayır, hayır, hayır, bunu yapmayacağım." Çünkü, evet, ona karşı adil olmak gerekirse, iki katına veya üç katına çıkarmak zorunda, çünkü dünya Amerika Birleşik Devletleri'nden daha büyük bir yer olduğu için, ortada buluşmanız değil, sadece biraz yukarı çıkmanız gerekiyor ve biz çok aşağı iniyoruz. Onlar biraz yukarı çıkıyor, biz çok aşağı iniyoruz. Yani biz yüz otuz dolardayız, onlar on dolarda, bu yüzden yirmi veya otuza çıkmak zorunda kalabilirler, bundan fazla değil. "Emmanuel, iki katına veya üç katına çıkartacaksın" dedim. "Hayır, hayır, hayır." "İşte hikaye, Emmanuel. Cevap, bunu yapacaksın, hızlı yapacaksın. Ve eğer yapmazsan, Amerika Birleşik Devletleri'ne sattığın her şeye yüzde yirmi beş tarife koyuyorum ve şaraplarına ve şampanyalarına yüzde yüz tarife, ve bu istediğimin yaklaşık on katı. Ve yapacaksın. Bunu halka açıklamak istemiyorum, ama beni bunu yapmaya zorlayabilirsin." "Hayır, hayır, Donald, yapacağım. Yapacağım." Ülke başına ortalama üç dakika sürdü, aynı şeyi söyleyerek, "Yapacaksın." Hepsi "Hayır, hayır, hayır, yapmayacağım. Benden reçeteli ilaç maliyetini iki katına çıkarmamı istiyorsun-" dediler. "Doğru, çünkü otuz yıldır bizi kandırıyorsun" dedim. Ve "Bunu yapmayacağız" dediler. "Sorun değil. Pazartesi sabahı, yirmi beş, otuz, elli..." Farklı ülkeler için farklı rakamlar verdim. Bu da ulusal güvenlik hakkında konuşuyoruz. Olamaz-- Adil değil. Tüm dünyayı sübvanse etmeyeceğiz ve bu ülkelerin her biri bunu yapmayı kabul etti. JEROME 'TOO LATE (ÇOK GEÇ)' POWELL Çok uzak olmayan bir gelecekte yeni bir Fed başkanı açıklayacağım. Sanırım çok iyi bir iş çıkaracak. Bakın, bazılarını verdim. Elimizde bir şey var ama çok saygı duyulan bir isim. Hepsi saygın. Onlar, onlar harikalar. Görüştüğüm herkes (adaylar) harika. Hepsinin sanırım harika bir iş yapabileceğini düşünüyorum. Sorun şu ki işi aldıktan sonra değişiyorlar. Yapıyorlar. Bilirsiniz, duymak istediğim her şeyi söylüyorlar ve sonra işi alıyorlar. Altı yıllığına kilitleniyorlar. İşi alıyorlar ve bir anda, "Hadi oranları biraz yükseltelim." Onları arıyorum, "Efendim, bunun hakkında konuşmamayı tercih ederiz." İnsanların işi aldıklarında nasıl değiştikleri inanılmaz. Çok kötü. Bir tür sadakatsizlik, ama doğru olduğunu düşündüklerini yapmalılar. Şu anda korkunç bir başkanımız var, Jerome "Çok Geç" Powell. Her zaman çok geç kalıyor ve faiz oranlarında çok geç kalıyor, seçimden önce hariç. O zaman diğer taraf için gayet iyiydi. Yani biz, harika birini atacağız ve umarız doğru işi yapar." İSVİÇRE'YE TARİFEYİ YÜZDE 30 YAPTIM, BAŞBAKANI ARADI. TARİFEYİ YÜZDE 39'A ÇIKARDIM, ORTALIK KARIŞTI. ROLEX BENİ ZİYARETE GELDİ İ"sviçre ile bir vaka yaşadım. İsviçre'de olmamız tesadüf oldu. Belki size kısa bir hikaye anlatırım. Ama hiçbir şey ödemiyorlardı. Güzel saatler, harika saatler yapıyorlar, Rolex, hepsi. Ürünlerini gönderdiklerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne hiçbir şey ödemiyorlardı ve 41 milyar dolarlık bir açığımız vardı. 41 milyar bu güzel yerle. Üzerinden uçtuk. Güzel değil mi? Ben de dedim ki, "Hadi onlara yüzde 30 tarife koyalım ki bir kısmını geri alalım," hiç değilse. Hala büyük bir açığımız olurdu. 41 milyar $. Bu büyük bir açık ve dedim ki, "Hadi bir tarife koyalım..." Farklı tarifeler, farklı yerler. Hepiniz bunlara tarafsınız, bazı durumlarda kurbanısınız, ama sonunda adil bir şey ve çoğunuz bunu fark ediyor. Ama İsviçre'ye % 30 tarife koyduk ve ortalık karıştı. Arıyorlardı, yani inanmazsınız ve İsviçre'den çok fazla insan tanıyorum, inanılmaz yer, inanılmaz, zeki yer. Ama fark etmedim ki... Onlar sadece bizim sayemizde iyiler ve başka pek çok örnek var. Yani, biz, muhtemelen başka yerler, ama kazandıkları paranın çoğunluğu bizim sayemizde, çünkü onlardan asla bir şey almadık. Yani geliyorlar, saatlerini satıyorlar, tarife yok, hiçbir şey yok. Çekip gidiyorlar, sadece bizden kırk bir milyar dolar kazanıyorlar. Ben de dedim ki, "Hayır, bunu yapamayız, bu yüzden artıracağım." Hala bir açığım olurdu, oldukça önemli, ama yüzde otuza çıkardım ve, sanırım başbakan, başkan olduğunu sanmıyorum, başbakan olduğunu düşünüyorum aradı, bir kadın ve çok tekrar ediciydi. "Hayır, hayır, hayır, bunu yapamazsınız, % 30. Bunu yapamazsınız. Biz küçük, küçük bir ülkeyiz" dedi. Dedim ki, "Evet, ama büyük, büyük bir açığınız var. Küçük olabilirsiniz ama büyük ülkelerden daha büyük bir açığınız var." "Hayır, hayır, hayır, lütfen, bunu yapamazsınız" dedi. Aynı şeyi tekrar tekrar söylemeye devam etti. "Biz küçük bir ülkeyiz." Dedim ki, "Ama açısından büyük bir ülkesiniz..." Ve açıkçası beni yanlış yönden ovdu. Ve dedim ki, "Tamam. Teşekkür ederim, hanımefendi. Takdir ediyorum. Bunu yapmayın. Çok teşekkür ederim, hanımefendi." Ve tarifeyi % 39 yaptım ve sonra gerçekten ortalık karıştı ve herkes beni ziyaret etti. Rolex beni görmeye geldi. Hepsi beni görmeye geldi. Ama fark ettim ve azalttım, çünkü insanlara zarar vermek istemiyorum. Onlara zarar vermek istemiyorum. Ve daha düşük bir seviyeye indirdik. Yükselmeyeceği anlamına gelmiyor, ama daha düşük bir seviyeye indirdik. Ama şimdi tarife ödüyorlar. Ama, ama fark ettim ki birçok böyle yerimiz var, Amerika Birleşik Devletleri sayesinde servet yapan yerler. Amerika Birleşik Devletleri olmadan, hiçbir şey kazanmazlardı. Düşünün, İsviçre bizden 41 milyar dolar kazandı ve dediği gibi, küçük bir yer."

CNBC-e

34,242 次观看 • 8 个月前

Gizem Karaca, annelik psikopatlık vloguna gelen yorumlara cevap verdi: 💧 Dün paylaştığım konuşmam var ya, böyle sizlerle ara sıra dertleşiyorum ya, uzun uzun vakit bulduğumda... 💧 Ya bazı yorumlar gördüm. 💧 Normalde hiç takılmam. 💧 Ama böyle bu yorumu yapan da bir anne, o yüzden bir garip geldi. 💧 Böyle sanki dünyadaki tek anne sensin, işte abart falan yazanlar olmuş. 💧 Ve evet abi, dünyadaki tek anne benim. 💧 Ama bana göre öyle. 💧 Senin için de öyle olmalı bence. 💧 Ve benim bunu abartmakta özgürlüğüm var. 💧 Kimse kimsenin özgürlüğüne karışamaz ya. 💧 Ayrıca bence abartmıyorum. 💧 Yani bence senin abartmaman hata. 💧 Çünkü annelik gerçekten abartılacak bir şey. 💧 Yani bugün ilk defa, bakın ilk ilk defa, düşünün, yaz şu an 12 aylık, bir yaş 3 haftalık falan olmuştur. 💧 İlk defa, Kemal'le birlikte, bensiz, tek başına bir yere gönderdim. 💧 Kemal için de ilk, benim için de ilk. 💧 Ve böyle son birkaç gündür artık üstüme üstüme geliyor günler. 💧 Çünkü artık iyice şey modundayız. 💧 Çünkü bacağı böyle falan modundayız ve o da fark etti. 💧 Tamam dedi ben alıyorum. 💧 Bu arada fazla bir şey değil, 1,5 saattir yoklar ve ben de biraz atölyeye girdim çünkü çamura dokunmak çok iyi geliyor. 💧 Neyse demem o ki, bence herkes abartmalı çünkü kimse kimsenin abartısına karışamaz abi. 💧 Annelik abartılacak bir şey o içsel savaş, o içsel dünya. 💧 Evet yani, ben abartırım, belki sana göre normal, senin nasıl baktığına göre, yani eğer sana aşırı kolay geliyorsa, süper, mükemmel. 💧 Bana kolay gelmiyor açıkçası, beni beni bir noktada artık yoruyor, daha doğrusu şu yoruyor. 💧 Bunu fark ettim. 💧 Ben doğduğumdan beri tek başıma hiçbir şey yapmadım, yani birkaç kere spora gittim, o da yine eşimle birlikte. 💧 Tek başıma bayağıdır bir şey yapmıyorum. 💧 Yani hani, bu evde tek başıma salonda oturmak bile olsun. 💧 Çünkü sonuçta ortamda bir bebek var ve bu sayılmıyor bence. 💧 Hani evin bir yerinde kaçtığında, eğer biri oynuyorsa ve bebişle ilgileniyorsa, yine bir yere kaçıp kahve içtiğinde de bu sayılmıyor. 💧 Bunu insanlar anlayamıyor, bunu özellikle kızlar beni anlayacaklar. 💧 Bunu özellikle babalar da anlamıyor. 💧 Mesela sen, onsuz olmak istemiyor değilsin, ama biri keşke, ya tamam hadi bizi aldık, çıktık. 💧 Ya onu gördüğünde, onu duyduğunda sen onun, yani dinlenemiyorsun. 💧 Zaten o hiçbir şekilde deşarj olamıyorsun. 💧 Ve bunu galiba birazcık babaların anlamaları gerekiyor. 💧 Sağ olsun, Kemal bugün anladı ve tamam dedi, ben onu biraz götürüyorum, sen me time'ını yap dedi. 💧 Oluyor arkadaşlar, normal. 💧 Yani insanım, insanız ve yorulmakta, söylenmekte, abartmakta özgürsünüz ve haklısınız. 💧 Ben şimdi anlıyorum. 💧 Yani, gerçekten şimdi anlıyorum. 💧 Muhtemelen şunu da diyenler olacak, hani gelecekteki bana sesleniyorum, muhtemelen şunu da diyeceğim, affizem bir yaş çok kolaymış falan. 💧 Sen şimdi bir de iki'yi gör. 💧 Hani bir de hep bu var ya. 💧 Sen bir de iki'yi gör, sen bir de üç'ü gör. 💧 Ya haklısınız evet. 💧 Ben de şu an yeni doğuran arkadaşlarıma... 💧 Ay ne güzel şimdi sessiz sessiz duruyor falan diyor. 💧 Ama herkesin bebişi aynı değil. 💧 Bizimki mesela sessiz sessiz durmuyordu, koyamıyordum ben bir yere, sürekli taşıyorduk yani. 💧 Ya da bir yerde oturuyorsak kucağımızda tutuyorduk. 💧 Öyleydi, doğduğundan itibaren öyleydi, yani benim yaptığım bir şey de değil. 💧 Neyse. 💧 Neyse, şimdi de çok iyi. 💧 Hiç full yerde koşarak takılmak istiyor, o da güzel bir şey. 💧 Bunda da sadece birazcık birkaç kişinin el atması gerekiyor enerji anlamında çünkü bir noktada tükenebiliyorsun. 💧 Neyse. 💧 Enerjisi bana çekmiş. 💧 Birkaç yıl sonra birlikte dans edeceğiz.

BUZZ medya

35,544 次观看 • 2 个月前

İran ve ABD: Bir Savaşın Felsefesi ABD birkaç haftadır Ortadoğu’yu devasa bir cephaneliğe dönüştürdü. Kargo uçaklarının biri iniyor biri kalkıyor. Bölgeye uçak gemileri, ateşlenmeye hazır güdümlü füzelerin bulunduğu destroyerler, uzun menzilli bombardıman uçakları, denizaltılar, elektronik saldırı uçakları, erken uyarı uçakları, casus uçaklar, tanker uçakları, Tomahawk kara saldırı füzeleriyle donatılmış muhripler, hayalet savaş uçakları, stratejik bombardıman uçakları, füze savunma sistemleri, THAAD ve Patriot bataryaları konuşlandırıldı. Bunların yanı sıra yaklaşık 6 bin askerinin daha gelmesiyle ABD’nin Ortadoğu’da 50 bin civarında askeri var. ABD, bölgedeki “Müslüman” müttefiklerinin topraklarında kurduğu üslerle İran’ı kuşatmış bulunuyor. Rusi Askeri Bilimler Direktörü Matthew Savill’e göre ABD bölgeye yığdığı güçlerle İran’ın her yerini vurabilecek durumda. Psikolojik harp makinesinin çılgınca döndürülen çarklarını hiç hesaba katmıyorum bile. Pek çok uzman ABD’nin böylesine vahşi bir güç gösterisinin arkasında İran’a siyasi baskı yapmak ve kendi şartlarını dayattığı bir müzakere masasına İran’ı oturtmak olduğunu bildiriyor. Fakat İran aracılar vasıtasıyla kendisine ulaşan teklifleri reddetti. Hem siyasi hem de askeri yetkililer savaş istemediklerini ama dayatmaya da boyun eğmeyeceklerini söyleyerek her türlü savaş senaryosuna hazır olduklarını açıkladı. Kaldı ki İran, Haziran 2025’teki savaşta “diplomasi masasındayken” vurulmuştu. Burada dikkatlerden kaçırılmaması gereken kritik bir soru var: İran’ı vahşi ve yıkıcı bir savaşı göze almaya yönelten felsefe nedir? İran nasıl bir savaşma rasyonalitesine sahip, neyine güveniyor? Silahlarına mı? Hayır. Askeri bütçesini yıllık 1,5 trilyon dolara çıkarmış bir süper güçle karşı karşıya. Bölgesel müttefiklerine mi? İki kere hayır. İran, nükleer silahlarla vurulsa bile bundan gizli ya da açık haz duyacak ülkelerle çevrilmiş durumda. En iyi ihtimalle “Allah bir zalimi bir zalime vurdurdu” söylemiyle İsrail güvenliğinin bir parçası olmuş bir kitle var Ortadoğu’da. Onlar ki, “Sünni ve Arap” Filistin için bile kılını kıpırdatmış olanlardır, İran mı umurlarında olacak? Onlar ki, tahtları, koltukları ve servetlerinden başka kutsalı olmayanlardır. Yalnızlığın ne demek olduğunu şu dünyada İran’dan daha fazla tatmış bir ülke yoktur. Öylesine bir lanettir ki bu, “Türk, Kürt, Arap” hepimiz kardeşiz diyenlerin dilinde bile yeri yoktur onların. İran lanetlenmiş bir ülkedir. Yeryüzünün lanetlileri onlardır. Peki ya ekonomik gücüne mi güveniyor? Enformasyon ağlarına, uluslararası hukuka, propaganda kabiliyetine mi? Bu savaşta İran’ın lehine olan tek bir gösterge var mı? Yok. Bütün bu şartlara rağmen ABD’ye boyun eğmediği, İsrail’i tanımadığı ve direnişi silahlandırmaktan vazgeçmediği için şu dünyada takdir gördüğü tek bir ülke var mı? Destek demiyorum, “takdir” gördüğü… “Teşekkür ederiz” diyen tek bir dil var mı? Açık konuşmak istiyorum: İran’ın Filistin için yaptığı yardımları burnunu kıvırarak kabul eden; sanki bunu kabul ederek onlara “lütufta” bulunduğunu zannedenlerin olduğu bir dünyaya şahit oldum ben. Kurtarın bizi bu İran’ın yardımından diyen dillere şahit oldum. Bırakın dışarıdaki adamı, kendi ülkesindeki insanı razı edememiş bir ülkedir İran. Aksa Tufanı’nın bütün liderlerini ve erlerini tenzih ederim, varlığını direnişe adamış temiz vicdanları tenzih ederim, ama durum bu. Soruyorum: Şu şartlarda İran ABD’ye boyun eğse, İsrail’i tanısa ve “normalleşme”yi kabul etse kim onu kınayabilir? Stratejik pozisyonundan vazgeçmeyi çıkarları için pazarlık kozu olarak kullansa bunu açıklayacak gerekçe mi yok? Milyon tane var. İsrail’e füze atmaktan ve direniş cephesini silahlandırmaktan vazgeçse bundan rahatsızlık duyacak bir tek ülke var mı? Kim rahatsızlık duyacak? Katar mı, BAE mi, Türkiye mi, Suud mu, Mısır mı? Filistin özerk yönetimi mi? Peki o zaman bu motivasyon nereden geliyor? ABD’yle savaşmanın nasıl bir rasyonalitesi var? Hangi ilke, hangi kural, hangi hesap, hangi “öğreti” bu savaşı onlara öğütlüyor? Bu sorunun cevabını modern siyaset biliminde bulamazsınız. Uluslararası ilişkilerin kitaplarında yazmaz böyle şeyler. Soykırım günlerinde İsrail’le ticaret yapmanın kitaptaki yerini arayan vaaz kürsülerinde bulamazsınız bunun cevabını. Bunun cevabını ancak Kerbela’da bulabilirsiniz. Bunun cevabını Sıffin’de savaşın en kızgın zamanında rükuyu ve secdeyi terk etmeyen Ali’nin kalbinde bulabilirsiniz. Bunun cevabını Yeşil Saray’ın sütunlarını sarsan Ebu Zer’in haykırışında bulabilirsiniz. Taht sahiplerinin köşklerinde değil, Rebeze’nin çöllerinde bulabilirsiniz. Bunun cevabını Müslim bin Akil’in Kufe sokaklarındaki yalnızlığında, İmam-ı Azam’ın Vâsıt mescidinin kapılarını saymaya yanaşmayan dirayetinde bulabilirsiniz. Bunun cevabını bela, mihnet ve ihanet çöllerinde güzellikten başka bir şey görmeyen Zeyneb’in gözyaşında bulabilirsiniz. * Onlar kazanılmış bir savaşın tarafıdır. Onlar savaşın felsefesini “hayatın” felsefesi haline getirdiler. Onlar senin ve benim “felaket” dediğimiz yeri yurt bellemiş insanlardır. Onlar can köprücük kemiğine dayandığında aklını, izanını ve ahlakını kaybetmeyenlerdir. Dünyanın güzellikleri karşısında gözleri ağmayan ve şaşmayanlardır. Onlar hiçbir savaşı kaybetmediler. Aynen Muhammed Nazzal’ın yazdığı gibiydiler: Yaptıkları karşılığında âlemlerden bir karşılık ve minnet istemezler. Yağmur onlarla yağar, toprak onlarla yeşerir, rahmet onlarla iner. Dünya onlardan asla mahrum kalmayacaktır.

Mücahit Gültekin

31,008 次观看 • 7 个月前

İHH’dan Ayrıldım… Mayıs 2016 tarihinde İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Merkez Medya ve Sosyal Medya Birimi’nde muhabir olarak başlayan ve içerik üreticisi olarak devam eden profesyonel çalışma hayatım, bugün itibariyle son buldu. Elbette, karşılıklı anlayış çerçevesinde. Ve tabi gönül bağı devam Allah’ın izniyle. Aradan geçen 7,5 yıl şüphesiz bana çok büyük tecrübeler kazandırdı. Bir insan için en değerli yıllardır belki de 20 ila 30 yaş arası. Ve ben ömrümün en kıymetli yıllarının böylesi güzide bir kurumda geçmiş olmasından onur duyuyorum. Umarım hakkını verebilmişizdir bunca nimetin ve hizmet fırsatının… Onlarca coğrafyayı ziyaret etmek, oralarda yaşananları Türkiye ve dünya kamuoyu ile buluşturmak nasip oldu. Kah Srebrenitsa’da yumruklarımızı sıktık, kah Patani’deki yetimlerimizle hayatımızın belki de en mutlu günlerini geçirdik. Gittiğimiz her memleket, derin izler bıraktı yüreğimizde. Mesleki olarak kazandırdığı tecrübeleri saymak mümkün bile değil. Vakfa başlarken, benim için büyük müjde olan bu haberi takipçilerimle paylaşırken “Ümmete hizmet yolunda vites büyütüyoruz” iddiasında bulunmuştum. Öyle olmuş mudur gerçekten bunu tarih takdir edecek. Ama yazdığım her habere; basına servis ettiğim her bültene, fotoğrafını çektiğim her kareye, imza attığım her belgesele, klibe; inandım. İnandım da yaptım. Vicdan terazimde tarttım, maşeri vicdana sorgulattım ve öyle paylaştım kendi mecrasında. Bu nedenle ki bugün sonuna kadar huzurluyum ve hiçbir keşkem yok. Bir keşkem var aslında: İşi yapabilmenin heyecanı, sonuca bir an evvel ulaşabilmenin gayretiyle biraz yorduğum ve hatta belki de istemeden de olsa kırdığım abiler, arkadaşlar oldu; biliyorum. Ama eğer onlar da bu satırları okuyorlarsa şunu yürekten yazıyorum ki hiçbiri bir art niyetle değildi. Belki toyluk, belki biraz Karadenizlilik ve belki de biraz uzun yılların kurs ortamlarında geçmiş olmasından kaynaklıydı bu bilinçsiz yormalar. Onlar özellikle haklarını helal etsinler ve bana bunu aşabilmem için dua etsinler, ricamdır. Eksiğimin farkındayım, er ya da geç düzelteceğim inşallah. Son haftalarda yıllık izinlerimi kullanıyordum ve bu sürede vakıfta mesaimin geçtiği tüm abilerle - kardeşlerle helalleşmeye gayret ettim. Henüz görüşemediklerimiz var, onlarla da en kısa zamanda yapacağız inşallah. Tüm bunların her birine ve özellikle yakın çalışma arkadaşlarıma, abilerime sonsuz teşekkürlerimi burada sunmak istiyorum. Bir vakte kadar hiçbir akrabamın dahi olmadığı şu İstanbul’da bana aile oldular, baba oldular, öz abiden öte abilik yaptılar. Allah her birinden razı olsun, güzel işlerinde muvaffak eylesin. *** “Medya” meselesini belki de gereğinden fazla kafasına takmış birisiyim. Bu, yola çıktığımda da böyleydi aslında. Lakin kaçırdığım bir yer varmış. Bunu zamanla öğrendim: Ekonomik bağımsızlık olmadan medyada var olabilmek ve söz söyleyebilmek mümkün değilmiş. Aslında neredeyse tüm meslek dallarında dünya gidişatında böyle bir ivme var. Özel şirketler, devletlerden fazla söz sahibi olabiliyorlar yeni düzende artık. Bugün Selçuk Bayraktar’ı güçlü kılan en önemli şeyin de tam olarak bu olduğu kanaatindeyim. Kendileri de defaatle bunun altını çiziyorlar zaten. Eğer bu çaba, devletin kanatları altında ilerletilseydi bugünlere gelemeyecekti muhtemelen. Bürokratik engeller, değişen siyasi atmosfer vs. Dün, bakan olduğu için en önemli atılımlara imza atabilen adamlar bugün neredeler, hangi işle meşguller acep bir bakın. Ama Bayraktar Ailesi, kendi çizgilerini muhafaza ettikleri müddetçe bir ömür bu başarıyı sürdürebilecekler. Sürdürsünler de zaten, duamız o yönde… Demem o ki bu kurtlar sofrasında var olabilmek için önce mesleki birikim elde edilecek. Ardından da ekonomik bağımsızlık. Aslında bu yeni bir şey de değil. Bir arkadaşım bu meseleleri konuştuğumuz esnasında Ahi Teşkilatından bahsetti ve “Bu eskiden de böyleydi. Girerdin bir ustanın yanına çırak olur, işi öğrenir sonra müsadeni ister yoluna bakardın.” Kendisi farkında değildi belki de hatırlattığı bu hakikatin. Ama tam da duymam gereken zamanda gelmişti bana bu hatırlatma. Evet, meslekte 10 yılı devirdim ve artık sıra bu işin ekonomik tarafını halletmeye geldi. Ardından da sıra bu işin destanını yazmaya gelecek evelallah. Tabi, sizlerin bugüne kadar yanıbaşımda hissettiğim o eşsiz dualarıyla. Çünkü, Müslümanlar hala olması gereken düzeyde temsil edilemiyor henüz medyatik düzeyde. Çünkü, hala zalimler mazlum; mağdurlar yok sayılıyor bu kirli düzende… Bir de şu var: İstanbul’da yaşamak her geçen gün zorlaşıyor. Tıpkı diğer büyük devletlerin başkentlerinde olduğu gibi burada da hayata tutunmak, ekonomik olarak ayakta kalmak kolay olmayacak. Devlet, “Ben sana Anadolu’da da yol, hastane yaptım, İstanbul’da yaşamak zorsa oraya gidebilirsin” diyecek alttan alttan. Bunun için yöneticileri de suçlu bulamıyorum doğrusu. Aksini yapsalar akıntıya karşı kürek zorlamış olacaklar ki bugüne kadar deneyenlerin başaramadığı gibi onlar da başaramayacaklar. Öyle ise yeni hale karşı vaziyetimizi almak icap ediyor. Hem zaten rızkın onda 9’u ticarette değil miydi? Ya Allah… “Hak, haklının en mukaddes malıdır, vermezlerse alacaksın tamam mı?” diyen şaire verilmiş bir sözüm var. Yitik hazinemizi bulamazsam da yolunu gösterecek, ardımızdan gelen nesle medyanın, sinemanın neden önemsenmesi gerektiğini hatırlatacağım. Sancağımızı bizden çalanlar da böyle başlamışlardı işe bundan 150 yıl evvel. Gazetecilik faaliyetleri gömmüştü bu asil milleti diri diri toprağa. Bugün de bu cephede pek bir şey değişmedi. Adı gazete değil artık ama yol yöntem yine aynı. Adına medya demiş olalım bu düzenin. Hala bizden koparmaya devam ettikleri evlatlarımızı, memleketlerimizi, şehirlerimizi ve geleneklerimizi neyle kopartıyorlar, bir hatırlayalım isterseniz: Dizi, film, medya propagandası ve her ne halt yerse yesin asla dokunulmaması gereken gazeteciler… Hafızlığın ardından imamlık, müezzinlik, vaizlik, müftülük yolunu bırakıp bu alana yönelme saikim de buydu tam olarak zaten. Şimdi yeni bir heyecanla Besmelesini çekiyorum tüm bu niyetin. *** “Ne yapacaksın?” sorusuna cevaba gelelim şimdi: Vakfa girdiğimde yapabildiğim tek profesyonel şey haber yazabilmekti. Zamanla, medya ilişkilerinin nasıl kurulacağından tutun da fotoğraf - video çekmeye; bunların hangi bakış açısıyla elden geçmesi gerektiğine ve tüm bunları aynı anda kompleks bir şekilde nasıl yönetilebileceğine kadar birçok noktada kendimi geliştirme fırsatım oldu. Bugün geldiğim noktada sadece vakıftan değil, kamusal hayat denen mesaili hayattan da ayrılıyorum. Tabi büyük konuşmak da istemem lakin en azından bir müddet böyle deneyeceğim. Evet, şahıs şirketimi kurdum ve artık evden devam edeceğim rızkımı aramaya. Elbette bu bir risk. Maaşlı düzenden, düzensiz bir gelire geçmek çok kolay olmasa gerek. Ama kim dedi ki zaten risksiz başarı var? Bugüne kadar neyi başarmak nasip olduysa o korkularımın üzerine giderek oldu. Hatta en güçlü yanlarım da burası oldu hep: Acı acı, tırnaklarımla neyi kazandıysam o yaptı beni ben… Halihazırda dışarıdan destek olarak üstlendiğim işler var. Gün geliyor bu kurumların ya da kişilerin, fotoğraflarını çekiyorum. Gün geliyor, haberlerini yazıyorum, sosyal medyalarını yönetiyorum. Gün de geliyor belgesellerini, kliplerini, sosyal medya videolarını her şeyiyle birlikte yönetip bunun pazarlamasına gayret ediyorum. Eğer sizin de böyle bir ihtiyacınız varsa, bir vakfınız, bir Kuran Kursu’nuz, bir ticari işletmeniz ya da kendiniz için böyle bir ihtiyaç duyuyorsanız ve asgari müştereklerde buluşabiliyorsak size de bu noktada hizmet verebileceğimi buradan ilan etmek istiyorum. Bu işlerin de her birinin yine benim davama hizmet eden iş kalemleri olmasına gayret ediyorum. Bu benim bakmakla yükümlü olduğum eşimin ve Selimhan’ımın iaşesini temin için. Bunun dışında ekran yüzü olarak ama bir mecrada ama kendi oluşturmayı planladığım ortamda sözümü söylemem gerekiyor. Bu bir sac ayağıysa sadece tekniğini bilmek ya da sadece parasını kazanmak yetmiyor. Onun da arayışı içerisindeyim. Ama zorlamayacağım. Çünkü artık içimdeki deli kanı yenebilecek kadar büyüdüm. Biliyorum, nasipte varsa su akacak ve yolunu bulacak… Hem de hevesini ettiğimin de ötesinde! Adı lazım değil bir medya patronu, bugün değil çalışanlarına, eğitime gelen öğrencilerine bile hatırı sayılır bir maaş verebiliyor. Ne sebeple? Batıl davasına asker yetişsin için. Var mı Müslümanlar arasında böyle bir yapı, hem bunun heveskarlığını oluşturabilen ve hem de ödemesi gereken miktarı titremeden verebilen? Şimdi benim derdim de bu. Önce kendi iaşemi rayına oturtacağım. Ardından da ne tecrübem varsa ya da piyasada ne tecrübesi olan makul gazeteciler varsa her birinin bu aktarımı yapabilmesi için şu yeni şartlara göre bir sistem kurmaya gayret edeceğim. Gelen adamlar burada hem işi öğrenecekler hem iaşelerini temin edecekler. Oldum diyen de rahatlıkla piyasada kendi düzenini kurabilecek, ama Müslümanca! Allah’ım nasip et… Söz tükendi. Dualarınıza talibim. Rabb’im araç diye gördüklerimizi amaçlaştırmasın inşallah. Hepsinden öte bir kul olarak eksiklerimiz de çok. Her biri için ayrı ayrı dualarınıza tekraren talibim. Vesselam. | Temmuz, 2023

Bilal Gündoğdu

152,574 次观看 • 3 年前

Suriyeli Siber İstihbarat Araştırmacısı Akif (Akif | عاكف), kendisini İsrailli bir subay olarak tanıtarak Beşşar Esed döneminin önde gelen askerlerinden Tümgeneral Gassan Bilal'i tuzağa düşürdüğünü gösteren bir video yayınladı. Akif videoyu X hesabından "Kendimi bir İsrail subayı gibi tanıtarak tuzağa düşürdüğüm Tümgeneral Gassan Bilal'e ait bir telefon görüşmesi sızıntısı" başlığı ile yayınladı. Videoda Gassan Bilal ile sahte İsrail subayı arasındaki görüşme şöyle: Sahte İsrail Subayı: Nasılsın? Ben iyiyim ama şu an işler pek iyi değil. Bu hükümetin bir ufku yok. Gassan Bilal: Evet, iyiyim ama bunlar... Bu hükümet, hükümet değil. Bir ufukları yok. Devlet gibi hissettirmiyorlar, devlet değiller. Sahte İsrail Subayı: Yani sence kendini İran’a satan önceki hükümet gerçek bir devlet miydi? Gassan Bilal: Söylediklerin doğru, doğru. Ama aynı zamanda bu kadar karışıklık yoktu, bu kadar açlık yoktu. Kötüden daha kötüye gitti her şey. Sahte İsrail Subayı: Evet. Ben bir şeyi merak ediyorum. Mahir’in (Mahir Esed) ailesini hâlâ seviyor musun? Gassan Bilal: Hayır, hayır, sevgi değil bu. Sahte İsrail Subayı: Yani sen ona çok yakındın, yaptığı tüm o kötü şeyleri biliyorsun. Özellikle Mahir; Hasan (Nasrallah), Cevad (Hac Cevad/ Cevad Gaffari) ve Kasım (Süleymani) gibi isimlere çok yakındı. Gassan Bilal: Hayır, o kendisini koruyabileceğini düşündüğü kişilere yakındı. Ama görüldü ki hiçbiri onu korumuyor. Onu kendi işinden (yaptıklarından) başka bir şey korumuyordu, onun işinin de ne olduğunu gördün zaten. Sahte İsrail Subayı: Evet, o Mecusilerin işini gördüm. Yaptıkları her şey yanlıştı. Sahte İsrail Subayı: Sen söyledin işte; onlar pisliktir, onlar Mecusidir. Gassan Bilal: Doğru. Sahte İsrail Subayı: Bana göre, eğer Beşar (Esed) gerçek bir Alevi olsaydı, Mecusilerden bir hayır gelmeyeceğini anlardı. Çünkü gerçek bir Alevi, kendisine asıl yardım edecek olanların "kuzenleri" (İsrail/Yahudiler kastediliyor) olduğunu ve Mecusilerin kafir olduğunu bilir. Gassan Bilal: Doğru, doğru. Sahte İsrail Subayı: Sana daha önce de söyledim ve tekrar ediyorum: Yahudilik... Alevilik, Yahudiliğin bir parçasıdır. Yani Alevilik aslında Yahudiliğin içindedir. Gassan Bilal: Şimdi düşünce ve inanç olarak biz Aleviliği bir felsefe olarak görüyoruz. Biz Şiiler gibi belirli şahıslara bağlanıp kalmayız. Biz söze (kelama) bakarız. Söz hayattır. Sahte İsrail Subayı: Doğru, çok güzel fikirleriniz var. İnsanlık felsefeniz çok güzel. Gassan Bilal: Evet, bizde şahıslara bağlılık yoktur. Biz söze ve ahde (sözleşmeye) bağlıyız. Bizim için temel olan ahittir. Sahte İsrail Subayı: Peki Mahir şu an ne yapıyor? Gassan Bilal: Hiçbir şey. Ben onunla iletişimi tamamen kestim. Sahte İsrail Subayı: Neden? Gassan Bilal: Vefasızlık gördüm. Sahte İsrail Subayı: Seni hayal kırıklığına mı uğrattı? Gassan Bilal: Beni tamamen hayal kırıklığına uğrattı. Sadece hayal kırıklığı da değil; 30 yıl boyunca hizmet ettiğin bir insanın, en azından "Nasılsın, durumun ne?" diye bile sormayacağını hiç beklemezdim. Hiçbir şey yok, hiç. Sahte İsrail Subayı: Dürüst olmak gerekirse, bence onların iletişimine bir engel (yasak) konuldu. Gassan Bilal: İletişim mi? Nasıl? Kimseyle konuşuyor mu? Sahte İsrail Subayı: Yanında sadece Eid adında sivil biri var. Gassan Bilal: Biliyorum, Eid Ayluş (Beşşar dönemi generallerinden, Maher Esed'in yakın bir çalışma arkadaşı ve iş ortağı) ile birlikte. El Cezire Ocak 2026'da Beşşar Esed döneminin Kaplan Kuvvetleri Komutanı Süheyl Hasan'ın sahte İsrailli bir subay ile yaptığı görüşmenin kayıtlarını yayınlamıştı. Aynı görüşmede Tuğgeneral Giyas Delle'nin de yer aldığı görülmüştü. Bu görüşmede Süheyl Hasan, sahte İsrailli subayla görüşmesine şu ifadeler ile başlıyordu: "Bize vakit ayırarak bizi onurlandırdığınız için sizlere teşekkür ederim. Tüm yetkililerinize selamlarımı iletin. Hepimiz için duamız, bu ahmaklığın sona ermesidir. "Tufan" (Aksa Tufanı kastediliyor) adı verilen bu kötülük, bu karalık... Allah'ın laneti üzerlerine olsun." Süheyl Hasan'ın bu sözleri üzerine sahte İsrailli subay şöyle karşılık veriyordu: "Bitti ve geriye çok azı kaldı Sayın Süheyl. Biz onların soylarını bile kuruttuk." Süheyl Hasan ise şu ifadelerle mukabelede bulunuyordu: "Daha istiyoruz. Daha istiyoruz. Tamam, işlerini bitirin ve dediğiniz gibi temizleyin onları, uzaklaştırın. Bundan azına razı olmayın. Bunlar pisliğin ve necasetin çocuklarıdır, onlara güvenilmez." Ben, el-Cezire'nin Ocak 2026 yılında yayınladığı ses kayıtlarının da bu ses kaydını yayınlayan ve "kendimi bir İsrailli subay olarak tanıttım" diyen Akif tarafından kaydedildiğini düşünüyorum. Akif'in başarılı bir iş ortaya koyduğunu söyleyerek hakkını teslim etmek lazım. El-Cezire'nin paylaştığı kayıtlarla ilgili paylaşımlarımın linklerini de burada paylaşmak istiyorum. Bir bütün olarak olayı değerlendirmekte katkı sağlayacaktır. * * * * El Cezire'nin elde ettiği belgeler, Esed'in generallerinin Şam'a karşı askeri harekat planını deşifre etti ( Süheyl Hasan'ın sahte İsrailli subay ile görüşmesi ( Esed'in generallerinin gizli yapılanmaları, asker sayıları, ellerindeki silahlar deşifre oldu (

Ramazan Bursa

76,496 次观看 • 22 天前

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanizm

118,217 次观看 • 8 个月前

Amerikan sömürge valisi kılıklı büyükelçi Tom Barrack, ulusal üniter devlet modeline ve laik anlayışa açıkça savaş açmış. Türk milletini uyutmak amacıyla habertürk'te düşük kaliteli piyes sahnelemiş. Türkiye'nin yeni Graham Fuller'i belli ki, birkaç hafta önce ettiği lafların yarattığı rahatsızlığın farkında. Bu nedenle durumunu düzeltmek ve milleti uyutmak için bir şeyler söyleme gereği hissetmiş. Bunun için de son derece "uysal" bir haber kanalı tercih etmiş. Tabi, gözü açık vatansever bir platformda rahat rahat zehir saçamayacaktı. Barrack'ın söylediklerine bakılacak olursa "Önceki sözleri yanlış anlaşılan Türk dostu büyükelçi" pozunda. Ama sözlerin detayları incelenirse önceki söylemlerini tasdiklediğini hatta gerçek amacını ortaya koyduğunu görüyoruz. Tom Barrack söze başlarken "Dünya çapında yeni bir strateji şekilleniyor" diyor. Zaten memlekete yeni bir Graham Fuller edasıyla gelmesi, yeni bir stratejinin varlığına işaret ediyor. Fuller de Sovyetlerin çöktüğü dönemde gelmişti. Cumhuriyet gazetesinde Türkiye'ye yeni bir rol biçmiş, Kemalizm'in bittiğini söylemiş, demokrasi ve İslamı bir arada yaşatacak "formülü" öve öve anlatarak siyasal dinciliğin işaret fişeğini vermiş, memlekete istikamet tayin etmişti. Sonrası malum, BOP tüm hızıyla devreye girmiş ve Gülen belası tüm memleketin başına bela edilmişti. Fuller yıllar içinde öyle veya böyle misyonunu tamamladı. Artık sıra Barrack'ta... O da cebinde yeni bir "formülle" geldi. Türkiye'nin devlet yapısı hakkında haddi olmayan açıklamalar yaptı, dini-etnik ayrımlı "millet sistemi" önerdi hatta açık açık Atatürk'ün kurduğu ulus devlet modeline savaş ilan etti. Barrack sözlerinin devamında "Ulus inşası bölgede aslında hiç kimse için işe yaramadı" diyor. Söze ortadoğu ülkelerini kastederek başlıyor fakat "hiç kimse" diyerek Türkiye'yi de kastetmiş oluyor. Yani "Ulus inşası Türkiye'de işe yaramadı" demek istiyor. Tam bir palavra. Tabi, Barrack bu sözü söylemek zorunda. Yeni bir model getirebilmesi için var olanı yıkılmaya layık göstermek zorunda. İşin tuhafı, bir Amerikalı, Türkiye'nin devlet sistemini açık açık eleştiriyor. Üstelik bunu bir Türk kanalında yapıyor. Fakat ağzının payını alamıyor. Tanzimat döneminin esintilerini hissetmemek mümkün değil. Sonuçta Barrack'ın cümlenin gittiği yer çok açık: Türkiye'de ulus devlet modeline karşı çıkıyor. Türkiye'de ulus devlet olmasın demek, çok milletli ve inançlı bir yapının yerleştirilmesi demek. Tabi bunun için de mevcut Türk vatandaşlığı tanımının yıkılması gerek. Farkında mısınız bilmem, Öcalan ve Barrack'ın çok fazla ortak yanı var. Tabi söyleşi yapan kişi, bu noktada devreye girip "Türkiye ulus devlet modeline göre şekillenmiş bir ülke, siz bu sözlerinizle Türkiye'nin de ulus inşasında başarısız olduğunu mu ima ediyorsunuz" diye sormalı. Ama soramıyor. Çünkü tanzimat dönemi gazetecilerinin büyükelçilere böyle bir soru sormaya hakkı yoktur. Söyleşinin devamında söyleşi yapan kişi Barrack'ın daha önceki "Türkiye, Osmanlı millet sistemine geri dönmeli" ve "Ulus devletler İsrail için tehdittir" sözlerine atıf yapıyor. "İnsanlar şüpheci bakıyorlar" anektodunu ekliyor ve "Gizli bir gündem mi var" diye soruyor. Bu ısmarlama soru Barrack'ı zor durumda bırakmak amacıyla sorulmuyor. Aksine, Barrack'ın bu sözleri daha önce tepki çektiği için ona milleti uyutmak adına yatıştırıcı sözler söyleme fırsatı veriliyor. Şayet yayının niyeti Barrack'ı sıkıştırmak olsaydı, yukarıda örnek verdiğim türden sorular sorardı. Nitekim Barrack bu asisti duyunca gülümsüyor ve "Hayır" diyerek yatıştırıcı sözlere başlıyor. Barrack, sözlerinin yanlış anlaşıldığını ve o sözleri aslında o şekilde söylemediğini söylüyor. Ne acı ki Türk milletinin bu ucuz laf oyunlarına kanacağını düşünüyor. Barrack, sözlerinin devamında geçmişten çıkarılan derslerden bahsediyor. Türkiye'nin cumhuriyet olarak yeniden şekillendiğinden söz ediyor. Halbuki Türkiye bir asır önce ulus devlet modeliyle ve Atatürk'ün dizaynıyla zaten şekillenmişti. Haliyle Barrack'ın bu konuya atıf yapması gerekirdi. Ama tabi o vakit yıkmak istediği yapıyı parmağıyla işaret etmiş olurdu... Neticede Barrack Atatürk dönemini ağzını bile almadan daha da geçmişe gidiyor. "Osmanlı millet sistemine" atıfta bulunuyor. Bu sistemi övüp mezhepsel bir düzen getirdiğini söylüyor. İşte burada zehiri adeta şekerli bir paketle sunuyor... Osmanlı millet sisteminde Türk milletine dayalı bir üst kimlik mevcut değil. Yani Barrack'ın hiç sevmediği ulus devlet modeli yok. Aksine millet sistemine göre her inanç kendi kimliğiyle tanınıyor. İşte Barrack'a göre bu dini kimlikler ve hatta etnik kimlikler yan yana yaşayabilirmiş. ABD bunun en güzel örneğiymiş. Bu "yan yana yaşamak" ifadesini hayata geçirmek için her birini ayrı ayrı tanımlamak ve anayasaya geçirmek gerekir ki bunun için Türk milleti tanımını çöpe atmak şarttır. Dahası inançları da kimlik olarak tanımak için laikliği de yok etmek icap eder. Barrack'ın bu sözlerinin anlamı açık... Türkiye, Osmanlı'nın parçalanmasına neden olan toplumsal düzeni terk edip Lozan'da ulus devlet modeline geçmişti. Türk üst kimliği altında tüm etnik grupları ortak bir millet olarak şekillendirmişti. Dini kimlikleri ise laiklik ilkesiyle insanların vicdanlarına bırakmış. Yalnızca Türk milleti tanımlaması yapılmış, etnik ve dini kimlik ayrımına gidilmemiş ve herkes eşit vatandaş olarak tanımlamıştı. Barrack bunların tamamına karşı çıkıyor ve hepsinin temelden değişmesini istiyor. Tıpkı Öcalan gibi. Nitekim Öcalan ve PKK'nın fesih açıklamalarında da bu alt metnin tamamı bire bir mevcuttu. Barrack, Öcalan ve PKK aynı şeyi konuşuyor. Buradan da anlaşıldığına göre Barrack, yeni çözüm sürecinde Öcalan ve PKK tezlerinin savunucusudur. Türkiye'de görevlendiriliş amacı ulusal üniter yapıyı ve laik düzeni yok etmektir. Barrack'a göre Türkiye yeniden millet sistemine dönmeli. Etnik ve dini kimlikleri tanımalı ve bunları bir arada yaşatan bir formül bulmalı. Mesela ABD'deki formül gibi... Yani Barrack Türkiye'deki laik üniter modelin yıkılması gerektiğini en naif ve dolaylı şekilde izah ediyor. Karşısındaki şahıs da "Efendim sizin bahsettiğiniz dini kimlikleri bir arada yaşatan formülün uygulanması Türkiye'deki laik düzene zıt düşmüyor mu, Osmanlı millet sisteminin hayata geçmesi için Türkiye'nin üniter modeli terk etmesi gerekmez mi, siz Türkiye'nin anayasasında bulunan değişmez ilkeleri askıya alan bir çözüm yolu mu sunuyorsunuz, bu sözleriniz Türkiye'nin iç işlerine doğrudan müdahale manasına gelmez mi, bu açıklamalarınız Öcalan ve PKK'nın fesih beyannameleriyle örtüşmüyor mu" gibi sorular sormuyor. Nasıl sorsun? O vakit Barrack, sunmak istediği zehirin üzerindeki şekeri çıkarmak ve maskesini düşürmek zorunda kalacak. Dediğim gibi, tanzimat devrinin babıali gazetecilerinin haşmetlü sefirlere böyle soru sorma hakkı yoktur. Soramazlar. Zaten soracak olsa orada işi ne? Tom Barrack, sözlerinin devamında ABD'nin ortadoğudaki geleneksel politikalarından söz ediyor. Demokrasi getiren, ülkelerde hegemon kuran geçmiş politikalar vs... Yani Türkiye'nin yönetim modeline yönelik sözlerle, ortadoğunun millet olamamış memleketlerinin harap halinin yan yana getirilerek anlatılması bile ülkemize hakaret. Bir gazetecinin bu konuşmaya karşı "Ortadoğu ülkeleri ile Türkiye'nin durumunu aynı ölçüde mi değerlendiriyorsunuz" diye sorması gerekirdi ama nerede... Son olarak sorulması gereken asıl soruyu soralım: Barrack'ın bu küstahlığına neden tahammül ediliyor?

Con Sinov

223,182 次观看 • 1 年前

SESLİ MAKALE 🇷🇺🇨🇳🇮🇷Rusya ve Çin, İran’daki Savaşa Sanılandan Daha Fazla Müdahil ✍🏽Michael Snyder ➖Batı gerçekte neler olup bittiğinin farkında değil, iyi günler hiç bitmeyecekmiş gibi eğlenip duruyorlar, hem Rusya hem de Çin ile savaşa girme ihtimaliyle karşı karşıyayız. ➖ İran, Rusya ve Çin’den sessiz sedasız oldukça ciddi bir askeri ve teknik destek alıyor. ➖ Çinli drone üreticisi DJI’dan en az yedi teknisyen, İran’a yönelik hava saldırılarında hayatını kaybetti. ➖ 300 ila 400 Çinli askeri ve teknik personelin, iletişim imkânı olmaksızın yer altı sığınaklarında mahsur kaldığı iddia ediliyor. ➖ Nanjing’deki 14. Araştırma Enstitüsü’nden üç seçkin radar uzmanının, ilk bombardıman dalgasında bedenlerinin tamamen buharlaştığı belirtiliyor. ➖ Rusya’nın, ABD güçlerini hedef alabilmesi için Tahran’a uydu görüntüleri ve geliştirilmiş drone teknolojisi sağladığı öne sürülüyor. ➖ Rusya'nın sağladığı istihbarat desteğinin; Ürdün, Bahreyn ve Kuveyt’teki ABD radar sistemlerine yönelik saldırılarda etkili olduğu düşünülüyor. ➖ İran tarafından fırlatılan füzelerin, dünyanın doğal gaz üretiminin %20’sini karşılayan Katar’daki Ras Laffan tesisini vurduğu bildirildi. ➖ Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’ın füzelerle hedef alınmasının ardından, gökyüzünü büyük bir ateş topunun aydınlattığı aktarılıyor. ➖ Pekin yönetimi, kamuoyuna dâhil olmadığını söylediği bir yabancı savaşta personelinin öldüğünü kabul etmeyi reddediyor. ➖ Bu tablo, Rusya ve Çin’in İran’daki savaşa çoğu insanın fark ettiğinden çok daha derin bir şekilde dahil olduğunu gösteriyor. Makalenin tamamı👇🏾 Görünüşe göre İran, Rusya ve Çin’den sessiz sedasız oldukça ciddi bir destek alıyor. Aşağıda göreceğiniz üzere, Çin’in İran için insansız hava araçlarını seri şekilde ürettiği iddia ediliyor; ayrıca bir raporda, ABD ve İsrail hava saldırılarıyla tahrip edilen yer altı sığınaklarında saklanan yüzlerce Çinli askeri ve teknik personelin “ölmüş ya da yavaş yavaş boğularak can veriyor olabileceğinden endişe edildiği” öne sürülüyor. Öte yandan Wall Street Journal, Rusya’nın İran’la teknoloji paylaştığını ve insansız hava aracı ile füze saldırıları için hedefleme verileri sağladığını iddia ediyor. Tüm bunlar, Rusya ve Çin’in İran’daki savaşa çoğu insanın fark ettiğinden çok daha fazla dahil olduğunu gösteriyor—ve bu durumun hepimizi derinden endişelendirmesi gerekir. Şimdi sizinle, ilk karşılaştığımda beni gerçekten sarsan bazı bilgileri paylaşacağım. Bağımsız gazeteci Jennifer Zeng, hâlâ üst düzey erişime sahip eski bir Çinli üst düzey yetkiliden gelen istihbarata erişimi olduğunu iddia ediyor. Bu kaynağa göre, İranlıların ABD ve İsrail’i yenmesine yardımcı olmak amacıyla gönderilen yüzlerce askeri ve teknik personel, “şu anda hiçbir iletişim imkânı olmaksızın yer altı sığınaklarında mahsur kalmış durumda”. Aşağıda, Zeng’in X’te paylaştığı raporun tamamı yer almaktadır… Çin Komünist rejiminin içinden gelen yeni istihbarat, daha önce bilinenden çok daha büyük bir felaketi ortaya koyuyor: Çinli drone üreticisi DJI’dan en az yedi teknisyen, İran’a yönelik ABD-İsrail hava saldırılarında öldürüldü; 300 ila 400 Çinli askeri ve teknik personel ise şu anda hiçbir iletişim imkânı olmaksızın yer altı sığınaklarında mahsur kalmış durumda — bunların birçoğunun ölmüş ya da yavaş yavaş boğularak can veriyor olmasından endişe ediliyor. Bu bilgi, hâlâ erişimi bulunan eski bir üst düzey ÇKP yetkilisinden doğrudan geliyor ve Kanadalı yazar ve muhalif Sheng Xue (盛雪SHENG Xue) aracılığıyla aktarılıyor. Pekin ve Tahran’ın “tamamen güvenli” olarak nitelendirdiği sığınaklar, İran içinden bazı kişilerin tam koordinatları İsrail’e sızdırmasının ardından yıkıcı bir hassasiyetle vuruldu. Kritik varlıkları korumak amacıyla tasarlanan bu yapılar, İran’daki askeri tesislerin derinliklerine yerleştirilmiş Çinli danışmanlar için bir toplu mezara dönüşmüş durumda. Nanjing’deki CETC’ye bağlı 14. Araştırma Enstitüsü’nden üç seçkin radar uzmanının — ABD’nin ilk bombardıman dalgasında bedenleri tamamen buharlaşan — teyit edilmiş ölümlerine ek olarak, ortaya çıkan tablo artık Xi Jinping’in İran’a verdiği örtülü desteğin feci bir başarısızlığına işaret ediyor. Amerikan F-35 ve F-22 hayalet savaş uçaklarına karşı koymak üzere Pekin’in kendi tanımıyla “en iyileri” olan bu üç uzman, İranlı personelle birlikte hayatını kaybetti ve geriye hiçbir kalıntı kalmadı. Nanjingli bu üç uzmanın aileleri, “olay sonrası işlemler” için ÇKP’nin Örgüt Departmanı’na çağrıldı. Tazminat sözü verildi, ancak miktar hâlâ açıklanmadı. Rejimin alışıldık yöntemi — sessizliği satın almak için yüksek miktarda sus payı ödemek — şimdiden devreye girmiş durumda. Çin Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ya da devlet medyasından herhangi bir resmi açıklama yapılmış değil. Pekin, kamuoyuna dâhil olmadığını söylediği bir yabancı savaşta personelinin öldüğünü kabul etmeyi reddettiği için bilgi akışı tamamen kesilmiş durumda. Gelişmekte olan bu trajedi, Xi için acımasız bir kamusal aşağılanma niteliği taşıyor. Başkan Trump’ın saldırıları, İran’ın çökmekte olan savunmasını ayakta tutmaya çalışan Çin’in pervasız vekil rolünü açığa çıkardı; Avrupa elitleri ise — İran petrolündeki geniş ve gizli çıkarlarını korurken — küreselci ağlarının bozulmasına öfke duyuyor. Yüzlerce Çinlinin hayatı tehlikede; yabancı sığınaklarda diri diri gömülmüş, sus payıyla susturulmuş ve dünyanın en etkili sansür mekanizması tarafından görünmez kılınmış durumdalar. Xi’nin kumarı ölümcül sonuçlar doğurdu — ve ölü sayısı artmaya devam ediyor. (Yalnızca Sheng Xue’nin, ÇKP rejimi içindeki kaynağı — hâlen erişimi bulunan eski bir üst düzey yetkili — aracılığıyla sağlanan güncel ve birinci el bilgilere dayanmaktadır. Herhangi bir spekülasyon veya uydurma yoktur.) Söylemeye gerek yok ki, Çin’deki komünist hükümet bunların hiçbirini resmî olarak asla doğrulamayacaktır. Ancak Jennifer Zeng, yıllardır Çin içinde olup bitenleri doğru şekilde aktarıyor. Bu nedenle onu güvenilir bir kaynak olarak değerlendiriyorum. Elbette Çin’in İranlılara sağladığı yardımdan söz eden tek kişi o değil. The Sun, bir Çin fabrikasının İran’a ait intihar dronlarını seri şekilde ürettiğini gösterdiği öne sürülen çarpıcı yeni video görüntülerini ele alan bir makale yayımladı… Çin, Shahed üretim hattını gösterdiği öne sürülen bir videonun ortaya çıkmasının ardından İran’ın intihar dronu filosunu kurmasına yardım etmekle suçlanıyor. Pekin’in yerel TikTok’u olan Douyin’de bir fabrika tarafından paylaşılan görüntüler, bir atölyede insansız hava araçlarının monte edildiğini gösteriyor. Diğer görüntülerde ise, Tahran’ın ölümcül Shahed dronlarına benzeyen çok sayıda insansız hava aracının, sevkiyat öncesinde bir depoda sıralandığı görülüyor. Bence Çin’in gerçekten açıklaması gereken çok şey var. Bu arada Wall Street Journal, Rusya’nın “bölgedeki ABD güçlerini hedef alabilmesi için Tahran’a yardımcı olmak amacıyla uydu görüntüleri ve geliştirilmiş insansız hava aracı teknolojisi sağladığını” iddia ediyor… Konuya aşina kaynakların aktardığına göre Rusya, İran ile istihbarat paylaşımını ve askeri iş birliğini genişleterek, Tahran’ın bölgedeki ABD güçlerini hedef almasına yardımcı olmak amacıyla uydu görüntüleri ve geliştirilmiş insansız hava aracı teknolojisi sağlıyor. Rusya, ABD ve İsrail’in askeri gücüne karşı mücadelede en yakın Orta Doğu müttefikini ayakta tutmaya ve kendisine askeri ve ekonomik açıdan fayda sağlayan bu savaşı uzatmaya çalışıyor. Eğer bu doğruysa, bu durum Rusya’yı İran’daki savaşın bir tarafı hâline getirir; tıpkı Ukraynalılara sağladığımız destek nedeniyle bizim de Ukrayna’daki savaşın bir tarafı olmamız gibi. Rusların paylaştığı teknoloji sayesinde İranlıların, insansız hava araçlarının navigasyon ve hedefleme kabiliyetlerini geliştirebildiği bildiriliyor… Kaynaklara göre sağlanan teknoloji, iletişim, navigasyon ve hedeflemeyi geliştirmeyi amaçlayan modifiye edilmiş Shahed insansız hava araçlarının bileşenlerini içeriyor. Kaynaklar — aralarında üst düzey bir Avrupalı istihbarat yetkilisinin de bulunduğu kişiler — Rusya’nın ayrıca Ukrayna’da insansız hava araçlarını kullanma deneyiminden yararlanarak, operasyonlarda kaç dronun kullanılacağı ve hangi irtifalardan saldırı düzenlenmesi gerektiği konusunda taktiksel rehberlik sunduğunu belirtti. Şüphesiz, İran’a ait insansız hava araçları geçmişe kıyasla daha etkili hâle geliyor. Bunun ne kadarında Rusların payı var? Buna ek olarak, Rusların görünüşe göre “uydu görüntülerini doğrudan İran’a sağladığı” ve bunun da İranlıların Orta Doğu genelindeki hedefleri son derece yüksek bir hassasiyetle vurabilmesine imkân tanıdığı belirtiliyor… The Wall Street Journal’ın haberine göre Rusya, İran’a Orta Doğu’daki ABD askeri güçlerinin konumlarının yanı sıra bölgedeki müttefiklerinin yerlerini de sağlıyor. Yetkili ve bir Orta Doğulu diplomat olan iki kaynağın aktardığına göre, bu iş birliği savaşın ilk günlerinde derinleşti ve Rusya son dönemde İran’a doğrudan uydu görüntüleri sağlamaya başladı. Analistler, bu yardımın ABD ve Avrupalı müttefiklerin son yıllarda Ukrayna’ya sağladığı istihbarata benzer nitelikte olduğunu belirtiyor. Kaynaklara göre Körfez bölgesinde Moskova’nın desteğinin, İran’ın bölgede ABD radar sistemlerine yönelik son saldırılarında etkili olduğu düşünülüyor. Bu saldırılar arasında Ürdün’deki Terminal Yüksek İrtifa Alan Savunması (THAAD) sistemi için kullanılan bir erken uyarı radarı ile Bahreyn, Kuveyt ve Umman’daki diğer hedefler de yer alıyor. Görünüşe göre Batı dünyasındaki çoğu insanın hayal ettiğinden çok daha yakın bir noktada, hem Rusya hem de Çin ile savaşa girme ihtimaliyle karşı karşıyayız. Ancak Batı dünyasındaki insanların büyük bir kısmı hâlâ bir şekilde her şeyin yoluna gireceğine inanıyor. İran böylesine yakın bir müttefik olduğu için, hem Rusya hem de Çin İran’daki rejimin ayakta kalmasını ister. Fakat her geçen gün daha fazla rejim lideri öldürülüyor ve bize “bir kargaşa hissinin hâkim olmaya başladığı” söyleniyor… En üst düzey liderlerden alt rütbeli askerlere kadar binlerce rejim mensubunun öldürülmesiyle birlikte, İranlılar bir kargaşa hissinin giderek hâkim olmaya başladığını bildiriyor. Güvenlik güçleri baskı altında ve kaçış hâlindeyken, protestocuları sokaklardan uzak durmaları için tehdit ediyor ve ABD’ye, İsrail’e ve Basra Körfezi’ndeki Arap komşularına yönelik saldırılar düzenliyor. Rejim kesinlikle zayıflatıldı, ancak henüz etkisiz hâle getirilmiş değil. Nitekim rejim tarafından kısa süre önce fırlatılan füzeler, dünyanın en büyük doğal gaz tesisini vurdu… İran’ın Orta Doğu genelindeki enerji tesislerine saldırarak “tam ölçekli bir ekonomik savaş” başlatma tehdidinde bulunmasından saatler sonra, bu gece Katar’da füzelerin “geniş çaplı hasara” yol açtığı bildirildi. Videolarda, dünyanın en büyük doğal gaz tesisi olan Ras Laffan’da ve Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da büyük patlamaların meydana geldiği görülüyordu. Tahran’ın “önümüzdeki saatler içinde” saldırılar düzenleyeceği uyarısında bulunmasının ardından, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’daki enerji tesisleri tahliye edildi. Şu anda tanık olduğumuz şey kesinlikle eşi benzeri görülmemiş bir durum. Katar’daki bu tesis, dünyanın doğal gaz üretiminin yaklaşık yüzde 20’sini karşılıyor. Eğer bu tesis devre dışı kalırsa, derhal küresel bir doğal gaz kıtlığıyla karşı karşıya kalırız. Suudi Arabistan’da ise başkent Riyad’ın İran füzeleri tarafından vurulmasının ardından “parlak turuncu bir ateş topunun gökyüzünü aydınlattığı” bildirildi… Etkileyici görüntüler, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’ın füzelerle hedef alındığı anı gösteriyor. Şehri sarsan büyük patlamalar sırasında parlak turuncu bir ateş topu gökyüzünü aydınlattı. Bu olay, İran’ın Orta Doğu genelindeki enerji tesislerine saldırarak “tam ölçekli bir ekonomik savaş” başlatma tehdidinde bulunmasından yalnızca birkaç saat sonra gerçekleşti. Suudi Arabistan, dünyanın kanıtlanmış petrol rezervlerinin yüzde 17’sine sahiptir ve savaş başlamadan önce günde yaklaşık 10 milyon varil petrol üretiyordu. Bu, on yıllardır uyarıldığımız türden bir kabus senaryosudur. Ve artık bu senaryo gerçekleşmiş durumda. Bu savaşın yakın zamanda sona ereceğine dair hiçbir işaret yok ve şu ana kadar yaşadıklarımız yalnızca buzdağının görünen kısmı. Ne yazık ki Batı dünyasındaki çoğu insan gerçekte neler olup bittiğinin tamamen farkında değil ve iyi günler hiç bitmeyecekmiş gibi eğlenip duruyor. Via Kritik Bakış Dergi

Kuşçu

13,699 次观看 • 6 个月前

KRAL ÇIPLAK: VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK! Evet, bu gerçeği artık tüm dünyada aralarında doktorların ve hatta virologların da olduğu, gerçek bilim için mücadele eden sayısız dürüst ve cesur yürek gür bir şekilde haykırıyor. Böylece gün be gün daha fazla insana bu harika gerçek ulaşıyor. Engellenemez, karşı koyulamaz hâliyle yayılıyor ve yayılıyor... Jamie Andrews'ın (Jamie Andrews) bu sürece olan katkısı muazzam. Andrews, virolojinin bilimsel anlamda yerinin aslında tamamen çöp olması gereken Franklin Enders'dan miras kalmış protokollerini, bilimsel prosesin olmazsa olmazı olan kontrol deneyi aşamasını atlayan "virüs izolasyonu" hilelerini ve "virüs/viral enfeksiyon" anlatısına ait tüm sahtekârlıkları, bizzat kendi ve bilim adamlarından oluşan ekibiyle gerçekleştirmiş olduğu KONTROL DENEYLERİYLE ifşa ediyor. Bu kontrol deneyleri, virüs diye bir biyolojik patojenin var olmadığını tamamen kanıtlıyor. Zaten hiçbir duyusal kaynakla denetlenemeyen bir "şey"in fiziken var olmadığını kanıtlamak, o "şey"in var olduğuna yönelik "alamet" diye sunulanları tümüyle, bilimsel metotları izleyip çürütmektir. Şuna benzer; Birisi çıkıp "boynuzlu bir at"ın var olduğunu ve etrafta gezindiğini söylüyor, "Esasta onu göremiyorum, etrafındaki her şeyden izole edip onu kimseye de gösteremiyorum lâkin varlığına ilişkin standart 'saydığım' birtakım alametleri izlediğimde fiziken var olduğu sonucunu çıkarıyorum" gibi bir de argüman sunuyor. Bu tuhaf iddiayı nasıl çürütürsünüz? Bu kişinin keyfince standart alametler uydurduğunu (zira o kendisinden başka hiç kimse için standart değil), öznel yorumun nesnel gerçeklikte bir anlam ifade etmediğini dümdüz söylersiniz, işte hepsi bu. Sizi temin ederim, ne eksik ne fazla, virolojinin saçmalıkları da, "boynuzlu at"ın duyularla denetlenemese de fiziken var olduğunu ve aramızda dolaştığını söyleyen şu kaçığın saçmalığına eşdeğerdedir. Elbette "boynuzlu at" saçmalığının arkasında milyar dolarlık ilaç şirketleri yer almaz ve hâliyle kimse bir "boynuzlu at" korkusuyla aşılanmaz. "Büyük yalanlar, daha kolay inandırıcılığı olan yalanlardır." Çünkü büyük yalancıların işine yaramaları önemlidir, gerçeklikle olabildiğince uzak olmalarının hiçbir önemi yoktur. Andrews'e kulak verin. Büyük yalancıların, gözbebeği virüs yalanını toplumlara yedirebilmek için nasıl hilebazlıklara/sahte bilim yöntemlerine başvurduklarını harika bir şekilde izah ediyor. Videodaki değerli açıklamalarına destek ve belki de meseleyi sıfırdan irdeleyenler için tamamlayıcı olacak, her kesimden, her yaştan insanın anlayacağı şekilde çok basit bir şekilde özet hâlinde, virüs yalanını ifşa edeceğim ben de. 1950'lerden günümüze, virologların başlıca kullandığı, "altın standart" olarak kabul ettiği, sözde virüslerin izolasyonunu sağlayan "hücre kültürü" yöntemidir. Hasta sürüntüsü (balgam gibi), maymun böbrek hücreleri, kürtajdan gelen insan fetüslerinin böbrek hücreleri, fetal buzağı serumu (bunlar genellikle tercih edilen) ve çeşitli antibiyotiklerle (penisilin, streptomisin gibi), toksik maddelerle oluşturulan hücre kültürüne ekilir. Hücreler aç bırakılır ve sitopatik etki (CPE) beklenir. Hücre kültüründeki sitopatik etki, insan vücudunda sözde virüsün canlı & sağlıklı hücreye karşı saldırganlığının bir fragmanı sayılır. Hücreler hastalandığında ve öldüğünde/sitopatik etki gözlemlendiğinde ise bu, "virüs"e atfedilir. Bu sonuç virologlara göre virüsün varlığının kanıtıdır. Anlayabiliyorsunuz değil mi? "Virüs" hiçbir şekilde izole edilmiyor, sitopatik etkiye sebep olanın "virüs" olduğu varsayılıyor. Ortada izole edilmiş/purifikasyonu sağlanmış bir "virüs" yoktur lâkin hücreleri hastalandıranın "o" olduğu düşünülür, varlığına "alamet" sayılır. "Boynuzlu at"ın var olduğunu iddia eden şu kişinin kendince standart saydığı birtakım alametleri kanıt sayması gibi... Hücrelerin hastalanmasına ve ölmesine/sitopatik etkiye asıl sebep olan; hücrelerin besinlerden mahrum bırakılarak, günlerce antibiyotikler, fenol kırmızı asit boyası, tripsin enzimleri vb. altında zehirlenmesidir, daha varlığı gösterilememiş "virüs" değil. KONTROL DENEYLERİ YAPILMAZ, misal hasta olmayan insanlardan da sürüntü alınıp sitopatik etki gerçekleşiyor mu gerçekleşmiyor mu diye gözlem/denetleme yapılmaz. Oysa burada kontrol deneyi kilit aşamadır. Kontrol deneyinin olmadığı yerde bilim değil, sahtekârlık vardır. Şuna dikkat ettiniz mi? Bir "virüs"ün hiçbir zaman doğrudan insanın balgamından, tükürüğünden, kanından vs. izole edilip/etrafındaki diğer materyallerden arındırılıp saf fiziki varlığı gösterilemiyor. Sürüntüyü alıp, hücre kültürüne ekmeye, hücreleri aslında antibiyotiklerle hasta edip bu sürece sebep olanı "virüs" diye servis etme hilesine ihtiyaçları varmış gibi görünüyor. Muhtemelen okuyuculardan bir kısım bu noktada "bize elektron mikrograflarında gösterilenler nedir öyleyse?" diye soracaktır. "Virüs"ün varlığına kanıt olarak öne sürülen şu elektron mikroskopları... Neden hiçbir zaman elektron mikroskoplarının ölü dokular üzerinde çalışmak zorunda olduğu gerçeğini insanlara anlatmadıklarını düşündünüz mü? Eğer bunu anlatsalardı emin olun elektron mikroskoplarının "virüs"ün var olduğu iddiasını destekleyen son şey dahi olamayacağını bilirdiniz. Evet, elektron mikroskopları ölü dokular üzerinde çalışmak zorundadır, bu mikroskobun çalışma prensibidir zaten. Zira elektron mikroskobunda meydana gelen dehidrasyon, düşük basınç, x ışınları ve elektron bombardımanına hiçbir canlı hücre dayanamaz. Bu bir gerçektir. Kültür evresini açıkladık, bu süreçten sonra hücrelerden elektron mikrografları alabilmek için çok çeşitli aşamalardan geçilir: Hücreler, doku örneklerinde etanol ve aseton banyolarında kurutulur, epoksi reçine ve balmumu dolu kalıplarda dondurulur, mikro parçalar hâlinde kesilerek onlar da kurşun ve uranyum asetat gibi ağır metallerle boyanır ve elektron mikroskopları altında 150 ila 300 santigrat ısı ışınlarına maruz bırakılır. Öncelikle hücrelerin kurutulması ve sabitlenmesi aşamasında hücreler zaten ekzositos ile dışarıya çeşitli hücresel atıklar salacaktır. Hücrenin kendi döküntüleri de buna eklenir. Ortada sayısız ölü hücre kalıntısı yer alır ve mikrograflarda gösterilenler de ancak bunlar olacaktır. Tüm sözde virüs görüntüleri/"virüs" diye servis edilenler sadece ölü hücre atıklarına, döküntülerine aittir. Bu gerçeği elbette birçok bilim adamı da dile getirmiştir. Dr. Harold Hillman'ı hatırlayalım. Bakın Pasteur Enstitüsü'nün resmi web sitesinde ne yazıyor: "Pasteur virüs yokluğunda aşıyı geliştirdi ve virüs ancak 1962'den sonra elektron mikroskobu altında gözlemlenebildi." Hayır, bir "kuduz virüsü" hiçbir zaman gösterilemedi. Elektron mikroskopları hiçbir zaman hiçbir "virüs"ü gösteremedi, gösteremez. Elektron mikroskoplarının "virüslere" ait görüntüler sunduğu iddiası, dünyanın en kıytırık, en zavallı iddiasıdır. Hayır, tek bir "virüs", tek bir "virüs" dahi KONTROL DENEYİ sağlanmış gerçek bir izolasyon çalışmasıyla ya da elektron mikroskopları altında gösterilebilmiş, varlığı kanıtlanmış değildir. Tüm "virüsler", in silico yani bilgisayar üzerindeki bir tasarımdan ibarettir. Zihinlerin dışında toza dumana karışacak hayaller gibi... Tüm bu süreçlerden sonra/ya da süreçle birlikte, sözde virüsün sözde gen dizilimi çıkarılır ve in silico ortamına aktarılır. Bu sözde gen dizileri de aslında kültürdeki insan ve hayvan ölü hücre kalıntılarına aittir, asla var olmayan virüslere ait değildir. Yahut bu "gen dizileri" tamamen ama tamamen uydurmadır... Daha derinlere dalmak isteyenler için Andrews'dan "DNA Aldatmacası": Peki ya testler? Hiçbir "test" bir insanın "virüs" taşıdığını belirleyemez. Bu asla mümkün değildir. Uzun zamandır, PCR'a, "virüs"e atfedilen sözde baz çiftinin bir kısmını (kendi literatürlerinde dahi bu kısım, devede tüy kadarıdır) tespit ettiği gibi sahte bir misyon yükleniyor. PCR'nın çalışma metodu asla spesifik değildir, son derece manipülatiftir. Alınan sürüntüde yer alan bir kimyasal çorbada hiç var olmayan bir "çeşni" aramak gibi... PCR tamamen yoruma dayalıdır, ne pozitif ne de negatif sonuçların herhangi bir anlamı vardır. Hadi hafızaları çalıştırın: - Mart 2020’de Çin’den %80 yanlış pozitiflik oranı bildirilir. - 3 Mart 2020’de Jamanetwork’de yayınlanan bir makalede, Singapurda neredeyse her gün 18 hastaya yapılan testlerin en az bir kez "pozitif"ten "negatif"e ve bir hastada en fazla beş kez "pozitif"ten "negatif"e geri döndüğü anlatılır. - Milford Moleküler Teşhis Laboratuvarı'ndan Sin Hang Lee, 22 Mart 2020'de DSÖ'nün koronavirüs müdahale ekibine ve Anthony S. Fauci'ye şunları söyler: “İnsan örneklerinde SARS-CoV-2 RNA'sını tespit etmek için kullanılan PCR test kitlerinin birçok yanlış pozitif sonuç ürettiği bildirilmiştir.” - 26 Mart 2020’de Journal of Medical Virology'de yayınlanan bir makale, Wuhan'daki bir hastanede 610 hastadan 29'unun “negatif”, “pozitif” ve “şüpheli” arasında değişen 3 ila 6 test sonucunun olduğunu gösterir. - FDA’nın PCR testlerine ilişkin açıklama makalesinde şöyle der: “Tespit edilen etken, hastalığın kesin nedeni olmayabilir.” (PDF 2. sayfaya bakın.) - Altona Diagnostics PCR testlerinin kullanım kılavuzunda testlerin “tanı testi olarak tasarlanmadığı” belirtilir. - Portekiz Temyiz Mahkemesi PCR'ın %90'larda yanlış pozitif verdiğini doğrular. PCR sonuçlarını anlamsız kılan önemli sorunlardan biri de yüksek döngü sayısı/CT değeridir. Aslında bu, PCR'ın temelde manipülatif/hileli çalıştığı gerçeğinden ayrı olarak bu "testi"n keyfi belirlenen standartlar çevresinde yorumlandığına dair önemli bir detaydır. - MIQE Kılavuzunda (kantitatif PCR üzerindeki yayınları değerlendirmek için gerekli minimum bilgileri tanımlayan kılavuz) şöyle yazar: “40'tan yüksek CT değerleri, ima edilen düşük verimlilik nedeniyle şüphelidir ve genellikle rapor edilmemelidir.” (PDF 7. sayfaya bakın.) Elma püresinde, muzda, karpuzda, gazozda, araba egzozunda vs. PCR'ın pozitif sonuçlar verdiğini biliyorsunuz değil mi? PCR bir "test" dahi değildir. Ve ister "antijen testi" ister "antikor testi" olsun bunların hiçbiri ne "virüs" varlığını sürüntüde, kanda vs. tespit edebilir ne de "viral enfeksiyon" geçirildiğine dair bir kanıt sunabilir. Hiçbir test, ne doğrudan bir "virüs"ün varlığını ne de "virüs"ün varlığına dair en ufak bir emare tespit edebilir. Servis edildikleri gibi "yüksek duyarlılıklı ve özgül" değiller. Sonuçları tamamen yoruma dayalı değerlendirilir. Misal, "antikor testi" kişinin antikor artışı lehine sonuç verdiğinde bu, "hücrelerin x virüsüyle (genellikle hepatit ve "HIV" için kullanılıyor) enfekte olduğunun göstergesi" sayılıyor. Oysa spesifik yani belli bir antijene karşı özel üretilen antikor, söz konusu bile değildir. "Spesifik antikor" söylemi, bunun da sözde virüs kaynaklı olduğu yaygın propagandasına aittir. Bu, hem var olmayan virüslerin hem de baştan aşağı uydurma olan "İmmün/Bağışıklık Sistem Teorisi"nin ayakta tutulması amacından başka bir şey değildir. Vücudun toksisiteye verdiği tepkiler pH odaklı gerçek vücut mekanizmalarından koparılarak hayali teorilere ve hayali "spesifik" tepkilere atfedilir. Hile budur. Nasıl ki virüs yalanı söyleniyorsa, "spesifik antikor" yalanı da aynı yalanlar bütününün devamıdır. Açıklayalım; Hücreler, toksin yapılarına maruz kaldığında ve bu yapılar tarafından duvarlarında gedikler açılıp, tahribata uğradığında, diğer protein ve diğer şeylerle ağ oluşturmak için, asidik koşullarda hemen genişleyen, düz hale gelen ve enerjinin depolandığı, hafif tuzlu suda çözünebilen, sızdırmaz maddeler -globülinler- yani küçük protein gövdeleri/işte bu antikorları oluşturur. Bu, hücrelerin, toksin yapılarına karşı yani toksisiteye/zehirlenmeye karşı geliştirdiği savunma mekanizmasıdır. Hücreler bu şekilde kendi formunu korumaya ve işlevini devam ettirmeye çalışır. Yüksek antikor/antikor sayısında artış sadece vücudun toksisite maruziyetine karşı bir direnme yöntemini ifade eder, hepsi bu. Toksinler altta yatan nedendir/etkidir, antikor üretimi bu duruma karşı verilen tepkidir. Anlaşıldığı üzere, bunun adı, toksin yapılarının marifetlerini var olmayan virüse yüklemektir. TIPKI; Zaten virüs/viral enfeksiyon yalanıyla, kordon bağını keser kesmez yeni doğanların, okul çağı çocuklarının, gencinin, yaşlısının, kas içinden -koruyucu bağırsak bariyerlerine uğramayan- doğrudan kan dolaşımına zerk ettikleri; alüminyum, cıva, formaldehit, polisorbat80, monosodyum glutamat, setiltrimetilamonyum bromür, glutaraldehit, neomisin sülfat, gentamisin sülfat, hücre kültüründen gelen filtrelenmemiş insan ve hayvan hücre parçaları gibi ağır metaller, nörotoksik ve kanserojen içeriklerle dolu olan AŞILARLA, Altta yatan gerçek nedenle ilgilenmeyen, sadece semptomları değerlendiren bir teşhis usulünün eseri olarak, tedavi etmekten/iyileştirmekten tamamen uzak, sadece semptom baskılayan ve vücutta bir dizi tutarsız kimyasal reaksiyona sebep olan ve hâliyle esas sorunu zamanla şiddetlendirip azdıran İLAÇLARLA, Hamilelikte kullanıldığında yeni doğanda kanama riski oluşturan (K2 vit. bağırsaklarda bakteriler tarafından sentezlenir), aşırı kullanımında kist hidatik'in ve çeşitli kistlerin tek müsebbibi, karaciğer hasarları meydana getiren, "canlılık karşıtı"/mikrofloranın katili ANTİBİYOTİKLERLE, İnsan ve hayvan vücudunun bizzat kendi hücrelerinin ve mikroplarının ortamın toksisitesine göre pleomorfizm ilkesi gereğince dönüşmüş halleri, vücudun güçlü toksin yapılarıyla, dokularda birikmiş ağır metallerle mücadeleci (enzimleriyle bu zararlı yapıları vücut için faydalı yapılara dönüştürürler) şifa ordusu parazitleri, klor kanallarını bloke ederek etkisiz hâle getiren yani felç ederek öldüren, dolayısıyla vücudun toksisite ile mücadelesinin önüne geçen, "kansere çare" diye pazarlanırken asıl kanserojen etkenin ta kendisi olan, kadınlarda ve erkeklerde yumurtalıklarda birikim yaparak kısırlığa sebep oldukları sayısız bağımsız çalışma ile ortaya konmuş, daha birçok sağlık hasarının bir numaralı sorumlusu ANTİPARAZİTER İLAÇLARLA, Epifiz bezinde birikerek epifiz bezinin bilişsel faaliyetlerden (sorgulama, kritik etme, mantık yürütme, analiz etme vb.) sorumlu olan melatonini üretmesini engelleyen florürlü ve dünyanın en zehirli kimyasallarından biri, çok düşük seviyelerde sadece solunması hâlinde bile ciddi akciğer hasarları meydana getiren, belli maruziyetiyle atardamar sertleşmesinden, kansere, kalp problemlerine dek bir dizi olumsuz sağlık etkisi olan klorlu ŞEBEKE SULARIYLA, Resmi adıyla "bulut tohumlama teknolojisi" olan, havaya baryum ve alüminyum tozu püskürterek, bölgesel çaplı ısı tutulumunda/mikrodalga etkisinde bulunurken aynı zamanda bu ağır metal partiküllerini havaya, suya, toprağa/habitata salan CHEMTRAİL'LE, Endüstriyel tarımda, bitkiler tohum - fide - olgunluk evresine dek, her bir zerresine nüfuz edecek denli (öyle ki bitkiler başta bakırı, bünyesinde olması gereken pek çok minerali ve vitamini dışlar hâle geliyor) kullanılan ve elbette bu bitkiler aracılığıyla insan vücuduna giren, başta endokrin (hormon) sistemi bozukluklarından nörolojik bozukluklara dek bir yığın sağlık sorunu üreten PESTİSİTLERLE, Aslında kaynağı kaya tuzu olsa da, bu doğal tuzun içerisinden 80'den fazla hayati mineralin ve iz elementlerin alınmış olduğu ve böylece artık insan vücudu için "agresif" forma kavuşan, vücudun su - tuz dengesini, mineral dengesini; dolaşım sistemini, sinir sistemi fonksiyonlarını vb. alt üst eden RAFİNE TUZLA, Sayısız toksik kimyasalla formüle edilen KOZMETİK ÜRÜNLERİYLE, DETERJANLARLA, Sayısız toksik katkı maddesiyle, "koruyucu" maddeyle harmanlanmış, endüstriyel İŞLENMİŞ GIDALARLA, Formül olarak hücrelerin kullanabileceği yağlara çok benzediği için hücreleri kandırarak hücre zarından içeri sızan ve artık hücrelere doğru yağların girmesine mani olan; hücrelerin enzim üretmesine, reseptör organellerinin hasar almasına sebep olan ve böylece hücresel bozulmalarla gelen çeşitli dejeneratif hastalıklara kapı aralayan TRANS YAĞLARLA, Uzun süreli ve şiddetli maruziyetiyle voltaj kapılı kalsiyum kanallarını aktive ederek hücrelerin aşırı kalsiyum yüklenmesine, böylece oksidatif stres gelişimine ve "programlanmış hücre ölümleri" yaşanmasına yol açan KABLOSUZ AĞ/ELEKTROMANYETİK FREKANSLARLA vb. İNSANLIĞI SÜREKLİ ZEHİRLEYİP/HASTA EDİP, ORTAYA ÇIKAN ZEHİRLENME SEMPTOMLARININ ÖNEMLİ BİR KISMINI ALIP "BUNUN SEBEBİ VİRÜSLERDİR" DEDİKLERİ GİBİ! İşte bunlar "virüs yoksa bizi hasta eden nedir?" diye soracak olanlar için hastalıkların gerçek nedenleri... Kan dolaşımına doğrudan sokularak, oral yolla alınarak, solunarak, yiyip - içilerek, cilt teması ve elektromanyetik alanda maruz kalınarak hücrelerin hasar almasına sebep olan gerçek hastalık nedenleri... Şu ısrarla gizlenen nedenler... Hepsinin üzeri titizlikle örtülüyor ve sebep oldukları hasarların çok önemli bir bölümü ısrarla var olmayan şu hayali unsura/"virüs"e bağlanıyor. İşte karşınızda Rockefeller Tıbbının en büyük sahtekârlığı: VİRÜS ALDATMACASI! Rockefeller Tıbbı tesis edildiğinden/gerçek tıbbı dışlayıp tüm tıbbiyeyi, akademiyi ve farmasötik tüm faaliyetleri ahtapot kolları gibi sarıp insanlığın başına sahte bir "sağlık otoritesi" kesildiklerinden bu yana, insanlığa salgınlar ve hastalıkların gelişimi konusunda SÖYLEDİKLERİ HER ŞEY YALAN! Hayır, Bir çiçek virüsü, kızamık virüsü yahut deri döküntülerine sebep olarak gösterdikleri bir virüs yok. (Çiçek salgını tüm gerçekleri: Kızamık gerçekleri: Çiçek, kızamık gibi salgınların biricik sebebi yetersiz beslenme, temiz suya -temiz su mikropsuz su demek değildir; temiz su toksik atık barındırmayan sudur- erişimin zorluğu ve sanitasyon eksikliğinden kaynaklı toksisite maruziyetiydi. Sanitasyon programlarıyla, temiz suya erişimin sağlanması ve beslenme sorunlarının ortadan kalkmasıyla bu salgınlar sona erdi. Aşı sayesinde falan değil. AŞI TEK BİR HAYAT DAHİ KURTARMADI! Peki ya sonradan ortaya çıkan kızamık vakaları? Başta aşı hasarı...) Hayır, Kuduz virüsü diye bir şey yok. (Kuduz gerçekleri: Köpek ısırmasıyla, kedi ısırması, tırmalamasıyla vs. yahut başka bir tür temasla hayvandan insana geçen bir virüs yok. Bu tamamen saçmalıktır. Hayvanlarda kuduz belirtisi diye saydıkları şu semptomlar ancak hayvanın kendi vücudunun zehirlenmesinin göstergesi olabilir. Misal köpeklerde beyne dek işleyen bir zehirlenmeye ve aslında ensefalite sebep olarak kuduz virüsü palavrasını uyduruyorlar. Geçmişte siyanür zehirlenmelerinin üzerini "kuduz" diyerek örterlerdi.) Hayır, Çocuk felci virüsü diye bir şey yok. (Çocuk felci gerçekleri: Çocuk felci, çocukların omuriliğinde ağır kimyasal birikmesi sonucu sinir sistemlerinin iflas etmesiyle meydana gelir. Geçmişte "çocuk felci salgını"na doğrudan sebep olan yoğun DDT kullanımıydı. DDT kullanılan bölgelerde DDT hasarı, bir "salgın" özelliği kazanmıştı. DDT yasaklandığında hâliyle "salgın" da sona ermiş oldu. İleri vade ortaya çıkan vakalar nedir? Eğer çocuğun omuriliğinde ağır kimyasal birikmesine sebebiyet veren başka bir tür zehirlenme ardından o vakalar kaydedilmiş ise, tabii ki onu da "poliovirüs"e bağlıyorlar. Misal Salk'ın aşıları sonrası "DDT zehirlenmesi"ni taklit eden hasarlar gösterilmişti. Sadece semptomlara bakıyor ve o semptomları çeşitli şekilde meydana getiren etkenleri hesaba katmıyor ve hazır şablon bir virüs anlatısına başvuruyorlar.) Hayır, HIV diye bir şey yok. (AIDS'in zamanındaki ilk tanısına baktığınızda bunların aşırı alkol, uyuşturucu kullanan insanlar üzerinde olduğunu görürsünüz. Bu insanlar alkol ve uyuşturucu sebebiyle aşırı T hücre düşüklüğü yaşayan insanlardı. Birçok hastalıkta olduğu gibi gerçek nedenle yani toksisite maruziyetiyle ilgilenmeyip bunu bir virüse bağladılar: HIV dediler. Söylemedikleri bir gerçek vardır, Montagnier HIV'i hiçbir zaman izole edememiştir. HIV diye bir şeyin varlığı hiçbir zaman kanıtlanamamıştır. Ve HIV tedavisi için verilen AZT'lerin, HIV'e neyi atfettiler ise bizzat ona sebep olduğu bilinir. AZT tedavisiyle, sahte testlerle HIV pozitif çıkardıkları insanlar, bu defa gerçekten de aşırı T hücre düşüklüğü sorunu yaşar oldular. Aşırı T hücre düşüklüğünün/lenfositopeninin görülmesi için gerçekte lenf düğümlerinde ciddi hasarlar meydana gelmelidir. Buna yakın dönemde neyin sebep olduğunu bilmek ister misiniz? Covid aşıları. Mahkeme zoruyla yayınladıkları şu "yan etki" listesinde lenfositopeni yer alır. Bugün Covid aşı hasarı yaşayan insanları sahte testlerle HIV pozitif çıkarıyorlar.) Hayır, HPV diye bir şey yok. (HPV gerçekleri: HPV'ye atfettikleri rahim ağzı/çevresi siğillerin, döküntülerin vs. sebebi o bölgede birikim gösteren toksisitenin bir işaretidir sadece. O toksisiteye, bölgenin sözde hijyenini sağlamak için yersiz ve gereksiz kullanılan, hâliyle inflamasyon geliştiren kimyasallar, toksik ürünler sebep olur. Plastik yapıda pedler, çeşitli zararlı kimyasalları barındıran yıkama jelleri, duş jelleri vs. ya da öncesinde olunan ve rahim bölgesinde birikim yaptığı ve o bölgede toksisiteye sebep olduğu bilinen içeriklere (polisorbat 80 gibi) sahip aşılar ya da alınan ilaçlar vs.) Hayır, Grip virüsü diye bir şey yok. (Grip, özellikle mevsim geçişlerinde termal değişime karşılık vücudun belli periyotlarda toksin yükünden kurtulma çabasıdır. En basit ifadeyle, detoks sürecidir. Kadınlardaki regl durumuna benzer. Vücudumuz uygun "termal" ortamı bulduğu an, biriken toksin yükünden kurtulmak ister. Eğer bu olmasaydı, ani ölüm bile gelebilirdi. Grip, eskilerin deyimiyle şifalanmadır. Bu sezona çoğu kez toplu olarak gireriz, çünkü termal değişimi topluca hissederiz.) Hayır, Kuş gribi virüsü diye bir şey yok. (Elbette toplu kümes hayvancılığının zavallı hayvanlarda sebep olduğu yoğun stres, kötü beslenme ve kötü koşulları, kuş gribi virüsü palavrasına bağlıyorlar.) Hayır, Sars-Cov-2 diye bir şey yok. (Covid gerçekleri diye buraya hangi bir yazımı koymam gerekir bilmiyorum, son 5 senedir binlerce yazı dizisi çıkardım bu sahtekârlığa yönelik. Ama aralarından en hoşuma gideni paylaşabilirim: Bu sadece basit bir gripti. Ve dünya nüfusunun yarısından fazlası bir gripten "korunma" adına kan dolaşımına gidip o grafen zehirlerini aldı.) Ve aklınıza hayalinize gelebilecek hangi ön isimde olursa olsun, HİÇBİR VİRÜS YOK. VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK. Yazının bu noktasına geldiyseniz, eminim ki virüs yalanını reddetmenin ne derece önemli olduğunu artık iliklerinize dek kavramış durumdasınız. Virüs yalanının olmadığı/çökertildiği bir dünyada; - SMA'lı, otizmli, diyabetli, alerjik, otoimmün hastalıklarına sahip vs. tek bir çocuk olamaz. - Alzheimer, Parkinson, MS, ALS gibi nörodejeneratif hastalıklar, endokrin sistemi bozuklukları, kısırlık gibi üreme problemleri vs. görülemez. Kanser nedir bilinmez/unutulur. İnsanların hayat kaliteleri yüksek, ömürleri uzundur. - TV'ler, radyolar, gazeteler ve tüm sosyal medya kanalları "x salgını" üzerine korku kampanyaları düzenleyemez. - Hükümetler hukuksuz genelgeler yayınlayamaz, insanları evlere kapatamaz, seyahat hakkından mahrum edemez, ağızlara kölelik ağızlıkları olan maskeleri dayatamaz. Ölümcül tedavi protokolleri uygulanamaz. Hem insanlar hem hayvanlar için aşı denen zehir enjeksiyonlarının esamesi okunmaz. - Gerçek tıp uygulanır! Tıp, toksisite maruziyetlerine karşı tedaviyi destekler. Tek bir hücrenin dahi sağlığı ve sıhhati önem kazanır. İnsanlar sıhhatli olmak nedir bilir ve bunu yaşar. Böylesi güzel bir dünyada; Rockefeller Tıbbının ve ilaç tröstlerinin yaslandığı öjenist ideolojiye sahip, insanlara ve hayvanlara ve aslında tüm canlılığa -ezelden- düşman olan malum ÇETE asla barınamaz. İşte bu sebepledir ki, insanlığın biricik kurtuluşu adına; yaşanabilir özgür bir gelecek, çocuklarınız için dileyeceğiniz güzel bir gelecek adına DAHA FAZLA GEÇ OLMADAN ZİHNİNİZDE VE KALBİNİZDE VE ÇEVRENİZE ANLATARAK VE SOSYAL MEDYADA YAZIYLA/VİDEOYLA VS. HAYKIRIN: VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK! ŞARLATANLIK SİSTEMİNE KARŞI GERÇEĞİ HAYKIRMA CESARETİNE SAHİP BİR ÇOCUK SAFLIĞIYLA: KRAL ÇIPLAK: VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK!

Gül Temel

95,218 次观看 • 11 个月前

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 次观看 • 1 年前

Mezhepler, Müttefiklikler ve Müdahaleler Arasında Yeni Suriye İbrahim Halil Baran 2 Mayıs 2025 Dürzi toplumu, Suriye’deki siyasi ve mezhepsel dinamiklerin kesişim noktasında, uluslararası gerginliklerin, İran’ın zayıflamasıyla birlikte başlayan Türkiye-İsrail çekişmesinin ve Ortadoğu’daki diğer gelişmelerin önemli bir aktörü haline geldi. 1 milyon civarındaki nüfuslarıyla Dürziler, özellikle Şam’ın güney banliyöleri olan Cermana, Sahnaya, Suveyde, Deraa ve Kuneytra bölgelerinde yoğunlaşmış durumda. Dürziler’in Suriye’nin HTŞ liderliğindeki yeni geçiş hükümeti ile ilişkileri, İsrail’in koruması ve Türkiye’nin bölgesel nüfuz mücadelesi arasında sıkışmış bir pozisyonda. Dürziler, Suriye nüfusunun yaklaşık %3’ünü oluşturuyor ve Şii İslam’ın bir kolu olarak kabul edilen monoteistik bir inanca sahip. Suveyde, Dürziler’in dini ve siyasi merkeziyken, Şam banliyöleri, Dürziler ile Sünnilerin ortak yaşadığı ve mezhepsel gerilimlerin yoğunlaştığı alanlar oldu. Cermana’da bir Dürzi din adamının, Hz. Muhammed’e hakaret ettiği iddia edilen bir ses kaydının yayılmasıyla, Sünni silahlı gruplar ile Dürzi milisler arasında çatışmalar patlak verdi. Çatışmalar Sahnaya’ya sıçradı ve yirmiden fazla kişi öldürüldü. Suriye İçişleri Bakanlığı, ses kaydının sahte olduğunu belirtse de gerilim azalmadı. İsrail, Sahnaya’da Dürzilere saldıran HTŞ’li aşırılıkçı grupları hedef aldığını açıklayarak hava saldırıları düzenledi ve yaralı Dürzileri tedavi için tahliye etti. Bu, İsrail’in Dürzileri koruma politikası çerçevesinde ilk açık askeri müdahalesi olarak kayıtlara geçti. Bununla da kalmadı ve HTŞ'nin Dürzilere saldırıya devam etmesi üzerine hükümet sarayına yakın bölgeleri vurdu. Suveyde’deki Dürzi lider Şeyh Hammud Hannavi, yeni Suriye hükümetini desteklediğini ve Suriye’nin bütünlüğünü savunduğunu açıklamıştı. Ancak, Dürzi toplumu içinde birlik yok; Şeyh Carbuva gibi bazı liderler Şam’a bağlı kalırken, Şeyh Hikmet Hicri ve beraberindeki şeyhler adem-i merkeziyetçi bir Suriye’yi savunuyor. Ayrıca Lübnan Dürzilerinin sosyalist Kürt lideri Velid Canpolat, İsrail’e karşı katı bir tutum içerisinde. Bu durum, aslında Dürzi toplumunun akıl şeyhleri olan ukkalar, ecevitler ve aristokratlar arasındaki bir çatlağa da işaret ediyor. Suriye’de Türkiye ve İsrail arasındaki rekabet, Dürzi meselesini de doğrudan etkiliyor. Beşar Esad’ın devrilmesinden sonra Türkiye, HTŞ lideri Colani’yi destekleyerek kuzey ve orta Suriye’de askeri üsler kurmaya başladı. İsrail ise güneyde bir steril savunma bölgesi oluşturdu ve Dürzileri koruma stratejisiyle bölgesel müdahalesini artırdı. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve HTŞ liderliğindeki yeni hükümetin otoritesini savunuyor. Böylece hem Yeni Suriye’yi hem de Kürtleri kontrol altında tutmak istiyor. Eğer fırsat bulursa da Osmanlı hayallerini, o da olmazsa Misâk-ı Milli'yi gerçekleştirmek istiyor. Fakat İsrail’in, Hama ve T4 hava üslerini vurması, Türkiye’nin bu üslerde jet ve hava savunma sistemleri konuşlandırma planlarını hedef aldı. Türkiye Dışişleri, İsrail’i bölgeyi istikrarsızlaştırmakla suçlarken aynı zamanda Rojava’yı da işgale hazırlanıyordu. Şam yönetimi ise merkezi hükümet kurmakta ısrarcı ve diğer taraftan ülkenin diğer bileşenlerini saf dışı bırakmaya çabalıyor. Kürtler, Aleviler, Mesihiler ve Dürziler, Esad’ın devrilmesinden bu yana oluşturulan yapının dışında bırakılmış durumda. Kürtlerin federasyon talepleri, Alevilerin katliama uğraması ve Dürzilerin silahlı direnişi, Colani’nin tüm silahlı grupları merkezi otoriteye bağlama çabasını imkânsız hale getiriyor. İsrail, HTŞ’yi Sünni İslamcı bir tehdit olarak görüyor ve güney Suriye’nin tamamen silahsızlandırılmasını talep ediyor. Netanyahu, sık sık Dürzileri koruma taahhüdünü yineliyor ve nitekim Sahnaya operasyonları bu politikayı somutlaştırdı. Ancak, İsrail’in Dürzilerle ilişkisi eklektik bir politikaya dayanıyor. Dürzi bölgeleri yekpare değil ve örneğin Suveyde’deki Sünni Arap nüfusu görmezden geliniyor. Bu da önümüzdeki günlerde DAEŞ gibi yapıların da müdahil olabileceği bir iç çatışma riskini artırıyor. Buna karşılık Türkiye de Şam’ın, İsrail tarafından sıkıştırıldığı bu ortamda kendi kartını oynuyor ve Tişrin ve Münbiç gibi alanlarda bir süredir kestiği İHA faaliyetlerini yeniden başlatıyor. Bu da İsrail’e açık bir mesaj: “Sen Dürziler üzerinden HTŞ’ye vurursan, ben de Kürtleri hedef alırım…” İran’ın bölgede zayıflamasıyla karşı karşıya gelen Türkiye ve İsrail, bir çatışmasızlık hattı kurmak için İlham Aliyev’in arabuluculuğunda Azerbaycan’da görüşmelere başlamıştı. Her iki taraf da Suriye’de doğrudan çatışmadan kaçındığını belirtiyor. Ancak, İsrail’in T4 ve Hama üslerini vurması, Dürzilere doğrudan sahip çıkması ve sık sık Kürtlere yönelik destekleyici ifadeler kullanması bu kırılgan diyaloğu test ediyor. Dürzi meselesi diğer taraftan uluslararası gerginliklerin bir yansıması olarak çeşitli dinamiklerle öne çıkıyor. ABD, Türkiye ve İsrail’in Suriye’deki çekişmesini dengelemeye çalışıyor. ABD, Suriye’de kesinlikle nihai hakemdir ve Washington elbette gerilimi düşürmek istiyor. Ancak, ABD’nin Suriye’den çekilme ihtimali, İran operasyonu, Çin meselesiyle ilgili ABD’nin bölgeden uzaklaşan dikkati gibi konular, Türkiye ve İsrail’e hareket alanı bırakıyor. Keşmir saldırısı sonrası tırmanan Hindistan-Pakistan krizi, Ortadoğu’daki gerginlikleri dolaylı etkiliyor. Pakistan’ın Çin’le yakınlığı ve Hindistan’ın ABD-İsrail eksenine kayması, Suriye’deki güç dengelerini karmaşıklaştırıyor. Tıpkı Belucistan ve Keşmir meselesi gibi, Dürzi meselesi de bu küresel rekabetin bir alt cephesi olarak görülüyor. İran, Esad sonrası Suriye’de etkisini kaybetti, ancak Alevistan, Suveyde ve Dera’daki eski rejim yanlısı milisleri desteklemeye devam ediyor. Lazkiye ve Tartus’taki saldırılar, İran’ın hâlâ elinin ulaşabildiği alanlarda istikrarsızlığı körüklediği iddialarını güçlendiriyor. Öte yandan Suudi Arabistan ve Katar, Suriye’nin Dünya Bankası’na 15 milyon dolarlık borcunu ödedi. Bu, yeniden inşa için umut olsa da, neredeyse ülkenin tamamına yayılan yoksulluk ve altyapı eksikliği gerilimleri körüklüyor. Birkaç gün önce Kamışlo’da düzenlenen ve tüm Kürt kesimlerini bir araya getiren Birlik ve Ortak Tutum Konferansı, Kürtlerin ülke içindeki konumuna yeni bir ivme kattı ve Kürtlerin federalizm taleplerini yükseltti. Şam, bu talepleri bölücülük olarak gördüğünü sert bir açıklamayla duyurdu. Türkiye’nin hoşuna giden bu açıklama, bir süredir ilişkilerini güçlendirme eğiliminde olan Kürtler ile Şam arasındaki bağları biraz daha zayıflatmışa benziyor. Buna rağmen diğer taraftan Kürtlerin elini güçlendirmiş durumda. Zira ABD ve İsrail başta olmak üzere büyük aktörler, Kürtlere Rojava’dan daha çok Şam’da ihtiyaç duyacak ve ABD’nin küresel politikalarıyla çelişmeyecek bir Suriye’de en önemli kart, Kürtlerin Şam’daki varlıkları olacaktır. Bunun bir benzeri daha önce Erbil ve Bağdat’ta görülmüştü. Saddam sonrası oluşan Irak’ta Kürtler, ABD’nin desteğiyle yeni yapılandırmanın başat aktörüydüler. Tam da bu noktada Aleviler, Mesihiler ve Dürziler, Kürtlerin özerklik taleplerinden ilham alabilir, bu da Şam’ın merkezi otoritesini yerle bir edecektir. Bu durumda ortada iki seçenek var: İlki, Colani yönetiminin gitmesi ve yerine diğer bileşenlerle ortak bir Şam kurmayı hedefleyecek bir yönetimin gelmesi. İkincisi, Suriye’nin artık gerçekten bölünmesi ve Balkanize olması. Özetle İsrail, kendisine tehdit yaratmayacak güçsüz bir Suriye istiyor ama onu Türkiye’nin de etki alanından çıkarmak zorunda. Kürtleri, federe bölgeye sahip olmak istiyor ama Türkiye bunun tam karşısında. Aleviler katliama uğramak istemiyor ama İsrail ve ABD ile ilişki geliştirmenin çok uzağında. Dürziler hükümetle çatışmak istemiyor ama namlunun tam ucunda. Türkiye, Suriye’yi işgal etmek istiyor ama ekonomik olarak batmış durumda. Daha önemlisi, her ne kadar Suriye bölünmeye doğru gidiyor görünse de aslında uluslararası aktörlerin tercihi bu yönde değil ve tarafları birbirini idare edecek bir pozisyona taşıyacaklar. Eski Suriye bitmişti, şimdi Yeni Suriye de bitecek, sonra belki yeni bir Yeni Suriye inşa edilir.

ibrahim halil baran

39,891 次观看 • 1 年前

Ayşe Barım meselesini ve sanat camiasında patlayan skandalı bilmeyenler için kısaca anlatayım. Titanik buzdağına çarptı ama en üstteki lüks salonda parti hala devam ediyor. "İddiaya göre" bir menajer hanımefendi, çok ünlü bir kadın oyuncunun eşcinsel bir şarkıcıyla sevgili gibi görünmesi karşılığında, şarkıcının gerçek sevgilisi olan yine çok ünlü bir işadamından 5 milyon euro para almış. Olayı dün camianın içinden birisinden bütün detayları ile dinledim. Zaten bu mesele bir sır olmaktan çıkmış ve o camiada herkes tarafından biliniyormuş. Yani bu ünlü menajer, milyonlarca genç kadın hayranı olan şarkıcıya bir işadamından aldığı ücret mukabilinde bir kariyer planlaması yapmış. Kendisinin ünlü ettiği bir kadın oyuncuyu, eşcinsel şarkıcının koluna takarak ona erkeksi bir imaj çalışması yürütmüş. Tabi buradaki hedef sektörün içindekiler değil onlar zaten durumu biliyor, asıl hedef şarkıcının milyonları bulan kadın hayran kitlesi. Plana göre bir süre sonra da ayrılık haberleri servis edilip zaten hiç yaşanmamış olan bu ilişki bitirilecekmiş. Bunlar işin dedikodu ve iddia kısımları. Yalansa da gerçekse de şaşırmam zaten o dünya, bu imaj çalışmalarının üzerine kurulu. Gelin biz o dünyadaki korkunç düzene ve bizi asıl ilgilendiren muazzam toplum mühendisliğine bakalım. Ayşe Barım kim ve sistemin neresinde size onu anlatayım. Bütün bu tantanayı koparan oyuncu/yapımcı/menajer topluluğu aslında üç beş bin kişiden oluşuyor. Bu topluluğun çoğu, aslında ta Yeşilçam döneminde gördüğümüz ve o dönem yine topluma istikamet çizen oyuncu ve yapımcılarla akraba. İnanılmaz bir oranda Rum ve Ermeni kökenli vatandaşlardan oluşuyor bu topluluk. Yahudi kökenliler ve Yahudi örgütleri ile yoğun ilişkileri olanlar ise genellikle yapım şirketi sahipleri. Her yapım şirketinde mutlaka Rotary kulüpleri vs ibarelerini muhakkak görürsünüz gittiğiniz zaman. Zaten bunu saklamaz hatta gözünüze sokmaya çalışırlar. Bunların şirketleri %99 oranında Levent'tedir. O manolya, karanfil vs gibi çiçek isimli sokakları biraz dolaşırsanız hepsini görürsünüz. Tabi bu kriterleri karşılamayan ama tamamen dönüşmüş ve biat etmiş küçük bir azınlık da var bu topluluğun içinde. Erdoğan bunların tam ortasına devasa bir cami yaptı geçen sene o yüzden çok kudurdular mesela. İşte bu topluluk, AK Parti'nin başlattığı kalkınma hareketi sonrasında özellikle 2000'li yılların başında altın çağını yaşadı. Sektör, bir anda sekiz kat büyüdü ve Türkiye, ABD'den sonra en çok proje üreten 2. ülke haline geldi. Maalesef muhafazakar mahalle aslında kendi iktidarı sebebiyle gelişen bu sektöre gereken önemi vermedi ve büyük ölçüde meselenin dışında kalmayı tercih etti. İşte o dönemde bu topluluk rahat rahat çalıştı ve kendi tekelini kurdu. Oyuncusundan yapımcısına, teknik ekiplerine kadar sektör, belirli bir ideolojik görüşün eline geçti. Kurdukları sistemin nasıl çalıştığını kısaca anlatmaya çalışayım. Tahmin ettiğiniz gibi sistemi besleyen reklam gelirleri. Ana akım medyada izlediğiniz bütün dizilerin var olma amacı, milyarlarca dolarlık reklam pastasından pay almak. Bu pastayı TV kanalları, uluslararası dijital platformlar, yapım şirketleri, menajerlik ve oyuncu ajansları aralarında paylaşıyor. İşte bugün kopan tantana, bu yukarıda bahsettiğim topluluğun tam bu noktada kurmuş olduğu tekelden kaynaklanıyor. Bugün bağımsız bir yapımcı bu tekele dahil olmadan yada ortaklık yoluyla haracını vermeden ana akım tv kanallarında bir proje yapamıyor. Bazı büyük yapım şirketleri, TV kanallarının kilit noktalardaki isimleri ve menajerlik ajansları buna ellerindeki imkanlarla engel oluyor. Mesela TV kanallarının dramalar müdürleri projenizi onaylamıyor, menajerlik şirketleri de size oyuncu vermiyor. Elinizde çok iyi bir proje varsa da sizi kendi çalıştıkları yapım şirketlerine yönlendirip küçük ortak olmanız seçeneğini sunuyorlar. Ama tabi mesele sadece milyarlarca dolarlık bu pastayı paylaşmakla bitmiyor. Bu tekeli kuranlar, yaptıkları projelerle ve oyuncuların popülaritesini kullanarak toplum mühendisliği de yapıyor. Mesela bir talimatla bünyelerindeki bütün oyuncuları Gezi Parkı'nda toplayıp kolkola sokuyorlar. Her seçimde oyuncular üzerinden kendi destekledikleri adaylar lehinde mesajlar attırıyorlar. Yangın, deprem gibi felaketlerde yine halkı kışkırtıyor ve ödül törenlerinde kendi oyuncularına devlet ve hükümet aleyhinde konuşmalar yaptırıyorlar. Bunu kabul etmeyen oyuncuları da piyasadan siliyorlar. Böyle bir gücün karşısında hangi oyuncu durabilir ki? Hangi oyuncu hem TV kanallarını, hem yapım şirketlerini hem de menajerlik ajanslarını karşısına almayı göze alabilir. Tabi bunun sonucunda tamamen muhaliflerden oluşan bir sanatçı/oyuncu kitlesi ortaya çıkıyor. Tabi bir de sponsorluklar meselesi var. Otomobil, giyim, kozmetik vs firmaları bu oyunculara sponsor oluyor. Pek çok jönün altındaki araba, firma tarafından verilmiş durumda. Televizyon reklamından çok daha ucuz ve etkili bir yöntem. Bir oyuncu hayatında giymeyeceği bir markanın tişörtü ile iki fotoğraf verip milyonlarca lira kazanıyor. Tabi bu da paylaşılan bir gelir. Kozmetik ürünlerinin reklam yüzlerini zaten biliyorsunuz. İşte oradaki gelir de sistem içinde paylaşılıyor. Öyle tekten yedirmiyorlar kimseye. Tabi bu sistem bütün diğer bütün kapitalist unsurlar gibi fazla güç yüklemesinden patlama noktasına gelmiş durumda. O kadar çok kişiyi yediler ve o kadar çok mağdur ürettiler ki artık dışarıda kalanlar, çoğu yine muhalif olmasına rağmen bu sistemi yıkmaya çalışıyor. Nitekim yıllardır yüzlerce benzerini yaptıkları yukarıda anlattığım imaj çalışmasını, işte bu sistemin dışında bırakılanlar ifşa etti. Para ve şöhret karşılığında kişiliksizleştirilmiş ve karkas et gibi alınıp satılan kadınların, neyi ne kadar söyleyebileceği menajerler tarafından belirlenen ve cinsel tercihi dahi imaj çalışmalarının ürünü olan köleleştirilmiş erkeklerle dolu feodal yapıya, oradan kaçan köleler dinamit attı resmen. Yani bugün toplum kurgu dizi üreten bu toplululuğun gerçek olarak gösterilen hayatlarının da aslında bir kurgudan ibaret olduğunu öğrendi. Yani asıl filmi gerçek hayatta çekiyorlarmış. Yıllardır söylenegelen kültürel hegemonya da aslında büyük ölçüde bu filmin kendisi. Ortada bir hegemonya var ama kültürel değil. O da buzdağına çarpmış durumda. Bakalım kaptanı kaçacak mı yoksa filmdeki gibi gemisiyle birlikte batmayı mı seçecek? Final sahnesini izleyip görelim.

Abese İrca

2,086,757 次观看 • 1 年前

Bu bir; “Ya kaza değilse” analizidir. Jeopolitik Fırtınanın Tam Ortasında: “Cephe Suriye, Araç Libya, Mesaj Ankara.” Genkur. Baş. Org. Selçuk Bayraktaroğlu’nun davetlisi olarak Ankara’ya gelen Libya Genkur. Baş. Org. Muhammed Ali Al-Haddad, MSB Bakanı Yaşar Güler ve diğer üst düzey Türk askeri yetkililerle görüştükten sonra ülkesine dönerken, uçağı Ankara yakınlarında düştü. / Libya Genelkurmay Başkanı uçağının Ankara semalarında düşmesi ve yakın geçmişte yaşanan (havada olanlar dahil) ardışık olaylar birer kaza ve tesadüften mi ibaret? En baştan söylemek zorundayız. Evet, mümkün? Ama biz bunların sadece birer kaza ve tesadüften ibaret olmadığını da düşünmek zorundayız. Çünkü dizilim son derece sıra dışı ve tam bir jeopolitik mücadelenin ortasında yaşanıyor. Bütün bunların raslantısal olduğunu düşünüyorsanız, bu yazıyı okumanıza gerek yok. Ama raslantısal olmadığını düşünüyor ve ne olduğuna dair muhakemenizi-bakış açılarınızı geliştirmek istiyorsanız; biraz zihniniz yorulacak, ama eminim okumanıza da değecek. / Hadi başlayalım: - Türk C-130’unun Azerbaycan’dan dönerken Gürcistan üzerinde düşmesi. - Türkiye 4 savaşın ortasında kalmış, merkezde ve kenar kuşakta doludizgin yaşanan doğrusal etkiler, asimetri ve manipülasyonlar. - Karadeniz başta denizlerde yaşanan istikrarsızlığın/ardışık olayların havada da gözükmesi. - En son Türk Hava Sahasında görülen menşei belirsiz S(İHA)lar. - Ve son olay: Libya Genel Kurmay Başkanının uçağının Ankara semalarında düşmesi… Benzeşen bağlam; yakın geçmişte İran Cumhurbaşkanının helikopterinin Güney Kafkaslarda düşmesi. /// Bütün bu olaylar raslantısal mı, komplo mu, bir etki/mücadele biçimi mi? Tekil olarak mı okunmalı, bağıl mı? Gerçekte nedir; bir baskı/manipülasyon mimarisinin katmanları mı? /// Libya’da 3 günlük yas ilan eden Libyalı yetkililer olayın ilk saatlerinde ‘uçağın bir kaza kırıma uğradığı’ açıklaması yaptı. Oysa bu dakikada olayın bir kaza kırım olduğunu tespit etmek mümkün değildi. Bu açıklama/ön alma çabası, durumun Libya için de kadar hassas olduğunu gösteriyor. TC. İletişim Başkanlığı ise; “Bu süreçte kamuoyunun sadece resmi makamlar tarafından yapılan açıklamalara itibar etmesi; bunun haricinde sosyal medyadaki teyitsiz bilgi, spekülasyon ve komplo teorilerini dikkate almaması, dezenformasyon girişimlerine prim verilmemesi adına oldukça önemlidir” açıklaması yaptı. Bu açıklama da Türkiye’nin; ‘daha kontrollü, daha az konuşur, daha az görünür’ bir yaklaşımla, daha kapalı, daha sert, daha sıkı bir faza geçtiğini gösterir. /// Olayın değdiği noktalar: - Akdeniz, MEB-deniz yetki alanları, kaynak ve alan mücadelesi, - Gazze savaşının başlangıcından beri Türkiye-İsrail arasında başgösteren gerginliğin bölgesel ve teopolitik rekabete, sürtüşmeye dönüşmesi, - İsrail-GKRK-Yunanistan yakınlaşması, - İsrail-YPG/PYD yakınlaşması, - Suriye’nin üniterleşme arayışı ve Türkiye’nin olası Suriye Harekatı, - Libya iç dengeleri, Afrika geçidi, enerji ve üsler, - Kafkaslarda Orta Koridor mücadelesi, - Türkiye yaşanan operasyon ve güç kavgalarının temas ettiği uluslararası ayaklar. /// Bu olay bir kaza değilse, Yüksek Düzey Askeri-Diplomatik Güvenlik Olayı (High-Level Military-Diplomatic Security Incident) sınıfa girmiştir: Bu sınıfın özellikleri: - VIP askeri hedef, - Devlet merkezinde gerçekleşme, - Kritik görüşme sonrası zamanlama, - Alınan kararları manipüle etme potansiyeli, - Ve çoklu aktörü; devleti/alanı/güç odağını etkileme potansiyeli. Bu tür olaylar kazayla başlar, ama kazayla bitmez. /// Kim kazandı sorusu en önemli ipucu: Stratejik analizde ilk soru “kim yaptı?” değil, “kimin işine yaradı”dır. Peki bu olay kimin işine yarar? /// Türkiye-Libya hattından rahatsız olanlar: - Doğu Akdeniz’de Türkiye-Libya deniz yetki alanları, - Trablus merkezli meşru askeri yapı, - Türkiye’nin Akdeniz’de kalıcı askerî varlığı, Bu hatta istikrar değil, belirsizlik isteyen herkes için bu olay kazançtır. /// Libya’da “komuta boşluğu” isteyen aktörler: Libya’da hala ciddi bir komuta boşluğu var. Ülke, siyasi olarak parçalanmış ve askeri yapılar arasındaki bütünlük hem iki başlı ve hem de eksenler içi bağlar oldukça zayıf. Libya Genelkurmay Başkanı Muhammed Ali Al-Haddad, yalnızca bir asker değil, aynı zamanda Libya'da dengeyi sağlayan önemli bir figürdü. Bu tür kritik bir liderin kaybı, iç politikada gerginlikleri artırabilir ve dış müdahalelere zemin hazırlayabilir. /// Türkiye’de iç güç mücadelelerini uluslararası zeminlerde nasıl kullanıldığı, örnekleriyle tarihsel olarak bilinir. Bu konuda hiç polemik yapmayacağım, hiç de girmeyeceğim. Sadece şunu vurgulayacağım: Yakın dönemde kamuoyunun da yakından ilgilendiği sansasyonel medya-fuhuş-uyuşturucu operasyonlarında, iç siyasi rekabet ve eksen içi güç mücadelelerinde ayak izi görülen uluslararası bağ nedir? Olan ve olası iç operasyonlar ile olası Suriye harekatının etkilenme potansiyeli nedir? Bu tür olayların caydırıcılığa psikolojik saldırı modu vardır. Algı artık harp unsurudur, sessiz ama derin etkilidir. /// Şimdi en hayati, en dikkat çekmek istediğim nokta: Ya da en tehlikeli senaryo: Yanlış okuma: Bu tür olayların en tehlikeli sonucu, yanlış aktöre yanlış anlam yüklenmesidir. Yanlış bir okuma: - Yanlış diplomatik tepkiyi, - Yanlış askeri pozisyonu, - Yanlış cepheleşmeyi, - Yanlış geri dönüşsüz tırmanmayı getirir. Yani “Yanlış savaş/yanlış mücadele ihtimali” tam da bu eşikte doğar. Bu tür durumlarda devlet, aceleci kararlar almaktan kaçınarak, “Ya Sabır” çekip stratejik sabra yönelir. “Aceleyle alınan kararlar, yanlış sonuçlar doğurabilir” diye düşünür. Ancak bu stratejik sabır da kendi içinde büyük bir risk taşır. Çünkü bu süreçte de; - 2014 Kobani olayları merkezli 2013-2015 yanlış odaklanma, - “2019’dan beri olduğu gibi” durağanlık ve zaman tuzağına düşme olasılığı vardır. Yavaş ilerlemek, bazen gereksiz yere duraklamaya ve fırsatları kaçırmaya yol açabilir. /// Bu olayın Libya üzerinden görünmesi ama Ankara’da olması, bana şunu söylüyor: Hedef coğrafya başka, mesaj verilen merkez Türkiye. Suriye dosyası şu an Türkiye’nin askeri olarak en sıcak, diplomatik olarak en kırılgan ve uluslararası alanda en ağır baskıyla karşılaştığı dosya. Ve bütün şu başlıklar aynı anda masada: - Türkiye’nin “bekle-gör”den çıkma hazırlığı, - Suriye’nin kuzeyinde yeni bir askeri harekat, - YPG/PKK terör örgütünün varlığı, statüsü, - Suriye (YPG/PKK-HTŞ-Dürziler-Nusayriler) + Gazze üzerinden yeniden şekillenen Türk-ABD-İsrail-Rusya-İran-Arap denklemi, Bu ortamda Türkiye’nin karar eşiklerini etkilemek isteyen biri, doğrudan Suriye hattına dokunur. Ama doğrudan vurmak pahalıdır, o yüzden dolaylı vurur. Libya bu denklemde kullanılıyor olabilir mi? Evet, hem de sadece bir tek mermiyle birkaç kuşu vurabileceği için tekrar tekrar evet. Son sözü Türkiye’nin aklı, caydırıcılığı ve caydırıcılığını kullanma iradesinin belirleyeceğini çok iyi biliyorlar. O yüzden bütün oyun da; Türkiye’nin stratejik aklı ile caydırıcılığını kullanma iradesini etkileme üzerine dönüyor.” /// Libya Özeli: Libya, Türkiye için meşru ve savunulabilir bir angajman alanı. Türkiye'nin Libya'ya müdahalesi, meşru hükümeti destekleyerek dengeleri lehine değiştirti. Ayrıca, Türkiye'nin Libya'daki rolü, Hafter ekseniyle kurulan ve gelişen ilişkiler de, Libya'nın üniter yapısının korunması açısından da çok önemli. Türkiye, burada açık bir siyasi ve askeri inisiyatif kullanıyor, ancak bu durum bazı dış aktörler tarafından hazmedilemiyor. Özellikle AB-Yunan-İsrail-BAE hattında. Yani Libya’ya dokunmak, Türkiye’ye önce “başka dosyalar da yanar” mesajı veriyor. Bu aslında çapraz bir baskı tekniği: Suriye’de hamle yaparsan, bedelini Libya’da, Akdeniz’de, hatta merkezinde üretsin demek istiyor. /// Ankara’da olması: Karar merkezine, karar merkezinde mesaj: Bu çok kritik. Eğer konu sadece Libya olsaydı: olay ya Libya’da olurdu ya Akdeniz üzerinde ve gelirken. Ama olay Ankara kalkışlı, Ankara yakınında, stratejik kararların alındığı bir görüşme sonrasında yaşandı. Bu; “Tek mermiyle çoklu atış yapıyorum: Sahada değil, masada verilen kararlara mesaj veriyorum” demektir. Bu, Türkiye’nin geliştirdiği/geliştireceği inisiyatifleri, özellikle de harekâtı önlemek isteyen irade(lere) ait bir sinyaldir. /// Bütün bu yaşadıklarımızda 2013-2015 terör kuşağında olduğu gibi ve/veya 2019’dan beri yaşanan jeopolitik engelleme-zaman kazanma süreçlerinde olduğu gibi, benzer şeyler görüyorum. Ama koca bir fark eşliğinde. O zaman Karabağ Savaşı, Ukrayna savaşı, küresel-teopolitik Gazze manipülasyonu ve İsrail karşı katliamları ile İran-ABD/İsrail savaşları yaşanmamıştı. Bütün bu olaylar dizisi, bu mücadelelerin bağlamında yaşanıyor. O zaman yeni durumu kavramsallaştırmaya çalışalım: 2013-2015 terör saldırı kuşağının çok daha gelişmişi; - Çok eksenli, - Çok aktörlü, - Çok devletli, - Çok alanlı, - Çok zamanlı, - Çok daha tehlikeli, karar mekanizmalarını ve sosyolojik fay hatlarını hedef alma potansiyeli son derece yüksek bir asimetrik saldırı ve maniplasyon kuşağının içindeyiz. /// Bu tür olaylar birkaç sonucu tekil ya da çoklu üretmek ister: - Türkiye’nin kararlarını etkilemek, - Türkiye’yi durdurmak, - Durduramıyorsa oyalamak, zaman tuzağına düşürmek, - Türkiye’yi yanlış yere savurmak. /// Peki ben neden hala ısrarla olası Suriye harekatının peşinde koşuyorum? - Türkiye’de Suriye ön koşullu “Terörsüz Türkiye süreci” çöker. YPG/PKK terör örgütünün Türkiye’ye bir tuzak kurduğu, oyun oynadığı, zaman kazanmaya çalıştığı ortaya çıkar. - Türkiye Suriye harekatına hazırlandığını gösterir. - Türk karar verici heyet (Fidan-Güler-Kalın) Şam’a gider. - Bunlar bazı aktörlerin kırmızı çizgisine girer. - Bu karar verici ziyaretle eş zamanlı Suriye’de çatışmalar çıkar, YPG/PKK ekseninden iddialı, yüksek perdeden tehditler ve mesajlar gelir. - Türkiye’de YPG/PKK paydaşı açık ve kapalı bazı aktörler aktifleşir. - Siyasetteki (iktidar kanadı içindekiler dahil); İran ve ABD eksenlerindeki Kürtçülerin ayrışması ve rekabeti ayak izleri kendini göstermeye başlar. - Ve diğer İrancı ve Atlantikçiler devrededir. - FETÖ devrededir. - Dışarıdaki angajeler maliyetli olduğu için doğrudan karşı çıkamazlar. - O nedenle dış kaynaklı dolaylı, flu, inkâr edilebilir olay-olaylar üremeye başlar. - Bunlar peşi sıra olaylar dizisi şeklinde gelişir. - Diğer radikaller (IŞİD vb) fonda rol alma peşindedir. - Kimi yüksek profilli, merkezde, belirsizken, kimi kenar kuşaktadır. Sonuçta; Türkiye bir karar verirken “arka planda başka dosyalar da açılır” duygusu üretilir. Konsantrasyonu bozulmak istenir, “özellikle zafiyeti olanlar başta” kişisel mesajlar ve etkiler üretilir. Bu tam olarak: çok alanlı caydırma, çok dosyalı baskıdır. Bugün güney merkezli yaşanan olayların kaynak kodunda bir terör devletinin inşaşı ve Türkiye’nin bunu engelleme iradesini kırma çabası vardır. Kuzey merkezli olayların kaynak kodunda da Türkiye’yi savaşta taraf etme çabası. /// Kaza değilse (-ki kaza olsa bile durum okuması çok değişmiyor) bu olay, Libya’dan çok “Suriye karar dosyasını” etkilemeyi amaçlamış bir ön-alıcı baskı ve uyarı hamlesidir. Bunu başarırlarsa amaca ulaşmış olurlar. Libya gibi görünen bu olay Ankara’da yaşanıyor, ama sadece Libya’yı değil Akdeniz’i, Gazze’yi, Suriye’yi, Suriye Harekatını ilgilendiriyor. O yüzden bu mesajın bir özeli bir de geneli var: Özeli: Cephe Suriye, mesaj Ankara, araç Libya. Geneli: Cephe Türkiye’nin stratejik özerkliği, mesaj Ankara, araç Libya. /// Türkiye için aşırı sert tepki de risktir, ama geri çekilme de risktir. Bence doğru olan kararı bozmayıp, yöntemi sertleştirmektir. Bu yoğun asimetri, manipülasyon ve baskı ortamında Türkiye’nin hareket ekseni aslında çok belirgin ve masumdur. İster İran; “Türkiye’yi İsrail’le savaştırmak/karşıtlaştırmak istesin”, ister İsrail/ABD; “Türkiye’yi İranla savaştırmak/karşıtlaştırmak istesin.” İster AB-İngiltere Akdeniz denklemini bozmak, Karadeniz’i ısıtmak, ister Rusya Türkiye’yi karşısında değil yanında-yakınında görmek istesin. Türkiye’nin geleceği yakın tehdidini yok etmekten geçer. Çünkü en büyük tehdit, en yakın tehdittir. Bütün bu olaylar, en büyük yani en yakın tehdidi, uzak ve küçük bir tehdit olarak gösterme çabasının bir parçasıdır. Hançer El bu Kemal-El Kaim hattına değdiği an… Türkiye sadece çoklu cepheleri değil, çoklu ihtiras ve dogmaları da çökertmiş olur. Aynı IŞİD ve dogmasını Dabık’ta çökerttiği gibi. Bir ömür öğrenilenle-bir gece sabahlayarak yazılan yazılardan biri oldu. Saygılarımla… Abdullah Ağar 24 Aralık 2025

Abdullah Ağar

143,546 次观看 • 9 个月前

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Fuar Merkezi'nde düzenlenen SAHA 2026 Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı'nın kapanış töreninde konuştu. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler de beraberinde TSK Komuta Kademesi ve Bakan Yardımcıları ile katıldığı törende Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan şunları söyledi: FUARIMIZI YENİ REKORLARLA TAÇLANDIRMANIN KIVANCI İÇİNDEYİZ Ülkemizin savunma, havacılık ve uzay sektörlerinin yıldızlarının bir araya geldiği SAHA 2026’nın bu anlamlı programında sizlerle beraber olmanın bahtiyarlığını yaşıyorum. SAHA 2026’ya dünyanın farklı yerlerinden iştirak eden değerli Bakanlara, Bakan Yardımcılarına, Genelkurmay Başkanlarına, Kuvvet Komutanlarına, heyet üyelerine ve tüm ziyaretlerimize hoş geldiniz diyorum. Himayelerimizde gerçekleştirilen ve alanında artık bir markaya dönüşen fuarımızın savunma sektörümüz ve bütün katılımcı firmalarımız için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Dünyanın 120 ülkesinden 1700’den fazla firmanın iştirak ettiği fuarın icrasında emeği geçen tüm kurumlarımızı, firmalarımızı, sponsorlarımızı ayrı ayrı tebrik ediyorum. Kara, deniz, havacılık, uzay ve güvenlik alanlarında geliştirdikleri ürünlerle fuarda boy gösteren tüm şirketlerimize en kalbi tebriklerimi iletiyorum. 1300'ü aşkın üye firması ve bünyesindeki 30 üniversitenin etkin katılımı ile Avrupa'nın en büyük savunma ve havacılık kümelenmesi olan SAHA İstanbul ailesini yürekten kutluyorum. Sektördeki 4500'ü aşkın firmamızın uyum ve koordinasyon içinde faaliyetlerini sürdürmesini sağlayan Savunma Sanayi Başkanlığımızı, kolektif çabaların hasılası olan bu başarı hikâyesinin altında imzası bulunan şirketlerimizi, üniversitelerimizi, kuruluşlarımızı içtenlikle tebrik ediyor, mühendisinden yazılımcısına, işçisinden teknisyenine savunma sanayimizin tüm emektarlarına aynı şekilde şükranlarımı sunuyorum. Rabbim sizlerin başarılarınızı daim eylesin. Bu gayretlerinizi hem ülkemiz hem dost ve kardeşlerimiz, hem de insanlık için hayırlara vesile kılsın. Bu sene beşincisi tertiplenen fuarımızı hamdolsun yeni rekorlarla, yeni anlaşmalarla, yeni iş birlikleriyle taçlandırmanın haklı kıvancı içindeyiz. 8 MİLYAR DOLARLIK İŞ HACMİNE ULAŞILDI SAHA 2026'ya 1500'ü yerli, 263'ü yabancı olmak üzere 1763 firma katıldı. Fuarda sahip oldukları yeni özelliklerle göz dolduran 203 ürün ilk kez görücüye çıktı. 192 resmî heyet ve 108 alım heyeti, sektörümüzle doğrudan temas kurma imkânı buldu. İmzalanan 182 anlaşmayla toplam 8 milyar dolarlık iş hacmine ulaşıldı. Bu rakamın 6 milyar dolarlık kısmını doğrudan ihracata dönük mutabakatlar oluşturdu. Resmin bütününe baktığımızda karşılaştığımız manzara tam olarak şudur: Türk savunma sanayi artık yalnızca bölgesinde değil, dünya ölçeğinde rağbet gören, güven veren, dikkatle izlenen ve tercih edilen bir ekosistem hâline gelmiştir. Türkiye, savunma, havacılık ve uzay alanında küresel düzeyde yıldızı ışıl ışıl parlayan ülkeler arasına adını gururla yazdırmıştır. Bu başarı tablosunun gerisinde şüphesiz on yılların emeği, gecesini gündüzüne katarak adanmış bir ruhla çalışan yüz bini aşkın vatan evladının gayreti, milletimizin desteği ve devletimizin iradesi vardır. İnşallah daha iyi yerlerde olacak, daha büyük başarı hikâyelerini birlikte yazacak, savunma sanayinde tam bağımsız Türkiye hedefine ulaşıncaya kadar durmadan, duraksamadan çalışacağız. GÜVENLİK HER YÖNÜYLE BÜTÜNCÜL BİR KONSEPTİR Dünyamız hızla değişirken, harp sanayimiz köklü bir dönüşüm sürecinden geçerken, bundan elbette güvenlik kavramı da nasibini alıyor. Bir defa şunu hepimiz görebiliyoruz: Bugün geldiğimiz noktada güvenlik artık yalnızca tek bir alana, tek bir sahaya, tek bir sanayi koluna hapsedilemez. Fabrikadan test sürecine, veri merkezinden akademiye, tedarik zincirinden geri bildirime güvenlik her yönüyle bütüncül bir konsepttir. Aynı şekilde bugün bir ülkenin caydırıcılığı sahip olduğu platformların sayısıyla ölçülecek eşiği de çoktan aşmıştır. Envanterinizdeki platformları hangi yazılımla yönettiğiniz, bunlarda hangi sensörleri kullandığınız, bu ürünler için hangi motorları geliştirdiğiniz ve hangi mühimmatı ne kadar sürede üretebildiğiniz önemlidir. Siber saldırılara, elektronik harp tehditlerine, insansız sistemlere ve hibrit savaş yöntemlerine karşı ne denli hazırlıklı olduğunuz belirleyicidir. Bölgemizde ve dünyada son dönemde meydana gelen savaş ve çatışma ortamlarında bu gerçeklere bir kere daha şahitlik ettik. Yapay zekâdan insansız araçlara, otonom sistemlerden karar destek mekanizmalarına uzanan geniş bir yelpazede muharebe sahasının nasıl dönüştüğüne hep birlikte tanık olduk, olmaya da devam ediyoruz. YENİ DÖNEMİN KURUCU AKTÖRLERİNDEN BİRİ TÜRKİYE’DİR Şunu bugün büyük bir gururla ifade etmek isterim: Konvansiyonel güç unsurlarının yerini çok katmanlı ve entegre sistemlerin aldığı bu yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri hiç kuşkusuz Türkiye'dir. Bugün Türkiye yeni nesil millî muharip uçağını, insansız savaş uçağını, helikopterini, İHA’sını, SİHA’sını üreten, elektronik harp sistemlerini, uydu teknolojisini, harp savunma sistemini, radarını geliştiren, tankını, roketini, füzesini, zırhlı araçlarını, savaş gemisini, insansız deniz araçlarını imal ve inşa eden, velhasıl denizin derinliklerinden uzayın boşluğuna kadar her kademede kendi imzasını taşıyan yazılım, platform ve sistemleri kendi yapabilen bir ülkedir. Türkiye, istiklal ve istikbaline kastetme cüretini gösterecek her muhasım unsurun bileğini bükecek kudrete ve kuvvete ziyadesiyle sahip bir devlettir. HEDEFİMİZ İLK 10 ÜLKE ARASINA ADIMIZI YAZDIRMAK Gerek SAHA 2026'da sergilenen gurur verici ürünlerimiz, gerekse geçen hafta açıklanan ihracat rakamlarımız ne demek istediğimizi çok net anlatırken aynı zamanda ülkemizin ulaştığı seviyeyi de ortaya koyuyor. Burada tek tek isimlerini saymaya kalksak değil saatler, günler sürecek ürünleri, projeleri, tasarımları ve çalışmaları sizler zaten gördünüz. İnanç, irade, cesaret, gayret, adanmışlık ve vizyon bir araya geldiğinde nelerin başarılabileceğine bizzat tanıklık ettiniz. Aynı iftihar tablosuyla ihracat tarafında da karşılaşıyoruz. Bakınız, biz göreve geldiğimizde savunma ve havacılık ihracatımız yılda sadece 248 milyon dolardı, Türkiye savunma sanayinde yüzde 80 oranında dışa bağımlı bir ülkeydi. Dışa bağımlılığımızı yıllar içerisinde azaltarak biz bunu tersine çevirdik, 2025 yılında savunma ve havacılık ihracatında tarihimizde ilk defa 10 milyar doların üzerine çıktık, Nisan ayı ihracat rakamları geçen yılki ivmenin devam ettiğini gösteriyor. Savunma ve havacılık ihracatımız Nisan'da 962 milyon dolara yükseldi. 2026'nın ilk 4 ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 28 artış oldu, böylece ilk 4 ayda 2 milyar 871 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirdik. Yani bundan 23 yıl önce senede 248 milyon dolar ihracat yapan Türkiye bugün bu rakamı aşağı yukarı bir haftada gerçekleştiriyor, Cenabıallah'a sonsuz şükürler olsun. Kısa vadede hedefimiz 11 milyar doları aşarak bu alanda dünyada ilk 10 ülke arasına adımızı yazdırmaktır. İnşallah genişleyen uluslararası iş birliklerimiz, derinleşen ekosistemimiz ve artan üretim kapasitemiz ile bu hedefimize de vasıl olacağız. NİCE ENGELLERLE KARŞILAŞTIK Tabi burada şu gerçeğin de altını önemle çizmek istiyorum: Milletimizin göğsünü kabartan, dost, kardeş ve müttefiklerimize güven veren bu başarı hikâyesini yazmamız elbette öyle kolay olmadı. Görünür, görünmez nice engelle karşılaştık, ambargolarla, kısıtlamalarla önümüz kesilmek istendi, parasını ödediğimiz sistemlerin verilmediği günler oldu. Sadece dışarıdan, sadece dost bildiklerimizden değil, içeriden de ihanete, kumpasa, umutlarımızı kırmaya dönük operasyonlara maruz kaldık. İçimize yerleşmiş ve yerleştirilmiş, kimi zaman da sureti haktan görünen Truva atlarının sabotajlarıyla mücadele ettik. Şurası son derece dikkat çekicidir: Türkiye, savunma sanayinde ne zaman kabuğunu kırsa, ne zaman büyük bir adım atsa birileri hemen devreye girdi, başımıza yeni icat çıkarmayın dediler, dışarıdan almak daha kolay dediler, ekonomik olarak fizibıl değil dediler savunma sanayi yatırımları verimsiz dediler. Kimi zaman ekonomik verileri eğip bükerek, kimi zaman millî şirketlerimizi hedef alarak, kimi zaman küçümseyerek, kimi zaman da balıklar ürküyor gibi komik argümanlarla savunma sanayi hamlelerimizi engellemeye çalıştılar, biz bunların hiçbirine kulak asmadık. Balıklar ürküyor diyenler gelip fuarımızı ziyaret ettiler, ama balıkların herhâlde ürkmediğini gördüler. Öğrenilmiş çaresizlik sendromuyla malul karakterlerin bizi de kendi ruhsuz, umutsuz, ufuksuz dünyalarına çekmelerine müsaade etmedik. Yapamazsınız diyenlere cevabımızı işte bugün SAHA 2026'da olduğu gibi yaptığımız, tamamladığımız, harp sahalarında başarıyla test edilmiş ürünlerle verdik. Nuri Killigil’lerin, Şakir Zümre’lerin, Vecihi Hürkuş’ların, Nuri Demirağ’ların canlarını koruyarak ortaya koydukları, sabırla yürüyerek savunma sanayinde hamdolsun bugünkü seviyelere ulaştık. Aralarında merhum Özdemir Bayraktar ağabeyimizin de olduğu Türk savunma sanayinin öncülerini bugün bir kez daha rahmetle yad ediyor, Cenabıallah hepsinden razı olsun diyorum. Vecihi Hürkuş’un havacılıkta yıllar önce yükselttiği bayrağı, rahmetli Özdemir Bayraktar insansız hava araçlarında doruklara çıkarmış, göklerde büyük bir gururla dalgalandırmıştı. İnanıyorum ki, onun izinden gidenler bu emanete hakkıyla sahip çıkacak, Türk savunma sanayinin şanını yüceltmeye devam edeceklerdir. MİLLÎ BÜNYE NE KADAR SAĞLAM OLURSA ÜLKENİN GÜVENLİĞİ DE O KADAR KUVVETLİ OLUR Savunma sanayi ve caydırıcılığın yanı sıra ulusal güvenliğin bir diğer kritik halkası, bizim iç cephe olarak tarif ettiğimiz milletin birlik ve beraberliğidir. Şurası bir hakikat ki, millî bünye ne kadar sağlam olursa bir ülkenin güvenliği de o derece kavi ve kuvvetli olur. Kader ve istikbal birliği yapmış, ortak değerler etrafında kenetlenmiş, aynı ideallere gönül vermiş bir halkı dışarıdan müdahalelerle teslim almak, böyle bir millete diz çöktürmek kolay değildir. Fakat içeride sızıntı varsa, iç cephede gedik açılmışsa, içerisi fokur fokur kaynıyor ve kanıyorsa, böyle bir durumda da millet ayakta kalamaz. Bunu istikbal ve İstiklal Harbimizin en hararetli günlerinde merhum Mehmet Akif, Nasrullah Camisinde yaptığı konuşmada şöyle dile getirmişti: Milletler topla, tüfekle, zırhlıyla, ordularla, tayyarelerle yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatine, kendi menfaatini temin etmek kaygısına düştüğünde yıkılır. Dün olduğu gibi bugün de, yarın da meselenin nirengi noktası işte budur. TERÖRSÜZ TÜRKİYE, BARIŞIN EGEMEN OLDUĞU BÜYÜK BİR VİZYONUN ADIDIR Bizim binlerce yıllık tarihimizin neredeyse her devri mücadele ile geçmiştir. Hem devlet hem de millet olarak verdiğimiz her mücadeleyi iç cephemizi tahkim ederek kazandık. Yeri geldi top seslerini yavrularımıza ninni yaptık. Yeri geldi aç kaldık, susuz kaldık, silahsız kaldık, mühimmatsız kaldık, ama hiçbir zaman inancımızı yitirmedik, yeise kapılmadık, birlik ve bütünlüğümüzden ödül vermedik, harimiismetimize uzanan kirli ellere teslim olmadık. Biz de iktidarlarımız boyunca maruz kaldığımız nice saldırıyı, nice darbe girişimini, bekamızı hedef alan nice kuşatmayı işte bu ruhla püskürttük. Burada şunu büyük bir kararlılıkla ifade etmek durumundayım: Bugün iç kalemizi tahkim etme yolunda attığımız en stratejik adım, 18. ayını dolduran Terörsüz Türkiye süreci ve terörsüz bölge hedefidir. Terörsüz Türkiye süreci, Türkiye'yi ve komşu ülkeleri iç cepheleriyle birlikte güçlendirerek huzurlu, güvenli, müreffeh ve barışın egemen olduğu bir geleceğin inşasını hedefleyen büyük bir vizyonun adıdır. Terörsüz Türkiye, bölgemizde yürütülen paylaşım kavgası karşısında milletimizin bilincinde ve kalbinde kurulan müstahkem bir mevzidir. Bu mevziinin fikrî ve siyasi müşterek karargâhı elbette Cumhur İttifakı'dır. Terörsüz Türkiye menziline giden yolun mihmandarı aynı şekilde Cumhur İttifakı'dır. Sürecin katalizörü ise Türk milletinin ulaşmayı çoktan hak ettiği hedeflerdir. Bu hedefe ezber kalıplarla değil, basiretli, cesaretli, büyük millet ve devlet olmanın sağladığı özgüvenli yaklaşım ile kararlı adımlarla varılabilir. Türkiye, devleti ve milletiyle yaklaşık yarım asırlık başarılı mücadelesinin ardından terörden kurtulma iradesini ortaya koymuş, terörsüz Türkiye için çok net bir duruş sergilemiştir. Bu iradenin temelinde, vatanı ve milleti için canlarını feda eden kahramanların aziz hatırası, kutlu emaneti vardır. BU İRADENİN TEMELİNDE ŞEHİT AİLELERİMİZ VAR Bu iradenin temelinde, vatan sağ olsun diyerek evlatlarını kara toprağın bağrına veren, acısını kalbine gömen anne ve babaların metaneti vardır. Bu iradenin temelinde, şehit eşleri, şehit çocukları, şehit yakınlarımız vardır, gazilerimizin fedakârlıkları vardır. Allah'ın izniyle bundan geriye dönüş yoktur ve olmayacaktır. Muhabbet iklimini çok sağlam bir şekilde tesis edip kardeşlik bilincini güçlendirerek, husumet duvarlarını tek tek yıkıp fitnelerin kökünü kurutarak, terörün kanlı ve karanlık gölgesini sebepleriyle birlikte bu toprakların üstünden tamamen kaldırarak, aziz şehit ve gazilerimizin fedakârlıklarının boşa gitmediğini tüm dünyaya inşallah hep birlikte göstereceğiz. İnanıyoruz, Allah'ın izniyle başaracağız. Kararlıyız, inşallah hedefimize ulaşacağız. Rabbim yolumuzu, bahtımızı açık etsin diyorum. Bu düşüncelerle SAHA 2026'nın bir kez daha hayırlara vesile olmasını diliyorum. Fuarın düzenlenmesinde emeği geçen tüm kurumlarımızı, katkı veren herkesi tekrar tebrik ediyor, katılımcı firmalarımıza teşekkür ediyorum. Sizleri bir kez daha saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Sağ olun, var olun, kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

34,155 次观看 • 4 个月前

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Millî Savunma Üniversitesinde gerçekleşen 16’ncı Dönem Müşterek Komuta ve Kurmay Eğitimi ile 8’inci Dönem Kuvvet Harp Enstitüleri Komuta ve Kurmay Eğitimi Mezuniyet Töreni'ne teşrif ederek bir konuşma yaptı. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Azerbaycan Savunma Bakanı Orgeneral Zakir Hasanov, TSK Komuta Kademesi ve Bakan Yardımcılarının katıldığı törende konuşan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, Kurmaylık Eğitimlerini başarıyla tamamlayan subayları tebrik etti. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, konuşmasında şunları söyledi: Millî Savunma Üniversitemizin kıymetli Rektörü, şanlı ordumuzun kahraman subayları, kıymetli hocalarımız, saygıdeğer misafirler; sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Kurmaylık eğitimini başarıyla tamamlayan subaylarımızın mezuniyet merasimlerinde sizlerle beraber olmaktan büyük bir bahtiyarlık duyuyorum. Bugün 125'i dost ve kardeş ülkelerden gelen misafir askeri personel olmak üzere toplam 301 subayımızın gurur gününe iştirak ediyor, mezuniyet sevinçlerini paylaşıyoruz. Dereceye girenlerle birlikte 16’ncı Dönem Müşterek Komuta ve Kurmay Eğitimi ile 8’inci Dönem Kuvvet Harp Enstitüleri Komuta ve Kurmay eğitimlerini neticelendiren tüm subaylarımızı ayrı ayrı tebrik ediyorum. Biraz önce diplomalarını alan subaylarımız kurmay ünvanıyla farklı kademelerde Türk Silahlı Kuvvetlerimize, devletimize ve milletimize yüksek bir vazife şuuruyla inşallah hizmet edecekler. Türk ordusunun tarih boyunca dünya ölçeğinde temayüz etmiş en güçlü vasıflarından biri olan kurmay akla; bilgi ve kabiliyetleriyle öyle inanıyorum ki en güçlü katkıları yapacaklar. Kurmay subaylarımıza yeni vazifelerinde şimdiden üstün muvaffakiyetler temenni ediyor, Cenabıallah ayağınıza taş değdirmesin, sizleri her türlü tehdit ve tehlikeden emin ve muhafaza eylesin diyorum. 26 farklı ülkeden gelerek burada modern, kapsamlı ve nitelikli eğitimler alan misafir askerlerimizi de aynı şekilde canıgönülden kutluyor, üstlenecekleri görevlerle ülkelerimiz arasındaki dostluk, dayanışma ve iş birliklerini daha da geliştireceklerine yürekten inanıyorum. Son olarak subaylarımızı hem kuramsal çerçevede hem de uygulama zemininde titizlikle eğiten, bilgi ve deneyimleriyle genç kurmaylarımızı teçhiz eden komutan ve hocalarımıza da takdir ve tebriklerimi iletiyorum. Bu vesileyle devletimizin bekası, ülkemizin güvenliği, milletimizin huzur ve selameti için can veren şehitlerimizin tamamını rahmetle yâd ediyorum. Merhum Nurettin Topçu'nun ifadesiyle “Şehit bir fertte barınan milletin ruhu bir millet iradesidir ki, bir vücudun gömüldüğü yerden bize ebedi hayat gönderir, bize ebediyeti kazandırır.” Türk milletine ebediyeti kazandıran milletimizin hürriyet abideleri, devletimizin ebet müddet nişaneleri olan aziz şehitlerimiz destanlaşan mücadeleleri ve hatıralarıyla yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir. Ay yıldızlı al bayrağımızda temerküz eden millî ve mukaddes değerlerimiz uğruna canlarını ortaya koyan gazilerimize şükranlarımı sunuyor, hepsine hayırlı ve bereketli ömürler diliyorum. Bugün mezun ettiğimiz kurmay subaylarımızın ülkemizde bölgemizde ve sınırlarımızın ötesinde ifa edecekleri görevlerle şehit ve gazilerimizin emanetini layıkıyla taşıyacaklarından hiçbir şüphe duymuyorum. MİLLÎ SAVUNMA ÜNİVERSİTEMİZ KÜRESEL ÖLÇEKTE YILDIZI PARLAYAN EN SEÇKİN EĞİTİM KURUMLARIMIZDAN BİRİ HÂLİNE GELDİ Değerli arkadaşlar; 31 Temmuz'da, yani 20 gün sonra Millî Savunma Üniversitemizin 10. kuruluş yıl dönümünü idrak edeceğiz. Şunu en başında ve özellikle ifade etmek isterim: 10 yıl gibi kısa sürede Millî Savunma Üniversitemiz küresel ölçekte yıldızı parlayan en seçkin eğitim kurumlarımızdan biri hâline gelmiştir. Vatanına, milletine, devletine aşkla bağlı, donanımlı, vicdanlı, özgüven ve sorumluluk sahibi subay ve astsubayların yetiştiği bu ocak milletimizin iftihar kaynağıdır. Savunma, güvenlik ve strateji gibi alanlarda yürüttüğü araştırmalarla, ulusal ve uluslararası yayın, rapor ve danışmanlık faaliyetleriyle askerî harekât ortamı ve askerî kültürün gelişimine yönelik doktriner çözümleriyle üniversitemiz hayati bir misyonu yerine getirmektedir. Millî Savunma Üniversitemiz bünyesindeki 7 enstitü, 3 harp okulu, 4 astsubay meslek yüksekokulu ve yabancı diller yüksekokulu ile bir yandan millî iradeyi hareket noktası olarak belirleyen vatan ve millet sevdalısı genç yürekleri ülkemize kazandırırken, diğer yandan askerî bilimler müktesebatımızın daha da derinleşmesinde başrolü üstleniyor. Bunun için değerli rektörümüzün ve yöneticilerimizin şahsında Millî Savunma Üniversitemizin sivil, asker, eğitimci kadrosunu, bu ailenin tüm mensuplarını tebrik ediyor, başarılarının daim olmasını diliyorum. Hükûmet olarak kurulduğu günden beri üniversitemizin yanında olduk. Subay ve astsubaylarımızın daha yüksek standartlarda, daha iyi şartlarda eğitim alabilmeleri için fiziki ve teknik altyapı başta olmak üzere ihtiyaçları karşılama noktasında ayrı bir hassasiyet taşıdık. Bundan sonra da Millî Savunma Üniversitemizin daha da güçlenmesi için ne gerekiyorsa yapacağız. Rabbim yâr ve yardımcımız olsun diyor, üniversitemizin 10. kuruluş yıl dönümünün Türk Silahlı Kuvvetlerimiz ve aziz milletimiz için şimdiden hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. SAVUNMA SANAYİNDE YÜZDE 82 YERLİLİK ORANINA ULAŞTIK Kıymetli misafirler; keskin değişimlerin istisna olmaktan çıkıp sıradanlaştığı bir dönemi yaşıyoruz. Yapay zekâ ve yeni teknolojiler eğitimden sağlık ve finansa ulaştırmadan kamu hizmetlerine hayatın her alanını hem de çok derinden etkiliyor. Savunma ve güvenlikte ise bu dönüşümün tezahürlerini çok daha net bir şekilde gözlemliyoruz. Şu gerçeği en iyi sizler biliyorsunuz: Klasik harp ortamlarında belirleyici faktörler kuvvet yoğunluğu ve platform sayısıydı. Günümüzde bunlara teknolojinin, enformasyonun, insansız sistemlerin, hızlı karar destek mekanizmalarının da eklendiğini görüyoruz. Savaşlar artık sadece cephelerde verilmiyor, siber saldırılar ve dezenformasyon kampanyalarıyla birlikte yürütülüyor. Kamikaze dronelarla kritik altyapılar, enerji nakil hatları, ticaret güzergâhları hedef alınıyor. İnsansız hava ve deniz araçlarının sonuca doğrudan etki ettiği yapay zekâ merkezli yazılımların harekâtın seyrini değiştirdiği yeni bir denklemle karşı karşıyayız. Keşif ve gerçek zamanlı haber almanın vazgeçilmez birer kuvvet çarpanı olduğu bu yeni ortam planlamayla birlikte sevk ve idareyi de her zamankinden daha kritik hale getirmiştir. Şunu bugün büyük bir gururla ifade etmek isterim: Millî Savunma Üniversitemizde yetişen subaylarımız hem planlama hem de sevk ve idare noktasında eşsiz bir performans ortaya koyuyorlar. Gazi Mustafa Kemal tuttuğu notlardan birinde “Komutanlık çare aramaktan ibarettir, bunu da harp tarihi öğretir.” diyordu. Farklı misyonlarda görüyoruz ki komutanlarımız eşsiz zaferlerle dolu olan tarihimizden aldıkları ilhamla, harp tarihinden edindikleri bilgilerle hamdolsun yeni destanlar yazmaya devam ediyorlar. Biz de devlet olarak uluslararası güvenlik paradigmasının radikal bir dönüşüme uğradığı bu dönemde, yeni sistemin kutup başlarından biri olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz. Savunma sanayinde yüzde 82 yerlilik oranına ulaştık. Geliştirdiğimiz ürünleri doğrudan sahada test ediyor, geri bildirimler ışığında sürekli yeniliyor, güncelliyoruz. Mühendislerimiz, yazılımcılarımız, teknisyenlerimiz, sektörde faaliyet gösteren 4 bine yakın firmamız başarılarına her gün yenilerini etkiliyor. Bu eklemeyle birlikte güvenlik birimlerimizi yerli ve millî ekipmanlarımızla son teknolojiye sahip teçhizatlarımızla donatıyoruz. Bilhassa ihracatta çıtayı her geçen gün daha da yükseltiyoruz. Son 12 ayda 11 milyar doların üzerinde savunma ve havacılık ürünü ihraç ederek yeni bir rekora İmza attık. Ocak-Haziran dönemi ihracatımız geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 30’a yakın artışla 4 milyar 665 milyon dolara ulaştı. Sadece geçtiğimiz ay 803 milyon dolar değerinde ürün ihraç ettik. Tabii şurası da mühimdir: Risk ve tehditleri doğru okuyabilen, bu sistem ve teknolojileri etkin kullanabilen, farklı platformlardan gelen verileri uygulamaya döken subaylarımız ve askerlerimiz de savunma sanayinde yakaladığımız bu ivmeyi sahada millî kazanımlara dönüştürmektedir. Kurmay aklın üretim merkezi olan Millî Savunma Üniversitemiz ise yetiştirdiği vatan evlatlarıyla bu kazanımları sürdürülebilir kılmaktadır. KÖKLÜ VE ZENGİN BİR ASKERÎ BİRİKİME SAHİBİZ Değerli arkadaşlar; Türk milleti olarak dünyada başka hiçbir milletle mukayese edilemeyecek ölçüde köklü ve zengin bir askerî birikime sahibiz. Kara Kuvvetlerimiz iki hafta önce 2235’inci yaşını kutladı. Dünyanın en eski askerî müzesi olan Harbiye Askerî Müzesi'ni 1453'te kurmuş bir milletiz. Şunun altını özellikle çizmek durumundayım: Bakın biz yalnızca bugünkü orduların temelini teşkil eden onlu sistemi kuran değil, aynı zamanda hilal taktiğine asıl derinliğini veren yontma keser taktiğini ve örtme harekâtını da dünya savaş literatürüne kazandıran bir milletiz. Evcilleştirdiğimiz atları cenk meydanlarında fırtına gibi kullanarak piyade ağırlıklı savaşın konseptini biliyorsunuz biz değiştirdik. Süvariye 360 derecelik manevra imkânı sunan üzengiyi ordu millet olarak biz icat ettik. İstanbul'un fethiyle bir çağı kapatıp diğerini açarken Sultan Fatih'in döktürdüğü Şahi toplarıyla, karadan yürüttüğümüz gemilerle, askerî dehamızın ışıltısıyla yeni bir destan kaleme aldık. Mehteri savaş alanında birlikleri yönlendiren bir orkestra olarak yine biz kullandık. Daha burada saymayacağımız birçok yeniliği harp sahasına ve sanatına biz kazandırdık. Tüm bunları yaparken toprakla birlikte gönüller de fethettik. Gücümüzü iyilik ve adaletle, zekâmızı erdem ve merhametle taçlandırdık. NATO LİDERLER ZİRVESİ’NE ANKARA'DA BAŞARIYLA EV SAHİPLİĞİ YAPTIK Değerli arkadaşlarım; bugün de aynı çizgide ilerliyor, ecdadın mirasına en güzel şekilde sahip çıkıyoruz. Gönül coğrafyamızda kanayan yaraları biz sarıyor, diyalog kanallarının açık tutulmasında öncü roller üstleniyoruz. Balkanlardan Kafkasya'ya, Ortadoğu'dan Afrika'ya barışın ve huzurun kalıcı hale gelebilmesi için her türlü kapıyı zorluyoruz. Aynı şekilde mensubu olduğumuz uluslararası ittifaklarda çok güçlü varlık gösteriyoruz. Biliyorsunuz iki gün önce NATO Liderler Zirvesi’ne Ankara'da başarıyla ev sahipliği yaptık. Değişen güvenlik koşulları ekseninde ittifakın geleceğini Türkiye'de ele aldık. NATO'nun Güneydoğu kanadının emanet edildiği bir ülke olarak mevcut gündeme dair değerlendirmelerimizi müttefiklerimizle paylaştık. Ankara Zirvesi’nin bölgemizde ve dünyada barış ve istikrarın tesisine katkı sağlamasını temenni ediyorum. Son olarak burada şu hususun da altına çizmek istiyorum: Hangi teşkilata üye olursak olalım, içinde bulunduğumuz zorlu coğrafyada alnımız ak, başımız dik, bu şekilde yaşamak için güçlü olmak zorundayız. Türkiye'nin güvenliğini kimseye emanet edemez, millî güvenliğimizden asla taviz veremeyiz. Dolayısıyla hem millî güvenliğimizi eksiksiz biçimde tahkim etmek, hem de bunu hukuk, meşruiyet ve demokrasi içinde yapmak mecburiyetindeyiz. Bunun için her fırsatta söylediğim gibi iç kalemizi sağlam tutacağız. Türkiye yüzyılı hedeflerimize doğru yol alırken 86 milyon olarak kardeş ve kaderdaş olduğumuzu hiçbir zaman unutmayacağız. Özellikle ülkemizi yaklaşık yarım asırlık bir sorundan kurtarmak amacıyla yürüttüğümüz terörsüz Türkiye sürecimizin başarıya ulaşmasıyla inşallah içeride ve dışarıda yeni bir hikâye yazmaya başlayacağız. Rabbim yâr ve yardımcımız olsun diyorum. Bu düşüncelerle eğitimlerini başarıyla tamamlayan subaylarımızı tekrar tekrar tebrik ediyor, üstlenecekleri görevlerinde her birine başarılar diliyorum. Aynı samimi duygularla misafir subaylarımızı da kutluyor, ülkelerindeki dostlarımıza bizlerden selam götürmelerini bilhassa rica ediyorum. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Mezuniyetiniz hayırlı olsun, kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

42,999 次观看 • 2 个月前

MENZİL'DE İHTİLAF NASIL BAŞLADI? Menzil, yarım asırdır gerçekleştirdiği ilim ve irşad hizmetleriyle gönüllerde yer edindi. Bu hizmetler Gavs-ı Cihan Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin sürekli üzerinde durduğu üzere; şer’i şerif, sünneti seniyye ve tasavvuf adaplarına uygun olarak yürütüldü. Gavs-ı Cihan (kuddise sirruhu) hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, çeşitli itham ve tezviratlarla anılmaya başlandı. Özellikle ilim ve irşad mekanı olan dergahlarla ilgili çeşitli iddialar ve iftiralar ortaya atıldı. Bu mekanların şahsi miras yapılmak istendiği yalanı tekrar tekrar söylendi. Bugün tezviratlara karşı hakikatleri dile getirmek, dergahların durumunu izah etmek ve “Menzil’de İhtilaf Nasıl Başladı?” sorusuna cevap bulmak için bu açıklama zaruri hale gelmiştir. Bugün yaşadığımız üzücü hadiseler, ilmi rehber edinmeyen bir iradenin tezahürüdür. Yönetme hırsı nedeniyle yıllarca biriktirilmiş öfke, ilmin rehberliğini bir kenara itmiş ve ortaya hiç kimsenin anlayamadığı ve açıklayamadığı bir tablo çıkmıştır. Sadat-ı Kiram efendilerimiz 1971 yılında Menzil’e geliyorlar. Aradan geçen yarım asırlık süreçte irşad hizmetleri nasıl bir seyir izledi? İlk yıllarda Menzil’e küçük bir cami inşaa edilmişti. Elhüseyni ailesi, uzaktan-yakından gelen misafirlerine, kendi hanelerinin mutfağından ikramlar hazırlayarak sunuyorlardı. Ziyaretçilerin sayısı arttıkça çorbahane, fırın gibi mekanlar kuruldu. Bu yıllarda başka şehirlerde dergahlar yoktu. Sofilerin sayısı arttıkça sohbet ve Hatme-i Hacegan gibi tasavvuf amellerinin yapılacağı mekanlar ihtiyaç haline gelmişti. O yıllarda iletişim ve ulaşım imkanları kısıtlıydı. Dergahlarda ilim ehli kimselerin sayısı da oldukça azdı. Bu nedenle çeşitli sorunlar yaşanıyordu. - Bazı dergahlarda ilmî, amelî ve ahlâkî konulardan çok keşif ve keramet gibi konular konuşuluyordu. - Sahih kaynak niteliği taşımayan kitaplar kaynak olarak kullanılıyordu. - Mürşid-i kâmilin, belirli sınırlarda sofilere hizmet etmesi için vekalet verdiği bazı kimseler, bu vazifeyi bir makam olarak lanse ediyor ve sofileri istismar ediyordu. - Bazı dergahlardaki görevli vekiller, birbirleriyle çekişme içine girmişti. - Birtakım kimseler dergahları ve sofileri şahsi menfaat sağlamak amacıyla kullanıyordu. - Tüm bunlar “İlimsiz tasavvuf felakete götürür.” kelamının adeta birer tezahürüydü. Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri 25 Aralık 2000 tarihinde Avrupa’dan gelen vakıf görevlilerine bir sohbet yapmıştı. Sohbet bir mektup gibi yazılı hale getirildi. Akabinde Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri, mühür mahiyetinde isminin yazılı olduğu bu mektubu Avrupa’daki ilgililere göndermişti. Bu sohbetinde Gavs-ı Cihan hazretleri vakıfların kurulmasıyla ilgili şöyle buyurmuştu: “Biz baktık, gördük ki Avrupa’da da Türkiye’de olduğu gibi adaba riayetsizlik baş göstermiştir. Yarbay yaşlandığı için bunun önüne geçemedi, geçemezdi de. Bunun önüne geçmek için biz Seyyid Mübarek’i orada vakıf kurmakla görevlendirdik. Bundan gayemiz sadece Allah’ın ve Resulullah Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) rızasını kazanmaktır” Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri aynı sohbetinde vakıf sistemin işleyişini ve önemini şöyle tarif etmişti: "Bunun için biz bu vakfı kurduk, tüzük ve emirler nasıl ise öyle hareket edeceksiniz. Kur'an Allah'a, Resulüne ve ulul emre itaat edin diyor. Seyyid Mübarek bizim emrimizdedir. O da memurlar tayin ediyor, böylece teşkilatlar oluşturuyor. Emirler böyle dağıtılıyor. Mesela iki yüz-üç yüz vekil var. Ben bir anda onların hepsine birden ulaşamam. Onlara bu şekilde yetişiliyor, talimatlar dağıtılıyor. Biz bu vakfı ancak Allah rızası için emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münker için kurduk. Adab olmazsa nispet, fuyuzat olmaz. Bu dediklerimiz olmazsa biz de siz de perişan oluruz." Sonraki 10 yılda dergahlar, zahirde ve batında bu temeller üzerine bina edildi. Rahmetli Gavsımız “Vakfı kurdum.” demeden önce “İstişare ettim” buyurmuşlardı. Dolayısıyla ülkemizin dört bir yanındaki dergahlarda istişareyle hareket edecek; ilim ve irşad hizmetlerinin daha güzel yürütülmesi adına gayret sarf edecek heyetler kuruldu. Şeriat ve adab temelleri üstünde istişare ve gayret ile yükselen dergahlar, sahih bir tasavvuf anlayışının yerleşmesini sağladı. Hizmetlerdeki gayenin irşad olduğu bilincini kalplere yerleştirdi. 20 yıl boyunca titizlikle ve büyük gayretlerle tesis edilen sistem meyvelerini veriyordu. En güzel hizmetler Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşadının son 10 yıllık bölümünde yapıldı. Rahmetli Gavsımız vakfın işleyişini nasıl tesis ediyordu? Vakfın başında kuruluşundan itibaren Gavs hazretlerinin evlatları bulunuyordu. Gavs hazretleri 30 yıllık irşadının son 20 yılında bu hizmetlerin yönetimini Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye emanet etmişti. Merhum Gavsımız mahdumu Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’yi evvela Avrupa’daki vakıfların idaresinde vazifelendirmişti. Avrupa’daki bazı dergahlarda Türkiye’dekilere benzer bazı problemler görülüyordu. Sonraki yıllarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni bu durumu şöyle ifade edecekti: “Bir tren düşünün uçuruma gidiyor. İçinde binlerce insan var. Uçuruma gittiklerini de bilmiyorlar. Onları nasıl kurtarırsınız? Tek tek ikna etmeye vaktiniz yok. Bu durumda makas değiştirirseniz ve trendeki herkesi kurtarmış olursunuz. Ama onlar bunun farkında bile olmaz.” İşte yapılan tam olarak buydu. Rahmetli Gavs hazretlerinin ilim merkezli irşad hizmetleri Avrupa’da sağlam bir itikat temeline böylece oturmuştu. Bir süre sonra Rahmetli Gavsımız Türkiye’deki vakıf yönetimini de Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye bizzat görev olarak tevdi etti. Vakıf görevini babasından alan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni tüm Türkiye’yi defalarca il il gezdi. Her işini şeffaflık ve istişare üzerine bina etti. Amaçlar güzelce anlatıldı. Böylece insanların vakfa güveni tesis edildi. Büyük hizmetler de bu şekilde mümkün oldu. Rahmetli Gavs hazretlerinin bu hizmetler konusundaki kanaati nasıldı? Merhum Gavsımız vakıfların geldiği durumdan duydukları memnuniyeti şu sözlerle ifade etmişlerdi: “İlla niyetinizi Allah rızası için yapıp bizi de ortak edin. Bizim vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor. Ama tekrar çok dikkatli olmanız gerekir. Biz çok çalıştık vakfı bu hale getirdik. Sizin de dikkatli olmanız gerekir, üzerinde duracaksınız. Niyet edin, bizim vakfımız bozulmasın. Vakıf çok güzeldir, dünya-ahiret için de çok iyidir. Hem dünya için hem ahiret için.“ “Çalışmalarınızla bize ortak olacaksınız, siz de ortak edin. İkimizin de niyeti Allah rızası için olsun.” Bu sohbetinde Gavs hazretlerinin “bizim vakfımız bozulmasın.” buyurmasının hikmeti nedir? Vakfa zarar vermek isteyenler mi vardı? O gün Gavs-ı Cihan hazretlerinin sohbetini dinleyenler vakfın neyden ya da kimden korunması gerektiğini anlayamamıştı. Ancak zaman geçtikçe o cümleler çok daha iyi anlaşıldı. Aslında bu meselenin kökü eskilere dayanıyordu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmiş olmasından rahatsızlık duyuyor ve yönetimi ele almak istiyordu. Bunun için bir gün babasına giderek vakfın yönetiminin Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile beraber kendisine verilmesini istedi. Gavs-ı Cihan hazretleri sukut etti. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni’yi yanına çağırdı. “Seyyid Saki ile birlikte vakfın yönetimini istiyormuşsunuz.” deyince Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni kendisinin bu durumdan haberi olmadığını ifade etmiş ve “Seyyid Mübarek’ten başkası yapamaz” diyerek yönetimin aynı şekilde devam etmesi gerektiğini söylemiştir. Bunun üzerine Gavs-ı Cihan hazretleri “O zaman git bunu Seyyid Saki’ye de söyle.” diyerek cevabını iletmiştir. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfın yönetimini almakla ilgili tüm çabaları ve ısrarları sonuçsuz kaldı. Vefattan sonra yaşanan gelişmelerden anlaşılan odur ki babasının bu kararlı duruşu karşında tek çaresinin vefat sonrası için hazırlıklar yapmak olduğuna kanaat getirmişti. Gavs Hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra neler yaşandı? Defin günü Menzil’de şahit olunan hadiselerin bugünle nasıl bir irtibatı var? Gavs hazretlerinin defninden sonra Menzil Külliye’sinde misafirlerin taziyeleri kabul edilmeye başlandı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, öğle namazından önce bir emrivaki ile “Ben tövbe vermeye gidiyorum” diyerek taziye alanından ayrıldı. Gavs hazretlerinin halifesi olan kardeşlerinin de kendilerine verilen irşad vazifelerini ifa etmek istediklerini duyunca öfkelendi, camideki odaya geçti. Ardından kardeşlerini de çağırdı ve bir araya geldiler. Gerçekleşen konuşmada Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “Burada tövbe vermeyin, bir müddet tövbe vermeyin.” diyerek kardeşlerinin irşad hakları üzerinde tasarrufta bulunmaya, onları engellemeye çalıştı. Bunda muvaffak olamayınca da“Ben her yerde sizden ayrılacağım.” dedi. Aynı görüşmede “Her şey babamındır.” diyerek kardeşlerinin tavırlarını öğrenmeye çalışıyordu. Kardeşleri “Şahsi bir şeyimiz yok, her şey babamızındır.” deyince detaya girmeye başladı. Bu detaylar üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni;“Bu konularda İslam hukuku ne diyorsa o olur.” diyerek daha ilk gün İslâm hukukunu işaret etmişti. Camide yapılan görüşme Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin istediği gibi gitmeyince öğle namazından sonra herkesçe malum olan o açıklamayı yapmak durumunda kaldı. Bunu bizzat yapıyor olması odadaki tavrına ters düşse de dışarıdan bakıldığında mutedil bir imaj oluşturmaktaydı. Bu mutedil görüntüden dolayı sofilerin kendisine teveccüh göstermesi pek de gerçekçi olmayan bir algının oluşmasına sebep oldu. Bir anlamda güç zehirlenmesi olarak tarif edilebilecek bu algı; tüm sofilerin her yapılan, her söylenen şeyde arkasında duracağını düşündürmüş olmalıydı. Ki, hemen ertesi gün sert söylem ve eylemler başladı. Daha önce yapılan hazırlıklar bir bir uygulanmaya başladı. Alınan koşulsuz biatlar da buna yardımcı oldu. Gavs hazretleri hayattayken ne türden hazırlıklar yapılmıştı? Bunlar nasıl hayata geçirildi? Kuşkusuz yapılan en büyük hazırlık Semerkand’ın yerine ikame edilecek yeni bir vakfın kurulmasıydı. Bu yeni vakfın ismi, Gavs-ı Cihan hazretlerinin ahirete irtihalinden 13 ay önce tescil edilmişti. İlan tarihi ve yöntemi ise defin günü oluşan algının bir tezahürüydü. Definden 1 gün sonra, Menzil ile zahiren herhangi bir ilgisi bulunmayan Ahmet Mahmut Ünlü, bu yeni vakfı sosyal medya hesabından ilan etti. İlanda bu kadar hızlı davranılması hazırlıkların daha hızlı şekilde uygulanmasını da sağlayacaktı. Gavs hazretlerinin toprağı kurumadan, yeni vakfın whatsapp grupları kuruldu. Daha ilk günlerde tüm il başkanları ilan edildi. Birkaç ay içerisinde yapılamayacak işler günler içinde yapıldı. Öyle ki “Biz zaten aylar öncesinde rabıtamızı Seyyid Saki’ye oturtmuştuk.” söylemleri dahi dile getirilir olmuştu. Ayrılıkçı sert söylemler insanlara nasıl anlatıldı? Mürşidi ahirete irtihal etmiş, gönlü yaralı sofiler adeta bir cendereye alındı. “Tasarruf ancak yaşayan mürşittedir, mürşide tam teslimiyet şarttır.” gibi tasavvufi söylemler insanların kalbi huzursuzluklarını bastırmak amacıyla kullanıldı. Öte yandan yeni mürşide koşulsuz bağlılığı güçlendirmek ve yapılan şeriatsızlıkları örtbas etmek için İslam akidesiyle bağdaşmayacak söylemler ortaya atıldı. “Bu Seyyid Saki’nin elinden tutan Allah’ın elini tutmuştur!” “Bu zat Allah’ın izniyle Efendimiz Aleyhisselam’ın himayesinde çalışıyor!” Önce anayasamız dedikleri 10 madde ilan edildi. Bu maddelerle Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşad dönemi kıyasıya eleştiriliyor, yeni vakıfla bu hatalardan dönüleceği iddia ediliyordu. Aynı metinde “Şu on yıldır yolumuzun adaplarından çok uzaklaşıldığını gördük. Gavs hazretleri üzülmesin diye sustuk.” diyorlardı. Oysa bu, gerçekle tamamen tezattı. Gerçeği bilmeyenlerin, mürşidlerine güvenmekten başka seçeneği bulunmuyordu. Nitekim bu ayrılık tasavvuf adaplarına kadar uzandı. Daha ilk günlerde kendi müntesiplerine Nakşibendi tarikatının diğer kollarının hatmelerine girmelerini de yasakladılar. Hemen ardından ise sofilerin yıllarca hizmet ettiği kurumlarla bağlarının kalmadığını ilan ettiler. Vakıftan yüz çevirdikleri halde neden ve nasıl vakıf çatısı altındaki varlıklar üzerinde hak iddia ettiler? Dile getirilen söylemlerden en serti hatta en acısı şu ifadeler olmuştur: “Gavs hazretleri öldü, vakfı onunla birlikte gömüldü.” Bu sözler kendini bilmez biri tarafından haddini aşarak söylenmiş olsa üzerinde durmaya gerek olmazdı. Fakat maalesef bu sözler Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin yaklaşımının bir tezahürü idi. Benzer bir cümle bizzat kendisi tarafından Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye söylenmiştir. Geçmişi eleştiren, yanlış bulan, alakamız yoktur diye ilanlarda bulunan bu anlayış; ne hikmetse reddettikleri kurumların mülklerinin kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu. “Kurumlarla alakamız yoktur, ama mülkleriyle alakamız vardır.” gibi trajik bir durum ortaya çıkıyordu. İlk günkü söylemleriyle bugünkü durumları arasındaki zıtlık insanlarda nasıl karşılık buluyor? “Bu dergah artık Serhendi Vakfı’na bağlandı. Dergahımızda artık kitap, dergi, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmetleri gibi hiçbir çalışma olmayacaktır. O yüzden sizi bu dergaha alamayız çünkü siz bunları yapıyorsunuz.” denilerek Semerkand gönüllüsü insanlar, yıllardır müdavimi oldukları dergahlardan atıldı. Kitaplar dergahlardan çıkarıldı; kimi yerde çöpe atıldı, kimi yerde kitap toptancılarına ve geri dönüşüm firmalarına yok pahasına satılmaya çalışıldı. Dergahlardaki tefrişata, ürünlere, değerlere el konuldu. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya çıkmış oldu. Yapılanlar sadece tefrişat, ürün ve değerlere el koymakla kalmadı. Tüm mekanlara, mümkün olan herhangi bir yolla el konulmaya çalışıldı. Bunun için kalp kırmaktan, kaba kuvvet kullanmaktan dahi geri durulmadı. Sonucunda ise -kendi ifadeleriyle- kiralık dergahların %90’ını, mülk olan dergahların %60’ını zapt ettiler. Örneğin Gavs-ı Cihan hazretlerinin sağlığında Adana’da 70’ten fazla dergah bulunuyordu. Gavs hazretlerinin vefatından sonra bu dergahların biri hariç hepsine el koydular. Kendilerinden olmayan sofilere sadece bir dergahın kalmasına dahi tahammül edemediler. Bu propagandayla merhum Gavs hazretlerini ve vakfını töhmet altına sokmaya çalışanların el koydukları bazı mülkleri satıyor olmaları ise oldukça manidardır. Örneğin Avrupa’da ilim ve irşad mekanlarına ihtiyaç çok daha fazla iken, yıllarca dergah olarak kullanılan Avrupa’daki “Ulm dergahı”, kendileri tarafından yakın zamanda satılmıştır. Aynı şekilde Gaziantep’teki derneğe ait gayrimenkul de satışa çıkarılmıştır. Bütün bunlar göstermektedir ki, mesele bir hassasiyet meselesi değildir. Hasılı öne sürdükleri tüm argümanlar, insanların akıllarını ve duygularını manipüle etmek ve böylece mülkleri ele geçirmek için ifade edilen sloganlardan ibarettir. Bazı yerler ve konularla ilgili dava açılarak mahkeme sürecinin başlatıldığını görüyoruz. Açılan bu davalar bize ne anlatıyor? Dergahların durumlarıyla ilgili ortaya çıkan bir ihtilafın aslında İslam hukukuna göre çözüme kavuşturulması gerekir. Ancak süreç maalesef; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Şeriata göre olursa şeriatla; olmazsa devletin kanunlarına göre; onunla da olmazsa orman kanunlarıyla… Mutlaka hakkım olanı alacağım.” söylemine paralel şekilde ilerlemiştir. Üstelik hakkı olduğunu söylediği şeyin sınırlarını kendisinden başkası da bilmemektedir. Bugüne kadar Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, sürecin daha kötü noktalara gitmemesi adına sükût etmişler, sofilerine de sabrı ve sükûtu tavsiye etmişlerdir. Onların birlik-beraberliği ve Gavs hazretlerinin meşrebini muhafaza etmek için ortaya koydukları bu çaba, her seferinde tam zıddı bir tutumla karşılık bulmuştur. Hukuki bir zemine yaslanmayan meselelerle ilgili hukuk önünde hak aramaya kalkışmaları net bir zarar verme çabasından ibarettir. “Bana yar olmayan kimseye olmasın”yaklaşımı onları sonunda bu hale getirmiştir. Öyle ki Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin oğlu Seyyid Yakup Elhüseyni babasından naklen Avrupa’daki dergahların Semerkand’da kalacağına gayrimüslimlerin resmi kurumlarına kalmasının daha iyi olacağını söylemekten imtina etmemiştir. Bu dergahlar kime aittir? Şahsi miras yapılıp satılmak isteniyor denmesinin nedeni nedir? İlk olarak bilinmesi gerekir ki bugüne kadar Elhüseyni ailesinin hiçbir ferdinin dergahların mülkiyetiyle ilgili bir gündemi olmamıştır. Doğal olarak hiçbir sofinin de bu konuyla ilgili bir gündemi yoktu. Herkes kardeşçe bu yapıları kullanıyor, ilim ve irşad hizmetleri tek gündem olma vasfını koruyordu. Bu konuyla ilgili ihtilaf Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dergahların yönetimini kendi uhdesine alma girişimleri ile ortaya çıkmıştır. Sürecin başında kendisine gösterilen teveccüh bunun kolay bir şekilde yapılacağı gibi bir vehme kapılmasına neden olmuştur. Dolayısıyla bu mülkler ile ilgili ilk günlerde ifade ettiği ile bugün dile getirilen “ümmetin malı” söylemi arasında ciddi tezatlar bulunmaktadır. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin defin günü kardeşleriyle yaptığı görüşmede“Her şey babamın!”demiştir. İlerleyen süreçte görevlendirilen hoca heyeti kendisine bu mülklerin durumu hakkında görüşünü sorduklarında verdiği cevap şu şekildedir:“Vakıf, şirket, dernek ne varsa miras malıdır. Ne yapılmışsa Gavs-ı Sani adına yapılmıştır.” Kendileri tarafından paylaşılan uzun görüşme kaydındaki bu ifadeler “ümmetin malı” söylemiyle taban tabana zıttır. Bu da “ümmetin malı”söylemini bir aparat olarak kullandıklarını gözler önüne sermektedir. Neticede “Bunlar ümmetin malı, biz de ümmet malının koruyucularıyız. Dolayısıyla buralar bizimdir.”gibi garip yaklaşımla hareket etmektedirler. Bu usulsüz söylem ve yöntemlerle insanların dini duyguları istismar edilmiştir. Bu dergâha gönül veren masum insanları kendi görüşlerinin fedaisi olması için açıkça yanlı ve yanlış yönlendirmişlerdir. Sofilerin akılları karıştırılmış, omuzlarına ağır bir yük yüklenmiş, gönülleri bulandırılmıştır. Yine aynı beyanlarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin konumuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır. “Gavs hazretleri zamanında tek yetkili Seyyid Mübarek’ti. Şimdi kayyum olarak orada bulunuyor. Bizim tek muhatabımız Seyyid Mübarek’tir. Çünkü her şeyi o biliyor ve her şey ondaydı. Bizi ikna edip hakkaniyetli bir şekilde paylaştırması lazım. Biz sorumlu olmuyoruz, tek sorumlu Seyyid Mübarek’tir.” Lakin başlarda kabul ettiği bu yetkiyi, çok kısa süre sonra inkar etti. Bahsettiği hakkaniyetli yaklaşımı göstermesine fırsat tanımadı. Kendi söylediklerini reddederek meseleyi daha karmaşık hale getirdi. Anlaşılan o ki, mesele hakikatin tecelli etmesi değil. Zaman içerisinde değişen söylemler, başvurulan yöntemler ve gelinen nokta bunu açıkça göstermektedir. Öyleyse mesele tam olarak nedir? Sürecin başından beri asıl niyet “her yolu mübah gören bir anlayışla” irşad mekanı olan dergahları ve bunlara bağlı olan kurumları ele geçirmektir. Çoğunda sağlanan bu hakimiyete rağmen kalanlarla ilgili de çirkin yöntemler izlenmiştir. Gavs hazretlerinin hizmetlerini Semerkand çatısı altında devam ettiren evlatları ile ilgili yalanlar, iftiralar ve karalama kampanyaları başlatılmıştır. “Ümmetin malını miras yaptınız.” gibi sloganlar ve basına manşet sipariş edercesine ağır ithamlar kullanılmıştır. Elhüseyni ailesinin fertleri bu ithamları net bir şekilde reddetmesine rağmen bu yalanlar tekrar tekrar gündeme getirilmiştir. Meselenin en dikkate şayan kısmı ise iki vakfın senedinin karşılaştırılmasında ortaya çıkmaktadır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına müteakip gelen tepkiler üzerine senette değişiklik yapıldığı ifade edildiyse de Serhendi Vakfı tarafından kurumsal bir beyanat yapılmış değildir. Semerkand Vakfı’nın vakıf senedinde ise vakfın sona ermesi durumunda varlıkların aynı amaçla hizmet eden başka bir STK’ya devredileceği belirtilmiştir. Vakıf senetleri üzerinden yapılacak bir inceleme bile şahsi miras derdinde olan tarafın hangisi olduğunu göstermeye yetecektir. Atılan iftiraların tam tersinin vuku bulmuş olması ise ibretliktir. Gavs hazretlerinden günümüze intikal eden dergahlara baktığımızda nasıl bir tablo görüyoruz? Kendilerinin ifade ettiği üzere kiralık yerlerin tamamına yakını, mülk olan dergahların ise yarısından fazlası Serhendi’nin elindedir. Geriye kalan az sayıdaki dergahta Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini sürdürmeye çalışmıştır. Ellerinde kalan az sayıdaki mekanlar sofilere yetmediğinden iki yıllık süreçte, çoğu kiralık olan, yeni dergahlar açılmıştır. Bunların toplam sayısı 1500’den fazladır. Serhendi’nin yeni dergah açmaya ihtiyaç duymadığı gibi kiralık olan dergahların bazılarını kapattığı da bilinmektedir. Hal böyle olunca bir tarafın ihtiyacından fazlasını aldığı, bir tarafın ise ihtiyaca rağmen mağdur edildiği aşikardır. Buna rağmen ele geçiremedikleri dergahlarla ilgili agresif tutumlarının hiçbir izahı olamaz. İlim ve irşad mekanı olan dergahların şer’i durumunun iki yıldır neticelenmemesinin sebebi nedir? İki yıllık süre zarfında meselenin olması gerektiği gibi İslam hukukuna göre çözülmesi için birçok yol denenmiştir. İlk olarak üç mürşidi temsilen birer molla görevlendirilmiş, konu görevli mollalar tarafından detaylıca tetkik edilmiş ve yaklaşık bir aylık çalışmanın ardından netice taraflara ilan edilmişti. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kendi görevlendirdiği molla dahil hepsinin imzaladığı bu çalışmayı kabul etmedi. Esah görüşe göre ve ittifakla varılan netice yerine tarafları olan bir meselede kendi içtihadıyla hareket edeceğini ilan etti. Bu durum ihtilafların fitneye dönüşmeden çözüleceğine dair umutları boşa çıkarmıştır. Sürecin başında Elhüseyni ailesi arasında farklı zamanlarda çeşitli görüşmeler yapılmıştır. Maalesef Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu görüşmelerde yapıcı bir tutumdan uzak bir yaklaşım sergileyerek ihtilaflı meselelerin daha karmaşık hale gelmesine sebebiyet vermiştir. Sürecin devamında ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni görüşme taleplerini dahi karşılıksız bırakmıştır. Akamete uğratılan bir diğer çözüm çabası da Gavs-ı Cihan hazretlerinin en yaşlı halifesi olan Seyda Molla Abdurrahman’ın hakemliğine başvurulmasıdır. Seyda’nın medresesinde gerçekleştirilen görüşmelerin başlarında Serhendi heyeti çeşitli bahaneler öne sürerek görüşmelerden çekilmiştir. Son olarak Gavs-ı Cihan hazretlerinin üç halifesinin hakemliğine başvurulmuş, kendilerine imzalı yetki verilmiştir. Büyüklerimiz, heyete her fırsatta “Siz bu konuda tam yetkili bir heyetsiniz. Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyye ölçüsünde ne gerekiyorsa onu yapınız.” demişlerdi. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, heyetin çalışmalarının gidişatından kaygılandığı için hakem heyetine yönelik sert söylemler ve ithamlarla birlikte herkesin önünde verdiği yetkiyi özel bir görüşmede geri almıştır. Bu nedenle hakem heyeti meseleyi çözüme kavuşturamadan köyden ayrılmak durumunda kalmıştır. Böylece tüm sofileri fitnenin son bulacağına dair umutlandıran, Menzil’e yakışır şekilde sorunların İslam hukukuna göre çözüleceği bir süreç daha akamete uğratılmıştır. Bugün hala saf bir niyetle, karlı-zararlı çıkma kaygısından uzaklaşarak İslam hukukuna başvurulsa ve hükme rıza gösterilse mesele kolayca çözülecektir. İki yıldır süren bir ihtilaf tüm çabalara rağmen çözülemiyorsa, taraflardan birinin çözüm istemediğini anlamak zor olmasa gerektir. Büyüklerimiz bu fitnenin ortadan kaldırılması için aynı çağrıyı tekrar tekrar yapmaktadır. Menzil’e yakışan ilim ve irşad hizmetleriyle anılmaktır. Büyüklerimiz müslümanların bunca sıkıntısı varken bu sıkıntılara derman olmak için çalışmak yerine yeni sıkıntıların odağı haline gelmekten hicab duymaktadırlar. Bu konuda sorumluluğu olan herkesin safi niyetle elinden gelen gayreti göstermesini talep etmektedirler. Allah Teâlâ’dan niyazımız bu fitnenin tez zamanda ortadan kalkmasıdır. Bu da meselenin İslâm hukuku temelinde ele alınmasıyla mümkündür. Zira ömrü ilim ve irşad hizmetleriyle geçmiş büyük bir zat olan Rahmetli Gavs hazretlerine ve onun evlatlarına yakışan da budur. #menzil #tarikat #tasavvuf

Menzil Yolu Teyit

92,855 次观看 • 1 年前