Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

LDP İstanbul İl Başkanı Merve Karataş: Devlet tekeline karşı mücadele edemezsiniz. Çünkü Weber'in dediği gibi devlet güç tekelidir. Kafana silahı dayar, vergi ödememe gibi bir şansın yok. Sermaye senin kafana silahı dayayıp benim ürünümü alacaksın demez.

25,912 Aufrufe • vor 2 Jahren •via X (Twitter)

6 Kommentare

Profilbild von Liberal Görüş
Liberal Görüşvor 2 Jahren

Özel sektör kafana silah dayamasa da serbest bırakılan piyasada tekelleşebilir, 3-5 firma istediği düzenlemeleri yaptırabilir, tam da bu noktada serbest piyasadan anladığımız serbest bırakılan piyasa değildir, piyasaya girişin serbest olmasıdır, bu da serbest bırakarak olmaz.

Profilbild von Rockwell Prime
Rockwell Primevor 2 Jahren

Sermaye benim ürünümü alacaksın demez ama sermaye de devlet de yaşam tarzını değiştirmezsen toplumda yer alamazsın der. Seçim yapmaya zorlamak ile tek bir seçeneğin olması arasında fark var. Sermaye ne zaman ki devleti ve toplumu yönetmeyi bırakır o zaman işler düzelir.

Profilbild von komp
kompvor 2 Jahren

neresen izleyebiliriz yayini

Profilbild von Hüseyin Köksal
Hüseyin Köksalvor 2 Jahren

Der. İngilizler Çin'de demedi mi? Trump suudlara demedi mi?

Profilbild von Haluk Bilgin☣☢🐬 LDP
Haluk Bilgin☣☢🐬 LDPvor 2 Jahren

Alım gücünün düşük tutulması talepten kaynaklı enflasyonu düşürecektir ancak devletlû saltanatı ve itibardan tasarruf edilmediği için, vergi, elektrik, gaz, hammadde vb bağlı maliyet enflasyonu tam gaz devam edecektir. 5 milyon memurun yarısını işten çıkarmadan, gelir garantili soygun projelerini durdurmadan, vakıf, tarikat, cemaat vbye para hortumları kesilmeden, DİB bütçesi beşte bire indirilmeden ekonomi düzelmez. Bakanlıkların da yarısı kapatılacak. İllerde valilik ve belediye çift başlı savurganlığı bitecek.

Profilbild von Şeref
Şerefvor 2 Jahren

Sermaye ile devleti ayrıştırmak gerçekçi değildir. Devlet, sermayenin istismar ettiği bir aygıt, bir nevi uzantısı, etle tırnak gibi ayrılmaz bir parçasıdır. İşte bu yüzden "eti kanatmadan tırnağı en dibinden kesmeli" yani devletin kaynak ve güç toplamasına engel olunmalıdır.

Ähnliche Videos

FATİH ALTAYLI’YA AÇIK MEKTUP Sayın Fatih Altaylı, Saçmalama hakkına saygı duyuyorum ama hakaretlerine göz yummayacağım. Seviyemi senin yanına düşürmeyeceğim. “Cumhuriyet Halk Partisi’nde Kurultay tartışması” hakkındaki sözlerimi çarpıtmışsın. Dediklerinin hepsi iftira ve gerçek dışıdır. Ben söylediklerimi aşağıdaki videoda bizzat paylaşıyorum. Gerçekte ne dediğimi senin araştırman gerekirdi. Okuduğunu ve izlediğini anlaman gerekirdi. “Tehdit” ile “tespit” arasındaki farkı bilmen gerekirdi. Gazeteci olduğunu iddia eden sensin. Ama sen de haklısın, kulağına üflenenleri araştırmana gerek yok. Çünkü sen fevkalade bir tetikçisin. Sen bir jetonlu küfür makinesisin. Kraldan çok kralcı olmak, paralı askerlerin tutumudur. Ben bir hakikat eriyim, hakaret ve iftiradan uzak dururum. Bir gün gelir fon musluklarından akan su kesilir veya kaynaklar el değiştirir. Paralı askerlerin bunları da dikkate alması gerekir. Saray’ın ajanı olduğumu iddia etmişsin. Ajanların bir kod adı olur. Benim bugüne kadar hiç kod adım olmadı. Senin kod adın var mı Fatih Altaylı? Tüm Türkiye seni neden “Alo Fatih” diye biliyor? Sen bu ülkenin siyahlarından değilsin, cümle alem sana niye “siyah” diyor? Gezi Parkı Direnişi’nde ben Partimin İstanbul İl Başkanı olarak sokaktayken, sen AKP İstanbul İl Başkanlığı’ndan yaptığın canlı yayında Saray’a çanak tutuyordun. İyi bir gazeteci olmadığın gibi, makyajı dökülen bir kanaat teknisyenisin. Kötü bir kanaat teknisyeni olduğun gibi, vasatın altında bir yorumcusun. Cumhuriyet Halk Partisi örgütünü ve seçmenini dizayn etmeye kalkarak haddini aşıyorsun. Cumhuriyet Halk Partisi’nin neden 100 yıldır yaşadığını sen bilemezsin. Ben bilirim. Çünkü ben sosyal demokratım, sen değilsin. Cumhuriyet Halk Partisi; Türkiye’nin en demokratik partisi olduğu için, 100 yıldır ulusal ve küresel gelişmelere ayak uydurabilme esnekliğine sahip olduğu için, halkla arasına sarsılmaz bir güven bağı kurabildiği için, kendi içinde yoldaşça tartışmayı bildiği için bir asırdır ayaktadır. Cumhuriyet Halk Partisi ayakta, sen yerdesin. İftira ve hakaretlerin için yargıya gitmeyeceğim çünkü sen buna değmezsin.

Oğuz Kaan Salıcı

217,677 Aufrufe • vor 1 Jahr

Adı Mürşid, soyadı Haznevi... Bu kişi, Suriye'deki Haznevi ailesindendir, doğru. Ama Haznevi ailesiyle tasavvufi anlamda, İslami hizmetler anlamında zerre kadar alakası yoktur! Bunu Haznevilerden istikamet ehli olup da hizmet edenleri aklamak için söylüyorum. Hakikaten de onun, onlarla hiçbir ilgisi yoktur. Ailesi bununla çok uğraştı. Onu oradan çekip koparmak için çok mücadele ettiler. Ancak muvaffak olamadılar. Çünkü bu bahsettiğimiz kişi, ypg-pkk saflarındadır. Allah azze ve celle ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. Nuh aleyhisselam gibi bir diriden, oğlu kafir olan bir ölüyü çıkarır. Ebu Cehil gibi bir ölüden Hazreti İkrime gibi bir sahabe, bir diri çıkarır. Bu, onların (ypg'dir, sdg'dir, pkk'dır… Bir sürü isimleri var ama hepsi aynı!) propaganda sorumlularından birisidir. Bildiğiniz sarıklıdır, cübbelidir. Sarığı bizim sarığımızın iki katıdır(!) Ama bu iş ne sarıkla olur, ne kürkle olur, ne cübbeyle olur. Bu iş istikametle olur, bu iş takvayla olur. Allah ve Resulü ne demişse ölçü budur bizim için. Onun dediklerini naklederken dahi insan irkiliyor… Diyor ki: 'Eğer kabul edilecekse ben buradan israile bir yardım çağrısında bulunabilirim. Ne zamana kadar Müslümanlara kurban olacağız? 'Eğer benim vatanım elimden gitmişse, elin vatanına lanet olsun. Eğer benim annem yaşamayacaksa elin annesi de yaşamasın.’ Bakın iyi dikkat edin! Bu sözler... Ben bu kişinin ismini söylemeden önce söyleseydim, siz herhalde bunu ancak bir kafir söylemiş zannederdiniz. Ama bunun adı Müslüman! Ya da kendini öyle gösteriyor bilmiyoruz. Allah bilir. Zira söylediği şeyler bir Müslümanın söyleyebileceği şeyler değil. Kendini Müslüman saymıyor mu bu adam! 'Gazze ve Filistin'e ne zamana kadar kurban olacağız?' diyor. Gazze ve Filistinlilerin annesi ağlasın diyor. Halbuki Gazze'ye şimdiye kadar hiç kurban olmamış! Zerre kadar yardımı da dokunmamış. Hep köstek olmuş. Hep israille işbirliği içinde olmuşlar. Öyle bir konuşuyor ki sanki herkes onlara katliam yapıyor da bundan dolayı feryat figan ediyorlar. Halbuki kendileri isyan ediyor. Kendileri hadlerini aşıyorlar. Hadsizlik ediyorlar. İsyan çıkarıyorlar. Fitne ve fesat çıkarıyorlar... Orada devlet diye bir şey yok. amerikanın onlara oraya tahsis ettiği, ‘Burası senin devletin, al bir devlet kadar da sana silah veriyorum. Ne zaman istikrar olsa kargaşa çıkar.' dediği bir yer. Bunun için verdi o silahları. Nerde senin devletin oluyor? O zaman her şehir kendine bir devlet kursun. Müslümanların istikrarı böyle nasıl olacak? Nerde huzur olacak?

Seyda Feyzullah Konyevi

68,110 Aufrufe • vor 5 Monaten

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 Aufrufe • vor 11 Monaten

GECEYE SON KELAM... UYUMAYANLAR OKUSUN, UYANANLARDA UYANDIĞINDA OKUSUN İNŞAALLAH.. Vatan-Millet Sevdam yüzünden hedef gösterilmek benim için onur vesilesidir, gurur vesilesidir.. Korkum da, endişem de yok.. Lâkin, Hedef gösterenlerin Özgül Ağırlıklarının çok düşük kalibreli olması üzüyor beni.. Zira biz surete değil, ağırlığa bakarız.. Özgül ağırlığa bakarız.. Ağırlıkları ayak altına düşmüş düşkünleri muhatap alarak seviyelilerine düşmez, oralı da olmayız... GERÇEK VATAN SEVDASI RÜZGAR ESTİKÇE YÖN DEĞİŞTİRENLERİN İŞİ DEGİL, FIRTINADA BİLE SARSILMAYANLARIN İŞİDİR.. Gerçek Zorluk; Hem Hainlerle, Hem de Hainlere Kapı Aralayanlarla Mücadeledir.. İşimiz hakikaten zor.. Bu ülkede yıllardır aynı gerçek karşımızda duruyor.. Bir yanda açıkça vatan düşmanlığı yapanlar, Diğer yanda ise “Erdoğan gitsin, Bahçeli gitsin” hevesiyle el altından aynı çevrelerle işbirliği yapanlar var.. Bugün Devlet Bahçeli Beyefendiye Cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan Beyefendiye saldıranların Aslında Dertleri liderlik Değil, Türkiye nin Devlet Aklına Saldırmaktır.. Türkiyenin Dik Duruşunu ve Direncini Kırmaktır.. Görünürde farklı gibi dursalar da, hedefleri aynı noktada birleşiyor.. Devleti zayıflatmak, milleti bölmek ve Türkiye’nin yürüyüşünü durdurmak.. Bugün Türkiye, sadece dış güçlere karşı değil, İçeride sinsi hesaplar yapan kesimlere karşı da mücadele veriyor.. Çünkü bu ülkenin asıl meselesi; Karşısında kim olduğundan ziyade, içeride kimlerin maskeli olduğunu bilmektir.. Açık düşman bellidir.. Asıl tehlike, kardeşlik görüntüsü verip millete ait değerleri örseleyenlerdir.. Bu zorlukların farkında olanlar bilir ki; Vatan savunması sadece sınırda yapılmaz.. Vatan savunması, sandıkta da yapılır.. Meydanlarda, sokakta, fikrin içinde, Duruşun özünde yapılır.. Bugün liderlere saldıranların Birçoğu, aslında Türkiye’nin güçlü devlet aklına saldırmaktadır.. Cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ve Sayın Devlet Bahçeli Beyefendiye yönelen kampanyaların altında; Türkiye’nin duruşunu kırmak, geleceğe yürüyüşünü sekteye uğratmak ve devlet düzenini zayıflatmak vardır.. Bilinmelidir ki; Milletin iradesiyle yolu yürüyen liderleri hedef almak, aslında milleti hedef almaktır.. Hainlerle aynı masaya oturup “Biz demokrasi mücadelesi veriyoruz” demek ise, en hafif tabiriyle samimiyetsizliktir.. Ama bu millet, oynanan oyunu görmektedir.. Kimin nerede durduğunu, kimin kimlerle kol kola yürüdüğünü, kimin ise bedel ödeyerek devletin ve milletin yanında saf tuttuğunu net bir şekilde bilmektedir.. Mücadelemiz bu nedenle kutsaldır.. Zordur, ama imkansız değildir.. Çünkü bu ülkenin öz evlatları, dün olduğu gibi bugün de hainlerin oyunlarını boza boza yürümeye devam etmektedir.. Ve unutulmamalıdır ki, Gerçek vatan sevdası; rüzgar estikçe yön değiştirenlerin değil, fırtınada bile sarsılmayanların işidir... Cümleten hayırlı geceler

Kumandan

16,158 Aufrufe • vor 7 Monaten

SARI RENGİN ARKASINA SAKLANAN FETÖ VE LİDERLERİ İMAMOĞLU. Artık açık ve seçik: Fethullah Gülen terör örgütünün lideri kimliğiyle Mesih olarak yeniden dirileceğini uman terör örgütü mensuplarının yaşayan lideri kim sorusunun cevabı bulunmuş oldu. Bu cevap: Ekrem İmamoğlu’dur. Strazburg’daki kaçaklar ve FETÖ sempatizanları, emperyalizmin desteğiyle düzenledikleri toplu gösteride, kendilerini Ekrem İmamoğlu maskesiyle saklayarak örgütün yeni liderinin İmamoğlu olduğunu ilan etmişlerdir. O hâlde sayın İSTANBUL Başsavcımıza çağrımızdır: Ekrem İmamoğlu’nun FETÖ ile iltisak ve bağı, yapılan gösteriyle açık hâle gelmiştir. O hâlde Ekrem İmamoğlu ile ilgili soruşturmalara geçmişten bugüne FETÖ terör örgütü yöneticiliği şüphesi de araştılacaktır inanıyoruz. Şimdi milletimize sesleniyoruz: Milliyetçi Hareket Partisi lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin ekim ayında ortaya koyduğu, devlet aklını temsil eden; PKK terör örgütünün İmralı’daki liderine ve örgüte yaptığı çağrının ne anlama geldiğini, bu çağrıyla Evanjelik siyonizmin Büyük İsrail Projesi’ne yönelik Anadolu’nun parçalanmasına odaklı kirli oyunun nasıl bozulduğunu anladık mı? Diyor ki: 🔴 İsrail Yayın Kurumu Eski Başkanı: “Bir sonraki düşmanımız Türkiye. Güçlü ordusu ve köklü bir devleti var. Türk halkıyla ilişkileri onarmak zor olacak, sert şekilde üzerlerine gitmemiz gerekecek.” Farkındayız elbette süreci sabote etmek için her şeyi yapacaklar; ama biz aldırış etmeden yolumuzda yürüyecek ve başaracağız. HEDEF: SÜPER GÜÇ TÜRKİYE Çünkü tarih bir kez daha; Hanif Türkler, Hanif Kürtler ve Hanif Araplar’ın bu coğrafyada birlikte barışı tesis edeceği, bu coğrafyanın barış, zenginlik, refah, eşitlik, adalet ve hakkın esas olduğu bir düzenle insanlığa büyük mesaj vereceği bir merkez olacağını göstermektedir. Şimdi anladık mı MHP ’nin lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin ve kadrolarının bu ülkeyi nasıl büyük bir felaketin eşiğinden dönülmesine vesile olduklarını anladık mı? Şimdi anladık mı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Akın Gürlek’in; korkusuz, cesur duruşuyla, üzerine gelen bütün tehditlere rağmen ve AK Parti kadrolarının içinden bir kesimin dahi Ekrem İmamoğlu’na yatırım yapmasına, hatta AK Parti’nin kalıntı unsurlarının Ak Parti’deki bağlarını kullanarak Sayın Akın Gürlek üzerinde kurmak istedikleri baskılara aldırış etmeden, kimi zaman yalnız bırakılışını aldırış etmeden kripto FETÖ’cülerin baskılarına boyun eğmeden; 19 Mart’ta adaletin tecelli etmesi için başlattığı operasyona cevap vermek üzere FETÖ ve arkasındaki emperyalist aklın ekonomik darbe operasyonlarının nasıl boşa çıkarıldığını ve Türkiye’yi nasıl bir eşikten dönüldüğünü anlamamız gerek? Şimdi mücadele alanımızı bütün vatanseverlere ilan ediyoruz: Mücadele alanımız kripto kimliklerdir! Kendilerini Atatürkçülüğün, şeriatçılığın, radikal İslamcılığın, cemaatlerin, liberalliğin, iş adamlığının, sivil yapıların arkasına saklayan; emperyalizmin emrinde Türkiye’ye savaş açmış bütün kripto unsurlara karşı hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır; her zeminde çok daha güçlü şekilde mücadele! Vatanseverlere sesleniyorum: Yılgınlık yok, bıkkınlık yok, usanmak yok! Tam aksine, bu vatan hepimizin; bu vatanı emperyalizme asla ve asla teslim etmeyeceğiz. İçerideki kriptolara sesleniyoruz: Emperyalizmin taşeronluğunu yapan, nerede olursa olsun bütün kriptolara sesleniyoruz: Açık kimliklerinizi ilan ediniz! HODRİ MEYDAN.

Metin KÜLÜNK

133,807 Aufrufe • vor 1 Jahr

SURİYE’DE YAŞANANLARIN ÖZETİ: 1-Türkiye temel 2 amacı olan PKK/YPG terör örgütü ile mücadele ve ülkedeki milyonlarca sığınmacının güvenli geri dönüşü için Esad ile görüşmek istedi. Esad Türkiye’nin Suriye’deki askerlerini geri çekme şartını koştuğu için bu mümkün olmadı. 2-Türkiye, dünyada yaşanan gelişmeler nedeniyle bütün ülkeler başka bir ülkeyle uğraşıyorken Suriye’de oluşmuş güç boşluğunu da fırsat bilerek muhalif güçlere Esad’ı devirmek amacıyla harekete geçmek için onay verdi. HTŞ bu sefer SMO ile iş birliği yapıp Türkiye’nin de etkisiyle daha ılımlı bir güce dönüştü. Yabancı kaynaklar da HTŞ’yi artık terör örgütü olarak tanımlamıyor. 3-Suriye’deki olaylar yaşanmadan önce, Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde bir hazırlık olduğunun sinyalini veren birçok gelişme yaşandı. Bunlardan en önemlileri Sayın Devlet Bahçeli’nin sürpriz açıklamaları, MHP resmi hesabından yapılan “vakit tamamdır, söz konusu vatandır” paylaşımlarıydı. Ancak bütün süreç, istihbari ve diplomatik zekanın da yönlendirmesiyle çok sessizce ve temkinli bir şekilde yürütüldü. 4-Yaşanan süreçte ne yerli ne de yabancı medyada kimsenin ama kimsenin değinmediği (veya değinmekten çekindiği) çok önemli bir amaç daha vardı: İSRAİL TEHDİDİNİ YOK ETMEK. İsrail bariz bir şekilde Lübnan’dan sonra Suriye’de cephe açmaya hazırlanıyordu. ABD de yıllardır YPG’ye silah taşıyarak aslında bugünlerin zeminini hazırlıyordu. Satrançta olduğu gibi eğer ilk şahı Türkiye çekmeseydi, İsrail Esad ile de anlaşarak Suriye’ye girecek, YPG ile birleşerek Türkiye için varoluşsal bir tehdit oluşturacaktı. Bu önemli detayın kimse tarafından konuşulmamasını hayretle karşılıyorum. Halbuki son aylardaki bütün resmi açıklamalar bariz bir şekilde bunu gösteriyordu. Netanyahu Lübnan’da ateşkes yapıldığı gün “Esad ateşle oynuyor” dediği anda bunun sinyali verilmişti. Benim son aylardaki bütün paylaşımlarım da “yanıbaşımıza, sınırlarımıza yaklaşmakta olan İsrail tehdidi” üzerine. SURİYE’DE OLUŞACAK YENİ DENKLEM HAKKINDA: 1-Suriye’de Rusya ve İran’ın ön planda olduğu güç dengeleri kalıcı olarak Türkiye’nin lehine değişti. 2-ABD ve İsrail, Esad gibi bir piyonun devrildiği bir denklemde, artık ülkede “işgalci” konumundalar. İsrail basını şunu yazıyor: “Zayıf bir Esad İsrail’in işine geliyordu ama devrilmiş bir Esad değil”. İsrail zaten Suriye’de BM tarafından işgalci olarak tanınıyor ve BM Genel Kurulu daha birkaç gün önce İsrail’e Golan Tepeleri’ni terk etme çağrısında bulundu. ABD ise Suriye’de “YPG’li ortaklarla DEAŞ ile mücadele ediyoruz” argümanıyla bulunuyordu. Oluşan yeni denklemde bu retoriği sürdürmesi zor gözüküyor. 20 Ocak’a kadar Türkiye sahada ve masada elini daha da güçlendirirse, Trump ile oturulacak masada Trump’ın Project 2025’te de kendisine tavsiye edildiği gibi YPG’ye sırt çevirme ve Suriye’den askerleri çekme kararı alması çok olası gözüküyor. 3-İsrail, Hamas ve Hizbullah ile karşı karşıya geldikten sonra ilk defa Suriye’de mevcut bulunan TSK yani düzenli bir ordu ve NATO üyesi bir ülke ile karşı karşıya gelmiş olacak. İşgal ettiği bir ülkede “meşru müdafaa hakkını” savunması veya doğrudan Türkiye ile savaşması mümkün değil. Suriye’de bariz şekilde köşeye sıkışmış durumda. 4-Suriye’de ilk başta kurulacak geçici hükümet de, seçimle başa gelecek yeni hükümet de Türkiye ile ekonomik, ticari ve askeri açıdan çok yakın olacak. Türkiye, Suriye’nin yeniden inşasında aktif rol oynayacak. Hakan Fidan’ın da açıkladığı gibi PKK/YPG ile hiçbir masaya oturulmayacak. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi, zaten Suriyeli olmayan bu örgüt “yasaklı örgüt” listesine alınacak. 5-Türkiye’de hiç Suriye’yi görmeden doğmuş büyümüş Suriyeli çocuklar, aileleriyle birlikte yeniden hayatlarını inşa edebilme fırsatı bulmuş, Türkçe öğrenmiş milyonlarca Suriyeli Suriye’ye dönerek Suriye’nin yeniden inşa edilmesinde aktif rol oynayacaklar. Bu insanlar Türkiye ile “komşu ülkenin” ötesinde özel bağlar kuracaklar. İleriki süreçlerde “referandum” opsiyonu bile gündeme gelebilir. Ancak henüz şu aşamada amaç bu değil. 6-Suriye’de yaşananlar bir domino etkisi yaparak bütün bölgeye yayılacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en son yaptığı açıklamada “Lübnan’a destek verileceği” ifadesini de önemli buluyorum. Suriye’den sonra Lübnan gibi başka ülkelerde de Türk varlığı, gücü ve etkisinin artacağı aşikar. 7-Yaşanan her şey şunu da açıkça gösteriyor ki Netanyahu hükümeti için de tıpkı Esad rejiminde olduğu gibi sonun başlangıcı gözükmüş oldu. Trump döneminde Esad gibi Netanyahu’nun da uluslararası mahkemelerce yargılandığına şahit olabiliriz. Çok büyük ihtimalle İsrail’de yeni bir hükümet kurulacak ve bu hükümetle Filistin devletinin kuruluşuna şahit olacağız. Bu süreçte de Türkiye aktif rol oynayacak.

Öznur Küçüker Sirene

488,334 Aufrufe • vor 1 Jahr

Değerli dostlarım yeniden merhaba. Aklınızdaki bazı soru işaretlerini gidermek istiyorum. 1- İlk videoda Genel Başkanımız Özgür Özel var. Dünden beri genel başkanımıza 5000'in üzerinde tweet okutuldu. Kendisi "Eleştiri varsa arkadaşlarımızla görüşmemiz gerekir." diyerek bugün öğrenci temsilcileriyle görüşme gerçekleştirdi ve onların taleplerini dinledi. Onlara provokatör asla demeyeceğini fakat Saraçhane konusuna özellikle dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. 2- İkinci videoda Milli Eğitim Bakanlığı'ndan sorumlu Genel Başkan Yardımcımız ve İstanbul vekilimiz Suat Özçağdaş var. Kendisi neden sahadan görüntü verilmediğine dair açıklamasında şunu belirtiyor. "Öğrenciler yüzlerini kapatıyor. Niye kapatıyorsun dediğimizde 'İTÜ öğrencisiyim. 31 sene önceki diplomayı iptal eden beni mahveder.' diyorlar. Bir cevap veremiyorum. Demokrasi talebi için alana gelen insanlara dair sahadan görüntü verirsek gözaltı riskinden çekiniyoruz. Sahada 80 vekilimizle bulunuyoruz. Büyük bir kısmı İstanbul'da. Bazı arkadaşlar bizi tanıyor bazıları tanımıyor. Vekiliz demeden yoldaşları olarak yanlarında mücadele veriyoruz. Eksik varsa da kapatacağız." 3- Üçüncü video Gençlik Kolları Genel Başkanı Cem Aydın. Arkada polis müdahalesini görüyorsunuz. Bu esnada alanda eşyalarını unutan arkadaşımızın eşyasını almak için birlikte alana yürüyorlar. Bu video 3-4 gündür var örneğin ama paylaşılmıyor çünkü tercih edilmiyor. Son olarak bugün İBDA-C riskinden haberdarsınız. İstanbul İl başkanımız Özgür Çelik tampon bölge önlemi almıştı fakat iftar iptal edildi. Telaşa gerek yok. Mücadeleye devam. Pes eden de memleketi satar, sizi yalnız bırakan da. Herkes bu konuda hemfikir. Akşam için herkese kolaylıklar, ayağınıza taş değmesin. Gülmeyi unutmayın zira Ekrem Başkanın dediği gibi GÜLERYÜZÜNÜZE YENİLECEKLER.

Av. Şöhret Can Kolsuz

64,882 Aufrufe • vor 1 Jahr

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, 21 Ocak’tan bu yana gayrı hukuki bir şekilde tutuklu. Yaklaşık 4,5 aylık bir tutukluluğun ardından 11 Haziran’da duruşmaya çıkacak. Ümit Özdağ, uzmanı olduğu ve hakkında yıllardır makaleler ve kitaplar yazdığı, konferanslar ve medyaya demeçler verdiği konularda, Türk milletini potansiyel risklere ve yakın tehlikelere karşı uyarmaya çalıştığı için tutuklandı. Ümit Özdağ, Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğünü, ulus devletimizi, sınır güvenliğimizi, demografik yapımızı, toplumsal barışımızı, ekonomimizi, geleceğimizi ve her şeyimizi savunmak için, bir siyasi parti liderinin sorumluluğu ve görev bilinciyle yaptığı uyarılardan ceza üretmeye çalışan iktidarın, artık iyice araçsallaştırdığı hukukla tutuklandı. Sığınmacı politikasının çok yanlış uygulandığı, Türkiye’nin sessiz istila edildiği, Türkiye’nin uyuşturucu bataklığına savrulduğu, Afgan ve Suriyeli göçmenlerin kontrolsüz ve kaçak ülkemize girdiği, Türkiye’nin demografik yapısının değiştirildiği gibi yaşamsal derecede önemli, beka sorununa evrilebilecek konularda Türk milletini uyarmaya çalıştığı için tutuklandı. Ümit Özdağ, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının yapması gerekenleri yaptığı için tutuklandı. Ümit Özdağ, TCK 216’da yer alan; halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek veya aşağılamak suçlamasıyla tutuklandı. Çok haklı ve yerinde uyarıları suç unsuru olarak kabul edildi. Tıpkı benim, seçim güvenliği ve elektronik oylamanın sakıncalarıyla ilgili yaptığım uyarıların, halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, gerçeğe aykırı bilgiyi yayma amacıyla yaptığım suçlamasıyla, TCK 217A’dan tutuklandığım gibi. İkimiz de kamu barışını bozma suçlamasıyla tutuklandık, kamu barışının bozulma riskine karşı milletimizi uyarmaya çalıştığımız halde. Bu iki madde de maalesef muhalif düşünceleri bastırmak ve diğerlerine de gözdağı vermek amacıyla, somut kanıtlarla değil de niyet okumayla uygulanıyor. Hukuk hiç bu kadar eğilip bükülmemişti Türkiye’de. Yandaşlara dokunamayan ve cezasız bırakan ve daha çok cüretkarlaşmalarına yol açan hukuk, muhaliflere gelince düşman hukukuna dönüşüyor ve hedef kişilerin sosyal medya paylaşımlarından suç üretiliyor ne yazık ki. Oysa adalet devletin temelidir ve devletin dini adalettir. 2400 yıl önceden seslenen filozofun dediği gibi; Adalet olmazsa, devlet büyük bir çeteden başka nedir ki? Böyle bir devlet yurttaşlarına eşitlik, özgürlük, güvenlik, mutluluk, toplumsal barış ve ilerleme verebilir mi hiç? Ümit Özdağ, Anayasa’ya göre tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı’nı korumak için TCK’da yer alan, ancak partili bir Cumhurbaşkanın siyasi faaliyetleri ve konuşmaları için uygulanması bir hukuk garabeti olan, 2016’da benim de yargılandığım ve beraat ettiğim, neredeyse 7’den 70’e herkesin başını derde sokabilecek, TCK 299’dan da yargılanıyor. Ümit Özdağ, terör örgütüyle sürdürülen, bana göre bu şekilde çözüm olma ihtimali sıfır olan II. Açılım sürecinin tehlikeleri hakkında da, Silivri’den hala bizi uyarmaya devam ediyor ve çok iyi yapıyor. Tarihsel sorumluluğunu ve görevini her şart altında yerine getiriyor. Normal şartlarda asla olmayacak şey olan MHP – DEM yakınlaşmasına, teröristbaşının kurucu önder yapılarak meşru siyasi aktör haline getirilmesine, durduk yerde bebek katili terör örgütüyle masaya oturulmasına, Anayasa’mızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilk 4 maddesinin tartışmaya açılmasına, PKK’nın Lozan’ı hedefe oturtmasına ve yeni Anayasa çalışmalarıyla birlikte ulus devletimize, milli birlik ve beraberliğimize, bekamıza tehdit olan konularda uyarılanı sürdürüyor. Gelecekte daha da zorlaşacak siyasette, Ümit Özdağ gibi, Zafer Partisi gibi, Türk milletinin çıkarlarını bilgiyle koruyacak ve tavizsiz mücadele edecek liderlere ve partilere daha çok ihtiyaç olacak.

Nasuh Mahruki

82,455 Aufrufe • vor 1 Jahr

Ben Bayram Öksüz… Adım bayram, ama yüreğim her zaman öksüz; sevincin bile uğramadığı, yalnızlığın gölgesinde büyüyen bir hayatın hikâyesiyim...! AK Parti Recep Tayyip Erdoğan Numan Kurtulmuş Cevdet Yılmaz Prof. Dr. Vedat Işıkhan Yusuf Tekin Yılmaz TUNÇ Mehmet Simsek Anahtar Parti Yavuz Ağıralioğlu Hayati Çetin Hasan BİLİCİ AK Parti Yerel Yönetimler Başkanlığı Mustafa Demir 🇹🇷 AK Parti Teşkilat Başkanlığı Ahmet Büyükgümüş Mehmet Nuri Ersoy Hasan Turan 🇹🇷🇵🇸 Av. M.Emin AKBAŞOĞLU 🇹🇷 Doç. Dr. Resul Kurt Dr. Mehmet Muş Mahinur Özdemir Göktaş Dr. Osman Aşkın Bak Abdulkadir URALOĞLU Mehmet Fatih KACIR İbrahim Yumaklı Alparslan Bayraktar Prof.Dr.Kürşad ZORLU Dr.Murat Cahid CINGI Sunay Karamık Şebnem Bursalı Aksoy Dr. Leyla Şahin Usta 🇹🇷 Ömer Çelik Abdullah Güler Nilgün ÖK 🇹🇷 Dr. Ömer İleri Orhan Ateş Emel Gözükara Durmaz Efkan Âlâ Mustafa Varank Murat KURUM Dr.Betül Sayan Kaya 🇹🇷 Yıldız Konal Süslü Hulki Cevizoğlu M P Tuba DURGUT Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinde gözlerimi açtım dünyaya,Türkoğlu’nda yaşıyorum. Ellerinizden öper, üç evlat sahibiyim. Babamı toprağa verdik, anacığım hâlâ yanımızda… Ne zaman gözlerime baksa, oğlum sen daha çocuktun, çalışmaya başladığında defterin neden açılmadı? diye sorar gibi oluyor. O bakış bana ağır geliyor. Benim çocukluğum, oyun bahçelerinde değil, ustanın gölgesinde geçti. Herkes okul yolundayken ben talaş süpürdüm, demir taşıdım, yağ kokusuna karıştım. Çocukluğumu daha orada bıraktım. Daha 14 yaşındaydım. Ellerim titrerken çekiç tutmayı öğrendim, aç karnına sabahı beklemeyi öğrendim, ama hiç kimse bana senin de bir günün yazılıyor evlat demedi. Bir gün soğuk bir kış sabahıydı. Sobaya odun taşırken elim kesildi, kan damla damla yere düştü. Ustam kafasını kaldırıp baktı, bir şeyin yok dedi. Oysa çok şeyim yoktu… Sigortam yoktu, günüm yoktu, geleceğim yoktu. Yıllar geçti, yaşım kırka dayandı, üç evlat büyüttüm, baba oldum. Ama ne acıdır ki, devlet kapısına gittiğimde hâlâ bana diyorlar ki: Senin günün eksik… Eksik olan gün mü gerçekten? Yoksa bizden çalınan gençlik mi? Eksik olan ilk işe girişimiz mi, yoksa alın terimizin karşılığı mı? Eksik olan rakam değil, eksik olan adalet. Bazen geceleri çocuklarım uyurken, karanlıkta kendi kendime soruyorum: Ben çocukken sabahın köründe usta kapısında çalıştım, neden şimdi çocuklarımın geleceği için hâlâ mücadele etmek zorundayım? Cevabını bulamıyorum… Bulduğum tek şey, içimde büyüyen sızı, içimde yankılanan bir çığlık oluyor. Biliyorum, benim gibi yüz binlerce insan aynı çığlığı atıyor. Hepimizin çocukluğu kayboldu, gençliği yok sayıldı, emeği defterlere yazılmadı. Bizim tek isteğimiz kavga değil, lütuf hiç değil… Bizim tek isteğimiz hak ettiğimizin verilmesi. Adaletli olun… Çünkü bir gün gelir, stajyerin, çırağın ahı vicdanları yakar. Çünkü bir gün gelir, görmezden gelinen gölgeler devleşir. Benim adım öksüz bayram.. Bir gölgeydim, görünmedim… Ama artık haykırıyorum: Adaletli olun. Stajyer çırağın ahını almayın. BAYRAM ÖKSÜZ..!✍️ Adaletli Olun #StajyerÇırağınAhınıAlmayın

STAJ VE ÇIRAKLIK SİGORTASI MAĞDURLARI FEDERASYONU

20,249 Aufrufe • vor 10 Monaten

"Rusya’da bir söz vardır: Hangi Rus’u kazısanız, altından mutlaka Tatar çıkar” - Rus Devrimci Vladimir Lenin – 1920 “Araplarda bir söz vardır: Mısırlılar Allah’tan başka kimseden korkmaz, Türkler ondan da korkmaz” - Arap Düşünür Semame İbn-i Eşreş “Dünyada iki bilinmeyen vardır: Biri kutuplar diğeri Türkler” - Fransız Tarihçi Albert Sorel – 1839 “İnsanlari yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur, kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir daha meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki; Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler” - Fransa İmparatoru Napoleon Bonaparte – 1801 “Eğer bir Türk devleti olmasaydı mutlaka yaratmak gerekirdi” - Fransa İlk Cumhurbaşkanı Adolph Tiers – 1850 “Dağ başındaki haydutlar olarak isimlendirdiğiniz Mustafa Kemal ve ordusundaki Türkler burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik” - Fransa Başbakanı Aristide Briande – 1940 “Türkün yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türkün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez” - Fransız Ressam Alexandre G. Decamps – 1830 “Türkçeyi öğrenmek benim için büyük bir mutluluk oldu. Çünkü Türk’ü anlamak için kendisiyle mutlaka tercümansız konuşmalıdır. Tercüman, ışığı örten zevksiz bir perde gibidir” - Fransız Bilgini Antonie Gelland – 1704 “Irk ve millet olarak Türkler; geniş coğrafyalar ve imparatorluklar içinde yaşayan kavimlerin en asili ve başta gelenidir. Sosyal ve örfi faziletleri tarafsız kimseler için birer takdir ve hayranlık kaynağıdır” - Fransız Yazar Devlet Adamı Lamartine “Bugün Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar, esir ettiler. Yalnız ayağımda zincir yok, zindanda da değilim; istediğimi yapıyorum. Fakat bu defa da şefkatin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar alicenap, asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak ne kadar değerli bir bilseniz” - İsveç Kralı Demirbaş Şarl “Türklerin yalnız sonsuz bir cesareti değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası vardır. İşte Türk, bu zekasıyla zafer kazanır, uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır. Zaten Avrupanın yarısını yüzyıllarca boyunduruk altına almak başka türlü mümkün olamazdı” - Rus Komutan İvan Çarnayev – 1922 “Rusya tarihinde Türklerin olmadığı herhangi bir dönemden söz etmek mümkün değildir, hangi Rus’u kazısanız altından mutlaka Tatar çıkar deyimi, milli kimlikten ziyade tarihi ve kültürel bir gerçekliği ifade ediyor” - Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin – 2010 “Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türkün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır” - İskoç Şair Lord Bayron – 1801 “Türkler, devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf üstadlardır” - Avusturyalı Tarihçi Diplomat Joseph von Hammer Purgstall “Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş, kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır” - İngiliz Yazar Lady Mary W. Montagu “Türk’ün ahlâkî seciyesi çocukluğunda aldığı iyilik telkinleriyle yada farazi ahiret tehdidiyle değil, çevrelerinde fenalık görmemek sureti temelinde oluşur” - Danimarka’lı Filozof Thomas Thorsten “Türkler kahramadırlar, dostlarına zarar vermezler. Bu yüce millet tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez, iyi ve kötü günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir ulusla el ele vermek yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir” - Çek Bilgini Jon Amos Comenuis – 1630

Arşiv Saka

1,862,361 Aufrufe • vor 2 Jahren

Temmuz ayında meseleyi böyle ele almıştım. Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. +

İbrahim Halil Baran / yeni hesap

12,092 Aufrufe • vor 9 Monaten

Konfor seni öldürüyor. Boş vakitlerin içerisinde boğuluyorsun, günahları terk edemiyorsun, ruhunu öldürüyor, enerjini tüketiyorsun, hiçbir işi hakkıyla yapamayıp dinleneceğin vakti beklemeye koyuluyorsun. Çok zayıfsın ama bu sen değilsin. İçerisinde yaşadığın yüzyıl ve modernite seni bu hâle getirdi. En büyük düşmanın göz kapaklarından soktuğun haramlardan başkası değil. Bundan daha aşağılık ve ezik bir davranış asla gelmedi ve gelmeyecek. Günahlar içerisinde ya namazları terk edeceksindir ya da günahları. Aynı kalp ikisini beraber taşıyamayacak ve acıdan kıvranacaktır. Sen seçimini namazdan yana kullanacaksın. Allah'a bir adım attığında O'nun sana on adım atacağından haberdar değil misin? Yeis'in en büyük günahlardan biri olduğunu bilmiyor musun? Allah'tan ümidini kesmek gibi bir hâle nasıl düşersin? Allah'ın seni her saniye gördüğünden nasıl bihaber davranabilirsin? Sen O'nu ve eğer gerçekten ister ve mücadele edersen sana verebileceklerinin farkında değil misin? -10.994 metre derinliğindeki Mariana Çukurundaki türlerin dahi rızkını gönderen Rabbinin seni unuttuğunu mu zannediyorsun? Haddini fazla aşıyorsun. Şefkat tokadı yeme zamanın gelmiş geçmiş belli ki. Seni artık ancak şöyle sağlam bir Osmanlı Tokadı paklayacak gibi görünüyor. AYAĞA KALK ARTIK! Sana önce güzel bir fiziksel şok vereceğiz. Abdest almak için musluğun başına her gittiğinde suyu en soğuğa getirip öyle abdest alacaksın. Yüksek iradeli insanlar buzlu suya giriyorlar her gün çünkü insan bedenine inanılmaz iyi geliyor. Keşkelerle yaşamayı keseceksin, geçmişle boğuşmayı ve hatalarınla boğuşmayı keseceksin. Şeytanın seni günaha sokmadan önce basit gösterip günahtan sonra zor gösterdiğini, tövbeye gitmemen için kafanın içinde 40 tane film çektiğini ve seni dipsiz kuyulara çektiğini aklından çıkarmayacaksın. Yolculuğuna Nasuh tövbesi ile başlayıp geçmiş hatalarını terk edeceksin. Allah'ın senden istediği de budur. Bunu yaparsan biiznillah o günahları hiç yapmamış gibi olacaksın. Daha önünde yürünecek çok uzun bir yol var hatta daha başlamadın bile. Hem borçlu olduğun bu memleket hem de dünyanın sana ihtiyacı var. Faydalı ve üreten bir adam olacaksın. Zeki ve güçlü bir müslüman olacaksın. Her gün sosyal medyada bir boka yaramayan gerizekalı gereksiz tiplerin sözlerini haberleştirilip önüne getirilmesine şahit oluyorsun. Bir basit başıboş sokak köpeği sorununa bile ses olamıyorsun. Oraya kaydır buraya kaydır diye gezinip hiçbir şey üretmeden paralar içerisinde yüzen tiplerin arasında hayatı sorguluyorsun. Sosyal medyaya da lazımsın. Etkileşim gücü olacak biri varsa sen olacaksın. Boykot ve yapılan hashtag çalışmaları gibi işlerin buralardan geçtiğini görüyorsun. Ekmeğini taştan çıkartacaksın. Bahanelere ve zorluklara kulak tıkayıp hedefine odaklanacaksın. İmkan getirmek için uğraşmaya ve erken yaşta evlenmeye çalışacaksın. 30'dan sonra evlenilir, birbirlerini tanımaları lazım, siz daha çocuksunuz, erkekler geç olgunlaşır gibi deli saçmalarını duymayacaksın. Erken yaşta evlenip evliliğinden aldığın mutluluk, huzur ve enerjiyle verimin daha da artacak. Çile çekeceksin. Resulullah (s.a.v.)'in çektiği çilelere benzer çileler çekmek için yırtınacaksın. Taif'te taş yemiş bir peygamberin ümmeti olarak günü geldiğinde Allah yolunda yiyeceğin bir taş veyahut taş hükmünde yiyeceğin bir kötülüğü sünnete uymak olarak bilecek ve bu irade ve inançla devam edeceksin. Önce bu çileleri çekecek gücü kazanacaksın. Her düştüğünde tekrar kalkacaksın. Seni yere düşüren her ne ise yerdeyken sırıtarak onun suratına bakıp ‘‘elinden gelenin hepsi bu mu?’’ diyeceksin. Çünkü sen düştüklerinden ders çıkartan güçlü bir iradeye sahipsin, olacaksın. Muhammed Ali'nin konuşmalarına hiç göz attın mı? Başardığı her şeyi Allah'a borçlu olduğundan bahsediyor. Evet, sen de böyle olacaksın. Herkesin kendine özgü bir parmak izi olması gibi biricik bir deneyim yaşadığının, senden başka olmadığının farkına varacaksın. Allah seni seviyor, bunun hakkını vereceksin. Allah'ın sevmediği kullardan olmamalısın, olmayacaksın. Bunlar arkamdaki okyanusa elimi daldırıp suratına attığım birkaç damla su sadece. Sen okyanusa dalacaksın. Boğulacaksan büyük suda boğulacaksın. Yerinden kalkmazsan sıradan tiplerden biri olarak yaşayıp öleceksin. Böylesini aşık olduğun kişinin, arkadaşlarının, herhangi bir insanın sevmeyeceği gibi Allah'ta sevmeyecektir. Allah taşıyabileceğinden fazlasını kuluna yüklemez. O halde kalk ve taşıyabileceğin yükü arttır! Çünkü Gazze'de olduğu gibi yükü sırtlanacak çok durak var ve kimsenin taşımaya niyeti yok. Sen bunu başaracaksın. Değişimin bambaşka olacak buna inanıyorum. Sen de inanacaksın. Potansiyelinin farkına varacak ve yola koyulacaksın. Daha gidecek çok menzilimiz var. Her şey daha yeni başlıyor. Allah azze ve celle ye secdelerde seslenecek ve ‘‘Beni al ve kendi yolunda kullan Ya Rabbi! Senin yolunda yürüt, mücadele ettir, iş ve eşimi senin yolunda yaşayabilmeyi, senin yoluna fayda verebilmeyi, her mazluma, derde, sıkıntıya koşabilecek bir durak olabilmeyi bana nasip et, hayal dahi kuramayacağım bir güç nasip et, kapına geldim beni geri çevirme’’ diyeceksin. Herkese karşı güçlü duracaksın lakin Allah Teâlâ'ya karşı aciz olacaksın ki zaten acizsin. Ayrıca sana tavsiye edebileceğim en mükemmel şey hayatına teheccüdü kazandırmak olacaktır. Hiçbir flood dayanmaz onun faydalarını anlatmaya bizzat kendin araştırmalısın. Neyse artık işe koyulma zamanı. Her ne okuyor, ne yapıyor veya hiçbir şey yapmıyorsan dahi bu okuduklarını uygulayabilecek bir fırsata sahipsin. Mezarlıklarda dünyaya dönüp bu saydığım işleri yapabilmek için her saniye Allah'a yalvaran insanlar dolu. Ancak hayat bir kere yaşanıyor. Onlar da bir zamanlar yaşıyorlardı. Sen henüz orada değilsin. Zira hayattasın ve film hâlâ devam ediyor. Oscar sadece ismi olan içi bomboş bir çöpten ibaret. Öyle bir film ortaya çıkart ki sana özel ödüller çıkartılmak zorunda kalınsın. Haydi artık gitme zamanı. Allah teâlâ ayağına taş, gözüne yaş değdirmesin. Bismillahirrahmanirrahim.
0:45

Sensitive content

Konfor seni öldürüyor. Boş vakitlerin içerisinde boğuluyorsun, günahları terk edemiyorsun, ruhunu öldürüyor, enerjini tüketiyorsun, hiçbir işi hakkıyla yapamayıp dinleneceğin vakti beklemeye koyuluyorsun. Çok zayıfsın ama bu sen değilsin. İçerisinde yaşadığın yüzyıl ve modernite seni bu hâle getirdi. En büyük düşmanın göz kapaklarından soktuğun haramlardan başkası değil. Bundan daha aşağılık ve ezik bir davranış asla gelmedi ve gelmeyecek. Günahlar içerisinde ya namazları terk edeceksindir ya da günahları. Aynı kalp ikisini beraber taşıyamayacak ve acıdan kıvranacaktır. Sen seçimini namazdan yana kullanacaksın. Allah'a bir adım attığında O'nun sana on adım atacağından haberdar değil misin? Yeis'in en büyük günahlardan biri olduğunu bilmiyor musun? Allah'tan ümidini kesmek gibi bir hâle nasıl düşersin? Allah'ın seni her saniye gördüğünden nasıl bihaber davranabilirsin? Sen O'nu ve eğer gerçekten ister ve mücadele edersen sana verebileceklerinin farkında değil misin? -10.994 metre derinliğindeki Mariana Çukurundaki türlerin dahi rızkını gönderen Rabbinin seni unuttuğunu mu zannediyorsun? Haddini fazla aşıyorsun. Şefkat tokadı yeme zamanın gelmiş geçmiş belli ki. Seni artık ancak şöyle sağlam bir Osmanlı Tokadı paklayacak gibi görünüyor. AYAĞA KALK ARTIK! Sana önce güzel bir fiziksel şok vereceğiz. Abdest almak için musluğun başına her gittiğinde suyu en soğuğa getirip öyle abdest alacaksın. Yüksek iradeli insanlar buzlu suya giriyorlar her gün çünkü insan bedenine inanılmaz iyi geliyor. Keşkelerle yaşamayı keseceksin, geçmişle boğuşmayı ve hatalarınla boğuşmayı keseceksin. Şeytanın seni günaha sokmadan önce basit gösterip günahtan sonra zor gösterdiğini, tövbeye gitmemen için kafanın içinde 40 tane film çektiğini ve seni dipsiz kuyulara çektiğini aklından çıkarmayacaksın. Yolculuğuna Nasuh tövbesi ile başlayıp geçmiş hatalarını terk edeceksin. Allah'ın senden istediği de budur. Bunu yaparsan biiznillah o günahları hiç yapmamış gibi olacaksın. Daha önünde yürünecek çok uzun bir yol var hatta daha başlamadın bile. Hem borçlu olduğun bu memleket hem de dünyanın sana ihtiyacı var. Faydalı ve üreten bir adam olacaksın. Zeki ve güçlü bir müslüman olacaksın. Her gün sosyal medyada bir boka yaramayan gerizekalı gereksiz tiplerin sözlerini haberleştirilip önüne getirilmesine şahit oluyorsun. Bir basit başıboş sokak köpeği sorununa bile ses olamıyorsun. Oraya kaydır buraya kaydır diye gezinip hiçbir şey üretmeden paralar içerisinde yüzen tiplerin arasında hayatı sorguluyorsun. Sosyal medyaya da lazımsın. Etkileşim gücü olacak biri varsa sen olacaksın. Boykot ve yapılan hashtag çalışmaları gibi işlerin buralardan geçtiğini görüyorsun. Ekmeğini taştan çıkartacaksın. Bahanelere ve zorluklara kulak tıkayıp hedefine odaklanacaksın. İmkan getirmek için uğraşmaya ve erken yaşta evlenmeye çalışacaksın. 30'dan sonra evlenilir, birbirlerini tanımaları lazım, siz daha çocuksunuz, erkekler geç olgunlaşır gibi deli saçmalarını duymayacaksın. Erken yaşta evlenip evliliğinden aldığın mutluluk, huzur ve enerjiyle verimin daha da artacak. Çile çekeceksin. Resulullah (s.a.v.)'in çektiği çilelere benzer çileler çekmek için yırtınacaksın. Taif'te taş yemiş bir peygamberin ümmeti olarak günü geldiğinde Allah yolunda yiyeceğin bir taş veyahut taş hükmünde yiyeceğin bir kötülüğü sünnete uymak olarak bilecek ve bu irade ve inançla devam edeceksin. Önce bu çileleri çekecek gücü kazanacaksın. Her düştüğünde tekrar kalkacaksın. Seni yere düşüren her ne ise yerdeyken sırıtarak onun suratına bakıp ‘‘elinden gelenin hepsi bu mu?’’ diyeceksin. Çünkü sen düştüklerinden ders çıkartan güçlü bir iradeye sahipsin, olacaksın. Muhammed Ali'nin konuşmalarına hiç göz attın mı? Başardığı her şeyi Allah'a borçlu olduğundan bahsediyor. Evet, sen de böyle olacaksın. Herkesin kendine özgü bir parmak izi olması gibi biricik bir deneyim yaşadığının, senden başka olmadığının farkına varacaksın. Allah seni seviyor, bunun hakkını vereceksin. Allah'ın sevmediği kullardan olmamalısın, olmayacaksın. Bunlar arkamdaki okyanusa elimi daldırıp suratına attığım birkaç damla su sadece. Sen okyanusa dalacaksın. Boğulacaksan büyük suda boğulacaksın. Yerinden kalkmazsan sıradan tiplerden biri olarak yaşayıp öleceksin. Böylesini aşık olduğun kişinin, arkadaşlarının, herhangi bir insanın sevmeyeceği gibi Allah'ta sevmeyecektir. Allah taşıyabileceğinden fazlasını kuluna yüklemez. O halde kalk ve taşıyabileceğin yükü arttır! Çünkü Gazze'de olduğu gibi yükü sırtlanacak çok durak var ve kimsenin taşımaya niyeti yok. Sen bunu başaracaksın. Değişimin bambaşka olacak buna inanıyorum. Sen de inanacaksın. Potansiyelinin farkına varacak ve yola koyulacaksın. Daha gidecek çok menzilimiz var. Her şey daha yeni başlıyor. Allah azze ve celle ye secdelerde seslenecek ve ‘‘Beni al ve kendi yolunda kullan Ya Rabbi! Senin yolunda yürüt, mücadele ettir, iş ve eşimi senin yolunda yaşayabilmeyi, senin yoluna fayda verebilmeyi, her mazluma, derde, sıkıntıya koşabilecek bir durak olabilmeyi bana nasip et, hayal dahi kuramayacağım bir güç nasip et, kapına geldim beni geri çevirme’’ diyeceksin. Herkese karşı güçlü duracaksın lakin Allah Teâlâ'ya karşı aciz olacaksın ki zaten acizsin. Ayrıca sana tavsiye edebileceğim en mükemmel şey hayatına teheccüdü kazandırmak olacaktır. Hiçbir flood dayanmaz onun faydalarını anlatmaya bizzat kendin araştırmalısın. Neyse artık işe koyulma zamanı. Her ne okuyor, ne yapıyor veya hiçbir şey yapmıyorsan dahi bu okuduklarını uygulayabilecek bir fırsata sahipsin. Mezarlıklarda dünyaya dönüp bu saydığım işleri yapabilmek için her saniye Allah'a yalvaran insanlar dolu. Ancak hayat bir kere yaşanıyor. Onlar da bir zamanlar yaşıyorlardı. Sen henüz orada değilsin. Zira hayattasın ve film hâlâ devam ediyor. Oscar sadece ismi olan içi bomboş bir çöpten ibaret. Öyle bir film ortaya çıkart ki sana özel ödüller çıkartılmak zorunda kalınsın. Haydi artık gitme zamanı. Allah teâlâ ayağına taş, gözüne yaş değdirmesin. Bismillahirrahmanirrahim.

Yunus

79,082 Aufrufe • vor 2 Jahren

Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. Sonuç olarak şartlar değişmiştir. O günle bugün aynı değildir. Dün Kürtler adına bir kazanım sağlayabilecek bir ittifak, bugün onları daha derin bir kuşatma altına sokma riski taşımaktadır. Bugün Kürtlerin yapması gereken, yalnızca Türkiye ile diğer bölgesel ve küresel güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak değil; aynı zamanda Türkiye iç politikasında da Erdoğan’a teslim olmak yerine, onun çevresinde toplanan güç merkezini dağıtmaya yönelik bir siyasi strateji geliştirmektir. Türkiye’de ne zaman bir klik, diğer tüm klikleri tasfiye ederek tek hâkim güç haline gelirse, bu durumun ilk hedefi her zaman Kürtler olur. Bu da genellikle ağır bir yenilgiyle sonuçlanır. Bu nedenle Kürtler açısından Türkiye iç siyasetinde belirleyici olan şey, klikler arasındaki güç çelişkilerini ustalıkla kullanmak ve her birini kendilerine muhtaç hale getirecek dengeli bir pozisyon oluşturmaktır.

ibrahim halil baran

32,599 Aufrufe • vor 1 Jahr

Sabaha not düşelim… Tarihte büyük imparatorlukların ve güçlü devletlerin çöküşündeki en temel sebeplerden biri, orta sınıfın yok olması ve zengin ile dar gelirli arasındaki mesafenin derinleşmesidir. ARA NOT:BUGÜN ÜLKEMİZDE OLAN BUDUR DİKKAT. Çünkü devletleri ayakta tutan asıl güç; toplumdaki adalet duygusu, denge ve sokaktaki insanın ekonomik anlamda nefes alabilmesidir. Cebin,mutfağın,sofranın etrafında ki insanın ve ailenin nefes alma kabiliyetinin mümkün olmasıdır. Ne yazık ki bugün uygulanan politikalar, Türkiye’nin omurgasını oluşturan geniş kitlelerin hayatını her geçen gün daha da zorlaştırırken, küçük bir azınlığın sahip olduğu imkânları ölçüsüz biçimde büyütmüş, toplumdaki ekonomik ve sosyal uçurumu tehlikeli bir seviyeye taşımıştır. Tarih, bu dengenin bozulduğu hiçbir yerde uzun süre huzurun korunamadığını gösteriyor. Anlayan anladığı kadar anlar… Vesselam. Roma İmparatorluğu: Toprak ve servet belirli elitlerin elinde toplandı, halk ağır vergiler altında ezildi, orta sınıf zayıfladı ve devletin toplumsal gücü çözüldü. Fransız Devrimi:Elitler büyük bir refah içindeyken halk açlık ve ağır ekonomik zorluklarla karşı karşıya kaldı; gelir adaletsizliği toplumsal öfke ve patlamaya dönüştü. Osmanlı İmparatorluğu Gerileme Dönemi:Üretim zayıfladı, vergi yükü halkın üzerine yıkıldı, ekonomik denge bozuldu ve devlet-millet arasındaki güven aşındı.Bir grup yönetici ve elit refah içinde hiçbir şey olmamış gibi yaşadı Sovyetler Birliği’nin Dağılması:Halkın yaşam standardı düşerken ayrıcalıklı bürokratik sınıf büyüdü; ekonomik adaletsizlik ve sistemin halka yabancılaşması çözülmeyi hızlandırdı. 1929 Büyük Buhranı:Orta sınıfın çökmesi, işsizliğin büyümesi ve servetin dar bir çevrede toplanması birçok devleti siyasi ve sosyal krizlere sürükledi. Esas hep aynı nokta: Devletler çoğu zaman dış saldırılarla değil, içeride bozulan özellikle gelir ve sosyal adalet dengesiyle zayıflamıştır ve çöküş sürecine girmiştir.

Metin KÜLÜNK

139,157 Aufrufe • vor 2 Monaten

■ Avrupa Türkiye'ye kapıyı kapattı ! Türkiye’nin ihracatta en büyük müşterisi AB, baktı ki; Çin her yeri sardı, Amerika kendi fabrikalarını kurmak için düğmeye bastı. Alımı artık Türkiye yerine Hindistan'dan yapacaklarını imzaladılar bile ... SANAYİ çökebilir. Asıl büyük darbe sessiz sedasız, derinden geliyor. Adı: “Made in Europe” Yani “Avrupa Malı” olma şartı… Büyük yıkım kapıda!!! ■ ABD Kongre Üyesi Fine'dan tepki çeken paylaşım! “Eğer bizi seçmeye zorlarlarsa, köpekler ve Müslümanlar arasında seçim yapmak zor değil.” demiş. ■ Gazeteci Ozan Gündoğdu: “Artık ‘devlet ayrı, hükümet ayrı’ demek pek anlamlı değil. İl Sağlık Müdürü Sağlık Bakanı oldu. Valiler İçişleri Bakanı oldu. Genelkurmay Başkanı Savunma Bakanı oldu. Müsteşarlar Milli Eğitim Bakanı ve Dışişleri Bakanı oldu. Başsavcı Adalet Bakanı oldu.” demiş. ■ Feyz Süt Çiftliği sahibi Sencer Solakoğlu: - Türkiye’nin protein üretiminin hepten yok olma tehlikesi ile karşı karşıyayız. - Çiftçiye karşı komplo kuran bir sanayici var. İş kölelik sistemini de geçti. - Ben de hayvanlarımı kestirmeye başladım. ■ "MÜSİAD Başkanı Burhan Özdemir: Aynı çayı bir yerde 500 TL'ye başka bir yerde 5 TL'ye içmek normal değil. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir fiyat makası yok. Bu saatten sonra sıkı para politikasıyla, kemer sıkmakla sonuç alınacak yerler değil. Çünkü problemler kronik." ■ Adalet Bakanı Akın Gürlek: "Sosyal medya hesaplarına girmek için hem kimlik doğrulama hem de cep telefonu doğrulama gerekecek. 15 yaş altı çocuklarımızın sosyal medyaya girmesini önleyeceğiz. Bu hususta ailelerin büyük talebi ve tam desteği var." (TV100) ■ TÜİK 'E göre Türkiye'nin %53,3'ü mutlu !!! Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçlarına göre, mutlu olduğunu beyan eden 18 ve üzeri yaştaki bireylerin oranı, 2024 yılında %49,6 iken 2025 yılında 3,7 puan artarak %53,3 oldu. Mutsuz olduğunu beyan eden bireylerin oranı ise 2024 yılında %14,5 iken 2025 yılında 1,5 puan azalarak %13,0 olarak gerçekleşti. TÜİK'E göre Türkiye'nin % 67 'si gelecekten UMUTLU imiş... Tüik 'in verilerine işte ... ■ Türkiye'nin Köprüleri Satarak Elde Edeceği Gelirle 1 Aylık Borç Faizinin 3'te 1ni Bile Karşılayamadığı ortaya çıktı ... ■ Yasa dışı bahis operasyonu: Çok sayıda gözaltı! 3 şirket ve bir futbol kulübüne el konuldu . ■ Uludağ Üniversitesi’ndeki kongrede kendisini ‘onkoloji-hematoloji profesörü’ olarak tanıtan Dilek İnan’ın belgelerinin sahte olduğu ortaya çıktı. Berlin ve Baden-Württemberg tabip odaları sunulan belgelerin sahte olduğunu resmen teyit etti. Bursa Tabip Odası suç duyurusunda bulundu. ■ "Ukrayna hava sahası, deneyimli Amerikalı ve Hollandalı F-16 pilotları tarafından korunuyor. Pilotlar, F-16 savaş uçaklarıyla Rus İHA ve füzelerini düşürüyor. -Intelligence Online" ■ "Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin: Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kendimizi hızla Avrupa’nın sözde “uygar ailesinin” parçası olacağız sanmıştık. Bugün görüyoruz ki orada bir uygarlık yok, tam bir çürüme var." ■ "ABD Kongre üyesi Alexandria Ocasio-Cortez’den Elon Musk’a: “Tanıdığım ya da gördüğüm en zeki olmayan, en aptal milyarderlerden biri." " ■ "Hollanda Savunma Bakanı Tuinman: ABD’nin F-35’lerin yazılım güncellemelerini onaylamaması ihtimaline karşı başka bir seçeneğimiz var. F-35’in yazılımını, iPhone’larda olduğu gibi kırabiliriz." ■ "Japonya Savunma Bakanı Şinjirō Koizumi: ▪️10 binden fazla Kuzey Koreli askerin Rusya’ya gönderildiğini görüyoruz. ▪️Bu birlikler Ukrayna’da savaşa sokuluyor. ▪️İHA, yapay zekâ, siber alan ve konvansiyonel silahlar üzerinden yeni savaş yöntemleri öğreniyorlar. ▪️Ülkelerine döndüklerinde bu kabiliyetleri kime ve ne amaçla kullanacaklarını hesaba katmak zorundayız. ▪️Bu yüzden Ukrayna, bizim için uzak bir mesele değil." ■ GÜNÜN SÖZÜ !!! ▪︎ Korkut Ata’dan nasihat: “Türk’ün gücü malda değildir; birlikte durduğundadır…” #BüyükSerefliCephe de TEK BİR DE toplanınız. #Atabey19HHK #HüseyinHakkıKahveci #OndokuzBiziz #SonDakika #UkabPartisi

Atabey Hüseyin Hakkı Kahveci

46,724 Aufrufe • vor 5 Monaten

Özgür Özel'in dış politikadaki öngörüsüzlüğünün yanı sıra insanı rastgele güldüren bir şanssızlığı da var. (Aslında nasipsizlik) Ne zaman yolsuzluk savunmaktan sıkılıp dış politikaya girse, ilk adımını atar atmaz mayına basıp patlıyor. Esed'le anlaşmaktan başka yol yok dediği gün, adamın 40 senelik saltanatını bırakıp kaçması gibi bugün de Erdoğan'ı "İran'ı yeterince desteklememekle" eleştirdiği dakikalarda İran Cumhurbaşkanı, desteklerinden dolayı Erdoğan'a teşekkür paylaşımı yaptı. Ayarlasan bu kadar denk getiremezsin. Tabi bir de Türkiye Amerika ilişkilerine dair eleştirileri var ki, CHP'nin akıl düzeyinin hiçbir zaman devleti yönetmeye yetmeyeceğinin ispatı gibi. Özgür Özel şu an kurusıkı bir Amerikan karşıtlığı yapıyor ama 15 milyon imzalı peçete ile cumhurbaşkanı adayı ilan ettikleri Ekrem İmamoğlu, bundan daha bir kaç ay önce (11 Aralık 2025'te) ABD basınına yazdığı makalede Erdoğan'ı ABD ile ilişkileri zaman zaman bozduğu için eleştiriyor ve ABD'ye istikrarlı bir dostluk ve her konuda işbirliği sözü veriyor. Yani CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı Amerikancılık, Genel Başkanı ise Anti Amerikancılık yapıyor. Bir partinin genel başkanı, partisinin dış politikasını unutur yahu? "Türk hükümeti, ABD ile yaşanan gerilimlerin, Başkan Donald Trump'ın Beyaz Saray'a geri dönmesiyle sona erdiği yanılgısına kapılmış durumda. Ancak Trump ve Erdoğan arasındaki kişisel ilişki eşitsizdir ve istikrarlı bir iş birliğini garanti etmemektedir. İlişkiyi daha sağlam bir zemine oturtmak için Türkiye, düzenli stratejik diyaloglar yürütmeli ve ABD ile savunma modernizasyonu, ileri teknolojiler, terörle mücadele ve enerji güvenliği konularında iş birliği için çalışma düzeyindeki kanalları güçlendirmelidir. Daha kurumsallaşmış bir ilişki, Türk ve Amerikan çıkarlarını korumaya, endişe duyulan alanları ele almaya ve Trump yönetimi de dahil olmak üzere Washington'daki herhangi bir yönetime Türkiye'de daha güvenilir bir ortak kazandırmaya yardımcı olacaktır." Ekrem İmamoğlu Soldaki videoda CHP'li Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu'nun TBMM kürsüsünden yaptığı konuşmanın bir bölümü var. CHP'li Saraçoğlu, kürsüden Türk tarihin en Amerikancı konuşmasını yapıyor. “Biz Amerikalıların fikirlerini, Amerika devlet adamlarının sözlerini bizim sayacak kadar kendimizinkilere yakın buluyoruz.” Bu arada Saraçoğlu CHP'nin en Türkçüsü. Yani aslında bugün yaşadıkları tutarsızlık bugüne ait değil. Yüz sene önce Osmanlı'dan kurtulur kurtulmaz hayvani bir açlıkla içine atladıkları Batı kültürünü, düzensiz ve kuralsızca bütün hücrelerine kadar doldurdukları için hepsi her konuda birbirinden farklı düşünen Batıcılar olmuşlar. Batılı fikirleri metodolojik bütünlükten yoksun bir şekilde edindikleri için, zihinlerinde nesilden nesile aktardıkları kavramsal karmaşalar yaşıyorlar. İşte CHP'de Amerika karşıtı ama İngiltere yanlısı bir anti kapitalizm, Kürt ve Arap düşmanı bir sosyalizm, İnanç özgürlüğüne karşı çıkan bir demokrasi anlayışı gibi mutant fikirlerin ortaya çıkmasının sebebi de sanırım bu. Ama bundan daha korkuncu da var. 1943 yılında Şükrü Saraçoğlu, bu defa üç buçuk milyon TC vatandaşının hayatını İngiltere'nin sadaka olarak verdiği 80 bin ton buğday sayesinde kurtardıklarını anlatıp kürsüden İngilizlere şükranlarını sunuyor. Dört senedir savaşan İngiltere, savaşa hiç girmeyen Türkiye'ye buğday yardımı yapmış. 12 bin senedir tarım yapılan Anadolu'da açlıktan ölmeyecek kadar buğday yetiştirmeyi bile beceremeyen CHP iktidarının mebusları, kurtarıcıları İngilizleri çılgınca alkışlıyor. 1977'de CHP'li Başbakan Bülent Ecevit, 150 milyon dolar kredi alabilmek için Türkiye'nin silolarındaki bütün tarım ürünlerini bir Amerikan bankasına rehin olarak veriyor. Tarihin en şanlı milletini yedi düvelin kapısında dilendiriyorlar. İşte bu rezil zihniyetin son genel başkanı Özgür Özel, ömrünü adayarak Türkiye'yi yeniden özüne döndüren Recep Tayyip Erdoğan'ı acziyetle suçluyor. İnsan şu tabloya bakınca Reis'in merhametine ve sabrına gerçekten hayret ediyor. Bütün devletlerin korkunç bir hızla silahlandığı, belki de tarihin en büyük savaşına doğru gittiğimiz şu süreçte bir an için devleti bu kafanın ⤵️ yönettiğini düşünsenize.

Abese İrca

26,338 Aufrufe • vor 3 Monaten

'YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!' "Durum ve Çözüm" videomuzdan... Nutuk'ta Mustafa Kemal Atatürk ülkenin 1919'daki genel durumunu anlatırken şu noktaların altını çiziyor: 1. Dünya Savaşı'nda yenilmiş,zedelenmiş şartları çok ağır bir ateşkes anlaşması imzalamış bir devlet. Millet çok yorgun ve çok fakir. Milleti ve memleketi 1. Dünya Savaşı'na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma derdine düşmüşler. Memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında oturan Vahdettin, soysuz şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz ve korkak. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İçerde ihanet çeteleri son hızla örgütlenmekte. İstanbul Rum Patrikhanesi'nde kurulan Mavri Mira heyeti, illerde Rum çeteleri kuruyor, idare ediyor, gösteri toplantıları düzenliyor, propaganda yapıyor! Ermeni patriği Zazen Efendi onlarla beraber çalışıyor. Bugün içeriye sızan yabancı ajan ve sözüm ona bazı SIĞINMACILAR da bu işlerle görevli. O yıllarda Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinde İstanbul'dan idare edilen Kürt Teali Cemiyeti adlı bir cemiyet var. Kürt Yükseliş Cemiyeti yani. Amacı yabancı devletlerin himayesi altında bir Kürt Devleti kurmak. Bugün de benzer amacı güden siyasi parti ve çeşitli ihanet örgütleri var. Konya ve dolaylarında İstanbul'dan yönetilen Teali-i İslam Cemiyeti var. İslami Yükseliş Cemiyeti yani. Bugün de onlarca tarikat, dernek, cemiyet ihanet çemberi içinde ve yine batılı devletlerin emrinde hareket halindeler. O yıllarda istanbul'da İngilizleri Sevenler Derneği var. Üyeleri arasında Osmanlı padişahı ve halifesi Vahdettin var, Damat Ferit Paşa var, Dahiliye Nazırı Ali Kemal var, Sait Molla var. İngiliz Muhipleri Cemiyeti yani İngilizleri Sevenler Cemiyeti özellikle dinciler arasında pek yaygın. Aynı bugün olduğu gibi. Ve Amerikan mandacılarını da unutmayalım. Aynı bugün olduğu gibi Amerikalılara büyük bir aşkla bağlı olanlar da Amerikan mandasını savunanlar da var. O gün de vardı, bugün de var. Milletin durumunu Mustafa Kemal Paşa Nutuk'ta şöyle anlatıyor: ".. Durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında her yerde, her bölgede birtakım kimseler tarafından kurtuluş çareleri düşünülmeye başlandı. Ve bu düşünceyle yapılan teşebbüsler, girişimler birtakım kuruluşları doğurdu." Mustafa Kemal Paşa birtakım öncü aydınların bir araya geldiğini anlatıyordu. Bir yandan halkın genel durumunu şöyle açıklıyordu: ".. Millet ve ordu padişah ve halife'nin hainliğinden haberdar olmadığı gibi o makama ve o makamda bulunanlara karşı asırların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısıyla içten gelerek boyun eğmişler ve sadakat içindelerdi." Bence bu cümleleri defalarca okumalı çünkü durum bugün de birebir aynı. Ayrıca çok önemli bir başka konu, diyordu ki : Yapılan psikolojik operasyon sonucu batılı devletlere asla karşı gelinemeyeceği, biriyle bile başa çıkılamıyacağı düşüncesi egemendi. Yani millet kurtuluş çareleri arıyor ama batılı devletlere bağımlı kalarak ve padişah ve halifeye sadık kalarak bu çareleri arıyordu. Mustafa Kemal Paşa benim kararım diyor. Şöyle açıklıyor kendi kararını. Bu kararların yani önce sıraladığı kararların dayandığı bütün delil ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Bu durum karşısında bir tek karar vardı: O da milli hakimiyete dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak! "Türk'ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. " diyordu. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir, diyordu. O halde diyordu: "YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!"

Banu AVAR

35,091 Aufrufe • vor 1 Jahr

ABD'nin sömürge valisi kılıklı büyükelçisi Tom Barrack, bir yandan Türkiye'nin laik ve üniter yapısına savaş ilan ederken bir yandan da Suriye'de özerkliği ilan etmeye hazırlanıyor. Tom Barrack, ilk fırsatta ülkeden kovulması gereken son derece tehlikeli ve bölücü bir şahsiyet. Bunu anlayabilmek için son hafta içerisinde yaşanan bazı gelişmeleri incelemek gerekiyor. İlham Ahmet, PYD sözde özerk yönetiminin dış işleri bakanı. 25 Temmuz'da son derece kritik açıklamalar yaptı. İlham Ahmet, Şara ile yaptıkları görüşmeyi "Toplumdaki çok renkliliği anlayacak yeni bir Suriye inşası" olarak niteliyor. Sadece buradaki "çok renkli" kavramının bile Irak ve Lübnan'daki gibi konfesyonizmi işaret ettiğini anlamak kolay. İlham Ahmet, sözlerinin devamında sürecin "ABD arabuluculuğunda ilerlediğini" söylüyor. Yani "çok renkli" Suriye'yi esasen ABD inşa ediyor. Bununla görevlendirilen kişinin Tom Barrack olduğunu anlamak zor değil. Yani Tom Barrack bir yandan Türkiye'deki laik düzeni ve üniter yapıyı yıkmakla bir yandan da Suriye'yi çok parçalı özerk yapılara ayırmakla görevli sömürge valisidir. Bu misyonun hedefinin "böl ve yönet" olduğunu herhalde herkes kestirir. İlham Ahmet, Şara ile yapılan toplantının çıkmaza girdiğinden bahsediyor. Sebebi açık, entegrasyon meselesi... Yani özerklik... İlham Ahmet diyor ki "Entegrasyon, karşılıklı bir tanımayı gerektirmelidir. Yani Şam hükümeti de bizi tanımalı, itiraf etmeli, biz de onları kabul etmeliyiz." Yani Şara, Kürt kimliğini itiraf edecek. Burada itiraf kavramı neden kullanılmış olabilir? İtiraf bilinen ama söylenmesi istenmeyen anlamda ele alınıyor. Özetle, Şara, PYD'nin özerklik istediğini biliyor fakat bunu kabul edemiyor. Ülkesinin parçalanacağını anlıyor olmalı. İlham Ahmet sözlerinin devamında özerklik üzerindeki anlaşmazlığı açıyor. Diyor ki "Öyle gelip silahları teslim et ya da yanındaki bütün savaşçıları getir teslim et, hoşça kal, bitti gitti demekle olmaz." Burası önemli. Ahmet'e göre PYD silahları bırakamaz. Öyle ya, silahlı güç bir teminattır. Yarın ülke karışınca o silahlı güçle bağımsızlık elde etmek bile mümkün. Ahmet, kafasındaki düşünceyi aktarıyor, diyor ki: Bahsettiğimiz entegrasyon, Şam yönetiminin buradaki halkın iradesini tanıması gerektiğidir. Güvenlik açısından, bu halk kendini nasıl koruyacak? Yani ülkenin adı Suriye olacak ama Kürt özerk yönetimi olacak. Bunun silahı olacak. Kendini koruyacak. Kime karşı? Mesela yarın bir gün Şara niyeti bozup da özerkliği tanımam derse, PYD kendi ordusuyla kendisini koruyacak. Halbuki Şara, tek ordu istiyor. Tek yönetim istiyor. Entegrasyon adı altında özerkliğe pek sıcak bakmıyor. Belki sadece göstermelik bir "kimlik tanıma" ile yetinmelerini istiyor. Ama İlham Ahmet bundan şikayetçi, diyor ki: Diyorlar ki: "Bunlar bugün bu kurumlarda, biz gelip devralacağız, biz yöneteceğiz, artık bitti, sizin bir işiniz yok." Bu doğru değil. Konuşmanın devamında konu özerklik meselesine geliyor. Muhabir açıkça özerkliğin bölücülük olup olmadığını soruyor. İlham Ahmet "Eğer merkez gerçekten bu toplumun hakkını tanırsa, eşit bir şekilde yaklaşırsa, iradesine saygı gösterirse, o zaman neden ayrılsın" diyor. Buradaki merkez kavramı Şam'ı ifade ediyor. Yani Şam, Kürtlere saygılı olursa, Kürtler ayrılmak istemez diyor. Bu cümlelerin manası açık, Kürtlere özerklik verilsin, ordu verilsin, yani PYD ayrılığa karar verdiğinde bunu sağlayacak güç verilsin. Kürtler ayrılmak istemediği sürece sorun olmasın ama ayrılığa karar verdiğinde de önünde hiçbir güç duramasın. Bu talep teorik olarak ayrılma hakkı saklı tutulan özerk yönetim talebidir. Muhabir bu açıklama üzerine İlham Ahmet'e açıkça "Federal bir Suriye mi, otonomi mi, merkezi olmayan bir Suriye mi istiyorsunuz" diye soruyor. Ahmet de "merkezi devlet" modelinin iç savaşa neden olduğunu belirtip "adem-i merkeziyetçi" bir yönetim istediğini itiraf ediyor. Ardından kültür, dil, eğitim gibi konuların da adem-i merkeziyetçi olması gerektiğini ekliyor. Tüm bu açıklamalar, PYD'nin açık açık Kuzey Irak'taki gibi askeri gücü olan özerk yönetim amaçladığını kanıtlamaya yeter. Şimdi durup düşünmek lazım, İlham Ahmet'in söylediği şeyler büyük oranda Türkiye'deki açılım için de söyleniyor. Tek eksik, silahlı güç... Onun dışındaki tüm talepler neredeyse aynı... Aslında buradan şunu da anlıyoruz, Türkiye'de "demokratikleşme" adı altında sunulan paketin gittiği yer de özerklik... Neyse, geliyoruz Mazlum Abdi'ye... İlham Ahmet'ten birkaç gün sonra da o da önemli açıklamalar yapıyor. Sözlerinin başında Tom Barrack için "Suriye’nin tek elden yönetilemeyeceğini de anlamış durumda" diyor. Bu lafın manası basit. Suriye'nin adem-i merkeziyetçi bir yönetime yani özerkliğe bürünmesi gerektiğini hususunda Tom Barrack kendileriyle hemfikir. Mazlum Abdi, İlham Ahmet'in aksine silahlı bir gücün başında olduğu için daha kesin ve net konuşuyor. "Suriye’nin eski haline dönmesi imkansız" diyor. Yani özerkliği öyle veya böyle alacağından emin. Daha da ileri gidiyor. İç savaşın merkeziyetçi model nedeniyle çıktığını söylüyor ve "köklü değişimler yapılmalı" diye ekliyor. Mazlum Abdi'ye göre Suriye'de iki güç var. Biri Şam silahlı gücü diğeri de PYD gücü... Yani iki ordu var ve bunların anlaşması gerekecek. Mazlum Abdi o kadar cüretkar ki Suriye'de milliyetçi dönemin bittiğini ilan ediyor. Bunu ifade ederken de milliyetçi dönemi İslamcılığın bitirdiğini söylüyor: Suriye milliyetçilik ideolojisi üzerine kurulmuştu. Şimdi milliyetçi İslamcı bir ideolojiye geçti. Aslında bu ifadenin derin bir anlamı var. Milliyetçi modeli bitirmek için bu modeli çözmek için din faktörü oldukça cazip. Milliyetçiliği İslamcılıkla çürütürseniz, geriye Abdi'nin hayal ettiği parçalanmış ve özerk yapılara bölünmüş bitik bir ülke kalır. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Bu noktada sormak lazım, Tom Barrack, Türkiye'de "Osmanlı millet sistemi" yani dini kimliklerin tanındığı bir sistem hayal ederek aslında milliyetçi modeli yok etmeye niyetlenmiş olmuyor mu? Belli ki Mazlum Abdi gibi PYD öncüleri, ilhamlarını ABD'den ve Tom Barrack'tan alarak ilerliyor. Tüm projenin odağındaki isim olan Tom Barrack ise Suriye'de olan biten için "süreç başarılı ilerliyor" diyerek aslında Suriye'yi parçalama görevini yerine getirdiğini ifade ediyor. Ve kuklalarını övüyor: Mazlum Abdi süreci akıllı yürütüyor. Onunla gurur duyuyorum. Cümlelerinin devamında diyor ki: Mazlum Abdi, Türkiye'ye karşı tehdit oluşturmuyor... İşte kilit cümle bu. Türkiye başından beri PYD'ye karşı çıkarken ve özerkliğe müsaade etmeyeceğini söylerken şimdi nasıl oluyor da Mazlum Abdi açık açık özerkliği alacağını söylerken Türkiye'ye tehdit oluşturmamış oluyor? Orası, Tom Barrack'ın kerameti... Boşuna söylemiyoruz, memleketten kovulması gereken ilk isim Tom Barrack diye...

Con Sinov

76,061 Aufrufe • vor 11 Monaten