Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

🔴Haluk Levent’in yıllar önce katıldığı programda Enver Aysever ile arasında geçen diyalog; ➕"Tefecilerin eline mi düştün?" ➖"Çok hem de." ➕"Tefecilik suç değil mi?" ➖"Evet ama öyle bir noktaya geliyorsun ki şikâyet dahi edemiyorsun… Önce tefecilerin elindeydim. Tefecilerden sonra kumar bağımlılığı yaşadım. İçinde bulunduğum durumu belki kurtarırım, belki kazanırım, yerine...

406,273 views • 2 days ago •via X (Twitter)

0 Comments

No comments available

Comments from the original post will appear here

Related Videos

🇮🇱🇫🇷Eski İsrail Büyükelçisi Avi Pazner, Jacques Chirac'ın Netanyahu'nun yüzüne; "Ağzınızdan çıkan tek bir kelimeye bile inanmıyorum. Tüm politikanız Filistinlileri kışkırtmaktan ibaret" dediğini anlatıyor. "Netanyahu dışarı çıktığında derin bir iç çekti: "Ah, neyse ki bitti" "Daha önce hiç böyle bir şeye şahit olmamıştım" "Chirac öfkeden kıpkırmızı kesildi, Netanyahu ise bembeyaz oldu." "Netanyahu sessiz kaldı, dişlerini sıktı ve ardından politikasını açıklamaya devam etti" ➕Madem Jacques Chirac ve İsrail'den bahsediyorsunuz... ➕Yitzhak Rabin suikastından kısa bir süre sonra, bildiğimiz gibi, Benjamin Netanyahu Başbakan olarak seçildi. ➕Ve işte o dönemde ilişkiler açıkça kötüleşti. ➕ Chirac arasında değil, Chirac ile Netanyahu arasındaki ilişkiler felaket düzeyindeydi. ➕Chirac ile Netanyahu arasındaki bir görüşme sırasında, Jacques Chirac'ın ona ne söylediğini kitabınızda anlatıyorsunuz, hatta bu alıntıyı şimdi ekranda da göreceğiz. ➕Jacques Chirac ona şöyle diyor: "Ağzınızdan çıkan tek bir kelimeye bile inanmıyorum. Tüm politikanız Filistinlileri kışkırtmaktan ibaret." ➕Bunu kitabınızda anlatıyorsunuz ve siz de bu sahneye bizzat tanıklık ettiniz, değil mi? ➖Evet, ben de bu konuşmadayken oradaydım. Sanırım 1996 yılındaydı. ➕Bunu Netanyahu'ya söyledi, değil mi? ➖Evet, Netanyahu'ya söyledi, bana değil. Benimle arası iyiydi, nazikti. ➖Netanyahu'yu sevmiyordu. Onun politikasını kesinlikle sevmiyordu ve belki de kişisel olarak da Netanyahu'dan hoşlanmıyordu, bunu tam bilemiyorum. ➖Ama size şunu söyleyebilirim Julien... ➖İnanın bana, devlet başkanları arasında yüzlerce görüşmeye katıldım. ➖Ancak bir Fransa Cumhurbaşkanı'nın, İsrail Başbakanı'na "Söylediklerinizin tek bir kelimesine bile inanmıyorum, yaptığınız her şey Filistinlilere karşı birer kışkırtmadır" dediği böyle bir konuşmaya asla ama asla şahit olmadım. ➖Netanyahu ise tepkisiz kaldı, adeta bembeyaz oldu. ➕Ama gitmedi, orada kaldı, değil mi? ➖Chirac öfkeden kıpkırmızı kesilmişti, Netanyahu ise bembeyazdı. ➖Orada öylece kaldı, dişlerini sıktı. Birkaç saniyelik tam bir sessizlik oldu. ➖Ardından Netanyahu kendi politikasını açıklamaya devam etti. Chirac bu şekilde duruyordu, Netanyahu ise durumun vehametini anlatıyordu. ➖O sırada odada uçan bir sineği, bir sivrisineği bile rahatça duyabilirdiniz. ➖Tam bir sessizlik hakimdi. Sonra oradan ayrıldık. ➖Dışarı çıktığımızda Netanyahu derin bir "Ah!" çekti, "Neyse ki bitti" der gibi büyük bir rahatlama nefesi aldı. ➖Hayatım boyunca böyle bir sahne görmedim, asla görmedim.

Kuşçu

11,392 views • 1 month ago

Vaktiyle Enver Paşa diye bilinen Enver'in Yahudi olduğunu ve bunun belgesini de daha sonra yayınlayacağımı söylemiştim. Tabii ki her zamanki gibi yine kıyamet kopmuştu. Bu şartlarda özgürce nasıl bilim yapılabilir ki? Söyleyecek sözünüz varsa küfür, tehdit, hakarete varmadan tıpkı yaptığım gibi belgesi ile birlikte açıklarsınız ve benim bu ifademi açığa çıkarırsınız. Bilimsel bir açıklamanın karşılığı savcılık soruşturması mıdır? Buyrun size belge. Bazı meşhur Yahudiler başlıklı paragrafın altında belgenin ilgili kısmın tercümesi şu şekildedir: Türkiye'de, yakın zamanda Çanakkale savunmasındaki başarısı sebebiyle Pour Le Mérite ödülü almış Başkumandan Enver Bey, bir Yahudi'dir. Tabii ki bunu söylememe bile tahammül edemeyenler Savcılığa suç duyurusunda bulunmuş, Savcılık ise takipsizlik karar vererek böyle bir suç duyurusunun olamayacağına hükmetmişti. Gerçekten de öyle değil mi, bir kişinin Yahudi olduğunu söylemek neden hakaret olsun ki? Hatta bir kişinin Yahudi olduğunun söylenmesinin hakaret telaki edilmesine sanırım önce Yahudiler karşı çıkar. Yahudilik neden hakaret unsuru olsun ki diye en fazla onlar itiraz eder diye düşünüyorum. Mesela ben Türk'üm ve Müslümanım, bana birisi Türk ve Müslüman demiş olsa bunu hakaret kabul etmem mümkün mü? Ya da Hz. Hemmâm bin Münebbih RA Yahudidir. İhtida edip sahabe sınıfına çıkmıştır, biz onun kesip attığı tırnağı bile olamayız. Onun aslen Yahudi olduğunu söylemekle ona hakaret etmiş mi oluruz? Tabii ki hayır. Mesela Türkiye'nin başkentinin Ankara olduğunu söylemek Türkiye'ye hakaret midir? Sadece Türkiye'nin başkentinin Ankara olduğu bilgisini veriyorsunuz ki bu da böyle bir şeydir. Sadece Enverin Yahudi olduğunu söylüyorsunuz. Enverin Yahudi olduğunu söylemek hem ona hakaret değil hem de sadece Yahudi olmak bir hakaret unsuru değildir. Tekrar ifade edeyim ona hiç muhabbetim yok ama Enverin Yahudi olduğunu söylemekle ona hakaret amaçlı bir açıklama yapmıyorum. Sadece gerçek kimliğinin ne olduğunu ifade etmiş oluyorum. Benim branşım tarih ve akademisyenim. Görevim gereği bir takım tarihi yeni bilgilere ulaşıyorum. Bu bilgilere ulaşınca, bunları paylaşmamalı mıyım? Kimilerinin, haklarında konuşmama gibi ayrıcalıkları mı var yani? Padişahlara dahi hain, eşcinsel, alkolik ifadeleri kullanılırken Enver gibi birilerinin hakkında, konuşulmaz türünden yasaklamalar mı var? Onlar bu şekilde imtiyazlara mı sahipler? Ki Enver gibilerinin hakkında konuşurken eşcinseldi, alkolikti gibi öznel ifadeler de kullanmıyoruz? Herhangi sıradan bir kişinin kendi öz geçmişine yazacağı nesnel bilgileri paylaşıyoruz. Siz özgeçmişinize nerede doğduğunuzu, anne babanızın kim olduğunu yazmaz mısınız? Yazarsanız kendinize hakaret mi etmiş olursunuz? Bir kişinin boyundan, kilosundan, göz renginden, esmer ya da kumral veya sarışın olduğundan bahsetmek hakaret midir? Burada da biz Enver hakkında duygusal ifadeler mi kullanıyoruz? Sadece kökeninin şuradan geldiğini söylüyoruz ki bu nesnel bir ifadedir, tarihsel bir gerçekliktir ve toplumla paylaşılması gerekir. Ben bunu açıkladıktan sonra ne münasebetle savcılığa suç duyurusunda bulunuyorsunuz? Bir, Yahudi olmak hakaret midir? İki, Türkiye'de kanunla korunan başka birileri daha mı vardır? O zaman söyleyin Türkiye'de kanunla kimler korunuyor bilelim, biz de ona göre hareket edelim. Bir akademisyen, tarihte araştırma yapar bulgularını belgesi ile ortaya koyar. Ben de onu yapıyorum. Araştırdım ve belgesini ortaya koyuyorum. Tabii ki Enverin Yahudi olduğuna dair tek belgem bu değil. Nasıl bunu yayınladıysam diğer belgeleri de peyderpey yayınlayacağım İnşaAllah. Bir de bu belgeyi Alparslan Türkeş'in Enver, Talat, Cemal ile ilgili değerlendirmeleri ile birlikte okuyun lütfen: "KOCA OSMANLI İMPARATORLUĞU'NU YIKTIKTAN SONRA NEYE YARAR! ... KOMİTACIYDILAR" Ve bu milletin Sarıkamış başta olmak üzere, yüz binlerce askerinin Şehadetinden birinci derecede sorumlu bu kişilerin gizlenmiş kimliklerini bu şekilde gözden geçirin.

Ebubekir SOFUOĞLU

60,520 views • 9 months ago

Sizlere 4-5 ay sonra her ay ortalama 140.000₺ civarı para kazanabileceğinizi fakat bu 4-5 aylık süreci sadece çalışarak ve acele etmeden geçirmeniz gerektiğini söylesem kabul eder miydiniz? Çoğunuz, hatta hepiniz kabul edersiniz. 4-5 ay dediğin nedir ki? Hem de işin ucunda aylık 140.000₺ gibi bir para var, Türkiye şartlarında seni çok çok iyi standartlara çıkaracak bir para. Kendi işinizi, ek yatırımlarınızı saymıyorum bile. Bu sadece ekstra gelir. O zaman neden acele ediyorsunuz? Neden 2 haftada bir fon geçmeye çalışıyorsunuz veya neden yüksek riskler ile işlemler açıp çatır çatır hesaplarınızı patlatıyorsunuz? Ayda ortalama 3R gibi gayet ulaşılabilir bir hedef ile 5 ayda 100.000$’lık fonu geçebileceğinizi ve sonrasında her ay düzenli 2400$ payout alabileceğinizin hiç kimse farkında bile değil mi? Neden mi yapamıyorsunuz, işte bu yüzden: -Acele ediyorsunuz, hemen para kazanıp zengin olayım moduna girdiğiniz için belki de 2-3 ayda geçebileceğin fonu sırf acele ettin diye 2 günde patlatıyorsun ve gelecekteki muhtemel 1000$ aylık gelirini hiç ediyorsun. -Kendilerini başkaları ile kıyaslıyorsun, herkes muazzam karlı bir trader (!) fakat senin onlarla yarışamayacağını düşünüyorsun. Onlar bir haftada fon geçip 'kolaydı' yazdığında (!) sen kendine 1 ayda fon geçme planı koyarken başarısızlık addediyorsun. Herkes para kazanıyor, ben de kazanmalıyım ama öyle 2-3 ayda olmaz, hemen kazanmalıyım diyorsun. -Borçların var, dara düştün ve buradan bir çıkış yolu bekliyorsun. Son paranla fon alıyorsun, belki de üst üste 2 kere stop oluyorsun. Sinir stres oluyorsun ve battı balık yan gider diyerek riskini korumadan bir işleme daha girip fonunu patlatıyorsun, belki fonun o 3. işlemde sonra dönecekti. Kendi geleceğine haksızlık ediyorsun. En önemlisi de bu, bu şekilde davranarak gelecekteki kendinize hakaret ediyorsunuz. Sistematik bir şekilde davranıldığı, stratejiye bağlı kalındığı, risk yönetimi ve disiplinin muazzam olduğu bir paralel evrendeki başarılı kendinize ihanet ediyorsunuz. Ben bu düşünceye vardığımdan beri şahsen çok değiştim, neden acele ediyorum ki? Acele ediyorsam burada ne işim var, gider sıcak para getiren işlerde çalışır cebime paramı koyarım, burası acele edilebilecek bir yer değil; burası stratejilerin savaştığı, psikolojilerin harman olduğu ve sizi çokça geliştiren bir yer. Bu düşüncenin farkına vardığınız an sizde de çok değişim olacak, bundan emin olabilirsiniz. Acele etmeyin, hiç kimse bir yere kaçmıyor. Grafikler, fırsatlar, işleme gireceğiniz FVG'ler veya OB'ler emin olun siz ölene kadar var olacak. Kendinize hakaret etmeyin. Başarılar.

Alupa

20,679 views • 1 year ago

Bu Maç İlkay Oynamalı Uğur Karakullukçu: Ama ben her türlü her yerde etkili olacağını düşündüğüm için bir problem görmüyorum. Hem Barış Alperi hem Sane'yi kullanmak daha mantıklı. Çünkü bu maç 120 dakikalık bir maç olma ihtimali %40-50 falan. Penaltılara bile hesaba katman gerekecek. Bu baya yüksek ihtimal. Doğal olarak sen şeyi de düşünmen lazım. Ben Lank'la başladım da zaten hafta sonu da oynadı. Şimdi Lank'ta Bir tane 70, bir tane 120 patlatayım oyuncusu da değil. Kesinlikle değil yani. O yüzden Sanay ile başlayıp maçın nereye gittiğine bakarak Lang ve Yunus'u dahil etmek daha mantıklı geliyor bana. Elini de düzgün kullanmak gerekir bu tarz maçlarda. 120'yi de hatta penaltıları da düşünerek bizim konuşmamız lazım. Nasıl tamamlayacağın da mühim. Oldu penaltılara kaldı. Penaltıyla tur atlayacaksın ya da eğleneceksin. Doğal olarak kimin gireceğini bile ona göre son bölümde düşünmek daha makul olacaktır diye düşünüyorum. İlkay 11'de söylemiyoruz ama İlkay kesinlikle oynamalı bu maçta. Sonradan kesinlikle süre almalı. Biraz da maçın durumuna göre Liverpool'un tempo yükseltmek zorunda kalacağı, baskı kurmaya çalışacağı anlarda topu biraz alıp demleyecek, dinlendirecek o... Çok kolay gibi gözüken ama Juventus deplasmanında hiç de kolay olmadığını gördüğümüz. İki pas yapsak maç bitiyor zaten anlarında. İki pas yapamıyorsun ya. Onu İlkay yapıyor işte. İlkay maçın zorluğundan bağımsız alıyor, veriyor, başka biri veriyor, bir daha alıyor. O tempoyu düşürmek çok mühim. Bunu daha önce örneğiniz beraber anlatmıştım. 2013 Galatasaray'ın Real Madrid şampiyonlar çeyrek final maçında Galatasaray 1-0'dan 3-1 yapıp fırtına gibi eserken Modric 2 al var 2 al var yapa yapa maçın temposunu öldürdü. Bitirdi maçı. Bitirdi maçı aldı. Prime Ronaldo'yu 2. yarı görmedik bile. Top gelmedi adama. Ama Modric gibi İlkay gibi oyuncular bu anlarda yaşından durumdan bağımsız. Öyle bir akıl koyuyorlar ki öyle bir düşürüyorlar ki tempoyu. Maç senin lehine daha çok dönüyor. Ben İlkay'ın minimum 70'te girmesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer maç ihtiyaç... Hissederse maçta ihtiyaç duyulursa 60'da bile girebilir belki. Ona ben mutlaka almalı. Çünkü İlkay'ın şu an son durumu pek iç açıcı değil. Ama Juventus maçına öyle geçtin aslında bir noktada da. Onun sonradan girişiyle uzatma bölümünde tabii. 100'de 100. Hele bir kırmızı kart falan göstertebilirse Barış Alper her maçta bir beklentimiz. Artık herkes değil mi onu bekliyor. Bir kırmızı olursa.

Galatasarayultrataraftar

21,551 views • 4 months ago

Dün akşam TV100 ‘de yayınlanan Muhabbet Kralı tv100'de programında Okan Bayülgen’in moderatörlüğünde İlber hoca ve Soli Özel ile beraberdik. Ortam biraz gerildi ve malum, hoca programdan ayrıldı. Ben İlber hoca ayrıldıktan sonra durumu açıklayıcı yorumumu yaptım. Ekteki videoda var. Lakin yapılan bazı yorumlara cevaben şunları da ilave edeyim. Evet, hoca da Okan da zaman zaman sözümü kestiler; hatta ilk bölümde neredeyse konuşturmadılar😀 Ve fakat, o programın formatı zaten öyle. Oraya konuk olarak giden herkesin bunu göze alarak katılım sağlaması gerekir. Okan sıradan bir moderatör değil; gerekirse tahrik eden, yorum yapan; dalga geçen çok zeki bir entelektüel. Kompleks yapmazsanız çok eğlenceli sohbetler yapabilirsiniz. İlber hocaya gelince, sabaha kadar sözümü kesebilir. Hiç konuşmadan dinlerim. İlminin zekatını verse hepimize yeter. Uzun yıllara varan dostluğumuz var. Ona sadece bir alim ve hoca olarak değil bir ağabey, arkadaş olarak da sevgi ve saygım sonsuz. İstesem müdahale ederdim; daha önce çok yaptım ve bugüne kadar beni hiç kırmadı. Kaldı ki benim geldiğim akademik gelenek ve aldığım terbiye 100 yaşına da gelsem, 100 kitap da yazsam hoca diye kabul ettiğim insana karşı saygımı muhafaza etmemi gerektirir. Ben eline aldığı klavyeyle sosyal medyadan Papa’ya bile İncil’i okumasını tavsiye edebilen gelenekten değilim. Demode mi kaldım? Muhtemelen öyle ama demodeliğime bayılıyorum. Biz demodeler için İlber hoca kutup yıldızlarımızdandır. Allah uzun, sağlıklı ömürler versin🙏🏻🧿

Deniz Ülke Kaynak

346,327 views • 1 year ago

Ahmet Konanç: Bu yaz acaba balkonlarda Galatasaray bayrağı mı göreceğiz? Yine yine yine. Yoksa Fenerbahçe bayrağı mı göreceğiz? Ne geçiyor içinden? Hakikaten soruyorum. Ciddi soruyorum. Bütün bu yorumculuk kimliğini kenara bırakarak cevaplasana. Hislerin ne diyor? Hislerimi söylesem. Şelale gibi akarım. Ak abi. Söyle hislerini. Birkaç Fenerbahçeli yöneticiyle maçtan sonra orada sohbet etme fırsatı yakaladık. Hepsi aynı şeyi söylüyor biliyor musun? Ne diyorlar abi? Biz diyorlar şampiyon olacağız. Ve şöyle şampiyon olacağız. 4 puan gerideyiz. Trabzon'la ve bizimle Galatasaray'ın maçları var. Biz son maç, son dakika, son düdükle şampiyon olacağız diyorlar. Ben Doğan'da hemen fikşürü açtım. Son maç Fenerbahçe'nin Galatasaray'ın nedir falan diye. Buna çok inanıyorlar. Biz son dakika, son maç, son düdükle şampiyon olacağız diyorlar. Böyle bir inançları var. Acaba böyle bir yaz mı geçecek? Valla olabilir abi. Ama hocanın bu oyunuyla ki onu birazdan konuşacağız. Konuşuruz konuşuruz yani. Hocanın vücut diliyle oyunuyla. Abi ben hocayı böyle ne gördüm biliyor musun? Ne gördüm? Böyle kırılmış gibi böyle sanki vazgeçmiş gibi değil mi? Üstüne bir de öfkeli gördün. Öfke, kırgınlık. Bu beni endişelendirdi. O yüzden onu birazdan konuşacağım. Ama acaba diyorum belki hastalığıyla mı ilgili falandır? O da yani konuşuruz birazdan. Mesela oraya bir daha gireriz ama şu bölümü gireyim. Söyle abi. Mesela orada bir laf etti. Ben anlamadım önce. İşte dominanta oynayacakmışız. Bu kadar eksikle nasıl oynayacağız falan dedi. Kızdı orada. Sonra kızarak devam edip. İşte önümüzdeki hafta kara gümrük maçında dedi. Tedesco yok dedi. Junior Tedesco da yok dedi. O ne demek? Abi Tedesco yok. Kendisi sarı kart cezalısı. Tamam. Sonra baktım. Junior Tedesco yardımcılığını yapan ekipte Umberto Tedesco var. Kardeşi. O da kırmızı kart görmüş. İdari menajer Emir Yolaç ile beraber. Onu kastediyor. E tamam da babacım. Şöyle söylüyor. Hani beni beğenmiyorsunuz diyor. Vücut dinini okuyorum şimdi mealen. Ben yokum cezalıyım. Junior Tedesco kardeşim de cezalı diyor. Kara gümrük maçında. İyi diğerleri oynatsın diyor. Ya hocam bir. Niye bu kadar öfkelisin? İki. Sen yoksan kardeşin yoksa Fenerbahçe bitecek mi yani? Zeki Murat Göle var. Zaten kardeşi Junior Tedesco. Umberto Tedesco. Junior küçük. Evet ondan küçük. Tedesco zaten antrenör bile değil ki abi. Scout eski. Zeki Murat Göle var hocam. Zeki Murat Göle çıkar. Kara Gümrük maçında çatır çatır yönetir. Zaten 11'i sen veriyorsun. Değişiklikleri sen yapıyorsun. Tribünde olacaksın. Oradaki ben o tavrını da beğenmedim hocanın. Junior Tedesco'da yok. Hadi bakalım falan. Ben de yokum. Hepimiz cezalıyız. Zeki Murat Göle var. O kızgınlık beni biraz endişelendiriyor. Abi ama uzun zaman sonra ilk kez ben de bu kadar kızgın gördüm. İnsanların aklına da şöyle bir soru geliyor tabi. Acaba içeride yönetimsel tarafta bir problem mi yaşıyor acaba Tedesco? Gibi aklıma öyle şeyler geliyor. Bir taraftar olarak baktığımda acaba bir şey mi var diye. İster istemez teklifler aldı Almanya'dan, İtalya'dan. Bu da mı kafasını karıştırdı diye de geliyor. Bunlara gerek yok. Tedesco'nun bu son bası toplantısındaki vücut dilini biraz daha yumuşatması, biraz daha sahaya motive olduğunu göstermesi lazım. Önceden ne diyordu? Biz diyorduk sahaya motiveyiz. Dışarıyı konuşmam. Ama maziret sunmam. E sen sakatlıklarla hem maziret sunmaya başladın hem de Hakemlerden adalet bekliyoruz demeye başladın ki bunu çoktan yapmalıydın. Yönetim de yapmalıydın. Gireriz oralara. Peki. Sen soruları sor. O zaman abi tekrardan hoş geldin. Chatleri yazsınlar. Chatlerine bir iki soru cevaplayalım. Chatleri de ekrana getiririz. Konularla başlayalım. Şimdi ilk önce stat'taki garip olay dedik. Ki ben sana bunu yayına girmeden önce de sormadım. Hakikaten merak ettim. Sen de yayında öğrenirsin dedim. Ne var bu stat'taki garip olay dediğin hikaye? Abi stat'ta çok garip bir olay var. Nedir abi? Bak çok garip. Şimdi. İnsanlar. bilet bulamayınca

Galatasarayultrataraftar

18,950 views • 4 months ago

Nihat Kahveci: Yüzümün halinden beklediğim futbolun çıkmadığını, çıkma ihtimalinde olmadığı durumlar oldu. Bizi izleyen seyirciler anlıyordur. Gerçekten kupa maçları bittikten sonra son dönemlerde böyle en çok konuşulan bir Beşiktaş Galatasaray önünü yaşadım böyle. Yapılan programlar, taraftarların işin içinde olması, bu maçın önemi, ciddiyeti, Beşiktaş'ın form durumu. Galatasaray'ın Liverpool maçı öncesi ne yapacağı kazandığı takdirde puan farkı 7 olur. Bundan psikolojik üstünlük çıkar çıkmaz mı? Bu arada yendi Galatasaray. 3 puanı aldı. İstediğini elde etti. 10 kişi kalmasına rağmen elde etti. Yalnız şunu söyleyeceğim. Ben pozisyonları konuşmak istiyorum. Ben... Atılan güzel golleri konuşmak istiyorum. Ben teknik direktörlerin bir oyuncuları neden değiştirdiğini, sahanın içinde hangi niyetle bu değişiklikleri yaptıklarını, giren oyuncuların ne kattıklarını konuşmak istiyorum. Ben sahadaki yıldızların çalımlarını, şutlarını, kombinasyonlarını, pas trafiğini, işin defansında o fansında neler yaptığını konuşmak istiyorum. Ama ben bunları istedikçe bizim Süper Lig'de maç yöneten hakemler bunların önüne geçiyor. Sanki... Futbolcuları konuşmayın. Teknik direktör değişiklerini konuşmayın. Yıldız biziz. Biz ne dersek o olur. Biz istersek maçı katlederiz. Biz istersek maçı yok ederiz. Hep bizi konuşacaksınız. Performans gösteriyorlar. Bugün de öyle bir hakem performansı gördük. Kaç tane sarı kart oldu artık yazmayı bıraktım. Kaç tane verilmeyen faal oldu yazmayı bıraktım. Maçın içinde penaltı mı değil mi? Kırmızı mı değil mi? İkinci sarı mı değil mi? O mu değil mi? Bu mu değil mi? Şu mu değil mi? Ya biraz futbolu öğrenin. Öğrenin futbolu. Pozisyonları daha iyi takip edin. Yan hakemin var. Varın var. Avarın var. Dördüncü hakemin var. Var da var. Devre arası telefonla aranılmanız var. Devre arasında pozisyonları izlemeniz var. O var, bu var, şu var. Yeter artık. Kahraman olmaya çalışmayın bana ya. Bıktım ya. Maçta ben heyecanla geliyorum buraya. İki tane takım. Beştaş akıyor ön tarafta. Uçanı kaçanı. Galatasaray aynı şekilde. Neler bekliyoruz? Maça bir bakıyorum ilk yarı. Beşiktaş bir tane korner atmadı, isabetli şutu yok. Diğer tarafta Galatasaray tamam bir gol attı, beklenilen oyun yok. Tamam Galatasaray deplasmanda diyorsun falan filan. İkinci arı Beşiktaş'ın... Daha çok domine etti. Çünkü sana atıldı. 10 kişi kaldı Galatasaray. Beştaş sağlı sollu ortalar. Attığı şutlar Uğurcan üzerine geldi. Uğurcan zaten Beştaş maçlarında enteresan bir şekilde mıknatıs mı desem ne desem toplar da üstüne de geliyor. Bugün Beştaş oyuncular da genelde üstüne vurdu. Ama Uğurcan yine ikinci arıda üstüne düşen görevi yaptı. Maç önü dedim ki Uğurcan ve Ersin performans önemli olacak. 10 kişiyken Barış Alper ile karşı karşıya kaldı. Ersin çok iyi çıkardı. Maç 2-0 olabilirdi orada. Ama bu maç... İşte daha çok şey olabilirdi. Evet. Oyuncular da biraz birbirlerinden tedirgindi. Kontrol ederek başladılar. Çok bas hatalarıyla başladılar. Oyun kilitlendi. Ama Hakem o kapının üzerine ikinci kilit attı. Maç akmamalı. Maç gitmemeli. Tedirgin etti ya. Hakem tedirgin. Çünkü biliyor vermedikleri verdiklerinin ne kadar yanlış olduğunu. İlk defa maça geldi değil mi? İlk derbi. İlk derbi. Ya böyle bir maça. Tecrübesi olmayan bu standartlarda bir hakem neden atanılır bir kere? Ben bu kadar hakem takım etmem. Maç esnasında görüyorum ilk maçı ama izliyorum. Kaldıramadın. Kusura bakmasın Ozan kardeşimiz. Maçın ağırlığını kaldıramadı. Çok basit hataları var. Çok yanlışları var. Çok etkilendiği pozisyonlar var. Devre arası belki sosyal medyaya girdi. Etkilendi, etkilenmedi. Onu bilemem ama. Gerçekten hakemlerimiz çok kötü ve arkadaşlar bundan sonra var ya. Şöyle başlamayacağım derbe önlerine. İnşallah hakemi konuşmayacağımız bir maç olur cümlesini literatürümden kaldırıyorum. Hep konuşturtuyorlar kendilerini. Hep kahraman olmak istiyorlar. Ve nasıl da bu kadar eleştiriyle hayatlarına devam edebiliyorlar. Bu kadar kötü performanslığı gösterip nasıl memnun olabiliyorlar. Benim aklım almıyor. Bu arada sahanın içinde de beklenilen futbolu. %50'sini görüp keyif aldım desem çok almadım. Zaten anketimizde bununla alakalı derbide oynanan futbolu beğendiniz mi diye sorduk. Şimdiden 35.000'e yakın oy.

Galatasarayultrataraftar

108,832 views • 4 months ago

Galatasaray 4 Maç 1 Galibiyet Alır Fenerbahçe ile Final Oynuyoruz Serdar Kelleci: Beraberlik dahi çok büyük bir önemi var. Nedenini yeri gelmişken anlatayım. Sahaya döneceğim tekrar. Bakın arkadaşlar, beraberlik halinde yüksek ihtimalle burada bulunan bütün Galatasaraylılar çok fazla memnun olmayacaklardır. Bunu anlayışla karşılayabiliyorum. Ama bir şey anlatacağım. İşte bu yüzden Okan Hoca'ya yardımcılarının çok önemli uyarılarda bulunması lazım maç içinde. Neden derseniz. Bakın Galatasaray bugün 64 puanla lider. 63 Fener, 63 Trabzonspor. Galatasaray maçını eşitlemeye gidiyor şu anda. Galatasaray eğer burada mağlup olursa 64-63 devam eder. Bakın Galatasaray'ın şöyle bir handikapı var. Bunlar çok zor maçlar. Diyelim Göztepe maçını Galatasaray beraber bitirdi. Ben Galatasaray... Taraftarının yerinde olsam çok üzülmem. Ama şu şartla şöyle üzülmem. Çok önemli bir puan Göztepe'den alınacak. Ne anlatıyorsun sen baba demeyin. İnanın şampiyonluk böyle matematiklerden geçer. Yani burada hani işkemmeden sallamıyorum. Göztepe Galatasaray diyelim berabere bitti maç. Yani şunu anlatmaya çalışıyorum. Maç 75. dakika. 0-0 ya da 1-1. Okul hocanın yardımcılarının ona şunu demesi gerek. Hocam yemememiz, yemememiz gerekiyor. Atmamız evet biz de isteriz. Tabii ki çok mükemmel olur. Ama yersek bunun matematiksel bir cezası var. Onu anlatacağım. Ben Galatasaray olarak konuşuyorum. 64, 65 yaptım. 63 en yakın rakibimle puan farkını 2'ye çıkarttım. Kayıp. Puan farkını 2'ye çıkarttım. Kayıp mı? Evet ama puan farkını ikiye çıkarttım. Bakın arkadaşlar Galatasaray iyi değil. İyi top oynamıyor. Bu yüzden bu matematik hesabını yapıyorum. 65 puanlı Galatasaray Kocaeli ile içeride beraber kalabilir. Bu olabilecek bir senaryo imkansız gibi gözükebilir bugünün şartlarında. Olursa ne olur? Galatasaray 66 yapar. Fener ya da Trabzon'dan biri kazanırsa. Puanlar eşitlenir. Galatasaray liderliğini Trabzon olmazsa eğer ki devam ettirir. Hatta tabii Trabzon'la ikili averajdan dolayı ama Fener'e karşı genel averaj üstün olduğu için rakibinin Fenerbahçe olarak düşünürsek, öyle düşünerek konuşuyorum şu anda, puanlar eşitlenir. Bakın Göztepe beraber, Kocaeli beraber senaryosundan bahsediyorum ama yine de Galatasaray şampiyon olur bu senaryodan demek istiyorum. O da şu. İki maç bak önünde iki maç iki beraberlik. Arkadaşlar en kötü şeyleri bugün konuşmazsan yarın gerçekleştiğinde daha çok yanarsın. Ah orada bir puan diye. Bakın Göztepe beraber Kocaeli beraber Gençler Birliği Galatasaray görece daha basit bir karşılaşma olduğu için bu fikstürde basit diyorum. Galatasaray çok önemli bir yerde. İyi bir şekilde belki çıkmamış ama lider çıkmış. Bu önemli olan bu. İyi çıkmamış olabilirsin ama hala lider çıkmış olabilirsin. Gençler birinden alınacak 3 puan. Velev ki Fenerbahçe de kazandı. Final maçı. Galatasaray Fenerbahçe maçı. Futbolda her şey var. Kartlar var, o var, bu var, şu var. Ama o gün seni beraberlik kurtarıyorsa ve o beraberliği alıyorsan sen yine lider misin? Lidersin. Sonra gidip artık bir tek zor maçın kalıyor. Bir tek kazanman gereken zor yüksek seviye maç Samsun Spor maçı. Samsun'da da o galibiyeti elde edip görece daha bir fikstürde içeride Antalya deplasmanda Kasımpaşa ile sezonu kapatırsın. Bakın arkadaşlar bu senaryoda Galatasaray şampiyon oluyor diye anlattım. Ne kadar kötü bir senaryo değil mi? Göztepe'ye beraberlik, Kocaeli'ne beraberlik. Deplasmanda Gençler Birliği'ni yenen bir Galatasaray. 3 haftada sadece bir galibiyet. Fenerbahçe ile beraber 4 haftada sadece bir galibiyetle Galatasaray şampiyon olabiliri anlatmaya çalıştım. Bu matematiği mutlaka ki kafanın bir yerinde sabit tutman gerekiyor. Bilmiyorum ne diyeceksiniz ama. Ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bakın ne kadar ne diyorsun baba sen denilecek bir zanaryo farkındayım. Ama sonucu önemli olan şampiyonluksa Galatasaray için bunun mutlaka göz ardı edilmemesi lazım. Yarın Göztepe'de mağlubiyetle beraberlik arasında büyük bir fark var. Anlatmak istediğim hikaye bu. Bakın şu çok basit bir şey. Kardeşim sen büyük takımsın ezip geçeceksin.

Galatasarayultrataraftar

109,366 views • 3 months ago

Pastane sahibine küçük yalanlar söylüyorum. 38 yaşındayım. Balıkesir’de yaşıyorum. Sabah hep aynı saatte işe giderim. Kasayı eksik bırakmam, fişi atlamam, gramla oynadığım görülmemiştir. Ama yıllardır, çarşıya yakın bir fırının tezgâhında, kimsenin bilmediği bir düzen kurdum. Yakalasalar belki işten çıkarırlar Umurumda mı Değil Çünkü bu hayatta insanı en çok açlık değil, utandırılarak yaşamak yoruyor İşim basit Simit dizerim Poğaça dizerim Peynirli açmaları dizerim Kekleri keserim Akşamüstü olunca “bayatlar” ayrılır Ama bayat dediğim her şey gerçekten bayat değildir Bazen “ücretsiz” derim Bazen “beşte biri fiyat” yazarım Bazen de sadece gözümle anlatırım “Alabilirsin” Görünmez olmak iyidir Fırında çalışan kadınlar Balıkesir’de kimsenin dikkatini çekmez Ama biz herkesi görürüz Görürüm Sabah pazardan dönerken filesi ve cebi hafif anneleri Emekli maaşıyla hem çay içip hem simit düşünen amcaları Asgari ücret ile çalışan yorgun babaları Geliri olmayan ev hanımlarını Yok gerek yok deyip vitrinden hızlıca uzaklaşan gençleri Ve hep, o kızı hatırlarım Kıştı Balıkesir ayazı Ankara gibi sert değildir derler ama insanın içini sessiz sessiz üşütür Kapıdan içeri girdi Üzerinde ince bir mont vardı Ayakkabılarının ucu ıslaktı Eller cebindeydi ama cebinde bir şey yoktu belli Yirmi yaşında bile değildi Tezgâha yaklaştı Kakaolu keklere baktı Bir tanesinin üstü hafif çatlamıştı Fiyatı gördü Başını eğdi Sağ olun dedi, dönmek üzereyken Dayanamadım Bu bayat, dedim 1 lira Bir an durdu Korktu önce Gerçekten mi Gerçek, dedim Bugün çok çıktı Keki aldı Tezgâhın önünde yemedi Poşete koydu Sanki bir şeyi saklar gibi Çıkarken arkasından seslendim, istersen iki tane al Gözleri doldu Ama ağlamadı Çünkü yardım almıyordu Bayat ürün alıyordu İşte mesele buydu O günden sonra başladı bu düzen Emekli bir amcaya simitleri “dünkü” diye verdim Çocuklu bir anneye pastayı “şekli bozuk” diyerek yarı fiyatına kestim Okuldan çıkan bir gence, kapanıştayız, almazsan çöpe gider dedim Bazen gerçekten çöpe gittiğini sandılar Bazen anladılar ama Balıkesir insanı gibiydi; fazla konuşmadılar Kasayı bazen cebimden tamamladım Bir gün, birinin beni izlediğini fark ettim Saçları toplu, temiz giyimli bir kadındı Bir anneye pastayı üçte bir fiyatına verdiğimi gördü Eyvah, dedim içimden Şimdi şikâyet edecek Yanıma geldi .Göz kırptı. Sessizce kasanın yanına 500 lira bıraktı, bir sonraki bayatlar için dedi Gitti O günden sonra kimse konuşmadı. Ama herkes anladı 10 liralık simide 100 lira uzatan oldu Para üstü kalsın, sizin ekmek bereketli, diyen oldu. Fırın kendi içinde başka bir düzen kurdu. Adı konmayan bir düzen: Onur ekonomisi Geçen ay kapı açıldı. İçeri üniformalı genç bir kadın girdi. Sağlıkçıydı. Tezgâha yaklaştı. Siz…dedi Bana yıllar önce kek veren abla mısınız Yutkundum Bir sürü kek verdim, dedim Muzipce gülümsedi Hiç de bayat değildi, taptazeydi. Mis gibiydi Ben onu yurda götürmüştüm, üç kişi paylaşmıştık. O gün ilk kez kimseye muhtaç hissetmemiştik Cebinden küçük bir zarf çıkardı. Bugün ben çalışıyorum, dedi. Bir sonraki öğrenci için zarfı bıraktı, çıktı Ben 38 yaşındayım Belim ağrıyor Sabahları erken kalkıyorum Ama şunu çok iyi biliyorum Bu ülkede insanı yoksulluk değil, yoksulun utandırılması çürütür O yüzden yalan söylemeye devam edeceğim Bayat Şekli bozuk Ücretsiz Çünkü önemli olan kekin fiyatı değil Onu alırken eğilen baştır Bence patron, çaktırmadi ama o da anladı. Ne yapiyorsan devam et kızım bugünlerde bereket var, herhalde derdi. Nasıl olduğunu hiç bir zaman bilemedi. Veren elin daima bereketi artar…

Melón Şapka...

773,002 views • 6 months ago

Bülent Timurlenk hakkında sustuğum yeter Barhan Can Terzi: Kaya 4-5 yıldır Galatasaray muhabirliği yapan bir arkadaşımız. 2021'den o civarlardan beri. Şimdi Kaya 1-2 sene önce işsiz kaldı. Bakıyorum işte Bülent Timurlenk Kaya'ya duruma üzüldüğünü söylemiş ama işte yine o kendi aksanınca işte iliştirilmiş gazetecilik öyle olmaz falan bir şeyler söylemiş. Bülent abi. Her fırsatta muhabirliği, muhabirleri eleştiriyorsun da. Yani seni sahada hiç görmedik. Bak iki sene önce seninle bir konuşma yaptık. O günden beridir yine muhabirlere sallıyorsun ama iki sene oldu artık hani susuyorum. Sırası geldi artık şimdi bu meselede. Sabah gazetesinde çalışıp, ulusal çok büyük bir gazete. Sabah gazetesinde çalışıp oradan A Spor açıldı. Çok büyük bir kurum. Orada görev yapıp ondan sonra BeinSpor. bir yerlere gelmek kolay ama ve 2000'lerde bunu yapıp ilerlemek kolay. Sen de diyorsun gazetecilik değişti. Şimdi 2020 yılındayız. Şu an bir gazetecinin veya medyada yer edinmek isteyen birinin ön plana çıkması için yapacağı 3 şey var. Biri, şimdi genç kardeşlerimiz yapıyor işte böyle idmanda veya maç sonunda bir çekim yapıyor. Kendini çekiyor işte arabada gaz pedal falan edipler yapıyor işte tak tak tak tak. Ya öyle şaklabanlık yapacaksın. Ya bir taraf olacaksın ya böyle Ali Koç öyledir, Ali Koç böyledir ya da Dursun Özbek öyledir, Okan Buruk böyledir diye bir tarafın kalem şörlüğünü yapacaksın. Ya da haber yapacaksın. Kaya'da haber yapıyor. 11 ise 11 bu çünkü orada kendine kaynak bulmuş. O 11'i vererek de işte işsizken şimdi a spora çıkıyor. Yani bir şekilde kendini göstermesi lazım. Nasıl gösterecek? Ona buna mı vursun? Ali Koç öyledir. O böyledir mi desin? E senin gibi frankafon bir tarzı da yok. E ne yapsın? Bir yerden tutunacak bu mesleği. Dolayısıyla kolay. Sağdaki muhabirleri eleştirmek çok kolay. Ya muhabirleri bu kadar eleştiriyorsanız çıkın bir gün siz yapın muhabirlikte. Biz de sizle övünelim. Ya da siz muhabir olun işte dediğim gibi. Siz gelin soru sorun. Siz transfer haberi yapın. O yüzden kolay yani böyle oturduğu yerden muhabirleri eleştirmesi insanların. Kimseye de ben şunu da söyleyeceğim. Galatasaray muhabirlerinin kimseye bir saygısızlık yaptığı da yok. Ama Kaya herhalde şundan dolayı bir de akreditasyon yasağı gelmiş. En güldüğüm nokta da o. Akreditasyon yasağı hiçbir geçerliği yok biliyor musun? Kulüp tarafından verilen akreditasyon. Çünkü sebebi şu. Basın türbününe, maçları izlemek için basın türbününe akreditasyonu TSE'de ve TFF iş ortaklığıyla yapılıyor. Kulüplerin bir söz hakkı yok orada. Galatasaray'ın akreditasyon yasağının geçerli olacağı iki yer var. Bir Kemerburgaz bir de lansman toplantıları. Kemerburgaz'a zaten muhabirler senede 4-5 kere giriyor. O da Şampiyonlar Ligi olmasa onu da giremez. Şampiyonlar Ligi zorunlu kılıyor da idmana 15 dakika açmayı. Yoksa Galatasaray'ın bu sezonun idman açlığı falan da yok. Sanıyorlar ki Galatasaray muhabirleri her hafta Kemerburgaz. Öyle bir şey yok arkadaşlar. En son Şampiyonlar Ligi maçına zaman oynandıysa 15 dakika o da. 15 dakika basına açık antrenman yapılıyor. O kadar. Her hafta her gün Galatasaray muhabirleri Kemerburgaz'da diye bir şey yok. Bunu da bilmeyenler için söyleyeyim ben. Buradan tekrar üstüne Galatasaray muhabirleri her gün Kemerburgaz'da falan değil. Dolayısıyla Kayaya gelen akreditasyon yasağının hiçbir geçerliği yok. Zaten Kemerburgaz'da değil. Yani akreditasyonu olan da Kemerburgaz'da zaten değil. Zaten açsanız idmanları her hafta 1-2 açsanız Belki Kaya ilk 11 haberi vermeye ihtiyaç duymayacak. Oradan kendi gözleminden bir haber çıkaracak, yorum yapacak. Artık kulüpler o kadar kapalı oldu ki. Yani bu akreditasyon yasağı. Ben de işte zaman 4-5 yıl önce bir sene aldım. Ne oldu? Ne kaybettirdi bana? Hiçbir şey. Hadi Yakup niye? Kaya ile aynı programda olduğu için mi? Yakup mu yani mesela akreditasyon yasağı aldı? Komedi bunlar komedi. Gerçekten. Hani Galatasaray hocasına hakaret eden, Galatasaray hocasına... kaptanına neredeyse

Galatasarayultrataraftar

64,826 views • 3 months ago

İHH’dan Ayrıldım… Mayıs 2016 tarihinde İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Merkez Medya ve Sosyal Medya Birimi’nde muhabir olarak başlayan ve içerik üreticisi olarak devam eden profesyonel çalışma hayatım, bugün itibariyle son buldu. Elbette, karşılıklı anlayış çerçevesinde. Ve tabi gönül bağı devam Allah’ın izniyle. Aradan geçen 7,5 yıl şüphesiz bana çok büyük tecrübeler kazandırdı. Bir insan için en değerli yıllardır belki de 20 ila 30 yaş arası. Ve ben ömrümün en kıymetli yıllarının böylesi güzide bir kurumda geçmiş olmasından onur duyuyorum. Umarım hakkını verebilmişizdir bunca nimetin ve hizmet fırsatının… Onlarca coğrafyayı ziyaret etmek, oralarda yaşananları Türkiye ve dünya kamuoyu ile buluşturmak nasip oldu. Kah Srebrenitsa’da yumruklarımızı sıktık, kah Patani’deki yetimlerimizle hayatımızın belki de en mutlu günlerini geçirdik. Gittiğimiz her memleket, derin izler bıraktı yüreğimizde. Mesleki olarak kazandırdığı tecrübeleri saymak mümkün bile değil. Vakfa başlarken, benim için büyük müjde olan bu haberi takipçilerimle paylaşırken “Ümmete hizmet yolunda vites büyütüyoruz” iddiasında bulunmuştum. Öyle olmuş mudur gerçekten bunu tarih takdir edecek. Ama yazdığım her habere; basına servis ettiğim her bültene, fotoğrafını çektiğim her kareye, imza attığım her belgesele, klibe; inandım. İnandım da yaptım. Vicdan terazimde tarttım, maşeri vicdana sorgulattım ve öyle paylaştım kendi mecrasında. Bu nedenle ki bugün sonuna kadar huzurluyum ve hiçbir keşkem yok. Bir keşkem var aslında: İşi yapabilmenin heyecanı, sonuca bir an evvel ulaşabilmenin gayretiyle biraz yorduğum ve hatta belki de istemeden de olsa kırdığım abiler, arkadaşlar oldu; biliyorum. Ama eğer onlar da bu satırları okuyorlarsa şunu yürekten yazıyorum ki hiçbiri bir art niyetle değildi. Belki toyluk, belki biraz Karadenizlilik ve belki de biraz uzun yılların kurs ortamlarında geçmiş olmasından kaynaklıydı bu bilinçsiz yormalar. Onlar özellikle haklarını helal etsinler ve bana bunu aşabilmem için dua etsinler, ricamdır. Eksiğimin farkındayım, er ya da geç düzelteceğim inşallah. Son haftalarda yıllık izinlerimi kullanıyordum ve bu sürede vakıfta mesaimin geçtiği tüm abilerle - kardeşlerle helalleşmeye gayret ettim. Henüz görüşemediklerimiz var, onlarla da en kısa zamanda yapacağız inşallah. Tüm bunların her birine ve özellikle yakın çalışma arkadaşlarıma, abilerime sonsuz teşekkürlerimi burada sunmak istiyorum. Bir vakte kadar hiçbir akrabamın dahi olmadığı şu İstanbul’da bana aile oldular, baba oldular, öz abiden öte abilik yaptılar. Allah her birinden razı olsun, güzel işlerinde muvaffak eylesin. *** “Medya” meselesini belki de gereğinden fazla kafasına takmış birisiyim. Bu, yola çıktığımda da böyleydi aslında. Lakin kaçırdığım bir yer varmış. Bunu zamanla öğrendim: Ekonomik bağımsızlık olmadan medyada var olabilmek ve söz söyleyebilmek mümkün değilmiş. Aslında neredeyse tüm meslek dallarında dünya gidişatında böyle bir ivme var. Özel şirketler, devletlerden fazla söz sahibi olabiliyorlar yeni düzende artık. Bugün Selçuk Bayraktar’ı güçlü kılan en önemli şeyin de tam olarak bu olduğu kanaatindeyim. Kendileri de defaatle bunun altını çiziyorlar zaten. Eğer bu çaba, devletin kanatları altında ilerletilseydi bugünlere gelemeyecekti muhtemelen. Bürokratik engeller, değişen siyasi atmosfer vs. Dün, bakan olduğu için en önemli atılımlara imza atabilen adamlar bugün neredeler, hangi işle meşguller acep bir bakın. Ama Bayraktar Ailesi, kendi çizgilerini muhafaza ettikleri müddetçe bir ömür bu başarıyı sürdürebilecekler. Sürdürsünler de zaten, duamız o yönde… Demem o ki bu kurtlar sofrasında var olabilmek için önce mesleki birikim elde edilecek. Ardından da ekonomik bağımsızlık. Aslında bu yeni bir şey de değil. Bir arkadaşım bu meseleleri konuştuğumuz esnasında Ahi Teşkilatından bahsetti ve “Bu eskiden de böyleydi. Girerdin bir ustanın yanına çırak olur, işi öğrenir sonra müsadeni ister yoluna bakardın.” Kendisi farkında değildi belki de hatırlattığı bu hakikatin. Ama tam da duymam gereken zamanda gelmişti bana bu hatırlatma. Evet, meslekte 10 yılı devirdim ve artık sıra bu işin ekonomik tarafını halletmeye geldi. Ardından da sıra bu işin destanını yazmaya gelecek evelallah. Tabi, sizlerin bugüne kadar yanıbaşımda hissettiğim o eşsiz dualarıyla. Çünkü, Müslümanlar hala olması gereken düzeyde temsil edilemiyor henüz medyatik düzeyde. Çünkü, hala zalimler mazlum; mağdurlar yok sayılıyor bu kirli düzende… Bir de şu var: İstanbul’da yaşamak her geçen gün zorlaşıyor. Tıpkı diğer büyük devletlerin başkentlerinde olduğu gibi burada da hayata tutunmak, ekonomik olarak ayakta kalmak kolay olmayacak. Devlet, “Ben sana Anadolu’da da yol, hastane yaptım, İstanbul’da yaşamak zorsa oraya gidebilirsin” diyecek alttan alttan. Bunun için yöneticileri de suçlu bulamıyorum doğrusu. Aksini yapsalar akıntıya karşı kürek zorlamış olacaklar ki bugüne kadar deneyenlerin başaramadığı gibi onlar da başaramayacaklar. Öyle ise yeni hale karşı vaziyetimizi almak icap ediyor. Hem zaten rızkın onda 9’u ticarette değil miydi? Ya Allah… “Hak, haklının en mukaddes malıdır, vermezlerse alacaksın tamam mı?” diyen şaire verilmiş bir sözüm var. Yitik hazinemizi bulamazsam da yolunu gösterecek, ardımızdan gelen nesle medyanın, sinemanın neden önemsenmesi gerektiğini hatırlatacağım. Sancağımızı bizden çalanlar da böyle başlamışlardı işe bundan 150 yıl evvel. Gazetecilik faaliyetleri gömmüştü bu asil milleti diri diri toprağa. Bugün de bu cephede pek bir şey değişmedi. Adı gazete değil artık ama yol yöntem yine aynı. Adına medya demiş olalım bu düzenin. Hala bizden koparmaya devam ettikleri evlatlarımızı, memleketlerimizi, şehirlerimizi ve geleneklerimizi neyle kopartıyorlar, bir hatırlayalım isterseniz: Dizi, film, medya propagandası ve her ne halt yerse yesin asla dokunulmaması gereken gazeteciler… Hafızlığın ardından imamlık, müezzinlik, vaizlik, müftülük yolunu bırakıp bu alana yönelme saikim de buydu tam olarak zaten. Şimdi yeni bir heyecanla Besmelesini çekiyorum tüm bu niyetin. *** “Ne yapacaksın?” sorusuna cevaba gelelim şimdi: Vakfa girdiğimde yapabildiğim tek profesyonel şey haber yazabilmekti. Zamanla, medya ilişkilerinin nasıl kurulacağından tutun da fotoğraf - video çekmeye; bunların hangi bakış açısıyla elden geçmesi gerektiğine ve tüm bunları aynı anda kompleks bir şekilde nasıl yönetilebileceğine kadar birçok noktada kendimi geliştirme fırsatım oldu. Bugün geldiğim noktada sadece vakıftan değil, kamusal hayat denen mesaili hayattan da ayrılıyorum. Tabi büyük konuşmak da istemem lakin en azından bir müddet böyle deneyeceğim. Evet, şahıs şirketimi kurdum ve artık evden devam edeceğim rızkımı aramaya. Elbette bu bir risk. Maaşlı düzenden, düzensiz bir gelire geçmek çok kolay olmasa gerek. Ama kim dedi ki zaten risksiz başarı var? Bugüne kadar neyi başarmak nasip olduysa o korkularımın üzerine giderek oldu. Hatta en güçlü yanlarım da burası oldu hep: Acı acı, tırnaklarımla neyi kazandıysam o yaptı beni ben… Halihazırda dışarıdan destek olarak üstlendiğim işler var. Gün geliyor bu kurumların ya da kişilerin, fotoğraflarını çekiyorum. Gün geliyor, haberlerini yazıyorum, sosyal medyalarını yönetiyorum. Gün de geliyor belgesellerini, kliplerini, sosyal medya videolarını her şeyiyle birlikte yönetip bunun pazarlamasına gayret ediyorum. Eğer sizin de böyle bir ihtiyacınız varsa, bir vakfınız, bir Kuran Kursu’nuz, bir ticari işletmeniz ya da kendiniz için böyle bir ihtiyaç duyuyorsanız ve asgari müştereklerde buluşabiliyorsak size de bu noktada hizmet verebileceğimi buradan ilan etmek istiyorum. Bu işlerin de her birinin yine benim davama hizmet eden iş kalemleri olmasına gayret ediyorum. Bu benim bakmakla yükümlü olduğum eşimin ve Selimhan’ımın iaşesini temin için. Bunun dışında ekran yüzü olarak ama bir mecrada ama kendi oluşturmayı planladığım ortamda sözümü söylemem gerekiyor. Bu bir sac ayağıysa sadece tekniğini bilmek ya da sadece parasını kazanmak yetmiyor. Onun da arayışı içerisindeyim. Ama zorlamayacağım. Çünkü artık içimdeki deli kanı yenebilecek kadar büyüdüm. Biliyorum, nasipte varsa su akacak ve yolunu bulacak… Hem de hevesini ettiğimin de ötesinde! Adı lazım değil bir medya patronu, bugün değil çalışanlarına, eğitime gelen öğrencilerine bile hatırı sayılır bir maaş verebiliyor. Ne sebeple? Batıl davasına asker yetişsin için. Var mı Müslümanlar arasında böyle bir yapı, hem bunun heveskarlığını oluşturabilen ve hem de ödemesi gereken miktarı titremeden verebilen? Şimdi benim derdim de bu. Önce kendi iaşemi rayına oturtacağım. Ardından da ne tecrübem varsa ya da piyasada ne tecrübesi olan makul gazeteciler varsa her birinin bu aktarımı yapabilmesi için şu yeni şartlara göre bir sistem kurmaya gayret edeceğim. Gelen adamlar burada hem işi öğrenecekler hem iaşelerini temin edecekler. Oldum diyen de rahatlıkla piyasada kendi düzenini kurabilecek, ama Müslümanca! Allah’ım nasip et… Söz tükendi. Dualarınıza talibim. Rabb’im araç diye gördüklerimizi amaçlaştırmasın inşallah. Hepsinden öte bir kul olarak eksiklerimiz de çok. Her biri için ayrı ayrı dualarınıza tekraren talibim. Vesselam. | Temmuz, 2023

Bilal Gündoğdu

152,428 views • 3 years ago

Toreira Apar Topar Gitti Ali Naci Küçük: Gitti mi Toreira? Lucas olayına şöyle başlayalım bence Aydın. Çünkü bizim yayından birkaç gün sonra olmuştu olay. Lucas Toreira talihsiz bir olay yaşadı. Ama bu öyle Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti ya da tarafgir bir konu değil yaşanan olay. Yaşanan olay çok talihsiz bir olay. Yaklaşık bir senedir bu saldırıyı yapan şahıs Lucas'ı ve normal çok değer verdiği arkadaşı olan İpek Birolu yaklaşık bir senedir İşte sözlü, sosyal medyadan mesajlar vs. taciz ediyor, tehdit ediyor, hakaret ediyor. Her şeyi yapmış ve bir anlamda hukuki yollara da başvuruyor. Hem Toreira hem de İpek Birol. Uzaklaştırma veriliyor bilim kadarıyla. Uzaklaştırma iki kez veriliyor. Hem Toreri'ye aldırıyor hem İpek Birol'a aldırıyor. Ve akabinde işte padel oynuyorlar sürekli Toreira. O ne demek ki? Kız arkadaşıyla padel bir salon sporu. Çok meşhur. Nitekim de oradaki eğitmenlerden de öğrendim ben. Bir yıldır bu olay varmış yaklaşık. Bir yıldır tazisi hikayesi sürüyor. Orada da Emre Mor'da hatta Galatasaray ve Fenerbahçe'nin eski oyuncusu Emre Mor'da o gün padel oynuyorlar. Ve daha başlangıcında günün başlangıcında bir story atıyor. Hem Toreri hem de Emre Mor. Nitekim de bu şahıs orada olduklarını öğrenince. Hemen Rixos Dershane İstanbul'a gidiyor. Bir anlamda planlı bir şekilde pusu kültürüyle kurgulayarak oraya gidip saldırıyı gerçekleştiriyor. Şimdi bu olay gerçekten oyuncuyu ciddi anlamda korkutmuş durumda. Çünkü Toraria rahat bir adam. Toreira İstanbul'un tadını çıkaran, sahada mücadelesini yapıp sosyalleşen, Bağdat Caddesi'nde de yürüyen, Beşiktaş'ta da yürüyen, Nişantaşı'nda da rahat rahat özgürce yaşayan bir oyuncuydu. Birçok kişi de görmüştür belki oralarda o semtlerde. Şimdi bu yaşanan olay futbolcuyu gerçekten çok korkuttu. Travma yaşattı deyim yerindeyse ve şampiyonluk kutlamasının ertesi günü Toreira İstanbul'dan ayrıldı. Ve normalde röportaj verecekti Lucas Toreira. O kadar korkmuş ki ben kesinlikle mikrofon önüne röportaja çıkmak istemiyorum. Bu olayı konuşmak dahi istemiyorum, unutmak istiyorum deyip... Türkiye'den ayrıldı. Bu çok vahim bir durum ve ben buradan bir kez daha seslenmek istiyorum. Türk yargısına, değerli hakimlerimize, savcımıza bu sağlıksız, bu psikoloji bozuk, takıntılı psikopat adamı lütfen dışarı salmayın. Çünkü bu Türk futbolun marka değerine de çok zarar verecek bir durum. Yarın bir gün Allah korusun pusu kültürüyle gerçekleşmiş bu saldırıda başka bir şey yaşansaydı, yumruk yerine başka bir maddeyle kalkıp saldırsaydı çünkü bu Galatasaray futbolcusu olduğu için yapılmış bir olay değil. Takıntılı. Takıntılı bir adamın saldırısı bu. Tabii şöyle bir durum var maalesef Ordan . Hani çıkarsa bunu yapar ceza suça tabi ya, fiile tabi ya. Yani maalesef hani hukukun da bazen çaresiz kaldığı noktalar var. Çünkü 8 Mayıs'ta Aydın aynı şahsın direkt olarak saldırı yapacağına dair açık açık mesajı var. Çok üzücü bu. Peki devam ediyoruz. Ya bunu söylemek için erken ben 3 ay önce de söylemiştim. Özel hayatında bazı sıkıntılar var Torreira'nın. Annesi vefat etti. Bu yüzden ülkesine dönebilir demiştim. Daha sonra Lucas bana ulaştı. Bu buhranlı günleri aştım ve ben Galatasaray'da kalmak istiyorum dedi. Ama bugün gelinen noktada Lucas tekrar 3 ay öncesine dönüp ya ben ayrılacağım tamam misyonumu tamamladım der mi demez mi onu zamanla göreceğiz. Bu apar topar gidişi ve son olay sanki kafasındaki var olan soru işaretinde ortadan çıkıyor. kaldırmış gibi geldi bana ama hayatta bir göreceğiz. Tabii çünkü röportaja çıkmadı bak. Yani röportaj yapacağı iki kurum vardı. Reddetti ve gitti. Hayır dedi reddetti ve gitti. Hatta Kasımpaşa maçını beklemedi yani Lucas. Onu söyleyeyim.

Galatasarayultrataraftar

112,877 views • 2 months ago

Süleyman Soylu TİCARET Bakanı Olsun ! Mazot Bahane VURGUN ŞAHANE !! Kimse kusura bakmasın MAL’A Anlatır gibi Anlatacağım Lütfen Okumadan Kimse Yorum yapmasın, HELE Kİ BU VURGUNU SAVUNMAYA KALKMASIN, Kaldı ki, bilin ki Savunanlar ya bu işi bizzat yapan ya da millete mal muamelesi yapanlardır. Tane tane Anlatacağım. Defalarca da bu konuyu İşledim Öyle kafadan atma falan değil, sordum araştırdım hep öyle yazdım. Geçen ay demiyorum, geçen haftadan bu zamana kadar bir hafta içinde PAZAR FİYATLARINDA minimum %50 ile %100 arasında sebze ve meyve fiyatlarına zam yapıldı Tek bahane MAZOT FİYATLARI !! Nakliye !! Şimdi tek tek Anlatalım, MALA ANLATIR GİBİ ANLATALIM, kararı siz verin. 1 Mart 2026’da mazot 58 TL NAKLİYE ise 16 tonluk bir kamyon Antalya’dan İstanbul’a 36 bin ila 45 bin arasında geliyor. 16 ton da ben rakamları abartacağım (çok fazlasını yazacağım) 50 bin TL nakliye yapalım 50 bin / 16 bin = 3.125 TL’ye gelir Yani bir kilo biberin nakliye fiyatı ABARTIYORUM 3 lira. Pekâlâ biberin pazar fiyatı ne kadar 150 / 250 TL. Kaldı ki o zamanda yazdım çookkkk fazlaydı. Ama bizim şimdi ölçümüz bu olsun Pekalaaaa 25 Mart 2026 mazot an itibari ile 78 TL NAKLİYE ise 50 bin ila 60 bin TL arasında ama ben bunu da abartacağım diyelim ki nakliye 78 bin TL olsun Antalya’dan İstanbul’a 16 ton alan bir kamyon 80 bin TL’ye geldiğinde 80 bin / 16 bin = 5 TL’ye gelir. DEĞERLİ ARKADAŞLAR SAMİMİ OLUN, DÜRÜST OLUN, DOBRA OLUN, ALLAH ve PEYGAMBERE inanan bana bu durumu açıklasın. Mesele mazot ise nakliyede abartsak da kiloda 5 lira fark etmesi gerekmiyor mu ? Ama her şeyin kilosunda %50 ila %100 fark koymuşlar. Biberde, domateste, patlıcanda vb. birçok üründe kilo başına 50 lira 100 lira hatta 200 lira fark koyulmuş ! 👉 Şimdi saçmalayarak savunmaya kalkanlara ben sorayım. Baştan söyleyeyim, gübreyi bahane edecek olanlar önce söyleyeyim daha yeni ekim yapmadılar ki onu bahane etsinler, devam ediyorum o gübrenin de kiloya maliyeti yer yerinden oynasa 1 lira yapmaz ama sizin güzel hatrınıza sırf bahane etmeyin diye 5 lira koyalım ! Ama soruyorum ! Bu ürünleri satanlar 👉 İşçilerine zammı yaptılar 👉 Kiralarına zammı geldi 👉 Elektriklerine zammı geldi Kaldı ki vallahi billahi üretici çiftçi bunların arada kazandığının yani koydukları farkın %10’unu koymadılar. Çiftçi üretici cefasını çekiyor, aylarca mücadele veriyor. Tarladan 20 / 30 / 40 / 50 TL’ye çıkan ürün 24 saat sonra marketlerde 159 / 200 / 250 / 300 hatta 600 TL’ye çıkıyor Kazanan çiftçi olsa gam yemeyeceğim. 👉 Şimdi diyecekler ki eee her şeye zam geliyor ! Ulan zaten her şeye gelen zammın sebebi de bu AHLAKSIZ TİCARET değil mi? Tabii ki sen gıdada böyle FUTURSUZCA zam yaparsan o zamlar doğal olarak domino etkisi yapacak. Yani o zamların da sebebi bunlar değil mi ? Eğer bu kadar zammın sebebi MAZOT olsa mazotun litre fiyatı 250 TL olmalı İşin aslı vallahi billahi budur, insanlara resmen SALAK MUAMELESİ yapılıyor. Ticaret Bakanlığı ise RESMEN İZLİYOR Sayın Bakanım, en kral yetkililerini yanına al ve sor bakalım bu adam yalan mı söylüyor ! İşte o zaman biz de diyoruz ki ne kadar zam gelirse o kadar vergi alıyorsunuz diye mi susuyorsunuz ? Kaldı ki bu zamlar domino etkisi yapacak, her şeyi etkileyecek. Dün pazarını 3 bine yapan bugün 6 bine yaparsa tabii ki berberinden bakkalından sanayideki tamircisinden ev sahipleri kiralarına kadar zam yapacaktır ! Ben şu fındık kadar beynimle bunları görüyorum da DEVLET GÖREMİYOR MU ? Bu vurguna dur diyecek bir ALLAH kulu yok mu ? Pandemiden bu zamana kadar Türkiye’de fiyatlar doların dahi 2 / 3 katını geçti Kimse kusura bakmasın ama DEVLETİMİZ RESMEN BU DURUMU GÖRÜYOR BİLİYOR AMA YA İŞİNE GELDİĞİ İÇİN SUSUYOR YA DA !!! Son Olarak Reis’im Eğer Gerçekten bu Vurgun Dursun İstiyorsan SÜLEYMAN SOYLU’yu Ticaret Bakanı Yapın 15 Günde Düzeltmezse Hiçbirşey Bilmiyorum. Selam ve Dua ile Onuncu Köyden/Cihat Komut #sondakika Recep Tayyip Erdoğan T.C. İletişim Başkanlığı AK Parti Prof. Dr. Ömer Bolat Süleyman Soylu T.C. Ticaret Bakanlığı Burhanettin Duran Abdullah Güler

Cihat Komut 🇹🇷

20,187 views • 3 months ago

Gürsel Erol yıllardır diğer mevkidaşlarına oranla daha sıkı ve dikkatli takip ettiğim bir siyasetçi ve geçmişte eleştiri getirdiğim de oldu kendisine beğeni ifade ettiğim hatta övdüğüm de Diyap Ağanın torunu yine yaptı yapması gerekeni ve asaletini meydana koydu diye. Bu açıklaması da Sayın Görsel Erol'un bence son derece dengeli ve tespitleri de doğru aslında. Kim olursa olsun hangi partide olursa olsun Genel Başkan olan çevresinin her şartta alkışa da keyfine göre gütmeye de Genel Başkanı hazır menfaatinin peşinde yardakçılarca sarılmadığından emin olmalı. Emin olunmalı zaten parti de gerçekten parti içi demokrasinin tam anlamıyla tesis ve temin edilip partinin halkın iradesini ve halkı yansıtan bir vitrin ve duruş görüntü oluşturduğuna. Üyeyi adam yerine koydukça üye işe yarar olur ve kendini aydınlanmaya mecbur olup siyasi yön ve kabiliyetlerini keşfeder. Yani üyesi adam yerine çok ve sık koyan üyesinin fikrini iki de bir sorup duran partinin üyesi olgunlaşır tekamül eder. CHP üyesini yeterince eğitmiş olsaydı Uşak bu Özkan belasına hiç bulaşmadı veya en azından daha çabuk daha kolay dolayısıyla daha ucuz kurtulurdu. Ama maalesef bunca kepazelik yaşandı bizler yazdık söyledik CHP'liler başlarına tabi olup görmezden gelmeye bile kalktı çoğunu çoğu yüzleşmek istemediği gibi kendi de iyi geçinmek istedi her şeye rağmen vitrin anlamında söylüyorum ciddi bir itiraz nerede ise hiç yoktu. Hala partiyi yönettiğini iddia eden Yalım il ilçesi arkadaşlar her yaptığına alkış tutuyor dahice buluyordu fırıldaklığını. Bir şekilde işin içinden çıkması ve her şartta güçlü gözükmesi hoşuna gitmişti kiminin. Aslında Akparti'ye zengin partisi olmayı kaptırdığı endişesi ile zenginler parti de olsun isteyerek şahsı adına değil de parti adına Zengin'in paraya yeşillenenler olmasa salt menfaati için partiye gelip gidenler yetmezdi bunca zulmü yok saymaya. Neyse ki dürüstler çoktu tabanda ve vitrine kendine gel demişti resmen CHP tabanı ama vitrin yüzsüz çıktı hala parti de de belediyede de vitrinde aynı o hiç sevilmeyen makyavelist tipler var. Partilinin daha önce kimini hiç görmediği partiye pek belki de hiç gelmemiş hiç bir eylem etkinliğe katkısı olmamış tipler partiyi ve belediyeyi yönetiyor bunun adı da CHP'li belediyecilik olarak kayda geçiyor öyle mi? Yazık o CHP'ye keşke bildiğimiz inandığımız CHP'liler yönetse belediye ve partilerini keşke ama çoğu zaten ithâl gibi geldikleri yer de de pek sevilmemiş menfaatine bakmış tipler maalesef. Demokrasiye kalsan yani CHP'liye sorsan bu böyle mi olur? Elbette ki böyle olması asla mümkün değil. Tabanın da ne aydın ne dürüst ne kültürlü insanlar var CHP'ye sadecee oy verip hiç partiye uğramayıp siyaseti kendi yakın çevresi ile sınırlı yapan ne insanlar var halkın içinde Yunus Emre'nin meydanlar içinde merdaneler var dediği gibi çok şükür halk içinde çok vitrinlik güzel ve güvenilir adam. Vitrinde de tabi az da olsa vardır ama azdan da azlar benden söylemesi. Gürsel Erol ön seçim ve daha çok demokrasi daha çok saygı ve nezaket ve de doğru diyalog tavsiye etmiş. Düşman ordusu ilan etmeye ne gerek var karşı tarafı veya bu kadar kutuplaşmaya ağır söz etmeye ne gerek var parti içi mücadele de sonuçta bir makam için. Değer mi Allah aşkına yıllarca selam verdiğin çok iyiliğini gördüğün insana meydanlar da hain demeye siyasi makamlar? Fazla değil mi bu harislik bu kibir nedir ki nihayetinde ölümlü dünya geçici makam ve koltuk? Nedir ki bu kadar önemseten vefayı unutturan bu koltuktaki büyü. Gürsel bey aklı selime davet etmiş arifçe ve latifçe olgunca.

Nurullah Çavuşoğlu

31,426 views • 1 month ago

Sevgili Fikret Orman, Bir anda seni hangi rüzgar attı da tivibu’ya koşa koşa gittin, estin gürledin, bilmem, ama programdaki esintilere istinaden bir kaç şey söylemek isterim; Samet Aybaba ile başlayıp Şenol Hoca bitirdiğini söylüyorsun. O öyle değil … Döneminde 7 hoca ile çalıştın. 1-Portekizli lobili Carlos Carvahal ile başladın, 2-Tayfur Havutçu ile sezonu tamamladın. 3-Sonra Samet Aybaba'yı takımın başına getirdin 4-Ama, Samet Aybaba öncesi İsveçli Sven-Göran Eriksson resmi sözleşme yapıldığı ve bu nedenle 1 milyon 200 bin Euro tazminat ödendiği ileri sürüldü. Bu para ödendi mi veya sözleşme imzalandı mı buna hiç biriniz cevap vermediniz… Samet Aybaba dönemi kötü gitti taraftar demir-çelik joplarla tribünde dövüldü, 5-Daha sonra Slaven Biliç, 6-Sonra da 2015-2019'da Şenol Güneş ile çalıştın… 'Şenol hoca en uzun dönemini benle çalıştı' diyorsun. Ama 3 dönem 5 hoca değiştirmiş olduğuna bakarsak Şenol Güneş senin en uzun süre çalıştığın tek hoca. 7-İstifa öncesi sezon başında da Abdullah Avcı'yı göreve getirdin. Oysa Abdullah Avcı’yı getirmeden önce seçimden yeni çıkmıştık. Ve size ‘Sergen Yalçın’ı ve Beşiktaşlıları alın, bu dönemi ancak böyle atlatırsınız’ diye çağrı yapmıştım. Ama siz gittiniz Galatasaray Altyapısından yetişen hemşerin Abdullah Avcı ile Beşiktaş taraftarıyla sıkıntısı olan Orhan Ak’a takımı teslim ettin. Dokunun tutmayacağı belliydi. Nitekim taraftar ile Orhan Ak arasında yaşanan krizle önce Orhan Ak gitti. Sonra da Hoca… Netice normaldi… Yardımcısının gidişine ses çıkartmayan ve ekibine sahip çıkamayana futbolcuların sahip çıkacak inancı kalmazdı. Nitekim kalmadı da… Dediğin gibi öyle manavdan alır gibi olmuyor bu işler. Ayrıca Serdar ve Önder ile alt yapı işleri yaptığınızı ve Brezilyalara gidip scoutluk yaptığını söyledin… Peki o zaman 2018 yılında yapılan divan toplantısında 5 yıldır alt yapıdan bir oyuncu çıkartamadınız dediğim zaman “Hocam Şenol hoca vs vs gençler öyle stresi kaldıramaz, o iş zor demedin mi? DEDİN... Nitekim parasını alamayan futbolculardan dolayı bu sözlerin daha kurumadan sahaya çıkma fırsatı bulan Dorukhan bir kaç hafta içinde A Milli takıma kadar yükselmedi mi? YÜKSELDİ... O zaman Brezilya usulu meşhur gençlere bakış açınız neredeydi ? GELELİM TRANSFERLERE; “O çok küçümsemeyle oluşan transferler hem para harcanmasına, hem de imaj kaybedilmesine sebep oldu.” diyorsun… Bak bunu doğru diyorsun… Peki senin 7,5 yıllık başkanlık döneminde 77 futbolcu transfer edilmedi mi…. EDİLDİ... Bak yıllık tescil edilen oyuncu sayısını yazmıyorum bile…. 7,5 yılda 77 futbolcu demek, her yıl 1 takım kurmuşun demek. Öyle değil mi? ÖYLE . . . Sonuçta senin döneminde Beşiktaş Kulübünün borcu yaklaşık 2 milyar lira artmadı mı ? ARTTI . . . Diyeceksin ki o rakım şimdi 12.4 milyar oldu onu da mı ben yaptım... Sen yolunu açtın bir de gelinen borç batağı hiç umurunda bile değil, en çok şaştığım konu da bu oldu ! Ama alışmışınız, yok aslında birbirinizden farkınız... Bak Sergen’in aldığı şampiyonluğa konuşurken “Bizim kurmuş olduğumuz takımın üzerine Sergen Hoca’nın dokunuşlarıyla” diyorsun ya, orada da ayıp ediyorsun… Hasan Arat’ın göreve geldiğinde aynı ANÇ ve senin de yaptığın kadro dışı bırakılan oyuncular marifetiyle aynı Rıza’da olduğu gibi Sergen’de de TAKIM MAKIM kalmıştı. Sergen adeta 12-13 kişi ile tek başına ŞAMPİYON oldu. Şimdi “Ahmet abi” nin posterlerinden sonra sen de o şampiyonluğa sahip çıkıyorsun. Aynı Ghezzal'ın, Salih'in ve Muleka'nın KUPANIN alınmasındaki emeklerine sahip çıkılmadığı, mevcutlar gibi seninde umrunda değil... Ahmet Abi'ne 'abin' diyorum çünkü senden neredeyse 10 yaş büyük aynı şimdileri VELİLİĞİNİ yaptığın Hasan Arat gibi… Velilik diyorum çünkü, geçen hafta eleştirilen bir yönetici… Hani senin tivibu’da ‘boynuna atkı dolayıp yüzünü gizleyenlerin bugün Hasan Arat’ın yanında olduğunu biliyoruz, onları da unutmadık" dediğin; Kullandıkları locadan taraftara tabure, sigara tablası atıp soruşturma sonucu haklarında hukuki takip yapılan kast ettiğin kişiler gibi. Netice de o dönem yedekten yönetime aldığın kül-tablacıların babasına bizi şikayet edip VELİ'sini çağırmasını bir nebze olsun anladık. Netice de o babasını çağırıyor. Ama senin senden iri yarı ve yaşça büyük olan Hasan Arat için "ona bir şey yapanlar karşısında beni bulur, kılına dokundurtmam" ne demek. Koca insanın senin himayende korunmaya mı ihtiyacı var. Hasan Arat’a kıyak yapayım derken onu kendini koruyamayan biri haline niye sokuyorsun. Bunu neden yapıyorsun, ilginç... O kadar koruyucu ve delikanlı tarafın var ise senin oturduğun masada vurulan Şafak’da o tarafın nerdeydi? Murat AĞIREL ve Timur Soykan bulunduğu Özlem Gürses'in yayınına Amerika’dan bağlandığında; "Ben bunların neden olduğunu biliyorum, dönünce anlatacağım" demedin mi? DEDİN. Peki Amerika’dan Süperman gibi direkt tivibu’ya mı gittin? O gün bugün zehir gazeteciler Timur Soykan ve Murat Ağırel’de 1 kez bile 'Ne oldu Fikret bey hala dönemedin mi' demediler... O da ilginç. Netice itibari kocaman ve senden büyük adamın senin Bodyguardlık yapmana mı ihtiyacı var. Sen önce kardeşim dediğin adamı korusaydın. Devam edecek . . .

Hürser Tekinoktay

50,099 views • 1 year ago

Davos'tan bir Trump geçti! İşte konuşmadan çarpıcı bölümler... BİRLEŞİK KRALLIK EN BÜYÜK PETROL REZERVLERİNİN ÜZERİNDE OTURUYOR AMA ÇIKARILMASINA İZİN VERMİYOR "Avrupa'da, radikal solun Amerika'ya dayatmaya çalıştığı kaderi gördük. Çok uğraştılar. Almanya şu anda 2017'de ürettiğinden yüzde yirmi iki daha az elektrik üretiyor ve bu mevcut şansölyenin hatası değil. O sorunu çözüyor. Harika bir iş çıkaracak. Ama oraya gelmeden önce yaptıkları, sanırım bu yüzden oraya geldi. Ve elektrik fiyatları yüzde altmış dört daha yüksek. Birleşik Krallık, 1999'da ürettiği tüm kaynaklardan gelen toplam enerjinin sadece üçte birini üretiyor. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorlar, dünyanın her yerindeki en büyük rezervlerden biri, ama kullanmıyorlar ve bu onların enerjisinin eşit derecede yüksek fiyatlarla felaket derecede düşük seviyelere ulaşmasının bir nedeni. Yüksek fiyatlar, çok düşük seviyeler. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorsunuz ve şöyle demeyi seviyorlar: "Bilirsin, enerji tükendi." Tükenmedi. Beş yüz yılı var. Daha petrolü bile bulmadılar. Kuzey Denizi inanılmaz. Kimsenin sondaj yapmasına izin vermiyorlar. Çevresel olarak, sondaj yapmalarına izin vermiyorlar. Petrol şirketlerinin gitmesini imkansız hale getiriyorlar. Gelirin yüzde doksan ikisini alıyorlar, bu yüzden petrol şirketleri "Bunu yapamayız" diyorlar. (Petrol şirketleri) Beni görmeye geldiler: "Yapabileceğiniz bir şey var mı?" Avrupa'nın harika olmasını istiyorum. Birleşik Krallık'ın harika olmasını istiyorum. Dünyadaki en büyük enerji kaynaklarından birinin üzerinde oturuyorlar ve kullanmıyorlar. Aslında elektrik fiyatları yüzde yüz otuz dokuz fırladı. Avrupa'nın her yerinde yel değirmenleri var. Her yerde yel değirmenleri var ve kaybediciler. Fark ettiğim bir şey, bir ülkede ne kadar çok yel değirmeni varsa, o ülke o kadar çok para kaybediyor ve o ülke o kadar kötü durumda. Çin neredeyse tüm yel değirmenlerini yapıyor, ama ben Çin'de hiç rüzgar çiftliği bulamadım. Bunu hiç düşündünüz mü? Çinlilerin akıllı olduğunu görmenin iyi bir yolu. Akıllılar. Çin çok akıllı. Onları yapıyorlar, bir servet karşılığında satıyorlar. Onları satın alan aptal insanlara satıyorlar, ama kendileri kullanmıyorlar. Birkaç büyük rüzgar çiftliği kurdular, ama kullanmıyorlar. İnsanlara nasıl göründüklerini göstermek için onları koydular. Oradaki rüzgar gülleri dönmüyor." BİZ OLMASAYDIK HEPİNİZ ALMANCA VEYA JAPONCA KONUŞUYOR OLURDUNUZ. GRÖNLAND'I VERİSENİZ MİNNETTAR OLURUZ, VERMEZSENİZ BUNU UNUTMAYIZ "Nihayetinde, bunlar ulusal güvenlik meseleleridir ve belki de mevcut hiçbir konu, durumu şu anda Grönland ile olanlardan daha net hale getirmiyor. Grönland hakkında birkaç kelime söylememi ister misiniz? Ben, bunu konuşmadan çıkaracaktım, ama düşündüm ki... Sanırım çok olumsuz değerlendirilirdim. Hem Grönland halkına hem de Danimarka halkına muazzam saygım var, muazzam saygım var. Ama her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü var ve gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ulus veya ulus grubu Grönland'ı güvence altına alma konumunda değil. Biz büyük bir güçüz, insanların anladığından çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela'da öğrendiler. Bunu İkinci Dünya Savaşı'nda gördük, Danimarka sadece altı saatlik savaştan sonra Almanya'ya düştü ve ne kendisini ne de Grönland'ı savunamadı. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri o zaman Grönland topraklarını tutmak için kendi güçlerimizi göndermeye mecbur kaldı, yaptık, bunu yapmak için bir yükümlülük hissettik, ve tuttuk, büyük maliyet ve masrafla. Oraya girme şansları yoktu ve denediler. Danimarka bunu biliyor. Kelimenin tam anlamıyla Grönland'da Danimarka için üsler kurduk. Danimarka için savaştık. Başka kimse için savaşmıyorduk. Onu kurtarmak için, Danimarka için savaşıyorduk. Büyük, güzel bir buz parçası. Ona toprak demek zor. Büyük bir buz parçası. Ama Grönland'ı kurtardık ve düşmanlarımızın yarımküremizde ayak basmasını başarıyla önledik, bu yüzden bunu kendimiz için de yaptık. Ve sonra savaştan sonra, ki biz kazandık, büyük kazandık. Şu anda biz olmasaydık, hepiniz Almanca ve biraz Japonca konuşuyor olurdunuz belki. Savaştan sonra Grönland'ı Danimarka'ya geri verdik. Bunu yapmak ne kadar aptallıktı! Ama yaptık. Ama geri verdik. Ama şimdi ne kadar nankörlük ediyorlar? Hiçbir şey talep etmedik ve hiçbir şey almadık. Açıkçası durdurulamaz olacağımız bu noktada aşırı güç ve kuvvet kullanmaya karar vermedikçe muhtemelen hiçbir şey alamayacağız. Ama bunu yapmayacağım, tamam mı? Şimdi herkes "Oh, iyi" diyor. Bu muhtemelen yaptığım en büyük açıklama çünkü insanlar güç kullanacağımı düşünüyordu. Ben, ben güç kullanmak zorunda değilim. Güç kullanmak istemiyorum. Güç kullanmayacağım. Amerika Birleşik Devletleri'nin istediği tek şey Grönland adında bir yer, zaten onu vasi olarak elimizde bulundurmuştuk ama 2. Dünya Savaşı'nda Almanları, Japonları, İtalyanları ve diğerlerini yendikten sonra, çok uzun zaman önce değil, saygıyla Danimarka'ya geri verdik. Onlara geri verdik. Yani NATO'dan elde ettiğimiz şey Avrupa'yı Sovyetler Birliği'nden ve şimdi Rusya'dan korumak dışında hiçbir şey. Yani, onlara yıllarca yardım ettik. Hiçbir şey almadık, NATO için ödeme yaptık dışında ve ben gelene kadar yıllarca ödeme yaptık. NATO'nun yüzde yüzü için ödeme yaptık, bence, çünkü faturalarını ödemiyorlardı. Ve tek istediğimiz Grönland'ı almak, tam mülkiyet hakkı ve sahiplik dahil, çünkü onu savunmak için sahipliğe ihtiyacınız var. Bir kiralama üzerinden onu savunamazsınız. Birincisi, yasal olarak, bu şekilde savunulabilir değil, kesinlikle. Ve ikincisi, psikolojik olarak, kim bir lisans anlaşmasını veya kiralamayı savunmak ister ki, okyanusun ortasında büyük bir buz parçası, eğer bir savaş olursa, eylemin çoğu o buz parçası üzerinde gerçekleşecek? Bir düşünün. O füzeler o buz parçasının tam merkezinin üzerinden uçacak. Danimarka'dan ulusal ve uluslararası güvenlik için ve çok enerjik ve tehlikeli potansiyel düşmanlarımızı uzak tutmak için, istediğimiz tek şey üzerine şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük altın kubbeyi inşa etmek için bu toprak. Yani dünyayı korumak için bir buz parçası istiyoruz ve vermiyorlar. Başka hiçbir şey istemedik ve o toprak parçasını tutabilirdik ve tutmadık. Yani bir seçenekleri var. Evet diyebilirsiniz ve çok minnettar olacağız, ya da hayır diyebilirsiniz ve hatırlayacağız." MACRON'U O GÜZEL GÜNEŞ GÖZLÜKLERİYLE İZLEDİM, NE OLMUŞ ÖYLE İlaç fiyatları için en çok tercih edilen ulus politikam altında, reçeteli ilaçların maliyeti hesaplama şeklinize bağlı olarak % 90’a kadar düşüyor. Beş, altı, yedi, sekiz yüz yüzde de diyebilirsiniz. Bunu hesaplamanın iki yolu var. Ama her başkanın istediği bir tercih edilen uluslar politikamız var, hiçbir başkan alamadı. Ben aldım ve diğer uluslar onayladı ve bunu almak için tarifeleri kullanmak zorunda kaldım, çünkü "Asla!" dediler. Başka bir deyişle, Londra'da on dolar olan bir hap, yüz otuz dolar. Londra'da on dolar, New York'ta veya Los Angeles'ta yüz otuz dolar ve "Vay canına, bu kötü" dedim. Arkadaşlarım derdi, "Biliyorsunuz, Londra'ya gidiyoruz, bu şeyleri neredeyse bedava satın alabiliyorsunuz. Dünyanın her yerine gidiyoruz, neredeyse bedava satın alabiliyoruz." Çünkü temelde, Amerika tüm dünyayı sübvanse ediyordu çünkü başkanlar bundan kurtulmalarına izin verdi. Çok zor oldu. Bu yüzden Emmanuel Macron'u aradığımda, dün onu o güzel güneş gözlükleriyle izledim. Ne halt oldu? [gülüyor] Onu biraz sert tavırlarıyla izledim, ama bir hap için on dolardaydı ve dedim ki, "Emmanuel..." Ve... tüm büyük ilaç şirketleri tam mutabakat halinde. Bu arada kolay değildi. Serttirler, akıllıdırlar. Bu dolandırıcılıktan uzun zamandır kurtuluyorlardı, ama vazgeçtiler. Ama dediler ki, "Ülkelerin bunu onaylamasını asla sağlayamazsınız." "Neden?" dedim. "Çünkü sağlayamazsınız. Her zaman dediler ki, 'Daha fazla ödemiyoruz. Geri kalanını Amerika Birleşik Devletleri'nden alın.'" Yani yıllar içinde, aynı kaldılar. Biz sadece yukarı, yukarı, yukarı gittik ve, yani, on üç, on dört, on beş kat daha fazla öderdik belirli ülkelerin ödediğinden. Ben de dedim ki, "Hayır, yüzde yüz onaylayacaklar." "Efendim, onaylamalarını asla sağlayamazsınız." "Garanti ediyorum" dedim. Ama aslında Emmanuel ile başladım, muhtemelen odada da var ve onu seviyorum. Aslında onu seviyorum. İnanması zor, değil mi? Ve dedim ki, "Emmanuel, o hapın fiyatını yirmi dolara, belki otuz dolara çıkarmak zorunda kalacaksın." Düşünün. Yani bu, bu demek oluyor ki reçeteli ilaçlar iki katına çıkıyor. Üç katına çıkabilir, dört katına çıkabilir. Kolay değil. "Hayır, hayır, hayır, Donald, bunu yapmayacağım." "Evet, yapacaksın, yüzde yüz" dedim. "Hayır, hayır, hayır. Benden iki katına çıkarmamı istiyorsun" dedi. "Emmanuel, otuz yıldır reçeteli ilaçlarla Amerika Birleşik Devletleri'nden faydalanıyorsun. Gerçekten yapmalısın ve yapacaksın, hiç şüphem yok. Aslında, yüzde yüz eminim sen-" "Hayır, hayır, hayır, bunu yapmayacağım." Çünkü, evet, ona karşı adil olmak gerekirse, iki katına veya üç katına çıkarmak zorunda, çünkü dünya Amerika Birleşik Devletleri'nden daha büyük bir yer olduğu için, ortada buluşmanız değil, sadece biraz yukarı çıkmanız gerekiyor ve biz çok aşağı iniyoruz. Onlar biraz yukarı çıkıyor, biz çok aşağı iniyoruz. Yani biz yüz otuz dolardayız, onlar on dolarda, bu yüzden yirmi veya otuza çıkmak zorunda kalabilirler, bundan fazla değil. "Emmanuel, iki katına veya üç katına çıkartacaksın" dedim. "Hayır, hayır, hayır." "İşte hikaye, Emmanuel. Cevap, bunu yapacaksın, hızlı yapacaksın. Ve eğer yapmazsan, Amerika Birleşik Devletleri'ne sattığın her şeye yüzde yirmi beş tarife koyuyorum ve şaraplarına ve şampanyalarına yüzde yüz tarife, ve bu istediğimin yaklaşık on katı. Ve yapacaksın. Bunu halka açıklamak istemiyorum, ama beni bunu yapmaya zorlayabilirsin." "Hayır, hayır, Donald, yapacağım. Yapacağım." Ülke başına ortalama üç dakika sürdü, aynı şeyi söyleyerek, "Yapacaksın." Hepsi "Hayır, hayır, hayır, yapmayacağım. Benden reçeteli ilaç maliyetini iki katına çıkarmamı istiyorsun-" dediler. "Doğru, çünkü otuz yıldır bizi kandırıyorsun" dedim. Ve "Bunu yapmayacağız" dediler. "Sorun değil. Pazartesi sabahı, yirmi beş, otuz, elli..." Farklı ülkeler için farklı rakamlar verdim. Bu da ulusal güvenlik hakkında konuşuyoruz. Olamaz-- Adil değil. Tüm dünyayı sübvanse etmeyeceğiz ve bu ülkelerin her biri bunu yapmayı kabul etti. JEROME 'TOO LATE (ÇOK GEÇ)' POWELL Çok uzak olmayan bir gelecekte yeni bir Fed başkanı açıklayacağım. Sanırım çok iyi bir iş çıkaracak. Bakın, bazılarını verdim. Elimizde bir şey var ama çok saygı duyulan bir isim. Hepsi saygın. Onlar, onlar harikalar. Görüştüğüm herkes (adaylar) harika. Hepsinin sanırım harika bir iş yapabileceğini düşünüyorum. Sorun şu ki işi aldıktan sonra değişiyorlar. Yapıyorlar. Bilirsiniz, duymak istediğim her şeyi söylüyorlar ve sonra işi alıyorlar. Altı yıllığına kilitleniyorlar. İşi alıyorlar ve bir anda, "Hadi oranları biraz yükseltelim." Onları arıyorum, "Efendim, bunun hakkında konuşmamayı tercih ederiz." İnsanların işi aldıklarında nasıl değiştikleri inanılmaz. Çok kötü. Bir tür sadakatsizlik, ama doğru olduğunu düşündüklerini yapmalılar. Şu anda korkunç bir başkanımız var, Jerome "Çok Geç" Powell. Her zaman çok geç kalıyor ve faiz oranlarında çok geç kalıyor, seçimden önce hariç. O zaman diğer taraf için gayet iyiydi. Yani biz, harika birini atacağız ve umarız doğru işi yapar." İSVİÇRE'YE TARİFEYİ YÜZDE 30 YAPTIM, BAŞBAKANI ARADI. TARİFEYİ YÜZDE 39'A ÇIKARDIM, ORTALIK KARIŞTI. ROLEX BENİ ZİYARETE GELDİ İ"sviçre ile bir vaka yaşadım. İsviçre'de olmamız tesadüf oldu. Belki size kısa bir hikaye anlatırım. Ama hiçbir şey ödemiyorlardı. Güzel saatler, harika saatler yapıyorlar, Rolex, hepsi. Ürünlerini gönderdiklerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne hiçbir şey ödemiyorlardı ve 41 milyar dolarlık bir açığımız vardı. 41 milyar bu güzel yerle. Üzerinden uçtuk. Güzel değil mi? Ben de dedim ki, "Hadi onlara yüzde 30 tarife koyalım ki bir kısmını geri alalım," hiç değilse. Hala büyük bir açığımız olurdu. 41 milyar $. Bu büyük bir açık ve dedim ki, "Hadi bir tarife koyalım..." Farklı tarifeler, farklı yerler. Hepiniz bunlara tarafsınız, bazı durumlarda kurbanısınız, ama sonunda adil bir şey ve çoğunuz bunu fark ediyor. Ama İsviçre'ye % 30 tarife koyduk ve ortalık karıştı. Arıyorlardı, yani inanmazsınız ve İsviçre'den çok fazla insan tanıyorum, inanılmaz yer, inanılmaz, zeki yer. Ama fark etmedim ki... Onlar sadece bizim sayemizde iyiler ve başka pek çok örnek var. Yani, biz, muhtemelen başka yerler, ama kazandıkları paranın çoğunluğu bizim sayemizde, çünkü onlardan asla bir şey almadık. Yani geliyorlar, saatlerini satıyorlar, tarife yok, hiçbir şey yok. Çekip gidiyorlar, sadece bizden kırk bir milyar dolar kazanıyorlar. Ben de dedim ki, "Hayır, bunu yapamayız, bu yüzden artıracağım." Hala bir açığım olurdu, oldukça önemli, ama yüzde otuza çıkardım ve, sanırım başbakan, başkan olduğunu sanmıyorum, başbakan olduğunu düşünüyorum aradı, bir kadın ve çok tekrar ediciydi. "Hayır, hayır, hayır, bunu yapamazsınız, % 30. Bunu yapamazsınız. Biz küçük, küçük bir ülkeyiz" dedi. Dedim ki, "Evet, ama büyük, büyük bir açığınız var. Küçük olabilirsiniz ama büyük ülkelerden daha büyük bir açığınız var." "Hayır, hayır, hayır, lütfen, bunu yapamazsınız" dedi. Aynı şeyi tekrar tekrar söylemeye devam etti. "Biz küçük bir ülkeyiz." Dedim ki, "Ama açısından büyük bir ülkesiniz..." Ve açıkçası beni yanlış yönden ovdu. Ve dedim ki, "Tamam. Teşekkür ederim, hanımefendi. Takdir ediyorum. Bunu yapmayın. Çok teşekkür ederim, hanımefendi." Ve tarifeyi % 39 yaptım ve sonra gerçekten ortalık karıştı ve herkes beni ziyaret etti. Rolex beni görmeye geldi. Hepsi beni görmeye geldi. Ama fark ettim ve azalttım, çünkü insanlara zarar vermek istemiyorum. Onlara zarar vermek istemiyorum. Ve daha düşük bir seviyeye indirdik. Yükselmeyeceği anlamına gelmiyor, ama daha düşük bir seviyeye indirdik. Ama şimdi tarife ödüyorlar. Ama, ama fark ettim ki birçok böyle yerimiz var, Amerika Birleşik Devletleri sayesinde servet yapan yerler. Amerika Birleşik Devletleri olmadan, hiçbir şey kazanmazlardı. Düşünün, İsviçre bizden 41 milyar dolar kazandı ve dediği gibi, küçük bir yer."

CNBC-e

34,242 views • 5 months ago

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 views • 10 months ago

Bülent Timulenk: Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur. Bunu söylemem için de bir tane sebep vardı. Önç yani şimdi Leroy Senen'in olmadığı, Lang'ın Hollanda mil takımında hiç forma giymeyip 3 haftadır maç yapmadığı bir yerde Yunus'un da kanatlarda oynarken ya da bugünkü oyunu da on numarada da forvet arkasında da verimsizken Galatasaray'ı ileriye taşıyabilecek tek adam Barış alper Yılmaz'ı en uçta oynatmak Galatasaray için Akıllıca bir iş değildi yani. Barış'ın oynadığı Kadıköy'deki derbide 3-0 Galatasaray kazanırken arkasında Mertens vardı. Bir bağlantı oyuncusu vardı. Yani bugün o bağlantıyı yapabilecek kimse yoktu. Barış Alper Yılmaz İkardi'den daha iyi pres yapar mı? Yapar. Ama tekrar söylüyorum. Yani bugün gördüğün gibi kanatlarda Barış olmasa, Barış'ın getirdiği toplar olmasa, Barış bir şeyler yapmaya çalışmasa. Hiçbir şey yapamayacak ki Galatasaray. Barış bu kez en uçta oynasaydı kim getirecekti topu bugünkü performanslarla? Evet sen ikamesi olmadığını söylüyor. Evet yani hani şimdi buradan geriye dönüp devre ortasında İkardini'ye göndermediler yerine Santrofor almadılar vesaire. O kadar böyle bir Osman vurgulu bir oyun var ki. Ama futbolda var bu sakatlıklar yani. Evet bu zaten en çok tartışılan konulardan birisi Osman ile kazanıyor Galatasaray. Valla yani Galatasaray tek direktörünün Kendisine bu türden bir imada bulunan ya da böyle bir yorum getiren insanlara karşı. Sonuçta ben buna bir takım oyunu diye bakarım. Dünyanın en kolay şeyi. O simen kazandırıyor maçları demek. Yani geride kalan on tane adamın da bir şekilde emeği var. Ama yani çok basit olarak hani Beşiktaş derbisinde o simen fark yaratmıştı değil mi? Beşiktaş'ta öyle bir sandrofor yok mesela. Zaten Türkiye'de iki tane bu tipte santrofor var. Birisi o sümen birisi onu aç. Yine farklı özellikleri var. Yani o topu tutmada bir pivot santrofor olarak biliyorsun o sümen toplara çıkar. Fake ile almaya çalışır. Yani çıkmaz bile toplara yani. Ama onun önünde alan presi ve her şeyiyle beraber zaten iki tane böyle komple santrofor varmış gibi görünüyor. Ve fizik olarak birisinin atletizmi diğerinin heybeti. Bütün bunların yan yana getirdiği zaman zaten diğer takımların hepsinde olmayan adamlar bunlar. Maçın dengesi açısından da bir tanesinde ona açı varken öbür tarafta o simen olmayınca zaten yani kantarı bir tarafa ağır basıyordu. Ama bu sadece bunun üzerinden açıklanacak bir şey değil. Çünkü Trabzonspor'da şimdi son dakika bütün hafta oynar oynamaz denilen Mucci'nin de yokluğunda 37 yaşında baka yeme forma giyiyor. Yani şimdi bakıyorsun dahi orta sahanın en dinamik adamı, bunun sadece defansif yönde değil, hat kıran adamı. Şimdi zaten maç öncesi yaptığımız programlarda şunun altını çizdim. Bak birincisi şu, milli aralar sonrası her zaman bir bilinmezdir. Bu bilinmezlik içinde 3 yıl önce Galatasaray faydalandı bundan. Bizim için milli ara değil de dünya kupası arasından sonra Fenerbahçe biliyorsun Trabzon'a gidip mağlup olmuştu. İki takımın da ne futbol oynayacağına dair bir fikrin olamaz 45 gündür ortalıkta olmayan insanların. Şimdi burada da 3 hafta olmazsa işte 18 gün şeyden hani Liverpool maçından beri sayıyorsun. Trabzon sporun daha da geride. Nasıl hazırlandıkları önemli. Kaç tane milli oyuncuları kaç kişiyle hazırlanıyorlar biri Trabzon'da. İstanbul'da geliriz Galatasaray'daki o izin meselesine. Ama işte o noktada o bilinmezliğin içinde asıl hikaye Trabzonspor'da şimdi Muçi'yi bir kenara ayırıyorum. Belli değildi diyorum ona. Olayıyla Batagov'un yokluğu. Nedir bu? Bir kere her türlü şekilde orta sahada Galatasaray'ı avantaj yaratan kağıt üzerinde bir durum. İkincisi de en iyi stoperi yok. Yani şu ligde Milan Şikliner, Batagov, Davinson Sanchez böyle bu sıralamayla ben sayarım. Bu benim seçimim. Batagov yok. Şimdi bunların yerini oynayacak adamların ne vereceği önemliyken Galatasaray cephesinde de

Galatasarayultrataraftar

98,727 views • 3 months ago

📢SESLİ ANLATIM: 🚨İNSAN CİNNİ MELEZLERİ NASIL VÜCUT BULUYOR? CİNNİLERİN MUTASYONLARI (YECÜC MECÜC ÇAĞI) İnsan-cinni melezlerinin nasıl vücut bulabildiği hakkında sorular soruluyor. Öncelikle cinnilerle insanların, hatta insanlardan önce cinnilerle cannların, birbirleri ile ilişkileri olabileceğini kabul edelim ➡️Cinniler insanlarla birleşir mi, birlikte olur mu? Evet, olur. Bunu yaşayan insanlar çok iyi biliyorlar ve böyle çok insanla biz görüştük. Cinniler, insanların vücuduna girer, insanların vücudundan faydalanır, insanlarla birlikte olur. ➡️Peki, bunlar nasıl oluyor? ➡️Bir de bu melezlerin nesli, doğumu nasıl oluyor? Cinniler insanların vücudundaki atıkları kullanır, çünkü cinnilerin vücut yapısı bizimki gibi değil. Biz maddenin katı haliyiz ama onlar gaz hali. Gaz hali olunca, bizdeki maddenin de gaz halini kullanarak, bizdeki DNA’ları da kullanarak o gaz halinden çocuk edinebiliyor, doğum yapabiliyorlar. Bu melezler eğer ifritlerden olursa, ifritlerden olan çocuklarda otomatikman o ifritlerin, o babaya, o babanın yaşantısına, her şeyine müdahale etme hakları oluyor -ki bunlarla da çokça karşılaştık-. Madde boyutunda, yani "maddenin katı hali"nden bahsediyoruz; anne ve baba (insan) birleşmelerinde tam birleşme anında cinniler araya karışıp kendi DNA’larından, kendi gaz hallerinden araya girebiliyorlar. Bu ayrı bir şey Kadın doğum yaptığında, çocuğu et beden doğdu, yani insan. Bunun vücudunun içine, DNA’lara girdiğinde bu insanla beraber onlar da içine giriyorlar ve içinde yaşıyorlar. Bir DNA’sından gelen etkiler var, ayrı; bu etkileri kullanarak, kendilerine bir zemin hazırladılar. Bunun üzerine de bir de bu insanın et bedeni oluştu, ruhu geldi ayrı Ayrıca o soydan gelen cinniler, onun içine girerek, ruhunu minimize edip, en düşük hale getirerek ve o bedeni ele geçirerek, çocuğu kendi örf, adet ve isteklerine göre yaşatabiliyorlar. ➡️ Peki, madde boyutuyla direk birleşme oluyor mu? Önce, cinnilerin, teknoloji olarak bizden çok ileri olduklarını bilmemiz lazım. Yani bizim şu andaki en üst seviyemiz bile onlar için çok eski bir teknoloji. 📌ANUNNAKİLER VE "CANN" LAR NEDİR? Cinnilerden bahsederken önce Anunnakiler’den ve "cann"lardan bahsetmek lazım (İLGİLİ PAYLAŞIM: ANUNNAKİLER KİMDİR, GERÇEKTE NEDİR? ) Buradaki yarı insan, yarı hayvan görüntülü ırklar tarihi eserlerin üzerinde yazıtlarda veya piramitlerde var. Bunlar, teknolojiyi öyle noktaya getirmişler ki maddenin gaz halini katı haline, katı halini de gaz haline dönüştürebiliyorlar. Bu gaz halini kendinden alıp, insan bedenine enjekte ederek bunu katı haline dönüştürecek mekanizma insan bedeninin içinde. Bir fabrika gibi düşünün, katı hale dönüştürüp sonra bu bir kadına enjekte edilirse, doğacak olan iki ırkın maddesel olarak birleşmiş hali insan olur. Peki, bu "melez" insan iman edebilir mi? İman etmek için çokça uğraşır fakat cinni tarafı onu öyle bir ele geçirir ki istediği gibi yönlendirir Peki, nasıl ele geçirebilir? O insanlar cinler alemini de olduğu gibi görür, bu âlemi de görür. İki âlemin arasında kalmaktan sıkıntıya düşer Fakat, cinniler boyutundaki teknoloji ve anlatılanlar, oradan gelenler, oradaki yaşayan cinnilerin ve bu dünyada da yaşayanların halini gördükçe, karşı taraf insanı ikna eder. Yani gözlerinde öyle bir mercek, kamera var ki iki boyutu da aynı anda görüyor. Kulaklarında öyle bir yapı var ki iki tarafı da aynı anda duyuyor. Yani tüm her taraftaki sesleri, bağlantıları, alabiliyor ki cinniler bize göre çok hızlıdır. Maddenin gaz hali olduğu ve çok hızlı oldukları için ses, görsel, işitsel iletişim de onlarda hızlı olur ama o özellikleri maddesel insan vücudunun içinde DNA’sına kodladıkları için bu defa o insan, insan olan cinnilerden olabilir Soru: Bu birleşmeden doğan insanların iman etmediğini söylediniz. İman etmeyeceğini söylediniz. ➡️Bugün burada yaşayanlar, iman etmeyen deist, ateist insanların, bu cinlerin birleşmesinden kaynaklanan doğumlardan meydana gelen insanlar olduğunu söyleyebilir miyiz? Şöyle bir ayrım yapıyorlar: Kendi nesillerini, belirli ırklara enjekte ediyorlar. Şöyle düşünün; Bundan beş, sekiz bin yıl önce bunu enjekte ettilerse -ki ettiler-. Nuh tufanına kadar teknoloji de çok yüksek, çok ilerideydi. Bu dönemden sonra da kendilerinden hayatta kalan var Kalan onlar için "safkan" yani et beden olarak kalmış. DNA dahil birçok şeyleri kendilerine uyarlayarak, onlara enjekte ederek nesli devam ettiriyorlar. Her gördüklerine rastgele seçtiklerine değil bu uygulama. Paganlar ve onlara hizmet edenler de zaten buradan gelenler Yani kendilerine seçtikleri özel bir ırk dönüştürdüler. Her insana değil, onlara bunu uyguluyorlar. Her insana cinnilerin münasebeti oluyor mu? Oluyor ama onunla, bunlar farklı şeyler. Underworld diye bir film serisi var. "Lycan" olarak adlandırdıkları, kurt adam olarak görünen bir ırktan bahsediyor ve “safkan” olarak ifade ediliyor. Bu ırk istediği zaman insan kılığında, istediği zaman kurt adam formuna dönüşerek iki tarafın da avantajlarını kullanabiliyor Kendisini hem insanlardan hem diğer bütün yaratılan varlıklardan üstün ırk olarak tanımlamış ve kendisini ırk olarak da başka hiçbir ırkla bozmak istemiyor. Yani böyle bir şey, böyle bir senaryo var bu filmde. Gerçeklik payı olabilir mi diye sorabiliriz. Şöyle, geriye dönüp filmlere bakın, paganların yaptığı bu filmler yaptıklarını anlatıyor ama biz anlayamıyoruz Aradan onlarca yıl geçince bunu anlıyoruz Kurt adam veya benzeri dönüşmüş insanlarla ilgili filmler var değil mi? İşte bunlar, onların o ırktaki değişimleri aslında subliminal anlatıyorlar. Bunlar var ama o kadar özel ve o kadar korumalı ve farklı yerde, farklı şekilde gizlenerek yaşıyorlar ki biz bunları anlayamıyoruz Özellikleri var. Bizden daha fazla görüyorlar, daha hızlılar, beyin yapıları farklı, madde boyutunu farklı inceliyorlar Bir nevi Yecüc Mecücün farklı bir versiyonu gibi ama onların çoğalıp, dağılacağı kadar yeryüzü daha hazır değil. Onlar, yecüc mecüc olarak dağıldıklarında yeryüzündeki oksijen seviyesine kadar -ki oksijen seviyesi en son noktadır-, daha birçok değişimlerin olması gerekiyor ( İLGİLİ ANLATIM: YECÜC VE MECÜC: CİNLER İLE İNSAN IRKININ KARIŞMASI ) Buna klonlama da dahil, gen çalışmaları da dahil. Tüm bu çalışmalar bunları daha fazla çoğaltmak için yapılan hazırlıklardır ama bunları daha başaramadılar. Şimdilik önceki zamanlardaki birleşmelerden olan nesli korumaya çalışarak, devam ediyorlar. Bütün bu filmlerdeki senaryoların temel içeriği DNA boyutunda mutasyonla açıklanıyor. Yani mesela Lycan dedikleri ya da diğer ırklar olarak tanımladıkları safkan ırkları, DNA ölçeğinde başka ırklarla birleştirmişler ve oradaki mutasyonlar üzerinden hareket ediyorlar Bu onların anlatımı ve delili de aynı zamanda. Bu konuları inkâr ettiğinizde o filmler bize bir hayal veya uydurma gelebilir ama kesinlikle yaptıklarını yapmak istediklerini, varacakları sonuçları birleştirerek bunları filmlerle empoze ediyorlar bizlere 2004 yapımı "I Robot" ( ben robot) adlı bir film vardı "İnsanlığın %100 kontrolü" anlamında bu bahsettiklerimizi 20 sene önce ekrana taşımışlardı. Tüm anlatılanlar aynen olacak ve bu günleri 20-30 sene önceden empoze etmeye başladılar ! (İLGİLİ SERİ: GRAPHEN, ÇİPLER VE İNSANLIĞIN KONTROLÜ) Hayal sandığınız şeylerin bir bir gerçekleştiğini gördüğünüz gün; anlamak, tanımak ve savaşmak için çok geç kaldığınız gündür... "İNSAN CİNNİ MELEZLERİ NASIL VÜCUT BULUYOR? CİNNİLERİN MUTASYONLARI" SES KAYDI

Synergy Kendiyas

31,988 views • 10 months ago