Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

Herbert Spencer, devletin yoksullara, hastalara veya başarısızlara yardım etmesini “doğal evrim sürecine” müdahale olarak görüyordu. Ona göre bu tür yardımlar, zayıfların hayatta kalmasına ve toplumun gerilemesine yol açabilirdi. Sizce devlet yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmeli mi? Yoksa herkes kendi mücadelesini mi vermeli?

83,889 Aufrufe • vor 29 Tagen •via X (Twitter)

0 Kommentare

Keine Kommentare verfügbar

Kommentare vom Original-Post werden hier angezeigt

Ähnliche Videos

Siyasi dehamız, kıymetlimiz Servet Avcı Başkanımız; fikirleriyle iz bırakan, tükenmez kalem gibi üretken bir liderdir." Sağ elin verdiğini sol el bilmeyecekti değil mi? Seçimler yaklaştı ya, belediyecilerimiz ve belediyeci adaylarımız diğer projelere göre çok daha kolay ve ucuz bir faaliyet olan ‘sosyal yardımlar’ üzerinden yürüyecekler… Bu konu hem ‘alanlar’ hem de ‘verenler’ açısından oldukça hassas bir konu… Birçok belediyeci bu konuda reklam yapmayı çok seviyor ama bunu yaparken, kendi kültür ve inanç değerlerimizde oluşan tahribatı genellikle umursamıyor… Oysa dikkat edilmesi gereken o kadar çok incelik var ki… Belediyeciler buyursun: Bir şehirde sosyal yardım alanların çokluğuyla değil, o yardıma muhtaç olanların azlığıyla övünün… Sosyal yardım alanlar arttıkça şehrin itibarı artmaz, tam tersine azalır… ‘Alan eller’in değil ‘veren eller’in artmasını öncelikli hedef yapın… *** Yardım ederken inancınızın ve kültürünüzün gereğine göre davranın… Önceliğiniz reklam olmasın… Başkalarına benzemeyin, bir fark ortaya koyun… Sağ elle verdiğinizi sol eliniz bilmesin… Bunun edebiyatını yapmayın… *** Yardım alan aileleri çocuklarının ya da komşularının yanında mahcup etmeyin… Yardımları taşıyan arabalarla veya yardım kolileriyle kadraja girmeyin, kimsenin gururunu incitmeyin… *** Babanızın parasını değil, devletin ve milletin parasını dağıttığınızı unutmayın, şahsî gösteriye kalkışmayın, reklam yapmayın… Başkalarının muhtaçlığını siyasetinize alet etmeyin… Tıpkı “İyilik yap denize at, balık bilmese Halik bilir” atasözündeki gibi olun… *** Sadece hayırda yarışın… Aracılık ettiğiniz yardımları kimsenin gözüne sokmayın… Bir avuç bile tutmayan kıymayı dağıtırken “Cümle açları doyuruyorum” pozları vermeyin, kürsülerden konuşmayın, kurumsal platformlarınızda bunlara yer vermeyin… *** Üst geçitlere, duvarlara, afişlere, ‘şu kadar kıyma dağıttık, bu kadar yağ dağıttık’ gibi basitlikler yazdırmayın, ucuzluğa başvurmayın, şahsî reklam yapayım derken kendinizi ve şehrinizi küçültmeyin… *** Yardım dağıtırken, adil olun, ihtiyaç sahiplerini iyi belirleyin, daha önce eleştirdiklerinize benzemeyin… Malzemeleri ve yardım çeklerini, siyaset uğruna koşturan dostlarınızın emrine vermeyin, adaleti sarsmayın… *** Yardım malzemesi alım süreçlerini şeffaf yürütün… Garibin hakkını aradaki tokatçılara yedirmeyin… İyiliği, gözü dönmüşler için fırsata çevirmeyin… Nasıl olsa ihtiyaç sahipleri çok da dikkat etmez diye kalitesiz malzeme sokuşturmayın… *** Şehrinizdeki insanların ‘yardım alan’ değil, ‘yardım eden’ kimliğinin gelişmesi ve şehrin kalkınması için hangi projeleriniz var veya hangilerini uygulamaya geçirdiniz, kürsülerden anlatabiliyorsanız, onları anlatın…

𝕋.ℂ. Ü𝕝𝕜ü𝕔ü 𝔹𝕒ş𝕜𝕖𝕟𝕥

34,778 Aufrufe • vor 3 Monaten

✅ AKP’nin Haluk Levent ve Ahbap soruşturmasında inandırıcı olması için cevaplaması gereken sorular var yoksa birileri suç ortağı ve göz mü yumdu❓ 🔴 Deprem gibi ulusal bir felakette milyarlarca liralık (yaklaşık 158 milyon dolar civarı) bağışın sivil bir derneğe akmasına izin verilirken, devlet neden etkin denetim mekanizmalarını (Dernekler Kanunu denetimleri, Maliye ve İçişleri Bakanlığı teftişleri) önceden ve yeterince işletmedi? ❓ 🔴 Bu paraların şeffaf kullanımını sağlamak devletin temel sorumluluğu değil miydi? ❓ 🔴 Ahbap Derneği yıllardır büyük ölçekli yardım faaliyetleri yürütüyordu; devlet denetim birimleri (örneğin Gelir İdaresi, Sayıştay veya bakanlık müfettişleri) bu derneğin hesaplarını, faaliyet raporlarını ve bağış akışlarını neden düzenli ve etkin şekilde denetlemedi? ❓ 🔴 Yıllık zorunlu denetimler yapılmış mıydı, yoksa göz yumuldu mu? ❓ 🔴 Deprem sonrası “Devlet nerede?” eleştirileri varken, AFAD ve Kızılay gibi kurumların yetersiz kaldığı algısı oluşunca devlet, sivil derneklere akan muazzam kaynakları neden daha sıkı bir denetim altına almadı? ❓ Bağışların amacı dışında kullanımını önlemek için önleyici tedbirler (protokol zorunluluğu, bağımsız denetim) alınmadı mı? ❓ 🔴 Haluk Levent’in geçmişteki hukuki sorunları (çek davaları vb.) bilinirken, devlet büyük miktarda bağış toplayan bir derneğin başkanını ve yönetimini neden daha yakından izlemedi? ❓ Riskli görülen kişilere/derneklere bu kadar büyük kaynak emanet etmek ihmalkârlık değil midir? ❓ 🔴 Dernekler Kanunu’na göre dernekler belirli aralıklarla denetlenmek zorundadır; Ahbap Derneği’ne yönelik etkili ve bağımsız denetimler ne zaman, nasıl yapıldı ve sonuçları kamuoyuyla neden paylaşılmadı? ❓ 🔴 Denetim raporlarında sorun tespit edilmişse neden zamanında müdahale edilmedi? ❓ 🔴 Deprem bağışları üzerinden milyonlarca dolarlık taşınmaz alım iddiaları (örneğin Başaran Holding olayı) gibi ciddi şikayetler varken, devlet savcılıkları ve mali polis bu iddiaları ne zaman, ne kadar hızlı soruşturdu? ❓ 🔴 Gecikme veya siyasi kaygılar nedeniyle ihmal mi edildi? ❓ 🔴 Haluk Levent’in yurtdışına çıkış girişiminde bulunduğu iddia edilirken yakalama kararı çıktı; devlet, böylesine kritik bir soruşturmada şüpheliyi daha erken neden tespit edip önlem almadı? ❓ 🔴 Mali akışlar ve uluslararası transferler izlenmiyor muydu? ❓ 🔴 Genel olarak, devlet büyük sivil yardım kampanyalarında şeffaflık ve hesap verebilirliği sağlamak için yasal çerçeveyi neden yeterince güçlendirmedi veya uygulamadı? ❓ 🔴Bu ihmaller, kamu kaynaklarına ve vatandaş bağışlarına güvensizliğe yol açmadı mı? ❓

BİRCAN YILDIRIM

90,558 Aufrufe • vor 2 Monaten

Akşama Not. ÇÖKTÜ.. Dünyanın kalbi olan bu coğrafyanın da ta kendisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Dolayısıyla dünyayı belirleme gücü olan bir devletin kendi içinde gündemin bu kadar sıcak olmasından doğal bir şey yok. Çünkü dünya dengeleri kökten değişiyor, artık yeni bir dünya çıkıyor. Neoliberalizm çöktü, son yüzyılın küresel sistemi çöktü, Birleşmiş Milletler çöktü, NATO kendi içinde tartışılıyor. Dünyayı tekleştirmek isteyen, farklılıkları yok etmek isteyen küreselci akıl tasfiye sürecine girdi. En önemli iddiaları olan Avrupa Birliği, kendi iç çelişkileri ile kendi çöküşünü erteleyebilecek mi, ertelemeyecek mi? Büyük bir çıkmazın içinde. Sovyetlere yapılanın aynısı Avrupa Birliği’ne yapılıyor. Çok hızlı, ekonomik paradigması yerine savunma odaklı, silah sanayine yatırım odaklı bir paradigmayı bırakıyor. Bu, Avrupa Birliği’nin refah iddialarını çökertir ve Avrupa Birliği’nin “varılacak son nokta” iddiası, yani küreselcilerin en büyük başarısı olarak ifade ettikleri Avrupa Birliği’nde, bundan sonra bolca Brexit… Yani İngilizler Brexit dedi ya, böyle bir süreçte. Dünya ciddi anlamda büyük bir çalkalanma yaşarken belirleyici güç merkezi olarak da kutup başı, merkez güç Türkiye’de kendi yol haritasını çizme noktasında. Politik olmayan yol haritasından bahsediyorum, yalnız dikkatinizi çekerim, bir parti meselesinden bahsetmiyorum. Yani bir devlet meselesinden… Devletin nerede durması gerektiğini, yüzyılı okuma ve bu okumalar üzerinden nasıl bir varlığımızı, nasıl tahkim ederiz, bekamızı nasıl güçlü bir şekilde geleceğe taşıma noktasında güçleniriz sorusunun cevabının noktasında bu kadar tartışma normal.

Metin KÜLÜNK

124,762 Aufrufe • vor 1 Jahr

NEKROPOLİTİKA, KARŞI NEKRO POLİTİKA, BUNLARIN ETKİLEŞİMİ VE OLASI SONUÇLARI "Homo homini lupus, necropolitanus lupus" (İnsan insanın kurduydu; nekropolitik çağda ise insan insanın celladı oldu." xxx Achille Mbembe'ye göre nekropolitika, siyasi ve sosyal iktidarın kimin yaşayacağına ve kimin ölüme terk edileceğine karar verme gücünü ifade eden bir kavramdır. "Nekroz" tıbbi bir kavram olarak "canlı dokunun ölmesi" anlamına gelir. Yani "nekropolitika" da "ölü(m) siyaseti" diye tercüme edilebilir. Kavram doğal olarak öncelikle şiddet tekeline sahip en organize ve en teşkilatlı güç olan devletlerin politikalarını tarif eder. (Saymadım ama herhalde en az 1000 yazı yazmışımdır, 175.000 twitimin 100.000'i Türkiye'deki Kürtlere, Müslüman olmayan gruplara, solculara, Sünni olmayan gruplara yönelik devlet şiddeti üzerinedir.) Karşı Nekropolitika Mağdur grupları ise devletin veya egemen sınıfların kendilerini mahkûm ettiği bu "sosyal ve fiziksel ölüm" alanını (ölüm dünyalarını) görünür kılarak egemen gücün maskesini düşürmeyi hedefler. Ölümü ve yas sürecini kamusal alana taşıyarak siyasileştirmek, sömürgeci ya da baskıcı iktidarın nekropolitik mantığını bozma çabasıdır. Literatürde bu durum, yukarıdan aşağıya uygulanan devlet şiddetinden ziyade, tabandan gelen bir direnç pratiği olarak "Karşı Nekropolitika" veya "Aşağıdan Yukarıya Nekropolitika" terimleriyle kavramsallaştırılır. Örgütlerin nekropolitikası Ancak Achille Mbembe ve takipçilerine göre nekropolitika sadece devletlere özgü değildir; milisler, savaş ağaları ve silahlı örgütler de kendi kontrol alanlarında egemenlik taklidi yaparlar veya onunla "yarışırlar". Egemen bir devlete karşı mücadele ettiğini iddia eden devlet dışı silahlı aktörlerin, kendi içlerinde kurdukları egemenlik alanlarında bizzat nekropolitik birer özneye dönüşürler. Devlet, şiddet ve ölüm kararını yasa, egemenlik ve kurumsal meşruiyet arkasına gizler. Mahkemeler kurar, yasalar çıkarır, bürokrasiyi kullanır (örneğin; idam cezaları, terörle mücadele kanunları, resmi hapishaneler). Devlet, kendi nekropolitik eylemini "kamu güvenliği" veya "hukukun üstünlüğü" olarak rasyonalize ederken; Devlet-dışı aktörler ise gücünü mevcut hukuk sisteminin dışındaki bir "istisnai alandan" alır. Şiddeti meşrulaştırmak için kurumsal yasalara değil, ideolojik bir ahlaka, tarihsel bir haklılığa veya intikam/hayatta kalma refleksine dayanırlar. Devlet hukuku taklit ederek "örgüt mahkemeleri" kursalar bile bu yapı her an değişebilen, liderliğin iki dudağı arasında olan keyfi bir nitelik taşır. xxx Son bir yıldır farkettiğiniz üzere, Kürtler bağlamında "Ay'ın Öteki Yüzü"ne bakmayı önceledim. Dikkat edin, "farkettim" demiyorum, "önceledim" diyorum. Çünkü bu konuda da defalarca yazmış, eleştirmiş biriyim. Ama bu yoğunlukta ilk kez yapıyorum bunu. Gördüğüm şu: PKK'nin taziye çadırları, marşlar ve ayinsel anmalarla ölümü kamusallaştırması, sadece devlete karşı bir protesto değildir. Bu ritüeller, örgütün kendi tabanı üzerinde hâlâ "yaşatma ve öldürme" (veya ölüme gönderme) hakkına sahip meşru bir otorite olduğunu kanıtlama çabasıdır. Literatür bunu bir "karşı" duruştan ziyade, devletin nekropolitik tekelini taklit eden veya onunla "yarışan" bir alternatif nekropolitika olarak görür. Bizzat örgüt yöneticileri tarafından itiraf edilen "iç infazlar", 2004'te görünürde haklı bir sebep olmadan çatışmasızlığın bitirilmesi veya 2015'teki Hendek çatışmaları gibi sivil yaşam alanlarını savaş alanına çeviren stratejik kararlar, ("Norm Devlet" denilen unsurlarla girilen kişisel ve/veya politik pazarlıklar bir yana) literatürde "öz-nekropolitika" veya militan/sempatizan bedenlerinin egemenlik iddiaları için feda edilebilir varlıklar olarak konumlandırılmasıyla ilgilidir. Ölümlerin açıklanmasındaki 20-25 yıllık gecikmeler, ölenlerin gerçek adlarının, yaşlarının, ölümlerin nedenlerinin, yerlerinin örtülmesi, nekropolitiğin en yalın hallerinden biridir. Bir aktörün, bir insanın sadece fiziki ölümüne değil, ölümünün bilgisine, zamanına ve bunun nasıl hatırlanacağına karar vermesi (veya bunu yıllarca gizlemesi, hiç açıklamaması), mutlak bir egemenlik göstergesidir. Dolayısıyla burada mağduriyetin görselleştirilmesi "saf" bir direniş değil, ideolojik bir araçsallaştırmadır. Örgütün lider kadrosu ile sahada ölenler(in yaşları) arasındaki asimetri (dahi) tam da devletlerin savaş politikalarındaki nekropolitik hiyerarşiyi (kimin feda edileceğine karar veren üst aklı) taklit eder. Türkiye'de süreç nasıl gelişecek? Hatırlarsanız örgütün ölümsüzlerinden Murat Karayılan'a göre terör örgütünün 1976’dan 1983’e kadar 173, 1984’ten 2000 yılına kadar 13.778, 2000'den 2026'ya kadar 7949 üyesi; Suriye topraklarındaki çatışmalarda da 3262 üyesi öldürülmüştü. Karayılan özellikle 1984-2000 döneminde kayıt altına alınmamış kişilerin bulunduğunu belirterek, bunların da hesaba katılması halinde gerçek toplamın yaklaşık 27 bine ulaştığını söylemişti. Bu sayıya örgütün infazları ise dahil değil. Örgütün sayıları son basamağına kadar söylemesi de ayrıca ilginç bir "titizlik" gösterisi. Demek ki daha pek çok (yüzlerce, belki binlerce) taziye çadırı kurulacak. (Bir de hastalık vs gibi nedenlerle ölenlerin "şehitleştirilmesi" ameliyesi var. Örneğin yedi yıl hapislikte politik konularda sesini hiç duymadığımız Selçuk Mızraklı'nın ilk ziyaretini SSÖ'nün mezarına yapması, diğer "şehit" mezarlarında sergilediği "elini toprakla yıkama" ritüelleri, bu konunun ayrıca ele alınmasını gerekli kılıyor.) PKK’nin taziye çadırları ve kamusal anma pratikleri, literatürdeki tabiriyle tek bir aktörün hesabına yazılan tek yönlü bir süreç değil; devlet ile devlet-dışı silahlı aktör arasında karşılıklı olarak birbirini besleyen ve kuran diyalektik bir işlev görüyor. ÖRGÜT AÇISINDAN bu çadırlar, geçmiş bir kaybı sadece anma mekânı değil; toplumsal hafızayı geriye dönük olarak yeniden inşa etme araçları olacak Literatürde buna "nekro-sermaye" veya ölümün siyasi yatırıma dönüştürülmesi deniyor. 20-25 yıl sonra açıklanan ölüm bilgisi, örgüt tarafından tabana "Biz kayıplarımızı unutmadık, siz de davayı unutmamalısınız" mesajı vermek için bir mobilizasyon yakıtı olarak kullanılacak. Buna "sadakatin teyidi" deniyor. Taziye çadırları, devletin fiziki olarak kontrol ettiği topraklarda örgütün sembolik ve duygusal bir egemenlik alanı parsellemesini sağlayacak. Devletin yasakladığı veya sınırlandırdığı sembollerin bu çadırlarda sergilenmesi, örgütün kendi tabanına "Burada devletin değil, bizim hukukumuz geçerli" demiş olacak. Buna da "duygusal egemenliğin kurulması" deniyor. DEVLET AÇISINDAN çadırlar ve ritüeller, devletin kendi şiddet politikalarını, operasyonlarını ve hukuk dışı/istisnai uygulamalarını rasyonalize etmesi için gerekli olan düşman imajını kurumsal düzeyde yeniden üretecek. Binlerle ifade edilen ölümler kamusal alanda "devletin kahredici gücü"nün bir teyidi olacak. Devletin istediği an bu çadırları, bu anma mekanlarını engellemesi, katılanları yargılaması mümkün olduğunu da anımsayınca, böylesi bir durumda devlet kendi "öldürme ve cezalandırma tekelini" toplum nezdinde yeniden sergileyecek. MAĞDUR AİLELERİ açısından bedenlerin veya ölüm bilgisinin onlarca yıl saklanması, mağdur yakınlarını antropolog Victor Turner’ın "Araf'ta kalma" kavramıyla açıkladığı patolojik bir yassızlık sürecine mahkûm eder. Aileler için bu çadırlar, nihayet bir yas tutabilme ve sosyal ölümden çıkma arayışıdır. Ancak bu insani mağduriyet, hem devletin güvenlik bürokrasisi (suçlulaştırma) hem de örgütün ideolojik aygıtı (şehitlik anlatısına eklemleme) tarafından çift taraflı olarak araçsallaştırılacak. Ailelerin saf yası, iki egemenlik odağının sınır savaşında sembolik bir cepheye dönüşecek. Sonuç: Toplumsal dokunun nekrotizasyonu Nekropolitik savaşlar, sadece o an yaşayanları değil, gelecek kuşakları da travmatize eder. Ölümün ve şiddetin sürekli görselleştirilmesi ve kutsanması, travmayı toplumsal kimliğin ayrılmaz bir parçası haline getirir. Bir tarafın "terörist" diyerek yok saydığı veya gömdüğü, diğer tarafın ise "şehit" diyerek birer ideolojik simgeye dönüştürdüğü bedenler, gerçek ve insani bir yastan mahrum kalır. Toplum, bitmek bilmeyen bir Araf'ta kalma hissi yaşar. İnsani duyguların (üzüntü, merhamet, acı paylaşımı) siyasallaşması, toplumsal empati yeteneğinin tamamen körelmesine, yani kolektif bir hissizleşmeye yol açar. Ölüm ilanları, taziye çadırları, polis müdahaleleri ve operasyon haberleri o kadar süreklilik kazanır ki, toplum bunu, hava durumu gibi olağan bir gerçeklik olarak kabul etmeye başlar. Bu durum, toplumun adalet arama, barış talep etme ve sivil refleksler gösterme refleksini felç eder; toplum kronik bir edilgenliğe sürüklenir. Eğer tüm bu hasarı tek bir şemsiye terim altında toplamak gerekirse, eleştirel teoride buna "Toplumsal dokunun nekrotizasyonu" denebilir. Tıpkı tıptaki nekroz (canlı dokunun ölmesi) gibi, nekropolitik savaşlar da toplumun canlı tutan damarlarını, empatiyi, ortak yas hakkını, sivil güveni ve gelecek tahayyülünü çürüterek öldürür. Şu soruyu ise toplumun tepeden tırnağa, her bir unsurunun kendisine sorması gerekiyor: Ölümlerin üzerinde yükselen bir hayat, gerçekten yaşanmaya değer bir hayat mıdır?

Ayşe Hür

26,788 Aufrufe • vor 12 Tagen

Afrika'da iki yıldır kirli su içmek zorunda kalan köylülerle konuşan “beyaz adam”, su kuyusunun bir parçasını tamir ettirmek için “yerel halk” arasından iki tamirci çağırıyor ve sorun çözülüyor. Peki, bu sorun “beyaz adam” söylemeden çözülemez miydi? Zaten halktan birileri bunu çözebiliyorken neden iki yıldır bu çile çekildi? Yönetim, uygulamalı bir bilim olarak sıfır maliyetle harika çözümler ve refah sunabilir. Ancak sömürgecilik, halkın bu çözümleri görmesini, anlamasını ve talep etmesini engeller; böylece halk çile çekerek yoksullaşırken, yönetimde görevli olanlar servet transferleriyle zenginleşir. Marmara Üniversitesi, tez araştırmada finansal sürdürülebilirlik teorisini geliştirdiğimi biliyorsunuz. Bunu fintech ve yapay zeka yazılımlarıyla destekleyerek, yalnızca yabancı ülkelerde bu bilimsel çözümü stratejik bir yönetim aracı olarak kullanıp yüzlerce milyon dolarlık finansal varlık yarattığımı da biliyorsunuz. Peki, neden Türkiye’de bunu yapmama izin verilmiyor? Türkiye’de yüzlerce milyon dolar istemeyen tek bir kişi bile bulamazsınız. Ancak kaynak bilim, liyakat ve teknokrasi olduğunda ve devlet ile şirketlerin yönetiminde stratejik bir araç olarak kullanıldığında, bu kesinlikle kabul edilmiyor. Bu size inandırıcı gelmedi mi? Bunu mantığınıza oturtmakta zorlanıyor musunuz? Şimdi videoyu tekrar izleyin! Eğer bu çözümüm -bilimsel olarak ispatlanmış ve gerçek hayatta yabancı ülkeler için de uygulanmış- Türkiye'de uygulanırsa iki şey olur: 1) İdari gücü olanların artık hiçbir gücü kalmaz. Çünkü kimse kendisini tanrı yerine koyamaz! Çünkü artık onlara ihtiyaç kalmaz ve halk refaha kavuşur. 2) Bu olduğunda herkes şunu söyler: Bugüne kadar bunu neden yapmanız ve biz açlık ve sefalet içinde süründük ve ömrümüzü yitirdik? İşte bu koşullarda toplum hiçbir koşulda idare edilemez! Toplumun belli bir kontrol, baskı ve idare altında kalabilmesi için ölmemesi ama sürümesi yani düşünmeden, sorgulamadan ve sorun yaratmadan itaat etmesi gerekir. İşte olan budur! Yoksa Türkiye'nin maddi ve manevi kaynaklarıyla tek bir kişinin dahi aç kalamayacağı kadar yüksek bir refah potansiyeli vardır. Bu potansiyel var ama işte dediğim gibi "sömürgecilik" ve "beyaz adam" emri olmadan yerel halk hiçbir şey yapamaz.

Dr. İbrahim Can, CPA

579,496 Aufrufe • vor 9 Monaten

🔴Bu videodaki herif göz muayenesine gelen genç kadını kıyafetlerine bakıp teşhirci diyerek muayene etmeyi reddeden #Konya Meram Devlet Hastanesinde görevli Dr. #HasanHüseyinUysal. Konya İHH Başkanı aynı zamanda. 🔴Genç kadın, doktor müsveddesi herifin ne menem bir kadın düşmanı soytarı olduğunu çektiği kısacak video ile gözler önüne seriyor. 🔴Söz konusu şahıs özellikle kadınlara, çocuklara, sokak hayvanlarına yönelik iktidarın nefret ve düşmanlık politikalarının vücut bulmuş misyoneri olarak skandal söz ve eylemleriyle nam salmış bir tip olarak ortalarda geziniyor. 🔴13 yaşında evliliği savunmuş, "Aile vs zorlama yoksa, kendi iradesiyle evlenmek istemişse, 13 yaş konusunda kimsenin itiraz etmemesi gerekmez mi çünkü biliyoruz o yaşta maalesef kendi istekleri ile gayri meşru cinsellik yaşayanlar artık var..." demişti mesela… 🔴Yine 2022'deki bir paylaşımında "Toplumun en zayıf yanı da en kuvvetli yanı da kadın. Konya'da bile göbeği, göğüslerinin yarısı, omuzları, bacak uyluğunun % 80'i açık tipler türedi. Bu teşhir, 'beden görseli satma' değil mi? Beden satmaya giden yol, fa..şelik yolu değil mi? Cariyeler örtünmezmiş. Cariye mi bunlar!" demişti. 🔴Şimdi Sağlık Bakanlığı bu herif için sözümona soruşturma başlatmış ama hatırlatalım, 2022’de de benzer bir soruşturma geçirip Konya Numune Hastanesi’ndeki Başhekim Yardımcılığı görevinden alınmış, hemen ardından ne #MeramDevletHastanesi’nde doktorluk yapmaya devam etmişti. Bu yüzden Sağlık Bakanlığı’nın soruşturması da baştan güven vermeyerek başladı. 🔴O yüzden özellikle biz kadınlar bu soruşturmanın esas takipçisi olacağız, bu soytarılar öyle elini kolunu sallaya sallaya dilediğini yapamayacak, o pis ağızlarını öyle kolay açamayacaklar, doktorluk mesleğini kafalarına göre icra edemeyecekler! İzin vermeyeceğiz!

Perihan Koca

10,777 Aufrufe • vor 1 Jahr

🔴 Cihat Yaycı : Terör örgütünün hapisteki liderine bir heyet gidiyor ve devletin şehirleri olan Van ve Diyarbakır’da büyük ekranlarda onun mesajı okunacak. Bugün televizyonlarda herkes, bu cani ne dedi diye bekleyecek. 📌 Üstelik artık ona “terörist başı” bile denmeyecek. “İmralı” denildiğinde, nasıl “Külliye” dendiğinde Cumhurbaşkanı anlaşılıyorsa, “İmralı” denildiğinde de Abdullah Öcalan anlaşılacak. İmralı, bir makam haline getirildi! Bu inanılmaz bir şey. 📌Atatürk, Türk milletini şöyle tarif ediyor: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Yani burada ırk, soy, din veya dil ayrımı yok. 📌Anayasamızın 10. maddesinde de bu açıkça belirtiliyor: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Bu madde varken, anayasaya başka bir madde nasıl eklenebilir? 📌Anayasanın 42. maddesine “Ana dilde eğitim Türkçe dışında başka dillerde de yapılabilir” ibaresi eklenirse, bu durum kendi kaderini tayin hakkını doğurur ve referandum hakkı ortaya çıkar. Bu süreç sonunda Türkiye paramparça olur. 📌Uluslararası hukuk açısından baktığımızda, 1933 Montevideo Sözleşmesi ve 1930 tarihli Cemiyeti Akvam’ın Sürekli Adalet Divanı kararına göre, bir ülkede anayasada birden fazla halk, mezhep, din, dil ve ırk yer almışsa, o halka özerk bölge statüsü verilir ve bu süreç referanduma gider. 📌Terörist başı Abdullah Öcalan’ın daha önce yayınladığı bildiride de “kendi kaderini tayin hakkına giden yol” vurgulanıyordu. Tıpkı Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi, Türkiye’de de bir referandum yapılması gündeme gelir. Türkiye buna izin vermese bile, anayasal düzenlemeler yapıldıktan sonra Birleşmiş Milletler devreye girer ve referandum zorunlu hale gelir. 📌Amerika’dan izin alamadığımız için şu anda Ayn el-Arab’a dahi giremiyoruz. Kosova, Sırbistan, Lübnan gibi ülkeler de hep bu şekilde parçalandı. 📌Türkiye’nin parçalanma sürecine girdiğini söyleyenlere tepki gösterenler, korkarım ileride pişman olacaklar. 📌 Eğer anayasanın 42. ve 66. maddelerinde değişiklik yapılır ve “Ana dilde eğitim Türkçe dışında da yapılabilir” ibaresi eklenirse, süreç şöyle ilerler: Önce anaokulları Kürtçe veya Ermenice olur. Ardından ilkokul açılır, sonra ortaokul ve lise açılmak zorunda kalınır. Daha sonra üniversite açılır ve böylece bağımsız bir eğitim sistemi oluşur. Bu da zamanla bölünmeyi kaçınılmaz hale getirir. 📌Şu an zaten Türkiye’de seçmeli olarak Kürtçe eğitim almak mümkün. Ancak eğitim dili Türkçe olmalıdır. Kürtçeye veya Kürtlere karşı bir düşmanlık söz konusu değildir. Benim savunduğum şey, ulusal kimliktir. Türkiye’de yaşayan herkes –Kürt kökenli, Ermeni kökenli, Rum kökenli ya da Türk kökenli olsun– Türk milletinin bir parçasıdır. Bölünmez bütünlük budur. 📌Fransa’da siyaset yapan Ermeni kökenli Deveciyan, Fransız vatandaşı olduğu için kendisini Fransız olarak tanımlıyordu. Ancak Türkiye’de, Ermeniler, Kürtler veya Çerkesler vs farklı kimlikler üzerinden ayrıştırmaya çalışıyor. Bu büyük bir oyundur. 📌Türkiye Cumhuriyeti büyük bir dönemeçte. Ben hayatım boyunca böyle bir tehlikeyle hiç karşılaşmadım. Geçmişte PKK’nın kontrol noktaları kurduğu dönemleri bile yaşadık ama devlet hiçbir zaman taviz vermedi. 📌Fakat şimdi umutsuzluğa kapılıyorum. Çünkü artık Diyarbakır “Amed”, Türkiye Türk milleti değil “Türkiye halkları” olarak anılmaya başlandı. Eğer gerçekten kendinize güveniyorsanız, bu büyük ekranları Aydın’da, İstanbul’da, Manisa’da, Trabzon’da da kurun!

TÜRK DEGS / TURK MAGS

32,315 Aufrufe • vor 1 Jahr

Köprülerin özelleştirilmesi büyük riskler barındırıyor. Boğaz köprüleri, İstanbul’un ve hatta Türkiye’nin kalbi. Gündelik hayatın, ticaretin, güvenliğin, afet yönetiminin içinden aktığı damarlar. Bu damarların kontrolü, bir ülkenin hayatta kalma refleksleriyle doğrudan ilgili. ++ Boğaz köprüleri stratejik altyapıdır. Krizde, savaşta, afette devletin ilk refleks verdiği, hareket kabiliyetini buradan kurduğu yerlerdir. Böyle bir hattın onlarca yıl boyunca özel sözleşmelere bağlanması, devletin en kritik refleks alanlarından birini kendi eliyle daraltması anlamına gelir. Egemenliği kağıt üstünde tutup fiilen devretmek demek. Jeopolitik boyut çok daha vahim. Boğaz geçişleri sadece trafik meselesi değil, askeri, lojistik ve güvenlik açısından da kritik hatlar. Bugün “işletme hakkı” denir, yarın bu haklar dövizli sözleşmelerle ve uluslararası tahkim maddeleriyle kilitlenir. Bir kriz çıktığında geri adım atmanın bedeli katlanarak büyür. İşletme hakkının yabancı fonlara, Körfez sermayesine ya da uluslararası konsorsiyumlara geçmesi, stratejik bir geçiş noktasında devletin tam kontrolünü fiilen zayıflatma riskini doğurur. Bu karar ekonomik olarak da vahim sonuçlar üretir. Halkın vergileriyle yapılmış, defalarca bedeli ödenmiş altyapının gelirini uzun yıllar boyunca özel (üstelik yabancı) şirketlere devretmek, kamuya ait en güvenli ve en öngörülebilir gelir kaynaklarından vazgeçmek demek. Bugünkü açığı kapatmak için geleceği satmaktır. Bir kez yapıldığında geri dönüşü yok. Satılan, halkın geleceği. Özel işletmeci için öncelik belli. Maksimum gelir, minimum bakım maliyeti ve bedelin talep esnekliği olmayan kullanıcıya yıkılması. İstanbul’da Boğaz geçişi alternatifim var denebilecek bir alan değil. Bu doğal tekel demek. Yani fiyatlandırma sorunu ve ağır bir sosyal maliyet demek. Halkın zaten ödediği bir şeyi, daha yüksek bir bedelle bir kez daha satın almaya zorlanması demek. İstanbul bir deprem kenti. Afet anında köprülerin ücretsizleştirilmesi, trafik yönlendirmesi, askeri ve sivil geçiş önceliği saniyelerle yarışılan kararlar. Böyle bir anda kararın devlet refleksiyle mi yoksa sözleşme hükümleriyle mi verileceği hayati bir soru. Devletin refleksindeki zaman kaybı, doğrudan can kaybı anlamına gelir. Bu tür sözleşmeler uzun vadeli, döviz bazlı, tahkim güvencelidir. Yani bugünün kararı, yarının iktidarlarını da bağlar. Seçimle bile kolayca düzeltilemeyecek bir kilit kurulmuş olur. Bu da demokratik karar alma hakkının geleceğe doğru da daraltılmasıdır. Az konuşulan ama son derece kritik bir boyut daha var, o da veri ve gözetim. Köprüleri işleten yapı, trafik akışlarını, saatlik yoğunlukları, lojistik örüntüleri, hareket haritalarını toplar. Bunlar ticari olduğu kadar güvenlik değeri de olan veriler. Yabancı ortaklı işletmelerde bu verilerin kimde tutulduğu ve kimlerle paylaşıldığı sorusu kaçınılmazdır. Bu da sessiz ama kalıcı bir güvenlik açığı. Bir de zinciri düşünelim. Bugün Boğaz köprüleri. Yarın otoyollar. Öbür gün yeni projeler. Kanal İstanbul yapılırsa, o yeni “ada”ya ulaşım hangi köprülerden sağlanacak? Onlar da mı satılacak? O zaman İstanbul’un bir parçasına giriş-çıkış, küresel finans çevrelerinin işlettiği altyapılar üzerinden mi sağlanacak? Bir kentin, hatta bir ülkenin iç dolaşımı küresel finansın kontrolüne mi bırakılacak? Bu açık bir tekelleşme. Stratejik altyapının parça parça elden çıkması. Devletin karar alma gücünü bugünden bağlayan, geleceği kilitleyen bir adım. Bugün fark edilmezse, bir gün gerçekten ihtiyaç duyulduğunda geri dönülmez bir eşiğin çoktan aşıldığı anlaşılır. İnsanların her gün kullandığı, “hepimizin” dediği bir yerin elinden alınması söz konusu. Dünyanın en kritik doğal boğazlarından birinin ulaşım hatlarını küresel finans çevrelerine devretmek açık bir egemenlik riski. Doğal tekel olan altyapının yönetimini özelleştirmek, kamusal olanın kamunun elinden alınmasıdır. Ortak hayatı, krizde hareket kabiliyetini, gelecekte “burada ben karar veririm” diyebilme hakkını satmaktır.

Kemal Büyükyüksel

15,004 Aufrufe • vor 7 Monaten

Bu toprağın altı da var, provokatörlük yapma Muhammed Emin Yıldırım. Senin yaptığın, Gazze konusunda kendini parça parça edercesine yardım yapmaya gayret eden Türkiye'ye zulümdür. Gazze'ye milyon dolarlık yardım yapan Baykarı yuhalatıyorsun(11.saniye), Gazze için çırpınan Cumhurbaşkanımıza her şeyi yapmadı diyorsun(36.saniye), bunu hem sözlü hem fiili olarak defalarca haykırmasına rağmen Gazzeli kardeşlerimizin yanında olduğunu ilan et diyorsun(30.saniye). Sana yazıklar olsun Muhammed Emin Yıldırım. Bu yaptığın zulümdür. Ayrıca bilinmeyen, çok ciddi bir takım desteklerin yapıldığına da şahidim ancak buna inanmak zorunda değilsiniz. Kamuoyunun gözünde yapılan yardımlar bile Türkiye'nin gayretlerini ortaya koymaya yeterlidir. Devletler bir takım yardımları açıktan yapabileceği gibi başka kaynaklardan da yardımları olur. Çünkü başka kaynaktan yardımları açık etmek o devlete yönelik ciddi sıkıntılara yol açabilir. Gazze'ye yardım yapan Türkiye'yi oyundan düşürmek için çıkartılan orman yangınları da sana yetmiyor mu Muhammed Emin Yıldırım? Türkiye'deki hain potansiyelinin yüksek olduğunu, bunların sokakları karıştıracağını, milleti birbirine düşüreceğini, Allah korusun Arap baharı türü olayların çıkacağını hiç mi tahmin etmiyorsun? Venezuela örneğini, Arap ülkelerinde çıkartılan karışıklıkları ne çabuk unuttun. Bir de Gazze konusunda konferanslar, mitingler yapılınca devlet mani oluyormuş demiyorlar mı? Bu iftiraların bedelini kıyamet günü ödersiniz. Türkiye'de Gazze konusunda birçok salon konferansına ve mitinge katıldım. Bazı yerlerde ev sahipleri Valiler bazı yerlerde Rektörler, Belediye Başkanları oldu. Bu tür ev sahiplerinden kimileri konferanslara, mitinglere dahi katıldı ama hepsi de canı gönülden destekte bulundular, miting ve konferanslarla ilgili işlerimizi tüm gayretleriyle kolaylaştırdılar. Yüz yüze görüşmelerimizde üzüntülerini, çaresizliklerini ve yaptıkları yardımları ifade ettiler. Cumhurbaşkanından en küçük birim amirine kadar Gazze konusunda bu kadar hassas yetkililerin olduğu ülkeye bu muamelede bulunmak zulümdür, haksızlıktır, eziyettir, ahirette karşınıza çıkacak büyük bir vebaldir. Bir de yanlış bilgilerle millete yapılmış provokatif bir eylemdir. Bu ülkeye iftiralarınla, bu şekilde açıktan zulüm ederken, 17-25 aralık bürokratik darbe teşebbüsünden bir sene sonra bile ve 15 temmuz'dan 9 ay öncesine kadar FETÖ şeytanının gazetesinde yazı yazabilecek durumlara da düşebiliyorsun. Sen nereye hizmet ediyorsun Muhammed Emin Yıldırım? Muhammed Emin Yıldırım, kulaklarını aç ve iyi dinle: Hedefe koyacağın ülke Türkiye değil İsrail'dir

Ebubekir SOFUOĞLU

142,251 Aufrufe • vor 1 Jahr

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli bugün yaptığı açıklamada terörist başı Öcalan'ın Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde konuşup DEM grubuna seslenmesi gerektiğini söylemiştir. Devlet Bahçeli'nin bu çağrısı Recep Tayyip Erdoğan ve Özgür Özel tarafından da desteklenmiştir. Bu çağrıya çözülme ortakları DEM, CHP, AKP'nin açık desteğinin olduğunu görüyoruz. Artık Türkiye'de Cumhur İttifakı ve CHP'den oluşan yeni adıyla Cumhur Halk Partisi vardır. Cumhur Halk Partisi, DEM'le koalisyon içerisindedir. Artık Erdoğan, Özel, Bahçeli ve Öcalan'ın el ele yürüdüklerini görüyoruz. Devlet Bahçeli'nin ‘terörist başı Öcalan TBMM'de DEM grubuna konuşsun’ ifadesi tam bir siyasal cinnettir. Devlet Bahçeli belli ki terör örgütünü hiç tanımamış. Terör örgütünün sözde başkanlık konseyi yapmış olduğu edepsiz açıklamada, ‘Savaşa biz karar veririz’ mealinde açıklamalar yaptı. Terör örgütünde terörist başı Öcalan'ın artık fiili bir otoritesi yok. Ancak kurucu olmasından kaynaklanan simgesel bir otoritesi var. Öcalan'ın ne demesini bekliyorsunuz? ‘Hadi silahlarınızı gömün, barış yapalım.’ Böyle mi demesini istiyorsunuz? Siz önce Türk milletine itiraf edin. Öcalan'a bu konuşmayı yapması için ne verdiniz? Özgür Özel, ‘El yükseltiyorum. Devlet Bey, Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tam olarak kendilerine ait hissetmeyen bütün Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sahibi olmayı teklif ediyorum’ diyor. Erdoğan'a, Bahçeli'ye, Özel'e soruyorum; Öcalan'a Türk Milletine ait olan neyi teklif ediyorsunuz? Neyi vermeye karar verdiniz? Türkiye'nin bir bölgesinin Kürdistan olmasına mı karar verdiniz? Devletin resmi dilini değiştirmeye mi karar verdiniz? Federal bir Türkiye kurmaya mı karar verdiniz? Güneydoğu'da, Doğu Anadolu'da özel bir Kürdistan kurmaya mı karar verdiniz? Öcalan size ne karşılığında ne veriyor? Bunu Türk Milletine açıklamak zorundasınız. Bu iş öyle Meclis’te yapılacak konuşmalarla halledilecek bir iş değil. Öcalan'a hangi tavizleri verdiniz? Öcalan, Suriye PKK'sı PYD'nin 140 bin kişiden oluşan yapısını dağıtacak mı? Yoksa Öcalan'a sadece Türkiye'de değil Suriye'de de mi devlet kurma izni veriyorsunuz? Öcalan'ın terör örgütünü lağvetme gücü yoktur. İlginç olan çözüm süreci faciasını bu ülkeye yaşatan AKP'nin DEM ve ardılı partilerin ve terör örgütünün aklına bile gelmeyen terörist başını Meclis’te konuşturması teklifi Türk Milliyetçiliğini temsil iddiasındaki Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli'den gelmiştir. Terörist başı Öcalan'a olmayan payeler sunmak Devlet Bahçeli'ye düşmez. Devlet Bahçeli'nin bu ifadelerinden dolayı ortaya haklı bir infial çıkmıştır. Vatanseverler, Türk Milliyetçileri derin bir hayal kırıklığı içerisindedirler. Şehitlerimiz, Gazilerimiz kendilerine hakarete uğramış hissetmektedirler. Devlet acziyet içine sokulmuştur. Türk Devleti'nin terörü durdurmak için terörist başının desteğine ihtiyacı yoktur. Bahçeli'nin bu ifadeleri, Erdoğan'ın destek açıklamaları, Özgür Özel'in destek açıklamaları terör örgütü ile can siperane mücadele eden kahraman ordumuzu, kahraman jandarmamızı ve kahraman polisimizi demoralize etmektedir. ‘Biz ne uğruna şehit oluyoruz’ sorusunu sormalarına neden olmaktadır. Türk ordusunun ve polisinin en seçkin evlatlarından 793 tanesi, jandarma ve polis özel harekat mensupları Hendek Çatışmalarında şehit düşmüşlerdi. Binlerce yaralımız vardı. Sizin siyasette yaptığınız hataların bedelini onlar aziz kanlarıyla düzeltmeye çalıştılar. Ülkemiz terörle mücadele bulunduğu konumdan daha geriye düşürülmeye çalışılmaktadır. Bahçeli böyle bir sürece alet olmaktadır. Bahçeli'nin terörist başını Meclis’te konuşturma fikri kendisine mi aittir? Yoksa yerli ve milliliği elden bırakmayan AKP tarafından mı kendisine söyletilmiştir? Bahçeli bir süre önce ‘Çok şey değişecek. İnşallah Türkiye değişmez’ demişti. Sayın Bahçeli Türkiye'yi değiştirmeye karar vermişsiniz anlaşılan. Nereye kadar değiştireceksiniz? Öcalan'a neler vereceksiniz? Türk halkına, Türk Milletine ait olan neleri Öcalan’a devretmeye karar verdiniz? Bahçeli bunu kimin söylettiğini Türk Milletine açıklamak zorundadır. Kendi fikri midir yoksa Erdoğan böyle söylediği için mi söylemiştir? Biz, Zafer Partisi olarak bu çağrıya verilen desteklere hiç şaşırmadık. Çünkü bu çağrının sahibi Bahçeli, zamanında ortağı olduğu koalisyon hükümetini bozdu ve erken seçimle AKP'yi iktidara taşıdı. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olabilmesi için Meclis oturumuna katıldı, ön ayak oldu. Parlamenter sistemden tek adam rejimine geçişin ve sonrasındaki çöküşün mimarlarından birisi oldu. Ne zaman sıkışsa AKP'nin stepnesi olduğu, koltuk değneği olduğu, destek olduğu ayakta kalmasını sağladı. Şimdi de görüyoruz ki Bahçeli, Öcalan'a koltuk değneği olmaya karar vermiş. Terörist başını Meclis’e çağırmak sadece kahraman gazilerimiz ve aziz şehitlerimize değil, büyük Türk Milletine Gazi Meclisimize ve Cumhuriyetimize hakarettir. Bu hakareti yapan kişi Devlet Bahçeli'dir. Şimdi tekrar soruyorum; Bahçeli, Erdoğan, Özel, terörist Öcalan Meclis’te konuşursa terörün bitmeyeceğini, sona ermeyeceğini bilmez mi? Bahçeli, Erdoğan, Özel, terörün arkasında Batılı emperyalist güçler olduğunu ve onların Türkiye Sevr koşullarına gelmedikçe, terörü vekil güç olarak kullanmaya devam edeceğini kestiremez mi? Bahçeli, Erdoğan ve Özel, PKK'yı Öcalan'ın yönettiğini mi zannediyorlar? Bahçeli, Erdoğan ve Özel, terör örgütü alanda yenilip silah bırakmaya zorlanmadıkça kendiliğinden silah bırakmayacağını bilmez mi? 10 yıl önceki çözüm sürecinin memlekete ne ağır maliyetler ödettiğini bilmezler mi? Dün lideri ölen FETÖ terör örgütü Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni bombalamıştı. Çok aşağılık bir eylemdi bu bombalama eylemi. Bir başka ülkenin ordusu bile bizim parlamentomuzu bombalamaz, bizim ordumuz da başka bir ülkenin parlamentosunu bombalamaz. Ama terör örgütü FETÖ, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni Gazi Meclisimizi bombalatmıştı. Şimdi Bahçeli, Öcalan’ı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin içine sokup vicdanını, manevi şahsiyetini meclisin bombalatmaya hazırlanıyor. Bahçeli Türkiye'de bozulma, çözülme ve çöküşlerin daimi işaret fişeği olarak kullanıldı. Bahçeli attığı siyasi adımlarla AKP'yi bu milletin başına musallat etti, tek adam sistemiyle parlamenter demokrasiyi değiştirdi ve şimdi Öcalan ve DEM'le işbirliği yaparak kalanı da yok etmek istiyor. Bahçeli'nin yolu yıkım yoludur. Onunla olan veya destek verenler de bu yıkıma ortaktırlar. Şimdi buradan Milliyetçi Hareket Partisi'ne gönül vermiş bütün kardeşlerime seslenmek istiyorum. Lider bildiğiniz kişinin terör seviciliği yapması sizi kızdırıyorsa, parti içindeki emeklerinizin değişik klikler tarafından keyfi menfaatlerine kurban edilmesinden bıktıysanız, sizleri Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ilkeleri ve Alparslan Türkeş’in ülküleri doğrultusunda vatan uğruna mücadele etmeye ve terörün karşısında duran, dimdik duran Zafer Partisi’ne gelmeye davet ediyorum. Gün, devletimiz, milletimiz ve bayrağımız için mücadele günüdür. Sizlere düşen bu kutlu mücadele de bizi yalnız bırakmamanız, yanımızda olmanızdır. Bu vesileyle sevgili Cumhuriyet Halk Partililere de seslenmek istiyorum. Gerçek Atatürkçülere seslenmek istiyorum; Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu devleti Öcalan'a vermeyi teklif eden Özgür Özel'in arkasından gitmeyin. Atatürk'ün kurduğu genç Cumhuriyete ihanet eden bir başka terörist başı Şeyh Said'e vatan haini diyemeyen adamlar Atatürkçü olamazlar, Atatürk'ün partisine genel başkanlık edemezler. Onun için bütün gerçek Atatürkçü Cumhuriyet Halk Partilileri Zafer Partisi'ne davet ediyorum. Sevgili AK Partililere de seslenmek istiyorum; sevgili vatansever, AKP'li kardeşlerim: PKK ile ilk müzakere sürecinde Dolmabahçe'de ulaşılan ve halka duyurulan mutabakat terörle mutabakat sürecini Haziran 2015 seçimlerinde siz oylarınızla sandığa gömerek durdurdunuz. Erdoğan'ı siz iktidardan düşürdünüz. ‘Allah devlete ve millete zeval vermesin’ diyorsunuz. Evet, Allah devlete ve millete zeval vermesin Cumhur İttifakı ve CHP şimdi devlete ve millete zeval vermeye hazırlanıyorlar. Buna izin vermeyelim sevgili kardeşlerim. Bütün vatansever AK Partilileri de Zafer Partisi'nin çatısının altına davet ediyorum. Devletimize ve milletimize zeval gelmesini birlikte engelleyelim diyorum. Biz Zafer Partisi olarak, Atatürk'ün bize emanet olan Cumhuriyeti ve devletimizi, kurucu ilkeler ve değerler ışığında ve hukuk devleti esaslarına göre korumaya oluşan tehditleri milletimize anlatmaya ve bunlara kararlılıkla karşı koymaya devam edeceğiz. Bu rezil gidişe Yunanistan'ın önünde diz çökerek Doğu Akdeniz ve Ege'de verilecek tavizlere, Kıbrıs'ta verilecek tavizlere karşı çıkıyoruz. Biz bu rezil gidişle terör örgütüne teslim olup Öcalan'a verilen tavizlere karşı çıkıyoruz. Bunun için de artık Türk milletine gitmenin zamanı geldiğini düşünüyoruz. Hodri meydan! Siz yanınıza Öcalan’ı alın, biz Türk Milletini alalım. Erken seçimde sandığa gidelim. Ne mutlu Türk’üm diyene!

Ümit Özdağ

2,270,079 Aufrufe • vor 1 Jahr

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan: 📌Gazze’de yaşanan katliam ve yıkımın gerisindeki failler, İsrail’e sınırsız destek verenlerdir. Buradan hem İsrail’e hem onu destekleyip teşvik edenlere sesleniyorum: Gazze’de masumlar ölmeye devam ettikçe bölgemize gönderilen hiçbir gemi, hiçbir uçak, yapılan hiçbir siyasi şov barış getirmeyecektir. İsrail yönetimi güvenliği 10 bin kilometre ötede değil, Türkiye başta olmak üzere bölgesindeki komşularında aramalıdır. Bugün sırtını dayayarak efelendiği güçler, yarın kendi evlerindeki yangını söndürmek için pılısını pırtısını toplayıp gittiğinde İsrail halkının güven ve merhamet arayacağı ilk yer, tıpkı 500 yıl önce olduğu gibi yine Türkiye olacaktır. İsrail yönetiminden ve toplumundan istediğimiz, milletimizin asırlara sâri bu merhamet duygusunu zedeleyecek tavırlardan uzak durması, barış çağrımıza kulak vermesidir. 📌Gazze’deki acil ihtiyaçları karşılamak için hemen bir insani koridor oluşturulmalı, ihtiyaç maddelerinin girişine, yaralıların çıkışına, tahditsiz izin verilmelidir. Biz hastanelerimizi bütün bu yaralıların tedavisi için emre amade kıldık, kılıyoruz. Refah sınır kapısı insani yardımlar için muhakkak sürekli açık tutulmalıdır. İhtiyacın yüzlerce tırla ifade edildiği bir bölgeye gönderilen 20 tırlık yardım malzemesinin, denizde damladan öte hiçbir anlam taşımadığını herkes gayet iyi biliyor. İsrail, Gazze halkına yeterli miktarda insani yardım ulaştırılmasına, yıkıntıların temizlenmesine, sudan enerjiye şehrin altyapısının ayağa kaldırılmasına, hızla geçici barınma alanları ve sahra hastaneleri inşasına kesinlikle engel olmamalıdır. Biz sahra hastanemizi, jeneratörleri, küçük orta büyük gönderdik; ne gerekiyorsa göndermeye devam edeceğiz. 📌 Ramallah başta olmak üzere, bölgede yıllardır süren yerleşimci terörü bir an önce son bulmalıdır. Filistinlilerin evlerini, arazilerini gasp eden, silahlanıp canlarının istediği sivilleri öldüren, üstelik bunları da İsrail güvenlik unsurlarının desteğiyle yapan bu işgalcilerin suçlarını hiçbir kavram örtmez. Tıpkı teröristin terörist olarak yaftalandığı gibi yerleşimci kılıklı veya asker-polis üniformalı hırsızlara hırsız, katillere katil denmedikçe ve bunlara o şekilde muamele edilmedikçe bölgeye huzur gelmez, gelemez. Savaşın yayılmaması için tüm aktörler sorumlu hareket etmeli, bölge dışı güçler İsrail’le dayanışma adına ateşe benzin taşımaktan vaz geçmelidir. Akıl ve vicdan sahibi diğer tüm ülkeleri, İsrail devletinin aklıselime dönmesi için Netanyahu hükümetine baskı kurmaya davet ediyorum. 📌 Bu savaşın kalıcı barışa giden yolu açması için Türkiye sorumluluk almaktan asla kaçınmayacaktır. Teklif ettiğimiz garantörlük müessesesini, hâlihazırda meseleye en azından kısa ve orta vadede gerçekçi çözüm getirmeye yönelik en somut, en tutarlı, en etkili yöntem olarak görüyoruz. İnsani, siyasi ve askeri varlığımızla Filistin tarafının garantörlerinden biri olmaya hazırız. Bu konuda hüsnü niyet ve irade sahibi ülkeleri bir an önce bu teklifimizi değerlendirmeye, somut adım atmaya, barışa giden kapıları aralamaya davet ediyoruz. Adil bir barışın kaybedeni olmayacağı tespitine gönülden inanan bir ülke olarak bölgede etkili tüm aktörlerin yer alacağı bir “Uluslararası Filistin-İsrail Barış Konferansı” düzenlenmesini öneriyoruz. Bu konferans, son 30 yılda yapılan, Madrid’ten Oslo’ya, Şarm el-Şeyh’ten Annapolis’e kadar nice benzer toplantının akamete uğrayan akıbetinden alınan dersler ışığında gerçekleştirilmelidir. Garantörlük teklifimiz başta olmak üzere, daha güçlü, bağlayıcı ve uygulamaya dönük kararlar ışığında atılacak bu tür adımlara, her iki tarafın da ihtiyacı var. 📌 Her fırsatta tekrar tekrar dile getirdiğimiz “Dünya 5’ten büyüktür” itirazımız, Gazze’deki son gelişmelerle bir kez daha teyit edildi. Buradan bir kez daha, “Dünya 5’ten büyüktür” diyerek küresel yönetim ve güvenlik sisteminin adaletsizliği, dengesizliği, etkisizliği konusundaki haykırışımızı tekrarlıyorum. Birleşmiş Milletler ve özellikle de Güvenlik Konseyi, kendini süratle reforma tabi tutmalıdır. Dünyadaki insanların kendilerini, coğrafi ve inanç dağılımı başta olmak üzere tüm çeşitlilikleri ve dengeleriyle, adil şekilde içinde hissedecekleri bir Birleşmiş Milletler işleyişi ve Güvenlik Konseyi yapısı kurmalıyız. Dünyanın güvenliğini, 5 devletin çıkarlarına teslim eden bir yapının sürdürülebilirliği yoktur. Gazze’de yaşananlar, bu açık gerçeğin en son örneğidir.

Fahrettin Altun

708,821 Aufrufe • vor 2 Jahren

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, 21 Ocak’tan bu yana gayrı hukuki bir şekilde tutuklu. Yaklaşık 4,5 aylık bir tutukluluğun ardından 11 Haziran’da duruşmaya çıkacak. Ümit Özdağ, uzmanı olduğu ve hakkında yıllardır makaleler ve kitaplar yazdığı, konferanslar ve medyaya demeçler verdiği konularda, Türk milletini potansiyel risklere ve yakın tehlikelere karşı uyarmaya çalıştığı için tutuklandı. Ümit Özdağ, Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğünü, ulus devletimizi, sınır güvenliğimizi, demografik yapımızı, toplumsal barışımızı, ekonomimizi, geleceğimizi ve her şeyimizi savunmak için, bir siyasi parti liderinin sorumluluğu ve görev bilinciyle yaptığı uyarılardan ceza üretmeye çalışan iktidarın, artık iyice araçsallaştırdığı hukukla tutuklandı. Sığınmacı politikasının çok yanlış uygulandığı, Türkiye’nin sessiz istila edildiği, Türkiye’nin uyuşturucu bataklığına savrulduğu, Afgan ve Suriyeli göçmenlerin kontrolsüz ve kaçak ülkemize girdiği, Türkiye’nin demografik yapısının değiştirildiği gibi yaşamsal derecede önemli, beka sorununa evrilebilecek konularda Türk milletini uyarmaya çalıştığı için tutuklandı. Ümit Özdağ, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının yapması gerekenleri yaptığı için tutuklandı. Ümit Özdağ, TCK 216’da yer alan; halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek veya aşağılamak suçlamasıyla tutuklandı. Çok haklı ve yerinde uyarıları suç unsuru olarak kabul edildi. Tıpkı benim, seçim güvenliği ve elektronik oylamanın sakıncalarıyla ilgili yaptığım uyarıların, halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, gerçeğe aykırı bilgiyi yayma amacıyla yaptığım suçlamasıyla, TCK 217A’dan tutuklandığım gibi. İkimiz de kamu barışını bozma suçlamasıyla tutuklandık, kamu barışının bozulma riskine karşı milletimizi uyarmaya çalıştığımız halde. Bu iki madde de maalesef muhalif düşünceleri bastırmak ve diğerlerine de gözdağı vermek amacıyla, somut kanıtlarla değil de niyet okumayla uygulanıyor. Hukuk hiç bu kadar eğilip bükülmemişti Türkiye’de. Yandaşlara dokunamayan ve cezasız bırakan ve daha çok cüretkarlaşmalarına yol açan hukuk, muhaliflere gelince düşman hukukuna dönüşüyor ve hedef kişilerin sosyal medya paylaşımlarından suç üretiliyor ne yazık ki. Oysa adalet devletin temelidir ve devletin dini adalettir. 2400 yıl önceden seslenen filozofun dediği gibi; Adalet olmazsa, devlet büyük bir çeteden başka nedir ki? Böyle bir devlet yurttaşlarına eşitlik, özgürlük, güvenlik, mutluluk, toplumsal barış ve ilerleme verebilir mi hiç? Ümit Özdağ, Anayasa’ya göre tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı’nı korumak için TCK’da yer alan, ancak partili bir Cumhurbaşkanın siyasi faaliyetleri ve konuşmaları için uygulanması bir hukuk garabeti olan, 2016’da benim de yargılandığım ve beraat ettiğim, neredeyse 7’den 70’e herkesin başını derde sokabilecek, TCK 299’dan da yargılanıyor. Ümit Özdağ, terör örgütüyle sürdürülen, bana göre bu şekilde çözüm olma ihtimali sıfır olan II. Açılım sürecinin tehlikeleri hakkında da, Silivri’den hala bizi uyarmaya devam ediyor ve çok iyi yapıyor. Tarihsel sorumluluğunu ve görevini her şart altında yerine getiriyor. Normal şartlarda asla olmayacak şey olan MHP – DEM yakınlaşmasına, teröristbaşının kurucu önder yapılarak meşru siyasi aktör haline getirilmesine, durduk yerde bebek katili terör örgütüyle masaya oturulmasına, Anayasa’mızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilk 4 maddesinin tartışmaya açılmasına, PKK’nın Lozan’ı hedefe oturtmasına ve yeni Anayasa çalışmalarıyla birlikte ulus devletimize, milli birlik ve beraberliğimize, bekamıza tehdit olan konularda uyarılanı sürdürüyor. Gelecekte daha da zorlaşacak siyasette, Ümit Özdağ gibi, Zafer Partisi gibi, Türk milletinin çıkarlarını bilgiyle koruyacak ve tavizsiz mücadele edecek liderlere ve partilere daha çok ihtiyaç olacak.

Nasuh Mahruki

82,502 Aufrufe • vor 1 Jahr

Varan-182 Zeynel Abidin Beyazgül Şanlıurfa’ya Neler mi yaptı? Gönüllere Dokunan Hizmet, İnsan Odaklı Belediyecilik Önceki dönem Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanı Zeynel Abidin Beyazgül, görev süresi boyunca yalnızca yol, köprü ve altyapı yatırımlarıyla değil; sosyal yardımlarıyla da vatandaşların gönlünde özel bir yer edinmiştir. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışıyla hareket eden Beyazgül, ihtiyaç sahibi ailelerden yaşlılara, engelli bireylerden öğrencilere kadar toplumun her kesimine ulaşarak sosyal belediyeciliğin en güzel örneklerini sergilemiştir. Zor zamanlarda vatandaşın yanında olan, kapısını çalan herkese imkânlar ölçüsünde destek veren hizmet anlayışı, Şanlıurfa’da büyük takdir toplamıştır. Makamları hizmet kapısı olarak gören, vatandaşın derdiyle dertlenen bir yönetim anlayışı ortaya koyan Zeynel Abidin Beyazgül, sosyal yardımlarla sadece ihtiyaçları karşılamakla kalmamış, aynı zamanda gönüller arasında güçlü bir köprü kurmuştur. Bugün Şanlıurfa’nın dört bir yanında yapılan eserler konuşulurken, ihtiyaç sahiplerine uzanan yardım eli ve gönüllere dokunan hizmetleri de hayırla yâd edilmektedir. Çünkü gerçek belediyecilik sadece şehirleri değil, insanların hayatlarını da güzelleştirmektir. #Şanlıurfaiçinçokşeyyaptık BİZ YAPACAĞİZ DEMEDİK YAPTIK AK PARTİ BELEDİYECİLİĞİ! DERDİMİZ MEMLEKET SEVDAMIZ ŞANLI URFA #şanlıurfa #urfa #urfahaber #sanlıurfa Mehmet Ali KURT Ahmet Büyükgümüş Zeynel Abidin BEYAZGÜL AK PARTİ ŞANLIURFA AK Parti CEVAHİR ASUMAN YAZMACI Av.İbrahim EYYÜPOĞLU Cevdet Yılmaz Bekir Bozdağ M.İlhami GÜNBEGİ Mehmet CANPOLAT 🇹🇷 Mehmet Kuş 🇹🇷 Recep Tayyip Erdoğan Hikmet Başak Fırat KÖRAN 🇹🇷 MUSTAFA BAĞMANCI Zehra Ay Suleyman Elgün 🇹🇷🌹 Av. Orhan ÇELİK Numan Kurtulmuş Abdullah Beyazgül

Mehmet Sinan Şeker

58,979 Aufrufe • vor 3 Monaten

Toplumun infiali “çocuk adalet sistemine ilişkin akademik eleştirilere kulak verilmediği” için değil, Ahmet’in dört kişi tarafından vahşice öldürülmesi üzerine faillerin olağandışı biçimde korunmasıdır. Bu algıyı yaratan da toplum değil, bizzat baroların olay sonrası zamanlaması, dil tercihi ve öncelik sıralamasıdır. Mesela size sormak istiyorum. Biliyorsunuz Ahmet Trabzon çocuğu. Trabzon, Ahmet için ayağa kalktı ancak siz Baro olarak suskunluğa gömülüp bugün bu cinayet üzerinden Baro siyaseti gereği konuyu “sistemin aksaklıklarını konuşalım” parantezine sıkıştırıyorsunuz. Ahmet ölmeseydi Çocuk Adalet Sistemi hakkında çalışanların ne ismi ne cismi bilinmeyecekti. Ahmet sayesinde herkes kendi kariyerine çentik atarken bize acımıza yaşatılan zorbalıklarla empati kuran sizler tarafından kimse olmadı. İnfaz sistemi yeterli değil. 4 kişiden ikisi suça iştirak etmişken beraat etti. Bunlar olurken nerdeydiniz? Siz bugüne kadar susup şimdi mi açıklama yapıyorsunuz? Açıklamanızda sorunlu olan birkaç temel husus var: Algı gerçeği yansıtmıyor” demek kolaydır.Ama şu soruya cevap vermek zorundasınız: Bu algı nasıl oluştu? Kim yarattı? Hangi açıklamalar, hangi zamanlamalar, hangi öncelikler buna yol açtı? Sizin çocuğunuz için “bir çocuk için tantana yapılıyor” denilse ne hissederdiniz? Ayrıca toplumun öfkesi için sık sık “infial” sözünü kullanmışsınız. Oysa kamu vicdanı bir şey “uydurmuyor”. Somut bir gerçeklik var! Vahşi bir cinayet işlendi. Toplum, bunun cezasızlıkla veya yetersiz infaz sistemiyle veya yumuşak tedbirlerle sonuçlanmasını istemiyor. Baroların bunu “popülizm” diye küçümsemesi değil, adalet talebini doğru okuması gerekir. Kapınız kime açık? Mağdurlara mı? Kamuoyunun adalet talebine mi? Yoksa Baro Yönetimlerinin siyasi kapsamdaki soyut tartışmalarına mı? Bizim oralarda “bişe dersun ne dersun?” derler, tam da öyle bir açıklama olmuş…

Binnur Semiz

29,515 Aufrufe • vor 10 Monaten

Konuşmadan Anayasa yapmak mümkün mü? Meclis Başkanı sayın Numan Kurtulmuş’un dile getirdiği görüşleriyle ilgili dün akşam Sözcü Tv yayınında söylediklerimi aşağıya bırakıyorum. Şunu ifade etmem lazım Numan Hoca ilk dört maddeyle ilgili olarak Türkiye’de kimsenin sorunu olmadığını 30 Eylül’de yaptığı basın toplantısında da, (videosunu aşağıya bıraktım) Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu’nun açıklamaları sonrasında da ifade etti. Peki, felsefi olarak ifade edilen bir tartışma neden bu yöne çekildi. Hem sayın Kurtulmuş’un hem sayın Yapıcıoğlu’nun açıklamalarında şunu anladım Anayasa meselesinde kimsenin konuşması istenmiyor AK parti yıllardır vatandaşa hizmet eden devlet anlayışını savunuyor. Kerim Devlet anlayışı olarak ifade edilen bu anlayış aslında bir tartışmayı da beraberinde getiriyor; devlet mi millet için, millet mi devlet için Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan daha iki gün önce kaymakamların kura çekiminde şunları söyledi: “Milletin adamı olunmadan, milletin gönlüne girilmeden, milletin takdirini, teveccühünü, duasını kazanmadan hakiki manada devlet adamı olunmaz" dedi. Aslında felsefi olarak sayın Cumhurbaşkanının söylediğiyle sayın Kurtulmuş’un söylediği arasında bir fark yok Peki sayın Kurtulmuş ne dedi:”Devletin ülkesi olmaz. Devletin milleti olmaz. Bu metin, 'Milletin devleti ve ülkelisiyle bölünmez bütünlüğü' şeklinde ifade edilmelidir. Bu seçkinci, devletçi anlayışın da yeni anayasada milletin gücü üzerine yükselen bir devlet anlayışıyla yeniden ele alınmasının önemli olduğunu düşünüyorum" dedi Anayasanın 3. Maddesi ne diyor: MADDE 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır. Peki sayın Kurtulmuş bayrakla, Ankara’yla İstiklal Marşı ile ilgili bir şey mi dedi hayır. AK parti yılardır ceberut devlet anlayışını biz yıktık dedi, 15 Temmuz’da millet olmasaydı devlet elden gitmişti dedi. 12 Eylül darbesinde devlet milleti ezdi dedi ve bu anlayışla iktidara geldi. Aynı söylemleri aynı felsefi açılımı sayın Kurtulmuş yaptığında, tepkiler yükseldiğinde AK Parti sessizliğe bürünüyor. İnsana sormazlar mı siz demiyor musunuz ki “insanı yaşat ki devlet yaşasın” Sizin savunduğunuz anlayış bu değilse söyleyin biz bunu savunmuyoruz bizde bilelim ama savunduğunuz devletin milletin hizmetinde olmasıysa bunu savunanları da yalnız bırakmayın Kaldı ki sayın Kurtulmuş toy bir siyasetçi mi? Cumhurbaşkanı dört maddeyle ilgili görüş beyan etmiş, partisi beyan etmiş kendisi beyan etmiş kalkıp bunları görmezden gelecek Sürekli olarak Anayasanın ruhu diyoruz. Sayın Kurtulmuş bana göre Anayasanın ruhuna işaret etti. Mesele tamda buradan tartışılmalı ama kimsenin niyeti yok Anlaşılan, Türkiye konuşmadan bir Anayasa yapma derdinde. Oturduğu makamın arkasında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazısı yazan bir Meclis Başkanının Milletin devleti olmalı sözü kadar doğal ne olabilir Sayın Mehmet Uçum açıklama yaptı. Anayasa'nın 6. maddesinin ilk fıkrası olan "Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir" hükmünün ilk dört madde kapsamına alınmasının gerekliliğini dile getirdi. Öneri doğru Sayın Uçum’un Başdanışman sıfatıyla mı yoksa hukukçu sıfatıyla mı kendi görüşlerini aktardığını şahsen ben bilmiyorum. Açıklamaların AK Parti’yi bağlayıp bağlamadığı kamuoyu hep sorguluyor. Parti sözcülüğü makamıyla Beştepe’den gelen açıklamaların ne adına yapıldığının net ortaya konması lazım Ez cümle kimsenin ilk dört maddeyi değiştirelim diye bir derdi yok ama en ufak bir katlı sunalım dediğinizde bölücülüğe kadar giden bir süreç yaşıyoruz Ben zaten Anayasanın değiştirileceğine inanmıyorum. Fikri farklılıklara bile tahammül edilemezken nasıl olacak, sayın Kurtulmuş’un söylediğini bir DEM’li söylemiş olsaydı vay siyasetin haline Keşke korkmadan daha çok tartışabilsek, demokrasi ne için var. Bu ülkede Meclis Başkanı konuştuklarından dolayı böyleyse vay halimize

Nevzat Çiçek

20,791 Aufrufe • vor 1 Jahr