Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

167,108 views • 1 month ago •via X (Twitter)

0 Comments

No comments available

Comments from the original post will appear here

Related Videos

9 günlük bayram tatili bitti evet.. Siz de gördünüz; Her yer o kadar kalabalıktı ki, insan nereye gitse aynı sahneyi görüyordu: trafikte kuyruklar, sahillerde omuz omuza kalabalık, restoranlarda yer bulamama telaşı… Dışarıdan bakınca “herkes eğleniyor” diye düşünüyor insan. Ama aslında bu, Matrixteki şu kel kafalı adam yani (Cypher) sendromunun toplu haliydi: Vazgeçiş, ruhsal arayışın yalancı parıltısı ve haksız bir dünyada pes etmişliğin maskelenmiş hali. Cafeler, plajlar, eğlence mekanları tıklım tıklım. Herkes tatilde, herkes “yaşıyor” gibi. Lakin Tolstoy’un dediği gibi: "Yiyorlardı, içiyorlardı, ama yaşamıyorlardı." Derin bir kitlesel histeri hali kol geziyor. Daha çok zevk sadece haz... Adeta bataklıktaki timsahların leş arayışı gibi. Bilimle, kültürle, sanatla, teknolojiyle, girişimcilikle, felsefeyle, sosyolojiyle, spiritüel arayışla beslenen gerçek bir yaşam neredeyse kalmadı. Onun yerine anlık hazlar, yemek-içmek-cinsellik döngüsü, makam ve statü arayışı ve rol kesme hâkim. Algoritmalar bile popülerlik peşinde; derinliği değil, en çok beğenileni öne çıkarıyor. Oysa gerçek hayat, hazların ötesinde bir şeydir. Soru sormak, öğrenmek, yaratmak, anlam aramak… İşte o zaman gerçekten yaşıyoruz. Bayram bitti ama asıl tatil şimdi başlıyor: kendi zihnimize, potansiyelimize ve anlam arayışımıza dönme tatili. Bu kalabalığın içinde sessizce yol alanlar, yarınları değiştirecek olanlardır. Sen de onlardan biri olabilirsin. Vesselam

soulmates

21,176 views • 1 month ago

Bu adamın yaptığı klasik hata sataşma olayını öğrenip kıza sataşacağım diye işin b*kunu çıkarması. Gerçek şu ki bazı sahip olabileceğiniz mentaliteler hangi sataşmayı yaparsanız yapın sataşmanızın çalışmamasını ve kızın alınmasını sağlayıp batırmanıza sebep olacaktır. Genel mentalitelere geçmeden önce özellikle şu zararlı mentalitenin farkında olmanızı isterim. Biz sataşmayı ne olarak öğretiyoruz? Evet çekimi tetikleyen bir şey olarak. Sen şimdi kızla konuşurken kızın sana çekim duymadığını hissedip bir kaçırma korkusuna kapılınca sırf onun ilgisi artsın diye ona sataşırsan hangi pozisyona düşmüş oluyorsun? Evet kızın ilgisine muhtaç olan adam pozisyonuna. Bu yüzden sataşma ne kadar kızda size karşı çekimi artıracak bir şey olsada "çekim yaratma amacıyla" kullanılmamalı. Bu şekilde kullanırsanız kız hemen bir amacınız olduğunuzu sezer ve "herhangibir adam" kategorisine koyulma olasılığınız artar. Peki sataşmaların çalışmamasını sağlayan diğer mentaliteler nelerdir? 1) Kızdan reaksiyon almalıyım mentalitesi 2) Bir şey yapmalıyım ve kız etkilenmeli mentalitesi 3) Kızı kaçırmaktan korkup harekete geçme mentalitesi 4) Daha fazla çekim yaratmak için daha ağır bir sataşma yapmalıyım mentalitesi Bu mentalitelerin hepsi ayağınıza sıkar beyler. Bu mentalitelerle kıza sataşacağınıza hiç sataşmayın daha iyi. Sataşma sizin sosyal akışa girdiğiniz, içten bir eğlence duygusuna sahip olduğunuz ve bunun bir dışavurumu olarak kıza sataştığınız/takıldığınız durumlarda işe yarar. Diğer durumlarda ise kız muhtaçlığınızı hisseder ve sizden soğur.

negan gündüz oyunu

17,899 views • 3 months ago

Futbol bazen insana oyundan daha fazlasını anlatıyor. Bu akşam Freiburg – Aston Villa arasında oynanan UEFA Avrupa Ligi finalini, bana göre dünyanın en güzel ilk üç stadı arasına rahatlıkla girecek bir atmosferde izlerken; bir şehrin terbiyesini, insanların birbirine tahammülünü, hatta hayata bakışını yeniden görme fırsatı buldum. Açıkçası aklımda kalan şey maçtan çok tribünler oldu. 40 bine yakın insanın girdiği bir stad. Final gecesi. Büyük organizasyon. Ama ne bir itiş kakış, ne gereksiz bir gerginlik, ne de o tuhaf telaş hissi vardı. İnsanlar belli ki maç izlemekten daha çok, güzel bir akşam yaşamaya gelmişlerdi. Futbolu hayatlarının merkezine koymadan, hayatın keyifli bir parçasına dönüştürmüşlerdi. Freiburg taraftarı ise gerçekten etkileyiciydi. Maç boyunca hiç susmadılar. Gol yediler ama içlerindeki öfkeyi tribüne kusmadılar; daha çok aidiyetlerinin sesini yükselttiler. Takımını sevmekle rakibine düşman olmayı aynı şey sanmayan bir futbol kültürü vardı stadyumda. Uzun zamandır tribünde bu kadar gerçek, bu kadar gösterişsiz ama güçlü bir enerji hissetmemiştim. Maç öncesindeki görüntü de ayrı bir hikayeydi. Koltuklara bırakılmış bayraklarla oluşan koreografi, stadın ortasına bir buçuk dakikada kurulan o dev resim, iki tarafın da maç başlamadan birbirini bastırmaya değil eğlenmeye çalışması, hepsi farklı bir hikayeyi anlatıyor gibiydi. Bir an durup düşündüm: Futbol aslında sahada oynanan oyundan ziyade bir tiyatro, bir festival, binlerce insanın birkaç saatliğine aynı hikayeye inanma hali gibiydi sanki. En çok da maç sonunda etkilendim. Takımı kazansa da kaybetse de insanlar gecenin tadını çıkarmaya devam ediyordu. Çünkü bazı hayatlarda futbol, insanın hayatından çalan bir spor branşı olmaktan öte; hayatına eşlik eden bir eğlence olmuş. Medeniyeti büyük laflarda aramaktansa, aynı anda binlerce insanın birbirinin keyfini bozmadan eğlenebilmesinde aramak daha doğru sanırım. Futbolun geleceği belki daha hızlı oyundan ziyade; insanların tribünde birbirine rağmen değil, birlikte eğlenmeyi yeniden öğrenmesinde…

Fırat Fidan

29,274 views • 1 month ago

Yıllardır sosyal medya üzerinden zihin inşa ettiklerini sandılar. Gündemi belirlediklerini, algıyı yönettiklerini, kitleleri istedikleri yöne sürüklediklerini düşündüler. Trend listeleriyle bilinç şekillendireceklerini, etiketlerle toplumun nabzını tutacaklarını zannettiler. Ama bir şeyi hesaba katmadılar: Toplumun ruhu sadece algoritmayla yönetilmez. Bir dönem vardı… Sosyal medya, hakikati bastırmanın en pratik aracıydı. Gürültü çıkar, gerçek kaybolur. Etiket açılır, hakikat boğulur. Linç kültürüyle korku yayılır. Fakat şimdi başka bir şey oluyor. Kendi kurdukları sistemin içinde, kontrol edemedikleri bir dalga büyüyor. Öyle bir dalga ki reklamla değil, sponsorlukla değil, ajans desteğiyle değil; doğrudan kalpten çıkıyor. İlahiler… Sokakta çocukların dilinde. Okul bahçelerinde gençlerin sesinde. Arabalarda son ses açılmış. Paylaşımlarda milyonlara ulaşmış. Ne bir medya kampanyası var arkasında, ne bir fon, ne bir küresel ajans. Bu bir refleks. Algı mühendisleri şunu anlayamadı: Toplum baskı gördüğünde kimliğine döner. Kimlik tehdit altında hissedildiğinde köküne sarılır. Kök ise modayla değişmez. Yıllarca “yeni nesil kopuyor” dediler. “Değerler çözülüyor” dediler. “Artık kimse dinlemez” dediler. Ama bir akım başladı. Sessiz. Organik. Doğal. Ve kontrol edemediler. Kendi silahlarıyla vurulmak tam da budur. Algı araçlarıyla inancı yaymak. Trend mekanizmasıyla maneviyatı büyütmek. Platformu kurup içeriği kaybetmek. Bu sadece bir müzik meselesi değil. Bu bir yön meselesi. Toplumun bilinçaltı yeni bir denge kuruyor. Eğlence merkezli akımların yerini anlam arayışı alıyor. Boş sloganların yerini derinlik dolduruyor. Ve bu dalga henüz başlangıç. Çünkü tarih şunu gösterir: Bir millet ruhunu hatırladığında, onu durduramazsın. Onu küçümseyemezsin. Onu manipüle edemezsin. Sosyal medya üzerinden kitleleri yönetmeye çalışanlar hâlâ eski yöntemlerle uğraşıyor. Ama zemin değişti. Artık mesele “neyi trend yapalım” değil. Mesele “hangi ruh ayağa kalkıyor” meselesi. Ve bu ruh, reklam bütçesiyle değil; imanla, aidiyetle ve hafızayla besleniyor. Bunu anlayamayanlar, kurdukları sistemin içinde izleyiciye dönüşecek.

Derûn

18,881 views • 4 months ago

IKEA alışverişi psikolojik savaşa çevirdi. 300/500 liralık bir lamba almak için giriyorsun. Çıkarken 1500/2000 tL daha fakirsin; hiç yakmayacağın mumlar, asla kullanmayacağın mutfak aletleri elinde. Fakat bunların hiçbiri tesadüf değil. Peki, IKEA’nın beynini nasıl manipüle ediyor ve aynı numaraların hayatının her alanını nasıl kontrol ediyor: IKEA’ya adım attığın an, aslında oyunu kaybettin. Buna Gruen Etkisi deniyor. Adını, ilk kapalı alışveriş merkezini tasarlayan mimar Victor Gruen’den alıyor. Mantık basit: Mağazayı o kadar kafa karıştırıcı hale getir ki, insanlar neden geldiklerini unutsun. Sen bir amaçla girersin. Kafası karışmış, yorulmuş ve rastgele tablo çerçeveleriyle dolu bir arabayla çıkarsın. IKEA bunu kusursuz bir sanata dönüştürdü. Çoğu mağaza sana özgürce dolaşma imkânı tanır. IKEA ise seni tek yönlü bir rotaya zorlar. O lambayı alıp çıkamazsın. Önce tüm mağazayı dolaşman gerekir. Her ürün grubu. Her oda kurgusu. Her cazibe noktası. Daha fazla maruz kalma = daha fazla alışveriş. Ama yolun kendisi bile bilinçli olarak tasarlanmıştır. Her 15–20 metrede bir döner. Bir sonraki köşede ne olduğunu asla göremezsin. Bu merak duygusunu tetikler ve seni ilerlemeye zorlar. Beğendiğin bir ürünü hemen almazsan ne olur? Beynin panikler. “Şimdi almazsam, bu labirenti baştan yürümek zorundayım.” Fırsatı kaçırma korkusu devreye girer. İhtiyacın olmayan şeyleri almaya başlarsın. Sonra kurşun kalem numarası gelir. Girişte sana kalem ve alışveriş listesi verirler. Yardımcı gibi mi görünüyor? Değil. Bir şeyi yazdığında, beynin bunu bir taahhüt olarak algılar. “Yazdıysam, almam gerekiyor.” O ücretsiz kalem, sana yüzlerce dolara mal olur. Aynalar her yerde boşuna değildir. Kendini o kusursuz sahnelenmiş odaların içinde gördüğünde bir şey değişir. Beynin artık mobilyayı değerlendirmez. Bir hayat tarzı hayal etmeye başlar. Artık bir koltuk almıyorsun. Olabileceğin kişi olma fikrini satın alıyorsun. Peki ya o meşhur köfteleri? Onlar sadece yemek değil. Psikolojik silahlar. Yemek yemek ruh halini iyileştirir. İyi ruh hali, daha düşük savunma demektir. Araştırmalar, IKEA’da yemek yiyen müşterilerin yemeyenlere göre neredeyse iki kat fazla harcama yaptığını gösteriyor. 150/200 TL’lik bir yemek, katlanarak geri döner. Kasaya geldiğinde bitkinsin. Karar yorgunluğu iradeni yok etmiştir. İşte tam o anda ucuz atıştırmalıkları ve küçük ürünleri önüne koyarlar. Sırada beklerken, sıkılmış ve zihinsel olarak tükenmişken “bir şey daha” alırsın. O küçük harcamalar hızla büyür. En kötü kısmı ne biliyor musun? Aslında hoşuna gider. IKEA, aşırı harcamayı bir macera gibi hissettirir. Çıkarken kendini iyi fırsatlar yakalamış sanırsın. Oysa başlangıç bütçenin 10 katını harcamışsındır. Bu, eğlence kılığına girmiş bir manipülasyondur. Ama asıl rahatsız edici gerçek şu: Bu numaralar sadece IKEA’da işe yaramaz. Hayatının her yerinde kararlarını kontrol ederler. Sosyal medya, seni bağlı tutmak için sonsuz kaydırma kullanır. Dijital platformlar, düşünmeye fırsat vermeden bir sonraki bölümü otomatik oynatır. Restoranlar pahalı ürünleri menünün en üstüne koyar. Online mağazalar sahte geri sayımlar yaratır. Her şirket psikolojiyi silah haline getirir. Bir kez fark ettiğinde, artık görmezden gelemezsin. Peki sen başka hangi manipülasyon taktiklerini fark ettin?

Alpaslan Düven

459,175 views • 6 months ago