Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

İbrahim Tatlıses şimdilerde televizyon programı yapsa onu değil televizyonda ülkede bile barındırmazdılar hayatımda bu kadar şeref yoksunu ikinci insan tanımıyorum neyseki seda sayan ayar vermiş.

442,288 Aufrufe • vor 2 Tagen •via X (Twitter)

0 Kommentare

Keine Kommentare verfügbar

Kommentare vom Original-Post werden hier angezeigt

Ähnliche Videos

İBB meclisinden ibretlik bir video. İBB AK Parti Grup sözcüsü Murat Türkyılmaz, CHP döneminde konser ve eğlenceye ne kadar ödeme yapıldığını soruyor. CHP'nin verdiği cevap AK Parti de konser yapmıştı şeklinde oluyor. Türkyılmaz da ikinci bir soru önergesi vererek AK Parti ve CHP döneminde yapılan konser ve organizasyon sayılarının detaylı şekilde açıklanmasını istiyor. CHP, bu soruya cevap vermiyor çünkü hepimiz biliyoruz ki ortada tarihin en büyük vurgunlarından birisi var. Mesela CHP, pandemi döneminde herkes evinde otururken milyarlarca lira tutarında konser parası ödemiş. Bu konserleri kim, hangi tarihte, nerede vermiş kimse bilmiyor. Sadece milyarlık ihale bedellerini ödemişiz halk olarak onu biliyoruz. Yani bizi kimin adına düzenledikleri sahte konserler ile dolandırdılar onu bile söylemiyorlar. Yahu söyleyin de en azından Youtube'dan açıp kendimiz bir kere dinleyelim, parasını ödemişiz zaten. Bizi donadırdığınız şarkıcıları da mı kendiniz uydurdunuz? O isimde bir şarkıcı da mı yok, nedir tam olarak çekindiğiniz? Gerçekte yapılan konserlerin de sayısını ve kime ne kadar ödediklerini açıklamıyorlar. Ortada bir dolandırıcılık, bir yolsuzluk, bir vurgun yoksa neden açıklamıyorsunuz ki? İstanbul halkının %99.9'un gitmediği , sesini uzaktan bile duymadığı bu konserlere anlaşılan o ki 6 milyar lira ödemişiz. Yani İmamoğlu bize ait 6 milyar lirayı İBB bütçesinden alıp CHP'li organizasyon firmaları üzerinden yakın çevresine transfer etmiş. Tarihin en acayip soygunlarından birisi bu. Normalde soyguncular işlerini en sessiz şekilde yapıp yine sessiz şekilde sıvışır değil mi? Bu soygunda ise adamlar orkestralar getirmiş, ses sistemi kurmuş, bağıra bağıra şarkı söyleyerek soymuşlar İstanbul'u. Tarihin en gürültücü soyguncuları tarafından soyulduk. İnanılır gibi değil.

Abese İrca

45,051 Aufrufe • vor 1 Jahr

VEFA! Erol Köse ile defalarca canlı yayın yaptım! Hem stüdyoda hem de canlı telefon bağlantılarıyla. Köşe yazılarımı ve sosyal medya paylaşımlarımı ulusal kanallarda değerlendirdi. Vefatı sonrası sanat camiası ikiye bölünmüş. Ben üçüncü bir yerde kalarak içimden gelenleri yazmak istedim. Evet, zaman zaman tuhaf sorular sorardı ama ben ondan hiç kötülük görmedim. Tabii sanatçı arkadaşlarımızın yaşadıklarını da yok sayamam ve yaşamadığım için de yorum yapamam. Videosunu paylaştığım bu canlı yayın sonrası Sacit Aslan'la birlikte beni Ortaköy'deki evime bıraktılar. Arabada sohbet ediyorduk. Erol ağabey bir anda çantasından iki adet çim suyu çıkardı. Birini bana ikram etti, birini de kendi içti. Bu sohbetimizde hiç unutmuyorum kendisine, “Erol ağabeyciğim, Seda Sayan ile ilgili yaptığın açıklamalar doğru değil. Seda ablanın sanat camiasında elinden tutmadığı insan kalmadı. Belki sana bile kol kanat germiştir. Beni de 1994 yılında ilk ekranlara çıkararak, plakçılara gönderen Seda Sayan’dır.” demiştim. Erol ağabey, “Evet bana da çok çok iyiliği dokunmuştur, yanlış yaptım” dedi. Erol Köse’nin bana zaman zaman telefonda özel olarak anlattıklarını da hiç unutamam. Bir gün bana telefonda Polat Yağcı’nın bu işlere kendi yanında başladığını söyledi. Polat’a bunun doğru olup olmadığını hiç sormadım. Diyelim doğru... Erol Köse, Polat Yağcı'nın kendisine olan vefasını görmüş ve vasiyetinde cenazesini Polat’a emanet etmiş. Ama aynı Erol Köse, bugün "helal etmiyorum" diyen o kadar insanın hayatında iz bırakmış ki... Vefa, almak değil vermektir. Erol Köse, Polat Yağcı'dan vefayı aldı. Ancak bugün arkasından konuşanların çokluğu, onun vermeyi unuttuğunu gösteriyor. İşte asıl mesele bu! Erol Köse, bana bu videodaki canlı yayında, “Üstadım sizin için ‘Felaket Tellalı’ diyorlar. Nereden çıktı bu söylem?” diye soruyor. İşte sebebi: değerli sanatçılarımıza vefa! Çünkü vefa dendiğinde, almayı değil vermeyi anlatan; iyilik gördüğünü söylerken, başkasının acısını da yok saymayan ve gerçekleri söylediği için bazen “Felaket Tellalı” olarak anılan biriyim ben. Ve bu lakabı, bundan sonra da gururla taşıyacağım! Allah taksiratını affetsin. #ErolKöse #Vefa #SedaSayan #PolatYağcı #OnurAkay #FelaketTellalı

Onur Akay

34,613 Aufrufe • vor 3 Monaten

4 yıl önce bugün, saat 11 sularında... Belki aç, belki yorgun, belki mutlu, belki kırgın... Ama her şeyden habersiz. Katledildi abim. 26 yaşında. Ölüm yaşa bakmaz ama bu yaşta ölünür mü? Benim abim ölmedi ki zaten ÖLDÜRÜLDÜ. Aynı anda hem fabrika işçiliği, hem basketbol hakemliği, hem de garsonluk yapıyordu. Haftanın 7 günü çalışıyordu biliyor musunuz? Ne için? Namerde boyun eğmemek, alın teriyle geçinmek, ailesine destek olmak için, kardeşlerini okutmak için. Sonra ne oldu? Babamın deyimiyle "3-5 godoman 3-5 kuruş fazla para kazansın diye 18 parça kemik aldım çocuğumu." Sonra ne oldu? Katiller afiyetle yemeklerini yedi. Sonra ne oldu? Katiller iktidar referansıyla ceza almadı. Dünyanın en neşeli insanıydı. Ha, çok güzel bir hayatı olduğundan ya da hiçbir derdi olmadığından değil. Bütün dünya omuzlarında olsa bile onu gören gülsün isterdi. Onunla aynı ortamda olup gülmeyecek insan tanımıyorum. Öylesine temiz kalpli, onurlu ve gururlu bir insandı ki. Öfkeliyim. Çok öfkeliyim. Bu öfke beni günden güne çıldırtıyor. Abim geri gelene kadar ya da adalet yerini bulana kadar ağlamak değil bağırmak istiyorum. Abim geri gelmeyecek, bu yükü ömür boyu sol yanımda taşıyacağım. Ama ne olursa olsun adaleti gömülen o çukurdan gün yüzüne çıkarmak için elimden geleni yapacağım. Ben Mervenur Yılmaz. 3 Temmuz 2020' de Hendek İşçi Katliamında katledilen Halis Yılmaz'ın adalet arayan kardeşiyim. Korkun. Çünkü yasta değilim, öfkeliyim.

Mervenur Yılmaz

423,882 Aufrufe • vor 2 Jahren

Doğu Demirkol, bir gazeteciden aldığı ‘muhafazakar annenin oğlu’ sorusunu anlattı: Geçen gün bir gazeteciden bir soru geldi. Cevaplamadım. Hatta dedim ki, bu sorunun bana ulaşmaması lazım; birilerinin bunu durdurması lazım. Hayatımda gördüğüm en kıt algılardan biri. “Bana nasıl ulaştı bu soru?” dedim. Gazetesi, genel yayın yönetmeni, kimse bunu okumadı mı? Böyle bir soru olabilir mi? Soru şöyle: “Şiveli konuşan muhafazakâr bir annenin oğlu, dinle ilgili espriler yapan biri… Yakın zamana kadar Türkiye’de çok da popülerleşemeyen, popülerleşse de İbrahim Tatlıses’ten öteye gidemeyen bir profil bu. Oysa şimdi özellikle stand-up dünyasında bu hikâyeler çok fazla yer alıyor ve seviliyor. Cihangir dünyasıyla değil, Büyükçekmece ile güldürüyor insanları. Bunun sebebi sence ne? Bu şakaların başkaları için de alan açtığını düşünüyor musun?” Diğer sorulardan biri de şuydu: “Sence Nuri Bilge Ceylan sende ne buldu?” Kim olduğunu da bilmiyorum, öğrenmek de istemedim ama röportajı kabul etmedim. Çünkü bu soru, mahalle algısını özetliyor. Karşı tarafa nasıl baktığını gösteriyor. Kafasında “muhafazakâr annenin şiveli oğlu” diye bir profil var. Peki bu muhafazakâr anne kim? Ankara Hukuk mezunu. Babası ilk idam mahkûmu gazeteci, yazar ve sosyoloji doktoru. Anneannesi Cumhuriyet tarihinin ilk kadın müdiresi. Vefat ettiğinde gazetelerde “Bir maarif çınarı devrildi” diye haber olmuş bir insan. Ama bunların hiçbir önemi yok. Çünkü birine “muhafazakâr kadın” dediği anda kafasında tek bir profil oluşuyor; hiçbir detayı bilmeden. Bir de “İbrahim Tatlıses’ten öteye gidemeyen bir profil” diyor. İbrahim Tatlıses, “Mağarada doğdum” diyen bir adam. Ona rağmen böyle bir ifade kullanıyor. Asıl kırıcı olan şu: Bir insanın algısı sınırlı olabilir, yanlış düşünebilir. Ama burada art niyet de var. Çünkü bu soruyu gönderirken şu otokontrolün devreye girmesi gerekir: “Bu adam ilk filmiyle Cannes’a gitmiş. Oyunculuğuyla ilgili Nuri Bilge Ceylan’ın ve Zeki Demirkubuz’un yorumları ortada. Dört sezon kendi hikâyesini yazmış, oynamış ve yönetmiş. Beş yılda 500 bin bilet satmış. 500 bin kişi para verip izlemiş. Ben bu soruyu sorarsam biri bana ‘Senin beynin mi yetmiyor?’ der mi acaba?” 📹 yt: Cüneyt Özdemir

Anonim Muhabir

218,137 Aufrufe • vor 1 Monat

Golde ofsayt yok Nihat Kahveci: Ligte kalan 4 hafta 4 puan farkla Galatasaray lider ve haftaya içeride Ramspark'ta Fenerbahçe'yi ağırlayacak. Galatasaray adına. Bu büyük bir avantaj. Evet Galatasaray'ın iç sahada oynadığı Fenerbahçe maçları son yıllarda istediği skorları alamıyor. Ama sonuçta iç sahada oynamak, kendi tarafları önünde oynamak önemli. Bu maça da 4 puanlı işte gelebilmesi için Gençlerbirliği deplasmanını geçmesi gerekiyordu. Gençlerbirliği... Kağıt üzerinde Galatasaray'ın net favori olduğu bir maçtı. Favori kazandı. Gerçekten iki tane de birbirinden güzel. Bütün pozisyonları izliyoruz ülke olarak. Neredeyse hepimizi Dünya Kupası'na koysalar hakemlik yapacak seviyedeyiz. Bizim Türk hakemleri hariç, profesyoneller hariç zaten çağırmadılar. Diyorum ki bazen acaba bu kadar oraya odaklanıyoruz diyor mu maçta bu kadar enteresan pozisyonlar oluyor. Abi La Liga'da. Premier Lig'de, ne bileyim Almanya Bundesliga'da bu kadar pozisyonlar belki olmuyordur. Bak ucu ucuna. Offside mi değil mi? Dokundu mu dokunmadı mı? Offside aktif alanda mı? Rakemi rahatsız ediyor mu? Etmiyor mu? Bu nedir abi? Ben hayatımda görmediğim gerçekten bazen yorumlamanın çok zor olduğu pozisyonlar. Normalde offside'de bizi bilen biliyor. Çizgi çekilir, ben böyle yaparım. Osayt derim. Bugün orada bile sıkıntı çıktı Nebil. Hani en net olduğumuz yerde neden sıkıntı çıktı? İki tane görüntü verdiler. Biri yok gibi biri var gibi. Abi çok enteresan pozisyonlara denk geliyoruz. Ama işin oyun tarafına baktığımda maçın ikinci dakikasında aşkın olayımla son vuruşu üstadı Icardi'nin beslenildiğinde en önemli özelliklerden biri gol vuruşu. Şık golü. Sanen'in bir o kadar güzel pası. Yunus'un dokunuşu asistiyle. Icardi golü atınca ikinci dakikada. Bence bütün Galatasaraylı taraftarlar şunu düşündü. Normaldi. Biz son üç maç beş puan kaybettik. Ligi boşu boşuna iki puan farka getirdik. Kendi kendimizi strese soktuk. Evet gittik Kemerburgaz'a. Çok güzel bir itman izledik. Okan Hoca'nın Güzel açıklamalarını gördük. Bizim tribün liderimiz açıklama yaptı futbolculara onu gördük. Galatasaray'da bir motivasyon var ve dakika iki bunu yansıdı denildi. Ama sonrasındaki iş ikinci gol de geldi çok güzel bir şekilde Yunus'un golü. Yine Sanen'in çok şık pası. Saran'ın tekte Yunus'un da boş kaleye tekte attığı gol. O dakika tamam artık iş bitti denildi. Rahatladık. Evet takım gerekeni yaptı. Bu deplasmanla 2-0'a geçtik. Evet rakip 7 maçtır gol atmıyor. Rakip düşme potasında. Beklenilen futbolu oynamıyor ama buralarda artık bu maçları bir an önce 2 gol atıp öne geçmek önemli rahatlığı var.

Galatasarayultrataraftar

66,409 Aufrufe • vor 3 Monaten

Ahmet Davutoğlu İTİRAFÇI OLMALIDIR ? 2 dakikanızı ayırıp Hayko Bağdat ın muhteşem tesbitini dinleyebilir misiniz ? “Ona ihtiyacı olduğu bilgisi, yani kitlelerin dayanılmaz bir ihtiyaçla ona beklediği, adeta Mesih bekler gibi Davutoğlu’nu beklediğimiz bilgisi nereden haiz olmuş bilmiyorum. Ne seçim sonuçlarında böyle bir durum var, ne partisinin gördüğü itibarda böyle bir durum var. Hem medyada yer aldığına bakıyoruz hem yaptığı açıklamalara, yani 10 yıldır ortada. Hadi gel şimdi üst üste koyalım, bir saat daha sürer. Türkiye Cumhuriyeti iktidarı ve devleti bu 10 yılda ne suçlar işledi Erkan yani kendi başbakanlığı döneminde. 10 Ekim Gar Katliamı ile, eee değil mi, 33 çocuğun öldüğü Suruç katliamıyla başlayalım ve 10 yıl boyunca kaç insan öldüğünü bir konuşalım. Bu ülkede kimlere ne haksızlıklar yapıldı? Kimlerin mallarına çöküldü? Mafyayla siyaset iç içe girdi, narkotiği kim, hangi devlet kurumları üzerinden yapıyor? Madem bu kadar iyi biliyor ve muhalefette bugün ve ona ihtiyacımız olduğunu düşünüyor. Evet, bu konuda ihtiyacımız var. İtirafçı olmalıdır Ahmet Davutoğlu. Rejimin son 10 yıllarının işlediği suçların itirafçısı olmalıdır. Bir tanesi de Babacan değil mi Mehmet Şimşek’le görüntü vermiş, bir de ekonomi konuşmuşlar. O ne demişti? O da dedi ki ‘benim Erdoğan’a zaten bir kırgınlığım yok ya. Erdoğan gibi bir adama kırgın olmak için Erdoğan’ın daha ne yapması lazım?’ Kardeşim bu ülkeye… Ya bireysel olarak benim şahsen kırgınlığım var. Benim aileme, hayatıma, yaşama dokunmuştur mesela. Yani hayatımın bireysel olarak kırgınlığım var. Şahsen bile var. Yani Türkiye’de kaç milyon insanın hayatına dokunuldu? Kaç milyon insanın malına çöküldü? Yani Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde mafyayla siyasetçiler poz verdiğinde devlet burada oluyormuş. Hani tokatı yiyince mi kızacaksın? Ülkesi adına da mı kırılmamış Erdoğan’a? Yani kadınlar adına da mı kırılmamış? İstanbul Sözleşmesi’nden çıktı. Her gün Avrupa’da en çok kadın öldürülen ülke haline geldik. Organ ticareti yapılıyor. Mülteci satılıyor ülkede. Yani bu adama kızmak için onun siyasetiyle arına mesafe koymak için değil mi? İki garip insan bunlar ya. Bunlar nasıl altılı masada beraber… Yani nasıl nasıl yüzsüzlük bu? Yani ne çabuk oldu bunlar. Biz Muharrem İnce’ye laf ettik, Sinan Oğan’a laf ettik falan da bu arkadaşlar da yani bravo yani. Hepimiz Ahmet Davutoğlu’na bekliyoruz. Kurtaracak bizi öyle mi yani?

Kanadalı Naz

35,840 Aufrufe • vor 8 Monaten

Filmin sonu belli mala Anlatır gibi anlattı Gökhan Dinç: Kurmakol kendisine verilen görevi layıkıyla yaptı. Türkiye'de bir tiyatro oynanıyor. Tiyatro oyuncuları ya da tiyatro sanatçıları buna üzülmesinler. Türkiye'de bir tiyatro oynanıyor. Türkiye'de oynanan şeyin adı futbol falan değil. Artık her şeyi göz göre göre yapıyorlar. Artık her şeyi bile bile yapıyorlar. Yasin Kol'u tercih ettiklerinde ben Yasin Kol'unu çektiler demiştim. Şimdi artık... Söylem değiştiriyorum. Kurma kol. Kurma kol böyle istedi kurma kol. Birisi kolu kuruyor o kol da istediği şeyi yapıyor. Ya arkadaş nasıl bir insan evladı o kadar uzun mesafeden o kadar uzak mesafeden o pozisyonu önünde o kadar çok oyuncu varken üstelik Beşiktaşlı oyuncu nispeten senin görüş açını da kapatmışken sen bu pozisyonda ne gördün ne verdin be insan evladı. Yani maç senin çok güzel bir lafın var. Maç Kadıköy'de oynanıyor sen penaltıyı Beşiktaşlı. Ya bu kadar uzak mesafede, önünde... Bir, iki, üç, dört, beş, altı tane oyuncu var. Altı tane oyuncu var. Bir tane top var. Üç tane futbolcu. Sonrasında iki futbolcunun arasında kalıyor. Üstelik ön tarafta cephede kaleci görse anlarım. Bak Beşiktaş'ın kalecisi görse pozisyon hakem orada olsa anlarım. Gördü bir şey verdi diye. Sen kafanı yastığa nasıl koyacaksın? Ve sadece sen değil maçın var hakemi de. Yani gerçekten bu kadar iğrenç bir futbol ikleminde olduğumuz için. Kelimeleri bulamıyorum. Gerçekten bir kurma kol var. O kol kurulu geliyor istediğini yapıyor. Şimdi bana diyorlar ki bay efendim kaydı yerdeki ayağa temas etti bilmem ne. Bir pozisyon faal değil. İki pozisyon faal olsa bile pozisyon dışarıda. Bir başka versiyon. Bak çocuk dokunuyor burada. Topa dokunuyor. Kaldı ki burada bir müdahale varsa zaten o beyaz çizgi de ceza sahası çizgisi. İnsanlara anlat anlat bitmiyor. Ama şu var kardeşim sadece Yasin kol da değil iş. Yasin kol zaten belli. Türkiye'de olmamı hak etmediği ilgiyi gören bir futbol hakemi. Yani bence uzaktan yakından hakemlikle alakası yok ama çok iyi bir görev adamı. Kendisine verilen görev neyse onu net şekilde yapıyor. Ben bir gün yönetici olursam ya da herhangi bir fabrikada müdür olursam ya da bir televizyon kanalının başına geçersem kesin Yasin Kol'u alırım. Yasin Kol tam bir emir eri. Ne deniyorsa onu yapıyor. Ya şu anda Yasin Kol ve maçın var hakeminin ortaklaşa yaptığı bir tiyatro oyunu, kurduğu bir tiyatro oyunu izliyoruz. Ama onlar da sadece onlar da değil. Şimdi ilerleyen konu başlıklarında Hasan Arat'ı orada konuşacağız. Şimdi bak sevgili kardeşim burada çok net bir şey var. Ortada bir film var. Sezon başından beri bak sezon başından beri hakemlerin desteğiyle lig yarışında kalan Fenerbahçe yine hakemler tarafından kollanan Fenerbahçe yine Hakem kararlarıyla maç kazanan Fenerbahçe şu anda lig yarışının üstünde. Lig yarışının içerisinde. Dün maçı kaybetseydi Fenerbahçe yani berabere bitseydi. Bir puan alabilseydi Fenerbahçe. Bu kimin işine yaramazdı? Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı'nın işine yaramazdı. Kimin işine yaramazdı? MHK Başkanı'nın işine yaramazdı. Kimin işine yaramazdı? MHK'nin çocuklarının işine yaramazdı. Yayıncı kuruluşa yaramazdı. Bunların hepsi bir plan. Bence bir plan var ve o planda... Misler gibi işliyor. Şimdi düne kadar sadece Fenerbahçe ile Galatasaray yarışın içerisindeydi. Fenerbahçe bu hafta kaybetseydi bambaşka bir şey olacaktı. Şimdi Trabzonspor da yarışın içerisine dahil oldu. Trabzonspor, Beşiktaş dışında. Trabzonspor, Fenerbahçe, Galatasaray şampiyonluk. Mis gibi abi. Yani birisi senaryoyu yazıyor ve birileri de oynuyor. Bizler de izleyiciyiz. Her yıl aynı senaryo oynanıp duruyor Samet. İnanılır gibi değil ya. Figüranlar değişiyor, başroller değişiyor. Filmin senaryosu... Aynı ya. Aynı şey gibi. Aşkı Memnu gibi. Peki film yine aynı sonuna mı biter Gökhan abi? Abi yine aynı son belli. Filmin sonu kaçınılmaz. Bak kaçınılmaz. O yüzden Galatasaray taraftarı birazcık sakin kalmalı. Tabii ki onların böyle kımıl kımıl...

Galatasarayultrataraftar

23,277 Aufrufe • vor 3 Monaten

📍Hintli Sajawal Khan, Türkiye’de iş fırsatlarını anlatıyor arkadaşlar. Diğer videolarında da sınırdan nasıl geçilir, nasıl gelinir, Kıbrıs’ta nasıl çalışılır hepsini tek tek anlatıyor. Daha 74 Barış Harekâtı’na katılmış akrabalarım kurtardıları Kıbrıs’ı hayatlarında ikinci kez daha görememişken adamlar elini kolunu sallaya sallaya burada düzen kuruyor. Bu videolar sayesinde arkadan daha on binlercesi yüz binlercesi daha geliyor. Oysa burada kapı kapalı olsaydı bu videoları asla yapamayacaklardı. 📍20-25 bin maaşları ballandıra ballandıra anlatıyor pek tabii ki geçen seneki 25 bin şimdinin 30-35 bini. Ayrıca bunların on yirmi tanesi aynı evde kaldıkları için gayet rahatlar. Ev sahibi Mahmut amca da mutlu çünkü adam başına beş bin alıyor. 📍Normal koşullarda 20 binlik evler bu yüzden 40-50 bine fırlıyor. İşte bu sebepten ev stoku azalıyor ve ülkenin öğretmeni akademisyeni kiralık ev bulmak için Survivor mücadelesi veriyor. 📍Boşuna iş aramayın demiyorum ama şunu görün artık. En alt düzey işlerin bile maaşını ve kalitesini belirleyen şey ülkedeki işçi stokudur. İşçi azsa kasiyer bile olsan iyi kazanırsın. Ama doğudan sürekli kontrolsüz vasıfsız işgücü akıyorsa, o piyasada emeğin değeri her gün biraz daha düşer. 📍Çünkü ekonominin en vurucu ve acı gerçeği şudur. İşgücü ne kadar ucuz ve sınırsız hale gelirse, patron için insan da o kadar kolay değiştirilebilir olur. Bugün gençlerin yaşadığı şey sadece işsizlik değil aynı maaşa daha kötü şartlarda çalışmaya razı milyonlarca insanla rekabet etmek. 📍Bir buçuk milyarlık Hindistanla, 300 milyonluk Pakistanla rekabet ediyorsunuz. 40 milyonluk Afganistanla rekabet ediyorsunuz ö 📍Bir ülkede vatandaş kendi ülkesinde gelecek kuramaz hale gelmişse, sorun bireysel değil sistemseldir. Ücret dediğin şey artık emeğin değeri değil, ülkedeki çaresiz insan sayısının fiyatı olmuştur. 📍Artık her “milliyetçiyim” diyen kişi, ülkesinin geleceği için ekonomik düzeni sorgulamak zorundadır. Çünkü üretim ve refah dengesi bozulduğunda, sonuç sadece ekonomik değil toplumsal bir çöküştür. 📍Sosyal düzeni korumayan hiçbir ekonomik model uzun vadede sürdürülebilir değildir. Çözüm tartışması ideolojiden çok, gerçeklik zemini üzerinden yapılmak zorundadır. 📍Bir ülkenin kaderi, insanına ve emeğine verdiği değerle yazılır. Değer gördüğünüzü düşünmüyorsanız devam edin. Sosyalist üretim ekonomisi olsun ama serbest pazarda kalalım. Bunu yapan onca ülke var aksi taktirde tarım alanlarınızı araplara satıp iki Arap turiste çay satmayı ekonomi sanırsınız. Bu da sizi uzun vadede bitirir. 📍Sosyalist ekonomi uygulayacağız diyen milliyetçi bir parti çıkmalıdır. Yoksa da var edilmelidir. Yoksa Fawzuddin, nawazuddin, sancay kapur gibilerinin açık apış arası politikası ile akın akın geldiği, sokakları köri kokan bir bok çukuru oluruz. Saygılar.

⚜️Jxlhš (Dr.Yuksel Hoš)🇹🇷

17,525 Aufrufe • vor 1 Monat

Sırtından Vurulanlar Ülkesi: Aytaç Baran ve Bitmeyen Kurşunlar O gün, Şehitlik Mahallesi’nin güneşi biraz eksik doğdu. Bir kahvaltı sofrası eksik kaldı mesela. Bir çocuk, babasının ayak seslerini duymadı bir daha. Ve bir halk, bir kez daha içinden vuruldu… Sırtından… Kahpece… Aytaç Baran, bir isimden ötesiydi. Bir izdi Yasin Börü’nün hocasıydı. Yaralı bir halkın, örselenmiş onurunun, kanayan vicdanının sesiydi. Ve susturulmak istendi Tıpkı daha önce susturulmak istenen onlarca, yüzlerce Müslüman gibi. Yine aynı karanlık, Yine aynı tetiğe alışmış eller, Yine aynı kirli senaryo… Kurşun tanıdık geldi bize. Birbirinin üstüne kapanan cenazelerden, Yetimlerin gözyaşından, Ve cami avlularında yükselen “Allahu Ekber”lerden tanıdık. PKK dediler, Oysa biz biliyorduk bu kurşunun sadece silah değil, zihniyet meselesi olduğunu. Müslümanca yaşamak isteyen herkese doğrultulmuş bir nefretti o namlu. Sırtına isabet eden sadece kurşun değil, ümmetin yüküydü Aytaç’ın. O yüzden yere düşerken bile dimdikti. Şehadetiyle bir nesli doğrulttu. Sahi, bir insan neden sırtından vurulur? Cevabı basit aslında: Yüzüne bakmaya cesareti olmayanlar ancak arkadan saldırır. Karanlığa, pusulara, maskelere güvenenler ancak sırtından vurabilir bir insanı. Aytaç’ı vurdular… Ama onun bıraktığı iz, hâlâ sokak sokak dolaşıyor Diyarbakır’da. Yasin’in, Hasan’ın, Hüseyin’in çocukluğu ellerimizde halâ ıslak. Bir millet halâ acısına isim bulamıyor. Bir halk halâ yasını bile rahatça tutamıyor. Çünkü kurşunlar sadece can almıyor bu ülkede, Hafıza da vuruluyor, hatıra da… Mezar taşları kadar sessiz, anılar kadar kimsesiz kalıyor bazen hakikat. Ama Aytaç Baran’ı sadece nasıl öldürüldüğüyle değil, nasıl yaşadığıyla da hatırlamak gerek. Çünkü o, bu çağın sessiz direnişçilerinden biriydi. Hayatı boyunca gösterişe bulaşmadan yürüdü. Bağırmadan haykırdı. Küçük ama derin adımlar attı. Ve en çok da gençlerin yüreğine dokundu. Diyarbakır’ın mahzun sokaklarında büyümüş bir çocuktu önce. Kur’an’la tanıştıktan sonra değişti her şey. İhya-Der çatısı altında yıllarca hizmet etti. Her zaman sükûnetin, adaletin ve kardeşliğin sesi oldu. İftira atanlara karşı bile nezaketini korudu. Çünkü biliyordu ki öfke, davanın değil nefsin diliydi. Gençlere abilik etti. İhtiyacı olana uzandı. Mücadeleyi yalnızca sloganlarla değil, sabırla, sebatla, vakar içinde verdi. Konuştuğunda sessizlik olurdu etrafta, çünkü sözünde sadakat vardı. Adanmışlığında kibir yoktu. Tevazusuyla örttü en büyük yürüyüşünü. Ve belki en dokunaklı olan da şuydu: Aytaç, onu kalleşçe vuranların çocuklarına elifba öğretiyordu. Onların ihmal ettiği, insan yerine koymadığı sahipsiz ailelerin kapılarını çalıyordu. Bir kurban eti, bir yardım kolisi, bir merhamet cümlesiyle… Unutulmuşlara hatırlanmak gibi bir iyilik götürüyordu. Onlar zulmü miras bırakırken, Aytaç ihmal edilmişliğe umut bırakıyordu. İşte bu yüzden hedef oldu. Çünkü kardeşlik teklifimiz, onların çatışma hesaplarını bozan tek şeydi. Ve işte böyle bir hayatı susturmak istediler. Oysa bilmiyorlardı ki, Aytaç’ın ölümü bir son değil, bir dirilişti. Toprağa düşen bedenin yerini, yüreklerde yeşeren bir inanç aldı. Ama unutmayacağız. Çünkü biz, unuttukça tekrar başlıyor her şey. Aytaç’ı, Yasin’i, ismini bilmediğimiz nice kardeşimizi bir dosyaya hapsetmeye çalışanlara inat, Her birini tek tek hatırlayacağız. İsimlerini çocuklarımıza dua niyetine fısıldayacağız. Ve onların şahadetleriyle kurulan o köprüden yürüyüp, Zulmün karşısında saf tutacağız. Biliyoruz ki; Bir gün, O kahpe kurşunların hesabı, Bu halkın duasında, Mazlumların ahında Ve tarihin satırlarında tek tek görülecek. Çünkü bir halk, ancak hafızası kadar diridir. Ve biz Aytaç’ı unutmamakla başlıyoruz dirilmeye. Yasin’in düştüğü sokakta, Aytaç’ın vurulduğu kaldırımda, Ve mazlumların gözyaşında yeniden doğrulacağız. Bu topraklarda, Her şehit, toprağın altına değil; Vicdanımıza gömülür. Ve biz, Bir gün mutlaka, O vicdanla yeniden yazacağız bu ülkenin hikâyesini. Erdal Elibüyük – 09.06.2025 İstanbul

Erdal ELİBÜYÜK

19,881 Aufrufe • vor 1 Jahr

Gözlerden uzak bir yerde, kendine ait bir kulübesi olmasına rağmen, insan sevgisine doyamayan beyaz, iri bir sokak köpeği var mahallemizde... Adını bilmeyen çoktur ama onu görüp de gülümsemeyen pek azdır çünkü o, kalabalığı sever. Sabah erkenden ayağa kalkar, kulübesini bırakıp insanların arasına karışmak için hareketli bir noktaya gider. Gün boyu orada, patilerini altına toplayıp sessizce yatar. Kimi yanından geçerken başını okşar, kimi yürür gider; o ise kimseye yük olmadan, sadece varlığıyla sıcaklık katar. O kadar uysaldır ki, bir çocuk yaklaşsa kuyruğunu bile kıpırdatmadan yere çöker; yaşlı bir teyze durup konuşsa sabırla dinler. Onun tek istediği, varlığının bilindiğini, görmezden gelinmediğini hissetmektir. Başka bir ülkede olsa, böyle kocaman ve bembeyaz bir köpek muhtemelen bir parkın maskotu olur, herkes ona sahip çıkardı. Bizde ise kimi zaman korku, kimi zaman bilgisizlik, kimi zaman da kasıtlı olarak yayılan nefret, bu uysal canlıların kaderini belirliyor. O ise bütün bu gürültünün ortasında, kimseye zararı dokunmayan, sadece sevilmek isteyen bir ruh gibi yaşayıp gidiyor. Gün bitip kalabalık çekildiğinde sessizce kalkıp kendi kulübesine döner. Belki bir tas yemek, belki küçük bir sevgi dokunuşu bulur orada... Ama ertesi sabah yine insanlara koşar çünkü onun dünyasında kötülüğün değil, iyiliğin ağır bastığına dair sarsılmaz bir inanç vardır. Ve bu inanç, belki de bizim ondan öğrenmemiz gereken en önemli duygudur. #SokakHayvanlarıSahipsizDeğil

Siyah Kedili Adam

12,395 Aufrufe • vor 7 Monaten

UNUTMAYACAĞIZ! Bugün dilimizin ucuna her ne geldiyse söyleyeceğiz. Enkazdan sağ çıkan 6 aylık bebeğin kalbimizi ısıttığı kadar, onu beton yığınlarının altında bırakan kim varsa adını bağıra bağıra söyleyeceğiz. Yıkılan binaları, sönen umutları, bir gecede kaybolan hayalleri hiç unutmayacağız. Dilimizin ucuna geldikçe söyleyeceğiz. Belediyelerce peşkeş çekilen, zemini imara uygun olmayan, deprem bölgesinde yaşadığımızı bile bile insan hayatını yok sayan müteahhitlerin adını söyleyeceğiz. Suçlu kim varsa, kimin bu işte zerre ucu kadar parmağı varsa hesap sorulması için elimizden geleni yapacağız. Umutla dirileceğiz, bu ülkenin geleceğinin enkaz altında yok olup gitmesine izin vermeden; adeta bir anka kuşu gibi yeniden yeşereceğiz. Yine hayaller kuracağız gelecek adına, şiirler okutacağız gökyüzüne, aynı kahvaltı masasında 7 bölge yedi iklim bölüşeceğimiz ekmeğimizi. Çünkü bu coğrafya yaşadığı tüm kaotik süreçlerden milletin kendi karar ve azmiyle çıktı. Çünkü bu milletin lideri, ülke karış karış işgal edildiğinde dahi, geleceğe dair hayallerinden hiç vazgeçmedi. Elbette yas da tutacağız. Kaybettiklerimize, bir daha gelmeyecek olanlara. Elbette yas tutacağız hiç şiir okuyamadığımız çocuklarımıza. Çünkü biz de farkındayız ateşin düştüğü yeri yaktığının. Biz de biliyoruz, bir resim bir ressamı ağlatır bir yerlerde, bir eşya bir hamalı. Ama dirileceğiz. Çünkü biz öğütülen anılara değil, devinim halindeki değirmene inanıyoruz. Daha güçlü hayaller kurmak için, üzerimize basmaya yeltenenlere inat dirileceğiz. Nasıl dirildiysek 7 cihanın üzerimize geldiği işgal yıllarından sonra, nasıl üstesinden geldiysek kıtlığın, salgınların, darbelerin, bunun da üstesinden geleceğiz. Biliyoruz ellerimiz ışıldayacak, ışıldayacak alacakaranlıklarda, kışın bir kar topu olacak umutlarımız. Döne döne dağ olacak. Gör, nasıl yeniden yaratılırım, Namuslu, genç ellerinle. Kızlarım, Oğullarım var gelecekte, Her biri vazgeçilmez cihan parçası. Kaç bin yıllık hasretimin koncası, Gözlerinden, Gözlerinden öperim, Bir umudum sende, Anlıyor musun? Yeniden ayağa kalkarken, bir daha bu günleri yaşamamak için, daha güçlü durmak için yaşadıklarımızdan ders alarak, ama o günlerin travmasının etkisiyle her günü sitemle geçirmemek için hem daha güçlü olacağız hem de bu katliamın mesullerinden hesap soracağız. HEP-SEN, Türkiye'nin En Genç ve Dinamik Yeni Nesil Sağlık Sendikası HEP-SEN 🌐 ☎️0216 759 44 14 📱 📲 #hepsen #nedenhepsen #hepsen2024 #hepimizinsendikası #deprem #sağlıkçalışanıdeprem #sağlıkbakanlığı #DepremiUnutma #DepremiUnutmaUnutturma #depremzede #6subat2023 #6subatdeprem

HEP-SEN

10,476 Aufrufe • vor 2 Jahren

Bombacı Mülayim… Sosyal medyada bu isimle tanınıyor; ama gerçek adı Vedat. Bir polis memuru. Ama öyle sıradan bir polis değil… Haktan yana, adaletten yana bir duruşun adı. Aynı zamanda hayvan haklarının savunucusu, doğa dostu, vicdanlı bir insan. Kime ulaşsa, elinden ne gelirse yapmaya çalışan, hukuka, idareye hâkim, kendini geliştirmiş bir kardeşimiz. Ona danışan her meslektaşına bilgiyle, içtenlikle yardım etmeye çalışan bir yol arkadaşı. Vedat, daha önce yalnızca bir eleştiri yüzünden—bir il emniyet müdürünün eşinin devletin aracını kullanmasını sosyal medyada sorguladığı için—70 gün cezaevinde kaldı. Düşünün, tek yaptığı şey bir yanlışa dikkat çekmekti. Şimdi benzer bir nedenle tekrar tutuklandığını öğrendik. Hem avukatıyla görüştüm hem de Trabzon İl Başkanlığımızdan bir avukat arkadaşımız kendisini bugün cezaevinde ziyaret etti. Ailesiyle de teması kurduk, yanında olduğumuzu hissettirdik. Vedat’ı tanımıyordum; sosyal medya sayesinde yollarımız kesişti. Ama tanıdıktan sonra sevdim onu. Çünkü samimiydi, mertti, korkmadan konuşuyordu. Adaletin, vicdanın, halkın yanında duran biriydi. O günden bu yana hep yanında oldum, olmaya da devam edeceğim. Elimizden ne geliyorsa yapacağız. Ben her zaman polislerin adalet mücadelesinde yanlarında oldum. Bugün Türkiye’de bir yanda toplumsal olaylarda polisin sert müdahaleleri eleştiriliyor, öte yanda aynı polis uykusuz, yorgun, fazla mesai ücretini alamadan görev yapıyor. Evet, zaman zaman sitem ettiklerimiz oldu. Ama kişisel hataları kurumlarla bir tutmadık, tutmayacağız. Emniyet Teşkilatı’nı, içindeki onurlu ve vicdanlı mensuplarını savunmaya devam edeceğiz. Şimdi Bombacı Mülayim’i susturmak istiyorlar. Tweet atmasın, konuşmasın, yazmasın… Ama mesele yalnızca onun meselesi değil. Bu baskı; muhalif öğrenciye, hak arayan memura, hatta şehit çocuğuna kadar herkesi hedef alıyor. Bakın, Hatay’da KYK yurdundan atılan bir genç var: Görkem Akşit. Babası bu ülke için canını veren bir şehit polis. Ama sırf bir WhatsApp mesajında, “Diğer üniversitedeki arkadaşlarımız eylemde, biz de destek olmalıyız” dediği için yurttan atıldı. Sadece fikrini söylediği için… Babasının fedakârlığı bile görmezden gelindi. O kardeşimizin de yanındayız. Bu ülkede hak, hukuk ve adalet adına kim susturulmak isteniyorsa, biz orada olacağız. Daha önce dedik: Bombacı Mülayim yalnız değil. Ve yine söylüyoruz: Bombacı Mülayim yalnız değil. Biz, onun da, onun gibi susturulmak istenen her vicdan sahibi polisin de yanındayız.

Murat BAKAN

295,851 Aufrufe • vor 1 Jahr

Bazı çocukların gözyaşı sessiz akar; çünkü onlar daha ağlamaya bile vakit bulamadan büyümek zorunda kalır...! AK Parti Recep Tayyip Erdoğan Numan Kurtulmuş Cevdet Yılmaz Prof. Dr. Vedat Işıkhan Yusuf Tekin Yılmaz TUNÇ Mehmet Simsek AK Parti Yerel Yönetimler Başkanlığı Mustafa Demir 🇹🇷 AK Parti Teşkilat Başkanlığı Ahmet Büyükgümüş Mehmet Nuri Ersoy Hasan Turan 🇹🇷🇵🇸 Av. M.Emin AKBAŞOĞLU 🇹🇷 Doç. Dr. Resul Kurt Dr. Mehmet Muş Mahinur Özdemir Göktaş Dr. Osman Aşkın Bak Abdulkadir URALOĞLU Mehmet Fatih KACIR İbrahim Yumaklı Alparslan Bayraktar Prof.Dr.Kürşad ZORLU Dr.Murat Cahid CINGI Sunay Karamık Şebnem Bursalı Aksoy Dr. Leyla Şahin Usta 🇹🇷 Ömer Çelik Abdullah Güler Nilgün ÖK 🇹🇷 Dr. Ömer İleri Orhan Ateş Emel Gözükara Durmaz Efkan Âlâ Mustafa Varank Murat KURUM Dr.Betül Sayan Kaya 🇹🇷 Yıldız Konal Süslü Doç. Dr. Hulki Cevizoğlu M P Tuba DURGUT Vedat Bilgin Mevlüt Çavuşoğlu Süleyman Soylu Av. Özlem Zengin 🇹🇷 Bazı hayatlar vardır… İnsan daha çocukken büyümek zorunda bırakılır. Oyuncağın yerini sorumluluk, teneffüsün yerini ekmek kavgası, çocukluğun yerini omuzlarına çöken koca bir dünya alır. İşte Serkan Vural’ın hikâyesi, tam da böyle yarım bırakılmış bir çocukluğun, bitmeyen bir mücadelenin, sessiz ama en derin yaraların hikâyesidir. Serkan daha ilkokul 4. sınıftaydı. Normalde annesinin elinden tutup okula gitmesi, dönüşte misket oynaması, defterine çizgiler karalaması gereken yaştaydı. Ama hayat, bazılarına oyun oynamayı değil, direk yük taşımayı öğretir. Babası ağır bir hastalığa yakalanınca evdeki nefes değişti… Bir anda evin ışıkları kısılır, sesler çekilir, çocuk kalplerine yetişkinliğin soğukluğu düşer ya… O an, Serkan’ın çocukluğu da orada işte, babasının yatağının başucunda kaldı. İki küçük kardeşi… Çalışmayan bir anne… Ve eve girmesi gereken ekmek… O gün Serkan, daha 9 yaşında evin reisi oldu. Okulu bırakmak zorunda kaldı. Çocukluğu değil, okul çantası değil; ekmek, kira, odun, ilaç… Bunları sırtladı. İlkokulu dışarıdan bitirdi, akşam işten dönünce gözleri kapanırken ders çalışarak. Kimi zaman bir işte, kimi zaman iki işte, kimi zaman üç işte birden çalışarak. Ellerindeki nasır daha 10 yaşındayken bir ustanın eli gibiydi. Ama o yine de çocuktu… Sadece kimse görmüyordu. Serkan büyümedi aslında; hayat onu büyüttü. Kardeşlerini okuttu, annesini kimseye muhtaç etmedi. Baba oldu, abi oldu, omuz oldu, siper oldu. Yıllar geçti… Ayağı kırıldı, kolu kırıldı, serçe parmağı defalarca kırıldı. O kadar ki, kaç kere kırıldığını kendisi bile unuttu. Çünkü onun derdi hiçbir zaman “acı” olmadı; evine ekmek götürmekti, ailesine bir gün daha nefes olmak, yük olmamaktı. Bayram bilmedi… Tatil bilmedi… “Bugün çalışmayayım” demedi… Her bayram, herkes evine dönerken o iş yerinde kaldı. Her pazar, sokaklar sessizken o atölyenin gürültüsüne uyandı. Çocuk olmadı, çocukkken bile. Sonra evlendi, iki güzel çocuğu oldu. Ve bugün kırklı yaşlarında… Yıllarını sanayinin soğuk demirinde, çıraklığın tozunda, hayat mücadelesinin ateşinde bırakan bir adam olarak hâlâ dimdik ailesinin önünde duruyor. Bu hayat bizim içimizden bir hayat. Bu hikâyenin kahramanı Serkan Vural, aslında bu ülkenin binlerce isimsiz kahramanından sadece biri. Ama bir farkla… Ne yazık ki Serkan’ın o 9 yaşında çalışmaya başladığı günler, bugün “emeklilik hesabına” dahil değil. O ellerdeki nasır, o omuzdaki yük, o çocuk yaşta girilen sanayi… Sanki hiç yaşanmamış, sanki o hayat hiç yaşanmamış gibi sayılmıyor. Oysa yarım kalan çocukluklar, bir ülkenin en ağır borcudur. Bu yüzden diyoruz ki: #StajyerÇırağaTamSigortaElzemdir Çünkü bu sadece bir hak değil, yarım bırakılmış bütün çocukluklara, bütün Serkan’lara, bütün emekçilere verilmeyen bir vefa borcudur. Serkan’ın hikâyesi bir dram değil; bir milletin vicdanına yazılmış sessiz bir haykırıştır. Okuyan herkesin gözünden bir damla yaş süzülüyorsa, bilin ki o yaş sadece acıdan değil; bu ülkede nice Serkan’ların aynı kaderi yaşamış olmasından süzülür. Yarım kalan çocuklukların hesabı bir gün tamamlanmalı. Çünkü bu ülkenin gerçek kahramanları, demir tozunu ekmek kokusuna karıştıran o sessiz emekçilerdir. Yarım Kalan Hayatlar #StajyerÇırağaTamSigortaElzemdir

STAJ VE ÇIRAKLIK SİGORTASI MAĞDURLARI FEDERASYONU

21,135 Aufrufe • vor 7 Monaten

Değerli Meslektaşlarımız, Değerli Basın Mensupları, Anayasa Mahkemesi’nin İstanbul Barosu üyemiz Av. Can ATALAY’ın başvurusu üzerine vermiş olduğu ikinci ihlal kararına rağmen, Yargıtay 3. Ceza Dairesi Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına UYULMAMASINA şeklinde hukuk sistemimizde yeri olmayan bir karara daha imza atmıştır. Bu karar; kişi hak ve hürriyetlerine telafisi mümkün olmayacak zararlar verdiği gibi; Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı yoksa; Anayasa’nın da, kanunların da, demokrasinin de bir anlam ifade etmeyeceğini bir kez daha göstermiştir. Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmaması ile konu bireysel bir hak ihlali olmaktan çıkmış, bütün yurttaşlarımız açısından da hukuk güvenliği sorununa dönüşmüştür. Anayasa’da yer alan hukuk devleti ilkesi hepimizin güvencesidir. Avukatlar olarak şunu çok iyi biliyoruz ki; bir ülkede “hukuk güvenliği” ortadan kalktığında, tüm yurttaşların temel hakları tehlikededir. Dolayısıyla Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin bu kararı yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini hiçe sayan bir karardır. Yine biz avukatlar biliyoruz ki; bir devlette öngörülebilir, belirli ve uygulanan kurallar yoksa orada gerçek anlamda avukatlıkta yapılamayacaktır. Bu nedenle bu karar artık doğrudan tek tek tüm avukatları da, yurttaşların savunma haklarını da hedef almaktadır. Yargıtay 3. Ceza Dairesi kararında Pakistan Anayasa Mahkemesinin kararlarından bahsetmiştir. Yargıtay’ın herhangi bir dairesinin gerekçe yazmakta bu kadar zorlandığı başka bir dosya olmadığı kanaatindeyiz. Ancak bizler yine Yargıtay’ın kendi cümleleri ile Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının niteliğini ve hukuk güvenliğini anlatacağız. Yargıtay CGK 28.04.2015 tarihli kararında; bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesinin verdiği kararların yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağını açık bir biçimde dile getirmiştir. Yine Yargıtay 3. CD verdiği 04.04.2023 tarihli kararında ve benzer pek çok kararında “Anayasa Mahkemesinin Daireyi de bağlayan kararları doğrultusunda” ifadesiyle Anayasa Mahkemesi Kararlarının bütün yargı organları gibi Yargıtay Dairelerini de bağlayacağını açıkça belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin verilen ilk hak ihlali kararından sonra Yargıtay 3. Ceza Dairesi Başkan ve Üyeleri hakkında 3593 meslektaşımızın da imzası eklenerek İstanbul Barosu olarak Yargıtay Birinci Başkanlık Kuruluna suç duyurusunda bulunulmuştu. İkinci hak ihlali kararından sonra da Yargıtay 3. Ceza Dairesi Başkan ve Üyeleri hakkında yeniden suç duyurusunda da bulunulmuştur. Toplumlarda hukuksuzlukları yapanlar kadar hukuksuzluklara alışmış kişiler de başka insan hakları ihlallerine ortam oluştururlar. Yaptığımız suç duyuruları, basın açıklamaları, eylemler hukuksuzluğa alışmayacağımızın ve hukuk devletine sonuna kadar sahip çıkacağımızın ilanıdır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

İstanbul Barosu

90,681 Aufrufe • vor 2 Jahren

"GÜZEL KUŞUM GÜNAYDIN" İBB Davası'nda 6 aydır tutuklu olan 26 yaşındaki #IrazBayrak'ın babası İbrahim Bayrak, yaptığı savunmayla bütün iddiaları yerle bir eden kızını anlattı: "Her şey 24 Ekim civarında, gözaltı süreciyle başladı. Ardından gelen altı aylık cezaevi ziyaretleri ve duruşma hazırlıkları bizim için oldukça yıpratıcıydı. Özellikle ifade vereceği günü büyük bir sabırsızlıkla bekliyorduk. Çocuğumuzdan emindik; kimseye zarar vermediklerini, hiçbir suça karışmadıklarını biliyorduk. Nihayet o gün geldiğinde, adaletin tecelli etmesi için en büyük adım atılmış oldu. Kendisi 13. eylemle ilgili mükemmel bir savunma yaptı. Bu sadece bir savunma değil, adeta mesleğini anlattığı bir sunum gibiydi. Yapması gerekenleri, işinin detaylarını ve sorumluluklarını tek tek izah etti. Özellikle suçlama konusu olan ve hiç faaliyete geçmemiş olan proje hakkında heyeti bilgilendirdi. Söz konusu proje 2019 yılına, yani henüz öğrencilik yıllarına dayanan bir çalışmaydı. Yaptığı bu açıklayıcı savunma herkes tarafından takdirle karşılandı. Heyetin başlangıçta anlayamadığı noktaları tek tek aydınlattı; bu durum, kendisinden sonra ifade veren diğer kişiler için de büyük bir kolaylık sağladı. Heyet konuyu kavrayınca, sonraki ifadeler çok daha rahat ve anlaşılır bir zeminde ilerledi. Bu yedi aylık süreç bizim için duygusal anlamda çok ağırdı. Onunla öğrencilik yıllarından kalma güzel bir rutinimiz vardı: onu her sabah "Güzel kuşum günaydın" diyerek kaldırıyordum. Sabahları zor kalktığı için onu her sabah ben arayıp uyandırırdım. İşe başladığında da bu geleneği sürdürdüm; bir baba olarak onun sesini duymak, güne onunla başlamak benim için çok kıymetliydi. Akşamları da mutlaka arar, eve sağ salim varıp varmadığını sorardım. Anne ve babalar bu bağı çok iyi anlayacaktır. Bir yandan evladınızın orada olması canınızı yakarken, diğer yandan onun mahkemede dimdik durup kendini bu kadar güzel ifade etmesi sizin için büyük bir gurur kaynağı oluyor. Türkiye’nin en büyük davalarından birinin içinde, hiçbir suçu olmamasına rağmen serbest kalamaması üzücü olsa da sergilediği sağlam duruşla gurur duyuyoruz. Şimdi büyük bir umutla ilk tutukluluk incelemesini bekliyoruz. Geride onu bekleyen çok insan var: Çok üzgün bir anne, 85 yaşında bir babaanne ve 82 yaşında bir anneanne... Dualarımız, ilk incelemede evladımızın sevdiklerine kavuşması yönünde. Ancak bu süreçte bir şeyi daha fark ettik: Orada pek çok tutuklu ailesiyle tanıştık, dostluklar kurduk ve adeta bir kader birliği yaptık. Kendi evladımız tahliye olsa bile, diğerleri orada kaldığı sürece sevincimiz hep bir yanıyla yarım kalacak. Temennimiz, suçsuz olan herkesin bir an önce özgürlüğüne kavuşması ve bu belirsizliğin hayırlısıyla son bulmasıdır."

Fatoş Erdoğan

24,750 Aufrufe • vor 3 Monaten

5 Kasım 2022 akşamı, yer Ankara. Üniversite öğrencisi Samet Özgül, aynı zamanda Trendyol kuryesi olarak çalışıyordu. 2.09 promil alkollü olarak direksiyon başına geçen Mustafa Demirci, kırmızı ışıkta durmadı ve sonu cinayete giden süreç başladı. Demirci, motoruyla ilerleyen Samet'i sıkıştırdı. Samet de elini kaldırıp tepki verdi ama yoluna da devam etti. Mustafa Demirci ise sayıca üstün olmanın, kural tanımazlık alışkanlığının, kabarık adli sicil kaydına rağmen serbest olmanın verdiği özgüvenle onu takibe başladı. Biraz ileride de önünü keserek durdurdu. Samet motorundan inmeden Mustafa Demirci ve oğlu Halil İbrahim Demirci ile Bülent Açıkgöz arabadan indi. Samet kaskını çıkarıp motorunun gidonuna astı. Mustafa Demirci yanına kadar geldi, sözlü bir tartışma yaşandı. Tam o sırada Mustafa Demirci'nin oğlu Halil İbrahim Demirci arkadan hızla gelerek elindeki bıçağı direkt olarak Samet'in boynuna vurdu, bu ölümcül darbeydi. O sırada Samet geriye doğru sendeledi. Halil İbrahim Demirci bıçağını bir kez daha salladı. Üçü birden yaralı Samet'in üzerine doğru gitmeye devam etti. Kameranın kaydettiği o anlarda sokağın diğer tarafındaki reklam panosunun arkasında kaldılar, sadece bacakları görünüyordu (o reklam panosu 2 sanığın beraat etmesini sağladı) Saniyeler içinde saldırı gerçekleşti ve boynundan bıçaklanan Samet'i yaralı halde bırakıp hiçbir şey olmamış gibi araçlarına bindiler. Bir parka gidip kaldıkları yerden içmeye devam ettiler. Samet ise yoğun şekilde kaybettiği kanı fark eder etmez koşarak yakındaki hastaneye ulaşmaya çalıştı. Hastanenin kapısına kadar da geldi ancak o kadar çok kan kaybetmişti ki; içeri giremeden kapı önünde yere yığıldı. Yapılan müdahaleler boyun damarlarında derin kesikler oluşan Samet'i kurtarmaya yetmedi. Baba-oğul birkaç saat sonra parkta, araçtaki 3. isim olan Bülent Açıkgöz ise evinde yakalandı. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Halil İbrahim Demirci'yi kasten öldürme suçundan müebbet hapis cezasına, babası Mustafa Demirci ve Bülent Açıkgöz'ü de kasten öldürmeye yardım suçundan 12'şer yıl hapse mahkum etti. (Merhum Samet'in ailesi diğer sanıkların da iştirak halinde kasten öldürmeden cezalandırılmaları gerektiğini düşünürken istinaf mahkemesi, kararı bozdu. Ancak ailenin beklediğinin tam aksine...) İstinaf mahkemesi, önce Ankara 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi kararının yeterli şekilde gerekçelendirilmediğini belirterek, sanıklar hakkındaki kararı bozdu ve yeniden yargılanmalarına hükmetti. Ağır Ceza Mahkemesi yeniden gördüğü davada kararını değistirmedi. İstinaf, yerel mahkemenin kararını yine bozdu. Müebbet hapis cezasına çarptırılan tutuklu sanık Halil İbrahim Demirci’ye takdir indirimi (iyi hal) uygulanarak müebbet olan cezası 25 yıl hapse düşürüldü. 12’şer yıl hapis cezası verilen sanıklar Bülent Açıkgöz ve Mustafa Demirci’nin ise yeterli delil bulunmaması, Mustafa Demirci'nin engel olmaya çalıştığını ifade etmesi, hatta oğlunu durdurmaya çalışırken elinde bıçak yaraları oluşması ve kamera görüntülerinde reklam panosunun arkasında kalmaları nedeniyle “şüpheden sanık yararlanır” ilkesiyle beraatına karar verdi. Gencecik bir insan, şah damarına gelen bıçak darbesiyle bu dünyadan koparıldı. Onu katleden Halil İbrahim Demirci iyi hal indirimi aldı, beraat eden Bülent Açıkgöz ise ıslah edilmeden sokağa salınıp başka birinin daha canını yaktı, yeni bir suça karıştı. "Önlem almak için birinin ölmesi mi gerekiyor" sözü bile artık çok geride kaldı. O bıçak sadece Samet'i değil vicdanları da yaraladı. Samet gibi 'adalet' isteyen hepimizin nefesini kesti.

Emrullah Erdinc

231,508 Aufrufe • vor 1 Jahr