Загрузка видео...

Не удалось загрузить видео

На главную

Güle Güle Git Mustafa Kemal'in Askeri, Manisa'nın Asil Evladı..🕊 Devrin Daim Olsun, Yattığın Yer İncitmesin Seni...🥀 #FerdiZeyrek

202,788 просмотров • 1 год назад •via X (Twitter)

Комментарии: 9

Фото профиля Velhasıl Kelam
Velhasıl Kelam1 год назад

Çok Üzücü 😔

Фото профиля Estadio Deportes
Estadio Deportes1 год назад

ES MOMENTO DE DECIR ADIÓS 😪 Tras su partida a Milán, Santiago Giménez no se olvidó del Feyenoord y mandó un emotivo mensaje en sus redes sociales. Te dejamos los detalles de su adiós. 👇 #SantiagoGiménez #Feyenoord #Milán

Фото профиля Lucifer35
Lucifer351 год назад

#FerdiZeyrek 🖤

Фото профиля lazkardinal
lazkardinal1 год назад

Mekanı cennet olsun

Фото профиля Ayten. M.K.A.
Ayten. M.K.A.1 год назад

Çok çok üzgünüm. Uğurlar olsun koca yürekli güzel İnsan. Yattığın yer inçitmesin seni. Devrin Daim olsun. Ailesine ve sevenlerine Sabır diliyorum. 😥😥😥😥😥

Фото профиля mcoşkunatılgan
mcoşkunatılgan1 год назад

Allah rahmet eylesin

Фото профиля Alev yeşbek
Alev yeşbek1 год назад

Mekanı cennet olsun 🙏😥

Фото профиля The Angel 👑🥂
The Angel 👑🥂1 год назад

Offf çok acı Ulan..

Фото профиля ferit
ferit1 год назад

Çok dürüst,iyi bir insanmış,yazık oldu. Mekanı cennet olsun

Похожие видео

2026 yılında Türkiye'de yaşanan olaya bakın lütfen. Rıza Nur'un kitabındaki Mustafa Kemal hakkında "müthiş bir sarhoş (ya da ayyaş)" diye bahsedilen bölümü paylaştığı için Atakan Ay isimli vatandaş hakkında 5816'dan dava açılmış. Çok sayıda kaynakta İsmet İnönü'nün Mustafa Kemal'e ‘Bu memleket daha ne kadar bir sarhoş masasından idare edilecek?’ dediği, Mustafa Kemal'in de ona ‘Seni bu mevkiye getirenin de bir sarhoş olduğunu unutuyorsun galiba’ şeklinde cevap verdiği yazıyor. İnönü hatıralarında akşam rakı sofrasında alınan kararların sabah düzeltilmesinin bir adet haline geldiğini söylüyor. Mustafa Kemal'in uşağı Cemal Grande de her gece yarım/bir litre rakı içtiğini yazmış hatıratında. O dönemin şahitlerinin tamamı, Mustafa Kemal'in her gece rakı sofrasında olduğunu anlatıyor. Devlet arşivlerindeki sipariş ve gider pusulalarından da bunun doğru olduğunu görebiliyoruz. Dönemin cumhurbaşkanının alkol problemi olduğu açık. Ortam tam olarak şu şekilde; Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'nı çok fazla içtiği için kalabalık bir ortamda uyarıyor ve TC Cumhurbaşkanı da, kendisine çok içiyorsun diyen TC Başbakanı'nı görevden alıyor. Mesela bunun bugün yaşandığını düşünsenize. Meclisin nasıl karışacağını, muhalif TV kanallarının günlerce aralıksız yapacağı haberleri hayal edebiliyor musunuz? Ve seçim yok. Cumhuriyet tarihinin bu en büyük siyasi skandalı, Mustafa Kemal'in sofrasında bir bardak bile devirmiyor. Savcı Bey, Türkiye Cumhuriyeti'nin önce başbakanı sonra da 2. Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü'nün bizzat doğruladığı bir durumu, yine onun kullandığı "sarhoş" tabiriyle paylaşan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına hakaret davası açıyor. Dahası 1. Cumhurbaşkanı da ‘Seni bu mevkiye getirenin de bir sarhoş olduğunu unutuyorsun galiba’ şeklinde cevap vererek bu durumu doğruluyor. Yani paylaşımı yapan vatandaşın mahkemede gösterebileceği 2 şahit var ve ikisi de cumhurbaşkanı. Türkiye Cumhuriyeti'nde 2 cumhurbaşkanının şahitliğine inanmayacak bir hakim yoktur herhalde diye düşünüyorum. Ve eğer mahkeme, birisine "sarhoş" demenin hakaret olduğuna karar verirse "İsmet İnönü'nün Mustafa Kemal'e hakaret ettiği" gibi hiçbir tarih kitabında yer almayan ama mahkeme tarafından tescillenmiş yeni bir tarih bilgisi ortaya çıkmış olur. Bu öncelikle Kemalist tarih anlatımının sorunlu olduğunu ve eleştirenlerin dahi vatan haini ilan edildiği "ulu önder" figürünün dokunulmazlığının, onu en iyi tanıyan kişi tarafından ihlal edildiğini gösterir. Bu da İnönü'nün bahsettiği sarhoş masasında alınan diğer kararların da meşruiyetinin sorgulanabileceği anlamına gelir. Bunun yanı sıra Mustafa Kemal'in "kafam çok hızlı çalışıyor onu uyuşturmak için içiyorum" demesinin sebebi de aslında ileri seviyedeki alkol bağımlılarında görülen yoksunluk ve kısmen Delirium Tremens hali yaşamasıdır. Mustafa Kemal'in özellikle 30-38 yılları arasında gösterdiği davranışlar, alkol bağımlılığı belirtileri ile birebir örtüşmektedir. Yani sorun, deha olduğu için çok fazla düşünmesi değil, deha olsun olmasın bütün bağımlılarda görülen yoksunluk hali yaşamasıdır. (İlk gördüğünüz alkoliğe içmediğinde neler yaşadığını sorun, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.) Aslında bu durumu kendisi de kabul etmiştir. Savcı Bey, Mustafa Kemal'in kendisinden örnek vererek "alkol iptiladır" yani bağımlılıktır diyor. Bunun anlamı Mustafa Kemal'in her akşam sarhoş olduğunu itiraf etmesi değil midir? "Yemek getirilmeden, tabak ve kadehlere de dokunulmadan önce, Atatürk masaya dirseklerini dayadı, parmaklarını bitiştirdi, sofradakileri şöyle bir süzdü. Toplantıya katılanların kimi adlarıyla, kimi de yalnız meslek sanlarıyla çağrılmışlardı. Sanla çağrılanların arasında Atatürk'ün tanımadığı genç kişiler de vardı. Bu durum karşısında Atatürk şu açıklamayı yapmayı uygun görüp ağırbaşlı bir tonla söze şöyle başladı: ...önümüzde içki kadehleri var. Aramızda, görüyorum, gençler de yer almıştır. Asıl onlara sesleniyorum. İçki bir iptiladır, ben 18 yaşımdan beri sofrada içki kullanırım, çok çalıştım; ama kendimi bu iptiladan kurtaramadım. Genç arkadaşlar, size vereceğim önemli öğütlerden biri şudur: Görevde iken sakın içki kullanmayınız, görev başında içilmez. "20 Eylül 1936 Agop Dilâçar" Bu açtığınız davanın takipçisi olacağım ve gelişmeleri buradan duyuracağım. Bunlar 2026 yılına yakışan işler değil savcı değil.

Abese İrca

28,060 просмотров • 5 месяцев назад

Sene 1920... Ocak ayı... Mustafa Kemal Paşa, milli mücadelenin ilk stratejik hedefine ulaşmış ve Osmanlı meclisinin açılmasını sağlamıştı. Meclis, Aralık 1918'de kapatılmıştı. Çünkü İngilizler, meclisin ayak bağı olmasını istemiyordu. Sevr süreci, Vahdettin-Damat Ferit'le yürütülecek, Anadolu'daki tüm direniş girişimleri yok edilecek, anlaşma imzalanacak, ardından güdümlü bir meclis açılacak ve anlaşma onaylanarak yürürlüğe girecekti. O yüzden bu geçiş sürecinde meclis olmamalıydı. Anayasaya göre meclisin feshi mümkündü. Ama bunun süresi vardı. Belirli bir süre içerisinde seçim kararı almak ve meclisi toplamak gerekiyordu. İşte, Vahdettin-Damat Ferit bu noktada anayasayı ihlal etmeye karar vermişti. İşgal dönemi olağanüstü süreç kabul edilecek ve seçimler ertelenecekti. Ta ki Sevr imzalanıncaya ve direniş oluşumları temizleninceye kadar. Aralık 1918'de meclis feshedildikten sonra İttihatçı kalıntılarının üzerine gidildi. İngilizlerin oluşturduğu tutuklama listesi yürürlüğe kondu. Dönemin sadrazamı bu ağır hamleyi yapmakta tereddüt edince Damat Ferit sadrazamlığa geçti ve kıyıma başladı. Şubat 1919'dan itibaren pek çok potansiyel direnişçi, İttihatçı ve vatansever ya hapsedildi ya gözetim altına alındı ya da susturuldu. Mustafa Kemal Paşa o dönemde izolasyon politikası uyguluyordu. İttihatçılarla bir süredir bozuk olması, Alman ittifakına karşı çıkması ve Kasım 1918'den beri açıktan anti-İngiliz politikası gütmemesi onun kamufle olmasına yetmişti. Ama dahasına ihtiyacı vardı. Direnişi örgütlemek için Anadolu'ya geçmeliydi. Örtülü stratejileri sayesinde Samsun görevini kapınca ve Anadolu'ya geçince direnişi örgütlemeye başladı. İzolasyon politikasını terk etti, askerlikten ayrıldı ve fert olarak işe koyuldu. İlk hedefi direnişi örgütlemekti. Yani sivil toplum örgütlerini, işgal karşıtı askeri ve bürokratik çevreleri etrafında toplamak ve İngilizlerin uygulayıcısı Damat Ferit'i görevden aldırmaktı. Ancak bu sayede meclisin açılmasını sağlardı. Mustafa Kemal için meclisin açılması ilk hedefti. Çünkü meclis açılırsa, millet adına meşru kararlar alınırdı. Bunlar direniş kararlarıydı. Örneğin Misak-ı Milli... Kongreler dönemi sivil-askeri-bürokratik çevreleri direniş adına bir araya getirme-hazırlama dönemiydi. Bu işi yapmadan Damat Ferit'e yüklenmesi zordu. Erzurum ve Sivas Kongreleri'ni başarıyla topladıktan ve direnişi Anadolu'ya yaydıktan sonra Damat Ferit'i hedef aldı. Hamlesi şuydu: Hiçbir şehir, valiler, komutanlar, devlet kuruluşları İstanbul'la yani Damat Ferit'le irtibat kurmayacaktı. Eylül ayında bu hamleyi yaptı ve Damat Ferit'i iş göremez hale getirdi. Damat Ferit'in düşüşüyle daha ılımlı bir hükümet kuruldu. Seçim kararı alındı. Meclisin açılması için hazırlıklar başladı. İşte bu nokta Mustafa Kemal'in en zorlu süreçlerinden biriydi. Meclis İstanbul'da yani İngilizlerin avucunda açılacaktı. Oraya gitmek istemiyordu. Ama meclisten geri kalmak da istemiyordu. Haliyle meclisin Anadolu'da açılmasını istedi. Fakat mücadelenin öncüleri, Karabekir ve Rauf gibi isimler de dahil, meclisin İstanbul'da açılmasını istediler. Böylece güç merkezi yeniden İstanbul'a kaydı. Zayıf yürekli mebuslar tehlikenin artık geçtiğini düşünüyordu. Mustafa Kemal asiliği durdurmalı ve ipleri meclise bırakmalıydı. Zaten Mustafa Kemal, çok sivrilmişti. Onun ismi, hanedanla çatışma yaratıyordu. Meclis açıldığına göre onu çevresinde bulunmak çok da lüzumlu görülmüyordu. Öyle ki, Mustafa Kemal'in İstanbul'a geçmeden önce Eskişehir'de toplantı yapmak fikrine çoğu mebus katılmamıştı. Onunla görüşmeyi bile lüzumlu bulmadılar. Meclis açıldıktan sonra İngilizler ve Vahdettin, Kuvayi Milliye'nin kendini feshetmesini talep etti. Çünkü meclis açıktı ve Kuvayi Milliye gibi illegal bir teşkilata lüzum yoktu. İngilizlerin ve Vahdettin'in baskıları, ılımlı hükümeti de tesiri altına aldı. Ankara'ya yazıp Kuvayi Milliye'nin feshini talep ettiler. Meclisteki azımsanmayacak bir grup da bu düşünceye yakınlaşmıştı. Öyle ki Mustafa Kemal'i meclis başkanı seçmek istemediler. İstanbul'a bile gelemeyen biri meclis başkanı olur muydu? Onun asiliği ve keskinliği İngilizlerle kurulacak dengeyi bozardı. Onun saltanata karşı dik duruşu sarayla aralarını açabilirdi. Özetle, meclis açılmıştı. Sistem çalışmaya başlamıştı. Mücadele amacına ulaşmıştı. Artık Mustafa Kemal ve Kuvayi Milliye'si kenara çekilmeli ve işi meclise bırakmalıydı. O esnada İstanbul'da bulunan ve meclisin nabzını tutan Mazhar Müfit, Mustafa Kemal'e yazdığı uzun bir mektupta direniş motivasyonunun dağılma noktasına geldiğini anlatır. Bahsettiğine göre sadrazam meclise gelmiş ve Kuvayi Milliye'nin artık dağıtılması gerektiğinden bahsetmiştir. Üstelik sadrazama esaslı şekilde karşı çıkan da olmamıştır. Meclise göre, mücadelenin kalanını artık meclis yapabilirdi. Hem de üstelik İstanbul'da, İngilizlerin avucunda. Bu kapsamda Misak-ı Milli kararları kabul edildi. Meclis, İstanbul'da İngilizlere göz dağı verdi. Böylece meydan okuma başladı. İngilizlerin ilk hamlesi saraya oldu. "Bağımsızlık türküsünü" beğenmemişlerdi. Hükümeti baskı altına aldılar ve ağır talepler sundular. Hükümet çaresiz kaldı ve düşürüldü. Yerine gelen hükümet de çaresizdi. Meclis, göz dağını vermişti ama gerisini getirecek teşkilatı ve organizasyonu yoktu. Peki ne oldu? Potansiyel direnişçiler İstanbul'da İngilizler için kolay av oldu. 16 Mart günü İstanbul fiilen işgal edildi ve mücadelede yer alabilecek pek çok isim ele geçirildi. Tutsak edildi ve Malta'ya sürüldü. Vahdettin, Damat Ferit'i yeniden hükümetin başına geçirdi. Böylece, önceki yıl güçlükle elde edilen ilk stratejik hedef kolayca kaybedildi. Mustafa Kemal'e burun kıvıranlar, onu asi ve tehlikeli bir tip olarak görenler, ondan uzak durmaya gayret edenler, onu meclis başkanı seçmeyenler, Kuvayi Milliye'nin dağıtılmasını isteyenler, ne yaptılar? Kurtulmayı başaranlar, Mustafa Kemal'in yamacına sığınmak için Ankara'ya kaçtılar. Mustafa Kemal, İstanbul'a gitseydi oyun biterdi. Mustafa Kemal, Kuvayi Milliye'yi dağıtsaydı oyun biterdi. Mustafa Kemal, bir kenara çekilseydi, oyun biterdi. Ama hiç birini yapmadı. Onun yerine hesap yaptı. Meclisin basılacağını, başkentin işgal edileceğini hesaplamıştı. İşte Kuvayi Milliye'nin o vakit iş göreceğinin bilincindeydi. Süreç “kaçınılmaz” değildi. Ciddi dağılma, teslimiyet ve yanlış hesap ihtimalleri vardı ve Mustafa Kemal’in stratejik ısrarı belirleyici oldu. Milli Mücadele bir destandı. Ama el ele, her daim birlik ve beraberlik içinde yürüyen bir destan değildi. Yolu çok defa cehennemin içinden geçmiş, türlü tehlikeler atlatmıştı. Milli Mücadele'yi düze çıkaran ise çoğu vakit Mustafa Kemal'in hesaplarıydı.

Con Sinov

49,667 просмотров • 2 месяцев назад

Evladı yok ki şehit’in ne demek olduğunu anlasın vatanın ne demek olduğunu anlasın… EVLAT SENİN OLMAYINCA NE KOLAYDIR FEDA ETMEK ... Siz oğlu şehit olan anne ya da babaya acı haberi vermeye gittiniz mi hiç? Hayır mı? O zaman şu subayın sözlerine kulak verin: 'Sabah daha mesaiye başlamadan bir mesaj düşer önünüze… Yukarı köyden Ahmet oğlu Mehmet şehit düşmüştür. Gereği… Yarabbim dersin, dağa çıksam üç gün aç susuz kalsam da şu haberi vermesem… Ama giyersin tören üniformanı, birkaç Mehmetçikle birlikte, hastaneden gelen ambulansı alırsın arkaya, düşersin yola… *** Vatandaş da öğrenmiştir artık, önde bir askeri araç, arkada bir ambulans geliyorsa bir eve ateş düştüğünü. Yaklaştığın her kasaba veya köyün buz kesildiğini hissedersin… İçinden geçip gittiğin her yer rahatlar… Varırsın köye… Askerde evladı olan her haneden inceden bir sızının yükseldiğini, 'aman bizim eve doğru gelmesin' diye dua edildiğini duyar gibi olursun… Bütün köy donmuştur adeta… Herkes büyülenmiş gibi izler seni… Hangi eve gidilecek diye ıstıraplı bir merak sarar ortalığı… *** Şehidin evine doğru yaklaşmaya başladığında, bahçedeki ihtiyarın büyülenmiş gibi sana baktığını, bacaklarının titrediğini, elindeki bastondan güç alarak zar zor ayakta durmaya çalıştığını görürsün. Ayakların geri geri gider. Bahçedeki çocuklar eve doğru koşar. Pencerelerde bir hareket başlar ve kapının önüne telaşla bir anne çıkar, bir sana, bir arkanda yere bakan Mehmetçiklere, bir de ambulansa bakar. Sonra atar kendini yere… *** Oğlu daha toprak altına girmeden o ana düşer toprağa… Öyle bir vurur ki yere, Zelzele oluyor sanırsın... Konu komşu yığılır, Bin feryat bin figana karışır, Dersin ki kıyamet budur… Kimi ana önce sana doğru koşar, ellerine sarılır, son bir umutla yüzüne bakar, 'Yaralı değil mi komutan?' der; Başını öne eğer, hiçbir şey diyemezsin. Dizlerinin bağı çözülür, çökersin anayla birlikte yere, o ağlar sen ağlarsın… Gözyaşları birbirine karışır. Hemşire elinin titremesinden, gözünün yaşını silmekten sakinleştirici iğneyi yapamaz bile… *** Baba… O babalar, Fidan gibi evlatlarını vatana feda eden o babalar. Sicim gibi gözyaşları dökülürken gözünden, acıya garkolmuş bir gururla, 'Vatan sağ olsun, vatan sağ olsun şehit babasıyım ben' dediğini duyarsın. Kimi içine akıtır gözyaşlarını, kimi de donar kalır… Kimi günlerce konuşamaz, Kimi dua eder, kimi beddua… Kimi kendi saçlarını, kimi saçlarımızı yolar, ne şapka kalır başınızda ne rütbe omuzlarınızda, söker atar… Asıl büyük kıyamet bir-iki gün sonra kopar… Gerçekle yüzleşme günüdür. *** Bu sefer cenazeyle birlikte varırsın köye… Tören mören hak getire… Köylü alır şehidini omuzlarına, yer yerinden oynar, ne protokol kalır ne düzen… Tekbir sesleri feryada karışır… Kimi 'Evladımı en son haliyle hatırlamak istiyorum' der, görmek istemez naaşını… Kimi de ille de 'Göreceğim' der, Gösteremezsin ki; Ya yüzü yoktur ya da bacağı… Bir üsteğmen elinde daha önce de okuduğu, sadece isim hanesi değiştirilmiş standart metni okur, 'Kanı yerde kalmayacak' diyerek, bitirir konuşmayı. Tabuta sarılı analar, babalar, bacılar, gardaşlar duymaz bile bunu, duysa da inanmaz… Orada bir mezar, bir bayrak, bir ana kalır..." Allah sabır versin tüm şehit ailelerine.

Albayım

11,917 просмотров • 1 год назад

“Siyasal Alevilik” Nedir, Siyasal Irkçı Faşistler bunu niye dedi? Yazacağız!… NERDE BULURSUN?… (Aşk ile…) Canımın cananı, kalbimin dostu Bizi arar isen nerde bulursun? Dışarda arama sende saklıyız Sol göğsünde atan yerde bulursun Ahmed-i Muhtar’la miraç eyledik Baba Resul ile huruç eyledik Hü deyip de “Enel Hakkı” söyledik Mansur’un yanında Darda bulursun Cümle mevcudatta cana büründük Resul olduk, çölden çöle sürüldük Musa çoban idi ona göründük Ateş menendinde Tur’da bulursun İştar bilir bizi, ne bilsin Marduk On binlerce yıldır üretip durduk Yazı icat edip, şehirler kurduk Babil’den ötede Ur’da bulursun Halkın tarihiyle iyi mi aran Derler ki görünce sağalır yaran Kadın bedeninde var ya Şahmaran Onun şemaili Mar’da bulursun Nefesle var olduk, dönüştük nura Damladan, deryaya geldik huzura Anlamak müşküldür kalma kusura Sonsuzun toplamı Bir’de bulursun Zerreden, kürreye her şeyde varız Yağmuruz, rüzgârız, toprağız, narız Devr-i daim olur her dem yaşarız Zahirde arama sırda bulursun Seyyarız evrende, mekânda yokuz Hiçten azız ama vardan da çokuz Kirlenmiş, çürümüş övgüye tokuz Bir lokma, bir hırka, kır’da bulursun Riyasız, yalansız, yalın gerçekte Doğada uçuşan börtü böcekte Gülde, şakayıkta her bir çiçekte Hercai menekşe morda bulursun Ummanlara dalıp yalnız kalmazsan İnci tanesinde aşkı bulmazsan Geç kalma ha bize hemen gelmezsen Viraneye dönmüş, hurda bulursun Yola revan olan geriye dönmez Zülcenah’a biner bir daha inmez Vesveseyi boş ver bu ocak sönmez Ateşi gürlesen harda bulursun Ummana dalınca dolaş derince Keşfet hakikati her bir yerince Siren’e ulaşıp ona sorunca Sana vereceği Dürr’de bulursun Hakkın olmayanı sakın ha alma Üretip de paylaş, pintiden olma Çalış, çabala da geride kalma Alnından süzülen terde bulursun Hikâye çok derin ona takılma Umudu diri tut, aman sıkılma Diren ha zalime sakın yıkılma Bizi gözündeki ferde bulursun İçinden çağlayıp, bir ırmak akar Erenler gönlünü nur ile yıkar Kızılca Halvet’te erbain çıkar Seni mihman eden Pir’de bulursun Hakikat gözüyle kâinata bak Biz varız orada pir û pak berrak Benini biz edip tekliği bırak Kendinden geçince orda bulursun Leyla’ya ikrar ver Mecnun’a meylet Yüreğine hükmet gerçeği söylet Hüseyin’den himmet, Ali’den medet Ya Xızır dediğin carda bulursun Nasıl anlatayım cananım sana “Sığmaz olduk biz de iki cihana” Derisi yüzülen Nesimi bana Dedi ki ateşte, korda bulursun “Kırdım” o “Şişeyi” kalmadı Ar’ım Kızılbaşlık benim yegane kârım Yezit düzenine isyanda varım Zalimlere karşı şêrde bulursun Varlığım Meryem’den, Mürşidim Fatma Anaya niyaz ol daha uzatma Kerbela’yı anla sakın unutma Gövdeyi terk eden Ser’de bulursun Gâhi bulut, gâhi ayaz oluruz Gâhi gökyüzünde pervaz oluruz Gâhi kızıl, gâhi beyaz oluruz Güneşten balkıyan nurda bulursun Hakikat ehliyiz, kârımız çile Özümüz İshakî bilmeyiz hile Gülistan varıp o kızıl güle De ki “Kolay değil, zorda bulursun!” Kâinat misali geniş oluruz Yükselir semada güneş oluruz Tan vakti dünyaya inmiş oluruz Toprağa can veren Nar’da bulursun Ne huri, kılmanız, ne de meleğiz Dört mevsim bizdedir, çarkı feleğiz Yer ile semada dönen gerçeğiz Tipide, boranda, karda bulursun BÜLBÜLÎ ŞEYDA’yı ben de ararım Naçar kaldım bilmem kime sorarım?! Onun bendesiyim, ona ikrarım Cemali nur olan Yar’da bulursun Kemal BÜLBÜL (05 Mart 2018 – Ankara) #AleviKatliamınaDurDe #StopAlawiteGenocideInSyria

Kemal Bülbül

13,602 просмотров • 1 год назад

Sabah ezanı az sonra okunacak beklerken size gerçek yaşadıklarım ile alakalı bi şeyler yazmak istedim.. Allah mübarek etsin. Çelik Bey, sizler göz önünde, topluma örnek şahsiyet oldunuz. Maneviyata susamış bir gençliğe böylesine güzel örnek olmanız, çok çok kıymetli bir amel ve davranış... Kardeşim, sana olan sevgim yüz kat daha arttı. Helal olsun! Mümin böyle olmalı... Ne iş yaparsak yapalım, önce Cenab-ı Allah'a kul olduğumuzu bilelim. Çelik kardeşim de bunun farkında. Hepsi bu, yani. Rabbim daim eylesin. Cezaevinde iken koğuşun ağası, Ağrılı bir kardeşim, ismi İsmail Hafız'mış; sonradan öğrendim. Yaş olarak benden küçüktü. İlk gittiğim gün beni karşısına aldı. “Abi, sen farklı birine benziyorsun.” deyip benimle 15 dakika sohbet etti. Anlattım neden geldiğimi. Bana öyle bir sarıldı ki: “Sen de Reiscisin o zaman abi.” dedi. “Hem de onun davasını savunduğum için cezaevine girecek kadar, kardeşim.” dedim. Neyse, bana güzel bir yatak verdi. 17 kişilik koğuşta 35 mahkûm var. Millet yerlerde yatıyor. Yaşça en büyükler içinde olan 3-5 kişiden birisiyim. Normalde yaşça büyüklere yatak veriyormuş Hafız İsmail kardeşim. İlk gece hiç uyuyamadım. Gözlerim ara sıra dalıp gidip geliyor, hocanın “Allahu Ekber” demesini bekliyorum. Bir ara gözlerimi açtım, baktım millet tek tek kalkıyor. 8-10 kişi oldu, kalkmaya başladılar. Bir baktım, İsmail Başkan yatağının üzerinde Kur'an-ı Kerim okuyor. Millet de tuvaletin olduğu yere gidiyor. Ben de kalktım. Baktım, tuvaletin önünde sıra bekliyorlar taharet için. Anladım; çıkan abdest almaya başlıyor. Neyse, sıra bana geldi. Abdest aldım. Aradan 10 dakika geçmeden ezan okunmaya başladı. Geldim yatağıma, namaz kılacak yer yok. Bazıları battaniyeyi kullanıyor, bazıları seccade... İsmail Başkan da yatağının arasındaki boşlukta namazını eda ediyor. 5 dakika yatakta oturdum, bekledim. Namaz kılanlar namazını bitirdi. Ben kalktım, elbise dolaplarının üzerindeki seccadelere bakıyorum. Birisini alıp namaz kılacağım. Birisi bana kalın geldi, onu aldım, yere serdim. Birisi seslendi: “Abi, o seccadeyi alma, o İsmail Başkan'ın.” “Tamam kardeşim.” deyip tam topluyordum ki İsmail Başkan oradan seslendi: “Mustafa abi, benim seccademi kullanabilirsin.” “Eyvallah kardeşim.” deyip namazımı eda ettim. Kahvaltıda meydancı arkadaş geldi. Bana aynen şöyle diyor: “Abi, ben İsmail Başkan ile 10 yıldır birlikteyim. Hiç kimse onun seccadesini kullanmadı. Bugün bir tek sana izin verdi. Sen kimsin yav abi?” dedi. “Beni boş ver kardeşim.” dedim. Sabah kahvaltısında normalde sadece ekmek olur. Fakat isteyenler için simit de getiriyorlar kantinde parayla . İsmail Başkan: “Mustafa abi, simitlerini aldım. Benim masamda kahvaltı yapalım mı?” dedi. “Tabii ki kardeşim.” dedim. Birlikte kahvaltı yaptık. Millet bize bakıyor, “Bu kim ya?” dercesine... İsmail kardeşimi çözdüm. Oradakiler onu o kadar çok seviyor ki... Öyle külhanbeyi falan değil ha; on numara bir insan. Adaleti öyle güzel sağlıyor, koğuşu öyle güzel idare ediyor ki... Koğuşta akşamları saat 10 gibi bir parti yemek daha yapılır. Bunlar kantinden; hâli vakti yerinde olanlar sipariş verir. Hazır çorba, ton balığı, kavurma gibi şeyler alıp yemek yaparlar. Sadece bir ketıl ile.. siparişi verecek gücü olmayan masalara da koğuşta hâli vakti yerinde olanların ekstra siparişlerinden ikram edilir. Onlar da öyle yer. İşte İsmail Başkan bu işi öyle adaletli yapan birisi ki millet de onu çok sevmiş. Öğle, ikindi ve akşam namazlarını avluda topluca kılıyorlar. İsmail Başkan hocalık yapıyor. Beni de sohbetimi de çok sevdiler. “Abi, seni Allah gönderdi.” diyenler bile oldu. Ben az kaldım, çıktım. Vallahi de billahi de oradaki o insanlardaki inancı, bağlılığı, samimiyeti, Rabbime içten duayı daha hiçbir camide görmedim. Demem o ki; cezaevleri sıkı denetlenmeli. Benim anlattığım insanlar gibi kişiler takip edilmeli, boş yere orada tutulmamalı. Bu teklifim bazılarına ters gelebilir ama içeri girip orada bizzat görüp yaşayan biri olarak gördüklerimi samimice yazmak istedim. Konu Çelik'ten nerelere geldi, değil mi? Kumandan hayatını yazmaya kalksa, o kitap Oscar alır, bilesiniz.

Kumandan

62,565 просмотров • 14 дней назад