Video yükleniyor...

Video Yüklenemedi

Ana Sayfaya Dön

Kim Milyoner Olmak İster’de Xi Cinping’in Çin devlet başkanı olduğunu üniversiteli kız hadi bilemedi, ilgisiz dünya siyasetine. Üniversiteden hocasını aradı, o da bilemedi! Bir akademisyen bilmez mi bunu; şaştım kaldım!

24,723 görüntüleme • 6 ay önce •via X (Twitter)

0 Yorum

Yorum bulunmuyor

Orijinal gönderinin yorumları burada görünecek

Benzer Videolar

BAŞKAN TRUMP İLE YAPTIĞIM SORU CEVAP - 1 -Bir Türk olarak Ankara'ya gelişinizin ilgiyle beklendiğini size söyleyebilirim. Büyük dostunuz Erdoğan'a ve Türk halkına mesajınız nedir? Çünkü iki haftadan kısa bir süre içinde orada olacaksınız. +Türkiye’den misin? -Evet, Türküm. +O benim bir dostum ve savaşın dışında kaldı, biliyorsunuz, belki de İran tarafında çok güçlü bir adaydı; çünkü bildiğiniz gibi İsrail'in büyük bir hayranı değil ve ben ondan dışında kalmasını istedim, o da dışında kaldı. Ve biliyorsunuz başka kim harikaydı, Çin Devlet Başkanı Şi; dahil olabilirdi, petrolünün yarısını o bölgeden alıyor ve bunu isteyebileceğini görebiliyordum, ben de ondan lütfen dışında kalmasını istedim ve o da öyle yaptı. Biz, biz iyi bir iş çıkardık ama o dışında kaldı. Erdoğan harika bir lider, çok güçlü bir insan, harika bir ordusu var ve ben ondan dışında kalmasını istedim, o da öyle yaptı; Çin Devlet Başkanı Şi de öyle yaptı ve açıkçası, gerçekten bakarsanız, Putin de öyle yaptı; ama Vladimir'in odaklanacak başka şeyleri olduğunu söyleyebilirsiniz, yine de hepsi dışında kaldı. Erdoğan... bakın, Türkiye'yi seviyor, değil mi? Harika bir iş çıkarıyor. Türkiye'yi seviyor. Ben ABD'yi seviyorum ama o Türkiye'yi seviyor ve harika bir iş çıkarıyor. Saygı duyulan bir adam, saygı duyulan bir lider ve benim bir dostum oldu. Şimdi bunu söylememeliyim, çünkü (Fox News) Peter gibiler "O, Erdoğan'ı seviyor" diyordu. Şimdi Peter, Peter ve diğer bazısı diyelim, ama Erdoğan güçlü bir adam ve ondan şimdiye kadar istediğim her şeyi yaptı.

Yunus Paksoy

1,691,735 görüntüleme • 1 ay önce

Kız babası olmak diktatör bile olsanız sizi pamuk gibi yapar. Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, 13 yaşındaki kızını füze denemelerine, askeri geçit törenlerine ve dünya liderleriyle yapılan diplomatik görüşmelere götürüyor. Şimdi ise Güney Kore’nin istihbarat teşkilatı, onun resmî varisi olduğunu söylüyor. Kim Ju Ae ilk kez Kasım 2022’de kıtalararası balistik füze testinde kamuoyunun karşısına çıktı. O zamandan beri onlarca önemli etkinlikte göründü. Her seferinde ya babasının yanında durdu ya da onunla adım adım yürüdü. Eylül 2025’te ilk yurt dışı ziyaretini yaptı. Kim, onu askeri geçit töreni için Pekin’e götürdü. Burada babasıyla birlikte Xi Jinping ve Vladimir Putin’in yanında oturdu. Geçen ay ise Yeni Yıl Günü’nde, dedesi ve büyük dedesinin naaşlarının sergilendiği kutsal aile mozolesi olan Kumsusan Palace of the Sun’u ziyaret etti. Analistler bunu şimdiye kadarki en net işaret olarak yorumladı. Dünya onun varlığını ilk kez 2013’te, Dennis Rodman Pyongyang’ı ziyaret edip gazetecilere Kim Jong Un’un bebek kızını kucağına aldığını söyleyince öğrendi. Devlet medyası artık onu, en üst düzey yetkililere verilen unvanlar olan “saygıdeğer” ve “yol gösteren büyük şahsiyet” olarak anıyor. Eğer görevi devralırsa, Kuzey Kore’nin ilk kadın lideri olacak ve Kim ailesinin hanedanlığını dördüncü nesle taşıyacak.

RUSEN || Press

71,542 görüntüleme • 5 ay önce

Kılıçdaroğlu'nun Babala TV'de yargı dağıttığı anlar: "HÜDAPAR diyor ki; 'ben anayasanın ilk 4 maddesini değiştireceğim' biz değiştirilmesine karşıyız. Merak ettiğim acaba sayın Erdoğan anayasanın ilk 4 maddesini değiştirecek bir partiyle iş birliği yaptığına göre o da aynı görüşte mi değil mi?" "Erdoğan 'Her türlü milliyetçiliğin altını ayaklarımın altına alıyorum' dedi. Ben 6 okunda milliyetçilik yazan Kılıçdaroğlu olarak kendi milliyetçiliğimi de bu ülkenin milliyetçiliğini de sonuna kadar savunurum. Çünkü ben gerçekten de Mustafa Kemal Atatürk'ün milliyetçisiyim. Yani gerçek anlamda milliyetçiyim." "HÜDAPAR diyor ki 'ben Türk bayrağı demem' Erdoğan bunu kabul ediyor mu etmiyor mu? Ben bunu kabul etmiyorum. Bayrağımız Türk bayrağıdır bununla da gurur duyarım." "SADAT diye bir kuruluş var, diyor ki 'ben Türkçe'yi kaldıracağım, Türkiye Cumhuriyeti devletini kaldıracağım, Avrasya diye bir devlet kuracağım, resmi dili Arapça olacak.' ve bu SADAT'ın başkanı Cumhurbaşkanının danışmanı. Sen kim oluyorsun da Türkiye Cumhuriyeti'ni kaldıracaksın, bayrağını kaldıracaksın, dilini değiştireceksin, Erdoğan'ın yanında olacaksın; ben buna izin vermem!" "Milliyetçi olmak ırkçı olmak değil. Herkesin kimliğine saygı duyarım. Irkçı olmanın 2 temel kuralı var: bayrak ve vatan. Bayrağa ve vatana saygı duyan herkesin benim başımın üstünde yeri var. Ama bayrağa ve vatana saygı duymuyorsa kusura bakmasın ben ona mesafe koyarım." "Ama gelecekler bu ülkenin ilk 4 maddesini değiştirecekler, Türkiye'nin sınırlarını değiştirecekler, resmi dilini Arapça yapacaklar, Türkiye devletini kaldıracaklar, bu konuların konuşulduğu toplantılar yapılacaklar ve bu toplantılara devlet erkanı katılacak Bay Kemal de seyrecedek, seyretmem, YEMEZLER!"

Solcu Gazete

2,631,443 görüntüleme • 3 yıl önce

Vaktiyle Enver Paşa diye bilinen Enver'in Yahudi olduğunu ve bunun belgesini de daha sonra yayınlayacağımı söylemiştim. Tabii ki her zamanki gibi yine kıyamet kopmuştu. Bu şartlarda özgürce nasıl bilim yapılabilir ki? Söyleyecek sözünüz varsa küfür, tehdit, hakarete varmadan tıpkı yaptığım gibi belgesi ile birlikte açıklarsınız ve benim bu ifademi açığa çıkarırsınız. Bilimsel bir açıklamanın karşılığı savcılık soruşturması mıdır? Buyrun size belge. Bazı meşhur Yahudiler başlıklı paragrafın altında belgenin ilgili kısmın tercümesi şu şekildedir: Türkiye'de, yakın zamanda Çanakkale savunmasındaki başarısı sebebiyle Pour Le Mérite ödülü almış Başkumandan Enver Bey, bir Yahudi'dir. Tabii ki bunu söylememe bile tahammül edemeyenler Savcılığa suç duyurusunda bulunmuş, Savcılık ise takipsizlik karar vererek böyle bir suç duyurusunun olamayacağına hükmetmişti. Gerçekten de öyle değil mi, bir kişinin Yahudi olduğunu söylemek neden hakaret olsun ki? Hatta bir kişinin Yahudi olduğunun söylenmesinin hakaret telaki edilmesine sanırım önce Yahudiler karşı çıkar. Yahudilik neden hakaret unsuru olsun ki diye en fazla onlar itiraz eder diye düşünüyorum. Mesela ben Türk'üm ve Müslümanım, bana birisi Türk ve Müslüman demiş olsa bunu hakaret kabul etmem mümkün mü? Ya da Hz. Hemmâm bin Münebbih RA Yahudidir. İhtida edip sahabe sınıfına çıkmıştır, biz onun kesip attığı tırnağı bile olamayız. Onun aslen Yahudi olduğunu söylemekle ona hakaret etmiş mi oluruz? Tabii ki hayır. Mesela Türkiye'nin başkentinin Ankara olduğunu söylemek Türkiye'ye hakaret midir? Sadece Türkiye'nin başkentinin Ankara olduğu bilgisini veriyorsunuz ki bu da böyle bir şeydir. Sadece Enverin Yahudi olduğunu söylüyorsunuz. Enverin Yahudi olduğunu söylemek hem ona hakaret değil hem de sadece Yahudi olmak bir hakaret unsuru değildir. Tekrar ifade edeyim ona hiç muhabbetim yok ama Enverin Yahudi olduğunu söylemekle ona hakaret amaçlı bir açıklama yapmıyorum. Sadece gerçek kimliğinin ne olduğunu ifade etmiş oluyorum. Benim branşım tarih ve akademisyenim. Görevim gereği bir takım tarihi yeni bilgilere ulaşıyorum. Bu bilgilere ulaşınca, bunları paylaşmamalı mıyım? Kimilerinin, haklarında konuşmama gibi ayrıcalıkları mı var yani? Padişahlara dahi hain, eşcinsel, alkolik ifadeleri kullanılırken Enver gibi birilerinin hakkında, konuşulmaz türünden yasaklamalar mı var? Onlar bu şekilde imtiyazlara mı sahipler? Ki Enver gibilerinin hakkında konuşurken eşcinseldi, alkolikti gibi öznel ifadeler de kullanmıyoruz? Herhangi sıradan bir kişinin kendi öz geçmişine yazacağı nesnel bilgileri paylaşıyoruz. Siz özgeçmişinize nerede doğduğunuzu, anne babanızın kim olduğunu yazmaz mısınız? Yazarsanız kendinize hakaret mi etmiş olursunuz? Bir kişinin boyundan, kilosundan, göz renginden, esmer ya da kumral veya sarışın olduğundan bahsetmek hakaret midir? Burada da biz Enver hakkında duygusal ifadeler mi kullanıyoruz? Sadece kökeninin şuradan geldiğini söylüyoruz ki bu nesnel bir ifadedir, tarihsel bir gerçekliktir ve toplumla paylaşılması gerekir. Ben bunu açıkladıktan sonra ne münasebetle savcılığa suç duyurusunda bulunuyorsunuz? Bir, Yahudi olmak hakaret midir? İki, Türkiye'de kanunla korunan başka birileri daha mı vardır? O zaman söyleyin Türkiye'de kanunla kimler korunuyor bilelim, biz de ona göre hareket edelim. Bir akademisyen, tarihte araştırma yapar bulgularını belgesi ile ortaya koyar. Ben de onu yapıyorum. Araştırdım ve belgesini ortaya koyuyorum. Tabii ki Enverin Yahudi olduğuna dair tek belgem bu değil. Nasıl bunu yayınladıysam diğer belgeleri de peyderpey yayınlayacağım İnşaAllah. Bir de bu belgeyi Alparslan Türkeş'in Enver, Talat, Cemal ile ilgili değerlendirmeleri ile birlikte okuyun lütfen: "KOCA OSMANLI İMPARATORLUĞU'NU YIKTIKTAN SONRA NEYE YARAR! ... KOMİTACIYDILAR" Ve bu milletin Sarıkamış başta olmak üzere, yüz binlerce askerinin Şehadetinden birinci derecede sorumlu bu kişilerin gizlenmiş kimliklerini bu şekilde gözden geçirin.

Ebubekir SOFUOĞLU

60,520 görüntüleme • 10 ay önce

“13 Mart 1973’te Surinam’ın Paramaribo kentinde doğdum. O zamanlar ülke hâlâ Hollanda’nın sömürgesiydi. Bir liman işçisi ile temizlik görevlisi bir kadının oğluydum. Ekonomik sebeplerle küçük yaşta Hollanda’ya taşındık. Amsterdam’ın kötü şöhretli ve pek tekin sayılmayan mahallelerinden biri olan Nieuwendam’da büyüdüm. Karanlık sokaklar ve mahalle kabadayıları arasında futbolculuktaki ilk adımlarımı attım. Her gün top oynardım. Asfalt üzerinde üçe üç maçlar yapıyorduk. Uzun mücadelelerden sonra oradaki serserilerin bile saygısını kazandım ve bana ‘Sokağın Belediye Başkanı’ lakabını taktılar. O mahallede çocuklar arasında eğlence diye bir şey yoktu, yalnızca ‘sonuna kadar’ mücadele vardı. Çoğu zaman maçlardan sonra bıçaklar çekilir ve ‘başka bir maç’ başlardı. Ben de sık sık hedef alınıyordum çünkü farklı kökenlere sahiptim ve ten rengim farklıydı. İşte orada savaşçı karakterimi geliştirdim çünkü başka seçeneğim yoktu. O mahallede yalnızca aslan gibiysen hayatta kalırsın. Belki de bu yüzden pek de yumuşak başlı ve uyumlu bir karaktere sahip değilim. 14 yaşındayken Ajax’ın gözlemcileri beni fark etti. İlk günlerden itibaren karakterime sadık kaldım ve çok sayıda top kazanmamı sağlayan agresifliğimi ortaya koydum. Beni A takıma çıkaran Louis Van Gaal oldu. Sahadaki oyunumu gördükten sonra bana ‘Pitbull’ lakabını da o taktı. Kalbimde en büyük yeri bırakan takım Juventus’tur. Juventus formasını giyen ilk Hollandalı olmak benim için büyük bir onurdu. Juventus’ta oynarken karakterimi (her zaman olmasa da) biraz geri planda tutmaya çalıştım çünkü her şeyi mahvetmek istemiyordum. O yıllarda Juventus dünyanın en winner kulüplerinden biriydi ve her futbolcunun hayalini temsil eden gerçek bir futbol cennetiydi. Böyle bir fırsatı çöpe atamazdım. Juventus’ta kazanmayı öğrendim. Bunun nasıl olduğunu tam olarak bilmiyorum. Soyunma odasının havasında hissedilen bir şey bu. Oyuncudan oyuncuya aktarılan kavramlar var. Milyonlarca taraftarın sana aktardığı bir duygu. Dünyada sana aynı hissi veren başka bir kulüp yok. Ama itiraf etmeliyim ki her zaman kusursuz bir tavır sergilediğim söylenemez. Bir pazar günü Delle Alpi’de iç sahada oynuyorduk. Sahaya çıktığımda rakibimizin kim olduğunu bile bilmiyordum çünkü teknik toplantılarda anlatılanların hiçbirini dinlememiştim. Sahaya çıktığımızda Montero’ya rakibimizin kim olduğunu sordum. Bunu da pek alçak olmayan bir ses tonuyla söyledim. Rakipler ve etraftakiler ne düşündü kim bilir. Paolo bana Piacenza ile oynadığımızı söyledi. O maçta bir gol attım ve sahanın en iyisi oldum. Sokakta göçmenlerle futbol oynadığım hikâyesi bir efsane değildir. Hatta birkaç kez Zidane’ı da benimle oynamaya zorladım. Buna bayılırdım. Çok sık yapardım. Arabaya biner, bir otoparkta insanların top oynadığını görürsem arabayı kenara çekip onlara katılırdım. Çünkü ben de onlardan biriydim. Azınlık olmanın ne demek olduğunu biliyorum. Başka bir ülkeye göç edip uyum sağlamanın ne demek olduğunu biliyorum. Onlar için oynuyordum çünkü onları temsil ettiğimi hissediyordum. O otopark maçları benim için başka her şeyden daha önemliydi. Size bir perde arkası da anlatayım. Profesyonel kariyerimdeki son takımım İngiltere’nin alt liglerinden Barnet FC oldu. Orada kaleci olmadığım hâlde 1 numaralı formayı giydim. Çünkü hayatım boyunca hep her şeyde birinci olmak için çalıştım: topa önce ulaşmakta, rakiplerin ayak bileklerinde ya da benim düşünmeyi sevdiğim gibi bu sporu seven insanların kalbinde ve özellikle de ‘göçmen kardeşlerimin’ kalbinde...” — Edgar Davids

calciolog

107,069 görüntüleme • 5 ay önce

Birebir anlamamız gerek şeyler var. Bunların başında, XIX. asırdan itibaren dünyadaki siyasal İslâm’ın tamamen ABD -sadece kontrolünde değil, aynı zamanda- yönetiminde yürüdüğünü bilmemiz lâzım. Dünyada siyasal İslâm diye bir şey varsa, bunun sadece göz kulak olan kısmı değil, aynı zamanda mübdii Amerika Birleşik Devletleri'dir. Neden? Çünkü ABD kurulduğu sırada kapitalizm dünyayı çoktan parsellemişti. Müstemleke diyoruz değil mi? Yani istimlâk edilmiş sahalar... ABD devlet olarak ortaya çıktığında dünya zaten istimlâk edilmişti. Onun için ABD istimlâk edilmiş olan bu dünyada kâr edebilmek için müstemlekecilerin aleyhine çalıştı. Müstemlekecilerin aleyhine o müstemlekelerde yaşayan insanların siyasî etkinlik sağlamaları için güç verdi onlara; dolar olarak da, silâh olarak da... Bu sadece Müslümanlara değil; nerede müstemlekecilikten zarar görmüş ve müstemlekeciliğin yerine bir siyasî otorite teşkil etmek isteyen unsur varsa yanında Amerika'yı buldu. Fransız-İngiliz kuvvetleri Süveyş Kanalı'nı bombalarken Müslüman Kardeşler'in arkasındaki ABD'ydi. Bunu anlamak lâzım... Bizim ülkemizde ilahiyât fakültelerinin açılması, imâm-hatiplerin açılmasında etkin rol oynayan ülke ABD'dir. Bu İkinci Dünya Savaşı'nın sonucuydu. Bu bakımdan ne kadar haklı olduğunu dünyaya kabul ettirdi. Amerika müesses dinî kurumlara bağlı, hangi dinden olursa olsun, insanların kullanılabileceğini bildiği için kurumsal dindarlığı (churchgoers) bütün dünyada etkin kıldı. Onun da faydasını gördü. Onlar da Amerika'yı etkin kıldılar. Dolayısıyla bunlar sürpriz falan filan değil; bunlar bariz şeyler. Ama siz bunları görmek istemiyorsanız zaten asil değilsiniz. Siz mutlaka bir vekâletle yapıyorsunuz bu işleri. Yani vekâleten; asaleten değil... Asaleten Müslüman olmak demek, bütün yetkinin kendinde olduğunu kabul etmek demektir. Eğer "Yetki Amerika'da, ben de bundan istifâde ediyorum." diyorsanız, o zaman asil değilsiniz, birinin adına hareket ediyorsunuz demektir. Soğuk Savaş sırasında Amerika'nın istediğinden fazlasını verdi Müslümanlar. Çünkü orada "Allahsız, kitapsız" Sovyetler Birliği vardı, öbür tarafta da parasının üzerine "In God We Trust" (Tanrı'ya güveniyoruz) yazan bir Amerika vardı. İnsanlar tereddüde mahal bırakmayacak şekilde Amerikancıydılar. İsmet Özel Bir Akşam Gezintisi Değil Bir İstiklal Yürüyüşü, "Asalet" başlıklı bölümden

İsmet Özel Okurları

12,478 görüntüleme • 7 ay önce

VİDEOYU DİKKATLİ İZLEYİN. Bugüne kadar ki her videomuzda ''AMAN HAA'' dedik. 📌 Dizi, Futbol tek bir elden yönetilir. Siz farklı takımlar görürsünüz, ama yöneteni TEKTİR. Her şey plan dahilindedir. 📌 Tıpkı altılı ganyan at koşusundaki meşhur söz gibi: ''Bir sürü at koşar ama aslında atların sahibi bir kişidir'' 📌 Tüm Dünya'da her hafta yapılacak maçların o zihin kontrolü merkezinde ne şekil yapılacağı planlanır. ''Bu hafta sen yenileceksin, hatta mahalle takımları gibi alt takımlara yenileceksin, hakem alenen taraf tutacak, diğer hafta sen yeneceksin, olay çıkartacaksın'' diye aynı bir film çekilir gibi senaryo yazılıp hazırlanılır. 📌 İşte bunu anlayamayanlar. Tavistock'un zihin kontrolüne takılıp bir MAÇ izlediğini zanneder. Bu bir ZİHİN kontrolüdür. Aslında onlar sizi izler, yönetir. 📌 TAVİSTOCK enstitüsü Şeytani Kabalistik Yahudilerin, insanların zihnini televizyon gazete yayın gibi şeylerle kontrol etme merkezidir. Burada çok özel bilim adamları vardır ve sadece bu iş için bilim geliştirirler. 📌 İşte bunu farkedemeyenler. O topçular milyarlarca eurolarıyla dolarlarıyla jakuzi başında slav kızlarla günlerini geçirirken, öteki de zihnini kaptırdığı için kırdığı Televizyonu 6-12 taksitle yeniden almak için uğraşır. 📌 Çocuk boyutu ap ayrıdır... Videonun sonuna dikkat edin. Küçücük yavrumuz kontrolünü kaybetmiş... Şimdi TV'lerde akşama kadar ''Sosyal Medya yasaklansın çocukların psikolojisini bozuyor şiddete eğilim göstertiyor'' diyenler bu TV'yi kıran adamı, ve hüngür hüngür ağlayan psikolojisi bozulmuş çocuğu görüp, ''YETER ARTIK MAÇLARI YASAKLAYALIM'' deme cesaretini gösterebilir mi ? Hadi bir denesin desin ki ''15 yaş altına maç izlemek yasak psikolojiyi bozuyor, yetişkinlerde stadyumlara ve digitürk gibi uygulamalara artık E-DEVLET ile girecek'' hadi bir deyin bakalım... Biz TEZGAHI kuranların kim olduğunu biliyoruz da... Bu videodaki gibi o maçlara ruhunu ve zihnini esir edenler maalesef bilmiyor... ''Ben yaşadığım sürece Osmanlı topraklarında meşin (futbol) oynanmayacak'' -Sultan Abdülhamid Han.

GERÇEKLER TV

11,665 görüntüleme • 3 ay önce

Ahmet Davutoğlu İTİRAFÇI OLMALIDIR ? 2 dakikanızı ayırıp Hayko Bağdat ın muhteşem tesbitini dinleyebilir misiniz ? “Ona ihtiyacı olduğu bilgisi, yani kitlelerin dayanılmaz bir ihtiyaçla ona beklediği, adeta Mesih bekler gibi Davutoğlu’nu beklediğimiz bilgisi nereden haiz olmuş bilmiyorum. Ne seçim sonuçlarında böyle bir durum var, ne partisinin gördüğü itibarda böyle bir durum var. Hem medyada yer aldığına bakıyoruz hem yaptığı açıklamalara, yani 10 yıldır ortada. Hadi gel şimdi üst üste koyalım, bir saat daha sürer. Türkiye Cumhuriyeti iktidarı ve devleti bu 10 yılda ne suçlar işledi Erkan yani kendi başbakanlığı döneminde. 10 Ekim Gar Katliamı ile, eee değil mi, 33 çocuğun öldüğü Suruç katliamıyla başlayalım ve 10 yıl boyunca kaç insan öldüğünü bir konuşalım. Bu ülkede kimlere ne haksızlıklar yapıldı? Kimlerin mallarına çöküldü? Mafyayla siyaset iç içe girdi, narkotiği kim, hangi devlet kurumları üzerinden yapıyor? Madem bu kadar iyi biliyor ve muhalefette bugün ve ona ihtiyacımız olduğunu düşünüyor. Evet, bu konuda ihtiyacımız var. İtirafçı olmalıdır Ahmet Davutoğlu. Rejimin son 10 yıllarının işlediği suçların itirafçısı olmalıdır. Bir tanesi de Babacan değil mi Mehmet Şimşek’le görüntü vermiş, bir de ekonomi konuşmuşlar. O ne demişti? O da dedi ki ‘benim Erdoğan’a zaten bir kırgınlığım yok ya. Erdoğan gibi bir adama kırgın olmak için Erdoğan’ın daha ne yapması lazım?’ Kardeşim bu ülkeye… Ya bireysel olarak benim şahsen kırgınlığım var. Benim aileme, hayatıma, yaşama dokunmuştur mesela. Yani hayatımın bireysel olarak kırgınlığım var. Şahsen bile var. Yani Türkiye’de kaç milyon insanın hayatına dokunuldu? Kaç milyon insanın malına çöküldü? Yani Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde mafyayla siyasetçiler poz verdiğinde devlet burada oluyormuş. Hani tokatı yiyince mi kızacaksın? Ülkesi adına da mı kırılmamış Erdoğan’a? Yani kadınlar adına da mı kırılmamış? İstanbul Sözleşmesi’nden çıktı. Her gün Avrupa’da en çok kadın öldürülen ülke haline geldik. Organ ticareti yapılıyor. Mülteci satılıyor ülkede. Yani bu adama kızmak için onun siyasetiyle arına mesafe koymak için değil mi? İki garip insan bunlar ya. Bunlar nasıl altılı masada beraber… Yani nasıl nasıl yüzsüzlük bu? Yani ne çabuk oldu bunlar. Biz Muharrem İnce’ye laf ettik, Sinan Oğan’a laf ettik falan da bu arkadaşlar da yani bravo yani. Hepimiz Ahmet Davutoğlu’na bekliyoruz. Kurtaracak bizi öyle mi yani?

Kanadalı Naz

35,847 görüntüleme • 9 ay önce

Tehditlere hukuki zeminde gerekli cevap verilecek afacan Altan !!! 🦝 Ciğercinin kedisi olmak zor be evlat! Bütün gün kuyruk sallamak, birilerinin gözüne girebilmek için çırpınmak... 🎙Allah'a şükür kimsenin himayesine girmedim, hiçbir belediyeden nemalanmadım. Elimi kolumu sallayarak meclise de girerim, sokakta da yürürüm, mücadelemi de veririm. Özgür Özel'in talimatlarının gereğini yapıyor olabilirsin ama çocuklarına bırakacağın miras hiç de övünülecek bir miras olmayacak. Benim tetikçim kimmiş? Neden bahsediyorsun ? Benimle ilgili ne biliyorsan açıkla. Sana bu izni veriyorum. Açıklamazsan şerefsiz, namussuzsun! Bak, ne kadar özgür olduğumu açık açık yazıyorum. Kimse ağzına bir şey vermedi. Aç ağzını ve konuş. Çünkü şu an senin muhatabın benim. Kenardan köşeden laf atıp kaçma. Böyle korkakça, alçakça yöntemlerle gazetecilik yapılmaz. Altan, üç kuruşa satıldın diye herkesi kendin gibi sanıyorsun. CHP'li olmadan önce kimlerden emir aldığını da, hangi kapıları itinayla açıp kapattığını da unutmuş değilsin sanırım. Galiba artık gazetecilik dediğiniz şey bu olmuş... Altan Sancar, sen hâlâ bokunda boncuk arıyorsun. Bak müptezel; Sana son derece net yazdım, örneklerle anlattım. Senin ortaya koyduğun o tablo neyi ispatlıyor? 📢 Eğer o ödeme tablosunun haksız kazanç olduğuna dair bir tespit varsa, zarara uğradığını iddia ettiğin kurumun suç duyurusu nerede? Onu da paylaşsana. Hadi bunu da geçtim... Bu paraları kim göndermiş? Ne için göndermiş? Maaş mı, prim mi, başka bir ödeme mi? Sen bir Excel tablosu paylaşıp algı operasyonu yapıyorsun. Maaş ve prim ödemesi olduğunu söyledik. O kısma neden hiç girmiyorsun? Asıl akıl edemediğin şeyi ben sorayım: Ortada açılmış bir dava var mı? Madem Atakan Bey suç işlemiş diyorsun, hakkında açılmış bir dava var mı? Evet, tekrar soruyorum: Var mı açılmış bir dava? Bu tabloyu sana servis eden dangalağa bunu sordun mu? Aldığın cevabı da buraya yaz. Yoksa sadece sana uzatılan her kâğıdı sorgulamadan belge diye paylaşmaya mı devam edeceksin? Bir de belge dediğin şeyi kesip biçip servis etmeye çalışıyorsun. Korkma... Sağını solunu kırpma. Tamamını paylaş. Paylaş da seni kendi paylaştığın belgeyle rezil edeyim. Belgenin yarısını kesip biçerek algı yapma. Tamamını yayınla ve soruma cevap ver. Şimdi gelelim diğer meseleye... Bu kadar salya akıtıyorsan, boynunda tasma olanın kim olduğu da ortaya çıkıyordur. Mafyavari söylemlerle, üstü kapalı tehditlerle iş yürüttüğünü sanıyorsan yanılıyorsun. Götünün yemeyeceği lafları ağzından çıkarma. Hâlâ manipülasyonun, sahtekârlığın ve algının peşindesin. Tasmalardan bahsederken kendi yaşam tarzını burada teşhir etme. Ben kimseyi tehdit etmedim, ettirmedim de. Ama şunu iyi bil: Kendi işimi kendim görürüm. Seni kullanıp bir kenara attılar. Şimdi sağa sola saldırarak yeni mamalar bulmaya çalışıyorsun. Anlıyorum. Ama sana buradan mama çıkmaz. Son olarak... Eline verilen her Excel tablosuna "belge" diyorsan, önemli olan fotoğraf değil içeriğidir. Senin paylaştığın görüntünün tek başına hiçbir anlamı yok. Velhasıl... Ciğercinin kedisi olmak gerçekten zor be Altan... "Bu da size ve sahiplerinize son uyarımdır" demişsin ya... O ifadeyi aynen sana iade ediyorum. Elinden geleni ardına koyma. Çünkü gerçekler ortaya çıktığında kimin ne olduğu da herkes tarafından görülecek.

Çₑₜᵢₙ SAĞSÖZ

18,141 görüntüleme • 2 ay önce

CHP Genel Başkanı ve Sosyalist Enternasyonal Başkan yrd. Sayın Özgür Özel DEM'in Ankara'da Polatlı, Yenimahalle ve Bala'da Kent Uzlaşısı yaptığına ilişkin bir soruya şöyle cevap vermiş: "Kent uzlaşısını yapacak olsak, dendiği gibi, Polatlı gibi, milliyetçi hassasiyetlerin yüksek olduğu bir yer var. Ben Polatlı'da mı kent uzlaşısı yaparım? Gelir Etimesgut'ta mı yaparım? Şimdi ben kent uzlaşısını Etimesgut'ta yapmamışım. O kadar yakın ki. Etimesgut'ta dünya kadar Kürt seçmen var. Onların oyu belirleyici olacak. Mamak'ta kent uzlaşısını yapmamışım. Alevilerin, Kürtlerin dünya kadar yaşadığı ve HDP'nin adayının çok ciddi oy alma potansiyeli olan bir yer. Ben anlayamadım bu nasıl bir şey?" Madem öyle kent uzlaşısı yaptığınız DEM'e söyleyin Ankara'da uzlaşı olmadığını açıklasın. Bu ifadeler üzerine biz de anlayamadık bu nasıl bir milliyetçilik anlayışı... Demokratik özerklik, çok dilli belediyecilik, yerelde siyasi özerklik, kuvvetler ayrılığını yerele genişletmek isteyen DEM'le yapılan uzlaşının milliyetçilik karşıtlığı olduğunu, milliyetçilerin bunu aslında kabul etmeyeceğini de dolaylı olarak itiraf etmiş. Asıl anlamadığı şey milliyetçilerin sahip olduğu hassasiyeti ülkenin diğer yerlerinde DEM'le yapılan yapılan uzlaşıyı görmezden gelip sadece kendi ilçesi için göstereceğini düşünmektir. Polatlı'da milliyetçi hassasiyet var da Etimesgut'ta yok mu? İstanbul'da yok mu? Başka yerde yok mu? Bu nasıl bir anlayış? Milliyetçiliği bilmiyor. Milliyetçiler Türkiye'yi, milletin tamamını düşünür. DEM'le uzlaşının siyasi anlamını bilir. Yanlış anladığı bir şey de milliyetçiler ile Kürt ve Alevileri ayrı kompartımana koyması. Bu da hem milliyetçilere hem de Kürt ve Alevilere bir bühtandır. Unutma ki Kürt de Alevi de milliyetçi olur. Milliyetçilik etnik veya mezhep ayırt etmeksizin milli kültürle, milli kimlikle milletin tamamını kavrar ve kuşatır. İstanbul'un ilçelerinde, bazı illerde DEM'le uzlaşı yap. Sonra başka yerlerde milliyetçiler bunu görmesin. Ankara'da, Polatlı'da milliyetçi hassasiyet var da İstanbul'da ilçelerde, diğer illerde yok mu? Afyon'da DEM'siz. İstanbul'da DEM'li... Milliyetçiler de bu oyunu görmeyecek öyle mi. Türkiye'nin her yerinde milliyetçiler verdiği oyun siyasi anlamını da bilerek oy kullanacaktır. Milliyetçilerin, vatanseverlerin DEM'in fikirlerine siyasi meşruiyet kazandıracak, hizmet edecek bir iradesi yoktur, olamaz. Bunu sağlayacak stratejik oy kullanmasını da bilir. Bir başka anlaşılmayacak husus da Kürt ve Alevilerin oyunu almak için DEM'le işbirliğine vurgu yapması. Kürt ve Alevileri DEM'in ipoteğinde görmek bühtandır. Demek ki CHP, DEM'i Kürt ve Alevilerin temsilcisi konumunda görüyor. DEM, Kürtlerin de Alevilerin de temsilcisi değildir. Sn. Özel bu ifadelerle milliyetçileri, vatanseverleri; "bir davanın amaçlarını tam olarak kavramadan propagandasını yapıyor olarak algılanan ve kullanılan kişiyi belirten" bir terim olan ve Lenin'in Batı'da Kremlin'in eylemlerini rasyonelleştirenlere yakıştırdığı "kullanışlı aptal" lakabına uygun görmesi ise kendisinin ayıbıdır. Ziya Paşa'nın ifadesiyle "Herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın." Onun için de milliyetçiler, vatanseverler siyasi tercihlerini, HÜDAPAR'lı muhafazakar devrimci ya da DEM'li kültürel marksizmin yanına değil, hür ve müstakil İYİ Parti'nin milli siyasetine yapacaklardır.

Oktay Vural

28,820 görüntüleme • 2 yıl önce

#YENİParti İstanbul İl Başkanlığı çağrısıyla binlerce kişi, Tuzla'da "Millet İradesine Saygı" pankartıyla yürüdü. #Tuzla Belediye Başkanı Eren Ali Bingöl'ün parti değiştirerek AKP'ye geçmesini protesto etti. YENİ Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik (Özgür Çelik) AKP İstanbul İl Başkanı Abdullah Özdemir'e seslendi: 🔺️"Hadi ver mahkemeye hesaplaşalım! Ver mahkemeye hesaplaşalım!" "Ne dedik? "Ya rozet ya kelepçe" baskısına boyun eğenler... "Ya AK Parti’ye katıl ya hapse atıl" baskısına boyun eğenler... Tuzla’da, Çekmeköy’de, Şile’de... Ne yaptılar? Ne yaptılar Tuzla’da, Çekmeköy’de, Şile’de? Birisi diyor ki: "Beni" diyor "çocuğumla tehdit ettiler." Başka birisi diyor ki (İlçe başkanım burada şu anda yanımda): "Bana" diyor "bir hafta önce, AK Parti’ye katılmadan bir hafta önce geldi, dedi ki: 'Başkanım' dedi, 'sana deseler ki ya bize gel ya hapse gireceksin, ne yaparsan?' Benim aslanlar gibi ilçe başkanım, ne yapacağım, gider cezaevine girer, direnirim, ayakta dururum." O da...O da benim ilçe başkanıma ne dedi? "Bekara karı boşamak kolay." Bir kere benim ilçe başkanım 40’lı yaşlarda, daha çocukları küçük, bekar da değil. Kendisi de belli bir yaşın üzerine gelmiş. Çocuklarını tehdit etmekle, kendilerini tehdit etmekle, hapse atılma korkusuyla Tuzla’da, Şile’de, Çekmeköy’de bu ilçelerimizin iradesini satanlar; bir korkuyla, bir telaşla, bir endişeyle Tuzla sokaklarında, Şile sokaklarında, Çekmeköy sokaklarında başları önde yürürler. Akşam evine gittiklerinde, akşam evine gittiklerinde evlerinde de rahat uyuyamayacaklar. Çünkü vicdanları onların evlerinde rahat uyumasına izin vermeyecek. Vicdanları onların evlerinde rahat uyumasına izin vermeyecek. 🔺️Şimdi göz hizasında Tuzla’yı konuşacağız. 🔴 Önce bugün bir şey oldu. Transferlerle belediyelerimize çökenler, milli iradeye saygısızlık yapanlar bugün Üsküdar’a çökmeye çalıştılar. Üsküdar’da bir seçim sonucu gerçekleşti. Bizim adayımız Sibel Tan Çetinkaya, kendisine verilen geçerli 22 oyu alarak Meclis Başkanvekili seçildi. Belediye Başkanvekili seçildi. 🔺️Şimdi, İstanbul’un muhalefet partisi İl Başkanı, Türkiye’nin azınlık partisinin İl Başkanı seçimden sonra şöyle ifadeler kullandı: "Efendim, Yeni Parti İl Başkanı'nın Üsküdar seçiminde ne işi var?" 🔺️Muhalefet partisinin İl Başkanı'na buradan sesleniyorum: Evet, ben Yeni Parti'nin İstanbul İl Başkanı'yım. Ben oraya Üsküdar halkının iradesine sahip çıkmaya gittim! Zalimin zulmüne, zemherinin ayazına uğramış kim varsa onun yanındayım, yanında olmaya da devam edeceğim. Diyor ki: "Burada Yeni Parti'den hiç Meclis üyesi yok, Yeni Parti'nin İl Başkanı'nın burada ne işi var?" Bir kere orada eski partiden istifa etmiş, Yeni Parti’ye üyelik başvurusunda bulunmuş Meclis üyeleri var. Orada Yeni Parti’ye geçmek için istifa etmiş Meclis üyeleri var. Ben o Meclis üyelerimin yanında yer aldım. Bir başka şey: "Efendim, Meclis üyeleri baskı altına alındı" diyor bugün. Meclis üyelerini iki operasyon arasında bir tezgah kurarak kim baskı altına aldı, üçüncü tur oylamada hepimiz gördük. Önce Üsküdar’da bir operasyon yaptılar ve orada Meclis üyeleri üzerinden bir süreç yürütmüşler. Bunu da gizli kapaklı yürütmüşler, üçüncü tura kadar bu durum ortaya çıkmadı. Biz her biriyle tek tek konuşmalar, görüşmeler yapıyoruz günlerdir. Üçüncü turda bir bölüm Meclis üyesinin oylarını kendi adaylarına verdirmek için baskı yaptıkları, tehdit ettikleri ortaya çıktı. Çıkmış diyor ki: "Mahkemeye vereceğim, dava açacağım." Azınlık partisinin, İstanbul’un muhalefet partisinin İl Başkanı'na buradan söylüyorum: Ver mahkemeye, hangi devlet kurumları kullanılarak belediye meclis üyeleri tehdit edilmiş bunların hepsi ortaya çıksın! 40 tane Meclis üyesinin içerisinde çıktı Meclis üyesi, 40 tane şahidin yanında "Bana şöyle şöyle bir teklifte bulundular, bunun için oy vermek zorunda kaldım" dedi. Hadi ver mahkemeye hesaplaşalım! Ver mahkemeye hesaplaşalım!"

Fatoş Erdoğan

29,043 görüntüleme • 9 gün önce

Kıymetli arkadaşlar, Ekte bir video ve videonun sonunda iki farklı tarihe ait fotoğraflar paylaşacağım. Lütfen tarihlere dikkat etmenizi rica ediyorum. Maalesef Havuz gazetecilerinin taktiklerini kullanıyor kendi dostlarımız, beni özel mektup ve görüntüleri paylaşmaya mecbur ediyorlar. Gazetecilerin (!) kara propagandaya dönüştürdükleri “uzaklaştırma” hadisesi 29 Ocak 2019’da oldu. Bu tarihi oradaki insanları arayarak da teyîd ettim. Ekte arz ettiğim videoda o senenin Haziran ve Temmuz aylarına ait fotoğraf ve Ağustos ayında gerçekleşen bir ziyaret var. Lütfen, bu videoda dargın, kırgın, kızgın, kovulmuş, mütekebbir insanlar görüyor musunuz? Soru soran bir arkadaşa da yazdım: “Sözlerini yalanlayamıyoruz, başka çare yok, vurun abalıya!” dercesine yapılan söz konusu program pek çok yalan ve iftira içermektedir. Dün birisinin yorumunu gördüm; “Herhalde Osman hoca beş vakit namaz da kılmıyor, çünkü M. Yeşilyurt dedi ki: Osman hoca cuma ve bayram namazlarına bile gelmiyordu artık.” Halbuki o şekilde bir uzaklaşma olmadığı gibi katılamadığım Cuma namazlarının da sebebini çok iyi biliyorlar. LinkedIn hesabıma bakarsanız, o tarihlerde iki sene New York’ta imam olarak çalıştığımı görebilirsiniz. Evet, PA’daki son iki senemde New York eyaletine bağlı Rockland Psychiatric Center adlı hastanede haftada iki-üç gün çalışıyordum. Bu çalışmam, muhterem Hocamızın izni ve bilgisi dahilinde idi. Dolayısıyla o iki sene boyunca Cuma ve özel günlerde ben orada Müslüman doktorlara ve hastalara namaz kıldırıyor ve programlar yapıyordum. Ücretli çalışıyordum, hem de eyalet OMH’e kayıtlı bir Muslim Chaplain - imam olarak. Diğer günler kampa gittiğimde merhum Hocamız da sürekli sorardı, ben de güzel hadiselerden ve oradaki olaylardan bilgiler verirdim. Neden olduğunu bilemesem de bu konuda maalesef yalan söyleyen arkadaşımız bunu çok iyi biliyor. Ama “Cumaya bile gelmezdi!” diye konuşuyor. İşte, Hocaefendi’yi sansürlediğim konusu da böyle bir yalan. Oysa 20 sene en büyük ve önemli iş olarak Hocamızın sohbetlerini yayınlamayı bildim. Yayında bahsettikleri gün de yine çalıştığım yerde bir programda idim. İlgili arkadaş arayınca ona şifrelerin kimde olduğunu ve videonun nasıl yükleneceğini de belirttim. Kasdi olarak mani olmak aklımın ucundan bile geçmez. Arkadaşımız bunu neden öyle anlattı anlamış değilim. Buna dair iki arkadaşımın şahitliğini ifade eden iki mesajın resmini paylaşabilirim ama o arkadaşları zor durumda bırakmak istemiyorum. Hasılı, merhum Hocamızla alakalı bir yayını yaptırmamak aklımdan dahi geçecek bir edepsizlik olamaz. Fakat ne diyeyim; öyle bir şey varmış gibi anlatanları da benim kusurlarımı da Allah affetsin. O gazetecilere de açıkladığım gibi, muhterem hocamız bazen cemal bazen de celal ile terbiye ederdi. Kimi zaman iltifat kimi zaman tedip yoluna giderdi. Cevdet Bey’den Mustafa Özcan’a kadar zaman zaman kovmadığı insan yoktur. Bir kısım iftiralar sonrası Harun, Ali ve Recep abileri aylarca kabul etmemesi de böyle bir uygulamadır. Öğrenci arkadaşlarımızdan “kovulma” tecrübesi yaşamayan yoktur. En az on defa “derslere iyi çalışmadıkları, derste ilgisiz davrandıkları ya da manevi dünyalarındaki eksiklikleri” –bunlar hocamızın ifadeleri- gibi sebeplerle bütün halka kovulmuştur. Hatta iki ya da üç defa “Madem siz gitmiyorsunuz, o zaman ben gidiyorum!” diyerek muhterem Hocamızın başka bir binaya muvakkaten taşındığı vakidir. O bahsedilen hadisede Mustafa Özcan ve iki talebe arkadaşın neden kovulduklarını bilmiyorum. 2019 yılında bir gün binaya gittiğimde kapıdaki nöbetçi “Hocaefendi bazı isimleri içeri almamamızı söyledi. Sizin adınız da var!” dediler. Evime gittim, ne hata yapmış olabileceğimi düşündüm, tevbe istiğfar ettim. Diğer üç kişi bir gün sonra gidip girmişler. Bem bir hafta gitmedim. O bir haftanın sonunda “Hocaefendi seni çağırıyor!” dediler, hemen koşup gittim. Salonda yalnızdı. İçeri girdiğimde tebessüm etti. “İnsan Hocasına küser mi?” dedi. “Estağfirullah hocam, kendi hata ve günahımın istiğfarı ile meşguldüm, çağırdığınız için teşekkür ederim!” dedim. Sonra da bu tavrının sebebini -istifsar ve bir daha yapmamk için- sordum Dediler ki: “Beni yalnız bırakıyorsunuz. Son dönemde oturumlara az geliyorsunuz. Geldiğinizde de yüzünüz asık oluyor. Oysa benim için katlanmalıydınız buradaki sıkıntılara. Ben size toz kondurmam; siz de benim için insanların ezalarına katlanmalısınız!” dedi. Hepsi bu kadar. Bütün mukaddesatım üzerien yemin ederim ki bütün hadise bundan ibaret. Fakat birileri bunu her yanda “Hocaefendi onu kovdu!” diye yayıyorlar ve bunu bir iftira kampanyasına çevirdiler. Bu hadiseden sonra üç sene daha orada kaldığımı ve sonrasında da Muhterem Hocamızın vefatından önceki ziyaretlerimi daha önce değişik vesilelerle anlattım. Bu arada, o gazeteciler (!) kendileri ile röportajdan kaçtığımı söylüyorlar. Benim çekindiğim husus kayıtlı röportajdır, çünkü nasıl montaj yapacaklarından emin değilim artık. M. Özcan ve Cevdet Bey’in ya da sadece birinin beraberce çıkacağımız bir canlı yayını, moderator kim olursa olsun, kabul ediyorum. Not: Çoklarının insafsızca saldırdığı bir dönemde, bu videoyu çekip bana gönderen arkadaşıma da minnettarım. Evet, bir bakınız, kırgın ve dargın insanlar mı görüyorsunuz?

Osman Şimşek

216,675 görüntüleme • 11 ay önce

İzmir BB Başkanı Cemil Tugay'ın nasıl manipülasyon yaptığına bakın. 2025 yılında İzmir'den toplanan verginin 951 milyar İzmir'e yapılan yatırımın ise 32 milyar olduğunu söylüyor. Şimdi burada öncelikli olarak bilinmesi gereken iki durum var. 1-) Bahsettiği 951 milyar TL'lik verginin %40'ı tek başına Aliağa'daki sanayi bölgesinden geliyor. 2-) Türkiye'deki tekel ürünü satan şirketlerin merkezleri büyük oranda İzmir Torbalı'da olduğu için Kars'ta Van'da satılan bir paket sigaranın ÖTV'si bile İzmir'in verdiği vergiye dahil ediliyor. 951 milyar liralık verginin %30'u da işte ülke genelinde satılan bu TEKEL ürünlerinden geliyor. Şimdi olayın Cemil Tugay'ın bahsetmediği diğer kısmına da göz atalım. -Devletin sanayicilere verdiği teşvikler, vergi indirimleri, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı fonları, KDV ve ihracat iadeleri, markalaşma destekleri, stratejik yatırım destekleri, KOSGEB destekleri, AR-GE destek ödemeleri de bu vergilerden karşılanıyor. Toplanan vergilerin önemli bir kısmı zaten bu yollarla firmalara iade ediliyor. Peki mesela İzmir'de görev yapan kamu personelinin maaşlarını kim ödüyor? -Tabiiki devlet, 140 bin kişiden oluşan devlete bağlı kamu personelinin 12 ay boyunca maaşları toplanan bu vergilerden ödeniyor. -İzmir'deki altı üniversitenin yıllık 45.5 milyar TL tutarındaki bütçesini de yine devlet ödüyor. Bu üniversitelerin kendi bütçeleri dışında dolaylı ek bütçeleri de var. - AR-GE ve bilimsel destekler, TÜBİTAK ve Ulusal Ajans fonları, vakıf üniversitelerine destek ödemeleri, TEKNOPARK destekleri ve vergi muafiyetleri de İzmir'e devlet tarafından sağlanan yılda 60-80 milyar liralık bir kaynak demek. -Okulların, diğer kamu binalarının ve ibadethanelerin, spor tesislerinin, masraflarını da devlet ödüyor. Bedava kitap, akıllı tahta, burs, harcırah, yakıt, ısınma, kırtasiye vs gibi yüzlerce kalem var bu masrafların içinde. -Polisin, jandarmanın, bölgedeki güvenlik güçlerinin, adliye personelinin görev, teçhizat ve üniforma harcamalarını, yeni inşa edilen hizmet binalarını, MOBESE gibi takip sistemlerinin masraflarını devlet ödüyor. -Yine kamuya yeni araç alımlarını, araçların akaryakıt, tamir ve bakım giderlerini devlet ödüyor. Polis ve jandarma otoları, ambulanslar, DSİ aletleri, hafriyat kamyonları vs gibi binlerce araçtan bahsediyoruz. -İzmir'e son 23 yılda DSİ tarafından 36 baraj, 10 gölet, 223'ten fazla tesis ve yüzlerce sulama kanalı inşa edildi. Eski varlıklarla birlikte bunların bakım ve onarım maliyetini de devlet karşılıyor. - Çiftçilere dekar başına destek ödemeleri, stratejik ürün desteği, Mazot ve gübre desteği de toplanan vergilerden karşılanıyor. -Sosyal yardımları; yaşlı ve engelli maaşları, evde bakım, doğum yardımlarını devlet ödüyor. Ayrıca İzmir'de yaşlı nüfus oranı ülke ortalamasının üstünde olduğu için bu kalemler de ortalamanın üstünde. -KYK burs ve kredileri de devlet tarafından ödeniyor. -İzmir Limanı modernizasyonu, havaalanının depreme dayanıklı hale getirilmesi, karayolu projeleri de devlet tarafından ödeniyor. -Selçuk, Menemen ve Aliağa'daki sosyal konut projelerinin %65'ini devlet ödüyor. İzmir genelindeki kentsel dönüşüm projelerinin düşük faizli 1 yıl ödemesiz kredilerini devlet sübvanse ediyor. -İl genelinde tarihi yapıların büyük bölümü devlet tarafından restore ediliyor. -Cezaevlerinin masraflarını devlet ödüyor. -Her şehirde olduğu gibi elektrik ve doğalgaz sübvansiyonları da devlet tarafından karşılanıyor. İzmir'in diğer şehirlerin çoğundan bir farkı da var. İzmir'in nüfusu yaşlı ve emekli sayısı da ortalamanın çok üstünde. Devletin İzmir'den topladığı SGK primleri ile İzmir'e ödenen emekli maaşları arasında büyük bir uçurum var. Buna hastane ve ilaç harcamaları da eklenince büyük bir dengesizlik ortaya çıkıyor. Devlet İzmir'e her sene SGK primlerinden topladığı paranın 105 milyar lira fazlasını geri ödüyor. Bunlar benim 1 saatlik araştırmada bulduklarım. Kim bilir daha ne kalemler var devletin geri ödediği. Cemil Tugay 951 milyarlık verginin İzmir'den alındığını söylüyor ama bunun %70'inin İzmir'in ilçelerindeki dar bir sanayi, gümrük ve Tekel bölgesine ait olduğu bilgisini vermiyor. Devletin İzmir'e verdiği bütçeden bahsederken ise sadece İzmir merkeze yapılan 32 milyarlık yatırımı söylüyor ilçelere verilen bütçe payını da gizliyor. İzmir'den toplanan verginin %70'isi iki ilçeden, e hadi gelen bütçenin %70'ini bu iki ilçeye göndersene o zaman. Verdiğin vergiyi söylerken İzmir'deler aldığın bütçeyi söylerken İzmir'in dışındalar. Tam bir CHP'li davranışı değil mi bu? Dr. Cemil Tugay

Abese İrca

40,405 görüntüleme • 3 ay önce

Takipleştiğim Göreleli bir arkadaş CHP'li Belediye Başkanı Hasbi Dede'nin taciz skandalı ile ilgili çok enteresan bazı bilgiler göndermiş. CHP'nin tacizci başkanı ihraç edememe sebebinin Ekrem İmamoğlu olduğunu söylüyor. Şimdi olayın doğru şekilde anlaşılması için en başından anlatayım. 1⃣-) Hasbi Dede, Görele ve civar köylerine yayılmış oldukça büyük Dede sülalesine mensup. Bu Sülale CHP kurulduğundan beri CHP'li. Geçmiş dönemlerde Dede Soyisimli başka belediye başkanları da olmuş. Ekrem İmamoğlu'nun annesi Havva İmamoğlu da Göreleli. Merkeze 2 km uzaklığındaki Daylı köyünde doğup büyümüş. Dahası Ekrem İmamoğlu'nun baba tarafının neredeyse bütün akrabaları da Görele'de yaşıyor. Dedeleri aynı bölgeden gelmişler ama akrabalar Görele'ye yerleşirken Ekrem İmamoğlu'nun dedeleri Akçaabat'a yerleşmiş. (Köyün en yaşlısı anlatıyor) Yani Hasbi Dede ile İmamoğlu arasında hemşehrilik, hısımlık belki uzaktan da akrabalık var. Hasbi Dede'nin fazla bir siyaset geçmişi de yok zaten. CHP'ye 2020 yılında İmamoğlu İBB başkanı olduktan sonra üye oluyor ve "dayı" desteğiyle üç buçuk sene içinde CHP'nin belediye başkan adayı oluyor. O dönemde örgüt bu karara isyan etmiş tabi ama fazla bir direnç gösterememişler. (Bu olayı Yotube'daki bir söyleşide kendisi anlatıyor) İmamoğlu Hasbi Dede'ye hem seçim çalışmalarında hem de başkanlığı sırasında "ekstra" destek oluyor. Yani Hasbi Dede, siyasete girdiği günden beri Ekrem İmamoğlu'nun Giresun'daki prensi olarak biliniyor. Kendisi de bunu farklı vesilelerle sık sık dile getirmiş zaten. 2⃣-) Hasbi Dede 7 Şubat günü CHP Görele Kadın Kolları'nın kahvaltısına katılıyor. bu organizasyonda CHP Giresun Milletvekili Elvan Işık Gezmiş de var. Hasbi Dede 7 Şubat'ı 8 Şubat'a bağlayan gece çokça alkol alıyor ve mesajları gönderiyor. Sabah Mağdur kız çocuğu ve babası birlikte savcılığa gidip şikayetçi oluyorlar. Hasbi Dede savcılıkta ifade veriyor ve burada mesajlarını göstermelerine rağmen suçunu inkar ediyor. 3⃣-) O sırada hala şehirde olan CHP milletvekili Elvan Işık Gezmiş olayı öğreniyor ve savcılığa gidiyor. Burada (net bilgi olmamakla birlikte) mesajları kendisine gösteriyorlar ya da Hasbi Dede'nin avukatı kendisine mesajların gerçek olduğu bilgisini veriyor. Yani Elvan Hanım Hasbi Dede'ye sarılıp alkışladığı sırada 16 yaşındaki kız çocuğuna atılan o mesajlardan haberdar. Elvan Hanım durumu o gece Genel Merkeze de haber veriyor. Kendisine önce savcılıkta beklememesi söyleniyor ama bir süre sonra henüz savcılıktan ayrılmadan yeniden aranıyor ve Hasbi Dede çıkana kadar beklemesi isteniyor. Elvan Hanım Hasbi Dede çıkınca sanki ortada bir suç yokmuş gibi "geçti hadi geçmiş olsun" deyip alkışlara eşlik edince mesajlardan haberi olmayan partililer Hasbi Dede'nin suçsuz olduğuna inanıyorlar. Tabi Hasbi Dede suçsuzsa savcılığa şikayette bulunan ailenin ona iftira attığı anlamı çıkıyor. Bir anda işle tersine dönüyor, tacizci mağdur, gerçek mağdurlar ise iftiracı pozisyonuna düşüyor. @elvangezmischp 4⃣-) Aile bu söylenti yüzünden sokağa çıkamaz hale geliyor, bu sırada "şehirdeki en yüksek rütbeli CHP'li" (Kim olduğunu ben söylemeyeyim Elvan Hanım da kesin biliyordur o söylesin) kendisine anlaşmak, şikayetini geri çektirmek üzere görüşmek istiyor ama aile kabul etmiyor. CHP Genel Merkezi bir türlü ihraç kararı veremiyor çünkü belliki İmamoğlu içeriden ısrarla buna karşı çıkıyor. Üyeliğini bile askıya alamıyorlar, hatta hiçbir CHP'li yetkili ülkenin gündemindeki konu hakkında tek bir açıklama dahi yapamıyor. Dahası 9 Şubat günü savcılık Hasbi Dede'yi tutukluyor ve mesajların ekran görüntüleri basınla paylaşılıyor. Ona rağmen ortada ne karar ne de bir açıklama var. (Sanırım bugün karar vereceklermiş) Tabi onlar bu kararı vermedikçe Görele'deki CHP'liler, özellikle de Gençlik Kolları üyeleri başkanın suçlu olduğuna inanmıyor ve aile 8 Şubat'tan bugüne kadar evinde hapis hayatı yaşıyor. CHP 🇹🇷 Sonunda CHP'li iki meclis üyesi duruma isyan edip istifa ediyor. İşte günlerdir mağdur çocuğu aramayan Halk TV de İsmail Saymaz CHP'nin bu rezaletine tepki veren meclis üyelerini eleştiriyor. Yani şu olaya bakıp tacizci başkanı alkışlayan milletvekilini değil, olayın üstünü örtmeye çalışan çok yetkili kişiyi değil, ailenin üstünde baskı kuran gençlik kollarını değil de istifa eden meclis üyelerini mi eleştiriyorsun gerçekten? İsmail Saymaz

Abese İrca

157,845 görüntüleme • 5 ay önce

Halay çeken bu adamı hatırladınız mı? Gelin hep birlikte tanıyalım… Düğünlerin vaz geçilmez halay başıydı Süleyman. Öyle bir halay çekerdi ki izleyenin dili damağına yapışır neredeyse ağzı açık izlerdi. Sorana “Atadan kalma” derdi “Babamda iyi halay çekerdi.” Karısı Emine’yi zaten bir köy düğününde halay çekerken beğenmişti. Daha doğrusu Emine onu halayda izlemiş, gözlerini ondan alamamış, bunu fark eden Süleyman’da kısa süre sonra anne ve babasını aynı köyden Emine’nin evine gönderip istetmişti. Dillere destan bir köy düğünü yaptı Süleyman’ının babası. Üstelik Süleyman ile babasının yan yana ilk halayı da bu düğünde olmuştu. Aradan yıllar geçti herkes bu halayı konuştu “Üstüne aynısı gelmedi.” dedi. Babasının ölümüyle köyü terk edip Ankara’ya göçmesi aynı yıl oldu Süleyman’ın. Annesi Fadime büyük ağabeyinde kalıyor, yaz aylarında köye geldiğinde hem kardeşlerini hem de anasını doya doya görüyordu. Ankara’ya gelmeden babasının mezarını ziyarete gitti Süleyman, ondan helallik aldı. Göz yaşlarını toprağın üzerine akıttı “Senden sonra hiçbir düğünde halaya durmadım baba.” dedi “Tövbe ettim. Olurda kızım olursa bir tek onun düğünün halay çekeceğim.” Onun da matemi böyleydi. Çok severdi babasını. Kardeşlerinin içinde ona en çok benzeyende oydu. Sıvacıydı Süleyman. İnşaatlarda çalışırdı. İki kızı oldu. Büyüğüne Firdevs küçüğüne Feride ismini koydu. Okuttu Firdevs’i. Ele güne muhtaç etmedi. Giymedi giydirdi yemedi yedirdi. Sıvacı parasıyla en iyi dershanelere gönderip öğretmen etti. Firdevs’in tayini Muş Varto’da bir ilkokula çıktı. Dördü birlikte gitti Varto'ya. Karısı Emine'yle birlikte bir ay yanında kaldılar kızının. O zamanlar küçük kızları Feride henüz okula başlamamıştı. Bu yüzden aceleleri yoktu. Bir süre sonra baktılar ki Firdevs’in yeri rahat, arkadaşları iyi, çevre ve öğretmenler birbirine saygılı ve birbirine yardımcı oluyor bir ay sonra kızını alnından öpüp geri döndüler Ankara’ya. Üç yıl boyunca yaz tatilinde Firdevs geldi Ankara’ya. Gelmediği aylar düzenli olarak para gönderirdi babasına. Okul döneminde hemen her gün telefonla görüşürlerdi. Üçüncü yılın sonu yine Firdevs aradı “Baba, bu sıralar işim çok. Müfettiş gelecekmiş. Bu yüzden sık sık arayamam merak etmeyesin” dedi. Anlayışla karşıladı Süleyman “Tamam” dedi “İyi ol yeter. Gerisi önemli değil.” Önce haftada bir aramaya başladı Firdevs, sonra iki haftada bir. Gittikçe seyrekleşiyordu araması. Konuştuklarında “Ben iyiyim baba” diyordu “Sakın merak etme. geleyim falan da deme. İşlerimiz yoğun o kadar.” Üçüncü aydı Süleyman’ı Kaymakam aradı. Firdevs’ten bahsetti, onu methetti. Firdevs’in çok çalışkan ve başarılı bir öğretmen olduğunu ve bu yüzden kızına plaket verileceğini, mümkünse ilçeye gelmesini söyledi. Çok sevindi Süleyman. Karısına bile ne diyeceğini bilemedi. Kaymakam dört kişilik bileti ayarlamış ertesi gün yola çıkmaları için istenilen saatte terminalde olmalarını söylemişti. Varto'da başta Kaymakam olmak üzere kalabalık bir topluluk karşıladı Süleyman ve ailesini. Doğruca Devlet hastanesine gittiler. Hastaneyi görünce ateş düştü Süleyman’ın içine, kapıdan içeri girer girmez dizine vurdu “Eyvah” dedi “Eyvah. Firdevs’im. Kınalı kekliğim.” Kaymakam ve ilçe milli eğitim müdürü çok ilgilenmiş Firdevs’le. Doktor, hastane her ne gerekiyorsa götürmedikleri yer kalmamış. Ama yemin ettirmiş Firdevs “Sakın” demiş “Babama bir şey söylemeyin. Öleceksem burada öleyim.” Kansermiş Firdevs. Üç ay içinde vücudunu yiyip bitirmiş. Arkadaşları çok yalvarmış ona babana haber edelim annene haber edelim gelip görsünler diye ama yük olmak istememiş Firdevs. Öleceğini anlamış. İçine doğmuş “Babam çok çekti. Bir yük daha çıkarmayayım. Beni hep iyi hatırlasın, iyi görsün gözünde.” demiş. O gün Varto’da kalmışlar. Ertesi gün Firdevs’in cenazesiyle birlikte iki otobüs köye gitmişler. Mahşeri kalabalıkmış mezarlık. Duyan gelmiş. Duyan yanmış. Duyan dizine vurmuş “Bu nasıl kader.” diye. Devamı ikinci tweette +++

Mehmet Yetim

125,960 görüntüleme • 2 yıl önce

Davos'tan bir Trump geçti! İşte konuşmadan çarpıcı bölümler... BİRLEŞİK KRALLIK EN BÜYÜK PETROL REZERVLERİNİN ÜZERİNDE OTURUYOR AMA ÇIKARILMASINA İZİN VERMİYOR "Avrupa'da, radikal solun Amerika'ya dayatmaya çalıştığı kaderi gördük. Çok uğraştılar. Almanya şu anda 2017'de ürettiğinden yüzde yirmi iki daha az elektrik üretiyor ve bu mevcut şansölyenin hatası değil. O sorunu çözüyor. Harika bir iş çıkaracak. Ama oraya gelmeden önce yaptıkları, sanırım bu yüzden oraya geldi. Ve elektrik fiyatları yüzde altmış dört daha yüksek. Birleşik Krallık, 1999'da ürettiği tüm kaynaklardan gelen toplam enerjinin sadece üçte birini üretiyor. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorlar, dünyanın her yerindeki en büyük rezervlerden biri, ama kullanmıyorlar ve bu onların enerjisinin eşit derecede yüksek fiyatlarla felaket derecede düşük seviyelere ulaşmasının bir nedeni. Yüksek fiyatlar, çok düşük seviyeler. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorsunuz ve şöyle demeyi seviyorlar: "Bilirsin, enerji tükendi." Tükenmedi. Beş yüz yılı var. Daha petrolü bile bulmadılar. Kuzey Denizi inanılmaz. Kimsenin sondaj yapmasına izin vermiyorlar. Çevresel olarak, sondaj yapmalarına izin vermiyorlar. Petrol şirketlerinin gitmesini imkansız hale getiriyorlar. Gelirin yüzde doksan ikisini alıyorlar, bu yüzden petrol şirketleri "Bunu yapamayız" diyorlar. (Petrol şirketleri) Beni görmeye geldiler: "Yapabileceğiniz bir şey var mı?" Avrupa'nın harika olmasını istiyorum. Birleşik Krallık'ın harika olmasını istiyorum. Dünyadaki en büyük enerji kaynaklarından birinin üzerinde oturuyorlar ve kullanmıyorlar. Aslında elektrik fiyatları yüzde yüz otuz dokuz fırladı. Avrupa'nın her yerinde yel değirmenleri var. Her yerde yel değirmenleri var ve kaybediciler. Fark ettiğim bir şey, bir ülkede ne kadar çok yel değirmeni varsa, o ülke o kadar çok para kaybediyor ve o ülke o kadar kötü durumda. Çin neredeyse tüm yel değirmenlerini yapıyor, ama ben Çin'de hiç rüzgar çiftliği bulamadım. Bunu hiç düşündünüz mü? Çinlilerin akıllı olduğunu görmenin iyi bir yolu. Akıllılar. Çin çok akıllı. Onları yapıyorlar, bir servet karşılığında satıyorlar. Onları satın alan aptal insanlara satıyorlar, ama kendileri kullanmıyorlar. Birkaç büyük rüzgar çiftliği kurdular, ama kullanmıyorlar. İnsanlara nasıl göründüklerini göstermek için onları koydular. Oradaki rüzgar gülleri dönmüyor." BİZ OLMASAYDIK HEPİNİZ ALMANCA VEYA JAPONCA KONUŞUYOR OLURDUNUZ. GRÖNLAND'I VERİSENİZ MİNNETTAR OLURUZ, VERMEZSENİZ BUNU UNUTMAYIZ "Nihayetinde, bunlar ulusal güvenlik meseleleridir ve belki de mevcut hiçbir konu, durumu şu anda Grönland ile olanlardan daha net hale getirmiyor. Grönland hakkında birkaç kelime söylememi ister misiniz? Ben, bunu konuşmadan çıkaracaktım, ama düşündüm ki... Sanırım çok olumsuz değerlendirilirdim. Hem Grönland halkına hem de Danimarka halkına muazzam saygım var, muazzam saygım var. Ama her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü var ve gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ulus veya ulus grubu Grönland'ı güvence altına alma konumunda değil. Biz büyük bir güçüz, insanların anladığından çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela'da öğrendiler. Bunu İkinci Dünya Savaşı'nda gördük, Danimarka sadece altı saatlik savaştan sonra Almanya'ya düştü ve ne kendisini ne de Grönland'ı savunamadı. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri o zaman Grönland topraklarını tutmak için kendi güçlerimizi göndermeye mecbur kaldı, yaptık, bunu yapmak için bir yükümlülük hissettik, ve tuttuk, büyük maliyet ve masrafla. Oraya girme şansları yoktu ve denediler. Danimarka bunu biliyor. Kelimenin tam anlamıyla Grönland'da Danimarka için üsler kurduk. Danimarka için savaştık. Başka kimse için savaşmıyorduk. Onu kurtarmak için, Danimarka için savaşıyorduk. Büyük, güzel bir buz parçası. Ona toprak demek zor. Büyük bir buz parçası. Ama Grönland'ı kurtardık ve düşmanlarımızın yarımküremizde ayak basmasını başarıyla önledik, bu yüzden bunu kendimiz için de yaptık. Ve sonra savaştan sonra, ki biz kazandık, büyük kazandık. Şu anda biz olmasaydık, hepiniz Almanca ve biraz Japonca konuşuyor olurdunuz belki. Savaştan sonra Grönland'ı Danimarka'ya geri verdik. Bunu yapmak ne kadar aptallıktı! Ama yaptık. Ama geri verdik. Ama şimdi ne kadar nankörlük ediyorlar? Hiçbir şey talep etmedik ve hiçbir şey almadık. Açıkçası durdurulamaz olacağımız bu noktada aşırı güç ve kuvvet kullanmaya karar vermedikçe muhtemelen hiçbir şey alamayacağız. Ama bunu yapmayacağım, tamam mı? Şimdi herkes "Oh, iyi" diyor. Bu muhtemelen yaptığım en büyük açıklama çünkü insanlar güç kullanacağımı düşünüyordu. Ben, ben güç kullanmak zorunda değilim. Güç kullanmak istemiyorum. Güç kullanmayacağım. Amerika Birleşik Devletleri'nin istediği tek şey Grönland adında bir yer, zaten onu vasi olarak elimizde bulundurmuştuk ama 2. Dünya Savaşı'nda Almanları, Japonları, İtalyanları ve diğerlerini yendikten sonra, çok uzun zaman önce değil, saygıyla Danimarka'ya geri verdik. Onlara geri verdik. Yani NATO'dan elde ettiğimiz şey Avrupa'yı Sovyetler Birliği'nden ve şimdi Rusya'dan korumak dışında hiçbir şey. Yani, onlara yıllarca yardım ettik. Hiçbir şey almadık, NATO için ödeme yaptık dışında ve ben gelene kadar yıllarca ödeme yaptık. NATO'nun yüzde yüzü için ödeme yaptık, bence, çünkü faturalarını ödemiyorlardı. Ve tek istediğimiz Grönland'ı almak, tam mülkiyet hakkı ve sahiplik dahil, çünkü onu savunmak için sahipliğe ihtiyacınız var. Bir kiralama üzerinden onu savunamazsınız. Birincisi, yasal olarak, bu şekilde savunulabilir değil, kesinlikle. Ve ikincisi, psikolojik olarak, kim bir lisans anlaşmasını veya kiralamayı savunmak ister ki, okyanusun ortasında büyük bir buz parçası, eğer bir savaş olursa, eylemin çoğu o buz parçası üzerinde gerçekleşecek? Bir düşünün. O füzeler o buz parçasının tam merkezinin üzerinden uçacak. Danimarka'dan ulusal ve uluslararası güvenlik için ve çok enerjik ve tehlikeli potansiyel düşmanlarımızı uzak tutmak için, istediğimiz tek şey üzerine şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük altın kubbeyi inşa etmek için bu toprak. Yani dünyayı korumak için bir buz parçası istiyoruz ve vermiyorlar. Başka hiçbir şey istemedik ve o toprak parçasını tutabilirdik ve tutmadık. Yani bir seçenekleri var. Evet diyebilirsiniz ve çok minnettar olacağız, ya da hayır diyebilirsiniz ve hatırlayacağız." MACRON'U O GÜZEL GÜNEŞ GÖZLÜKLERİYLE İZLEDİM, NE OLMUŞ ÖYLE İlaç fiyatları için en çok tercih edilen ulus politikam altında, reçeteli ilaçların maliyeti hesaplama şeklinize bağlı olarak % 90’a kadar düşüyor. Beş, altı, yedi, sekiz yüz yüzde de diyebilirsiniz. Bunu hesaplamanın iki yolu var. Ama her başkanın istediği bir tercih edilen uluslar politikamız var, hiçbir başkan alamadı. Ben aldım ve diğer uluslar onayladı ve bunu almak için tarifeleri kullanmak zorunda kaldım, çünkü "Asla!" dediler. Başka bir deyişle, Londra'da on dolar olan bir hap, yüz otuz dolar. Londra'da on dolar, New York'ta veya Los Angeles'ta yüz otuz dolar ve "Vay canına, bu kötü" dedim. Arkadaşlarım derdi, "Biliyorsunuz, Londra'ya gidiyoruz, bu şeyleri neredeyse bedava satın alabiliyorsunuz. Dünyanın her yerine gidiyoruz, neredeyse bedava satın alabiliyoruz." Çünkü temelde, Amerika tüm dünyayı sübvanse ediyordu çünkü başkanlar bundan kurtulmalarına izin verdi. Çok zor oldu. Bu yüzden Emmanuel Macron'u aradığımda, dün onu o güzel güneş gözlükleriyle izledim. Ne halt oldu? [gülüyor] Onu biraz sert tavırlarıyla izledim, ama bir hap için on dolardaydı ve dedim ki, "Emmanuel..." Ve... tüm büyük ilaç şirketleri tam mutabakat halinde. Bu arada kolay değildi. Serttirler, akıllıdırlar. Bu dolandırıcılıktan uzun zamandır kurtuluyorlardı, ama vazgeçtiler. Ama dediler ki, "Ülkelerin bunu onaylamasını asla sağlayamazsınız." "Neden?" dedim. "Çünkü sağlayamazsınız. Her zaman dediler ki, 'Daha fazla ödemiyoruz. Geri kalanını Amerika Birleşik Devletleri'nden alın.'" Yani yıllar içinde, aynı kaldılar. Biz sadece yukarı, yukarı, yukarı gittik ve, yani, on üç, on dört, on beş kat daha fazla öderdik belirli ülkelerin ödediğinden. Ben de dedim ki, "Hayır, yüzde yüz onaylayacaklar." "Efendim, onaylamalarını asla sağlayamazsınız." "Garanti ediyorum" dedim. Ama aslında Emmanuel ile başladım, muhtemelen odada da var ve onu seviyorum. Aslında onu seviyorum. İnanması zor, değil mi? Ve dedim ki, "Emmanuel, o hapın fiyatını yirmi dolara, belki otuz dolara çıkarmak zorunda kalacaksın." Düşünün. Yani bu, bu demek oluyor ki reçeteli ilaçlar iki katına çıkıyor. Üç katına çıkabilir, dört katına çıkabilir. Kolay değil. "Hayır, hayır, hayır, Donald, bunu yapmayacağım." "Evet, yapacaksın, yüzde yüz" dedim. "Hayır, hayır, hayır. Benden iki katına çıkarmamı istiyorsun" dedi. "Emmanuel, otuz yıldır reçeteli ilaçlarla Amerika Birleşik Devletleri'nden faydalanıyorsun. Gerçekten yapmalısın ve yapacaksın, hiç şüphem yok. Aslında, yüzde yüz eminim sen-" "Hayır, hayır, hayır, bunu yapmayacağım." Çünkü, evet, ona karşı adil olmak gerekirse, iki katına veya üç katına çıkarmak zorunda, çünkü dünya Amerika Birleşik Devletleri'nden daha büyük bir yer olduğu için, ortada buluşmanız değil, sadece biraz yukarı çıkmanız gerekiyor ve biz çok aşağı iniyoruz. Onlar biraz yukarı çıkıyor, biz çok aşağı iniyoruz. Yani biz yüz otuz dolardayız, onlar on dolarda, bu yüzden yirmi veya otuza çıkmak zorunda kalabilirler, bundan fazla değil. "Emmanuel, iki katına veya üç katına çıkartacaksın" dedim. "Hayır, hayır, hayır." "İşte hikaye, Emmanuel. Cevap, bunu yapacaksın, hızlı yapacaksın. Ve eğer yapmazsan, Amerika Birleşik Devletleri'ne sattığın her şeye yüzde yirmi beş tarife koyuyorum ve şaraplarına ve şampanyalarına yüzde yüz tarife, ve bu istediğimin yaklaşık on katı. Ve yapacaksın. Bunu halka açıklamak istemiyorum, ama beni bunu yapmaya zorlayabilirsin." "Hayır, hayır, Donald, yapacağım. Yapacağım." Ülke başına ortalama üç dakika sürdü, aynı şeyi söyleyerek, "Yapacaksın." Hepsi "Hayır, hayır, hayır, yapmayacağım. Benden reçeteli ilaç maliyetini iki katına çıkarmamı istiyorsun-" dediler. "Doğru, çünkü otuz yıldır bizi kandırıyorsun" dedim. Ve "Bunu yapmayacağız" dediler. "Sorun değil. Pazartesi sabahı, yirmi beş, otuz, elli..." Farklı ülkeler için farklı rakamlar verdim. Bu da ulusal güvenlik hakkında konuşuyoruz. Olamaz-- Adil değil. Tüm dünyayı sübvanse etmeyeceğiz ve bu ülkelerin her biri bunu yapmayı kabul etti. JEROME 'TOO LATE (ÇOK GEÇ)' POWELL Çok uzak olmayan bir gelecekte yeni bir Fed başkanı açıklayacağım. Sanırım çok iyi bir iş çıkaracak. Bakın, bazılarını verdim. Elimizde bir şey var ama çok saygı duyulan bir isim. Hepsi saygın. Onlar, onlar harikalar. Görüştüğüm herkes (adaylar) harika. Hepsinin sanırım harika bir iş yapabileceğini düşünüyorum. Sorun şu ki işi aldıktan sonra değişiyorlar. Yapıyorlar. Bilirsiniz, duymak istediğim her şeyi söylüyorlar ve sonra işi alıyorlar. Altı yıllığına kilitleniyorlar. İşi alıyorlar ve bir anda, "Hadi oranları biraz yükseltelim." Onları arıyorum, "Efendim, bunun hakkında konuşmamayı tercih ederiz." İnsanların işi aldıklarında nasıl değiştikleri inanılmaz. Çok kötü. Bir tür sadakatsizlik, ama doğru olduğunu düşündüklerini yapmalılar. Şu anda korkunç bir başkanımız var, Jerome "Çok Geç" Powell. Her zaman çok geç kalıyor ve faiz oranlarında çok geç kalıyor, seçimden önce hariç. O zaman diğer taraf için gayet iyiydi. Yani biz, harika birini atacağız ve umarız doğru işi yapar." İSVİÇRE'YE TARİFEYİ YÜZDE 30 YAPTIM, BAŞBAKANI ARADI. TARİFEYİ YÜZDE 39'A ÇIKARDIM, ORTALIK KARIŞTI. ROLEX BENİ ZİYARETE GELDİ İ"sviçre ile bir vaka yaşadım. İsviçre'de olmamız tesadüf oldu. Belki size kısa bir hikaye anlatırım. Ama hiçbir şey ödemiyorlardı. Güzel saatler, harika saatler yapıyorlar, Rolex, hepsi. Ürünlerini gönderdiklerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne hiçbir şey ödemiyorlardı ve 41 milyar dolarlık bir açığımız vardı. 41 milyar bu güzel yerle. Üzerinden uçtuk. Güzel değil mi? Ben de dedim ki, "Hadi onlara yüzde 30 tarife koyalım ki bir kısmını geri alalım," hiç değilse. Hala büyük bir açığımız olurdu. 41 milyar $. Bu büyük bir açık ve dedim ki, "Hadi bir tarife koyalım..." Farklı tarifeler, farklı yerler. Hepiniz bunlara tarafsınız, bazı durumlarda kurbanısınız, ama sonunda adil bir şey ve çoğunuz bunu fark ediyor. Ama İsviçre'ye % 30 tarife koyduk ve ortalık karıştı. Arıyorlardı, yani inanmazsınız ve İsviçre'den çok fazla insan tanıyorum, inanılmaz yer, inanılmaz, zeki yer. Ama fark etmedim ki... Onlar sadece bizim sayemizde iyiler ve başka pek çok örnek var. Yani, biz, muhtemelen başka yerler, ama kazandıkları paranın çoğunluğu bizim sayemizde, çünkü onlardan asla bir şey almadık. Yani geliyorlar, saatlerini satıyorlar, tarife yok, hiçbir şey yok. Çekip gidiyorlar, sadece bizden kırk bir milyar dolar kazanıyorlar. Ben de dedim ki, "Hayır, bunu yapamayız, bu yüzden artıracağım." Hala bir açığım olurdu, oldukça önemli, ama yüzde otuza çıkardım ve, sanırım başbakan, başkan olduğunu sanmıyorum, başbakan olduğunu düşünüyorum aradı, bir kadın ve çok tekrar ediciydi. "Hayır, hayır, hayır, bunu yapamazsınız, % 30. Bunu yapamazsınız. Biz küçük, küçük bir ülkeyiz" dedi. Dedim ki, "Evet, ama büyük, büyük bir açığınız var. Küçük olabilirsiniz ama büyük ülkelerden daha büyük bir açığınız var." "Hayır, hayır, hayır, lütfen, bunu yapamazsınız" dedi. Aynı şeyi tekrar tekrar söylemeye devam etti. "Biz küçük bir ülkeyiz." Dedim ki, "Ama açısından büyük bir ülkesiniz..." Ve açıkçası beni yanlış yönden ovdu. Ve dedim ki, "Tamam. Teşekkür ederim, hanımefendi. Takdir ediyorum. Bunu yapmayın. Çok teşekkür ederim, hanımefendi." Ve tarifeyi % 39 yaptım ve sonra gerçekten ortalık karıştı ve herkes beni ziyaret etti. Rolex beni görmeye geldi. Hepsi beni görmeye geldi. Ama fark ettim ve azalttım, çünkü insanlara zarar vermek istemiyorum. Onlara zarar vermek istemiyorum. Ve daha düşük bir seviyeye indirdik. Yükselmeyeceği anlamına gelmiyor, ama daha düşük bir seviyeye indirdik. Ama şimdi tarife ödüyorlar. Ama, ama fark ettim ki birçok böyle yerimiz var, Amerika Birleşik Devletleri sayesinde servet yapan yerler. Amerika Birleşik Devletleri olmadan, hiçbir şey kazanmazlardı. Düşünün, İsviçre bizden 41 milyar dolar kazandı ve dediği gibi, küçük bir yer."

CNBC-e

34,242 görüntüleme • 6 ay önce

Yere göğe sığdırılamayan TRUMP'ın açıklaması tuzaklanmış beyanlar içeriyor. ▪︎ Cumhurbaşkanı Erdoğan için ZEKİ ve savaşlardan yorulmadı, çok kuvvetli bir ordu kurdu. Bu açıklamayı tersten okuyalım. Ordumuz muhakkak kuvvetli. Fakat ,ordumuzun kuvvetine yani 20 yıl öncesi parametrelere ulaşabilmesi için geçmesi gereken zamanın 20 yıl olduğunu yine bu sığır çobanları yazıp ,çiziyor. Zeki hitabının arkasına saklanan TRUMP'IN MEKTUBU nerde duruyor ? Trump Tower'da . ABD kongre üyeleri ile Beyaz Saray 'da gerçekleşen görüşmenin video kayıtları her yerde. Trump değil mi , F 35 projesinde bizi engelleyen ve dışlayan, Türkiye'nin ödediği paralara el koyan. Trump değil mi ,Cumhurbaşkanı Erdoğan'a hakaret eden. Trump değil mi ? Binlerce tır askeri malzemeyi PKK / YPG terör örgütüne gönderen ve koruyan. Trump değil mi ? Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyan kararı imzalayan. Peki ,çok Zeki diye hitap ettiği Erdoğan ne yapabildi? Koskocaman sıfır. Gazze yerle bir edilirken , Netanyahu seçim öncesi Trump'ı ziyaret etti. Çok Zeki Erdoğan, engelleyebildi mi ,Gazze soykırımını ! Hayır... ABD başkanları ABD devletinin çizdiği projeksiyonu uygular. Bizimkiler koltuğa oturunca kendilerini devlet zanneder. Göğün vermediği yetkiyi kullanmaya kalkar. Erdoğan'ın KIRMIZI KİTABI güncelleme yetkisi yok. Çok müslüman Trump diyelim, halkımızın inancı tam olsun. ▪︎ "Suriye'de kazanan tarafın kim olduğunu kimse bilmiyor." Sonrasında cümle AMA VE FAKAT kelimeleri ile tuzaklanıyor.Bu psikologların ve diplomatların tespiti .Konuşmada bu cümleleri kullananlardan uzak durun derler. Aslında insan istihbaratı diyelim. Kimsenin bilmediğini Trump bilemez. O halde Kimse bilmiyor. Bence ,cümlesi bir düşünce beyanı . Türkiye ile cümleyi kapatarak üstü kapalı HEDEF kilitlemesi yapıyor. Kazançlı çıkılan ve Zeki olan bir insanın yaptığı bir işte BELİRSİZLİK olmaz. Suriye'de çok belirsizlik var. KIRMIZI IŞIK . Anahtar Türkiye diyerek tuzaklamayı beyan ediyor. Aslında BELİRSİZLİK içerisinde tuzağa çekilen ülke ANAHTAR ise , pandoranın kapısını o halde Türkiye açmış diyelim. Sonuç ise ,CİN ŞİŞEDEN ÇIKTI. SONU BELİRSİZ bir kapı. Bugün kapıyı kapatırsa Türkiye yarını kurtarır demek istemiş. Suriye'de yaşananların arkasında Türkiye var diyerek,bölge ülkelerine Türkiye sizler için tehlike diyor. Binlerce yıldır istiyorlardı. Kim neyi istiyordu ? Binlerce yıldır istenen ne ? Burada muamma ! Arkasında Türkiye var diyerek devleti hedef alacak şekilde ,binlerce yıllık devlet geleneğini hedef alacak şekilde, hafiften Erdoğan'ı yücelterek başardı diyor. Peki 1918'e kadar Türk toprağı olan Suriye'de binlerce yıldır hüküm sahibi olmuşuz, istediğimiz neydi? Alamadığımız ne ? Şimdi ne aldık? Bu soruların cevabı yok. Suriye'de ki güçleri kontrol eden Türkiye diyor. Kısaca radikal cihatçıları Türkiye destekliyor ve bunun şu an için sorun olmadığı, yarın için garanti veremeyeceğini ifade ediyor. Bu arada TRUMP'IN bu görüşleri resmi ABD başkanı henüz olmadığı için kişisel beyanlar. Suriye'de kontrolu ele geçirdiler sözüyle bugün kontrolu ele geçirenler belirsiz, Suriye 'de kontorolü ele geçirdiler diyor. Yarın ise meçhul. Trump'ın söylediklerinin meali... Durumun tespiti ; Suriye gibi savaş yorgunu ve envai çeşit radikal terörist grupla dolu bir yerin tüm yükü an itibariyle Türkiye'nin üstüne atılmış halde. Rusya, İran, Çin ve Hindistan yardımları kesti. Merkez bankası bomboş, kamu kurumları ortada yok veya havaya uçmuş halde. Suriye'ye dönenlerin pek çoğu militan yakınları ya da çeşitli çetelere mensup ve fırsattan yararlanmaya gidiyor. Ciddi bir geri dönüş yok . Çanlar Türkiye için çalarken,kazanlar Türkiye için kaynıyor. #Atabey19HHK #HüseyinHakkıKahveci #OndokuzBiziz #SonDakika

Atabey Hüseyin Hakkı Kahveci

18,815 görüntüleme • 1 yıl önce

OKUYUN LÜTFEN... Karşı mahalle, 4 tane metresi olan belediye başkanını partiden atamıyor; hatta onu ölümüne savunmaya devam ediyor. Ekrem İmamoğlu hakkında 3.739 sayfalık iddianame hazırlanmış. Adam 2.400 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyor. Bir tek savunucusu bile geri durmadan ölümüne savunmaya devam ediyor. Bir belediye başkanı, 16 yaşındaki bir kız çocuğuna taciz mesajları gönderdiği iddiasıyla yargılanıyor. Kız, şüpheli bir şekilde mahkemeden önce bir trafik kazasında vefat ediyor. Bu alçağı bile belediye binasının önüne gidip "Başkanım, arkandayız." diye destekliyorlar. Bunun gibi onlarca örnek ortadayken adamlar bir adım geri atmıyor. Biz ne yapıyoruz? Dünden beri, karşı mahallenin bütün pisliklerini bir senedir elindeki belgelerle ve videolarla ortaya koyan, yaptığı haberler ve yayınlarla başta Özgür Özel olmak üzere bütün CHP'lilerin ölümüne saldırdığı, CHP'nin şirazesini kaydıran Tamar Tanrıyar'ın dün Cumhurbaşkanımızı uyarır nitelikte bir konuşma yapması... Biraz haddini aştı, tamam; ona ben de katılıyorum. Ama bizdenmiş gibi görünen bazı hesaplar bu kadını hain ilan etti, ahlaksız ilan etti, Televoleci ilan etti, yalancı ilan etti. Dikkatimi çeken ise şu oldu: Bu hesapların yüzde yüzünü ne ben takip ediyorum ne de onlar beni takip ediyormuş. Bunu da yeni fark ettim. Bu şahısların çoğu hükümete yakın TV kanallarında yorumculuk yapıyor. Onlar da kendilerince belki haklı olabilir; sonuçta ekmekleri kesilecek. Benim öyle bir derdim yok. Ben doğruları yazıyorum, yazmaya da devam edeceğim. Biz bu davayı savunma uğruna iki defa cezaevine girdik. Elimizde avucumuzda ne varsa hakkımızda açılan davalara tazminat olarak ödedik. Bir tek kişiye küsmedim. O da ümmetin lideri Recep Tayyip Erdoğan'dır. Küsmem de. Bu can bu tende olduğu müddetçe Recep Tayyip Erdoğan hakkında kim ne derse desin, inanmam. Onu ölümüne savunmaya devam ederim. Ben bu davayı şu kişiye emanet ettim desin, o kişiyi de ölümüne savunmaya devam ederim. Bu adam, 15 Temmuz gecesi, "FETÖ'nün ihanet girişimini eniştemden öğrendim." dedi. Var mı daha ötesi? Bu adam, yalnız bakınız, daha dün ne dedi? "Yorulan çekilsin kenara." Etrafı menfaatperestlerle dolu. Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı yaptı; şimdi karşısında. Bülent Arınç'ı TBMM Başkanı yaptı; şimdi karşısında. Ahmet Davutoğlu'nu başbakan yaptı; şimdi karşısında, gitti parti kurdu. Ali Babacan'ın daha ağzı süt kokuyordu. O yaşta ekonomi bakanı yaptı; şimdi karşısında, gitti parti kurdu. Hüseyin Çelik'leri, Cemil Çiçek'leri, İdris Şahin'leri, Abdüllatif Şener'leri ve diğer onlarcasını saymıyorum bile. Yıllardır söylüyorum: Ben bir tek Recep Tayyip Erdoğan'a kefilim. İşte, üstte saydıklarımın alayı adamı sırtından hançerlemedi mi? Yine söylüyorum: Ben bir tek Recep Tayyip Erdoğan'a kefilim. Yaşım 54. Rabbim, kalan ömrümden alsın, ona versin. NOT: Dün gün içinde Tamar Tanrıyar ile alakalı atılan tweetleri bir inceleyin. Takipçi sayısı 500 bin ile 1 milyon arasında olan hesaplar Tamar'ı hain ilan etmiş. Bir onların paylaşımlarındaki etkileşime bakın, bir de Tamar Hanım'a hak veren hesapların paylaşımlarındaki etkileşime bakın. Benim attığım tweet, daha 24 saat bile geçmeden 4.623 beğeni aldı, 1.157 kez retweet edildi. X gündeminde birinci sırada. Demek istediğim şu: Tamar Hanım'ın cezaevine girmesi AK Parti'ye çok oy kaybettirir, CHP'liler de zil takıp oynar. Cümleten hayırlı geceler diliyorum.

Kumandan

76,151 görüntüleme • 1 ay önce

TİP Genel Başkanı ile alan’da NATO üzerine bir söyleşi yaptık. “NATO neden bir suç örgütüdür?” sorusunu biraz zaman ayırıp Erkan Baş’tan dinleyin. Erkan Baş: "1949'da NATO kuruluyor, Türkiye 1952'de NATO'ya dahil oluyor. Biz NATO'ya, yüzlerce bu ülke insanını, gencecik insanı haritada yerini bilmedikleri Kore'de ölüme göndererek girdik. Yani bizim NATO'ya daha girmeden önce bu ülkede atılmış ilk siyasi adım, bu ülkenin gencecik evlatlarını Amerika için ölmeye göndermek olmuştu. Bizim NATO tarihimiz budur. Şimdi bir kere herkesin bunu hatırlaması lazım. Yani Amerikalıların '35 sentlik asker' dediği bir toprağın insanlarıyız biz. Türk askeri, dünyanın en ucuz askeri, '35 sent maliyeti var' diye Amerikalılar bizden bahsediyorlar. Nazım'ın şiirine koyduğu o cümle. E şimdi ondan sonra devam edin, bakın bugün Türkiye'nin bütün temel problemlerini biz NATO üzerinden değerlendirebiliriz. Ya bugün AKP iktidarda ve biz Türkiye'de işte siyasal İslamcı, işbirlikçi bir iktidardan bahsediyoruz. E bunun tohumlarını atan ABD değil mi? NATO değil mi? Yani NATO'nun kontrgerilla örgütlenmesinin Türkiye gibi ülkeler için en önemli stratejilerinden bir tanesi neydi? Sovyetler Birliği'ni kuşatacak bir yeşil kuşak ülkeler projesi. Ben o yüzden hep söylüyorum, yani Türkiye 'Müslüman bir ülke falan' diye tartışıldığında, Türkiye nüfusunun çok büyük bir çoğunluğu Müslüman olan bir ülke ama Türkiye siyasal İslamcıların, şeriatçıların kendi doğal gelişimleriyle bu güce geldikleri, bu kadar yaygınlaştıkları, bu kadar örgütlendikleri ve devleti ele geçirdikleri bir ülke değil. Türkiye'deki bu siyasal İslamcılık, Türkiye toplumunun duygularını, Türkiye toplumunun inançlarını, Amerika Birleşik Devletleri merkezli bir emperyalist planın kullanması, yönlendirmesi, onu siyasallaştırması ve kendisine bağımlı hale getirmesi sonucunda buraya geldi. Şimdi bugün herkes atıyor tutuyor 'FETÖ, METÖ' diye bugün. Ya kardeşim, Komünizmle Mücadele Dernekleri'ni kim kurdu ya? Komünizmle Mücadele Dernekleri'ni NATO kurdu. Komünizmle Mücadele Dernekleri, NATO şemsiyesi altındaki bir örgütlenmeydi. E devam edelim, 70'lere gelelim. Türkiye'de işçi grevlerine kim saldırdı? Kemal Türkler'i, yani DİSK'in efsanevi önderini kim katletti? Türkiye'de patronların iktidarını koruyabilmek için işçiler içerisindeki her türlü direniş eğilimi hangi şiddetle bastırıldı? O komando kamplarını kimler kurdu? E şimdi bunları unutacak mıyız? Ya çok basit, bak Maraş'ı unutacak mıyız, Çorum'u unutacak mıyız? Bunların hepsi NATO'nun eserleri. Sadece Türkiye'de de değil, bu uluslararası karşı devrim çetesinin, 'Gladio' diye adlandırılan, Türkiye'deki karşılığı kontrgerilla olarak örgütlenmenin karargahı burası. Mesela AKP dediğimizde aklımıza ne geliyor bizim? İşte Kenan Evrenler geliyor, değil mi? 12 Eylül'de solu bastırıp işte Türk-İslam senteziyle, zorunlu din dersleriyle, imam hatiplerin yaygınlaştırılmasıyla, işte elde Kur'an mitingler gerçekleştirmesiyle bu tarikat örgütlenmelerinin, cemaatlerin devlet içerisine yerleştirilmesi sürecinin hızlandığı evrenin başlangıç noktalarından bir tanesi. Hızlanmanın başlangıç noktası, 12 Eylül darbesi. E 12 Eylül darbesi, NATO generallerinin 'Bizim çocuklar başardı' diye kahkahalarla, alkışlarla kutladığı bir darbe ya. Ya bugün bu ülkede '12 Eylül'e karşıyım' deyip NATO'yi savunamazsınız. Eğer 12 Eylül'e karşıysanız NATO'ya karşı olmak zorundasınız. E şimdi devam edelim. Sivas Katliamı, daha geçen gün anmaları yapıldı. E bu katliamın planlanması yine o kontrgerilla örgütlenmesinin bir projesiydi. E şimdi bütün bunlar yaşanırken, bütün bunlar yaşanırken bugün Türkiye'de açıkça NATO'yu savunmak, NATO'culuk yapmak akıl alır gibi değil”

Onur Öncü

15,355 görüntüleme • 1 ay önce