Загрузка видео...

Не удалось загрузить видео

На главную

Nerede o eski bayramlar! Sabah devlet erkanı firesiz Anıtkabir'e giderdi. Sonra hipodroma geçilip askeri geçit töreni ve kutlamalar izlenirdi. Devletin zirvesi yine orada olurdu. Televizyon bunları canlı verirdi. Devlet başkanı askerleri selamlardı. Hepsini de tarihe gömdük!

19,132 просмотров • 28 дней назад •via X (Twitter)

Комментарии: 11

Фото профиля SINAN KIVRAK
SINAN KIVRAK27 дней назад

Kuzey Kore de hala devam ediyor.

Фото профиля METİN SEVİL
METİN SEVİL27 дней назад

Ne güzel...

Фото профиля SINAN KIVRAK
SINAN KIVRAK27 дней назад

😅

Фото профиля Ali Damar
Ali Damar27 дней назад

hee sürekli kulağınıza bişeyler girdi enfeksyon kaptınız

Фото профиля erdalcskn
erdalcskn27 дней назад

Kuzey Kıbrıs ta aynı şekil devam ediyor Kıbrıs'ta askerliği bandocu olarak yaptım

Фото профиля Mathew
Mathew26 дней назад

Ne öyle komünist Rusya , kuzey kore gibi.

Фото профиля SANITARIUM
SANITARIUM27 дней назад

ASKER VE POLİSİN MİLLETİN ASKERİ VE POLİSİ OLMASINDAN, KAYNAŞMALARINDAN, BİRBİRLERİNİN NABIZLARINI TUTMALARINDAN ÇOK KORKAN AMA KÜRESEL YANANCI ŞİRKETLERE PEŞKEŞ ÇEKİLEN SAHALARDA POLİSİ, JANDARMAYI MİLLETLE KARŞILAŞTIRANLAR KİMLER? FETÖ SIZDIĞI İÇİN AYIKLANDIYSA ÜSTELİK? 🤡

Фото профиля Bülent Küçük
Bülent Küçük27 дней назад

İktidar genelkurmay değildir iktidar halkin oylarıyla seçilmiş cemiyettir cakma demokratlar askeri vesayete nasıl methiyeler dizmis..

Фото профиля B.Aries
B.Aries27 дней назад

Faşist askeri yönetim dönemiydi yüksek rütbeli askerlerin masterbasyonuydu, halk figürandı. Kuzey kore bu şekilde şimdi

Фото профиля Muhter Eman
Muhter Eman27 дней назад

Dünyamın 40 lı yıllarda yaptığı şeyi kaybettiği için üzülüyor ama mayasır medeniyetler seviyesine puam puam diye rol kesiyor

Фото профиля Buyruk
Buyruk27 дней назад

Silahlı Kuvvetlere kimin gücü yeter😂 ancak başka bir ülkenin silahlı kuvvetleri tarihe gömebilir ama onların da TSK ya gücü yetmez🇹🇷🇹🇷

Похожие видео

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 просмотров • 1 год назад

Kürtçenin konuşulduğu ve Kürtlerin meskûn olduğu Tokat’ta doğan bu “Türkçü” Erhan Afyoncu güya Osmanlı tarihçisi. Şunu çok kesin bir şekilde izah edelim. Bu dünyada “Türklük” adına kurulan sadece ve sadece bir devlet var, o da bir İngiliz kuruluşu olarak 100 yıl önce Kürdistan ve Anadolu vatanları üzerinde yanlış bir isimle kurulan “Türkiye Cumhuriyeti’dir”. Kürdistan ve Anadolu’da “Moğol/Türk” olan insanların nüfus oranı % 10’u geçmez. Adam kalkmış Abbasiler devrinde Abbasilerin Mısır’a atadığı bir iki valiyi de “Türk devleti” diye yutturmaya çalışıyor. Hem Ahmed bin Tolun hem de İhşidli Muhammed bin Toğaç kısa süreli 10-15 yıllık valilik yapmış Abbasi valileridir. Hepsi o kadar! Erhan Afyoncu utanmadan Kürt Selahaddin’i Eyyubi’yi de “Türk” sayarak Eyyubi devletini de “Türk devleti” olarak tarif ediyor. Zengiler ve Eyyubiler Kürttürler ve her iki aile de Selçuklulardan daha güçlü otonom devletler kurmuşlardır, üstelik askerlerinin omurga gücü de Kürtlerden oluşmaktaydı. Selçuklular ise Abbasiler döneminde askeri komutanlık ve daha sonra idari yöneticilik yaptıysalar da vatanları yoktu, kendilerine ait büyük askeri güçleri de yoktu çünkü Abbasiler döneminde bazı Kürt, Fars ve Arap askeri güçlerine komutanlık yaptılar. Zaten Selçuklular için “İslam’ın askerleri” denilir. Yani Kürtler, Farslar ve Arapların askerleridirler! Anadolu Kürdistan Beylikleri’nin beyleri de Kürt beyleridirler. Abbasiler zayıf oldukları için Kürt beyleri Moğollara karşı iktidarlarını “Selçukluluk kisvesi” altında yaptılar, yani Selçukluları “kalkan” olarak kullandılar. Osmanlı ailesi de bir beylik olarak Kürt Germiyan-oğulları ve Kürt Candar-oğulları döneminde Bizanslılarla olan sınır boylarında ortaya çıktılar. Osmanlı ailesinin Selçuklu ailesi ile akrabalık bağı yoktur. Osman Gazi’nin de “Ertuğrul” isminde bir babası yoktur. Osman Gazi bir Kürt olan Şeyh Edebali’nin kızı Malxatûn ile evlendi. Şeyh Edebali de yine Kürt olan büyük alim Taceddini Kurdî’nin kızıyla evlendi. Osmanlı ailesinin daha sonra uydurulmuş “Selçukluluk” soyağacı ve “Kayıboyu” meselesi tamamen hikayedir. Erhan Afyoncu ve “Türkçülerin” elinde “Türk devleti” olarak sadece İngiliz kuruluşu olan şimdiki “Türk devleti” kaldı. Onu da “Kürdistan - Anadolu Federal Cumhuriyeti” ismi altında yeniden yapılandırmak artık zarurettir çünkü Kürt milleti şimdiki devletin “Türkçü” ve Kürtleri inkar eden yapısına karşıdırlar.

Arif Zêrevan

195,867 просмотров • 10 месяцев назад

MOSSAD–ŞAM GÖRÜŞMESİNDEN DÖRT GÜN SONRA EBU ZUHUR VURULDU! 🇹🇷 Cihat Yaycı: “İsrail, Ebu Zuhur Hava Üssü’nü 18 Ağustos’ta vurdu. Peki bundan dört gün önce, 14 Ağustos’ta ne oldu? Reuters’ın üç ayrı kaynağa dayandırdığı habere göre Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile Mossad Başkanı Roman Gofman görüştü. Bu görüşmede ne konuşuldu? Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı, silah satışları ve Suriye ordusuna İHA sağlanması konuları! Bazı açık kaynaklarda Ebu Zuhur Üssü’nün durumu ve pistin yeniden kullanılabilir hale getirilmesi meselesinin de bu temaslarda ele alındığı belirtiliyor. Aradan yalnızca dört gün geçti ve İsrail, Ebu Zuhur Üssü’nü sekiz saldırıyla vurdu! Bu zamanlama tesadüf denilerek geçiştirilemez. Suriye Dışişleri Bakanı, İsrail’in dışişleri bakanıyla değil, istihbarat teşkilatının başkanıyla neden görüşüyor? Mossad Başkanı hangi sıfatla Suriye Dışişleri Bakanına Türkiye’nin Suriye’de nerede bulunup bulunamayacağını söylüyor? Suriye tarafı, kendi ülkesindeki askeri faaliyetler hakkında neden Mossad’a açıklama yapmak zorunda kalıyor? Bu sorular mutlaka sorulmalıdır. İsrail, Suriye’ye adeta şunu söylüyor: ‘Sen aşağıya, kendi ülkenin güneyine inemezsin. Ama ben ülkenin kuzeyine kadar gelir, Türkiye sınırına 70 kilometre mesafedeki üssünü vururum. Çünkü Suriye benim kontrol alanımdır.’ Türkiye’nin istihbarat ve devlet yetkililerinin Şam yönetimiyle görüşmesi üzerinden ‘Suriye Türkiye’nindir.’ deniliyor. Fakat aynı Suriye’nin dışişleri bakanı Mossad Başkanıyla, Türkiye’nin askeri varlığını konuşuyor. O halde aynı ölçüyü burada da kullanmak gerekir. Elbette bir ülke, yalnızca yapılan bir görüşmeyle başka bir devletin kontrolüne geçmiş olmaz. Ancak 14 Ağustos’taki bu temasın ardından, 18 Ağustos’ta görüşmenin ana konusu olan Türkiye gerekçe gösterilerek Ebu Zuhur Üssü’nün bombalanması son derece dikkat çekicidir. Üstelik Türkiye, üste Türk askeri veya askeri heyeti bulunmadığını açıkladı. Buna rağmen İsrail, Türkiye’nin ilerideki muhtemel varlığını gerekçe göstererek Suriye’ye ait bir üssü yerle bir etti. Bu nedenle artık şu soru açıkça sorulmalıdır: Kimin kime bilgi verdiği, kimin kimin talebi doğrultusunda hareket ettiği ve sonuçta kimin çıkarlarına hizmet edildiği mutlaka araştırılmalıdır!” 📹 Yayının tamamı:

TÜRK DEGS / TURK MAGS

10,742 просмотров • 1 месяц назад

Levent Gültekin: (AKP’li Halfeti eski Belediye Başkanının gözaltına alınması hk.) • Şimdi imaj düzeltmesine ihtiyacı var iktidarın. O imaj ne? • Bir; bunlar sadece CHP’lilere bir siyasi operasyon yapıyor. İki; AK Partili olan bir suça bulaştığında dokunulmuyor. • Hem eski Tunceli valisi hem de Halfeti Belediye Başkanı bugün kelepçeyle gözaltına alındı, yani kelepçeyle götürülüyordu. • Orada bağırmış: “Ekrem İmamoğlu’na yapılmayan bana yapıldı. Onu kelepçeyle almadılar, beni kelepçeyle alıyorlar” diye. • Devlet böyledir. Devletler enteresan bir şekilde ihtiyaç duyduğunda harcarlar. Kendi adamlarını da harcarlar. • Demek ki şu anda bir ihtiyaçları var. Nedir o? Toplumsal algıyı tamir etme. • O toplumsal algıyı tamir ederken gözden çıkarılacak insanlar vardır. O vali olabilir, eski belediye başkanı olabilir. Hatta içlerindeki mevcut belediye başkanlarından da olabilir. Yeter ki iktidarın işine yarayacak kurban vermek. • Bu biraz Osmanlı’daki evladını boğma geleneğine benzer. Yani memleketin bekası, saltanatın devamı için evlat öldürülecekse evlat da öldürülür. • Buradaki imaj, hukuksal ve toplumsal imaj düzeltilecekse valide harcanır. • Orada dikkatimi çeken bir şey var. Çok acayip! • Yani gözaltına alınan eski Tunceli valisinin 30 yıl önceki şeyleri, vukuatları ortaya döküldü. İşte filan kaymakama şöyle yapmış, Trabzon’da şöyle yapmış. Ben de devletim demiş. • Ne kadar yaptığı hukuksuz işler varsa medyada yazılmaya, çizilmeye başladı. Yani harcamaya karar verdiği bir adamın elindeki geçmiş 30 yıllık arşivini dökebiliyor ortaya. • Düşün, bundan 20 yıl önce Tekirdağ’da cezaevine gitmiş. Basmış cezaevini, bir sürü oradaki şeylerle kavga etmiş. Onlar demek ki rapor altına alınmış. • Şimdi hem Adalet Bakanı’nın bir imaj çalışmasına ihtiyacı vardı hem de iktidarın. • Çünkü iktidar üzerinde giderek çok fazla baskı vardı. • Biz de defalarca sormuşuzdur: Niye sadece CHP’liler bir sabah vakti şafak operasyonuyla gözaltına alınıyor? Niye? • İçişleri Bakanı demişti ki, soruşturma açılan belediye başkanlarının yüzde 50’sinden fazlası AK Partili. • Biz de dedik ki: Soruşturmayı konuşmuyoruz sadece. Niye bir gözaltı yok? Niye sadece CHP’liler? • O yüzden şu anda bir imaj çalışmasıyla, bir algı değiştirme operasyonuna bazı isimler kurban veriliyor. • Bugün eski Tunceli valisi, Halfeti Belediye Başkanı… Muhtemelen bunun devamı gelecektir. • Birkaç tane daha AK Partili ya da eski bürokrat, mesela bugün Gülistan Doku cinayetiyle ilgili emniyet müdürü, yani o dönemin emniyet müdürü bugün ifadeye çağrıldı. • Bundan sonra AK Parti’den başka isimler kurban verilebilir mi? Dediğim gibi verilebilir. Esas olan burada toplumsal algı. • Muhalefete yapılan operasyonun sahicilik kazanabilmesi için, CHP’ye yapılan operasyonun toplumsal anlamda etki uyandırabilmesi için birkaç AK Partili daha feda edilebilir. Muhtemelen edilecektir. O birkaç kişiyle algıyı değiştirebilirler.

🎙️ Muhbir

28,150 просмотров • 5 месяцев назад

Selahattin Demirtaş ve kardeşi Nurettin! Terörsüz Türkiye’nin bir dünemi. Değil de terörün yeni başlayacak bir dönem başlıyor adam açık ve net Türkçe söylüyor Ben bunlara hiçbir şekil güvenmiyorum inanmıyorum bunlar neyin peşinde aklın alamıyor artık aklı alan lütfen yorumdan belli etsin Siz bu milletin yüz karasısınız! Kandil’in taşeronları, emperyalistlerin maşaları, şeytanın bile tiksinerek baktığı yaratıklarsınız! Milletin iradesini kullanıp, sonra o millete kurşun sıkan bir alçaklıktasınız! Sözde siyasetçi, özde terör baronlarısınız! Siz, şehit analarının gözyaşında boğulacak kadar küçüktünüz, ama şimdi o gözyaşlarıyla sel olup üstünüze yürüyoruz! Biz sadece hesap sormayacağız… İhanetinizi yerle bir edeceğiz! İçinizden geçeceğiz! Beyninizde büyüttüğünüz o bölücülüğü, ayaklarımızın altına alıp ezeceğiz! Siz bu toprağın evladı olamadınız! Sizin soyunuz, Kandil’in pis mağaralarında zehirlenmiş, onurunuzu orada gömmüşsünüz! Kürt halkını temsil ettiğinizi sandınız… Ama Kürt’ün en büyük düşmanı sizsiniz! Kürt’ü terörist göstermek isteyen hain projelerin parçası oldunuz! Siz ne Kürt’sünüz, ne insan! Artık bu milletin sabrı kalmadı! Devlet tokadını kaldırdı, millet öfkesini bileyledi! Bir sabah öyle bir uyanacaksınız ki, ne Kandil kalacak, ne ihanetinizin izi! Bu vatan size mezar olacak! Sizi tarih bile lanetle anacak! Ve biz, şehitlerimizin intikamını alana dek susmayacağız! Alçaklara merhamet yok! İhanet eden, bedelini en ağır şekilde ödeyecek! Ben bir Kürt olarak diyorum ki Vatanı için nefes alan bir Kürt evladı. Eski HDP eş Genel başkan Selahattin Demirtaş’ın kardeşi Nurettin Demirtaş’ın açıklamasını iğrençti dinliyorum bunları anlattığına göre benim anladığım kadarıyla terör örgütünün feshi yeni dönemin başlatıyorlar Ve Kandil’deki o alçaklar: Karayılan, Duran Kalkan, Cemil Bayık! Siz şeytana bile ders verecek kadar iğrençsiniz! Kürt kızlarına tecavüz ettiniz, çocukları kurşunladınız, askerimizi, polisimizi pusularla şehit ettiniz! Siz sadece terörist değil, insanlık dışı varlıklarsınız! Bu millet size merhamet etmeyecek! Size ne af var, ne anlayış! Sizi affetmek, şehitlerin ruhuna ihanettir! Biz affetmeyeceğiz! Bu millet affetmeyecek! Sizin yeriniz cehennem çukurunun en dibidir! Darbenin en büyüğü yakındır! Öyle bir darbe ki, bir daha ayağa kalkamayacaksınız! Kalksanız bile yeniden ve yeniden, tokadın en sertiyle bayılacaksınız! Ben bir Kürt olarak bu ihaneti lanetliyorum! Ben Türk kardeşimin yanında, vatanımın dimdik arkasındayım! Kürt-Türk omuz omuza, bu vatanı temizleyecek! Şerefsizlere geçit yok! Bu topraklar hainlere mezar olacak! Saygılarımla,🇹🇷 Abdurrahim Avcıoğlu

Abdurrahim Avcıoğlu

18,459 просмотров • 1 год назад

Menzil Tarikatı Adıyaman'a nasıl yerleşti? Uzun ama önemli bilgiler var. Bir kaç yıl önce Fayn çok güzel bir belgesel hazırlamış Burası Siirt İl Merkezi'ne 57 kilometre uzaklıktaki Bilvanis. Resmi adıyla Ormanpınar, Menzil'in hikayesinin başladığı köy. Menzil Türkiye'de en fazla müridi olan Nakşibendi Tarikatı'nın Halidiye koluna bağlı dini bir yapılanma. Kurucusu 1902 doğumlu Abdülhakim Erol. Erol ve ailesi 1971'de yaşadıkları bölgede Kürt hareketlerinin etkinlikleri artınca Bilvanis'i terk etti. Erol, Adıyaman Kahta'daki Durak Köyü'nde toprakların büyük kısmının satılık olduğu haberini almıştı. Köyün sahibi Zeynel Ağa ile sıkı bir pazarlık yapıldı. Zamanın parasıyla 500 bin lira ödeyen Erol, köyün yeni sahibi oldu. Köy de Menzil adını aldı. Peşi sıra Türkiye'nin farklı yerlerinden insanlar kafileler halinde şeyhleri olarak gördükleri Erol'u ziyaret için köye akın etmeye başladı. Daha o zamanda gazeteciliğe yeni başladığım yıllarda, 70'li yılların başında o dönemde Yozgat diğer köyden otobüslerle kafileler halinde Menzil'e gidildiğini ziyaret etti. Menzil'e gidenler içki içenler içkiyi bırakıyor, uyuşturucu kullananlar uyuşturucuyu bırakıyor, sigarayı içenler sigarayı bırakıyor. Söylenti buydu. Aradan geçen 55 yılda Menzil Köyü, deyim yerinde ise özel bir yerleşkeye dönüştü. Çift şeritli yolları, otogarı, caddeleri, modern ve bakımlı binaları, lokanta, market ve mağazaları olan güvenliğin cemaat mensuplarınca sağlandığı bir yerleşke. Menzil bugün dini bir cemaatten ziyade dev bir holdingi anlıyor. İnşaat şirketleri var, hastaneleri var, gıda şirketleri var, çiftlikleri var. Hayvanlardan elde ettikleri et ve sütü kendi markaları da satışta sunuyorlar. Bunun için fabrika kurmuşlar. Balı çok seviyorlar, bal markaları var. Baharat dahi üretiyorlar. Fain, 1970'lerden bugüne Menzil ile ilgili kayıtlara yansıyan ifadelerden Tarikat'ın yapısı, siyasi ilişkileri ve ekonomik gücünü araştırdı. Anlatılanları yerinde görmek için Ankara'dan yola çıkan bir kafileyle Tarikat'ın görüntü almayı yasakladığı Menzil Köyü'ne girdi. İnşallah biz de nasip tövbesi yapmaya gidiyoruz. Bu tövbeye sarılalım, bu tövbemizi yapalım. Tövbe ve şeyhe bağlılık bildirmek için her hafta on binlerce kişinin ziyaret ettiği cemaatin merkezindeki ritüelleri kayda aldı. İşte başından sonuna bir Tarikat'ın anatomisi. Ankara'nın pırsaklar şu anda ilçe. İlk külliyeyi burada kurdular. Yani nasıl olsa bunlar Menzil'de, o bölgede etkililer. Bunun başka bölgelere de yayılması gerekiyor. Bir yerde Ankara'da bürokrasiyle, devletle ilişkileri ağırlıklı olarak burada başladı. Menzil'in yavaş yavaş böyle güçlendiği devlet tarafından görülmeye başlandı, daha da tanınmaya başlandı. Yıl 1972, Menzil'in kurucusu Abdülhakim Erol hayatını kaybetti. Yerine oğlu Muhammed Raşid Erol geçti. Müritler artıyor, Tarikat büyümeye devam ediyordu. Günde 20 hatta 30 otobüs dolusu insan Erol'u ziyaret için Menzil'de alıyordu soluğu. Amaçları şeyhlerinin elinden tövbe almaktı. Erol'u ziyaret etmiş olduk. Artık kalabalıklar köye sığmıyor, sabah gelenlerin öğleden sonra ayrılması isteniyordu. 1980 darbesinin ayak sesleri yaklaşıyor ama tarikat etkilenmiyordu. Muhammed Raşid Erol'un oğlu Fevzettin Erol 12 Eylül döneminde askerlerin tarikata karşı anlayışlı tutumunu gazeteci Saygı Öztürk'e şöyle anlatıyordu. Devlet baskısı görmedik, yolda aramalar olursa Menzil'e gidiyorum diyen hiç kimseye dokunmadılar, buyrun geçin denildi. Kimlik kontrolü bile yapmıyorlardı yani. Bu durum 1983 yılına kadar sürdü. Bu öncelikle Buhara Köyü, Ankara'daki fırsatların orada geliştirilmiş hali. Cezaevinde o dönem sağdan soldan çok sayıda insanın tutuklandığı, gözaltına alındığı dönemlerdi. Bu dönemde Mamak cezaevinden çıkan ülkücüler, dini hassasiyetleri biraz daha ön plana çıkmıştı, cezaevi koşulları, dini kitapları falan okumaları. Kendilerini rehabilite etmek adına Menzil'e gitmeye başladılar. Burası özellikle cezaevinden çıkan ülkücülerin mutlaka gittikleri bir yer haline gelmişti. Geliş kesimler tarafından bilinmesi ülkücülerin gidişleriyle başladı. Hatta kendiler arasından o kadar önemli hale geldi ki, Alparslan, Türkeş, Kahta ilçesinde kaymakamlık yapan Namık Kemal Zeybek. Zeybek'i, Menzil'i bizim partiye bağla diye böyle bir görevlendirmeleri de olmuştu. Yıl 1983, Menzil'in Adıyaman'dan sonra başkent Ankara'nın göbeğine taşıyan olaylar silsilesinin başladığı tarih. Tarikatın büyüyen cazibesi ve gücü, yüz binlerce kişinin gözaltına alındığı, tutuklandığı ve işkence gördüğü 12 Eylül darbesinden ancak üç yıl sonra askerlerin dikkatini çekti. Raşit Erol mecburi ikamete Gökçeada'ya yollandı. Jandarma Menzil köyünü kontrol altına aldı. Tarikat rahatsızdı, asker çekilsin istiyorlardı. Raşit Erol'un oğlu Fevzettin Erol, Ankara'nın yolunu tuttu. Siyasilerin bile yüzüne kapanan karargahın kapısı, şeyhin oğluna açıldı. Köyümüzde yapılanları Milli Güvenlik Konseyi üyelerine söyledim. Araya çok hatırlı insanlar soktum. Aşağı yukarı üst düzey komutanların hepsiyle görüşüyordum. Genelkurmayla da görüşüyordum. Bugünden çok daha rahatım. Emir verdiler ve sonunda köyümüzün etrafındaki askeri çektiler. Tarikatın serpilmesinin önündeki engel kalkmış, menzil rahatlamıştı. Sırada Gökçeada'da sürgündeki şeyhe ulaşmak vardı. Onun yolu da dönemin kudretli generallerinden geçiyordu. Emekli orgeneral Turgut Sunalp'in kapısı çaldı. O da genelkurmaya rica etti. Gözaltında veya cezaevindeki çocuklarını soran annelere cevap dahi vermeyen asker, Sunalp'in ricasını kırmayacaktı. Sürgündeki şeyhin oğullarıyla görüşmesi sağlandı. Görüşme izni şeyhin özgürlüğe giden yolunun ilk adımı buldu. Önce kapı önünde bekleyen askerlerin nöbetleri kaldırıldı. Ev polis korumasına alındı. Tarikat lideri artık camiye gidip gelebiliyor, imza atması yetiyordu. Fiilen serbestti. Polis korumasındaki ev değiştirildi. Şeyh ve ailesi kiraladıkları altı odalı bir otele yerleşti. Ancak şeyh adadan da çıkmak istiyordu. Devreye Gülhane Askeri Akademisi sunuldu. Muhammed Raşit Erol için tam teşekküllü bir hastanenin olduğu yerde ikamet etmesi gerektiği rapor alındı. Rapor, şeyh ve ailesinin Ankara biletiydi. Menzil artık Türkiye'nin göbeğinde, başkentin merkezi Çankaya'daydı. Ankara'da Çankaya, Abdullah Şevdet Sokak'ta bir ev tuttular. Ev kısa sürede adeta bir dergaha dönmeye başladı. Bakıyorsunuz, gelenin gidenin eksik olmadığı bir yer haline geldi. Menzilin yavaş yavaş güçlendiği, işte devlette itibar gördüğü bilgileri olduğu, bazı hatta askerlerin de gidip temas kurdukları, Feyzettin Erol'un bazı komutanlarla kendilerini anlattıklarıyla ilişkin bilgiler de alınıyordu. Dolayısıyla devlet tarafından yavaş yavaş görülmeye başlandı. Daha da tanınmaya başlandı. Geniş araziler alınmaya başladı. Nerede? Eskişehir'in Sivrihisar ilçesi. Eskişehir'den çok Ankara'ya yakın orası. Binvalis isimli bir çiftliği aldılar. Eski bir milletvekilinden kalan bir çiftlik bu. Köyü inşa etmeye başladılar. İlk önce çok büyük bir cami yapıldı. Alışveriş yerleri yapıldı. Hatta ve hatta helikopter pisliği yapıldı. Helikopterle bazı misafirlerin, ki o dönemin bazı siyasetçilerin gittiklerini, oranın çok sıkı bir biçimde jandarma tarafından korunduğu bilgileri de geliyordu. Menzil Ankara yılları boyunca darbeden güçlenerek çıktığı gibi siyaset ve bürokrasi bağlantılarını da geliştirmişti. Raşit Erol 3 yıl sonra menzile döndü. Bugün 6 Şubat 1986 Perşembe günü. Bu güzel günde kar yağdı sokak 28 Muğla apartmandaki yılların süresine şahit olan eşyalar Menzil köyüne götürülmek üzere kamyona yükleniyor. Ve birazdan yola çıkacaklar. Sadece siyasi gücü değil, insan kaynağı da büyüdü. Şeyhin okuyup üfledikten sonra içirdiği çorba sayesinde madde bağımlılarının iyileştiği hurafesi dilden dile yayılmıştı. Bayram günleri köyde iğne atsam yere düşmem. Yıl 1991. Yine bir bayram günü. Namazın ardından bayramlaşmaya geçildi. Müritler şeyhlerinin elini öpmek için sıradaydı. Aralarında Denizli'den gelen 1973 doğumlu Murat Erol da vardı. Ama derdi bayramlaşmak değildi. Şeyhin öpsün diye uzattığı eline yanında gizlediği şırıngayı çıkarıp sapladı. Kendinden geçen şeyh Adıyaman Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Peki ne vardı o şırıngada? Polis laboratuvarlarındaki incelemenin ardından yazılan raporda şırıngada tespiti mümkün olmayan bir ilaç bulaşıklığı bulunduğu yazılmıştı. Savcılık iddianame hazırladı. Saldırgan Murat Erol ile birlikte 5 kişi daha sanıktı. O 5 kişiden 4'ü Adıyaman'daki Çelik ailesi mensuplarıydı. İddianameye göre tarikat lideri Erol ile arazi anlaşmazlığı yaşayan Çelikler, şeyhi öldürmek istemişti. Şırıngalı suikast girişimi dosyası 15 Temmuz'dan sonra bürokraside kadrolaştığı söylenen yapılanmanın daha o yıllarda hakimi de, savcısı da, polisi de olduğunu gözler önüne seriyordu. Emniyet ve savcılığı karşı karşıya getiren soruşturmada geri adım atmayan dönemin emniyet müdürü Süleyman Eziker, yaşanan skandalları tek tek kayda aldı. Olayın hemen ardından aralarında başkomiserlerden kaymakamlara, savcılardan hakimlere birçok resmi görevli kişi yetkileri dışında olmasına rağmen soruşturmaya dahil olmuştu. Raporda bu kişilerin resmi sıfata yakışmayacak şekilde Raşit Erol ile şeyh-mürit ilişkisinde oldukları görülmüştür deniyordu. Tutanağa göre hakim ve savcı tarikat liderinin karşısında el pençe divan duruyor, tanıklara soruşturma sırasında nasıl davranmaları gerektiğini tembihliyordu. Aynı kişiler emniyetin olayı tüm ayrıntılarıyla soruşturmasını engelliyor, bilgi gizliyor ve soruşturmayı yürüten polisler hakkında komünist söylentisi yayıyorlardı. Yargılama sonucu yetkisi olmadığı halde Murat Erol'un sorgusuna katılan hakim Feyyaz Karabel'in de aralarında bulunduğu heyet, Şırıngalı saldırgan dahil Çelik ailesi üyelerine 20'şer yıl hapis cezası verdi. Başkan Mustafa Nargül ve hakim Feyyaz Karabel'in ceza oylarına karşılık bir hakim karara muhalefet etmişti. O hakim, Çelik ailesi üyeleri hakkında yeterli delil olmaması ve ilk rapor yeterli olmasına rağmen enjektör ve iğnenin 6 defa bilirkişi incelemesine gönderilmesini muhalefet şerhinin gerekçeleri olarak kayda geçirdi. Yargıtay'da sanıklara verilen cezayı bozacak, Çelik ailesi 2 yıl tutukluluğun ardından ferahat edecekti. Çelik ailesinin avukatı Mustafa Köroğlu'na göre Şırıngalı saldırı tiyatrodan ibaretti. Davanın arkasında menzildeki araziler yatıyordu. Menzilde tarikat lideri Erol'un 7 bin, Çelik ailesinin 1500 dönüm arazisi vardı. Erol, bu arazileri de istiyordu. Çelik ailesi, araziyi tarikata satması için baskı altındaydı. Avukat Köroğlu'na göre Şırıngalı suikast girişimi Çelik ailesinin tarlaları satıp köyü terk etmelerini sağlamak için kurulan bir komploydu. Ve tarikatın istediği oldu. Çelik ailesi olaydan sonra fiziki saldırılara maruz kaldı ve köyden sürüldü. Yıllar sonra da topraklarını menzile sattı. Artık tüm menzil Şeyh Erol ve ailesine aitti. Tarikat gittikçe güçleniyor, serveti katlanıyordu.

Herodot Diyor Ki

11,596 просмотров • 1 месяц назад

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki 39’uncu Mekanize Piyade Tümen Komutanlığımızdaki Mehmetçiklerimize hitaben bir konuşma yaptı. Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: TERÖRLE MÜCADELEDE BÜYÜK BAŞARILAR ELDE ETTİK Sayın Genelkurmay Başkanımız ve Kuvvet Komutanlarımızla birlikte kardeş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunmaktan ve bu vesileyle 39’uncu Mekanize Piyade Tümen Komutanlığımızı ziyaret etmekten büyük bir mutluluk duyduğumuzu özellikle ifade etmek istiyorum. Bölgemizde ve dünyada her geçen gün risk ve tehditlerin arttığı hassas bir süreçten geçiyoruz. Böylesine kritik bir ortamda jeopolitik ehemmiyeti yüksek bir coğrafyada bulunan ülkemizin bu çok yönlü tehdit ve tehlikelere karşı koyabilmek için daima güçlü ve uyanık bulunması bir zorunluluk hâline gelmiştir. Millî Savunma Bakanlığı olarak bizler de bu anlayışla stratejiler üretiyor, ülkemizin bekası, asil milletimizin güvenlik ve huzuru için kapsamlı ve etkin bir şekilde faaliyetlerimizi icra ediyoruz. Yaptığımız planlamalar sürekli artırdığımız kabiliyetlerimiz ve personelimizin kahramanlığı ile yurt içinde ve sınır ötesinde terörle mücadelede büyük başarılar elde ettik. Bu çabalarımız sonucunda Sayın Cumhurbaşkanımızın vizyoner liderliğinde başlatılan “Terörsüz Türkiye” süreci hedefine kararlı adımlarla ilerliyor, bin yıllık kardeşliğimizi pekiştirmek için var gücümüzle çalışıyoruz. Terörle mücadelemizde olduğu gibi tüm faaliyetlerimizde ülkemizin ve asil milletimizin hak ve menfaatlerini gözetiyor çalışmalarımızı etkin bir şekilde sürdürüyoruz. Bu kapsamda hudutlarımızın emniyetini de en modern ve en etkili tedbirlerle sağlarken Mavi ve Gök Vatanımızdaki hak ve menfaatlerimizi de tavizsiz bir şekilde koruyoruz. Bunun yanı sıra pek çok coğrafyada uluslararası güvenlik barış ve istikrar için de etkin roller üstleniyoruz. Artık birçok ülkenin de kabul ettiği gibi Türkiye’nin uluslararası alandaki yapıcı rolü tartışılmaz derecede önemlidir ve gereklidir. Son olarak Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliği ve ülkemizin ev sahipliğinde başarıyla gerçekleştirilen NATO Zirvesi de Türkiye’nin uluslararası alandaki saygınlığını bir kez daha tüm dünyaya göstermiştir. Şu bir gerçek ki Türkiye pek çok alanda sahip olduğu imkân ve kabiliyetleri güçlü ve etkin ordusu sürekli gelişen modern yerli-millî savunma sanayisi ile güvenin, istikrarın ve refahın en önemli adreslerinden biri konumundadır. TÜRK ASKERİNİN EMSALSİZ KAHRAMANLIĞI TARİHE ALTIN HARFLERLE YAZILDI Millî meselemiz olan Kıbrıs’ta da Garanti ve İttifak Antlaşmaları kapsamında güvenlik ve barışın korunmasına yönelik faaliyetlerimizi siz kahraman silah arkadaşlarımın büyük fedakârlıkları sayesinde başarıyla yerine getiriyoruz. Ada’da senelerce devam eden çatışmalar ancak 52 yıl önce kahraman ordumuzun bu topraklara ayak basmasıyla sonlanmış, hem Türkler hem de Rumlar için güvenli ve huzurlu bir ortam tesis edilebilmiştir. Büyük bir başarıyla icra edilen bu harekâtta Türk askerinin üstün yetenekleri emsalsiz kahramanlığı da bir kez daha tarihe altın harflerle yazılmıştır. 39’uncu Piyade Tümenimiz de Ada’ya ilk çıkan birliklerden biri olma şerefine nail olmuş ,Barış Harekâtı’nın her iki aşamasında da kahramanca mücadele sergilemiş soydaşlarımızın maruz kaldığı zulmü durdurmak için 142 şehit vermiştir. O tarihten bu yana Kıbrıs’ta önemli görevler üstlenen Komutanlığımız; Ada’daki diğer unsurlarımızla birlikte Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve güvenliğinin güvencesi durumundadır. 39’uncu Piyade Tümenimizin bugünkü mensupları olan sizler de burada hayati ve tarihî bir vazife icra ediyor hem kahraman ordumuzun hem de devletimizin etkinliğini Kıbrıs’ta gösteriyorsunuz. AVRUPA PARLAMENTOSU’NUN KARARI BİZLER İÇİN YOK HÜKMÜNDEDİR Kıbrıs’ın sahip olduğu stratejik konum da dikkate alındığında güvenlik ve istikrarın devamı bakımından Türk askerinin buradaki varlığının ne kadar kritik önemde olduğu bir kez daha görülmektedir. O dönemleri bizzat yaşayan bir komutanınız olarak bilmenizi isterim ki yıllarca uluslararası çözüm önerilerine olumlu yaklaşmamıza rağmen atılan adımların karşılığını maalesef göremedik. Yine de hiçbir zaman iyi niyetli tutumumuzdan ve uluslararası hukuka uygun makul çözüm arayışlarımızdan asla vazgeçmedik vazgeçmeyeceğiz. Bunun için Kıbrıslı kardeşlerimizin kazanılmış hakları olan egemen eşitlikleri ve eşit uluslararası statülerinin teyidinin vazgeçilmezimiz olduğunu belirtiyoruz. Kısa süre önce Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen ülkemizi hedef alan asılsız iddialar içeren kararın hiçbir hukuki, tarihî ve vicdani temeli bulunmamaktadır. Rum lobilerinin etkisiyle hazırlanan bu yanlı yaklaşım bizler için yok hükmündedir ve alınan kararı en güçlü şekilde reddediyoruz. Bu tür siyasi metinlerin ne Kıbrıs’taki tarihî gerçekleri değiştirmesi ne de ülkemizin meşru haklarını tartışmaya açması mümkündür. Ne yazık ki Avrupa Birliği kurumları Rum kesimini üyeliğe kabul ettikleri tarihten itibaren Kıbrıs meselesine tarafsız yaklaşabilme vasfını büyük ölçüde yitirmiştir. Avrupa Parlamentosu da kurumsal tarafsızlığına gölge düşüren bir tutum sergileyerek; - 1963-1974 yılları arasında Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı sistematik saldırıları katliamları zorla göç ettirmeleri ve temel insan hakları ihlallerini görmezden gelmeye devam etmekte; - Kıbrıs Türk halkını yok olmaktan kurtaran ve Ada’ya kalıcı barış ile istikrar getiren 1974 Barış Harekâtı'nı çarpıtmayı tercih etmektedir. Hâlbuki EOKA terörüyle gerçekleştirilen katliamlar ve Kıbrıs Türklerine yönelik mezalimler tarihî gerçeklerle sabittir. Geçmişte Mora’da, Balkanlarda, Anadolu’da, Kıbrıs’ta masum sivillere yönelik işledikleri vahşetler tarihî kayıtlarla ortadayken bu gerçekleri görmezden gelenlerin siyasi saiklerle Türkiye’yi ve kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimizi hedef alan değerlendirmeleri asla kabul edilemez. TARİH SİYASİ ARGÜMANLARLA DEĞİL, BELGELERLE VE HAKİKATLERLE YAZILIR Bugün Gazze’de bütün dünyanın gözleri önünde yaşanan ağır insanlık dramı karşısında sessiz kalmayı tercih edenlerin Kıbrıs konusunda tarihî gerçeklerle bağdaşmayan değerlendirmelerde bulunmaları uluslararası vicdan bakımından da ciddi bir çelişkidir. Unutulmamalıdır ki tarih, siyasi argümanlarla değil belgelerle ve hakikatlerle yazılır. Hakikatler de er ya da geç bütün açıklığıyla ortaya çıkma vasfına sahiptir. Gerçek şu ki Türkiye uluslararası hukuktan doğan haklarından ve garantör devlet olarak üstlendiği sorumluluklardan dün olduğu gibi bugün de yarın da asla taviz vermeyecek adil bir çözüm için çalışmaya devam edecektir. Nitekim artık pek çok tarafsız kurum ve kişi de Ada’da kalıcı çözümün ancak eşit egemen iki devletin varlığı temelinde mümkün olabileceğini ifade etmeye başlamıştır. Bu kapsamda muhataplarımızı ve üçüncü tarafları gerçeklerden uzak iddialara tutunmaktan vazgeçmeye miadı dolmuş statükocu söylemleri bir kenara bırakmaya ve tarihî gerçeklerle uyumlu, makul ve yapıcı bir anlayışla çözüme yönelmeye davet ediyoruz. Hem Kıbrıslı Türkler hem de Rum komşularımızın müreffeh geleceği ve Ada’da kalıcı huzur ve barış iklimi için en doğru yolun bu şekilde olacağı muhakkaktır. Öte yandan Doğu Akdeniz’e etkileri bağlamında; - Özellikle İsrail’in Gazze ve Lübnan’da uluslararası hukuku yok sayarak yürüttüğü saldırılar, bölgenin güvenliğini ciddi anlamda tehdit etmektedir. - Rum kesimi de bu durumdan istifade ederek istikrara zarar verebilecek faaliyetlerini sürdürmektedir. - Ayrıca bu süreçte Doğu Akdeniz’de ve Ada’nın güneyinde yabancı ülkelerin hareketliliği de artmıştır. Tüm bunlara karşı uluslararası hukuk çerçevesinde ülkemizin ve Kıbrıs Türkü’nün hak ve menfaatlerini korumak için büyük bir güç azim ve kararlılığa sahip olduğumuzu bir kez daha hatırlatmak isterim. Siz kıymetli silah ve mesai arkadaşlarımın da bu bilinçle ifa ettiğiniz tarihî görevi bundan sonra da büyük bir özveri içerisinde yerine getireceğinize yürekten inanıyorum. Ayrıca kıta stajı kapsamında burada bulunan son sınıf Harbiyelilerimizin de; başta Kıbrıs meselesi olmak üzere millî tezlerimize çok iyi hâkim olmalarını ve burada edinecekleri bilgi ve tecrübeleri mezun olduktan sonra meslek hayatlarına en güçlü şekilde yansıtmalarını beklediğimi ifade etmek isterim. Bu vesileyle; Mete Han’dan Sultan Alparslan’a Fatih Sultan Mehmet’ten Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve bugüne kadarki tüm devlet büyüklerimizi ve komutanlarımızı saygıyla anıyorum. Ayrıca Kıbrıs Türk halkı için mücadele eden aziz şehitlerimizi Kıbrıslı mücahitleri ile mücahideleri ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor gazilerimize şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Sizleri bir kez daha sevgiyle selamlıyor görevlerinizde üstün başarılar diliyor hepinizin gözlerinden öpüyorum. Kalın sağlıcakla… #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

85,697 просмотров • 2 месяцев назад

MATEMATİK YALAN SÖYLEMEZ, SİZ SÖYLÜYORSUNUZ: "GÖRELİM, ÖLELİM" Hafta sonu CHP’nin 39. Olağan Kurultayı’nı takip ediyorum. Çoğu kimsenin "yine vaatler havada uçuşuyor" diye burun kıvırdığı, aslında Türkiye’nin tek çıkış bileti olabilecek bir metin geçti elime. Hemen "Yine CHP sözcülüğüne soyundu" demeyin. Bildiğim tek bir şey vardır, aptallığa tahammül edemem. İster sağdan gelsin ister soldan; mantıksızlığa, basiretsizliğe alerjim var. Ama ortada bir matematik varsa, orada durur şapkamı çıkarırım. Kurultaydan çıkan kararlara baktım. Listeyi önüme koydum, tek tek okudum. Diyorlar ki; Sağlık hizmeti eşit, nitelikli ve tamamen ücretsiz olacak. (İlaçta katkı payı kalkacak.) Eğitim laik ve ücretsiz olacak. (Öğrenciye bir öğün yemek, temiz su bizden.) Asgari ücret siyasi sadaka olmaktan çıkacak. (Refah endeksli olacak.) Kanal İstanbul denen ucube yapılmayacak. (Liman ve tersane yapılacak, üretim odaklı.) YÖK tarihe karışacak. (Üniversite özgürleşecek.) Köy okulları açılacak, taşımalı eğitim garabeti bitecek. Tarım yeniden ayağa kaldırılacak. (Gelecek toprakta aranacak.) Kamu ihaleleri şeffaf olacak. (Karanlık odalarda pazarlık yok.) Liste uzayıp gidiyor. Taşeron bitecek, elektrik iletimi kamuda kalacak, Cumhuriyet yurtları yapılacak... Şimdi, bu listeyi okuyan "yetmez ama evet"çi takımıyla, 23 yıldır ülkenin iliğini kemiğini sömüren iktidar el ele verip aynı soruyu soruyor: "Peki ama NASIL?" Dudak büküyorlar. "Kaynak nerede kardeşim?" diyorlar. "Bu popülizmdir" diyorlar. Efendiler, aslında çok basit... Bunu anlamak için Nobel ödüllü iktisatçı olmaya, MIT'de ders vermeye gerek yok. Bakkal hesabı bilen, biraz da vicdanı olan herkes anlar. Siz bu vaatleri nasıl yapacaksınız biliyor musunuz? 1. Tercih Değiştirerek: Kanal İstanbul gibi rant projelerine gömeceğiniz milyar dolarları, toprağa değil, o toprağı işleyen çiftçiye ve limanlara yatırarak. Beton yenmez efendiler! Ama buğday yenir. Yeni liman, ihracat demektir. Kanal İstanbul ise Katarlılara arsa satmak demektir. Denklem bu kadar basit. 2. Musluğu Keserek: "Nasıl?" diye soruyorsunuz ya... Yandaş müteahhitlere döviz bazında verdiğiniz "geçiş garantileri", "hasta garantileri" var ya... Hani geçmediğimiz köprüye, yatmadığımız hastaneye ödediğimiz milyarlar. İşte o hortumu kestiğiniz an, her öğrenciye bir öğün değil, üç öğün yemek, her mahalleye bir değil, iki kreş yaparsınız. Para yok değil, para çalınıyor! 3. Bilimle: YÖK’ü kaldırmak para gerektirmez, vizyon gerektirir. Üniversiteyi özgür bırakırsanız, oradan bilim çıkar, teknoloji çıkar, katma değer çıkar. Askeri liseleri açmak maliyet değildir, ulusal güvenlik sigortasıdır. Afetlerde TSK’yı sahaya sürmek, binlerce canı kurtarır. Bir canın bedeli nedir sizin gözünüzde? 4. Şeffaflıkla: İhaleleri şeffaf yaptığınızda, maliyetler otomatikman yüzde 30-40 düşer. "Çalmazsanız", o para asgari ücretliye de yeter, emekliye de yeter. Matematik yalan söylemez. Termodinamik yasası gibidir bu; enerji yok olmaz, sadece şekil değiştirir. Türkiye'nin parası da yok olmuyor, sadece birilerinin cebine "şekil değiştirerek" giriyor. CHP diyor ki; "Biz bu enerji akışını halka çevireceğiz." Şimdi dönüyorum 23 yıldır bu ülkeyi yöneten, yönettiğini sanan ama aslında sadece bir "şirket" gibi işleten iktidar partisine. Çıkmışlar, pişkin pişkin soruyorlar: "Bunları nasıl yapacaksınız?" Siz 23 yıldır iktidardasınız. 23 yıl! Çeyrek asır eder. Bir çocuk doğdu, üniversiteyi bitirdi, işsiz kaldı sizin döneminizde. Ve siz hala, bir devletin vatandaşına ücretsiz sağlık hizmeti, temiz su, sıcak yemek vermesinin "nasıl" olacağını öğrenemediniz mi? Eğer 23 yıldır "Bunu nasıl yaparız?" sorusunun cevabını bulamadıysanız, o koltuklarda niye oturuyorsunuz? Yok eğer biliyorsunuz da yapmıyorsanız, bu halka ihanet ediyorsunuz demektir. Halk bunu gördü efendiler. Ankara kulislerinde fısıltılar artık çığlığa dönüştü. Sizin o "yenilmezlik" zırhınız paslandı, dökülüyor. Bizde bir laf vardır. Hani böyle haybeye atıp tutanlara, icraat yapmadan devamlı gürleyenlere, her seçimde "uçacağız, kaçacağız" deyip milleti uçuruma sürükleyenlere denir; "Görelim, ölelim" diye. Yani, "Yap da görelim, şaşırıp ölelim." Ama siz o hakkınızı kaybettiniz. 23 yıldır gördüğümüz bir şey yok ama siz her seçimde inatla bizim ölmemizi, sürünmemizi istiyorsunuz. Hayır efendiler, bu sefer matematik masaya yumruğunu vurdu. Bu sefer halk, o listeyi önüne koyanlara, CHP'ye diyecek ki; "Sizi bir görelim... Gerekirse sonra ölelim." Ama korkarım ki o gün geldiğinde, siyaset sahnesinden silinip giden, yani siyaseten "ölen" sadece sizin o kibriniz olacak. Hazır mısınız? Çünkü bilim ve mantık, kapıyı çalmadan gelir.

SERKAN YILDIZ

101,988 просмотров • 10 месяцев назад

Tarihçi Dr. Selim Erdoğan'ın anlatımıyla gün gün Büyük Taarruz. Nasıl bir coğrafyada savaş verildi görün Büyük komutanlar toplantısından sonra Akşehir'deki alınan karar uyarınca 14 Ağustos'tan başlayarak 2 kolordu yani toplam 7 tümen gizlice Afyon'un güneyine Kocatepe bloğunun arkasında toplanmaya başlarlar. Bu toplanma 24 Ağustos'a kadar devam eder. 25 Ağustos akşam saat 9'dan itibaren alaylar daha önceden belirlenmiş taarruz çıkış noktalarına doğru harekete geçerler. Arkada gördüğünüz sırtlar boyunca süngüsünü takmış binlerce Türk askeri tam siper almış sabaha kadar beklemek zorundalar. Ki bütün çukur hendeklerin içlerinde de bu tümenlerin, piyadelerin taarruzunu destekleyecek topçu bataryalarımız vardı. Büyük taarruza sayılı günler kala ulaşan bir istihbarat Yunanların Ahır Dağları dediğimiz bölgede bazı geçit noktalarını sadece akşam gün batana kadar tuttuğunu, dağın boş kaldığını gösterir. Bunun üzerine plan güncellenir. Süvarilerin taarruz başlamadan 25 Ağustos akşamı gizlice cephe arkasına sızması. Sarp, kayalık, uçurumlarla dolu bazı yerlerde ormanın geçit vermediği yollardan patikalardan geçilecek.Toplarımız patlarken Çayhisar-Kırka hattına Türk süvari tümenleri inmiştir. 26 Ağustos sabahı taarruzumuz başlarken toplamda 12 tümen. İşte Trikopis'in beklemediği tam olarak bu. Aslında Afyon güneyinden bir harekatı bekliyorlar. Fakat bilmedikleri o gizlice getirilen 2 kolordu. Yani o kadar büyük bir dalga halinde geliyor ki Türkler karşı koymaları imkansız. Tınastepe, Kılıçarslan ve hemen Belentepe dediğimiz kesim yarma noktası. Yunan cephesini yarmayı planladığımız nokta. İşte asıl taarruzun bütün yükünü çeken yer burası. 165 top demiştik. Bu cephelerin her birini yaklaşık 40'ar ağır top dövdü o sabah. Türk askeri ön hat mevzilerine Yunanların girdiğinde canlı sinek bile bulmadıklarını anlatıyordu. 27 Ağustos sabahı Türk topçusu Yunan mevzilerini cehenneme çevirerek güne başlar. Tüm cephe hattı boyunca 1. ve 4. kolordular bütün güçleriyle taarruza başlarlar. Ama her şey nerede değişir? İşte tam burada. Burası Çamlıca Korusu ve büyük taarruzun başkomutan meydan muharebesinin kilit komutanı Yarbay Ömer Halis Bey, Ömer Halis Bıyıktay ve onun 23. tümeni. İşte cepheyi yardıkları yer tam burasıdır. Yunanlar açısından artık cehennemin kapıları açılmıştır. Trikopis öğle saatlerine doğru artık kaçınılmaz olanı yani çekilme emrini verir. Çiğiltepe'de 138 Yunan alayının bir taburu dayanak olarak kalacaktır. Aynı şekilde alayın geri kalanı Toklu Sivrisi'nde kalacaktır. Bulunduğumuz yerde yani tam burada Çiğiltepe'de ise trajik bir durum söz konusu. Trikopis'in çekilen kuvvetlerini emniyet altına alması gereken yer burası ve buradaki birlik. Öyle olunca bir an evvel buradaki birliğin ele geçilmesi gerekiyor ki Türk tümenleri rahatlıkla Yunan kuvvetlerinin peşine düşebilsin, Sincanlıovası'na inebilsin. Büyük taarruz hattındaki alınması, zapt edilmesi en zor direnekler burada. Hem Sarp Yamaçlar sık bir orman örtüsü ve en kötüsü de Kızıltaş Yaylası tamamen dümdüz bir buçuk iki kilometre uzunluğunda bir alan. Yani taarruz eden askeri saklayacak koruyacak hiçbir doğal engel yok. Ve birkaç makinalı tüfekle bile çok rahatlıkla kontrol edilebilir durumda. Ki Yunanlılar da bu şekilde yaptığı için zaten çok ağır zayiat veriyor 57. Tümen. Beş direnek var bloğun üzerinde. Dördünü ele geçiriyorlar. O son direnek, işte o son direnek Reşat Bey'in canına mal oluyor. Kılıçarslan, Tınastepe, Kalecik Sivrisi hepsinin düştüğünü ve Türk birliklerinin yavaş yavaş Sincanlıovası'na indiğini görüyor. Bir anda kendisini zaferin önündeki engel olarak hissediyor. Reşat Bey canına kıydıktan 6 saat sonra burası ele geçer. 27 Ağustos akşam saatlerinde artık Afyon düşman işgalinden kurtulmuştur. Doğrudan Fahrettin Altay'a verilen emir özellikle Trikopis ve kolunun kuzeye gitme ihtimaline karşı bunun engellenmesi. Digenis'le birleşse bile onların birlikte bir harekatla daha kuzeydeki 3. kol orduyla birleşerek savunma hattı Bursa istikametinde, Eskişehir istikametinde kurmasının engellenmesi. 28 Ağustos sabahı tümenlerden biri, 2. süvari tümeni 4 alayıyla Eyret'e, şimdiki adı Anıtkaya baskın yapmak üzere yola çıkarlar. Güneyden giden kol bir anda karşısında general Trikopis ve arkasından gelen kalabalık bir kolu bulur. Çekilmeden hemen baskın yaparlar, kolu dağıtırlar. Yunan birlikleri çok ağır zayiat vererek dağılır. Kuzeyden giden 2 alaysa Eyret kasabasında General Digenis'in karargahını basarlar. İlk başta her şey güzel gidiyordur ama 9. tümen, Yunan 9. tümenin topçusu erken sütreye girip bataryalarıyla ateşe başlayınca Olacak köyünün hemen güneyindeki bir vadide Çanak gibi bir yerde hapis kalırlar ve orada tabiri caizse bir katliam olur. 250'ye yakın 2. süvari tümeninin Mehmed'i orada vatana eklenir. Fakat bu ağır bedele rağmen Trikopis ve Digenis kuzeye gitmekten alıkonmuş olur. Süvari kol ordusundan seçilmiş tahrip müfrezeleri vardı. Yıldırım Kemal ve onun süvari kolu da bunlardan bir tanesiydi. Onlar da küçük köy tren istasyonuna ki bu yol üzerinde Afyon-Uşak bağlantısında hem iletişimi hem de demir yolu bağlantısını kesmek amacıyla buraya geldiler 28 Ağustos günü. Ama tabi Yunanların da demir yolu muhafız alayı vardı. Onlarla çok çetin muharebeler yaşadılar burada. Sabotajlarını gerçekleştirdiler ama tabi bunun da ağır bir bedeli oldu. Gencecik kahramanımız Yıldırım Kemal ve silah arkadaşlarının yattığı yer burası. 29 Ağustos akşamı belki de muharebelerin kaderinin tayin edildiği yer burası. Kızılca köy sırtlarındayız. Arkamda Aslıhanlar Ovası hemen yüzümün baktığı yönde de Dumlupınar Ovası var. İşte Trikopis'in kuvvetleri buraya hakim olup Frangu'ya katılmak için ümit olarak gördüğü yer burası. Ve 29 Ağustos akşamı o yüzden burayı zorluyorlar. En sonunda 69. Alay Yunanları geldikleri yere Aslıhanlar Ovası'nı atmayı başarıyor. Bu ne anlama geliyor? Trikopis'in son Frangu'yla bir araya gelme, tekrar güçlerini birleştirip Dumlupınar müstahkem mevkine yerleşerek savunmaya geçme ümidi de hayali de burada kayboluyor. 30 Ağustos sabahı 23. Tümen Trikopis grubunu geri Aslıhanlar Ovası'na itmiştir. Şimdi buraya sıkışan 35.000 Yunan askerini 4.5 Tümen'i hayal edin. Akşama doğru Yakup Şevki Paşa'nın 2. Ordusuna bağlı 16. ve 61.Tümenler de kuzeyden gelince artık bir at nalı şeklinde sadece Kızıltaş Vadisi açık kalacak şekilde burada kapatma harekatı tamamlanmış oldu. Kaçacakları hiçbir yer yoktu. Ve 105 topla dört bir taraftan sürekli ağır bombardıman altındaydı. Artık buradaki Yunan birlikleri de bozuk bir şekilde, dağınık bir şekilde sadece canını kurtarma telaşıyla Kanlı Köprü mevkiine ve biraz daha ileride Allıören köyünün doğusuna birikmeye başladılar. Yunanların ölüm çukuru dedikleri Allıören bölgesini, Allıören'in doğusundaki alan en az 12-15.000 civarında ölü bıraktıklarını bu bölgede biliyoruz. Dumlupınar Ovası'yla Banaz Ovası'nı birbirinden ayıran bir boğaz var. İşte Frangu grubu da o hatta yerleşerek hala ümitle Trikopis grubunun bir şekilde bu kuşatmayı yararak kendilerine katılmasını bekliyor. Ve orada da aynı burada olduğu gibi çok çetin bir muharebe var. Mustafa Kemal Paşa'nın burada muharebe meydanını gezerken aynı anda Kaplangı Dağı da tamamıyla elimize geçmiş oluyor. Frangu kuvvetleri Banaz istikametine, oradan da Uşak istikametine çekileceklerdir. Büyük taarruz kazanılmıştır. İşgal orduları yakıp yıkarak İzmir'e doğru kaçmaktadır. Türk milletinin azmi ve kararı, istiklali tam bir devlete, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ne giden yolu açmıştır. 1 Eylül 1922 Cuma günü Başkomutan Mustafa Kemal, Muzaffer Türk ordusuna bir mesaj göndererek onları kutlar ve şunları söyler. Büyük ve necip milletimizin fedakarlıklara layık olduğunu ispat ettiniz.

Herodot Diyor Ki

13,576 просмотров • 28 дней назад

İşte 23 yılın ağır sonuçları Dolar: 1.45 TL - 39.12 TL Euro: 1.5 TL - 45.72 TL Benzin litre: 1.48 TL - 53 TL Çeyrek Altın: 30 TL - 7.113 TL Dış borç 130 Milyar$- 515 Milyar$ (Aralık 2024 ) İç borç 200 Milyar TL- 7.5 Trilyon TL Bunun dışında olan ödemeler KKM ödemeleri ( zararı 2 yılda 1.1 Trilyon TL ) Döviz garantili ödemeleri (157 Milyar dolar 2021 ) Ve bunun yanında harcanan rakamlar Bedelli gelirleri, Özelleştirme gelirleri, Merkez Bankası Rezervi, Merkez Bankası yedek akçesi, Deprem vergisi, işsizlik sigorta fonu, 2b arazi gelirleri, gayrimenkul satışları, maden ruhsat gelirleri 30 Mayıs 2025 Sadece sizin aldığınız kararlarla onlarca trilyon TL zarardan bahsediyoruz -Dört yılda faize ödenen 4 trilyon TL İki yılda Merkez Bankası’nın 1,5 trilyon TL zarar etmesi, -Yap İşlet devlet projelerindeki zararlar -Kamu özel arasındaki mahsuplaşma da kur hesaplamalarının kamu aleyhine hesaplanması -devletin elektriği özel şirketten pahalıya alıp, özel şirkete ucuza satmasından doğan kamu zararı bu listeye dahil değil Bir ülke ekonomik krizdeyken, yurtdışından yüksek faiz ile dış politikada taviz vererek dış borç bulurken, halkı ucuz gıda kuyruğunda beklerken, döviz, enerji, gıda fiyatları çok yüksekken, halk vergi yükü altında ezilirken bir ülke yönetimi halkın parasını böyle dağıtır mı? Ve bunları yapan Erdoğan, ekonomi muhalefet yüzünden bozuldu diyor... -12 Ocak 2024 Azerbaycan'a 250 Milyon TL hibe -62.3 Milyon Dolar Kırgızistan borcunun silinmesi -kırgızistan vatandaşların Türkiye’de ücretsiz tedavi hizmeti -10 Mayıs 2024 yılda 7000 yabancının Türkiye’de tedavi edilmesi -Suriyeliler için 40 milyar $ harcadık. (Mart 2020 rakamı) -Somali’ye son 10 yılda 1 milyar doların üzerinde hibe yaptık. -9 Aralık 2020, Nijer, Nijerya, Kongo sağlık hibe yardımı -9 Aralık 2020, Tunus’a 5 Milyon dolar hibe -TİKA, Nepal ve Afganistan'da gıda kolisi dağıtması. -34 ülkeye ekipman hibe,156 ülke ve 9 kuruluşa destek." Erdoğan -Sırbıstan ve Bosna Hersek'e destek için sıfır gümrük bedelli ithalat kararları " -4 bin Suriyeli sağlık çalışanı istihdam ettik. -754 bin Suriyeli bebeğimiz doğdu. -Suriyelilere 97 milyon poliklinik hizmeti. -Suriyelilere 3 milyondan fazla yataklı tedavi. -Suriyelilere 2 milyon 600 bin ameliyat." Fahrettin Koca Mart 2022 - Hariri'ye, Türk Telekom’un özelleştirmesi için 4.75 Milyar $ bankalarımızdan kredi verdiler. ( bugünün kuruyla 185 milyar TL ) Telekom’u borçlandırdı. Telekom’un içini boşalttı aldığı krediyi de ödemeden kaçtı gitti. -Pandemi dönemi hiç kimse sokağa çıkamıyor, seyahat edemiyor, yollar bomboş ama AKP’nin döviz üzerinden gelir garantisi verdiği şirketler bomboş yollara rağmen tıkır tıkır gelirlerini alıyorlar. Dönüp diyorlar ki Pandemi var ekonomik sıkıntımız var kira borçlarımızı ödeyemeyeceğiz. AKP, merak etmeyin diyor 2036’ya kadar borçlarını erteliyor.Devletin resmi kurumu belediyelere yapmadığını yandaş ve yabancı şirketlere yapıyor hem de tıkır tıkır döviz üzerinden gelirini ödediği şirketlerin borçlarını erteliyor. Her şey yasal sonuçta. Her şey dava için sonuçta -Yine cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetiminde olan Çaykur, dünyada yıllık kuru çay tüketimi kişi başına sadece 500 gram Türkiye’de ise bu rakam 3,5 kg. Tabii ki şaşırmıyoruz cumhurbaşkanı Erdoğan yönetiminde Çaykur zarar etmeye başlıyor. Olsun her şey yasal. Zarar ediyorsa halk ödüyor sonuçta -Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetiminde olan varlık fonu bünyesine giren Botaş, devletten destek alıyor, yurtdışından borç alıyor, ödediği gazın parasını tahsil ediyor buna rağmen Rusya’dan aldığı gazın parasını ödeyemiyor. Devletten alınan, tahsil edilen ve borç alınan para nerede diye sormak yasa dışı faaliyet sonuçta her şey yasal Tabii ki bunlar olurken ülkemiz sürekli doğal gaz keşfediyor. Ama ne hikmetse Botaş aldığı gazın parasını ödeyemez hale geliyor. -Varlık fonu kuruluyor başkanı cumhurbaşkanı Erdoğan oluyor. Özelleştirilmeyen tüm varlıklar, varlık fonu bünyesinde toplanıyor. Varlık fonu yönetimi ayrı borçlanıyor fonun bünyesindeki tüm şirketler ayrı ayrı borçlanıyor sonuçta her şey yasal. Örneğin geçen hafta vakıfbank 555 milyon $ Çin’den borç aldı. Sonuçta her şey yasal. -Devletin tabii ki belli özel şirketlere ödediği parayı döviz ile öde, yine belli şirketlerin devlete olan ödemelerini TL’ye çevirerek tahsil et. Böylelikle kamu büyük zarara uğrasın Sorun değil her şey yasalara uygun sonuçta Biz buna dava diyoruz dava uğruna her şey mübah diyoruz. -Özel şirketten elektriği pahalıya al, yandaş ve yabancı dağıtım şirketine ucuza sat. Aradaki farkı halkın cebinden öde! sonuçta her şey yasal değil mi ? Ya halkın cebinden trilyonlar gitmiş ha bunlar ufak detaylar. Sonuçta halkın cebinden trilyonlar uçuyorsa her şey yasalara uygun olarak uçuyor. Biz buna dava diyoruz. -Tabii ki yine yandaş ve yabancı şirketler döviz ödeme garantileri var. Pandemi de dahil tıkır tıkır döviz üzerinden gelirlerini öde, bu arada tabii ki onlar için döviz kurunu 6-7 kat arttır. Ama onların vergi borçlarını ötele, borçlarını ötele, vergi borçlarını sil, verilen işletme sürelerini arttır, verilen garanti miktarlarını arttır. Böylelikle halkın trilyonları yandaş ve yabancıya uçsun gitsin ama sorun değil sonuçta her şey yasal. Biz buna dava diyoruz. -Tayyip Erdoğan olarak faizsiz ekonomi özlemimi Gürsesle haykıracağım derken, cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı 2018 yılında 70 milyar TL faiz ödeyen Türkiye 2023 yılında 600 milyar TL faiz ödedi 2024 yılında 1.2 Trilyon TL faiz ödedi 2025 yılının ilk 4 ayında 684 milyar TL faiz ödedi ( 2025 yılında 2 trilyon TL ödeyecek) Her şeyi planlı şekilde yaptılar. İç borcu döviz ile aldılar. Önce döviz kuru arttı sonra faiz arttı. 2018 yılında 1 trilyon TL olan merkezi bütçe borçu 2025 Nisan ayı itibari ile 10.7 trilyon TL’ye çıktı. Artan döviz kuru ile borç arttı. Sonra faizi arttırıp artan borç miktarına yüksek orandan faiz ödenmeye başlandı. Bu planlı bir şekilde halkın cebinden belli bir sermaye çevresine kaynak transferidir. Ortada bir ekonomik kriz yoktur. Yap İşlet devlet projeleri de düşünüldüğünde döviz üzerinden gelir garantisi verildiği düşünülürse onların Aldığı para TL bazında artmış durumda bu şekilde trilyonlarca rakam belli bir gruba aktarılıyor. Bir yıla mahsus değil yıllara mahsus şekilde bu para aktarılma devam ediyor. -Ne güzel değil mi ben faize karşıyım deyip dört yılda 4 trilyon TL faize para ödüyorlar. 86 milyonla dalga geçmek değil mi bu? Ya bu faizi alanlar kim ? İki yılda Merkez Bankası 1,5 trilyon TL zarar ediyor bu para kime gitti? Tabi burada her şey yasalara uygun değil mi? -Sokaktan geçen birisini çeviriyorsunuz bak şurada büyük bir arazim var. buraya devasa bir bina yap bana, ben de senden metrekaresini döviz üzerinden kiralıyım diyorsunuz. işte şehir hastaneleri böyle başlıyor. Şahıs diyor ki yaparım ama benim param yok. Devlet olarak alıyorsunuz bu Vatandaşı finans şirketine götürüyorsunuz, kredi buluyorsunuz. Bulduğunuz krediye kefil oluyorsunuz bir de bu şahsa gelir garantisi veriyorsunuz. Devlet olarak şahsa araziyi verdiniz. Krediyi temin ettiniz, özellikle çok çok büyük bina yaptırıp, metre karesini döviz üzerinden bu şahıstan kiralıyorsunuz. Yetmiyor, Yatakhane, görüntüleme, laboratuvar hizmetlerini ve temizlik hizmetlerini bu şahıstan satın alıyorsunuz. Yetmiyor kafeterya, lokanta, otopark ve otel işletmesini de bu şahsa veriyorsunuz İşte size şehir hastaneleri. Olsun her şey yasal. Halka diyorsunuz ki cebimizden bir kuruş çıkmadan yaptırdık. 2024 yılında 90 milyar TL’nin üzerinde rakam ödendi. Olsun her şey yasal sonuçta. Sonuçta dava meselesi. -Ne güzel değil mi biz bu ülkeyi döviz belasına sokanlara hesap sorup bu ülkeyi döviz belasından kurtaracağız deyip döviz üzerinden ödeme garantisi verip döviz üzerinden iç borç aldılar. Olsun her şey yasal sonuçta. yetmedi dövizi 6-7 katına çıkardılar halkın cebinden büyük parayı yandaş ve yabancıya akıttılar. dediler ki bu kazanç size yetmez bir de faizi arttıralım size ödediğimiz parayı faize yatırın bir de oradan kazanın dediler. Olsun biz faize karşıyız diyeceğiz nas var diyeceğiz sorun çözülecek. çözüldü de -Türk telekom, Hariri’ye Türk telekom’u sana satalım dediler.Hariri‘i param yok dedi. O zaman gel sana devletin bankalarından 4,75 milyar $ kredi verelim dediler. Parayı biz verdik Hariri Türk telekom’u satın aldı. Harari Türk Telekom’un kasasını boşalttı. Faturaları tahsil etti. Borcu ödemeden kaçtı gitti. AKP ne yaptı dersin Hariri’yi kırmızı halııyla karşıladılar. Zarar için sorun değil her şey yasal sonuçta. Halk ödüyor. -Türkiye F - 35 projesinden tek taraflı çıkarıldı. Verdiği 1.4 milyar $ parayı alamadı. Akp’li bakan Varank, ABD verdiği sözlere uymak zorunda değil diye ekranda açıklama yaptı. Çıkarıldığımız projeye geri dönebilmek için lobi faaliyetler için AKP yine para harcadı. Kendi paramızı geri alamadık. alamadıgımız paranın karşılığı F-16 alalım veya F- 16 modernizasyonu yaptıralım dendi. Bunun için dahi taviz vermeyi kabul ettiler. tavizin kabulü için bile ABD’ye üç defa heyet gönderdiler. Ne oldu ?

Nasuh Bektaş

99,046 просмотров • 1 год назад

TİP Genel Başkanı ile alan’da NATO üzerine bir söyleşi yaptık. “NATO neden bir suç örgütüdür?” sorusunu biraz zaman ayırıp Erkan Baş’tan dinleyin. Erkan Baş: "1949'da NATO kuruluyor, Türkiye 1952'de NATO'ya dahil oluyor. Biz NATO'ya, yüzlerce bu ülke insanını, gencecik insanı haritada yerini bilmedikleri Kore'de ölüme göndererek girdik. Yani bizim NATO'ya daha girmeden önce bu ülkede atılmış ilk siyasi adım, bu ülkenin gencecik evlatlarını Amerika için ölmeye göndermek olmuştu. Bizim NATO tarihimiz budur. Şimdi bir kere herkesin bunu hatırlaması lazım. Yani Amerikalıların '35 sentlik asker' dediği bir toprağın insanlarıyız biz. Türk askeri, dünyanın en ucuz askeri, '35 sent maliyeti var' diye Amerikalılar bizden bahsediyorlar. Nazım'ın şiirine koyduğu o cümle. E şimdi ondan sonra devam edin, bakın bugün Türkiye'nin bütün temel problemlerini biz NATO üzerinden değerlendirebiliriz. Ya bugün AKP iktidarda ve biz Türkiye'de işte siyasal İslamcı, işbirlikçi bir iktidardan bahsediyoruz. E bunun tohumlarını atan ABD değil mi? NATO değil mi? Yani NATO'nun kontrgerilla örgütlenmesinin Türkiye gibi ülkeler için en önemli stratejilerinden bir tanesi neydi? Sovyetler Birliği'ni kuşatacak bir yeşil kuşak ülkeler projesi. Ben o yüzden hep söylüyorum, yani Türkiye 'Müslüman bir ülke falan' diye tartışıldığında, Türkiye nüfusunun çok büyük bir çoğunluğu Müslüman olan bir ülke ama Türkiye siyasal İslamcıların, şeriatçıların kendi doğal gelişimleriyle bu güce geldikleri, bu kadar yaygınlaştıkları, bu kadar örgütlendikleri ve devleti ele geçirdikleri bir ülke değil. Türkiye'deki bu siyasal İslamcılık, Türkiye toplumunun duygularını, Türkiye toplumunun inançlarını, Amerika Birleşik Devletleri merkezli bir emperyalist planın kullanması, yönlendirmesi, onu siyasallaştırması ve kendisine bağımlı hale getirmesi sonucunda buraya geldi. Şimdi bugün herkes atıyor tutuyor 'FETÖ, METÖ' diye bugün. Ya kardeşim, Komünizmle Mücadele Dernekleri'ni kim kurdu ya? Komünizmle Mücadele Dernekleri'ni NATO kurdu. Komünizmle Mücadele Dernekleri, NATO şemsiyesi altındaki bir örgütlenmeydi. E devam edelim, 70'lere gelelim. Türkiye'de işçi grevlerine kim saldırdı? Kemal Türkler'i, yani DİSK'in efsanevi önderini kim katletti? Türkiye'de patronların iktidarını koruyabilmek için işçiler içerisindeki her türlü direniş eğilimi hangi şiddetle bastırıldı? O komando kamplarını kimler kurdu? E şimdi bunları unutacak mıyız? Ya çok basit, bak Maraş'ı unutacak mıyız, Çorum'u unutacak mıyız? Bunların hepsi NATO'nun eserleri. Sadece Türkiye'de de değil, bu uluslararası karşı devrim çetesinin, 'Gladio' diye adlandırılan, Türkiye'deki karşılığı kontrgerilla olarak örgütlenmenin karargahı burası. Mesela AKP dediğimizde aklımıza ne geliyor bizim? İşte Kenan Evrenler geliyor, değil mi? 12 Eylül'de solu bastırıp işte Türk-İslam senteziyle, zorunlu din dersleriyle, imam hatiplerin yaygınlaştırılmasıyla, işte elde Kur'an mitingler gerçekleştirmesiyle bu tarikat örgütlenmelerinin, cemaatlerin devlet içerisine yerleştirilmesi sürecinin hızlandığı evrenin başlangıç noktalarından bir tanesi. Hızlanmanın başlangıç noktası, 12 Eylül darbesi. E 12 Eylül darbesi, NATO generallerinin 'Bizim çocuklar başardı' diye kahkahalarla, alkışlarla kutladığı bir darbe ya. Ya bugün bu ülkede '12 Eylül'e karşıyım' deyip NATO'yi savunamazsınız. Eğer 12 Eylül'e karşıysanız NATO'ya karşı olmak zorundasınız. E şimdi devam edelim. Sivas Katliamı, daha geçen gün anmaları yapıldı. E bu katliamın planlanması yine o kontrgerilla örgütlenmesinin bir projesiydi. E şimdi bütün bunlar yaşanırken, bütün bunlar yaşanırken bugün Türkiye'de açıkça NATO'yu savunmak, NATO'culuk yapmak akıl alır gibi değil”

Onur Öncü

15,419 просмотров • 2 месяцев назад

Size, Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'ndan sesleniyorum. Benim burada olmam, hiçbir yurttaşımızın, AKP baskı rejiminde can ve mal güvenliğinin olmadığının en açık kanıtıdır. 18 Ocak Cumartesi günü, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP Mersin İl Kongresinde şu açıklamayı yaptı: ‘’Ülkemizin ilk 80 yılına asırların yorgunluğuyla, Birinci Dünya Savaşı’nın yükü altında kalan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin sancıları damga vurmuştur. Tek parti faşizminin; milletimizin inancına, tarihine, kültürüne yönelik tahrip edici, baskıcı politikalarının ağır bedellerini izledik” 19 Ocak Pazar günü ben de Antalya'da, 4. Zafer Partisi İl Başkanları Toplantısında, Erdoğan'ın bu açıklamasına şu cevabı verdim: ‘’Bu mücadelede, bu politik fikir mücadelesinde Zafer Partisi; PKK gibi, FETÖ gibi, IŞİD gibi terör örgütleriyle mücadele etmektedir. Bütün bunların karşısında Zafer Partisi; Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, temel ilkelerini, milletimizin ve devletimizin bağımsızlığını ve bölünmez bütünlüğünü kararlılıkla savunmaktadır. Ancak, ne yazık ki Zafer Partisi; ülkemizin bölünmez bütünlüğünü, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bırakmış olduğu değerli mirası sadece terör örgütlerine karşı değil, aynı zamanda Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye karşı da savunmak durumundadır. Recep Tayyip Erdoğan dün Mersin’de partisinin kongresinde yapmış olduğu konuşmada şöyle söylüyor: “Ülkemizin ilk 80 yılına asırların yorgunluğuyla, Birinci Dünya Savaşı’nın yükü altında kalan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin sancıları damga vurmuştur. Tek parti faşizminin milletimizin inancına, tarihine, kültürüne yönelik politikalarının ağır bedellerini izledik” demiş. Değerli Zafer Partililer, Türk milleti 1000 seneden beri Anadolu’da egemenliğini sürdürüyor. 1000 sene boyunca birçok Haçlı seferine maruz kaldık. Birinci Haçlı Seferi 1095 yılında başladı. Son Haçlı Seferi ise 1914-1922 yılları arasında gerçekleşti. Son büyük Haçlı Seferi’ni, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Anadolu’da mağlup ettik ve Haçlı ordularını Akdeniz’in soğuk sularına gömdük. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milleti için yeni bir Ergenekon’dur ve bu yeni Ergenekon’da aziz milletimiz güçlenmiş, silahlanmış ve sanayisini inşa etmiştir. Yıkılış döneminin bırakmış olduğu hastalıkları bertaraf etmiş, Hatay’ı almış ve ardından Kıbrıs’ta devlet kurmuştur. Emin olun ki son 1000 yılda gerçekleşen hiçbir Haçlı Seferi, Erdoğan’ın ve AKP’nin Türk milletine ve Türk devletine verdiği zararı vermemiştir. Hiçbir Haçlı Seferi, Türk devletine casusları sokamamış, Türk milletini Deist, Ateist veya Hristiyan yapamamıştır. Ancak, Erdoğan döneminde, Türk milletinin geniş kesimleri “Allah ile aldatanlar” yüzünden dinlerinden soğumaya başlamışlardır. Erdoğan döneminde Deist ve ateist oranı yüzde 16’yı aşmıştır. Erdoğan bilmelidir ki Cumhuriyet’i kuran kadrolar, Türk milletinin inancını, tarihini ve kültürünü korumuş ve geliştirmiştir. Türk milletinin inancına, tarihine ve kültürüne saldıran, tarihi fesli bir deliden öğrenen Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisidir. Evet, Recep Tayyip Erdoğan, Türk milletinin tarihine ortaklar getirerek, Türk milletinin tarihini çarpıtarak, Türk milletinin tarihine zarar vermektedir. Erdoğan, Türk milletinin devletini; tarikat ve cemaatler arasında dağıtarak, şirk koşanları devlete ortak ederek Türk milletinin inancına zarar vermektedir. Milyonlarca sığınmacı ve kaçağı Anadolu’ya sokarak, Türk milletinin kültürünü tahrip etmektedir. Yaşanan şey aslında bir AKP faşizmidir. Ve Zafer Partisi olarak biz, ana muhalefet gibi bu faşizmle normalleşmeyeceğiz. Biz mücadele edeceğiz ve kazanacağız. Zafer, Türk devletinin ve Türk milletinin olacaktır. Görüldüğü üzere, Erdoğan'a verdiğim cevapta; Erdoğan'ın, Atatürk ile ilgili kullandığı ifadelerin aynıları kullanılmıştır. Ertesi gün, Erdoğan'a, “Atatürk'e hakaretten” soruşturma açmayan İstanbul Başsavcılığı, bana yönelik olarak soruşturma açtığını, daha UYAP'ta dosya olmadan basına açıklamış. Saat 17.30 sularında İstanbul Başsavcılığı'nda görevli bir savcı, “kaçma şüphem olduğu ve gözaltının önünde bir engel olmadığı” ifadelerini kullanarak gözaltına alınmam için talimatı Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne bildirmiş. Öncelikle şunu ifade edeyim; beni suçlamak için 1. ve 2. Ergenekon iddianamelerinde onlarca sayfa yalan uyduran FETÖ savcıları kaçtı ama ben kaçmadım. Bir gün Ak rejim savcıları ve Ak rejim hakimleri de kaçacak ancak ben yine kaçmayacağım. Bütün toplumun tanıdığı bir siyasi partinin genel başkanı niye kaçsın? Üzerine atılı olan suç, tutuklamayı bile gerektirmiyor iken neden davet edildiği zaman gidip ifade vermesin? Savcının kullandığı 2. ifade hukukun değil, psikolojinin bir parçasıdır. “Gözaltının önünde bir engel olmadığını” ifade ediyor. Böyle bir hukuk kavramı ve anlayışı yoktur. Bu ifade, savcının, gözaltına alınmamdan, tutuklanmamdan duyduğu sevinci ifade etmektedir. Bu gözaltı talimatı üzerine Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı polis ekipleri saat 19.30'da bir lokantada yemek yerken beni gözaltına aldılar. Hastaneye götürdükten sonra başka bir ekibe devrederek İstanbul'a yolladılar. İstanbul'a bir konvoy halinde 180-190 km hızla geldik. Otomobil sürücüsünü 3 kez, “beni ölü mü diri mi teslim edeceksiniz?” diye uyarmama rağmen aynı süratle devam etti. Vatan caddesinde toplanan binlerce vatandaşımızın beni görmesine imkân vermeden binaya sokuldum. Nezarete götürmediler. Avukat ile görüşme odası dedikleri bir odada beklettiler. Gerek Ankara'dan getiren ekibin, gerek İstanbul'daki polis ekibinin nezaketlerinden asla taviz vermediklerini ifade etmek isterim. Ancak, beni görmeye gelen avukatlardan sadece biriyle görüşmeme fırsat verildi. O gece Vatan Caddesi önüne gelen bütün yurttaşlarımıza, sevgili Zafer Partisi Teşkilât Mensuplarına, değerli avukatlara teşekkürlerimi iletiyorum. Geceyi otuz santim genişliğinde, iki metre uzunluğunda bir kalas bankın üstünde geçirmem istendiğinde; polislere “bu gece İmralı'da Abdullah Öcalan daha konforlu uyuyordur” dedim. Bunun üzerine bir koltuk ve battaniye verildi. Battaniyeyi kalas bankın üzerine sererek yattım. Beni sabah 10.00’da Çağlayan adliyesine ifadeye götüreceklerdi. Ancak saat 13.30'da götürüldüm. Neden? Çünkü bir gün önce hakkımda “Cumhurbaşkanı'na hakaretten” soruşturma açan ve gözaltı kararını alan savcılar benim açıklamamda hakaret olmadığını ve beni bu şekilde tutuklayamayacaklarını biliyorlardı. Cumhurbaşkanı'na hakaret suçlamasıyla alınan gözaltı kararı tam bir hukuk kumpasıdır. Bu konuda Başsavcı ve ilgili savcılar hakkında suç duyurusunda bulunacağız. Ve bir zamanlar FETÖ savcıları bu tür kumpaslar kurdukları için nasıl ceza aldılar ise şimdi bu kumpasları kuranlar da ceza alacaklardır. Beni tutuklamak için gereken belge, ben gözaltına alındıktan sonra, İstanbul'a getirilmemi takiben, 21 Ocak sabahı erken saatlerde Kayseri Emniyet Müdürlüğü'ne verilen bir talimat ile alelacele hazırlatılan 4 sayfadır. Bu sözde belgede X'te paylaşım yapan 2 eski Zafer Partisi üyesi Murat Kaftar ve Baykal Altay ile “eski Zafer Partisi Kayseri İl Başkanımız” Hacı Ali Demirkaya’nın paylaşımlarıyla ilgili olarak suçlamalarda bulunulmuştur. Oysa bu kişiler ile ilgili soruşturmalarda takipsizlik kararı alınmıştır. Hakkında takipsizlik kararı alınan suç oluşturmayan paylaşımlardan hareketle suç oluşturulamaz. Belgede ayrıca Kayseri olaylarına katılanların “Zafer Partisi'ne müzahir” olduğu ifade edilmiştir. Kayseri Emniyet Müdürlüğü eylemciler arasında anket mi yapmış? Gerçek şudur; Kayseri olayları sırasında ne Kayseri'de ne de diğer illerde bir tek Zafer Partisi üyesi hakkında soruşturma açılmıştır. Zafer Partisi, Kayseri Emniyet Müdürlüğü ile ilgili olarak suç duyurusunda bulunacaktır. Ayrıca, Savcılık soruşturma dosyasında, benim, “olayları yatıştırmak” için attığım 2 X'e hiç yer verilmemiştir. Bu X'lerde şu ifadelerde bulunmuştum: 1) ‘’Yanlış diyebilmek için açık adını buraya yazacaksın. Kayseri’ye gideceksin. Oradan sokaktan fotoğrafını paylaşacaksın. Böyle sahte isimler ile sosyal medyadan Türk milletini sokağa çağırmayacaksın. Halk tepki gösterdi. Bu yol ile kimse yollanmaz, sadece ülke emperyalizmin istediği gibi karıştırılır. Suriyelileri, Afganları yollamak istiyorsan oyunu Zafer Partisi’ne vereceksin ve hukuk içinde gidecekler. Sevgili Kayserililer, polis bizim, devlet bizim, ülke bizim. Şehrinize sahip çıktınız. Artık evinize dönün. Bilinçli, bilinçsiz tahrikçilere izin vermeyin.” 2) KAYSERİ’de Eskişehir Bağları Mahallesi’nde: * Suriyeli bir sığınmacı, 5 yaşındaki başka bir Suriyeli kız çocuğuna tecavüz etti. * Tecavüzcüyü almak isteyen polise karşı, tecavüzcünün yakınları zorluk çıkardı ve olaylar büyüdü. * Mahallede yaşayan Türkler, olayı duyunca polise direnen Suriyelilere tepki gösterdi. Diğer mahallelerden gelen Türkler de sokağa çıktı ve Suriyelilere tepki gösterdi. * Olaylar büyüdü. Polis sayısı yetersiz kalınca valilik tarafından acil görev çağrısı yapıldı. * Valilik, polislere Suriyelileri koruyun talimatı verdi. Suriyeli nüfusun yoğun olduğu Danişmend Gazi Mahallesi’nde, Kayseri halkı sokağa çıkarak gösterilere başladı. O mahalleye de polis sevk edildi. Olayların bu noktaya gelmesinin nedeni, hiç şüphesiz şımartılan Suriyelilerin tecavüzcüyü polise teslim etmeyip direnmesidir. Sevgili Kayserililer, polis güçlerine yardımcı olarak evlerinize dönün. Tepkinizi gösterdiniz. Olayların büyümesi Türkiye’nin düşmanlarının işine yarayacaktır.” Ayrıca, olayların başlamasından sonra 2 Genel Başkan Yardımcımı ve 1 Genel Başkan Başdanışmanımı Kayseri'ye yolladım. Seyit Yücel, Ali Dinçer Çolak ve 15 Temmuz gazisi Emekli Emniyet Müdürü Fatih Eryılmaz'ı Kayseri'ye yolladım. Kendilerinin Kayseri Emniyeti ile yaptığı temaslardan hiç bahsedilmemiştir. Savcı bu alelacele hazırlanan belge dışında bana, büyük bir çoğunluğunu 2020-2021-2022 yıllarında paylaşmış olduğum sığınmacı Suriyeliler ve kaçak Afganlar ile ilgili paylaşımlara ilişkin sorular sordu. Öncelikle hiçbir X paylaşımımda ne sığınmacı Suriyelilere yönelik ne de Afganlara yönelik bir öfke, nefret ifadesi bulunmaktadır. Yaptığım paylaşımların çoğu “alıntı” paylaşımdır. Yani başka bir kaynakta bahsedilen haberi alıntılayarak paylaşım yapmış olduğum görülmektedir. Diğer paylaşımları yalanlamayan resmi makamlar benim paylaşımım üzerinden yalanlamayı yayınlamışlardır. Örneğin eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş; “Hatay'da Suriyelilere toprak, ekilebilir arazi satıldığı” açıklamasını yapmış. Ben de bu açıklamayı alıntılayarak paylaştım. Hatay Valiliği Lütfü Savaş'ı değil beni yalanlamış. Bunun için tutuklandım. Mersin'den bir genç beni aramış. “Kardeşimi Suriyeliler bıçakladı. Ben Mersin'in yerlisi bir ailenin evladıyım. Arkadaşlarımı zor tutuyorum” demiş. Ben de bu gencin ismini vererek “sakin olmalarını, Mersin Emniyetine güvenmelerini, Mersin polisinin suçluları yakalayacağını” ifade etmişim. Ve X paylaşımını Mersin Emniyetini adresleyerek paylaşmışım. Mersin Emniyeti açıklama yaparak bıçaklayanın Suriyeli olmadığını iddia etmiş. Ben ailenin iddiasını açıkladım. Üç saldırganın ikisinin Suriyeli birinin de Türkiye doğumlu Türk vatandaşı olduğu paylaşımda açıklanmıştı. Mersin Emniyet Müdürlüğü'nün açıklamasının doğru olup olmadığı araştırılmalıdır. Çünkü Mersin Emniyet Müdürlüğü daha önce de; artık Şam Caddesi diye anılan, Mersin'in Fasih Kayabalı Caddesi'nde, ön adı ONUR olan bir Türk gencinin, bir Suriyeli tarafından öldürüldüğü haberini gizlemişti. Özetle bu ve benzeri; Kayseri olayları ile hiçbir ilgisi olmayan, herhangi bir nefret ifadesi olmayan, AKP hükümetinin; “açık sınır” ve “yanlış sığınmacı ve kaçak politikasını” eleştiren paylaşımlarım gerekçe gösterilerek tutuklandım. Tutuklama sorgusuna, -üç avukatın dışında- vekalet verdiğim avukatlarım bile alınmadı. Değerli basın mensupları, tutuklanmamın gerçek nedeni; Erdoğan'ın, “tutuklanmamı emretmiş” olmasıdır. Bunun nedeni; Erdoğan ve Bahçeli'nin, “Milli-Üniter-Laik Türkiye Cumhuriyeti”nin, PKK terör örgütü elebaşı ile birlikte, "yeni paradigma" çerçevesinde Türk-Kürt-Arap Federasyonu'na dönüştürme kararına, Ümit Özdağ ve Zafer Partisi'nin, plânı ifşa ederek, aktif şekilde direnmesidir. Ayrıntıları ile hazırlandığı, her detayın konuşulduğu ve ilmek ilmek örüldüğü, eski AKP milletvekili İhsan Aslan tarafından ifade edilen plânın içinde nelerin bulunduğu ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın baş hukuk danışmanı Mehmet Uçum'un X paylaşımlarında açıklanmıştır. Bu plan, öyle büyük bir tehdittir ki; Devlet Bahçeli bile “önümüzdeki dönemde çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez” demiştir. Türkiye'yi parçalayacak bu plâna muhalefet edeceğiz, direneceğiz. Değerli basın mensupları, Büyük Türk Milleti, binlerce genç Mehmetçik, polis ve korucu kardeşimiz hayatlarının baharında şehit oldular. Binlerce genç Mehmetçik, polis ve korucu gazi oldular. Genç öğretmen kardeşlerimiz şehit edildiler. Gara'da, PKK ininde rehin tutulan 11 asker ve istihbaratçı kardeşimiz alçakça infaz edildiler. Ben de şimdi Silivri'de Öcalan için rehin tutuluyorum. Benim Silivri'deki tutukluluğum, şehitlerimizin aziz anısına saygı duruşudur.

Zafer Partisi

134,135 просмотров • 1 год назад

Son Dakika Artık Kürtler kandıramazsınız. Bugün eski Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ahmet Türk, bir televizyon kanalında yaptığı açıklamada Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarına “Kürdistan” deyip duruyor. Mardin’i, Şırnak’ı, Hakkâri’yi, Van’ı, Diyarbakır’ı, Muş’u sayıyor ve buraların Kürdistan olduğunu iddia ediyor. Haydi oradan Sayın Ahmet Türk! Ben yaşadığım sürece gerçekleri anlatacağım anlatmaya da devam edeceğim. Ahmet Türk TBMM Erkan başı hangi oyla meclise girdi kimin oylarıyla girdi. Önce Kürt halkına bir cevap verin. Şaşkın pişkin demogoji yapmayın  Sayın Ahmet Türk, Terör örgütü PKK’nın olmadığı her yerde huzur vardır, güven vardır, kardeşlik vardır, kalkınma vardır. İnsanlar korkmadan yaşar, çocuklar umutla büyür, esnaf huzur içinde çalışır, millet geleceğe güvenle bakar. Bunu en iyi bilenlerden biri de sizsiniz.  Sayın Ahmet Türk, benim de size bir cevabım vardır. Siz ne kadar Kürtseniz ben de o kadar Kürdüm. Kürt olmaktan da gurur duyuyorum. Ancak sizin gibi düşünen zihniyetten her zaman uzak durmuşumdur, uzak durmaya da devam edeceğim. Sayın Ahmet Türk, peki Erkan Baş’ı Meclis’e taşıyan kimdir? Kimlerin oylarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmiştir? Kürt milletinin oylarıyla girmiştir. Şimdi ise Kürt kökenli bir cumhurbaşkanı adayı olsa desteklemeyeceklerini söylüyorlar. Bu konuya Kürt halkına nasıl bir cevap vereceksiniz? Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Cevdet Yılmaz Bingöllü bir Kürttür. Cevdet Yılmaz Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan Vanlıdır. Hakan Fidan Kürt milletvekili var mı? Var. Arslan Tatar Kürt komutan var mı? Var. TSK Kürt jandarma komutanı var mı? Var. T.C. Jandarma Gn. K Kürt alay komutanı var mı? Var. Kürt istihbaratçı var mı? Var. İbrahim Kalın Kürtler devletin her kurumunda çalışabiliyor mu? Çalışabiliyor. Kürdün tek devleti vardır; o da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir, Sayın Ahmet Türk. Ahmet Türk Ahmet Türk Türkler bu memlekette ne kadar hak sahibi ise Kürtler de o kadar hak sahibidir. Sayın Ahmet Türk, siz Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yapmış bir milletvekilisiniz. Orası Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyük Millet Meclisi’dir. Sizin dediğiniz gibi bir “Kürdistan Meclisi” değildir. TBMM Numan Kurtulmuş Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurmak için milyonlarca Kürt, Türk, Laz, Arap ve Çerkez şehit olmuştur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları Çanakkale’de, İzmir’de, Trabzon’da ve Anadolu’nun dört bir yanında omuz omuza mücadele ederek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuşlardır. Şimdi çıkmışsınız; yok efendim Mardin, yok efendim Şırnak, yok efendim Hakkâri, yok efendim Van, yok efendim Diyarbakır, yok efendim Muş… Bu coğrafyaya sürekli “Kürdistan” deyip duruyorsunuz. Sayın Ahmet Türk, iyi dinle Bir Kürt olarak Kürt kardeşlerimizin Türk Kardeşlerimizin canı sağ olsun istiyoruz. Demem o ki Ayrımcılık yapmak isteyene net cevabımız”dır canı cehenneme. Yapmış olduğunuz açıklamalara istinaden ben de bir Kürt olarak düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Saydığınız bütün topraklar Türkiye Cumhuriyeti’nin toprağıdır. Ya çok yaşlanmışsınız ve artık ne dediğinizi bilmiyorsunuz ya da gerçekleri görmek istemiyorsunuz. Bence artık Kürt halkını kandırmaya çalışmayın. Kürt halkı sizin oyunlarınıza gelmeyecektir. Bunu bilmenizi isterim. Bizim gücümüz birliktedir. Bizim gücümüz kardeşliktedir. Bizim gücümüz ay yıldızlı al bayraktadır. Kürt ile Türk’ün arasına fitne sokmak isteyenler bugüne kadar başarılı olamadılar, bundan sonra da olamayacaklardır. Rabbim devletimizi, milletimizi, güvenlik güçlerimizi ve aziz vatanımızı korusun. Kürt Türk milleti birdirbir kalacaktır Sloganımız nedir. Bir daha söylüyorum. Baş koymuşum Türkiyem ölürüm Türkiyem NE MUTLU TÜRKÜM DIYENE.🇹🇷  Ne mutlu Kürt doğdum. Ne mutlu Müslüman oldum. Ne mutlu Türküm diyene. Recep Tayyip Erdoğan Devlet Bahçeli Mustafa Destici MHP Habertürk Mustafa ÇİFTÇİ Dr. M. Hidayet VAHAPOĞLU 🇹🇷 Akın Gürlek Ali Yerlikaya Ali Fidan Birol Ekici Murat Zorluoğlu MHP ABDURRAHİM AVCIOĞLU

Abdurrahim Avcıoğlu

32,107 просмотров • 3 месяцев назад

Fransa'nın Pasifik'teki sömürgesi Yeni Kaledonya'da işler karıştı. Yeni Kaledonya, aslında resmi olarak sömürge değil zira hiçbir sömürge resmen sömürge değildir. Ya kolonidir, ya "deniz aşırı topraktır" ya özerk bölgedir ya da "Tam bağımsız, faizleri tavan ama parası çöp" bir ülkedir. İşte Yeni Kaledonya bu en sondaki fenafillah mertebesine henüz ulaşamamış olan "Deniz aşırı özel bölge" sıfatında bir ülkedir. Biraz tanıyalım ve meseleler ne durumda ve ne şekilde seyredecek öngörülerimizi ve yarısı ciddi yarısı hikaye bir floodu paylaşalım. Yeni Kaledonya, 18.000 km2 bir alana sahip ve Pasifik'te bu boyutta adalar azdır. Genellikle Avustralya ve ABD arasındaki bu sahada ufak adalar vardır ve çoğunda da insan yaşamaz zira yaşamaya elverişli değildir. Bu sebepten Fransa, buralardaki adaların bir kısmını nükleer deneylerde kullanmıştır. Kaledonya'yı ise deyimi yerinde ise özel tutmuş, hiçbir nükleer deneme yapmamış, hiçbir nüklleer çöpü göndermemişlerdir. Bu ise Kaledonya'daki yerlilerin değil, orada sayıları hayli önemli derecedeki (%27) fransız kolonistlerin yüzü suyu hürmetinedir. Buradaki Fransız kolonistler, Bankaların ana çalışanları, müdürleri, burada bulunan ordunun subayları, kolluk kuvvetleri, üniversitelerdeki akademisyenlerin çoğunluğunu oluşturan gruptur. Esasen bu saydığım ve toplumun kaymağını oluşturan kısım da bu %27'nin tamamıdır. Halkın etnik çoğunluğunu oluşturan ana grup ise %40 ile Kanak yerlileridir. %40 neden çoğunluk? Derseniz, etnik çoğunluktan bahsederken eğer çok etnisiteli bir ülkede sizden daha kalabalık yüzdeye sahip olan yoksa siz %20 ile bile çoğunluk olabilirsiniz. Etnik çoğunluk demek nüfusun çoğunluğu demek değildir. Hele Kıbrıs'ın iki katı kadar büyük bir adada 270 bin nüfus, gayet az bir nüfustur ve bu kadar geniş bir adada egemen olup buradan Fransız ordusunu kovmak için km2'ye en az 100 kişilik bir nüfus yoğunluğu ve genel toplamda %60'lık bir etnik çoğunlukları olmalıdır. Şu andaki durumla sadece dünya çapında haber olurlar. Daha fazlası değil. %40'lık Kanakları takip eden %8 ve diğer %1-2-3'lük pasifik yerlileri ise bu nüfus yoğunluğu düşük adalarda egemen olacak profili sunmuyor. Zira bu iklimlerde böyle ciddi bağımsızlık savaşları nadiren olur ve istisnalar (Timor ayrılık savaşçıları gibi) Avrupa'nın desteklediği gruplar olmuştur. Yeni Kaledonya aslında kötü bir ekonomiye sahip değil. Ülkede çıkarılan nikel olduğu gibi Fransa'ya veya Çin'e gider. Fransa bunu ücretsiz alırken Çin'e gönderilenlerin parası da Kaledonya'nın %27'lik kesiminin cebine girer. Demir (1,39 Milyar Dolar), Nikel Cevheri (825 Milyon Dolar), Nikel Matlar (586 Milyon Dolar), Ham Nikel (13 Milyon Dolar) ve Uçaklar, Helikopterler ve/veya Uzay Araçları (7,23 Milyon Dolar), çoğunlukla Çin'e ihraç edilirken ki bu 1,79 Milyar Dolar eder, Güney Kore'ye (403 Milyon Dolar), Japonya'ya (334 Milyon Dolar), Tayvan'a (57,1 Milyon Dolar) ve İspanya'ya (51,4 Milyon Dolar) ihracatla Kaledonya aslında Türkiye'nin KKTC'de başaramadığı bir hikayenin başarılmış versiyonudur. Bu da Türkiye'ye ders olmalıdır zira KKTC'de daha fazlası olan doğal kaynaklara rağmen şu anda orada İsrail'e emlak satarak para kazanmaktan, kumarhane ve üniversite işletmekten başka bir ekonomi yoktur. Peki insan niçin ayaklanır? Kaledonya neden ayakta? Siz eğer etnik çoğunluğunu oluşturduğunuz ülkede hapishanelerdeki tüm mahkumların %92'sini oluştursanız, Kaledonya'da yaşayan Fransız ailelerde işsizlik %5 iken sizde %40 olsa ne derdiniz? Tabii ki hoşnutsuzluk duyardınız. İşte onlar da duyuyor. Aslında bu hoşnutsuzluk Kanaklarda hep vardı. Ülke, dünyanın en zengin 25 ülkesi arasında (ülke olmasa da) yer alsa da bu aslında bir istatistiki yanılgıdır zira coğrafyadaki yırtmaç ekolünü bilenler bizi anlayacaktır. İstatistik, yırtmaç gibidir. Göstermek istediğinizi gösterir, gizlemek istediğinizi gizler. Yeni Kaledonya'da varoşlarda yaşayanlar hep Kanak yerlileridir. Evsizler Kanak'tır. Refahtan pay alamayanlar da Kanaklardır. Nüfusları artanlar da Kanaklardır ama kapital yoksa artan nüfus zafer getirmez. Yeni Kaledonya'nın bağımsız olmak için sokaklara çıktığı bu günlerde bağımsızlıklarına kavuşmalarını pek ihtimal dahilinde görmüyorum. Toprak üzerindeki demografik hakimiyetleri, nüfus yoğunluğu azlığı gibi kriterlerle bakıldığında Fransız ordusunun ezip geçeceği bir gariban halktır bunlar. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Fransa'nın Rusya'ya karşı şahince çıkışlarına Rusya'nın bu bölgedeki bir cevabı olarak da yorumlayabiliriz ülkede olan olayları. Ancak bağımsızlık ve bağımsızlık hareketleri açısından ergenlik evresindedir bu bölge. Çünkü ateşli sokak protestoları ile başlayan hareketler, devlet kurumlarını ateşe vermek dışında bir yere varamaz. Ülkeye kaçakçılar tarafından sokulan silahlar da olmadığı için silahlı hareket çok kısıtlı kalacak ve bu da bölgedeki Fransız tugayı tarafından ezilerek etkisiz hale getirilecektir. Var sayalım bağımsız oldular yine de sömürü şekil değiştirip aynen devam edecektir. Zira bu tür ülkelerde fakir, bağımsız bile olsa zengin onu sonrasında yeniden köle etmeyi bilir. Yeryüzünde hiçbir fakir halk yoktur ki bağımsızlığını ve cehaletini aynı anda koruyabilsin. Bağımsız olan her fakir ülkenin cehaleti ile onu yeniden ve sürekli olarak ebediyen köle halinde tutabilirsin. Bu da nasıl olur? Bir bakalım. Yeni Kaledonya, sokak hareketleri, ateşli protestolar, kitlesel ayaklanma ve silahlı hareketle bağımsız oldu diyelim. Bir "milli liderleri" çıkara ve ülkeyi tıpkı şimdilerdeki Rwanda'nın idealist lideri Kagame gibi harika şekilde yönetir. Ne çıkarılan Nikel Fransa'ya gider ne de Çin ve Kore'ye satılan hammaddelerin parası Fransız bankalarına akar. Artık her şey Kaledonya içindir. Ülke kalkınır, milli bir ruh inşa edilir ama ondan sonra gelenler eski liderin mirasını eleştirip daha iyisini yapma iddiası ile ülkeye bir anda farklı bir kimlik verme yoluna giderler. Fakir ne kadar bağımsız olsa da cehaleti ile kendisini yeniden sömürge haline getirir kuralı daima işler. Fransa bir anda ülkenin liderine gaz verir ve ona "Gel seni Büyük Pasifik projesinin eş başkanı yapalım" der. Lider gazlanır ve hayalindeki Büyük Pasifik projesinin lideri olmak için boyundan büyük işlere kalkışır. Ordusunu sağa sola olmadık yerlere yollar ve bölgedeki istikrarın dibine dinamit koyar. Bu masraflı işler ekonomiyi sallarken milli gazla büyük katedraller inşa edilip birbirinden büyük Yeni kaledonya bayrakları dikilir. Maaşları ödemek için para basılırken karşılıksız paraya karşılık bulmak için ülkeye döviz gelmelidir ve bu döviz de Fransa'dan bulunur. Fransa ülkeye dövizi babasının hayrına vermeyecektir. Onu %25 faizi ile almak için verecektir. Dolayısıyla eskiden ülke zenginliklerinin %20'sini alan Fransa, bu kez de yine %20 almaya devam eder. Kalan %5 ise ülkenin başındaki "milli lider" veyahut Yeni Kaledonya'nın "dünya lideri" olan tasfiye memurunun hakkıdır. %5 tüm dünyada simsar hakkıdır. Halk ne alırsa bu %25 faizle cebindeki paranın her ay %25'ini sömürüye vermeye devam eder. Bu sömürüyle ne kadar çalışılsa da başkent Numea'daki insanın durumu asla düzelmez. Çalışanlardan daha da ucuza çalışması için ülkeye doldurulan Jawalı işçiler ucuz endüstri kollarında çalışırken liderin emriyle Kanak halkına ateş edecek bir emir kulu kitleyi de oluşturacaktır. Diğer yandan Yeni Kaledonya'nın bağımsız ve milli lideri, pasifiğin en büyük havalimanını yapmış ve bunu da paraları yurtdışında Fransız bankalarına yatıran işadamı arkadaşlarına paslamıştır bile. Havalimanının gelmeyen yolcuları için bile devlet kesesinden paralar ödenmeye devam edecektir. Görünürde havalimanı iş adamlarına ait olsa da Kaledonya liderinin oğlu oradaki en yağlı noktaları işletmektedir. Liderin oğlu, kızı, damadı ve yanında poz verdiği herkes bir yerlerin başındadır. Kızı veya oğlu da masum görünüşlü biri veya süzme saf biri de olabilir. Misal, bir yerlerinden hasta raporu alıp Yeni Kaledonya ordusunda askerliğe gitmeyip aynı hasta yerlerini kullanarak 5-6 çocuk yapmış olabilir. Sorun yoktur. Kanak yerlileri ölmek için hep hazırdır ve Büyük pasifik projesi için top yemi olmak sorun değildir. Tüm Kanak halkı bunu sorgulamaz zira halkın arasında arada bir mikrofon tutulan Fransa'da yaşayan gurbetçi Kanaklar sıklıkla milletin fukaralık acısını sulandırırlar. Bizim Fransa'da kurulu düzenimiz olmasa vallahi gelirdik yeğenim. Bak cennette yaşıyorsunuz, kıymetini bilin. Hem millet kafeteryalarda baksanıza Numea'da kafeler dopdolu madem para yok bu ülkede hiç kafeler dolu olur mu? Var ki harcıyorlar... kıymetini bilin milli liderinizin...! diyebilir. O esnada binlerce kişinin paylaştığı katolik inancın kardinali olan Kanak piskoposu lüks aracıyla sağda solda devlete itaat ve tasarruf konulu vaazlar vermektedir ve ülkenin çoğunda halkın Katolik inancına zerre kadar itimadı, güveni ve sempatisi kalmamıştır. Papaz-hatip okulu mezunları iyi görevler alırken Kanak gençlerine intihar ya da Fransa'ya gurbet seçeneği kalmıştır. Sorun değildir. Ne kadar kişi ülkeden giderse ülkedeki zenginlik o kadar az kimseye bölüneceği için kişi başına GSMH artacaktır. İnsanların büyük kısmı fakirliği de geçtik açlık sınırının altında yaşarken o esnada Kaledonya bilge lideri, dünya lideri veya Kaledonya başkanı ekstra tasarruf mesajları vermekte ve gerek kendisinin bin araçlık konvoyları gerekse eşinin lüks yaşamı gözden kaçmamaktadır. Ama sorun yoktur. Kaledonya'nın itibarı gereği Fransa'ya inat, Kaledonya lideri, Fransız cumhurbaşkanından daha iyi yaşamalıdır. Faizleri uçmuş, parası çöpten hallice olan, insanları sokakta gülümsemeden zombi gibi yürüyen ülkedeki Kanaklar da bu israf ekonomisi içerisinde katolik kardinalin de vaazlarında altını çizdiği gibi tasarruf etmeye yönlendirilir. Zenginliğin üzerinde oturan masum bir halkın bu yeni tasarruf paketleriyle, Muz yaprağı yalayıp manyok kemirmek veya Hindistan cevizi kabuğu dişlemek dışında yapacağı bir şey kalmamıştır. Artık öyle bir noktaya gelinir ki, birileri çıkıp, Fransa gelse keşke. Fransa bile bundan iyi yönetirdi diyecek kadar bağımsızlıktan, bayraktan ve Katoliklikten soğutulmuş ve cennet Yeni Kaledonya onlar için pasifik ortasında bir cehenneme dönüşmüştür. Ülkeyi kuran ilk idealist liderin inşa ettiği milli ruh böylece tüketilip hiç edilmiştir. Bu esnada, başlarda Fransa'nın gazıyla olmadık işler yapan, israf ekonomisiyle küçük ülkenin büyük ve sarsılmaz lideri yapılan yeni ulu lider ise senelerce bayraktarlığını yaptığı dini ve milli ruhun gazıyla artık kendisini daha fazla desteklemeyen Fransa'ya posta koyan açıklamalar yapar. Artık halkın hoşnutsuzluğu barizdir ve bir başka liderin geleceği de kesindir. Fransa'nın destekleri ile Kaledonya halkına alternatif gibi sunularak Numea belediye başkanlığını alan bir ittirme şahıs ile halkın hoşnutsuzluğu, Fransa'nın seçtiği bu yeni isme yönlendirilir. Bu esnada Yeni Kaledonya'nın ulu lideri, büyük başkanı senelerden beridir çoktan yurtdışına çıkarttığı yol ve havalimanlarınca akıtılan paralar ile muhalefeti de medyayı da kontrol etmeye çalışmaktadır. Trol orduları ve besleme kıtalar ile bir yanda ülkeyi senelerce yöneten ulu lider ve diğer yanda Fransa'nın seçtiği seçilmiş Numea belediye başkanının arkasında toplanmaya başlayan kitleler... halk burada tamamen etkisiz elemandır. Halkın dilinden anlayan, ona geleceği gösteren ufak milli partilere ise sandıkta köpek muamelesi çekildiği için halk da aslında sömürüye hazır ve başta belirttiğimiz cehaleti ile bağımsızlığını taşıma kabiliyetinden uzak ve tekrar tekrar sömürü olmaya namzet bir halktır. Fransa artık ülkeyi yöneten milli liderin döneminde de kar eden, ülkedeki karışıklıklarda da kar eden (paralar zaten Fransız bankalarındadır) ve bunu da kullanarak ulu lideri hizaya çeken ülkedir. Muhalefeti de kullanmakta, geleceğe yatırımı çoktan yapmaktadır. Bu esnada ulu lider de muhalefete bir jest yapıp gel Fransa'ya karşı birlik olalım ben iktidarı devrettiğimde beni ve avanemi yargılama benim başlattığım yatırımlara karşı devletin iptalini falan devreye sokma... iktidarı sana yavaş yavaş vereyim diyecektir. Zira bir saf oğul ve alsbergerli zehir gibi zeki ama asosyal damadın kendisini koruyacağından emin değildir. Çünkü liderin sadece bir oğlu ve bir damadı vardır. Bir rivayete göre bir diğer oğlu daha vardır ama aşırı asabi ve şiddet manyağı biri olduğu için kameralara çıkmaz işinde gücünde parasını kazanmaktadır.. (sonuçta hikaye ve faraziye yazıyoruz. Bob Ross gibi bu resme her saçmalığı ekleyebilirsiniz. Fırça sizin... dolayısıyla liderin metresleri, şusu busu her şeyi olabilir hatta kasetleri de) Nitekim bu görüşme sonrasında Yeni Kaledonya muhalefetinin de farklı olmadığı ve aslında hepsinin kuyruğundan Fransa'ya bağlı olduğu ortaya çıkacaktır. Ortaya çıkacak dedikse, de çoğu eğitimsiz ve sağ politikalarla devlet putuna tapmaya alıştırılmış Tropikal Kaledonya köylüsü ortaya çıkmış bir şeyi de anlama kabiliyetinde olmayacaktır. İşler böyle devam ederken Kanak yerlilerinin kaçının öldüğü, kaçının süründüğü önemli değildir. Numea'dan yola çıkan ve dünya ülkelerine gidip gelen gemilerde ne olduğu, ülkeye değil de kime ne zenginlikleri taşıdığını halk bilmeyecektir. Halk zaten ucuz palmiye yağı kuyruklarında liderlerine dua etmeye alıştırıldıkları için her sefalet içerisinde "vardır bir hikmet" diyerek hristiyan teolojisi gereği İncil'de yazdığı gibi "sana tokat atılırsa diğer yanağını uzat" demeye devam edecektir. Halkın kullanımına kapatılmış olan eski havalimanına da neyin girip çıktığı, o koca koca ambarlarda nelerin tutulduğunu halk yine bilmeyecektir ama artık avret mahalinde bir tek yaprak kalmış olan Kaledonya köylüsü, devasa Noumea havalimanına bakıp wargasm olacaklardır. Arada bakışlarını çevirdikleri devasa bayrak direklerine bakıp demlenecekleri, Okyanusunun dalgalarına, palmiye ağacının hışırtısına ölürüm Kaledonyam! şarkılarıyla kendilerini iyi hissedip yine WARgasm olacaklardır ve bu onların en temel hakkıdır. Komşu ülke FİJİ parayla oynarken Kanak ameleleri için ellerinde oynayacakları tek şey kalmıştır ama onda da fakirlik ve sefaletten dolayı mecal kalmamıştır. Zaten ülkeye doldurulan jawalı işçiler onların yerine de bunu hakkıyla yapmaktadır. Fransa'nın Büyük Pasifik projesi gazıyla girdikleri komşu adalardaki işgal ettikleri bölgeler ve oralardan gelen yerlilerin ise ülkedeki istilası bila istisna devam edecektir. Kanaklar için artık makul bir gelecek yoktur. Bağımsızlık akılsızlıkla birlikte gidecek bir kavram olmadığı için akıllanmadıkları ölçüde iyi de yaşayamayacaklarını öğrenene dek Kanaklara ne bağımsızlık ne de koloni hayatı yaramayacaktır. Artık Yeni Kaledonya'nın eski kralları veya kabile şeflerinin haşmetli savaş hikayelerini okumak, Diriliş Kaledonya, kuruluş Kaledonya, Büyük Pasifik Kaledonyası gibi filmleri izleyip en sonunda s...çış kaledonya gerçeğini tadacaklardır. İla nihaye, dünyanın bir yerinde bir Kanak okçusu ya da ciritçisinin fırlattığı ve madalya kazandığı başarılarla övünecek yahu en azından biz de büyük bir halkız diye teselli bulacaktır bu halklar... Dünyanın en rezil ülkelerinden gelen kimselerin caddelerinde insanını öldürdüğü Kaledonya yerlileri kendilerini önemli hissetmek için ya çocuklarını ya eşlerini dövecek ve travmatik bir halk olacaktır. Fakat eskiden ellerinde olan ve kendilerini %40'lık yekunu ile ülkedeki tüm etnik gruplardan da kalabalık yapan nüfus gücü de ellerinde değildir. Fakirlikleri sebebiyle üç kuruşa muhtaç olduklarından ülkelerinden mülk satın alıp yanına eşantiyon pasaport alan zengin ve şimarık FİJİ halkı, ta Fiji'deki sandıklardan Yeni Kaledonya'nın ulu lideri için oy vermektedir. Yeni Kaledonya lideri iktidardan düşmüş bile olsa bu sebepten Kaledonya anayasasının değiştirilmesini engelleyecek bir halk oyuna daima sahip olacaktır. Kanak yerlileri için artık yalayacak muz kabuğu ve kemirecek manyok da yoktur ve muhtemelen ülkelerine hakim olan laterit toprakları yiyecek ve ulu lidere katedrallerde dualar okuyup devletlerinin devamı için ekstra dualar edecek, inandıkları cenneti öbür dünyada göreceklerini sanacaklardır. Artık kurucu liderin hayatında inşa ettiği onca kurum 20-25 yıllık ulu lider iktidarında hovardaca tüketilmiş ve ülkenin kaderini kendi kaderine borçlarla ve elinde rehin tuttuğu ülke hazinesi ile bağlayan yüce liderden kurtarmak isteyen Kanak halkı yeni bir maceraya atılacaktır. Bu da kendilerini emanet edecekleri Noumea belediye başkanı şahsiyetten ve gelecekteki kayıtsız şartsız Fransa sömürüsünün devamından başka bir şey değildir. İşte Yeni Kaledonya'da olması muhtemel şeyleri gerçekle hiç alakası olmayan ve tamamen hayal ürünü, kurgu bir öngörüyle aktaralım dedik. Bunlar tabi kötü senaryo. Zaten böyle kötü bir senaryonun dünyanın hiçbir yerinde olması da söz konusu değildir. Burada yazılanlar da şu veya bu şekilde bir ülkede yaşanmamış ve hayal ürünü şeyler olduğu için bunları "darbı mesel" ve "faraziye" şeklinde ele aldık... Şimdi bu yazdıklarımızı okuyan sıradan bir Kanak bağımsızlık yanlısı bize "Yahu kardeşim sahi siz ne yaşadınız? Biz basit bir bağımsızlık istiyorduk" diyerek şaşırabilir ama biz yine de altındaki DeLorean ile Biff Tannen evreninden geçmişe gelen ve geleceği düzeltmeye çalışan Marty McFly gibi yazmış olalım da Kanaklara hayrımız dokunsun. Özetle, Yeni Kaledonya'da işler pis... Bağımsızlık denemeleri de uzun sürmeyecek. Bağımsız olsalar da daima bağımlı kalacaklar. Çare nedir? Derseniz, hasta olduğunu kabul etmeyen milletler için çare sadece bir hakarettir. Böyle büyük milletlere çare önerecek haddimiz yoktur. Kalplerimiz Yeni Kaledonya halkıyla beraber. :) Pasifiğinin dalgalarına ölürüm, Palmiye yaprağının hışırtısına ölürüm Yeni Kaledonyam!

🇹🇷🇳🇴Dr.Yüksel Hoš PhD🇧🇦

268,131 просмотров • 2 лет назад

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Kafkas İslam Ordusu ve Bakü’nün kurtuluşunun 108’inci yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen anma programına katıldı. Türkiye-Azerbaycan Dostluk ve İşbirliği Vakfı (TADİV) tarafından düzenlenen anma töreni öncesinde Bakan Yaşar Güler tarafından Kafkas İslam Ordusu Anıtı’nın açılışı gerçekleştirildi. Anıtın açılışında konuşan Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: BU ANITIN AÇILMASINI SON DERECE DEĞERLİ BULUYORUM Bakü’nün kurtuluşunun 108’inci yıl dönümünde böylesine tarihî bir mana taşıyan Kafkas İslam Ordusu Anıtı'nı açmaktan büyük bir gurur duyduğumu da ifade etmek isterim. Bu anlamlı eserin Bakü'nün kurtuluşunun yıl dönümünde icra edilen kıymetli bir programla açılmasını da son derece değerli buluyorum. Bu vesileyle başta Prof. Dr. Sayın Aygün Attar Hocamız olmak üzere bu anıtın fikir aşamasından tamamlanmasına kadar katkı sunan mimarından, sanatçısına, ustasından, işçisine emeği geçen herkese canıgönülden şükranlarımı sunuyorum. Kıymetli kardeşlerim, bugün açılışını gerçekleştirdiğimiz bu anıt bizlere 108 yıl önce ortaya konulan büyük bir kardeşliği, fedakârlığı ve dayanışmayı bir kez daha hatırlatmaktadır. 1918 yılında Azerbaycan'ın istiklali ve Bakü'nün kurtuluşu için Anadolu'nun evlatları can gardaşlarının yardım çağrısına kayıtsız kalmamış, onların vatanını, kendi vatanları bilerek Kafkas İslam Ordusunun şanlı sancağı altında Azerbaycan'ın birlik ve bütünlüğü için mücadeleye koşmuşlardır. Bu uğurda toprağa düşen kahramanlarımız ise Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ezeli kardeşliğe nesiller boyunca yaşayacak mukaddes bir miras bırakmışlardır. Bugün açtığımız bu anıtın da onların aziz hatıralarını yaşatacağına ortak tarihimizin gelecek nesillere aktarılmasına katkı sağlayacağına ve Türkiye Azerbaycan birlikteliğinin ebedî nişanelerinden birisi olacağına yürekten inanıyorum. Bu vesileyle Nuri Paşa ve Kafkas İslam Ordusu kahraman mensupları ile Türkiye'nin ve Azerbaycan'ın istiklali uğruna mücadele eden aziz şehitlerimizi ve kahraman gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyorum. Ruhları şad, Türkiye Azerbaycan kardeşliği daim olsun. Bakan Yaşar Güler, anıt açılışını ardından gerçekleşen törende ise şu konuşmayı yaptı: KAFKAS İSLAM ORDUSU’NUN MÜCADELESİ, TARİHÎ BİR DÖNÜM NOKTASI OLDU “Kafkas İslam Ordusu”nun icra ettiği tarihî harekât ile can Azerbaycan’ın göz bebeği Bakü’yü işgalden kurtarmasının 108’inci yıl dönümünde “Bir Millet İki Devlet: 1918’de Kanla Mühürlenen Kardeşlik” temasıyla düzenlenen bu anlamlı programda, sizlerle bir arada olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Öncelikle bu önemli programı düzenleyerek böylesine tarihî bir mirasın akademik bir perspektifle yeniden değerlendirilmesine imkân sağlayan başta Sayın Vakıf Başkanı olmak üzere Türkiye Azerbaycan Dostluk, İşbirliği ve Dayanışma Vakfına, ayrıca panel oturumunda bildiriler sunacak olan kıymetli hocalarımıza ve programa katkı sağlayan herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Bu vesileyle Vakfımızın Türkiye ile Azerbaycan arasındaki sosyokültürel bağları güçlendirmeye, Türk dünyasında barış ve toplumsal dayanışmaya katkı sunmaya yönelik yürüttüğü verimli çalışmaları da büyük bir memnuniyetle takip ettiğimizi özellikle ifade etmek isterim. Bugün burada yıl dönümünü idrak ettiğimiz 15 Eylül 1918 tarihi, esasen bir harekâtın icrasından ve Bakü gibi kıymetli bir şehrin düşman işgalinden kurtuluşundan çok daha büyük anlamlar taşımaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Kafkasya’daki dengelerin değiştiği, Azerbaycan Türklerinin ağır tehditlerle karşı karşıya kaldığı bir ortamda, 28 Mayıs 1918’de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti ile 4 Haziran’da imzaladığı Dostluk Antlaşması çerçevesinde kardeşlerinden yardım istemiştir. Bu çağrıya kayıtsız kalmayan Osmanlı Devleti tarafından Nuri Paşa komutasında Kafkas İslam Ordusu teşkil edilmiştir. Kafkas İslam Ordusunun Azerbaycan millî kuvvetleriyle omuz omuza başlattığı harekât kapsamında Gence’den hareketle Gökçay ve Şamahı’da önemli başarılar elde edilmiş, ardından Bakü önlerine ulaşılmıştır. Nihayet 14 Eylül gecesi başlayan son taarruzun ardından 15 Eylül 1918’de Bakü işgalden kurtarılarak Azerbaycan millî devletine teslim edilmiş, böylece hükûmetin Gence’den Bakü’ye taşınmasının önü açılmıştır. Bu mücadele Bakü ile de sınırlı kalmamış, şehrin kurtarılmasından birkaç gün sonra harekât, Karabağ istikametinde genişletilmiştir. Öyle ki Azerbaycan Türklerine yönelik vuku bulan Ermeni saldırıları üzerine, 5’inci Kafkas Tümeninden Albay Cemil Cahit Bey komutasında harekete geçen iki kahraman alayımızın Ağdam’dan başlattığı harekâtla Askeran, Şuşa ve Gerus gibi kritik yerler Ermeni çetelerinden temizlenmiş, böylelikle Karabağ’da da güven ve asayiş sağlanmıştır. Dolayısıyla Kafkas İslam Ordusunun bu mücadelesi Azerbaycan’ın egemenliğinin güçlendirilmesine ve ülkenin toprak bütünlüğünün tesis edilmesine imkân sağlayan tarihî bir dönüm noktası olmuştur. KARDEŞLİĞİMİZ KANLA MÜHÜRLENMİŞTİR Şüphesiz bu harekâtın en kıymetli yönlerinden biri de kahraman Türk askeri ile Azerbaycan’ın yiğit evlatlarının köklü bağları, vatan sevgisi ve kardeşlik ruhuyla yan yana mücadele etmiş olmasıdır. Bugün bir kez daha Kafkas İslam Ordusunun 1132 şehidi ile aynı mücadelede can veren Azerbaycanlı kardeşlerimizi rahmet ve minnetle anarken, bir asırdan fazla zamandır nesilden nesile aktarılan bu büyük kardeşlik mirasını da saygıyla ve minnetle yâd ediyoruz. Bakü’de Şehitler Hiyabanı’nda yan yana yatan kahramanlarımız, bizlere şu hakikati bir kez daha hatırlatmaktadır: Türkiye-Azerbaycan kardeşliği, yalnızca sözlerle ifade edilen bir yakınlık değildir. Bu kardeşlik, gerektiğinde aynı cephede omuz omuza verilmiş mücadelelerle, fedakârlıkla ve kanla mühürlenmiştir. KARABAĞ’DAKİ ZAFER, TÜM TÜRK DÜNYASI İÇİN GURUR KAYNAĞIDIR 1918’de yazılan bu destanın ruhu, bugün de aynı heyecanla yaşamaya devam etmektedir. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, köklü ve ortak geçmişimizin mirasıyla bugünümüzü anlamlandırırken, aynı zamanda gelecekteki birlikteliğimizin de en sağlam temelini oluşturmaktadır. Bu bağ kökü mazide olan, Kafkas İslam Ordusundan Tek Vatan Muharebesi’ne kadar verilen mücadelelerden süzülüp gelen, gönülden gönüle kurulmuş ezelî ve ebedî bir kardeşliktir. Nitekim 1918’de Anadolu’nun evlatları Azerbaycanlı kardeşleriyle birlikte Bakü’nün kurtuluşu için nasıl omuz omuza mücadele etmişse, bir asır sonra Azerbaycan öz toprağı Karabağ’ı işgalden kurtarmak için harekete geçtiğinde Türk milletinin kalbi de can gardaşlarıyla birlikte atmıştır. Şanlı Azerbaycan ordusunun yüreği yurt aşkıyla çarpan kahraman askerleri, yaklaşık 30 yıl işgal altında kalan Karabağ’ı özgürlüğüne kavuşturmak üzere harekete geçmiş, 44 gün boyunca büyük bir azim, disiplin ve kararlılıkla destansı bir mücadele ortaya koymuşlardır. Bu büyük zafer, büyük askerî mücadelenin yanında uzun yıllar boyunca hakkından vazgeçmeyen, vatanına kavuşacağı güne olan inancını kaybetmeyen Azerbaycan halkının sabrının, iradesinin ve kararlılığının da neticesidir. Ne mutlu ki bugün Şuşa’da, Hankendi’de ve Karabağ’ın tamamında üç renkli şanlı Azerbaycan bayrağı özgürce dalgalanmaktadır. Bu zafer, Azerbaycan için olduğu kadar, bütün Türk dünyası için de büyük bir gurur kaynağıdır. Türkiye olarak bizler de Vatan Muharebesi’nin her anında desteğimizle ve bütün imkânlarımızla Azerbaycanlı gardaşlarımızın yanında olduk, o kutlu zaferin sevincini hep birlikte yaşadık. Zira Azerbaycan’ın sevinci bizim sevincimiz, acısı bizim acımızdır. Yeter ki vatanlarımız güvenli ve gülistan olsun, yeter ki ay yıldızlı ve üç renkli bayraklarımız semalarımızda ebediyen özgürce dalgalansın. TÜRKİYE-AZERBAYCAN İLİŞKİLERİ ÇOK KÖKLÜ, ÇOK GÜÇLÜ, ÇOK BOYUTLU VE DERİNDİR Hepinizin yakından takip ettiği üzere küresel ve bölgesel düzeyde risk ve tehditlerin çapı ve etkisi her geçen gün artmaktadır. Uluslararası sistemin kırılganlaştığı, krizlerin ve çatışmaların çoğaldığı, güvenlik, enerji ve ekonomik rekabetin giderek sertleştiği bir ortamda stratejik konuma sahip ülkelerimizin, her alanda güçlü olması ve caydırıcılığını artırması bir tercih değil, zorunluluktur. Bu kritik ortamda kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, ülkemizin hak ve menfaatlerini kararlılıkla korurken, aynı zamanda pek çok coğrafyada güvenlik, barış ve istikrara müstesna katkılar sağlamaktadır. Böylesine hassas bir güvenlik ortamında Türkiye ve Azerbaycan arasındaki yakın iş birliği her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır. Şu bir gerçektir ki Türkiye-Azerbaycan ilişkileri çok köklü, çok güçlü, çok boyutlu ve derindir. Bizler klasik anlamda iki devlet arasındaki diplomatik ilişkilere sahip değiliz. Bunun çok ötesinde aynı coğrafyanın, aynı kültürün, aynı değerlerin ve ortak bir kaderin parçası olan “İki devlet, tek milletiz.” Çok şükür bugün Sayın Cumhurbaşkanlarımızın liderliklerinde ilişkilerimiz, tarihimizin en güçlü dönemlerinden birini yaşamakta, stratejik ortaklığımız hemen her alanda gelişmektedir. Özellikle savunma ve güvenlik alanında ulaştığımız bu mümtaz seviye, birbirimize olan sarsılmaz güvenimiz ve geniş kapsamlı dayanışmamızın en somut göstergelerinden biridir. Silahlı Kuvvetlerimiz karşılıklı personel eğitimlerinden müşterek ve çok uluslu tatbikatlara, askerî tecrübe paylaşımından mayın temizleme çalışmalarına, savunma sanayisi projelerinden teknoloji ve kabiliyet geliştirmeye kadar çok geniş bir alanda müşterek faaliyetler icra etmektedirler. Türk ve Azerbaycan orduları arasındaki birlikte çalışabilirliğin, koordinasyonun ve karşılıklı güvenin sürekli geliştirilmesi, iki ülkenin savunma kapasitesi kadar Kafkasya’nın güvenliği açısından da stratejik önemdedir. Bugün ulaştığımız bu güçlü askerî iş birliğinin temelinde ise 1918’de Bakü’nün kurtuluşu için omuz omuza mücadele eden askerlerimizin ortaya koyduğu silah arkadaşlığı ve dayanışma ruhu bulunmaktadır. 108 yıl sonra şartlar ve imkânlar değişse de aynı kardeşlik ruhu, iki kardeş ordunun kader birliği içerisinde geleceğe yürümesiyle yaşatılmaktadır. Bu yüzden diyoruz ki Türkiye’nin gücü Azerbaycan’ın gücü, Azerbaycan’ın gücü de Türkiye’nin gücüdür. AZERBAYCAN VE ERMENİSTAN ARASINDA ATILAN OLUMLU ADIMLARI MEMNUNİYETLE KARŞILIYORUZ Elde edilen her zafer ortaya çıkardığı barış ve istikrar ortamıyla daha büyük anlam kazanmaktadır. Vatan Muharebesi ve sonrasındaki gelişmeler, Güney Kafkasya’nın uzun yıllar boyunca maruz kaldığı çatışma ortamından çıkarak barış, istikrar, kalkınma ve bölgesel iş birliğiyle anılması için tarihî bir fırsat oluşturmuştur. Bu kapsamda Azerbaycan ve Ermenistan arasında geçtiğimiz yıl Vaşington’da kayda geçirilen iradeyi ve son dönemde barışın tesisi yönünde atılan olumlu adımları memnuniyetle karşılıyor, kapsamlı ve kalıcı bir barışın da bir an önce tesis edilmesini temenni ediyoruz. Türkiye olarak sürecin sürdürülebilir, bölgesel istikrarı güçlendiren ve bütün bölge halklarının huzur ve refahına katkı sağlayan bir anlayışla sonuçlandırılmasına yönelik gayretleri destekliyoruz. Zira Kafkasya’nın artık çatışmalara değil güvene, iş birliğine, kalkınmaya ve refaha ihtiyacı vardır. Türkiye ve Azerbaycan arasındaki güçlü dayanışmanın da bu yeni dönemin en önemli güvencelerinden biri olduğuna inanıyoruz. DAİMA CAN GARDAŞLARIMIZIN YANINDA OLMAYA DEVAM EDECEĞİZ Şu ana kadar ifade etmeye çalıştığım tarihî ve güncel ilişkilerimizin temelinde karşılıklı güven, güçlü bir emektaşlık ve atalarımızdan bizlere kalan köklü bir dayanışma mirası bulunmaktadır. Bu çerçevede 1918’de Gence’den Bakü’ye yürüyen kahramanlarımızdan devraldığımız bu kıymetli mirası bugün savunmada, diplomaside, ekonomide, enerjide, ulaştırmada, teknolojide ve her alanda daha güçlü bir birlikteliğe dönüştürmek zorundayız. Aynı şekilde bu anlayışla daha aydınlık bir geleceğe birlikte yön vermeliyiz. Bugün gerçekleştirdiğimiz bu programın da tarihimizin önemli bir dönüm noktasını yeniden hatırlatmanın yanı sıra bu kardeşlik anlayışının ve ortak gelecek perspektifimizin bir kez daha ortaya konulmasına, aynı zamanda bu mirasın gençlerimize aktarılmasına önemli katkılar sağlayacağına inanıyorum. Zira tarih yalnızca geçmişte yaşananları hatırlamak için değil, bugünü doğru anlamak ve geleceği sağlam temeller üzerinde inşa etmek için en önemli rehberlerimizden biridir. Bu kapsamda Türkiye ile Azerbaycan arasında sarsılmaz bir şekilde teşkil edilen kardeşlik köprüsünün bugün çok daha güçlü, kurumsal ve stratejik bir birlikteliğe dönüşmüş olması, şehitlerimizin bizlere bıraktığı mukaddes mirasa sahip çıktığımızın en somut göstergesidir. Türkiye olarak bundan sonra da aynı anlayışla Azerbaycan ile iş birliğimizi geliştirmeye ve daima can gardaşlarımızın yanında olmaya devam edeceğiz. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken; Başta kurucu liderlerimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Haydar Aliyev’i, Kafkas İslam Ordusu Komutanı Nuri Paşa’yı ve bu büyük mücadelede görev alan bütün kahramanlarımızı rahmetle ve şükranla yâd ediyorum. Kafkas İslam Ordusu ve Tek Vatan Muharebesi şehitleri başta olmak üzere ülkelerimizin istiklal ve egemenliği ve şanlı bayraklarımızın özgürce dalgalanması uğruna canlarını feda eden bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyor, hayatta olan gazilerimize şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Bu anlamlı buluşmaya öncülük eden, ortak tarihimizin ve kardeşlik hafızamızın yaşatılmasına değerli katkılar sağlayan Türkiye Azerbaycan Dostluk, İşbirliği ve Dayanışma Vakfına, Programa ilmî katkılar sunan kıymetli akademisyenlerimize ve emeği geçen herkese bir kez daha teşekkürlerimi sunuyor; sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

70,933 просмотров • 11 дней назад

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Tersanesi Komutanlığımızda gerçekleştirilen “Deniz Platformlarının Hizmete Giriş, Bayrak Çekme ve İlk Sac Kesim Töreni”nde konuştu. Bakan Yaşar Güler’in de beraberinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, Bakan Yardımcıları Musa Heybet ve Salih Ayhan ile birlikte katıldığı törende, Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan şunları söyledi: TÜRKİYE-PAKİSTAN DOSTLUĞU, KIYAMETE KADAR DEVAM EDECEK Bugün çok özel bir program münasebetiyle dünyanın göz bebeği şehri İstanbul’da, İstanbul Tersane Komutanlığımızda sizlerle bir aradayız. Deniz platformlarımızın hizmete giriş, bayrak çekme ve ilk sac kesme töreni vesilesiyle sizlerle bir arada olmaktan memnuniyet duyuyorum. Törenimize Pakistan'dan teşrif eden kıymetli misafirlerimize, ikinci evleri olan Türkiye’ye hoş geldiniz, sefalar getirdiğiniz diyorum. Mavi Vatan'ın dört bir yanında büyük bir adanmışlıkla görev yapan tüm personelimize, Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın tüm mensuplarına ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Türkiye için çalışan, Mavi Vatan'ın muhafazası ve gerektiğinde müdafaası için gecesini gündüzüyle birleştiren herkesten Cenabıallah razı olsun. Yine bu vesileyle; asırlardır nazlı hilalin özgürce dalgalanması için toprağa düşen şehitlerimizi rahmetle anıyor, gazilerimize şükranlarımı sunuyorum. Evet, bugün Türk tersaneciliği ve donanması açısından bir gurur anına, hem de çok büyük bir gurur anına hep beraber şahitlik ediyoruz. Öncelikle bizlere bu gururu yaşatan İstanbul Tersane Komutanlığımızın işçisinden mühendisine bütün mensuplarını canıgönülden tebrik ediyor, kendilerine şahsım ve milletim adına teşekkürlerimi sunuyorum. Ülkemiz tersanelerine güvenmekte ne kadar haklı olduğumuzu bugün bir kez daha görüyoruz. Malumunuz Pakistan Deviz Kuvvetlerinin ihtiyacını karşılamak üzere Eylül 2018 tarihinde 4 adet MİLGEM inşa sözleşmesi imzalamıştık. İlk gemi PNS Babür’ü 24 Mayıs 2024 tarihinde Pakistan’a teslim ettik. Bugün de her türlü test ve tecrübe faaliyetlerini başarıyla tamamlayan PNS Hayber’in teslimini yapıyoruz. Projenin 4’üncü gemileri Karaçi Tersanesinde inşa ediliyor. 3’üncü gemi PNS Bedir’in Haziran 2026 sonunda, 4’üncü gemi PNS Tarık’ın ise 2027 yılının ilk çeyreğinde teslimi planlanıyor. En son teknolojiyle donatılmış bu gemilerin kardeş Pakistan donanmasına şimdiden hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. Kökleri ortak tarihimizin derinliklerine uzanan ve asırlar boyunca sınanarak bugünlere gelen Türkiye-Pakistan dostluğu; Allah’ın izniyle kıyamete kadar devam edecek, serpilecek, güçlenecektir. Değerli arkadaşlar, çok değerli misafirler; bugün burada denize uğurladığımız ve bayrak çektiğimiz platformlar alın terinin, aklın, emeğin, cesaretin ve adanmışlığın eseridir. Bunların en başında havadan bağımsız tahrik sistemi ve gelişmiş sonar yetenekleriyle sessiz derinliklerin millî bekçisi olacak TCG Hızırreis denizaltımız vardır. Hızırreis denizaltımızı bugün hizmete veriyoruz. Hizmete aldığımız bir başka platformumuz, yeni tip çıkarma gemimiz Ç159’dur. Bu platform hem askerî harekâtlarda hem de barış dönemindeki insani yardım operasyonlarında fırtınalı sularda görev yapacaktır. Ulaq silahlı insansız deniz aracımız bir diğer kıvanç kaynağımızdır. Dijital dönüşümün, yapay zekâ tabanlı otonom sistemlerin denizlerdeki sembolü olacak Ulaq, geleceğin harekât sahasının öncülerindendir. Ulaq SİDA’nın bir başka özelliği, Türk mühendislerinin geliştirdiği yüzde 90 yerlilik oranına sahip Marin motorunu kullanmasıdır. Her 3 deniz platformunun da hayırlı olmasını temenni ediyorum. TCG KOÇHİSAR’I MAYIS SONUNDA DONANMAMIZA KATACAĞIZ TCG Koçhisar karakol gemimiz, Mavi Vatan’daki hak ve hukukumuzu koruma irademizin nişanesidir. Barış zamanında milletimize hizmet edecek, kriz zamanlarında caydırıcı gücümüz olacak Koçhisar’ı mayıs sonunda donanmamıza katacağız. Son olarak bugün ayrıca, açık deniz karakol gemimiz Seferihisar’ın sac kesimini gerçekleştireceğiz. Şimdiden hayırlı, uğurlu olsun diyorum. Türkiye olarak savunma sanayi alanında yürüttüğümüz her projede ürün geliştirmekle kalmıyor; ekosistemi, insan kaynağını ve teknoloji üretim kapasitesini de büyütmeyi hedefliyoruz. Savunma Sanayi İcra Komitesinde aldığımız kararları önce millet, önce devlet anlayışıyla ilgili kurumlarımızın koordinasyonunda tek tek hayata geçiriyoruz. Şurası bir gerçek ki savunmada başarı ancak bütüncül bir stratejiyle elde edilir. Havada güçlü olmadan, denizde etkin olmadan karada caydırıcı olamazsınız. Hamdolsun, biz tüm bu alanlarda çok güçlü bir varlık gösteriyoruz. Kapasitemizi günden güne artırıyor, imkân ve kabiliyetlerimizi aralıksız geliştiriyor, kendi teknolojimizi yine kendimiz üretiyoruz. Savunma sektöründeki 3.500’ü aşkın firmamız, 100 bini aşkın insan kaynağımız, varını yoğunu Türkiye’nin güvenli yarınlarına vakfediyor. Araştırma-geliştirme çalışmalarından tasarıma, yazılımdan seri üretime, tüm süreçleri yerli ve millî kaynaklarımızla yönetiyoruz. Şu anda savunma ihracatında dünyanın en büyük 11’inci ülkesiyiz. Son 11 aylık dönemde savunma ve havacılık ihracatımız geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 30 artarak 7 milyar 445 milyon dolara ulaştı. Sadece kasım ayı ihracatımız önceki kasım ayına kıyasla yüzde 22 artışla 742 milyon dolar oldu. Bu sabah itibarıyla, 8,6 milyar doları aşmış bulunuyoruz. Kendimize inandık, Türk savunma sanayisine güvendik, kısa sürede işte bu rakamları yakaladık. Elbette burada durmayacağız, 2028 senesi için belirlediğimiz hedef 11 milyar dolarlık ihracat rakamıyla savunma ve havacılık ihracatında dünyada ilk 10’a girmektir, bu hedefe doğru sağlam adımlarla ilerliyoruz. KENDİ SAVAŞ GEMİSİNİ DENİZE İNDİREN 10 ÜLKEDEN BİRİYİZ Şunu da burada büyük bir memnuniyetle ifade etmek isterim: Dünyada kendi savaş gemisini geliştirip denize indiren 10 ülkeden biri Türkiye’dir. Türk tersaneleri bugüne kadar dünyanın birçok ülkesine farklı ebatta 140’ın üzerinde deniz platformu ihraç etti. Güvenlik kuvvetlerimiz; kendi ürettiğimiz araç, ekipman ve mühimmatlarla havada, karada ve denizde âdeta destan yazıyor. Sahadan aldığımız verileri titiz bir şekilde analiz ediyor, geri bildirimler ışığında mevcut teknolojimizi daha da ileri noktalara taşıyoruz. Tüm bunları yaparken doktrin ve pratik arasındaki dengeyi birbirlerini besleyecek şekilde en verimli surette temin ediyoruz. Başkanı olduğum Savunma Sanayi İcra Komitesinde aldığımız kararlar çerçevesinde başlayan projelerimizin meyvelerini birer birer topluyoruz. Bakınız, 4 ay önce sistemler sistemi Çelik Kubbe'yi envanterimize kattık. Geçen ay insansız savaş uçağımız KIZILELMA, dünya havacılık tarihinde bir ilki başardı. Ana muhalefetin "Balıklar rahatsız oluyor." diyerek testlerimizi eleştirdiği Sinop’ta, KIZILELMA’mız jet motorlu bir hedefi görüş ötesi hava-hava füzesiyle vurarak etkisiz hâle getirdi. Bir diğer stratejik projemiz olan Bayraktar TB3 envantere girdi. TCG Anadolu’nun abisi olacak 300 metre uzunluğundaki uçak gemimizin inşa süreçlerini evet başlattık. İnsansız araçlardan fırkateyne kadar tüm deniz platformlarında hem kendi ihtiyaçlarımızı hem de dost ve müttefiklerimizin taleplerini karşılıyoruz. Savunma Sanayii Başkanlığımız, ASFAT’ımız, askerî tersanelerimiz, sivil tersanelerimiz; uyum içinde iş birliği ve güç birliği içerisinde çalışıyor, imar ve inşa ediyor, ürettikleri ürünleri dünyanın farklı ülkelerine ihraç ediyor. Buradaki başarıyı görmek için uzaklara gitmeye hiç gerek yok, Türkiye’nin savunma sanayisinde son 23 senede kat ettiği mesafeyi görmek için öyle 70’leri, 60’ları evet deşelemeye de gerek yok, bunun için geçtiğimiz haftalarda kamuoyumuzla paylaşılan projelere ve çalışmalara bakmak fazlasıyla kâfidir. Füzelerden tüfeklere, insansız araçlardan roketlere, deniz toplarından elektronik harp sistemlerine sektörün tamamında büyük bir dinamizm var, üretkenlik var, maşallah heyecan ve gayret var. Buradan kamu-özel ayrımı yapmadan Türk savunma sanayinin gelişmesi ve güçlenmesi için ter döken tüm firmalarımıza, oralarda çalışan tüm kardeşlerime ülkem ve milletim adına teşekkür ediyorum. MORALİMİZİ BOZMAYA ÇALIŞANLARA ALDIRMAYIN Sizlerin şahsında sektördeki tüm kardeşlerimden şunu rica ediyorum: Moralimizi bozmaya çalışanlara lütfen aldırmayın. Cesaretimizi kırmak için uğraşanlara lütfen pirim vermeyin. Televizyon ekranlarında, sosyal medyada ve gazete köşelerinde sağa-sola karamsarlık aşılayan felaket tellallarına lütfen kulak asmayın. Biz bugüne kadar ne yaptıysak unutmayın, bunlara rağmen yaptık. Yüzde 20 yerli sermayeyle başlatıp şu anda yüzde 80 yerli sermayeye biz ulaştık. Eğer biz çalışırsak, biz hedeflerimizden kopmadan mücadele edersek, evvelallah bunların hiçbiri bizim önümüzü kesemez, şevkimizi kıramaz. Bizi yolumuzdan çevirmeye çalışanlara inat hep beraber omuz omuza verecek, çok daha kararlı bir şekilde hedeflerimize yürüyeceğiz. İşte bugün hem Mavi Vatanımızın güvenliği hem Pakistan’ın savunma kapasitesi açısından çok stratejik adımlar attık. Yakın gelecekte inşallah başka müjdelerimiz olacak, başarılarımıza yenilerini ekleyecek, karada, denizde, havada ve elbette siber vatanda caydırıcılığımızı artıracak projeleri tek tek devreye alacağız. Kendimizle birlikte komşularımızın, müttefiklerimizin ve kardeşlerimizin güvenliğine katkı sunmaya devam edeceğiz. Burada her fırsatta vurguladığım bir hususu tekrar hatırlatmak istiyorum. Bizim kimsenin toprağında, egemenliğinde gözümüz yok. Biz, hiçbir ülkeyle gerilim istemiyoruz, kriz, kavga, çatışma istemiyoruz. Komşularımız için huzur ve istikrardan başka bir şey murat etmiyoruz. Türkiye olarak herkesin emin olabileceği, güven duyabileceği, en zor, en sıkıntılı günlerinde sırtını yaslayabileceği bir ülke biziz. Bununla birlikte biz, hak ve hukukunun çiğnenmesine müsaade etmeyen ve asla etmeyecek olan bir ülkeyiz. Bugün burada olduğu, hayata geçirdiğimiz bütün bu yatırımlarımız savaşa hazırlanmak için değil; barışı, istiklali, istikbali korumak içindir. Rabb'im yâr ve yardımcımız olsun diyorum. Sözlerime son verirken bu önemli platformların Türk donanmasına ve Pakistan Deniz Kuvvetlerine hayırlı olmasını temenni ediyor; emeği geçen herkese, tüm kurumlarımıza, tersanelerimize şükranlarımı sunuyorum. Sizleri tekrar sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Dost ve kardeş Pakistan halkına buradan selamlarımı, muhabbetlerimi gönderiyorum. Tüm gemilerimizin denizleri sakin, pruvası inşallah neta olsun. Kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

41,673 просмотров • 9 месяцев назад