Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

Hangi devlette “Devletin ülkesinin bir parçasının ayrı bir devlet olduğu söylenerek devlete meydan okuma özgürlüğü vardır? Cumhuriyet tarihinin en utanç dolu dönemini yaşıyoruz ! Ulus devlet ve üniter yapının yok edilişi safhasında en ufak hümanizm dahi vatana ihanettir !!!!

17,457 views • 10 months ago •via X (Twitter)

0 Comments

No comments available

Comments from the original post will appear here

Related Videos

Bir süredir “Erdoğan ile Bahçeli arasında bir sorun mu var?” sorusu sıkça gündeme geliyor. Oysa ortada bir “kişisel gerilim” değil, devlet yönetimi açısından kabul edilemez nitelikte ciddi bir rahatsızlık var. Meselenin özü şudur: Devletin en kritik noktalarındaki atamalar, uzun süredir Devlet Bahçeli’yi rahatsız edecek raddeye getirmiş durumda. 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrasında ölümü göze alarak FETÖ ile mücadele eden, tehdidin üzerine korkusuzca yürüyen kadrolar bir bir sistem dışına itiliyor. Buna karşılık o süreçte ortalıkta görünmeyen, “bekle–gör” siyaseti izleyip köşeye çekilen, hiçbir sorumluluk almayan isimler kritik görevlere taşınıyor. Dahası, toplumda geçmişi tartışmalı olan, FETÖ bağlantılı süreçlerde adı geçen, hakkında dosyalar açılmış kişiler bugün devletin en hassas makamlarına getiriliyor. Bu tablo, “Devletin beka hassasiyetini zayıflatacak tercihler mi yapılıyor?” sorusunu artık açıkça gündeme taşıyor. Çünkü devletin sinir uçlarına yapılan yanlış bir atama, sadece hata değildir; zafiyettir. Zafiyet ise milletin güvenliğiyle oynar. Gazeteci Ceyhun Bozkurt’un ifade ettiği gibi, devlette bazı makamlar bir milim zafiyet kaldırmaz. Buraya oturtulan her isim, sadece koltuğu değil, milletin güvenliğini taşır. Velhasıl, sorumlu isimlerin bu gidişata karşı derhal, tereddütsüz ve tavizsiz tedbir alması şarttır. Aksi halde, Başbuğ Alparslan Türkeş’in sert uyarısı bugün çok daha anlamlı bir hâl alır: “Gaflet ile ihanet arasında kıldan ince bir çizgi vardır. Beceremediği hâlde makam-mevki işgal etmek, en büyük ihanettir.” Ceyhun Bozkurt Nedim Şener 🇹🇷 Gaffar Yakınca Nedim Şener 🇹🇷 Fuat Uğur🇹🇷 Yıldıray ÇİÇEK

YAMTAR

284,926 views • 9 months ago

Haluk Levent, muhalefetin arama kurtarma çalışmaları ile meşgul olan hükümete iftira ve algı operasyonlarıyla saldırması için gereken ortamı sağlayan bir milli kahraman projesiydi. Türkiye tarihinin en büyük felaketini fırsat bilip en yakınlarını yeni kaybetmiş insanların acısını öfkeye dönüştürebilmek için ellerindeki bütün imkanları kullandılar. Devletin canla başla çalışan kurumlarını hedef haline getirebilmek için onların binde biri kadar etmeyen AHBAP'ı ulusal ve sosyal medyadaki bütün güçlerini kullanarak şişirdiler. Kinleri mantıklarını öyle aşmıştı ki "Devlet mevlet yok AHBAP var" söylemini ortaya attıklarında dahi aldıkları riskin farkında değillerdi. Muhalif kitleyi içi hava dolu bu balonun devlet yapısına gerçek bir alternatif olduğuna inandırmaları da çok uzun sürmedi. Geçmişi dolandırıcılık suçlarıyla ve sesini duyurmaya çalışan mağdurlarla dolu bir kumar bağımlısı olan Haluk Levent'in derneğine milyarlarca liralık bir para akışı gerçekleşmesini sağladılar. Bir noktada devletin buna müdahale edeceğini düşünüyorlardı. Bu sayede deprem bölgesindeki muhafazakar halkı blok olarak hükümete düşman hale getireceklerdi. Hükümet de bölge halkı da bu oyuna gelmedi ve sonunda balon büyük bir gürültü ile patladı. Şimdi muhaliflerin bir kısmı (ONLAR TV) "Devlet balonu şişirmemize neden izin verdi?" diye soruyor. Diğer bir kısmı balonun kendilerine ait olduğunu da inkar ediyor çünkü bu operasyonu çekerken İzmir marşıyla oyalayıp inek gibi sağdıkları Atatürkçülere verecek herhangi bir cevapları yok. Haluk Levent'i iki defa programına konuk ederek en çok hava basanların başında gelen Fatih Altaylı da onlardan birisi. Haluk Levent muhaliflerin deprem yardımlarını kumar masasında milyon milyon ezerken, Fatih Altaylı "Haluk Levent Türkiye'de bilim devrimine hazırlanıyor" diye program yapıyordu. Devlet Bahçeli "milletin parasına akbaba gibi çöküyorlar" dediğinde en çok bunlar eleştirmiş muhalif kitlenin sorgulamaya başlamasını da yine bunlar engellemişti. Hatta Fatih Altaylı yerel seçimler öncesinde muhalifler Haluk Levent'in CHP'liliğinden şüphe etmesin diye, adaylığı reddetmesinin sebebi olarak "AKP'nin suç uydurmasından korkuyor" palavrasını savurmuştu. Şimdi bu yalanları yüzüne vurabilecek herkesi sosyal medyada engelleyerek kandırmanın kolay olduğuna artık iyice kanaat getirdiği muhaliflere yeni bir masal anlatıyor. Atatürkçü kitle bir süre huzursuzlandıktan sonra Haluk Levent'in aslında AKP'li olduğuna ikna olacak ve sütünü Fatih gibilere sunmaya devam edecek. Muhalif kitlenin orantısız zekası ise henüz bu denklemi çözmeye yetmiyor. Maalesef hala Deniz Göktaş mizahı seviyesindeler.

Abese İrca

53,084 views • 2 months ago

50 YILLIK TİYATRONUN SONU Kürdistanın her karışında, dağlarda, şehirlerde, köylerde kan aktı. On binlerce Kürd genci toprağa düştü, on yedi bin “iç düşman” kendi elleriyle infaz edildi, aileler parçalandı, köyler yakıldı, bir halkın gençliği bir ideolojinin değirmeninde un ufak edildi. Ve şimdi, bütün bu enkazın üzerine, “ulus devlet kurmak özgürlük getirmez, zaten yeterince devlet var” cümlesi düşüyor. Bu cümle, bir itiraftır. Başlangıçta “bağımsız Kürdistan” diye yola çıkanlar, yıllar içinde paradigmayı değiştirdiklerini, artık “demokratik ulus”, “demokratik konfederalizm”, “devletsiz özgürlük” peşinde olduklarını söylüyorlar. Güzel. Ulus-devlet gerçekten özgürlüğün nihai formu mudur, yoksa modernitenin bir tuzağı mı? Bu soru meşrudur. Ama o meşru soruyu, 50 yıllık kanın üzerine kurmak, ahlaki ve siyasi bir rezalettir. Çünkü eğer asıl hedef “Kürdlerin kendi devletini kurmasına karşı olmak” ise, o zaman bütün o yıllar boyunca “düşman” diye gösterilen T C’nin sınırlarının değişmemesi, üniter yapısının bozulmaması, fiilen korunmuş demektir. Yani “sözde düşman”ın bekası, fiilen savunulmuş oluyor. Bir halkın özgürlük iddiası, o halkın kendi kaderini tayin etme iradesini yok sayarak, hatta o iradeyi “kapitalist modernitenin sapması” diye mahkûm ederek nasıl savunulabilir? Özgürlük, bir halkın “devlet kurmayacağına” dair önceden verilmiş bir yemine mi bağlıdır? Yoksa özgürlük, o halkın kendi tercihine mi aittir? Eğer tercih “devletsizlik” ise, bu tercih silah zoruyla, iç infazlarla, muhalif Kürtlerin tasfiyesiyle dayatılamaz. Dayatılan şey, özgürlük değil, yeni bir faşizan tahakkümdür. Tarih, ideolojik dönüşümleri affeder. Ama bedeli bir halkın kanıyla ödenen dönüşümleri, “felsefi derinlik” adı altında aklamaz. Apo: “Dünyayı yenebilecek Güçte Olsakta Kürdistan’ı Kurdurtmam” demesi “Düşmanlığın en üst versiyonu” değilmi? Şimdi sorulması gereken soru şudur: Bütün o ölümler, (yaklaşık 150 bin kürdün ölümü) bütün o iç hesaplaşmalar, bütün o “devrimci şiddet”, sonunda “sınırlar değişmesin, başka bir devlet kurulmasın” sonucuna hizmet ettiyse… O zaman 50 yıllık mücadele, gerçekte kimin mücadelesiydi?

ÎHSAN DENÎZ

21,810 views • 1 month ago

Amerikan sömürge valisi kılıklı büyükelçi Tom Barrack, ulusal üniter devlet modeline ve laik anlayışa açıkça savaş açmış. Türk milletini uyutmak amacıyla habertürk'te düşük kaliteli piyes sahnelemiş. Türkiye'nin yeni Graham Fuller'i belli ki, birkaç hafta önce ettiği lafların yarattığı rahatsızlığın farkında. Bu nedenle durumunu düzeltmek ve milleti uyutmak için bir şeyler söyleme gereği hissetmiş. Bunun için de son derece "uysal" bir haber kanalı tercih etmiş. Tabi, gözü açık vatansever bir platformda rahat rahat zehir saçamayacaktı. Barrack'ın söylediklerine bakılacak olursa "Önceki sözleri yanlış anlaşılan Türk dostu büyükelçi" pozunda. Ama sözlerin detayları incelenirse önceki söylemlerini tasdiklediğini hatta gerçek amacını ortaya koyduğunu görüyoruz. Tom Barrack söze başlarken "Dünya çapında yeni bir strateji şekilleniyor" diyor. Zaten memlekete yeni bir Graham Fuller edasıyla gelmesi, yeni bir stratejinin varlığına işaret ediyor. Fuller de Sovyetlerin çöktüğü dönemde gelmişti. Cumhuriyet gazetesinde Türkiye'ye yeni bir rol biçmiş, Kemalizm'in bittiğini söylemiş, demokrasi ve İslamı bir arada yaşatacak "formülü" öve öve anlatarak siyasal dinciliğin işaret fişeğini vermiş, memlekete istikamet tayin etmişti. Sonrası malum, BOP tüm hızıyla devreye girmiş ve Gülen belası tüm memleketin başına bela edilmişti. Fuller yıllar içinde öyle veya böyle misyonunu tamamladı. Artık sıra Barrack'ta... O da cebinde yeni bir "formülle" geldi. Türkiye'nin devlet yapısı hakkında haddi olmayan açıklamalar yaptı, dini-etnik ayrımlı "millet sistemi" önerdi hatta açık açık Atatürk'ün kurduğu ulus devlet modeline savaş ilan etti. Barrack sözlerinin devamında "Ulus inşası bölgede aslında hiç kimse için işe yaramadı" diyor. Söze ortadoğu ülkelerini kastederek başlıyor fakat "hiç kimse" diyerek Türkiye'yi de kastetmiş oluyor. Yani "Ulus inşası Türkiye'de işe yaramadı" demek istiyor. Tam bir palavra. Tabi, Barrack bu sözü söylemek zorunda. Yeni bir model getirebilmesi için var olanı yıkılmaya layık göstermek zorunda. İşin tuhafı, bir Amerikalı, Türkiye'nin devlet sistemini açık açık eleştiriyor. Üstelik bunu bir Türk kanalında yapıyor. Fakat ağzının payını alamıyor. Tanzimat döneminin esintilerini hissetmemek mümkün değil. Sonuçta Barrack'ın cümlenin gittiği yer çok açık: Türkiye'de ulus devlet modeline karşı çıkıyor. Türkiye'de ulus devlet olmasın demek, çok milletli ve inançlı bir yapının yerleştirilmesi demek. Tabi bunun için de mevcut Türk vatandaşlığı tanımının yıkılması gerek. Farkında mısınız bilmem, Öcalan ve Barrack'ın çok fazla ortak yanı var. Tabi söyleşi yapan kişi, bu noktada devreye girip "Türkiye ulus devlet modeline göre şekillenmiş bir ülke, siz bu sözlerinizle Türkiye'nin de ulus inşasında başarısız olduğunu mu ima ediyorsunuz" diye sormalı. Ama soramıyor. Çünkü tanzimat dönemi gazetecilerinin büyükelçilere böyle bir soru sormaya hakkı yoktur. Söyleşinin devamında söyleşi yapan kişi Barrack'ın daha önceki "Türkiye, Osmanlı millet sistemine geri dönmeli" ve "Ulus devletler İsrail için tehdittir" sözlerine atıf yapıyor. "İnsanlar şüpheci bakıyorlar" anektodunu ekliyor ve "Gizli bir gündem mi var" diye soruyor. Bu ısmarlama soru Barrack'ı zor durumda bırakmak amacıyla sorulmuyor. Aksine, Barrack'ın bu sözleri daha önce tepki çektiği için ona milleti uyutmak adına yatıştırıcı sözler söyleme fırsatı veriliyor. Şayet yayının niyeti Barrack'ı sıkıştırmak olsaydı, yukarıda örnek verdiğim türden sorular sorardı. Nitekim Barrack bu asisti duyunca gülümsüyor ve "Hayır" diyerek yatıştırıcı sözlere başlıyor. Barrack, sözlerinin yanlış anlaşıldığını ve o sözleri aslında o şekilde söylemediğini söylüyor. Ne acı ki Türk milletinin bu ucuz laf oyunlarına kanacağını düşünüyor. Barrack, sözlerinin devamında geçmişten çıkarılan derslerden bahsediyor. Türkiye'nin cumhuriyet olarak yeniden şekillendiğinden söz ediyor. Halbuki Türkiye bir asır önce ulus devlet modeliyle ve Atatürk'ün dizaynıyla zaten şekillenmişti. Haliyle Barrack'ın bu konuya atıf yapması gerekirdi. Ama tabi o vakit yıkmak istediği yapıyı parmağıyla işaret etmiş olurdu... Neticede Barrack Atatürk dönemini ağzını bile almadan daha da geçmişe gidiyor. "Osmanlı millet sistemine" atıfta bulunuyor. Bu sistemi övüp mezhepsel bir düzen getirdiğini söylüyor. İşte burada zehiri adeta şekerli bir paketle sunuyor... Osmanlı millet sisteminde Türk milletine dayalı bir üst kimlik mevcut değil. Yani Barrack'ın hiç sevmediği ulus devlet modeli yok. Aksine millet sistemine göre her inanç kendi kimliğiyle tanınıyor. İşte Barrack'a göre bu dini kimlikler ve hatta etnik kimlikler yan yana yaşayabilirmiş. ABD bunun en güzel örneğiymiş. Bu "yan yana yaşamak" ifadesini hayata geçirmek için her birini ayrı ayrı tanımlamak ve anayasaya geçirmek gerekir ki bunun için Türk milleti tanımını çöpe atmak şarttır. Dahası inançları da kimlik olarak tanımak için laikliği de yok etmek icap eder. Barrack'ın bu sözlerinin anlamı açık... Türkiye, Osmanlı'nın parçalanmasına neden olan toplumsal düzeni terk edip Lozan'da ulus devlet modeline geçmişti. Türk üst kimliği altında tüm etnik grupları ortak bir millet olarak şekillendirmişti. Dini kimlikleri ise laiklik ilkesiyle insanların vicdanlarına bırakmış. Yalnızca Türk milleti tanımlaması yapılmış, etnik ve dini kimlik ayrımına gidilmemiş ve herkes eşit vatandaş olarak tanımlamıştı. Barrack bunların tamamına karşı çıkıyor ve hepsinin temelden değişmesini istiyor. Tıpkı Öcalan gibi. Nitekim Öcalan ve PKK'nın fesih açıklamalarında da bu alt metnin tamamı bire bir mevcuttu. Barrack, Öcalan ve PKK aynı şeyi konuşuyor. Buradan da anlaşıldığına göre Barrack, yeni çözüm sürecinde Öcalan ve PKK tezlerinin savunucusudur. Türkiye'de görevlendiriliş amacı ulusal üniter yapıyı ve laik düzeni yok etmektir. Barrack'a göre Türkiye yeniden millet sistemine dönmeli. Etnik ve dini kimlikleri tanımalı ve bunları bir arada yaşatan bir formül bulmalı. Mesela ABD'deki formül gibi... Yani Barrack Türkiye'deki laik üniter modelin yıkılması gerektiğini en naif ve dolaylı şekilde izah ediyor. Karşısındaki şahıs da "Efendim sizin bahsettiğiniz dini kimlikleri bir arada yaşatan formülün uygulanması Türkiye'deki laik düzene zıt düşmüyor mu, Osmanlı millet sisteminin hayata geçmesi için Türkiye'nin üniter modeli terk etmesi gerekmez mi, siz Türkiye'nin anayasasında bulunan değişmez ilkeleri askıya alan bir çözüm yolu mu sunuyorsunuz, bu sözleriniz Türkiye'nin iç işlerine doğrudan müdahale manasına gelmez mi, bu açıklamalarınız Öcalan ve PKK'nın fesih beyannameleriyle örtüşmüyor mu" gibi sorular sormuyor. Nasıl sorsun? O vakit Barrack, sunmak istediği zehirin üzerindeki şekeri çıkarmak ve maskesini düşürmek zorunda kalacak. Dediğim gibi, tanzimat devrinin babıali gazetecilerinin haşmetlü sefirlere böyle soru sorma hakkı yoktur. Soramazlar. Zaten soracak olsa orada işi ne? Tom Barrack, sözlerinin devamında ABD'nin ortadoğudaki geleneksel politikalarından söz ediyor. Demokrasi getiren, ülkelerde hegemon kuran geçmiş politikalar vs... Yani Türkiye'nin yönetim modeline yönelik sözlerle, ortadoğunun millet olamamış memleketlerinin harap halinin yan yana getirilerek anlatılması bile ülkemize hakaret. Bir gazetecinin bu konuşmaya karşı "Ortadoğu ülkeleri ile Türkiye'nin durumunu aynı ölçüde mi değerlendiriyorsunuz" diye sorması gerekirdi ama nerede... Son olarak sorulması gereken asıl soruyu soralım: Barrack'ın bu küstahlığına neden tahammül ediliyor?

Con Sinov

223,182 views • 1 year ago

Murat Karayılan Sterk Tv’de yaptığı açıklamalar ve barış sürecine dair yaptığı değerlendirmelerden birkaç önemli satır başı: -Türk devleti şimdiye kadar yasal anlamda herhangi bir adım atmadı. Tabii ki bu, hiçbir şey yapmadıkları anlamına gelmiyor. İşte İmralı’ya gidiş-gelişler oluyor, mecliste komisyon kurdular, yine bir süre sonra ateşkes çift taraflı bir hal aldı, savaş durdu. Elbette bu biçimde kimi yaklaşımlar söz konusu ama sürecin gelişmesi için, zamana yayılmaması için gerekli olan şeyler halen yerine getirilmiş değildir. Belli ki Türk devleti bu konuda halen net bir karar vermemiştir. Birçok konuyu gündemlerine getiriyorlar ve görüldüğü kadarıyla evet ile hayır arasında bırakıyorlar -Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yine Devlet Bahçeli gibi kişiler Kürt-Türk-Arap kardeşliğinden söz ediyorlar. Bu minvaldeki cümleler zaman zaman devlet yetkilileri tarafından dile getiriliyor. Ancak gel gör ki pratikte bir kucaklaşma yok. Yani ona uygun yasal adımlar halen atılmış değil. Elbette bu kadar geç kalınması bir tartışma konusudur. Kuşkusuz bunun nedenleri vardır. Tabii daha başta, yaklaşımda sorun vardır. Mesela ‘Terörsüz Türkiye’ diyorlar. Kürt sorunu tarihsel ve toplumsal bir sorundur. Ve Türkiye’nin temel bir sorunudur. Bu meselenin hepsini getirip bir ‘terör’ sorununa indirgemekle nasıl çözümcü bir yaklaşım geliştirilebilir ki? -Bizler devletle barışmak, cumhuriyeti demokratik bir cumhuriyet haline getirmek ve demokratik cumhuriyete katılmak istiyoruz. Bu cumhuriyetin karşısında olmak istemiyoruz. Önderliğimizin ve bizlerin yaklaşımı bu biçimde kökten bir yaklaşımdır. Ama karşı taraftan aynı yaklaşımı görmüyoruz. Yani kuşkularla, endişelerle, kaygılarla yaklaşıyorlar. Halbuki biz karar aldık; Kongre kararlarına bağlıyız. Bu kararlar sıradan kararlar değildir. Ancak bakıyoruz; diğer tarafta yine de kuşku ve kaygılarla dolu bir yaklaşım vardır. İşte yaklaşım böyle olunca, yine cumhuriyet tarafından halen bir tehlike olarak görülünce bizde de güven gelişmiyor doğal olarak. Yani bir sorundur ama bu sorunun çözümüne dair güven yoktur. Bence bu durum devletin yaklaşımından kaynağını alıyor -Her konuda karar alabilir. Biz, arkadaşlarımız, örgütümüz bunu daha önce de belirtmiş durumdayız. Fakat Rêber Apo hakkındaki kararı biz veririz. Yani gerilla bu kararı verir. Kongre, bu inisiyatifi gerillaya vermiştir. PKK’nin 12’nci Kongresi yani Fesih Kongresi hangi kararı aldı? Kararları nelerdi? Özellikle de silah bırakma kararını Rêber Apo yönetmelidir, kararı vardır. Yani Rêber Apo’nun fiziki özgürlüğü olacak ve bu kararları pratikleştirecek demektir. Bu, gerillaya verilmiş bir inisiyatiftir. Bu yüzden Hareketimizin ve gerillanın Rêber Apo hakkındaki tutumu nettir.

metinyoksu

32,987 views • 2 months ago

27 ARALIK 2025 SAAT 14:00’TE, ANITKABİR’DE ATATÜRK’ÜN HUZURUNDA, HAİNSİZ TÜRKİYE BULUŞMASINDA NASUH MAHRUKİ’NİN KONUŞMASI Türkiye’de Kürt sorunu yoktur, Türkiye’de her birimizin ayrı ayrı yaşadığı demokrasi sorunu vardır, adalet sorunu vardır, yandaşa başka, muhalefete başka işleyen hukukun önünde eşitlik sorunu vardır, üretim sorunu vardır, gelir adaletsizliği ve geçim sorunu vardır, açlık sınırının altıda asgari ücret ve emekli maaşı sorunu vardır, kalitesiz eğitim, denetimsiz devlet, hesap vermeyen hükümet, hesap vermeyen siyasiler ve bürokratlar sorunu vardır, kötü yönetilen devlet sorunu vardır. Bu sorunlar hepimizin ortak sorunlarıdır, Türk’ün de, Kürt’ün de, Laz’ın da, Çerkes’in de, Boşnak’ın da, Arnavut’un da ve Türk milletini var eden 26 etnisitenin tamamının da sorunlarıdır. Çözümü de hepimiz için ortaktır ve bir tanedir. Daha fazla demokrasi, daha fazla adalet, adil ve tarafsız yargı, hukukun önünde eşitlik, doğru enflasyon hesaplamalarıyla asgari ücret ve emekli maaşının belirlenmesidir, açlık sınırının altında kimseye maaş verilmemesidir, her ailenin en azından yoksulluk sınırının üstünde bir maaşı evine getirebilmesidir, varlıklarımızı satarak değil üretim ekonomisiyle kalkınmanın sağlanmasıdır, eğitimin parasız olması, laik ve çağdaş olmasıdır, devletin açık ve şeffaf yönetilmesi, denetlenebilmesi, devlet kurumları ve siyasilerin, bürokratların hesap verebilmesidir. Ancak Güneydoğu’da Türkiye’nin geri kalanından farklı olarak ağalık sorunu, feodal düzen sorunu vardır, devletin denetleyemediği aşiretler, tarikatlar sorunu vardır, bu düzende köylünün Cumhuriyet’in korumasına erişememesi, eşitsizlik, adaletsizlik ve haksızlığa uğrayarak mağdur edilmesi sorunu vardır. Bunların da çözümü Cumhuriyet’tir, Atatürk Türkiyesi’dir. Biz bütün dertlerimizi kendi içimizde çözeriz, her zaman çözdük, her zaman çözeriz, ölümden gayrı her şeyi çözeriz ama emperyalizmin ajanları, düşmanlarımızın işbirlikçileri etnikçi, bölücü, ayrılıkçı eli kanlı teröristleri hem de Türkiye’den parça koparma hedeflerinden hiç sapmadıklarını Meclis’te de dağda da her konuşmalarında da açıkça, gözümüze soka soka, küstahça bir de üstüne tehdit ederek dile getirdikleri halde muhatap kabul edersek iş karışır. Büyük Türk milleti buna müsaade etmez, kendi Cumhuriyeti için, kendi geleceği için, çocuklarının özgür ve başı dik yaşayabilmesi için asla müsaade edemez ve etmeyecektir. Durumdan vazife çıkararak, Büyük Kurtarıcı ve Büyük Kurucu Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün huzurunda, Anıtkabir’de buluşan büyük Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne, üniter yapısına, ulus devlete, milli egemenliğe, Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür ilkesine ve tek diline, tek milletine, tek egemenliğine sahip çıkmak için bugün burada. Burada siyasi partiler yok, her siyasi partiden yurttaşlar var, burada siyaset yok burada Türkiye Cumhuriyeti devletini ve Türk milletini iç ve dış düşmanlardan koruma kararlılığını gösteren Türk milleti var. Türkçe konuşmaktan asla vazgeçemeyiz, ana dil eğitimi zaten var ama ana dilde eğitim asla olamaz, bu konuda da kimse kelime oyunu yapmasın. Güneydoğu bölgemizde belediyelerde Kürtçe konuşulmasına da asla müsaade edilemez çünkü bölücülüktür, iki dilliliğin ilk adımıdır, Anayasa’ya aykırıdır ve sadece Türkiye’ye dönük emelleri olan emperyalizme hizmet eder. Bu konuda bir kez taviz verilirse arkası gelir. ABD, Ortadoğu’da ulus devlet istemiyor ve bunu apaçık İsrail’in güvenliği nedeniyle diye açıklıyor. Türkiye İsrail için bir tehdit değil ki, Türkiye’nin İsrail’in topraklarında gözü yok ki ama görünen o ki İsrail artık Türkiye için bir tehdit ve topraklarımızda gözü var, bunu Cumhurbaşkanı bile söyledi çünkü İsrail bu çağda akıl almaz bir şekilde yahudi şeriatının peşinden gidiyor ve dinsel fanatiklere göre vaadedilmiş topraklarına kavuşmak için konjonktürün çok uygun olduğunu düşünüyor. İsrail bu yüzden ulus devlet istemiyor ve ABD ile birlikte Türkiye’nin üniter yapısına müdahale etmeye çalışıyor. Etnikçi, ayrılıkçı, bölücü PKK’yı güçlendirmeye çalışıyor. İsrail işbirlikçisi PKK ve DEM de ulus devlet istemiyor çünkü Türkiye’nin parçalanmasını istiyorlar Kürt halkını özgürleşeceksiniz diye kandırıyorlar oysa İsrail’in ve işbirlikçilerinin kölesi olmaktan asla öteye gidemezler. PKK’nın ve DEM’in elitleri servetlerine servet, güçlerine güç katacaklar diye koca Kürt halkını İsrail’in desteğiyle kendilerine maraba yapmaya çalışıyorlar, Cumhuriyet’in yıkmaya çalıştığı ağalık düzenini kurumsallaştırmaya çalışıyorlar. Bizim bizden başka dostumuz yok, Türklerin de, Kürtlerin de ve hepimizin de bu coğrafyada kaderi ortaktır. Tek yol Atatürk’ün bizi 100 yıldır özgür ve bağımsız tutan tam bağımsız ve anti emperyalist Türkiye hedefinde birleşmektir. Bugün burada olanlar, bu hedef için buradadır. Türkiye’de Kürt sorunu yoktur. Türkiye’de PKK sorunu vardır, terör sorunu vardır, etnikçi, ayrılıkçı, bölücülük sorunu vardır. Ölüm cezasına çarptırılmış, cezası ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çevrilmiş Teröristbaşı’nın hapisten çıkarılmaya çalışılması sorunu vardır, hapisten çıkartılarak siyasi aktör yapılmaya çalışılması sorunu vardır, sanki bütün Kürtler PKK’lıymış gibi, bütün Kürtler terör destekçisiymiş gibi Teröristbaşı’nın bütün Kürtlerin lideri konumuna getirilmeye çalışılması sorunu vardır. Öcalan’ın mahkeme kararında şunlar yazar; ''..... Kurduğu silahlı terör örgütü PKK'yı, aldığı kararlar ve verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek , devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf eylemleri gerçekleştirdiği sabit görüldüğünden, eylemine uyan TCK'nun 125. maddesine göre ÖLÜM CEZASI ile Cezalandırılmasına. 2- Sanığın eylemlerinin yoğunluğu ve sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayırımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, amaç suç için işlenen vasıta suçlardan yüzlercesinin ölüm cezasını gerektirmesi, bu eylemlerin ülke için ciddi yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi'' ...... diye devam eder. Bu profesyonel katil, düşman ajanı, vatan haini teröristin ayağına Gazi Meclis'imizi götürdüler ve umut hakkından yararlanmasını istiyorlar, dahası ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası çeken Teröristbaşını çıkarıp Kürt halkının siyasi lideri olmasını hayal ediyorlar. Sanki bütün Kürtler teröristmiş, terör destekçisiymiş gibi. Büyük Türk milleti, emperyalizmin ve ele geçirilmiş yerli işbirlikçilerinin yıkıcı ve bölücü ihanet projesini mutlaka bozacak ve bir kez daha heveslerini kursaklarında bırakacaktır. Anadolu'da kimse Türk milletini yenemez. Türk milleti vatanını kimseye böldürmez, Cumhuriyeti'ni kimseye yıktırmaz ve düşmana asla teslim olmaz. Bugün, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişinin 106. Yılında, O’nun huzurunda bu kararlılığımızı hep birlikte dosta düşmana göstermek için buraya geldik. Türkiye’mizi asla kimseye böldürmeyeceğiz.

Nasuh Mahruki

56,470 views • 8 months ago

🔴 Hangi dönemde Barolara kayyum için dava açıldı? Bu da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tarihidir işte. 🔴 Düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve insan haklarıyla ilgili meselelerden dolayı İstanbul Barosu gibi dünyanın en büyük barosuna kayyum atanması için dava açılıyor. 🔴 Avukatlık Yasası’na 2001 yılında 76 ve 96’ncı maddesine, Barolara, Türkiye Barolar Birliğine, Baroların kuruluşuna madde eklettik; Adalet ve Kalkınma Partisi yoktu. 🔴 Barolara ve yönetim kurullarına insan haklarını korumak, bunlara işlerlik kazandırmak görevi verildi. Daha sonra oluşturulan kurumlar dışında kendisine bu yetki verilen başka bir meslek örgütü yok. 🔴 İfade özgürlüğü nedir, düşünce özgürlüğü nedir, haber alma hakkı nedir, Barolar neyi savunur bunları düşünün. 🔴 Derin devletin sahibi olunca nerede insan hakları ihlali var ya da yok diye ölçünüz kalmıyor. 🔴 Ölçüsüz olanlar devlet aygıtını ele geçirmişler, sosyal medya hesaplarından bu parlamentoya ayar vermeye çalışıyor. 🔴 O ayar bizim gibi çıkıp konuşanlara verilmiyor. Adalet ve Kalkınma Partisi grubunda avukat yok mu? Var ama tüm bunlar “Anayasaya aykırıdır, ifade özgürlüğüne aykırıdır” konuşamazsınız, çünkü size ayar veriyorlar. O ayar yüzünden birisi çıkıp burada konuşamıyor ve İstanbul Barosu’na bu dava açılıyor. Yazıktır, kişisel tarihinize de yazıktır, bunu yapmayın. #İstanbulbarosu İstanbul Barosu

Sezgin Tanrıkulu

52,264 views • 1 year ago