Video yükleniyor...

Video Yüklenemedi

Ana Sayfaya Dön

Hülya Duyar, katıldığı bir programda Hakan: Muhafız ve Terzi dizilerinde birlikte rol aldığı Çağatay Ulusoy hakkında, “Onu inanılmaz seviyorum, kalbimde çocuğum, evladım gibi. Çok profesyonel, çok kibar, çok nazik… Onunla çalışmak muhteşem” açıklamalarında bulundu.

51,081 görüntüleme • 1 yıl önce •via X (Twitter)

3 Yorum

gabriela dimitri profil fotoğrafı
gabriela dimitri1 yıl önce

Thank you! Another testimony from someone who worked with #ÇağatayUlusoy. No one has ever spoken badly about him.These testimonies confirm exactly our opinion and perception of ÇU.The fact that he is modest, professional, we already knew. It hurts me when I read many untruths.

J.G. MacLeod profil fotoğrafı
J.G. MacLeod2 yıl önce

The Once and Future Love is HERE! 📚🔥🫶🏻 Ferghus MacLeod is shocked to find himself in a country he's never heard of before, in the home of the bonniest lass he's ever laid eyes upon. Her Canadian accent warms his blood and almost makes him forget he should try to return home. It wouldn't hurt if he stuck around for a few more days, would it?🫦 As Ferghus tries to acclimatize himself to life in the 21st century, and Brigid attempts to win a survival competition, the pair discovers their chance meeting might not have been as accidental as they once believed. Not only could the star-crossed lovers be in danger, but the rest of humanity, too.⏳ Available on Amazon in Kindle, Paperback, and Hardcover formats. $3.99 #Kindle, or #free with #KU. The Future Bride is Book 1 in the complete series: 🥋🏴󠁧󠁢󠁳󠁣󠁴󠁿 No heavy politics. No sexual violence. #Romance #Adventure #TimeTravel #Action #Epic #NewRelease #SupportIndie #CanLit #RomCom #New #Books #Kindle #SaturdayMood #Weekend #ShamelessSelfPromo #WritersLift #ShamelessSelfpromoSunday #Fun #Frankenstein #Outlander #LeapYear #Spring #SaturdayVibes #SundayFunday #MondayMood #tuesdayvibe #WednesdayMotivation #HumpDay #BookBoyfriend #ThirstyThursday #LoveStory #HistoricalFiction #FridayFeeling #VictoriaDay #HistoricalRomance #Light #KindleUnlimited #LongWeekend #WritingCommunity #booksilove #HistoricalRomance

Narcisa profil fotoğrafı
Narcisa1 yıl önce

#CagatayUlusoy ❤️

Benzer Videolar

HATİCE! ❤️ Kuşkusuz hepimizin çok sevdiği, benim de bu hayatta karşılaştığım en muhteşem insanlardan biri kendisi. Bir insan nasıl bütünüyle güzel olabilir, işte bunun en güzel örneği! ✨ Kalbinin güzelliği, küçük büyük herkese saygısı, sonsuz içtenliği, zarafeti, kibarlığı, olgunluğu, sakinliği, vefa duygusu, hayata dair her şeye olan müthiş sevgisi ve çok büyük mütevazılığı (tahmininizden çok daha fazla) ile gerçekten inanılmaz biri. 🤍 Tüm bunların yanında da, şarkı söylemeye ve öğrenmeye olan bitmeyen tutkusu ve inanılmaz bir sanatçı disiplini.. En yoğun zamanlarında dahi provaları asla aksatmaması, dizi setindeki ufacık bir molada dahi karavanda bir köşeye geçip Zoom’dan provaya bağlanması.. Manzaraları tahmin edebilirsiniz. ☺️ Kısacası onun gibi biriyle çalışabildiğimiz, birlikte vakit geçirebildiğimiz için kendimizi çok şanslı hissediyoruz. Ben de onu şahsen tanıma fırsatı bulabildiğim için kendimi çok şanslı görüyorum her zaman. 💫 İyi ki yollarımız kesişti Hatice. İyi ki varsın ve her şey gönlünce olsun, çünkü gerçekten de her şeyin en güzelini hak ediyorsun. Seni çok seviyorum! 🫂 Bu arada, eminim ki herkes selamını aldı. Bahar kapıda, kim bilir belki de yeniden parklarda buluşuruz! 🥳 Hatice, dün akşam CNBC-e'da sevgili saba tumer'nin konuğuydu. Tabii ki, kendisi gibi harika, su gibi akan, tertemiz niyetler ve büyük bir sevgiyle dolu bir program oldu. Programı izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum, “Nasıl insan olunur” başlıklı bir ders niteliğinde.. 💫 Bizleri de hiçbir zaman unutmadığın için hem kendi adıma hem de tüm korolarımız adına sana ayrıca sonsuz teşekkürler! 🤍 MAGMA Boğaziçi Caz Korosu YouTube'da izleyebilirsiniz! 🌿 HtcAslanResmi #haticeaslan #sabatümer #bogazicicazkorosu

Masis Aram Gözbek

19,185 görüntüleme • 3 ay önce

“Ali’nin babası bize bu evi verme nezaketini gösterdi…” Dünyaca ünlü iç mimar Martyn Lawrence Bullard, Ali Koç’un eşi Nevbahar Koç’un Boğaz’daki yalısını gezdi. Rahmi Koç’un hediyesi 19. yüzyıldan kalma yalıyı tanıttı. Martyn: Nevbahar Koç’u ziyaret ediyoruz. Türkiye’nin en etkili hayırseverlerinden biri, kendini sanata adamış bir hami, harika bir anne ve çok sevilen bir halk figürü haline geldi. Nevbahar ve eşinin 19. yüzyıldan kalma yalısı kesinlikle göz kamaştırıcı. Tam Boğaz’ın kıyısında yer alan bu yalı, kesinlikle tüm şehrin en nefes kesici noktalarından biri. Nevbahar: Vay canına, bu alanda, seninle bu güzel Osmanlı evinde olmak çok harika. Martyn: Bence bu evle ilgili en muhteşem şey, Boğaz’da kalan sadece 90 yalıdan biri olduğunu bilmek…. Evde orijinal olan o güzel Osmanlı tavanlarına ve tüm o inanılmaz kartonpiyerlere, ardından neredeyse Venedik tarzı olan bu güzel fenerlere sahip. Nevbahar: Aslında tasarımın bir matematiği var. Zevkler farklıdır; kendi zevkine göre ne istersen yapabilirsin. Ama bir tür tasarım teorisi var diyebiliriz ve bunun bana gerçekten yardımcı olduğunu düşünüyorum. Ancak bu yalıyı gerçekten istediğim hale getirmek çok ama çok uzun zamanımı aldı. Çünkü bakıldığında zor bir yerleşimi var. Bir büyük oda ve ardından dört küçük oda var. Ve her şey yamuk yumuk, her şey eğri büğrü ki bu da onun cazibesi. Komik bir gerçek de şu ki, yalı belirli bir noktada aşağı doğru çökme eğilimindedir; bu yüzden her 10 yılda bir vinçle yukarı kaldırılması gerekir. Martyn: Oh, yani kelimenin tam anlamıyla Venedik gibi. Evet, tamamen. Vay canına, bu çok çılgınca. Tabii ki, bilirsin, ayrı salonları olan bu antik tarz bir Türk geleneği midir? Bu ayrı alanlara sahip olmak bir Osmanlı deneyimi midir? Nevbahar: Sanırım öyle, bence öyle. Bilirsin, insanlar o dönemde bizim yaşadığımızdan çok daha farklı yaşıyorlardı. Yaşam tarzlarımızın ne kadar değiştiği inanılmaz. Bu yüzden burayı iki çocuklu bir aile evine dönüştürmek zorunda kaldık. Ve bilirsin, içimdeki o Amerikalılaşmış insanın mutfağı merkeze alması gerekiyordu. Martyn: Evet, evin kalbinde bir aile merkezine ihtiyacın var. Nevbahar: Evet, kesinlikle. Eşim aslında burada, bu evde büyüdü, ki bu harika bir şey. Ali’nin babası bize bu evi verme nezaketini gösterdi. Biz de dediğim gibi burayı kendi tarzımızda modernize etmek zorunda kaldık. Neyse ki Ali’nin de zevki iyidir. Martyn: İstanbul’un bu çılgın görselleriyle bu oda çok eğlenceli. Yine burada ona modern tarzını yansıtmışsın ve buradaki tüm bu vahşi cam palyaço anları ya da ilahi olan Murano camları harika. Nevbahar: Bunları çok uzun zaman önce bir Amsterdam gezisinde Amsterdam’dan almıştık ve “Bunlarla ne yapacağız? Bilmiyorum,” diye düşünüyordum. Martyn: Vallahi burası için harika olmuşlar, son derece sıra dışı ve muhteşemler. Burayı çok boho tarzı, eğlenceli yapmışsın. Biliyor musun, bu harika alçak divanlarla bu tür bir —buna yine Osmanlı yaşam tarzı diyeceğim— geleneği devam ettirmeni çok sevdim. Bu alçak, çekici kanepeler, yani divanlar çok Türk işi bir şey. Nevbahar: Evet, divan çok ama çok Türk işi bir şey. Ve bence Los Angeles’ta yaşamış biri için California yaşamına çok iyi uyarlanıyor. Çünkü California’daki her şey rahat bir yaşam, konforlu bir yaşam üzerine kuruludur. Bu yüzden bu yönüyle onu seviyorum. İddialı, kasıntı mobilyaları sevmem. Rahatça oturamayacağınız, kalkamayacağınız ya da ayaklarınızı uzatamayacağınız şeyleri sevmem. Bilirsin, benim için önemli olan konfor, uzanmak. Martyn: Su ve önümüze serilen şehir manzarası eşliğinde, Nevbahar’ın evinden bahçesini gezmeden ayrılamam. Nevbahar: Doğu ile Batı’nın birleşimiyle çok özel, harika. Ve bir tarafın Avrupa, bir tarafın Asya olduğunu düşünmek çok ilginç. Çok çılgınca bir deneyim. Burası çok özel bir alan ve burada gün batımında vakit geçiren tüm partilerin, çocukların, ailenin, herkesin çok fazla anısı var bende.

Haber Aktif

134,056 görüntüleme • 8 gün önce

Yunan Kültür bakanlığı Teodorakis 100. doğum yıl dönümü için çok güzel bir kitap yayınladı. Önsözünü Theodorakis’in yakın dostu ve çalışma arkadaşı Zülfü Livaneli’’nin yazdığı kitap, büyük bestecinin sanatsal ve siyasi yönlerini derleyen bir eser. Önsöz: ## Bir Dostluğun Ebedi Ezgisi: Mikis Theodorakis Bu satırlar bir kitap önsözünden daha fazlasıdır; hayatımın en önemli, derin ve ilham verici dostluklarından birine yazılmış bir övgüdür. Mikis Theodorakis... Benim için o sadece büyük bir besteci, bir devrimci değildi; aynı zamanda yol arkadaşım, sırdaşım, ailemden biriydi. Onu sadece kelimelerle tarif etmek zor çünkü Mikis Theodorakis kelimeleri aşar. Müziğiyle, duruşuyla, insanlığıyla bir çağa silinmez bir iz bıraktı; kalıcı izler bırakan bir anıt gibi. İlk tanıştığımızda, hayatın zorluklarıyla mücadele eden genç bir müzisyendim. 1971 darbesi sırasında, Ankara askeri cezaevinde küçük bir transistörlü radyodan onun müziğini dinler ve büyük bir heyecan duyardım. Mikis’in müziği ruhuma o kadar derinlemesine işlemişti ki sanki genlerime kazınmıştı. Özgürlük çığlığı, halkların kardeşliği, eserlerinde yankılanan adalet inancı benim de en derin arzularımdı. Sonra yollarımız kesişti. Siyasi fırtınaların ortasında Avrupa şehirlerinde bir araya geldik. O günleri düşünmek hala içimde aynı heyecanı, aynı coşkuyu uyandırıyor. Mikis bana sadece müzik hakkında değil, hayat hakkında da çok şey öğretti: direnişin sabrını, umudun gücünü, dostluğun değerini. O sadece kendi ülkesinin değil, tüm ezilen halkların sesi oldu. Farklı dillerde besteler yapsak da aynı melodiyi çaldık: Özgürlük. Birlikte kaydettiğimiz iki albüm, Efes Antik Tiyatrosu ve Herodes Atticus Odeonu gibi önemli mekanlardaki ortak konserlerimiz, 1986'da İstanbul'da Altın Plak ödülünü aldıktan sonra kurduğumuz Türk-Yunan Dostluk Derneği ve Türk Başbakanı'na yaptığımız bir ziyaret sırasında talebimiz üzerine Yunan vatandaşları için vize şartının kaldırılması – bunlar sadece iki sanatçının ortak çalışmaları değildi; komşuluktan doğan iki halkın, Türklerin ve Yunanların ortak kaderinin bir yansımasıydı. Bizim için müzik sadece notalardan ibaret değildi; bir köprüydü, birleştirici bir güçtü. Kalpler arasına duvarlar örenlere rağmen dostluk tohumları eken, bu karmaşık ve birbirine kenetlenmiş köprüyü ören Mikis'in kocaman yüreğiydi. Onunla geçirdiğim her an benim için insanlık üzerine, mücadele üzerine bir dersti. Sanatın estetik bir fenomenden daha fazlası olduğunu; toplumsal bir görev olduğunu ve dönüştürücü bir güce sahip olduğunu hiç kimse Mikis'ten daha iyi gösteremezdi. Onun için yazdığım ve bir albüme dahil ettiğim bir şiirde (Kimiz biz) şu dizeler yer alıyordu: Girit'te dagilan saçlarini Efes'te toplayan Okyanus gibi kabarip Olimpos dagi gibi patlayan Dostum Mikis Söyle kimiz biz? Şimdi bu satırları yazarken, onun gür kahkahalarını, bilge sözlerini ve eşsiz enerjisini duyuyor, görüyor ve hissediyor gibiyim. Mikis bizi fiziksel olarak terk etmiş olabilir ama müziğiyle, idealleriyle ve geride bıraktığı eşsiz mirasıyla sonsuza dek yaşayacak. Kalbimde her zaman özel bir yeri olacak. Bu kitap sadece bir Mikis portresi değil, aynı zamanda onun ruhuna bir hediyedir. Umarım onu anlamak, müziğini dinlemek ve değerini takdir etmek isteyen herkes için bir başlangıç noktası olur. Işığı yolumuzu aydınlatmaya devam edecek. **Zülfü Livaneli**

Ömer Zülfü Livaneli

17,285 görüntüleme • 4 ay önce

Bilinir ki bir gece önce İstanbul'dan 9. Ordu Komutanı Karabekir'e bir telgraf geldi: Ordudaki görevinden istifa etmiş Selanikli Mustafa Kemal Efendi'yi ölü ya da diri yakala, İstanbul'a gönder... Emri alan Karabekir odaya gelir ve "Emrindeyim Paşam" der. Uzaktan bakıldığında dramatik ve etkileyici gibi duruyor ama itinayla üretilmiş bir palavra. Neresini düzeltsek... Birincisi, Karabekir 9. Ordu Komutanı değil 15. Kolordu Komutanıydı. İkincisi, o tarihte ateşkes yürürlükte olduğundan ordu komutanlığı değil, ordu müfettişliği mevcuttu. Üçüncüsü, 9. Ordu lağvedilmiş ve 3. Ordu halini almıştı. Anlatımdaki bu basit teknik hatalar bile anlatıcının konu hakkında bilgili olmadığını ve kitleye masal anlattığını gösteriyor. Dördüncüsü, Mustafa Kemal, 7-8 Temmuz gecesi istifa etmişti. Karabekir, Mustafa Kemal'in istifa telgrafını öğrenince yanına gitti. Fakat o tarihte tutuklama emri olmadığı için videodaki gibi bir tür "kader anı" yoktu. Beşincisi, Karabekir zaten 3 Temmuz'da Erzurum'a gelen Mustafa Kemal'e aynı gün ordudaki görevinden istifa etmesini tavsiye etmişti. Bunun tamamen başka sebepleri vardır ve doğru bir tavsiyedir. Altıncısı, Karabekir bu tavsiyeden iki gün sonra Erzurum'daki cemiyetle birlikte Mustafa Kemal'i lider olarak kabul etmiştir. Yani onu tutuklamak istemesi gibi bir durum söz konusu değildi. Peki "Emrinizdeyim" meselesi nedir? Çok basit. Mustafa Kemal'in istifasını öğrenen Karabekir aynı gece yanına gider. Odaya girdiğinde onu "meyus" görür. Ki bu da doğaldır. Ömrü askerlikle geçen birinin mesleğini bırakması üzücüdür. Haliyle onu o halde görünce jest amaçlı selam durur ve emrinizdeyim der. Bu söz, birkaç gün önce onu lider olarak seçmiş olmasının teyididir. Yedincisi, Mustafa Kemal'i tutuklama emri 23 Temmuz'dan sonra evvela valiliğe verildi. Valilik emri yerine getirmedi. Sekizincisi, tutuklama emri Karabekir'e 30 Temmuz'da yazıldı. Karabekir emri 31 Temmuz'da tebliğ aldı. Fakat herhangi bir kararsızlık veya ikilem yaşamadı. "Sersemce bir emir" olarak niteleyip 1 Ağustos'ta gereken cevabı verdi. Görüldüğü gibi Mustafa Kemal'in askerlikten istifa etmesi ve Karabekir'in yanına gelip "selam durması" hadisesi ile bu olaydan üç hafta sonra gerçekleşen Mustafa Kemal'i tutuklama emrinin tebliği bir araya getirilerek bir tür "kader anı" üretiliyor. Bunun iki temel sebebi var. Birincisi, olayları dramatikleştirmek daha cazibeli ve etkileyici olabiliyor. Ama asıl sebep, bu tip kurgu kader anları üzerinden Mustafa Kemal'in rolünü önemsizleştirme çabası... Halbuki Milli Mücadele zaten kahramanlarla dolu ve pek çok insanın büyük emeğinin geçtiği bir destandır. Karabekir'e bir önem atfetmek için böyle safsata dolu kurgular üretmek onu övmek değil aksine ona hakarettir. Ne yani, Karabekir, Mustafa Kemal'i tutuklamayı aklından geçirecek kadar haysiyetsiz biri miydi? Onu tutuklamak veya tutuklamamak arasında kalacak adam mıydı? Bunları mesele yapmak Karabekir'e hakarettir. Tabi, tarih hurafecilerinin Karabekir'in haysiyetini düşündüğünü pek sanmıyorum. Onlar için tek koşul Mustafa Kemal'e saldırmak ve önemsizleştirmeye çalışmak.

Con Sinov

180,484 görüntüleme • 11 ay önce

Davos'tan bir Trump geçti! İşte konuşmadan çarpıcı bölümler... BİRLEŞİK KRALLIK EN BÜYÜK PETROL REZERVLERİNİN ÜZERİNDE OTURUYOR AMA ÇIKARILMASINA İZİN VERMİYOR "Avrupa'da, radikal solun Amerika'ya dayatmaya çalıştığı kaderi gördük. Çok uğraştılar. Almanya şu anda 2017'de ürettiğinden yüzde yirmi iki daha az elektrik üretiyor ve bu mevcut şansölyenin hatası değil. O sorunu çözüyor. Harika bir iş çıkaracak. Ama oraya gelmeden önce yaptıkları, sanırım bu yüzden oraya geldi. Ve elektrik fiyatları yüzde altmış dört daha yüksek. Birleşik Krallık, 1999'da ürettiği tüm kaynaklardan gelen toplam enerjinin sadece üçte birini üretiyor. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorlar, dünyanın her yerindeki en büyük rezervlerden biri, ama kullanmıyorlar ve bu onların enerjisinin eşit derecede yüksek fiyatlarla felaket derecede düşük seviyelere ulaşmasının bir nedeni. Yüksek fiyatlar, çok düşük seviyeler. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorsunuz ve şöyle demeyi seviyorlar: "Bilirsin, enerji tükendi." Tükenmedi. Beş yüz yılı var. Daha petrolü bile bulmadılar. Kuzey Denizi inanılmaz. Kimsenin sondaj yapmasına izin vermiyorlar. Çevresel olarak, sondaj yapmalarına izin vermiyorlar. Petrol şirketlerinin gitmesini imkansız hale getiriyorlar. Gelirin yüzde doksan ikisini alıyorlar, bu yüzden petrol şirketleri "Bunu yapamayız" diyorlar. (Petrol şirketleri) Beni görmeye geldiler: "Yapabileceğiniz bir şey var mı?" Avrupa'nın harika olmasını istiyorum. Birleşik Krallık'ın harika olmasını istiyorum. Dünyadaki en büyük enerji kaynaklarından birinin üzerinde oturuyorlar ve kullanmıyorlar. Aslında elektrik fiyatları yüzde yüz otuz dokuz fırladı. Avrupa'nın her yerinde yel değirmenleri var. Her yerde yel değirmenleri var ve kaybediciler. Fark ettiğim bir şey, bir ülkede ne kadar çok yel değirmeni varsa, o ülke o kadar çok para kaybediyor ve o ülke o kadar kötü durumda. Çin neredeyse tüm yel değirmenlerini yapıyor, ama ben Çin'de hiç rüzgar çiftliği bulamadım. Bunu hiç düşündünüz mü? Çinlilerin akıllı olduğunu görmenin iyi bir yolu. Akıllılar. Çin çok akıllı. Onları yapıyorlar, bir servet karşılığında satıyorlar. Onları satın alan aptal insanlara satıyorlar, ama kendileri kullanmıyorlar. Birkaç büyük rüzgar çiftliği kurdular, ama kullanmıyorlar. İnsanlara nasıl göründüklerini göstermek için onları koydular. Oradaki rüzgar gülleri dönmüyor." BİZ OLMASAYDIK HEPİNİZ ALMANCA VEYA JAPONCA KONUŞUYOR OLURDUNUZ. GRÖNLAND'I VERİSENİZ MİNNETTAR OLURUZ, VERMEZSENİZ BUNU UNUTMAYIZ "Nihayetinde, bunlar ulusal güvenlik meseleleridir ve belki de mevcut hiçbir konu, durumu şu anda Grönland ile olanlardan daha net hale getirmiyor. Grönland hakkında birkaç kelime söylememi ister misiniz? Ben, bunu konuşmadan çıkaracaktım, ama düşündüm ki... Sanırım çok olumsuz değerlendirilirdim. Hem Grönland halkına hem de Danimarka halkına muazzam saygım var, muazzam saygım var. Ama her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü var ve gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ulus veya ulus grubu Grönland'ı güvence altına alma konumunda değil. Biz büyük bir güçüz, insanların anladığından çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela'da öğrendiler. Bunu İkinci Dünya Savaşı'nda gördük, Danimarka sadece altı saatlik savaştan sonra Almanya'ya düştü ve ne kendisini ne de Grönland'ı savunamadı. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri o zaman Grönland topraklarını tutmak için kendi güçlerimizi göndermeye mecbur kaldı, yaptık, bunu yapmak için bir yükümlülük hissettik, ve tuttuk, büyük maliyet ve masrafla. Oraya girme şansları yoktu ve denediler. Danimarka bunu biliyor. Kelimenin tam anlamıyla Grönland'da Danimarka için üsler kurduk. Danimarka için savaştık. Başka kimse için savaşmıyorduk. Onu kurtarmak için, Danimarka için savaşıyorduk. Büyük, güzel bir buz parçası. Ona toprak demek zor. Büyük bir buz parçası. Ama Grönland'ı kurtardık ve düşmanlarımızın yarımküremizde ayak basmasını başarıyla önledik, bu yüzden bunu kendimiz için de yaptık. Ve sonra savaştan sonra, ki biz kazandık, büyük kazandık. Şu anda biz olmasaydık, hepiniz Almanca ve biraz Japonca konuşuyor olurdunuz belki. Savaştan sonra Grönland'ı Danimarka'ya geri verdik. Bunu yapmak ne kadar aptallıktı! Ama yaptık. Ama geri verdik. Ama şimdi ne kadar nankörlük ediyorlar? Hiçbir şey talep etmedik ve hiçbir şey almadık. Açıkçası durdurulamaz olacağımız bu noktada aşırı güç ve kuvvet kullanmaya karar vermedikçe muhtemelen hiçbir şey alamayacağız. Ama bunu yapmayacağım, tamam mı? Şimdi herkes "Oh, iyi" diyor. Bu muhtemelen yaptığım en büyük açıklama çünkü insanlar güç kullanacağımı düşünüyordu. Ben, ben güç kullanmak zorunda değilim. Güç kullanmak istemiyorum. Güç kullanmayacağım. Amerika Birleşik Devletleri'nin istediği tek şey Grönland adında bir yer, zaten onu vasi olarak elimizde bulundurmuştuk ama 2. Dünya Savaşı'nda Almanları, Japonları, İtalyanları ve diğerlerini yendikten sonra, çok uzun zaman önce değil, saygıyla Danimarka'ya geri verdik. Onlara geri verdik. Yani NATO'dan elde ettiğimiz şey Avrupa'yı Sovyetler Birliği'nden ve şimdi Rusya'dan korumak dışında hiçbir şey. Yani, onlara yıllarca yardım ettik. Hiçbir şey almadık, NATO için ödeme yaptık dışında ve ben gelene kadar yıllarca ödeme yaptık. NATO'nun yüzde yüzü için ödeme yaptık, bence, çünkü faturalarını ödemiyorlardı. Ve tek istediğimiz Grönland'ı almak, tam mülkiyet hakkı ve sahiplik dahil, çünkü onu savunmak için sahipliğe ihtiyacınız var. Bir kiralama üzerinden onu savunamazsınız. Birincisi, yasal olarak, bu şekilde savunulabilir değil, kesinlikle. Ve ikincisi, psikolojik olarak, kim bir lisans anlaşmasını veya kiralamayı savunmak ister ki, okyanusun ortasında büyük bir buz parçası, eğer bir savaş olursa, eylemin çoğu o buz parçası üzerinde gerçekleşecek? Bir düşünün. O füzeler o buz parçasının tam merkezinin üzerinden uçacak. Danimarka'dan ulusal ve uluslararası güvenlik için ve çok enerjik ve tehlikeli potansiyel düşmanlarımızı uzak tutmak için, istediğimiz tek şey üzerine şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük altın kubbeyi inşa etmek için bu toprak. Yani dünyayı korumak için bir buz parçası istiyoruz ve vermiyorlar. Başka hiçbir şey istemedik ve o toprak parçasını tutabilirdik ve tutmadık. Yani bir seçenekleri var. Evet diyebilirsiniz ve çok minnettar olacağız, ya da hayır diyebilirsiniz ve hatırlayacağız." MACRON'U O GÜZEL GÜNEŞ GÖZLÜKLERİYLE İZLEDİM, NE OLMUŞ ÖYLE İlaç fiyatları için en çok tercih edilen ulus politikam altında, reçeteli ilaçların maliyeti hesaplama şeklinize bağlı olarak % 90’a kadar düşüyor. Beş, altı, yedi, sekiz yüz yüzde de diyebilirsiniz. Bunu hesaplamanın iki yolu var. Ama her başkanın istediği bir tercih edilen uluslar politikamız var, hiçbir başkan alamadı. Ben aldım ve diğer uluslar onayladı ve bunu almak için tarifeleri kullanmak zorunda kaldım, çünkü "Asla!" dediler. Başka bir deyişle, Londra'da on dolar olan bir hap, yüz otuz dolar. Londra'da on dolar, New York'ta veya Los Angeles'ta yüz otuz dolar ve "Vay canına, bu kötü" dedim. Arkadaşlarım derdi, "Biliyorsunuz, Londra'ya gidiyoruz, bu şeyleri neredeyse bedava satın alabiliyorsunuz. Dünyanın her yerine gidiyoruz, neredeyse bedava satın alabiliyoruz." Çünkü temelde, Amerika tüm dünyayı sübvanse ediyordu çünkü başkanlar bundan kurtulmalarına izin verdi. Çok zor oldu. Bu yüzden Emmanuel Macron'u aradığımda, dün onu o güzel güneş gözlükleriyle izledim. Ne halt oldu? [gülüyor] Onu biraz sert tavırlarıyla izledim, ama bir hap için on dolardaydı ve dedim ki, "Emmanuel..." Ve... tüm büyük ilaç şirketleri tam mutabakat halinde. Bu arada kolay değildi. Serttirler, akıllıdırlar. Bu dolandırıcılıktan uzun zamandır kurtuluyorlardı, ama vazgeçtiler. Ama dediler ki, "Ülkelerin bunu onaylamasını asla sağlayamazsınız." "Neden?" dedim. "Çünkü sağlayamazsınız. Her zaman dediler ki, 'Daha fazla ödemiyoruz. Geri kalanını Amerika Birleşik Devletleri'nden alın.'" Yani yıllar içinde, aynı kaldılar. Biz sadece yukarı, yukarı, yukarı gittik ve, yani, on üç, on dört, on beş kat daha fazla öderdik belirli ülkelerin ödediğinden. Ben de dedim ki, "Hayır, yüzde yüz onaylayacaklar." "Efendim, onaylamalarını asla sağlayamazsınız." "Garanti ediyorum" dedim. Ama aslında Emmanuel ile başladım, muhtemelen odada da var ve onu seviyorum. Aslında onu seviyorum. İnanması zor, değil mi? Ve dedim ki, "Emmanuel, o hapın fiyatını yirmi dolara, belki otuz dolara çıkarmak zorunda kalacaksın." Düşünün. Yani bu, bu demek oluyor ki reçeteli ilaçlar iki katına çıkıyor. Üç katına çıkabilir, dört katına çıkabilir. Kolay değil. "Hayır, hayır, hayır, Donald, bunu yapmayacağım." "Evet, yapacaksın, yüzde yüz" dedim. "Hayır, hayır, hayır. Benden iki katına çıkarmamı istiyorsun" dedi. "Emmanuel, otuz yıldır reçeteli ilaçlarla Amerika Birleşik Devletleri'nden faydalanıyorsun. Gerçekten yapmalısın ve yapacaksın, hiç şüphem yok. Aslında, yüzde yüz eminim sen-" "Hayır, hayır, hayır, bunu yapmayacağım." Çünkü, evet, ona karşı adil olmak gerekirse, iki katına veya üç katına çıkarmak zorunda, çünkü dünya Amerika Birleşik Devletleri'nden daha büyük bir yer olduğu için, ortada buluşmanız değil, sadece biraz yukarı çıkmanız gerekiyor ve biz çok aşağı iniyoruz. Onlar biraz yukarı çıkıyor, biz çok aşağı iniyoruz. Yani biz yüz otuz dolardayız, onlar on dolarda, bu yüzden yirmi veya otuza çıkmak zorunda kalabilirler, bundan fazla değil. "Emmanuel, iki katına veya üç katına çıkartacaksın" dedim. "Hayır, hayır, hayır." "İşte hikaye, Emmanuel. Cevap, bunu yapacaksın, hızlı yapacaksın. Ve eğer yapmazsan, Amerika Birleşik Devletleri'ne sattığın her şeye yüzde yirmi beş tarife koyuyorum ve şaraplarına ve şampanyalarına yüzde yüz tarife, ve bu istediğimin yaklaşık on katı. Ve yapacaksın. Bunu halka açıklamak istemiyorum, ama beni bunu yapmaya zorlayabilirsin." "Hayır, hayır, Donald, yapacağım. Yapacağım." Ülke başına ortalama üç dakika sürdü, aynı şeyi söyleyerek, "Yapacaksın." Hepsi "Hayır, hayır, hayır, yapmayacağım. Benden reçeteli ilaç maliyetini iki katına çıkarmamı istiyorsun-" dediler. "Doğru, çünkü otuz yıldır bizi kandırıyorsun" dedim. Ve "Bunu yapmayacağız" dediler. "Sorun değil. Pazartesi sabahı, yirmi beş, otuz, elli..." Farklı ülkeler için farklı rakamlar verdim. Bu da ulusal güvenlik hakkında konuşuyoruz. Olamaz-- Adil değil. Tüm dünyayı sübvanse etmeyeceğiz ve bu ülkelerin her biri bunu yapmayı kabul etti. JEROME 'TOO LATE (ÇOK GEÇ)' POWELL Çok uzak olmayan bir gelecekte yeni bir Fed başkanı açıklayacağım. Sanırım çok iyi bir iş çıkaracak. Bakın, bazılarını verdim. Elimizde bir şey var ama çok saygı duyulan bir isim. Hepsi saygın. Onlar, onlar harikalar. Görüştüğüm herkes (adaylar) harika. Hepsinin sanırım harika bir iş yapabileceğini düşünüyorum. Sorun şu ki işi aldıktan sonra değişiyorlar. Yapıyorlar. Bilirsiniz, duymak istediğim her şeyi söylüyorlar ve sonra işi alıyorlar. Altı yıllığına kilitleniyorlar. İşi alıyorlar ve bir anda, "Hadi oranları biraz yükseltelim." Onları arıyorum, "Efendim, bunun hakkında konuşmamayı tercih ederiz." İnsanların işi aldıklarında nasıl değiştikleri inanılmaz. Çok kötü. Bir tür sadakatsizlik, ama doğru olduğunu düşündüklerini yapmalılar. Şu anda korkunç bir başkanımız var, Jerome "Çok Geç" Powell. Her zaman çok geç kalıyor ve faiz oranlarında çok geç kalıyor, seçimden önce hariç. O zaman diğer taraf için gayet iyiydi. Yani biz, harika birini atacağız ve umarız doğru işi yapar." İSVİÇRE'YE TARİFEYİ YÜZDE 30 YAPTIM, BAŞBAKANI ARADI. TARİFEYİ YÜZDE 39'A ÇIKARDIM, ORTALIK KARIŞTI. ROLEX BENİ ZİYARETE GELDİ İ"sviçre ile bir vaka yaşadım. İsviçre'de olmamız tesadüf oldu. Belki size kısa bir hikaye anlatırım. Ama hiçbir şey ödemiyorlardı. Güzel saatler, harika saatler yapıyorlar, Rolex, hepsi. Ürünlerini gönderdiklerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne hiçbir şey ödemiyorlardı ve 41 milyar dolarlık bir açığımız vardı. 41 milyar bu güzel yerle. Üzerinden uçtuk. Güzel değil mi? Ben de dedim ki, "Hadi onlara yüzde 30 tarife koyalım ki bir kısmını geri alalım," hiç değilse. Hala büyük bir açığımız olurdu. 41 milyar $. Bu büyük bir açık ve dedim ki, "Hadi bir tarife koyalım..." Farklı tarifeler, farklı yerler. Hepiniz bunlara tarafsınız, bazı durumlarda kurbanısınız, ama sonunda adil bir şey ve çoğunuz bunu fark ediyor. Ama İsviçre'ye % 30 tarife koyduk ve ortalık karıştı. Arıyorlardı, yani inanmazsınız ve İsviçre'den çok fazla insan tanıyorum, inanılmaz yer, inanılmaz, zeki yer. Ama fark etmedim ki... Onlar sadece bizim sayemizde iyiler ve başka pek çok örnek var. Yani, biz, muhtemelen başka yerler, ama kazandıkları paranın çoğunluğu bizim sayemizde, çünkü onlardan asla bir şey almadık. Yani geliyorlar, saatlerini satıyorlar, tarife yok, hiçbir şey yok. Çekip gidiyorlar, sadece bizden kırk bir milyar dolar kazanıyorlar. Ben de dedim ki, "Hayır, bunu yapamayız, bu yüzden artıracağım." Hala bir açığım olurdu, oldukça önemli, ama yüzde otuza çıkardım ve, sanırım başbakan, başkan olduğunu sanmıyorum, başbakan olduğunu düşünüyorum aradı, bir kadın ve çok tekrar ediciydi. "Hayır, hayır, hayır, bunu yapamazsınız, % 30. Bunu yapamazsınız. Biz küçük, küçük bir ülkeyiz" dedi. Dedim ki, "Evet, ama büyük, büyük bir açığınız var. Küçük olabilirsiniz ama büyük ülkelerden daha büyük bir açığınız var." "Hayır, hayır, hayır, lütfen, bunu yapamazsınız" dedi. Aynı şeyi tekrar tekrar söylemeye devam etti. "Biz küçük bir ülkeyiz." Dedim ki, "Ama açısından büyük bir ülkesiniz..." Ve açıkçası beni yanlış yönden ovdu. Ve dedim ki, "Tamam. Teşekkür ederim, hanımefendi. Takdir ediyorum. Bunu yapmayın. Çok teşekkür ederim, hanımefendi." Ve tarifeyi % 39 yaptım ve sonra gerçekten ortalık karıştı ve herkes beni ziyaret etti. Rolex beni görmeye geldi. Hepsi beni görmeye geldi. Ama fark ettim ve azalttım, çünkü insanlara zarar vermek istemiyorum. Onlara zarar vermek istemiyorum. Ve daha düşük bir seviyeye indirdik. Yükselmeyeceği anlamına gelmiyor, ama daha düşük bir seviyeye indirdik. Ama şimdi tarife ödüyorlar. Ama, ama fark ettim ki birçok böyle yerimiz var, Amerika Birleşik Devletleri sayesinde servet yapan yerler. Amerika Birleşik Devletleri olmadan, hiçbir şey kazanmazlardı. Düşünün, İsviçre bizden 41 milyar dolar kazandı ve dediği gibi, küçük bir yer."

CNBC-e

34,242 görüntüleme • 5 ay önce

SURİYE’DE YAŞANANLARIN ÖZETİ: 1-Türkiye temel 2 amacı olan PKK/YPG terör örgütü ile mücadele ve ülkedeki milyonlarca sığınmacının güvenli geri dönüşü için Esad ile görüşmek istedi. Esad Türkiye’nin Suriye’deki askerlerini geri çekme şartını koştuğu için bu mümkün olmadı. 2-Türkiye, dünyada yaşanan gelişmeler nedeniyle bütün ülkeler başka bir ülkeyle uğraşıyorken Suriye’de oluşmuş güç boşluğunu da fırsat bilerek muhalif güçlere Esad’ı devirmek amacıyla harekete geçmek için onay verdi. HTŞ bu sefer SMO ile iş birliği yapıp Türkiye’nin de etkisiyle daha ılımlı bir güce dönüştü. Yabancı kaynaklar da HTŞ’yi artık terör örgütü olarak tanımlamıyor. 3-Suriye’deki olaylar yaşanmadan önce, Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde bir hazırlık olduğunun sinyalini veren birçok gelişme yaşandı. Bunlardan en önemlileri Sayın Devlet Bahçeli’nin sürpriz açıklamaları, MHP resmi hesabından yapılan “vakit tamamdır, söz konusu vatandır” paylaşımlarıydı. Ancak bütün süreç, istihbari ve diplomatik zekanın da yönlendirmesiyle çok sessizce ve temkinli bir şekilde yürütüldü. 4-Yaşanan süreçte ne yerli ne de yabancı medyada kimsenin ama kimsenin değinmediği (veya değinmekten çekindiği) çok önemli bir amaç daha vardı: İSRAİL TEHDİDİNİ YOK ETMEK. İsrail bariz bir şekilde Lübnan’dan sonra Suriye’de cephe açmaya hazırlanıyordu. ABD de yıllardır YPG’ye silah taşıyarak aslında bugünlerin zeminini hazırlıyordu. Satrançta olduğu gibi eğer ilk şahı Türkiye çekmeseydi, İsrail Esad ile de anlaşarak Suriye’ye girecek, YPG ile birleşerek Türkiye için varoluşsal bir tehdit oluşturacaktı. Bu önemli detayın kimse tarafından konuşulmamasını hayretle karşılıyorum. Halbuki son aylardaki bütün resmi açıklamalar bariz bir şekilde bunu gösteriyordu. Netanyahu Lübnan’da ateşkes yapıldığı gün “Esad ateşle oynuyor” dediği anda bunun sinyali verilmişti. Benim son aylardaki bütün paylaşımlarım da “yanıbaşımıza, sınırlarımıza yaklaşmakta olan İsrail tehdidi” üzerine. SURİYE’DE OLUŞACAK YENİ DENKLEM HAKKINDA: 1-Suriye’de Rusya ve İran’ın ön planda olduğu güç dengeleri kalıcı olarak Türkiye’nin lehine değişti. 2-ABD ve İsrail, Esad gibi bir piyonun devrildiği bir denklemde, artık ülkede “işgalci” konumundalar. İsrail basını şunu yazıyor: “Zayıf bir Esad İsrail’in işine geliyordu ama devrilmiş bir Esad değil”. İsrail zaten Suriye’de BM tarafından işgalci olarak tanınıyor ve BM Genel Kurulu daha birkaç gün önce İsrail’e Golan Tepeleri’ni terk etme çağrısında bulundu. ABD ise Suriye’de “YPG’li ortaklarla DEAŞ ile mücadele ediyoruz” argümanıyla bulunuyordu. Oluşan yeni denklemde bu retoriği sürdürmesi zor gözüküyor. 20 Ocak’a kadar Türkiye sahada ve masada elini daha da güçlendirirse, Trump ile oturulacak masada Trump’ın Project 2025’te de kendisine tavsiye edildiği gibi YPG’ye sırt çevirme ve Suriye’den askerleri çekme kararı alması çok olası gözüküyor. 3-İsrail, Hamas ve Hizbullah ile karşı karşıya geldikten sonra ilk defa Suriye’de mevcut bulunan TSK yani düzenli bir ordu ve NATO üyesi bir ülke ile karşı karşıya gelmiş olacak. İşgal ettiği bir ülkede “meşru müdafaa hakkını” savunması veya doğrudan Türkiye ile savaşması mümkün değil. Suriye’de bariz şekilde köşeye sıkışmış durumda. 4-Suriye’de ilk başta kurulacak geçici hükümet de, seçimle başa gelecek yeni hükümet de Türkiye ile ekonomik, ticari ve askeri açıdan çok yakın olacak. Türkiye, Suriye’nin yeniden inşasında aktif rol oynayacak. Hakan Fidan’ın da açıkladığı gibi PKK/YPG ile hiçbir masaya oturulmayacak. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi, zaten Suriyeli olmayan bu örgüt “yasaklı örgüt” listesine alınacak. 5-Türkiye’de hiç Suriye’yi görmeden doğmuş büyümüş Suriyeli çocuklar, aileleriyle birlikte yeniden hayatlarını inşa edebilme fırsatı bulmuş, Türkçe öğrenmiş milyonlarca Suriyeli Suriye’ye dönerek Suriye’nin yeniden inşa edilmesinde aktif rol oynayacaklar. Bu insanlar Türkiye ile “komşu ülkenin” ötesinde özel bağlar kuracaklar. İleriki süreçlerde “referandum” opsiyonu bile gündeme gelebilir. Ancak henüz şu aşamada amaç bu değil. 6-Suriye’de yaşananlar bir domino etkisi yaparak bütün bölgeye yayılacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en son yaptığı açıklamada “Lübnan’a destek verileceği” ifadesini de önemli buluyorum. Suriye’den sonra Lübnan gibi başka ülkelerde de Türk varlığı, gücü ve etkisinin artacağı aşikar. 7-Yaşanan her şey şunu da açıkça gösteriyor ki Netanyahu hükümeti için de tıpkı Esad rejiminde olduğu gibi sonun başlangıcı gözükmüş oldu. Trump döneminde Esad gibi Netanyahu’nun da uluslararası mahkemelerce yargılandığına şahit olabiliriz. Çok büyük ihtimalle İsrail’de yeni bir hükümet kurulacak ve bu hükümetle Filistin devletinin kuruluşuna şahit olacağız. Bu süreçte de Türkiye aktif rol oynayacak.

Öznur Küçüker Sirene

488,334 görüntüleme • 1 yıl önce

Sorgulanmasından bir kesit! Olayın Arka Planı👇 • Kimliği: Jon Ruben (76), Nottinghamshire'da yaşayan emekli bir veteriner ve kilise meclisi üyesiydi. Çevresinde "örnek bir Hristiyan" ve güvenilir bir topluluk lideri olarak tanınıyordu. • Suç Mahalli: Olaylar, Ruben'in 27 yıldır yönettiği Leicestershire'daki Stathern Lodge adlı Hristiyan yaz kampında gerçekleşti. • Yöntemi: Ruben, çocuklarla "şeker oyunu" adını verdiği bir oyun oynuyordu. Çocuklara, içine karanlık webden (dark web) satın aldığı Temazepam ve Xanax gibi ağır sakinleştiriciler enjekte edilmiş şekerler yediriyordu. İlaçların dozajını ayarlamak için veterinerlik bilgisini kullandığı belirtildi. Yakalanma Süreci • Temmuz 2025: Kamptaki 8 çocuk ve 1 yetişkin aniden fenalaşıp hastaneye kaldırılınca olay ortaya çıktı. Bazı çocukların ertesi sabah yürümekte zorluk çektiği ve çok halsiz olduğu fark edildi. • Kendi Karısı Bile Kurbandı: Ruben'in, gece çocuklara istismarda bulunurken uyanmasın diye kendi karısına da gizlice ilaç verdiği anlaşıldı. Karısı mahkemede onu "sadist, canavarca bir pedofili" olarak nitelendirdi. • Suçlamalar: Ruben; 13 yaş altı çocuklara cinsel saldırı, çocuklara eziyet, çocukların uygunsuz görüntülerini bulundurma (en ağır kategori olan A kategorisi videolar dahil) ve uyuşturucu suçları dahil 17-18 farklı suçtan suçlu bulundu. Mahkeme, Ruben'i "toplum için tehlikeli" olarak sınıflandırdı ve 23 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırdı. Ayrıca denetimli serbestlik süresiyle birlikte toplam ceza süresi 31 yıla kadar uzayabilecek. Savcı, Ruben'in saldırılarını gerçekleştirmek için "Hristiyanlık pelerini" arkasına saklandığını ve kurbanlarını özellikle "savunmasız ve küçük" çocuklardan seçtiğini belirtti. Aileler, Ruben'in yıllarca bir "iyilik meleği" gibi davranarak herkesi kandırdığını ifade ederek büyük bir şok yaşadıklarını dile getirdiler.

Kuşçu

240,629 görüntüleme • 5 ay önce

(Beşiktaş Maçında oynayabilir) [Mert Hakan Yandaş Gerçekleri Detaylı Mahkeme] Helal Olsun Gökhan Dinç: Daha sonra artık Hakan Yandaş olacak. Hakan Yandaş bugün tahliye oldu. Fenerbahçe'nin kaptanı, Fenerbahçe'nin komutanı bugün tahliye oldu. Hatırlanacağı üzere Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu'ndan da kendisine ceza verilmediği için yani isterse Beşiktaş maçında Tedesco isterse kendisini Beşiktaş maçı kadrosuna yazabilecek gibi duruyor. Yani yazar mı yazmaz mı bilmiyorum. Ama türbündeki yerini alabilecek. Özgürlük önemlidir. Suçsuz yere yatan insanların Ceza, suçsuz yere ceza yatan insanların talihelerine hepimiz seviniriz. Gün gelir, ayarını bozduğun kantar, seni de tartar. İnsanlar ders almasını bilmeli. Yani ders almasını bilmeli. Kötü günler geçti, kötü günler geride kaldı diye tekrar eski kimliğine kavuşmamalı. Bunu neden söylüyorum? Mert Hakan Yandaş'ın, teşekkür ederim Sir Yellow Red, her zaman izlemek bir ayrıcalık. Cansın sevgili Yocan demiş, teşekkür ederim. Bu Mert Hakan Yandaş'ın çıktıktan sonraki sözleri diyor ki yorgunum biraz çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Camiamız kötü gün dostu olduğunu gösterdi. Tüm camiamıza yanımda olan herkese sonsuz teşekkürler. Bir an önce aileme kavuşmak ve bir an önce takıma dönüp katkı sağlamak istiyorum diyor. Ama Mert Hakan Yandaş'ın ifadeleri mahkemede verdiği ifadeler de gün yüzüne çıktı. Onlara da bir bakalım. Onlara da bir göz gezdirelim. Onları da bir... Verelim. O nerede acaba? O yok galiba. Sen bulursun bir yerden ya da benim sana attıklarımın içerisinden bir tanesini atarsın Bilal. Galatasaray'ı hedef alıyor. Mert Hakan Yanlaş hapisteyken Metehan Baltacı da onunla birlikte cezaevinde yatarken Mert Hakan Yanlaş genelde Galatasaray taraftarının çok sevdiği bir figür değildir. Cezaevinde ve oradan gönderdiği mektuplarda yakın ilişki kurduğu Metehan Baltıcı ile birlikte bir bakıyorsunuz ki bambaşka bir yere doğru evriliyor insanların duygusu. Cezaevinde kötü gün geçiren insanlara en önemli desteği kuşkusuz Galatasaray taraftarı Mert Hakan Yandaş'a vermişti ve onun özgürlüğüne kavuşmasını istediğini dile getirmişti. Ama o Mert Hakan Yandaş o günlerde destek olduğu ve paylaşımda bulunduğu ve aynı zamanda destek gösterdiği için teşekkür ettiği Galatasaray taraftarını bugün hedefe koydu. Ve mahkemede bizlere yansıyan, medyaya yansıyan, sosyal medyaya yansıyan ifadeleri şöyle. Öncelikle üstüme atılı suçların hiçbirini kabul etmiyorum. Kimseye bahis oynatmadım. Hayatım boyunca bahis sitesi üyeliğim yoktur. Fenerbahçe'yi ne kadar sevdiğimi ve Fenerbahçe'ye zarar vermeyeceğimi bilmenizi isterim. Tercihimi Fenerbahçe'den kullandığım için itibar suikastı yapıldığını söylemek isterim. Gizlilik vardı ama dosyam sayfa sayfa parça parça paylaşılarak çarptırıldı. Bir maçtan sonra verdiğim röportajın bedelini ödediğimi düşünüyorum. O maçı herkes biliyor. Şimdi Mert Hakan Yandaş senin kötü gününde yanında olan rakip camia Galatasaray taraftarı bugün senin bu sözlerinden sonra Pişmanlık duyuyor o günkü açıklamalarından. Şimdi bunu şöyle değerlendir. Gerçekten ayıp ya. Ya sana destek olmuşlar. Sen hala eski dosyaları açıp işte mahkemede çıkacaksın biliyorsun. Serbest kalacaksın belli. Çünkü orada Ali Koç gelmiş. Saadettin Saran gelmiş. Dünya kadar yönetici gelmiş. Orada bir gözde gösterisi yapılıyor. Futbolcular geliyor. Tedesco geliyor. Tek kelime yabancı. Türkçe anlamayan insanlar mahkeme salonunda gelmiş geçmiş gelecek aktif yöneticilerin hepsi salonda. Belli ve onların da orada olmasından sebep belli ki sen Galatasaray camiası, sen Fenerbahçe'yi tercih falan etmedin. Sen Galatasaray'dan istediğin parayı Galatasaray yöneticileri verseydi sen bugün Galatasaray'da bile oynayamazdın ama o gün Galatasaray'da oynayacaktın. Galatasaray'da transfer olacaktın ve Galatasaray'a transferin sonrasında kötü performansı sebebiyle muhtemelen kümede kalma takımlarından bir tanesine kiralık olarak gidecektin. Şimdi dolayısıyla yani elma ile armutları karıştırmayalım.

Galatasarayultrataraftar

20,281 görüntüleme • 3 ay önce

Bugün Almanya’da, sırf “Allah benim Rabbimdir” dediği için, dev bir medya ve güvenlik makinesinin karşısında tek başına duran bir Müslüman kadın var. Eski profesyonel Alman boksör Hanna Hansen… Ne bir suç işledi, ne şiddete çağırdı. Yaptığı tek şey Müslüman olmak ve Müslüman kadınlarla iletişim kurup onları Allah’a çağırmak, onlara imanın ve huzurun anlamından söz etmekti. Bir anda Alman medyası onu büyüteci altına aldı: Kurgulanmış dramatik müziklerle yayınlar yapılmaya, sokaklarda adeta “aranan bir suçlu” gibi takip edilmeye başlandı. Peki hangi adalet bu? Ve onun suçu ne? Asıl “suçu” şu: Müslüman kadınlarla bir kafede oturup konuşmak istemesi… Sadece konuşmak! Yine de bir kafeden kovuldu; çünkü sahibi devletin ve medyanın insanların zihninde ürettiği “terör” hayaletinden korktu. Ona “selefi” diyorlar! Çarşaf giydiği için radikallik ile suçluyorlar! Oysa kendisi böyle bir tanımı bilmiyor bile, böyle bir iddiası yok. Ne kıyafeti ne üslubu herhangi bir ekole bağlılığını gösteriyor. Hatta onunla iletişimde olan kadınların çoğu ne peçe takıyor ne de tam örtünme şartlarını taşıyor! Peki öyleyse niçin “aşırılıkçı” damgası vuruluyor? Çünkü çok basit… Allah’a çağırdığı için. Burada göz ardı edilemeyecek bir çelişki ortaya çıkıyor: Almanya’da gerçekten tekfirci bir kişi var; milyonlarca takipçisi bulunuyor, Müslüman âlimlere saldırıyor, ümmeti bölüyor, gece gündüz tekfir, tebdî‘ ve tafsîk ediyor… Ama ona kimse dokunmuyor! Bilakis, kendisi çıkıp Almanya’nın “özgürlüğünü” övüyor; çünkü bu özgürlük onu koruyor. Peki neden o takip edilmiyor? Neden tehdit olarak sunulmuyor? Neden hakkında raporlar hazırlanmıyor? Çünkü onun varlığı işe yarıyor… Müslümanların içinde bölünme üretiyor, fitneyi büyütüyor, çatlağı derinleştiriyor. Düşman için onun sesi yükseldikçe daha iyi. Ya Hanna? Tam tersi. Önemsiz şeyleri bırakmış, sessiz ve hikmetli bir davete yönelmiş, saf İslâm’ı anlatıyor, içsel ıslahı öne çıkarıyor, kadınların kalbine iman ışığını taşıyor. Ve işte bu — onların gözünde — en gürültülü tekfirci söylemlerden çok daha tehlikeli. Bu yüzden izleniyor, şeytanlaştırılıyor, fişleniyor… Sırf bölmek değil, iyileştirmek istediği için. Diğer yandan, ümmeti parçalayanlara, Müslümanları birbirine düşürenlere yollar açılıyor; onlara kürsüler veriliyor; evlerine binlerce euro destek ve “kutular dolusu kitaplar” gönderiliyor — hem de devletin gözü önünde! insanları hidayete davet eden, etrafında kalplerin toplandığı, samimi bir mü’min davetçiden niçin korkarlar… Bu yüzden Hanna gibiler baskılanır, bölücülük yapanlar ise desteklenir. Böylece şu gerçeğin maskesi düşer: Sözde “özgürlük” dedikleri şey, sadece kendi projelerine hizmet edenler içindir… Allah’a samimiyetle çağıranlar için değil.

Turan Kışlakçı

198,667 görüntüleme • 8 ay önce

“En derin kırgınlıklar, hâlâ sevginin bulunduğu yerde ortaya çıkar..” Oruç ona “Eleni” diye seslenirken geçmişlerini çağırıyordu; birlikte güldükleri anları, denizi, fotoğrafları, birbirlerine baktıkları o sessiz anları… Ama Eleni o kapıyı kapattmıştı. Çünkü o an kalbiyle değil, kırılmış tarafıyla konuşuyordu. “Eleni değil, Aleyna Koçari.” Bir isim düzeltmesi değil; aşklarına çekilmiş ince bir çizgiydi. O ana kadar Oruç’un sesinde yaşayan Eleni, onun sevdiği kadındı. Ama Aleyna Koçari, gerçekleri öğrenmiş, kırılmış ve artık aynı yerden bakamayan kadındı. Bu, Oruç’un karşısında duran kişinin artık onun tanıdığı Eleni olmadığını ilan etmesi gibiydi. İsim burada bir kimlik sembolüne dönüşüyor. Oruç’un sevdiği kadınla, gerçeğini öğrenen kadın artık aynı kişi değildi. Eleni, Oruç’un ona verdiği kimliği geri bırakıp kendi köklerine dönmüştü.. Oruç’un “Nasıl diyorsan öyle olsun, Aleyna…” demesi ise bir teslimiyet anıydı. İlk kez ilişkiyi kendi istediği şekilde yönlendirmeyi bırakıp onun seçimine saygı gösteriyordu. Çünkü bazen aşk, tutmak değil, karşındaki insanın kim olduğunu kabul etmektir. Ben seni çok dinledim sen susarken.” Bu cümle aslında bir vedanın içinde saklanan aşk mektubu gibiydi. Çünkü Eleni, Oruç’u sadece konuştuğunda değil, sustuğunda da sevdi. Onun yaralarını, korkularını, yüklerini anlamaya çalıştı. Bir insanın sessizliğini bu kadar uzun süre dinlemek, onu çok sevmekten başka bir şey değildi.. Ama aşkın trajedisi de burada başlıyordu. Eleni, Oruç’un sustuğu yerlerde ona yaklaşmaya çalışırken, Oruç onu korumak için uzaklaştırıyordu. İkisi de aşk için mücadele etti. Ama biri gerçeğe yaklaşarak, diğeri gerçeği saklayarak. Bu yüzden finalde karşı karşıya gelen şey iki insan değil; iki farklı sevme biçimiydi. Oruç’un “Sen konuş, ben dinlerim” demesi ise bana göre bir erkeğin kaybettiğini anladığı andı.Çünkü bazı kayıplar insan gidince yaşanmaz. Bazı kayıplar, sevdiğin kişinin gözlerinde artık eskisi gibi yer bulamadığını gördüğün an başlar. Oruç o an ilk kez Eleni’nin değil, kendi sessizliğinin karşısında duruyordu. Ve belki de sahnenin en acı tarafı şuydu; Eleni’nin gözleri doluyordu çünkü Oruç’u sevmeyi bırakamıyordu. Oruç susuyordu çünkü kendini savunacak hiçbir söz bulamıyordu. İkisi de aynı aşkın yasını tutuyordu ama ikisi de hâlâ o aşkın içindeydi.Bir zamanlar aynı kareye sığan iki insan vardı. Şimdi aynı acıya sığınıyorlar. Ve bazen bir aşkın öldüğü an, son kez “seni seviyorum” denilen an değildir. Bazen aşkın öldüğü an, birbirini hâlâ deliler gibi seven iki insanın ilk kez birbirine yabancı gibi bakmak zorunda kaldığı andır. Bazen bir aşkı bitiren şey ihanet değildir, zamanında söylenmeyen hakikattir. Ve Eleni’nin gözlerinin dolması.. Bazen bir insanı affetmek zor değildir. Asıl zor olan, onu hâlâ severken kırılmış olmaktır. O sahnede Eleni’nin yaşadığı tam olarak buydu. Oruç’u karşısında bir yabancı gibi değil, hâlâ sevdiği adam gibi görüyor. Bu yüzden sesi yükseliyor, gözleri doluyor ve sonunda konuşuyor. Çünkü en derin kırgınlıklar, hâlâ sevginin bulunduğu yerde ortaya çıkar. Ama bazen aşk, iki insanı bir arada tutmaya yetmez; yine de birbirlerinin kalbinde yaşamaya devam eder. Oruç’un sessizliği de, Eleni’nin gözlerindeki yaş da biraz bunu anlatıyordu. Sevgileri bittiği için değil, bitmediği hâlde yara aldığı için bu kadar ağırdı. Eleni’nin gözleri doluyorsa, bu nefret ettiği için değil. Oruç da susuyorsa, sevgisi bittiği için değil.İkisi de aynı aşkın içinde duruyorlar ama artık aynı yerden bakamıyorlar. Bu yüzden sahne bir ayrılık sahnesi gibi değil de, birbirini çok seven iki insanın ilk kez aynı acıyı farklı şekillerde yaşaması gibi hissettiriyor. Çünkü bazen aşk bittiği için ağlanmaz. Bazen aşk hâlâ orada olduğu hâlde, eskisi gibi yaşanamayacağını anladığın için ağlanır. Ve bazen bir aşkın öldüğü an, son kez “seni seviyorum” denilen an değildir. Bazen aşkın öldüğü an, birbirini hâlâ deliler gibi seven iki insanın ilk kez birbirine yabancı gibi bakmak zorunda kaldığı andır.. #orel

PSİKOLOGROZA

10,958 görüntüleme • 1 ay önce

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Savunma Sanayisi Başkanı Haluk Görgün’ün birlikte katıldığı 8’inci Konya Savunma Sanayisi Tedarikçi Buluşmaları’nda Bakan Yaşar Güler bir konuşma yaptı. Bakan Yardımcısı Musa Heybet’in de hazır bulunduğu programda Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: KONYA, ÜRETİM VE KALKINMA YOLCULUĞUMUZDA ÖNCÜ ROL OYNUYOR Huzurun ve hoşgörünün şehri, Mevlana ile gönüllere damga vuran güzel insanların diyarı, güzide şehrimiz Konya’da böylesine önemli bir organizasyon vesilesiyle sizlerle birlikte bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Bu önemli fuarın Konyamıza, ülkemize ve savunma sanayimizin tüm paydaşlarına hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. Anadolu’nun en köklü ve büyük şehirlerinden biri olan Konyamız; sanayiden tarıma, ulaştırmadan kültür ve turizme kadar pek çok alanda sahip olduğu yetenekleri ve ülkemize sağladığı katma değerler ile Türkiye’nin göz bebeği şehirlerindendir. Konya, kadim tarihiyle bugünkü dinamizm ve gücünü birleştirerek üretim ve kalkınma yolculuğumuzda da öncü bir rol oynamaktadır. Savunma sanayisi de Konyamızın büyük katkılar sunduğu alanlardan biridir. Kamu kurumlarımızın gayretleriyle birlikte başta Sanayi Odamız olmak üzere ilgili odalarımızın ve şirketlerimizin kapsamlı çalışmalarıyla şehrin bu alandaki etkinliği ve marka değeri her geçen gün artmaktadır. Ülkemiz savunma sanayisinde, yerlilik ve millîlik ilkeleri doğrultusunda büyük aşamalar katederken Konya da kendi üzerine düşeni yaparak bu ekosistemin güçlü bir parçası olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Konya Savunma Sanayi Tedarikçi Buluşmaları’nın 8’incisini icra etme başarısının gösterilmesi de Konya’nın bu alandaki yetkinliğinin en somut göstergelerinden biridir. Memnuniyetle müşahede ediyoruz ki Konya Sanayi Odamızın öncülüğünde düzenlenen bu fuar, sanayicilerimizi, yatırımcılarımızı, şirket temsilcilerimizi ve mühendislerimizi aynı hedef etrafında buluşturmuştur. Bu çerçevede faaliyetin sektörde yeni iş birliklerini geliştirmeye imkân tanıması bakımından önemli ve faydalı olduğunu değerlendiriyor, yerli üretim, inovasyon ve teknoloji tabanlı büyüme hedeflerimize yeni bir ivme kazandıracağına da yürekten inanıyorum. SAVUNMA SANAYİ YATIRIMLARIYLA CİDDİ İLERLEME KAYDETTİK Türkiye olarak son yıllarda Sayın Cumhurbaşkanımızın vizyoner liderliğinde kapsamlı sanayileşme hamleleri ve birbirinden değerli savunma sanayi yatırımlarıyla ciddi bir ilerleme kaydettik. Gururla ifade etmeliyim ki savunma sanayindeki güçlü kapasitemiz, zengin birikimimiz ve kabiliyetlerimiz sayesinde pek çok ülkeyle ikili iş birliğimizi üst düzeyde geliştiriyor, ülkemizin dünyadaki imajını yükseltiyor ve ekonomimize de katkılar sağlıyoruz. Şüphesiz bir asır, hatta yarım asır önce hayal dahi edilmeyen bu noktalara gelmemizde yerli ve millî bir irade, yüksek bir azim ve kararlılık ile kamu, vakıf ve özel sektörümüz arasındaki yakın koordinasyon ve verimli iş birliği belirleyici olmuştur. Üretimden tasarıma, tedarikten ihracata kadar her aşamada oluşturulan bu sinerji Türkiye’yi savunma teknolojilerinde dışa bağımlılıktan kurtarmış, özgün ve rekabetçi bir savunma ekosisteminin gelişimini sağlamıştır. Bugün Türk savunma sanayisi kara, deniz ve hava platformlarıyla siber alanda geliştirdiği kritik sistemlerle dünyada söz sahibi bir konumdadır. Artık sadece ithal eden değil ihraç edebilen, teknolojiyi yalnızca takip etmekle yetinen değil üreten ve paylaşan, dahası geleceğin teknolojilerine yoğunlaşan bir seviyeye gelmenin haklı gururunu yaşıyoruz. Elbette bu noktada savunma sanayimizin üretim üslerinden biri olan Konya’nın ve Konyalı sanayicilerimizin bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da üstleneceği stratejik rol daha da önemli olacaktır. Türkiye yerli-millî savunma sanayisinin artan etkinliğiyle birlikte köklü tarihî birikimi, stratejik coğrafyası, etkin caydırıcı ve saygın ordusuyla bölgesinde ana aktör dünyada ise prestij sahibi bir ülke hâline gelmiştir. Tüm bu özellikleriyle Türkiye kendi güvenliğini teminat altına alma kudretinin yanında, stratejik dış politikası ikili askerî ilişkileri, krizleri yöneten ve çözüm üreten akılcı ve barış odaklı hamleleriyle pek çok bölgede güvenlik, barış ve istikrara katkı sağlayan bir ülke konumundadır. Bu etkinlik ve gücümüzü muhafaza edebilmek ve daha da artırmak maksadıyla içerideki birlik ve beraberliğimizi tahkim etme ve pekiştirme gayretlerimizi de sürdürüyoruz. TERÖRSÜZ TÜRKİYE, AR-GE VE İNOVASYONA DAHA FAZLA YATIRIMIN YAPILDIĞI SÜRECİN ADIDIR Sayın Cumhurbaşkanımızın ortaya koydukları devlet iradesiyle yürütülen Terörsüz Türkiye süreci bu politikamızın en somut yansımasıdır. Hedefimiz yıllardır ülkemizin daha fazla ilerlemesine engel teşkil eden ve millî kaynaklarımızın boş yere harcanmasına sebep olan terör belasından tamamıyla kurtulmaktır. Terörsüz bir Türkiye, savunma sanayine teknolojiye, AR-GE ve inovasyona daha fazla yatırımın yapıldığı, milletimizin alın terinin büyük kalkınma yatırımlarıyla karşılık bulduğu bir sürecin adıdır. Nitekim terör örgütünün aldığı fesih kararı kapsamında 26 Ekim’de yaptığı açıklamayla ülkemizden tamamen çekilme kararını, sürecin işlerliği ve hızlanması adına kayda değer ve önemli buluyoruz. Ancak bir kez daha vurgulamak isterim ki PKK ile diğer isimlerdeki uzantıları ve iltisaklı tüm gruplar yurt içinde ve sınırlarımızın ötesinde derhâl tüm terör faaliyetlerine son vermeli, koşulsuz ve en hızlı şekilde silahlarını tamamıyla teslim etmelidirler. Hâlihazırda sahadaki gelişmeleri büyük bir hassasiyetle yakından takip ediyor, ülkemizin ve asil milletimizin bekası için gereken ne varsa kararlılıkla uyguluyoruz. Şu bir gerçek ki kim ne derse desin, Türkiye Yüzyılı vizyonumuz doğrultusunda ve sizlerden de aldığımız destekle ülkemizi en üst düzeyde kalkındıracak aydınlık ve müreffeh bir Türkiye’yi birlikte inşa edeceğiz. Bu noktada “güçlü savunma sanayii eşittir güçlü ve tam bağımsız Türkiye” şiarıyla ülkemizi daha muteber kılmak aynı zamanda bağımsız ve caydırıcı savunma kapasitemizi geliştirmek için her birimize hayati görevler düşüyor. Boşa geçirecek tek bir dakikamızın olmadığının bilinci ve başarının bir varış değil yolculuk olduğu anlayışıyla artan bir şevk ve gayretle çalışmalıyız. Dolayısıyla sizlerin bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da yapacağı katkıların çok değerli olduğunu belirtiyor, tüm paydaşlarımızla eş güdüm içerisinde kararlılıkla çalışmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken 8’inci Konya Savunma Sanayi Tedarikçi Buluşmaları’nın bir kez daha güzel Konyamıza ülkemize ve savunma sanayindeki tüm paydaşlarımıza hayırlı olmasını diliyorum. Organizasyonda emeği geçen başta Konya Sanayi Odamız olmak üzere tüm paydaşlarımıza yürekten teşekkür ediyorum. Bu vesileyle Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi, ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, hayatta olan gazilerimize, şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kalın sağlıcakla… #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

29,229 görüntüleme • 8 ay önce

Valimiz Hulusi Şahin, Antalya merkezli olarak Türkiye’nin en geniş çaplı operasyonlarından birisi olan Narkokapan Antalya-2 operasyonu hakkında açıklamalarda bulundu. 519 şüpheli, operasyon kapsamında yakalanırken 472 kişi tutuklanarak cezaevine teslim edildi. Yeşildere Mahallesi Polis İrtibat Noktasında gerçekleştirilen Basın Bilgilendirme Toplantısı’nda, Antalya Valisi Hulusi Şahin’e, Muratpaşa Kaymakamı İhsan Kara, İl Emniyet Müdürü Dr. Sabit Akın Zaimoğlu, İl Jandarma Komutanı Tümgeneral Ahmet Kavukcu,ve Sahil Güvenlik Antalya Grup Komutanı Yarbay Tolga Coşkun eşlik etti. Narkokapan Antalya-2 Operasyonunda 472 Şahıs Tutuklandı Basın mensuplarına yaptığı açıklamada son yılların en büyük narkotik operasyonlarından birisi olan Narkokapan Antalya-2 operasyonunun verilerini açıklayan Vali Şahin, “Uyuşturucuyla mücadeleye yönelik olarak Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce internet tabanlı haberleşme uygulamaları üzerinden irtibat kuran, mahalle ve sokaklarda tezgah niteliğinde satış noktaları oluşturarak kamuoyunda torbacı olarak tabir edilen sokak düzeyindeki uyuşturucu satıcılarına yönelik, yaklaşık 4 ay süren teknik, fiziki ve analitik çalışmalar yürütülmüştür. Bunun sonucunda uyuşturucu madde ticareti yaptıkları tespit edilen şüpheli şahıslara yönelik 27.11.2025 tarihinde Antalya merkezli 17 farklı ilde, 414 ayrı adreste eş zamanlı olarak; 2 bin 753 personel, 609 ekip, 1 helikopter, 2 insansız hava aracı, 3 drone, 1 deniz aracı, 35 narkotik dedektör köpeğinin katılımı ile gerçekleştirilen Narkokapan Antalya-2 operasyonunda toplamda 519 şüpheli şahıs yakalanmış ve 472 şahıs tutuklanmıştır.” dedi. Kasım Ayında Bin 50 Adet Operasyon Yapıldı Kasım ayında uyuşturucuyla mücadeleye yönelik bin 50 adet operasyon gerçekleştirildiğini ve bin 491 şüpheli şahsa işlem yapıldığını belirten Vali Şahin, “İşlem yapılan şahısların 529’u tutuklandı. Yapılan operasyonlarda; 1 milyon 903 bin 333 adet sentetik ecza, 9 kilo 644 gram esrar, 1 kilo 627 gram kokain, 4 bin 752 adet captagon, bin 22 adet bonzai, 748 gram metamfetamin, 618 gram bonzai, 246 adet ecstasy, 92 gram eroin ve 16 kök kenevir bitkisi ele geçirildi. NARVAS projesi kapsamında da 427 ihbar’a istinaden 987 uygulama yapıldı.” açıklamalarında bulundu. Zehir Tacirlerine Çok Ağır Bir Darbe Vurduk Açıklamalarının ardından basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Vali Şahin, “Yeşildere bölgesinin zehir tacirlerinden temizlenmesi, tüm kurumların birlikte hareket etmesini gerektiren kapsamlı bir çalışmadır. Bizden önceki dönemde de çok önemli çalışmalar yapılmıştı; biz de bu çalışmaları artırarak sürdürdük. Son gerçekleştirdiğimiz operasyonla birlikte, kamuoyunda torbacı olarak bilinen yani bu tedarik zincirinin en son halkası olan gruba çok ağır bir darbe vurduk. Türkiye tarihinin en büyük operasyonlarından birine imza attık ve bölgede kapsamlı bir temizlik gerçekleştirdik. Başta İl Emniyet Müdürümüz olmak üzere operasyona katılan tüm arkadaşlarımı tebrik ediyorum.” sözlerine yer verdi. Uyuşturucuya Karşı Her Alanda Mücadeleye Devam Edeceğiz Yeşildere bölgesinin zehir tacirlerinden temizlenmesi için yürütülen çalışmaların devam edeceğini belirten Vali Şahin, “Torbacılık, bu işin yalnızca bir bölümünü oluşturuyor. Bunun toptancılık, üretim ve talep gibi çok daha büyük boyutları var. Biz tüm bu alanlarla mücadele ediyoruz. Gördüğünüz bu alana bir polis merkezi veya ekipler amirliği kuracağız. Mobil polis irtibat noktamız da burada sabit olarak görev yapıyor. Ekiplerimiz her zaman bölgede olacak ve böylece mahalle halkı çok daha rahat edecek. Yeşildere Mahallesi’ni ve kıymetli insanlarını bu zehir tacirlerinden tamamen kurtaracağız. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. İmar faaliyetleri konusunda da paydaş kurumlarla koordineli şekilde çalışıyoruz. Metruk binaların yıkım süreci devam ediyor. Tüm çalışmalarımızı hukuk çerçevesinde yürütüyoruz.“ ifadelerini kullandı. #AntalyanınHuzuru🇹🇷 #TürkiyeninHuzuru🇹🇷 #NarkoKapanAntalya🇹🇷

T.C. Antalya Valiliği

32,196 görüntüleme • 7 ay önce

📢SESLİ ANLATIM: 🚨İNSAN CİNNİ MELEZLERİ NASIL VÜCUT BULUYOR? CİNNİLERİN MUTASYONLARI (YECÜC MECÜC ÇAĞI) İnsan-cinni melezlerinin nasıl vücut bulabildiği hakkında sorular soruluyor. Öncelikle cinnilerle insanların, hatta insanlardan önce cinnilerle cannların, birbirleri ile ilişkileri olabileceğini kabul edelim ➡️Cinniler insanlarla birleşir mi, birlikte olur mu? Evet, olur. Bunu yaşayan insanlar çok iyi biliyorlar ve böyle çok insanla biz görüştük. Cinniler, insanların vücuduna girer, insanların vücudundan faydalanır, insanlarla birlikte olur. ➡️Peki, bunlar nasıl oluyor? ➡️Bir de bu melezlerin nesli, doğumu nasıl oluyor? Cinniler insanların vücudundaki atıkları kullanır, çünkü cinnilerin vücut yapısı bizimki gibi değil. Biz maddenin katı haliyiz ama onlar gaz hali. Gaz hali olunca, bizdeki maddenin de gaz halini kullanarak, bizdeki DNA’ları da kullanarak o gaz halinden çocuk edinebiliyor, doğum yapabiliyorlar. Bu melezler eğer ifritlerden olursa, ifritlerden olan çocuklarda otomatikman o ifritlerin, o babaya, o babanın yaşantısına, her şeyine müdahale etme hakları oluyor -ki bunlarla da çokça karşılaştık-. Madde boyutunda, yani "maddenin katı hali"nden bahsediyoruz; anne ve baba (insan) birleşmelerinde tam birleşme anında cinniler araya karışıp kendi DNA’larından, kendi gaz hallerinden araya girebiliyorlar. Bu ayrı bir şey Kadın doğum yaptığında, çocuğu et beden doğdu, yani insan. Bunun vücudunun içine, DNA’lara girdiğinde bu insanla beraber onlar da içine giriyorlar ve içinde yaşıyorlar. Bir DNA’sından gelen etkiler var, ayrı; bu etkileri kullanarak, kendilerine bir zemin hazırladılar. Bunun üzerine de bir de bu insanın et bedeni oluştu, ruhu geldi ayrı Ayrıca o soydan gelen cinniler, onun içine girerek, ruhunu minimize edip, en düşük hale getirerek ve o bedeni ele geçirerek, çocuğu kendi örf, adet ve isteklerine göre yaşatabiliyorlar. ➡️ Peki, madde boyutuyla direk birleşme oluyor mu? Önce, cinnilerin, teknoloji olarak bizden çok ileri olduklarını bilmemiz lazım. Yani bizim şu andaki en üst seviyemiz bile onlar için çok eski bir teknoloji. 📌ANUNNAKİLER VE "CANN" LAR NEDİR? Cinnilerden bahsederken önce Anunnakiler’den ve "cann"lardan bahsetmek lazım (İLGİLİ PAYLAŞIM: ANUNNAKİLER KİMDİR, GERÇEKTE NEDİR? ) Buradaki yarı insan, yarı hayvan görüntülü ırklar tarihi eserlerin üzerinde yazıtlarda veya piramitlerde var. Bunlar, teknolojiyi öyle noktaya getirmişler ki maddenin gaz halini katı haline, katı halini de gaz haline dönüştürebiliyorlar. Bu gaz halini kendinden alıp, insan bedenine enjekte ederek bunu katı haline dönüştürecek mekanizma insan bedeninin içinde. Bir fabrika gibi düşünün, katı hale dönüştürüp sonra bu bir kadına enjekte edilirse, doğacak olan iki ırkın maddesel olarak birleşmiş hali insan olur. Peki, bu "melez" insan iman edebilir mi? İman etmek için çokça uğraşır fakat cinni tarafı onu öyle bir ele geçirir ki istediği gibi yönlendirir Peki, nasıl ele geçirebilir? O insanlar cinler alemini de olduğu gibi görür, bu âlemi de görür. İki âlemin arasında kalmaktan sıkıntıya düşer Fakat, cinniler boyutundaki teknoloji ve anlatılanlar, oradan gelenler, oradaki yaşayan cinnilerin ve bu dünyada da yaşayanların halini gördükçe, karşı taraf insanı ikna eder. Yani gözlerinde öyle bir mercek, kamera var ki iki boyutu da aynı anda görüyor. Kulaklarında öyle bir yapı var ki iki tarafı da aynı anda duyuyor. Yani tüm her taraftaki sesleri, bağlantıları, alabiliyor ki cinniler bize göre çok hızlıdır. Maddenin gaz hali olduğu ve çok hızlı oldukları için ses, görsel, işitsel iletişim de onlarda hızlı olur ama o özellikleri maddesel insan vücudunun içinde DNA’sına kodladıkları için bu defa o insan, insan olan cinnilerden olabilir Soru: Bu birleşmeden doğan insanların iman etmediğini söylediniz. İman etmeyeceğini söylediniz. ➡️Bugün burada yaşayanlar, iman etmeyen deist, ateist insanların, bu cinlerin birleşmesinden kaynaklanan doğumlardan meydana gelen insanlar olduğunu söyleyebilir miyiz? Şöyle bir ayrım yapıyorlar: Kendi nesillerini, belirli ırklara enjekte ediyorlar. Şöyle düşünün; Bundan beş, sekiz bin yıl önce bunu enjekte ettilerse -ki ettiler-. Nuh tufanına kadar teknoloji de çok yüksek, çok ilerideydi. Bu dönemden sonra da kendilerinden hayatta kalan var Kalan onlar için "safkan" yani et beden olarak kalmış. DNA dahil birçok şeyleri kendilerine uyarlayarak, onlara enjekte ederek nesli devam ettiriyorlar. Her gördüklerine rastgele seçtiklerine değil bu uygulama. Paganlar ve onlara hizmet edenler de zaten buradan gelenler Yani kendilerine seçtikleri özel bir ırk dönüştürdüler. Her insana değil, onlara bunu uyguluyorlar. Her insana cinnilerin münasebeti oluyor mu? Oluyor ama onunla, bunlar farklı şeyler. Underworld diye bir film serisi var. "Lycan" olarak adlandırdıkları, kurt adam olarak görünen bir ırktan bahsediyor ve “safkan” olarak ifade ediliyor. Bu ırk istediği zaman insan kılığında, istediği zaman kurt adam formuna dönüşerek iki tarafın da avantajlarını kullanabiliyor Kendisini hem insanlardan hem diğer bütün yaratılan varlıklardan üstün ırk olarak tanımlamış ve kendisini ırk olarak da başka hiçbir ırkla bozmak istemiyor. Yani böyle bir şey, böyle bir senaryo var bu filmde. Gerçeklik payı olabilir mi diye sorabiliriz. Şöyle, geriye dönüp filmlere bakın, paganların yaptığı bu filmler yaptıklarını anlatıyor ama biz anlayamıyoruz Aradan onlarca yıl geçince bunu anlıyoruz Kurt adam veya benzeri dönüşmüş insanlarla ilgili filmler var değil mi? İşte bunlar, onların o ırktaki değişimleri aslında subliminal anlatıyorlar. Bunlar var ama o kadar özel ve o kadar korumalı ve farklı yerde, farklı şekilde gizlenerek yaşıyorlar ki biz bunları anlayamıyoruz Özellikleri var. Bizden daha fazla görüyorlar, daha hızlılar, beyin yapıları farklı, madde boyutunu farklı inceliyorlar Bir nevi Yecüc Mecücün farklı bir versiyonu gibi ama onların çoğalıp, dağılacağı kadar yeryüzü daha hazır değil. Onlar, yecüc mecüc olarak dağıldıklarında yeryüzündeki oksijen seviyesine kadar -ki oksijen seviyesi en son noktadır-, daha birçok değişimlerin olması gerekiyor ( İLGİLİ ANLATIM: YECÜC VE MECÜC: CİNLER İLE İNSAN IRKININ KARIŞMASI ) Buna klonlama da dahil, gen çalışmaları da dahil. Tüm bu çalışmalar bunları daha fazla çoğaltmak için yapılan hazırlıklardır ama bunları daha başaramadılar. Şimdilik önceki zamanlardaki birleşmelerden olan nesli korumaya çalışarak, devam ediyorlar. Bütün bu filmlerdeki senaryoların temel içeriği DNA boyutunda mutasyonla açıklanıyor. Yani mesela Lycan dedikleri ya da diğer ırklar olarak tanımladıkları safkan ırkları, DNA ölçeğinde başka ırklarla birleştirmişler ve oradaki mutasyonlar üzerinden hareket ediyorlar Bu onların anlatımı ve delili de aynı zamanda. Bu konuları inkâr ettiğinizde o filmler bize bir hayal veya uydurma gelebilir ama kesinlikle yaptıklarını yapmak istediklerini, varacakları sonuçları birleştirerek bunları filmlerle empoze ediyorlar bizlere 2004 yapımı "I Robot" ( ben robot) adlı bir film vardı "İnsanlığın %100 kontrolü" anlamında bu bahsettiklerimizi 20 sene önce ekrana taşımışlardı. Tüm anlatılanlar aynen olacak ve bu günleri 20-30 sene önceden empoze etmeye başladılar ! (İLGİLİ SERİ: GRAPHEN, ÇİPLER VE İNSANLIĞIN KONTROLÜ) Hayal sandığınız şeylerin bir bir gerçekleştiğini gördüğünüz gün; anlamak, tanımak ve savaşmak için çok geç kaldığınız gündür... "İNSAN CİNNİ MELEZLERİ NASIL VÜCUT BULUYOR? CİNNİLERİN MUTASYONLARI" SES KAYDI

Synergy Kendiyas

31,988 görüntüleme • 10 ay önce