Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

Özel el yükseltti: Ben de Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Kendisini öteki hissetmediği, eşit hissettiği tüm demokratik siyaset kanallarının açık tutulduğu, üniversitelerde öğrencilerin, akademisyenlerin haklarının yenmediği, demokratik hakların dünya standartlarında kullanılabildiği bir ülke yapalım.

40,158 views • 1 year ago •via X (Twitter)

9 Comments

Roz🕊️'s profile picture
Roz🕊️1 year ago

Devlet derken soy ismi bahçeli olan bir devletten bahsediyor 😂😂

Fatih Erduran's profile picture
Fatih Erduran1 year ago

Ben de derhal o koltuktan istifa etmenizi teklif ediyorum.

Clarise Starling's profile picture
Clarise Starling1 year ago

Ülkede ne zaman bir kaos yaşansa "kürt" kozu ortaya çıkıyor, hem de hem iktidar hem de muhalefet partileri tarafından, ülke skandal çöplüğüne dönmüş bu hala doksanlar nostaljisi yapıyor, bırak Türk'ü Kürt'ü efendi, sağlık,eğitim, güvenlik ne olacak ondan haber ver.

Mete's profile picture
Mete1 year ago

Siz kimsiniz, lan Ülkeyi peş çekiyorsunuz sen bir yandan bahçeli bir yandan Hepinizi gömeriz o Toprağada 1 cm i kimseye vermeyiz satılmış hainler

Serdar Güneşli's profile picture
Serdar Güneşli1 year ago

Kılıçdaroğlu, Güvenli liman diye yırtınırken dalga geçen ekip vardı, şimdi ne yapıyor acaba!

Aytekin's profile picture
Aytekin1 year ago

Senin kasetinin olduğuna yemin ederim ama ispat edemem. RTE seni kukla etti kendine

Emin Aydın's profile picture
Emin Aydın1 year ago

Böylece tüm bu haksızlıkların, hukuksuzlukların Kürtler'e uygulandığını ve eşit yurttaş olmadıklarını itiraf ettiler.

Mehmet Kadayıfçı's profile picture
Mehmet Kadayıfçı1 year ago

O ses Türkiye’ye döndü, kürtler kimi seçeceğine karar veremiyorlar

Sabuha, vicdansız olan's profile picture
Sabuha, vicdansız olan1 year ago

Kendi partinle istişare ettin de mi konuşuyorsun, ağzına geleni söylüyor. Koskoca CHP nin geldiği nokta.

Related Videos

Özgür bey, genel başkan yardımcınızın çirkin üslubunu eleştirecek yerde benimsediğinizi, Zafer Partisi’ne “siyasi yankesici” dediğinizi görüyorum. CHP’nin fedakar, vatansever seçmenini cebinizde bozuk para olarak gördüğünüz için şimdi bu seçmenin Zafer Partisi’ne sempati ile bakmasından ötürü gerilmiş olacaksınız. Ben Bahçeli’nin size en ağır hakaretleri ettikten sonra yanınıza gelip “siyaseten dedim” demesi üzerine sizin verdiğiniz türden bir tepkiyi EMİN olun size karşılaşınca vermeyeceğim. İlk karşılaşmamızda cevabımı yüzünüze gereken şekilde vereceğim. Sayın Özel, "Kürtler ve Aleviler kendini eşit yurttaş hissedene kadar mücadele edeceğiz" dediniz. Özgür bey kelimesi kelimesine "Devlet Bey el yükseltti. El yükseltiyorum Devlet Bey, ben de Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tam olarak kendilerini ait hissetmeyen bütün Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletinin sahibi olmayı teklif ediyorum" dediniz. Sonra eleştiriler karşısında ezilince "Siyasi Yankesicilik" diye çemkirip duruyorsunuz. Özgür bey, siyaset konusunda temel bilgi noksanlarınız var. Bakın Özgür bey, önce Anayasa 66'ncı maddeyi okuyup "Türk Vatandaşlığı" tanımıyla eğitime başlamalısınız. Çünkü "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür." Bu tanımda etnik köken veya inanç ya da mezhep gruplarına atıf yoktur. Özgür bey anlıyor musunuz, devlet yapımız ve siyaset etnik/mezhep yapılarına göre yapılmaz! Yapmaya kalkarsanız, bölücü alanda yer alır ve Türkiye Cumhuriyetine büyük kötülük etmiş olursunuz. Bu konuda ısrarcı olursanız memleketi "Lübnan" veya "Yugoslavya" modeline sürüklersiniz. Bu model "iç savaş" ile bölünme demektir. Özgür bey, Atatürk Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletini vermedi mi de siz “Ben vereceğim” diyorsunuz. Atatürk, bütün yurttaşlarımızı devletin sahibi yapmadı mı ki, siz yapacağım diyorsunuz? Özgür bey, gerçekçi olun, siz ancak eczane kurabilirsiniz, devlet değil. Ve kimin devletini kime veriyorsunuz? Bugün yaşanan PKK terörü, Şeyh Sait ve Seyit Rıza terörünün devamıdır. Siz Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete karşı ayaklananları bile vatan haini kabul etmeyen bir siyasetçisiniz. Ve şimdi Öcalan’ın istediklerini (bana Kürtlerin istedikleri demeyin sakın) vererek Türkiye Cumhuriyetini “Kürtlerin de devleti” yapabileceğinizi düşünüyorsunuz. Özgür bey, bir yanda PKK gibi siyasi kürtçü bir terör örgütü, diğer yanda başta FETÖ olmak üzere Siyasal İslamcı terör örgütleri ulusal güvenlik için beka sorunu oluştururken, siz de etnikçi/mezhepçi anlayış ile bunu desteklerseniz, ana Muhalefet partisi olarak, terör yan yana konumlanır, beka sorununa ortak olursunuz. Hele İsrail-Gazze çatışması bölgesel bir savaşa evrilirken ve Türkiye için riskler oluşurken, siyasetin daha bilinçli ve dikkatli olması, küçük siyasi hesaplarla ulusal güvenliği riske etmemesi gerekmektedir. Özgür bey, şunu da öğrenmenizde fayda var: Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşında, etnik/mezhepçi kökenli iç ayaklanmalara karşı milletin hukukunu milletin askeri ile ve silahla korudu. ABD Mandacıları ya da İngiliz Muhipleri ile Açılım yapmaya kalkmadı! -Şimdi siz el yükseltip, Açılım gayretlerine ortak olup, bir etnik/mezhep grubuna hangi devleti vaat ediyorsunuz? Hangi hak ve yetkiyle böyle bir çağrı yapabiliyorsunuz? -Şimdi siz Atatürk'ün görmediği neyi gördünüz ki, açılıma koşar adım katılıp el yükselttiniz! -Özgür bey, mevcut anayasada olmayan hangi hakları veya ayrıcalıkları vaat ediyorsunuz ki, etnik/mezhep gurupları kendini daha eşit hissedecek! -Özgür bey, siyaset bir devlet hizmetidir. Siyaset devlet ciddiyeti ve devlet terbiyesi ile yapılır. Devlet işleri öyle mikrofonu görünce heyecana kapılıp, motivasyon için, "devlet vaat ederek" ya da gayri ciddi bir tavırla "el yükseltiyorum" diyerek yapılmaz. Son olarak, haylaz yardımcınız Zafer Partisi AKP’ye çalışıyor demiş. AKP’ye sizin nasıl görev dağılımı yaparak çalıştığınızı milletvekiliniz anlatmış. Zafer Partisi Özgür Özel CHP 🇹🇷

Ümit Özdağ

410,160 views • 1 year ago

Terör örgütü elebaşı Öcalan'ın yaptığı çağrının tam metni: "PKK; tarihin en yoğun şiddet yüzyılı olan 20. asrı, iki dünya savaşı, reel-sosyalizm ve dünya genelinde yaşanan soğuk savaş ortamları, Kürt realitesinin inkarı, başta ifade olmak üzere özgürlükler konusunda yasaklardan kaynaklı oluşan zeminde doğmuştur. Teori, program, strateji ve taktik olarak yüzyılın reel-sosyalist sistem gerçeğinin ağır etkisinde kalmıştır. 1990’larda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkarının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK'nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır. Kürt-Türk ilişkileri; 1000 yılı aşan tarihler boyunca Türkler ve Kürtler, varlıklarını sürdürmek ve hegemonik güçlere karşı ayakta kalmak için gönüllülük yönü ağır basan, hep bir ittifak içinde kalmayı zorunlu görmüşlerdir. Kapitalist modernitenin son 200 yılı, bu ittifakı parçalamayı esas gaye edinmiştir. Etkilenen güçler, sınıf temelleriyle birlikte buna hizmeti esas bellemişlerdir. Cumhuriyetin tek tipçi yorumlarıyla birlikte bu süreç hızlanmıştır. Günümüzde çok kırılgan hâl alan tarihsel ilişkiyi, kardeşlik ruhu içinde inançları da göz ardı etmeden yeniden düzenlemek esas görevdir. Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK’nin; güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır. Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır. Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür. Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir. Barış ve demokratik toplum döneminin dili de gerçekliğe uygun geliştirilmek durumundadır. Sayın Devlet Bahçeli'nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir. Ortak yaşama inanan ve çağrıma kulak veren tüm kesimlere selamlarımı iletirim."

Asayiş Berkemal

61,695 views • 1 year ago

CHP'lilerin her fırsatta selâm gönderdiği, "Siyasî tutsak" diyerek demogoji yaptığı ve “Cözüm, TBMM'de, İmralı'da değil” diyerek hedef saptırdığı ortamda, o çok sevdikleri Selo, cezaevinden açıklama yaptı: "Ben neysem Öcalan da o! DEM, Öcalan'ın partisidir." “1- Sayın Öcalan’ın inisiyatif aldığı, Sayın Cumhurbaşkanı ile Sayın Bahçeli’nin de büyük cesaretle sahiplendikleri, Sayın Özel başta olmak üzere muhalefetin de güçlü bir şekilde desteklediği barış girişimlerinin içindeyim, yanındayım, arkasındayım. Bu konuda Sayın Öcalan ile aramızda bir rekabetin, ayrılığın ya da çatışmanın sözü bile edilemez. Sayın Öcalan’ın rolü, misyonu ve tarihi sorumluluğu son derece önemlidir ve bunları ancak kendisi yerine getirebilir, ben dahil bir başkası değil. Benim demokratik siyasetteki rolüm ve misyonum da barış çabalarını destekleyecek ve tamamlayacak niteliktedir. Bunu da benim dışımda ve benim adıma kimsenin yerine getirme şansı yoktur. Bununla birlikte, İmralı ile Edirne koşullarında bu misyonu sağlıklı bir şekilde tamamlama imkanımız yoktur. Bu da bir gerçektir; dayatma, pazarlık veya koşul değildir. Umarım Meclis Komisyonu İmralı’ya gider ve ne demek istediğimi yerinde görür, gözlemler, ilk ağızdan tüm gerçekleri dinler. 2- Benim kimseye karşı kinim de nefretim de yoktur; öyle bir lüksüm de yoktur. Ola ki bir gün özgür koşullara kavuşursam ve kendileri de kabul ederlerse Sayın Cumhurbaşkanı başta olmak üzere Sayın Özgür Özel, Sayın Devlet Bahçeli, Sayın Ali Babacan, Sayın Ahmet Davutoğlu, Sayın Fatih Erbakan, Sayın Erkan Baş, Sayın Mahmut Arıkan, Sayın Müsavat Dervişoğlu dahil olmak üzere tüm siyasi aktörlerle yüz yüze görüşmeyi, varsa öneri ve eleştirilerini dinlemeyi, kendi görüşlerimi ve ülkenin geleceği yararına düşüncelerimi samimiyetle paylaşmak isterim. Bunu da hiçbir siyasi ikbal, koltuk, makam, mevki hesabına girmeden içtenlikle yaparım. Eğer Sayın Cumhurbaşkanı demokratik reformlarla yeni bir sayfa açmayı ve ülkeyi bambaşka sosyal ve ekonomik koşullara taşımayı hedefleyen bir politikayı hayata geçirmeyi ciddiyetle ortaya koyarsa tıpkı barış sürecini koşulsuz desteklediğim gibi bunu da tereddütsüz desteklerim. 3- Ben siyasete Demokratik Toplum Partisi DTP’de girdim ve siyasi geleneğimizin bugünkü temsilcisi DEM Parti benim tek partimdir. Bir gün siyasette olma zorunluluğum ortaya çıksa bile benim evim, yuvam DEM Parti’dir. Başka parti kuracağıma, başka partiye geçeceğime yönelik her yorum sadece spekülasyondur. 4- Siyasi mücadele sadece siyasi partilerin çatısı altında yürütülmez. Yaşamın her alanı politiktir ve mücadele zeminidir. Aktif siyasette olmasam bile aktif mücadelenin her zaman içinde olmaya devam ediyorum, edeceğim. Belirttiklerim dışında her şey yakıştırmadır, yorumdur, spekülasyondur. Önce barışı, sonra adaleti, eşitliği ve kardeşliği hep birlikte sabırla, adım adım inşa edeceğiz. Umutsuzluğa, karamsarlığa, yılgınlığa yer yok. Mutlaka başaracağız. Şimdi gözümüz kulağımız, Meclis Komisyonunun alacağı cesur ve tarihi kararda olacak.” Selahattin Demirtaş 20 Kasım 2025 Edirne Cezaevi

NE KADAR OLDU?

15,880 views • 8 months ago

Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku'nun kaybettirilmesinin üzerinden 4 yıl geçti. En son babası polis olan Zaynal Abarakov ile bir pastanenin önünde tartıştıkları görülen Doku’nun akıbeti aradan geçen 4 yıla rağmen aydınlatılmadı. Yarım asırdır Kürt halkına karşı kirli ve kuralsız bir savaş yürütülüyor. 1990’lı yıllarda toplumun her kesiminde kendini hissettiren yoğun şiddet eşliğinde yürütülen özel savaş politikaları, günümüzde çok daha kapsamlı, derinlikli ve sinsi biçimlerde devam ettiriliyor. Özel savaş politikaları, zaman ve mekana göre kendini uyarlayan bir tarzda, teknolojiyi ve dijital aygıtları kullanarak toplumun kültürel, sosyal, ahlaki ve politik değerlerini çürüterek yayılmaya devam ediyor. Kadın bedenine yönelimden yoksullaştırmaya, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini normalleştirmekten sokağın militarize edilmesine kadar kendini yaşamın her alanında yeniden üretiyor. 5 Ocak 2020’de Dersim’de kaybedilen Gülistan Doku’nun faili Zaynal Abarakov’un babasının polis olması, İpek Er’in faili Musa Orhan'ın uzman çavuş olması ve oy çokluğu ile nitelikli cinsel saldırı suçundan en alt sınırdan 10 yıl ceza almasına rağmen hala tutuklanmaması tesadüf değildir. Tıpkı Şırnak’ta kaybolan ve daha sonra tecavüz edilip öldürülen 17 yaşındaki Firdevs Babat’ın failinin korucu olması gibi. Bu ve benzeri yüzlerce suça karşı yargının adalet sağlayan değil suçu ve suçluyu aklayan bir konumda olması yargının bizzat şiddet üreten bir aygıta dönüştüğünün göstergesidir. Kadına yönelik şiddetin failleri cezasız kaldıkça ve devlet bu faillerin arkasında durdukça kadınıyla erkeğiyle bu toplumda hiç kimse güvende değildir. Kürdistan’ın bütün dağını taşını mobese kameralarıyla donatan iktidar, Dersim şehir merkezinde kaybolan 4 yıldır Gülistan Doku’nun nerede olduğuna dair tek bir söz söylemiyor! Devletin ve yargının bu tutumu kadına ve Kürtlere karşı tutumun özetidir. Çok açıktır ki; Gülistan Doku örgütlü ve bilinçli kötülükle zorla kaybettirildi. İktidar bu pervasızlığı ve cüreti yargı ve kolluk üzerinden kurumsallaştırdığı faşizm ve özel savaş politikalarını rahatlıkla uygulayabilmekten almaktadır. Eşit, demokratik ve özgür bir toplum kurulmadan Kürtlere, kadınlara karşı işlenen bu ağır suçların sonlanması mümkün değildir. Bu farkındalıkla bizler bütün gençleri ve kadınları faşizmin bize reva gördüğü hayatları ret etmeye ve özgür bir ülke için mücadeleye çağırıyoruz!

DEM Parti Gençlik Meclisi

16,337 views • 2 years ago

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanist(Rojava)

117,907 views • 6 months ago

“Be VİCDANSIZ” Yorumların Efendisi!… Durduğunuz yeri “DOĞRU” sayıp “KİBRİ AZİM” psiko patolojisi ile MÜESSES NİZAM Bekçiliği yapan, sözüm ona ORTODOKS bir “gazeteci, yorumcu”sunuz. Demokrasi Adalet Hak Hukuk Eşitlik Yoksulluk Pahalılık… gibi kavramlar literatür ve meslek gereği dilinize dolanıyor‼️ 1. Dilan Yeşilgöz, ırkçı değil, Demokrat bir kadındır. 2. “Tuncelili” değil, DERSİMLİDİR. 3. Kadına Yakıştırdığın diğer söylemlerin de ASLA DOĞRU DEĞİLDİR 4. Kim, hangi Kürt veya demokrat dediki; “Kürtler Avrupada EL ÜSTÜNDE TUTULUYOR❓‼️” Ayrıca Kürtlerin hiç bir yerde “EL ÜSTÜNDE TUTULMASINA” gerek yok. Meşru, demokratik, kamusal, kültürel, ekonomik hakları tanınsın yeter! 5. “Be VİCDANSIZ” yüz yıllık ezber teranelerle “GAZETECİLİK(‼️)” YORUMCULUK(‼️) yapıyorsunuz AYNI EZBER, AYNI DİL, AYNI EFENDİLİK, AYNI HAKARET, AYNI AŞAĞILAMA, AYNI AZARLAMA, AYNI ÖTEKİLEŞTİRME… 6. “Senin Cumhurbaşkanı Yardımcın, Senin Dışişleri Bakanın, Senin Ekonomi Bakanın KÜRT!” diye parmakla sayıp çetele tuttuğun Muhteremler de SENİN GİBİ Kürtlere ve Hak talep edenlere EFENDİ Mertebesinden bakanlar olup; Kürt Halkının; - Meşru demokratik, kamusal, kültürel, ekonomik haklarını savunmazlar, ana dille eğitimini, Kürt Sorununun objektif bir yöntemle tarafsız olarak tarihi ve hukuki bir yöntemle tartışılmasını kabul etmeyip, yüz elli yıllık RESMİ İDEOLOJİ Kıskacına sıkıştırlar. ETNİK OLARAK Kürt olup, lakin zihinsel ve politik olarak TÜRK/İSLAMCI veya İSLAMCI/TÜRKÇÜ Egemenliği… Tek dil, tek din, tek kimlik patolojisini savunan ve hak talep eden Kürt Halkı ile hiç bir ilişkileri olmayan TÜRK/İSLAMCI “Devlet Adamları” dışında politik bir çabaları ve özellikleri yoktur. 7. “KÜRT BEĞENDİREMİYORUZ!” lafa bakınız‼️ Hayırdır siz niye “KÜRT BEĞENDİRECEKSİNİZ” siz (Haşa) İlahi bir kudreti mi temsil ediyırsunuz❓ Siz memleketin EFENDİSİ, yegane otoritesi ve “SON KÜRT BEĞENDİRİCİSİ” misiniz❓Bu EFENDİ, KÖLE ilişkisinin EFENDİLİK dili ve yöntemidir! 8. “KÜRT BEĞENDİRMEK” gibi ilkel ve kendine “KEBRİ AZİM” vehmeden bir tutumla Kürt Halkını da Kürt Sorununu da yorumlayamaz, açıklayamaz, tasvir ve tarif edemez ve dahi çözüm de öneremez işte böyle GÜLÜNÇ ve İTİCİ duruma düşersiniz‼️ 9. Pir Seyit Rıza’nın dediği gibi; Ayıptır Günahtır Yazıktır “Mesleğinizde” objektif, tarafsız, demokrat, aydın, üretken, yaratıcı… tarih, bilimsel siyaset ve hakikat çerçevesinde düşünmenize ve yorum yapmanıza BİR TEK ENGEL Var… O da statükocu müesses nizam yanlısı tekdüze arkaik tutumunuzdur‼️Değişmeyen, değiştiremez… Özgür Özel Tuncer BAKIRHAN Erkan BAŞ @KeskinBayindir_

Kemal Bülbül

25,109 views • 5 months ago

Çocuk, yaşlı demeden her gün sivilleri katlediyorlar. Lübnan’da katlediyorlar, Suriye’de katlediyorlar, Gazze’de katlediyorlar. Hatta gidip İran’ın başkentinde, İran’ın misafiri Haniye’yi şehit etme pervasızlığını gösteriyorlar. Sayın Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi, bu melanetin nihai hedefinde Türkiye var. Çünkü İsrail, bir din devleti olarak bu topraklar üzerindeki emellerinden hiçbir zaman vazgeçmez. Böylesi büyük bir tehditle karşı karşıya olduğumuz bu dönemde, büyük bir devlet adamı olmanın sorumluluğuyla Sayın Devlet Bahçeli bir el uzattı. Bir barış eli uzattı. Türkiye’nin birliği ve beraberliği için bir ortak duruş sergilemek için yaptı bunu. Dünyaya da bir mesaj olsun dedi: “İçeride birliğimizi ve dirliğimizi sağlayalım, yine siyasetimizi yaparız. Ama bu ülkenin birliği ve dış tehditlere karşı bir olmamız devlet adamı sorumluluğudur.” Sayın Cumhurbaşkanımız da bu çağrıyı net bir şekilde destekledi. Peki, el uzattığı adamlar ne yapıyor? Bugün Diyarbakır’ı karıştırmak için meşguller. Bugün tüm Türkiye’ye çağrılar yapıyorlar. Örgüt liderinin talimatıyla hareket ediyorlar. Basın açıklamaları yapıp açık açık talimat verdiler. Diyarbakır’da, tam da böyle bir yumuşama ortamının herkeste umut yarattığı bir dönemde, “Biz kaostan besleniyoruz, biz kargaşadan besleniyoruz, huzur bizim işimize gelmez, birlik beraberlik işimize gelmez,” dediler ve yine vazifelerini yapıyorlar. Bugün bütün Türkiye’ye çağrıda bulundular. Valiliğin yasaklama kararına rağmen Diyarbakır’da yasak miting yapmaya çalışıyorlar, Diyarbakır’ı karıştırmaya çalışıyorlar. Neden? Çünkü 50 binin üzerinde insanın ölümüne, acılara ve kaosa neden olmuş bir örgüt liderinin serbest bırakılması için uğraşıyorlar. Bu örgüt lideri, bu ülkede insanların ölümüne, kan dökülmesine ve acıların yaşanmasına neden olmuş. Şimdi de bu liderin özgürlüğü için uğraşıyorlar. Kardeşim, sen siyaset yapıyorsun. Hani demokratik siyaseti öncelemiştin? Barışı, huzuru, hizmeti öncelemiştin? Ama belediyelerde hizmet üretemiyorlar. Her gün birbirlerine düşüyorlar. Millet memnun değil. Ne yapmaları lazım? Kaos ve kargaşa çıkarmaları lazım ki beceriksizliklerini örtbas etsinler. Bundan besleniyorlar. İnşallah buna da müsaade etmeyeceğiz. Diyarbakır halkı da bu oyuna gelmeyecek. Eski günler geride kaldı. Onlara yedirtmeyiz, onlara bunu yaptırmayız. Bu yüzden bu kongrelerimiz önemli arkadaşlar. Demokrasi için, hep birlikte hizmet için, Türkiye’yi daha büyütmek için, istihdam yaratmak için, üretmek için, güzellikler için. Ve Ortadoğu’daki yaklaşan bu tehdit için, İslam aleminin birliği ve dirliği için, AK Parti sadece Türkiye’ye değil, bütün ümmete, bütün mazlumlara, bu coğrafyaya lazımdır. Allah, Recep Tayyip Erdoğan’a (Recep Tayyip Erdoğan )uzun ömür versin ve Türkiye’nin başından eksik etmesin. Bizler büyük bir sorumluluk içindeyiz. Burada sıradan bir siyasi partinin kongresi yapılmıyor arkadaşlar. Bütün bu bahsettiğimiz tehdit ve tehlikelerin karşısında, bu partinin güçlü olması lazım. Bu milletin, oynanan oyunları iyi görmesi lazım ve her zaman olduğu gibi liderinin arkasında, önderinin arkasında dimdik durması lazım.

Galip Ensarioğlu

38,836 views • 1 year ago

Köprülerin özelleştirilmesi büyük riskler barındırıyor. Boğaz köprüleri, İstanbul’un ve hatta Türkiye’nin kalbi. Gündelik hayatın, ticaretin, güvenliğin, afet yönetiminin içinden aktığı damarlar. Bu damarların kontrolü, bir ülkenin hayatta kalma refleksleriyle doğrudan ilgili. ++ Boğaz köprüleri stratejik altyapıdır. Krizde, savaşta, afette devletin ilk refleks verdiği, hareket kabiliyetini buradan kurduğu yerlerdir. Böyle bir hattın onlarca yıl boyunca özel sözleşmelere bağlanması, devletin en kritik refleks alanlarından birini kendi eliyle daraltması anlamına gelir. Egemenliği kağıt üstünde tutup fiilen devretmek demek. Jeopolitik boyut çok daha vahim. Boğaz geçişleri sadece trafik meselesi değil, askeri, lojistik ve güvenlik açısından da kritik hatlar. Bugün “işletme hakkı” denir, yarın bu haklar dövizli sözleşmelerle ve uluslararası tahkim maddeleriyle kilitlenir. Bir kriz çıktığında geri adım atmanın bedeli katlanarak büyür. İşletme hakkının yabancı fonlara, Körfez sermayesine ya da uluslararası konsorsiyumlara geçmesi, stratejik bir geçiş noktasında devletin tam kontrolünü fiilen zayıflatma riskini doğurur. Bu karar ekonomik olarak da vahim sonuçlar üretir. Halkın vergileriyle yapılmış, defalarca bedeli ödenmiş altyapının gelirini uzun yıllar boyunca özel (üstelik yabancı) şirketlere devretmek, kamuya ait en güvenli ve en öngörülebilir gelir kaynaklarından vazgeçmek demek. Bugünkü açığı kapatmak için geleceği satmaktır. Bir kez yapıldığında geri dönüşü yok. Satılan, halkın geleceği. Özel işletmeci için öncelik belli. Maksimum gelir, minimum bakım maliyeti ve bedelin talep esnekliği olmayan kullanıcıya yıkılması. İstanbul’da Boğaz geçişi alternatifim var denebilecek bir alan değil. Bu doğal tekel demek. Yani fiyatlandırma sorunu ve ağır bir sosyal maliyet demek. Halkın zaten ödediği bir şeyi, daha yüksek bir bedelle bir kez daha satın almaya zorlanması demek. İstanbul bir deprem kenti. Afet anında köprülerin ücretsizleştirilmesi, trafik yönlendirmesi, askeri ve sivil geçiş önceliği saniyelerle yarışılan kararlar. Böyle bir anda kararın devlet refleksiyle mi yoksa sözleşme hükümleriyle mi verileceği hayati bir soru. Devletin refleksindeki zaman kaybı, doğrudan can kaybı anlamına gelir. Bu tür sözleşmeler uzun vadeli, döviz bazlı, tahkim güvencelidir. Yani bugünün kararı, yarının iktidarlarını da bağlar. Seçimle bile kolayca düzeltilemeyecek bir kilit kurulmuş olur. Bu da demokratik karar alma hakkının geleceğe doğru da daraltılmasıdır. Az konuşulan ama son derece kritik bir boyut daha var, o da veri ve gözetim. Köprüleri işleten yapı, trafik akışlarını, saatlik yoğunlukları, lojistik örüntüleri, hareket haritalarını toplar. Bunlar ticari olduğu kadar güvenlik değeri de olan veriler. Yabancı ortaklı işletmelerde bu verilerin kimde tutulduğu ve kimlerle paylaşıldığı sorusu kaçınılmazdır. Bu da sessiz ama kalıcı bir güvenlik açığı. Bir de zinciri düşünelim. Bugün Boğaz köprüleri. Yarın otoyollar. Öbür gün yeni projeler. Kanal İstanbul yapılırsa, o yeni “ada”ya ulaşım hangi köprülerden sağlanacak? Onlar da mı satılacak? O zaman İstanbul’un bir parçasına giriş-çıkış, küresel finans çevrelerinin işlettiği altyapılar üzerinden mi sağlanacak? Bir kentin, hatta bir ülkenin iç dolaşımı küresel finansın kontrolüne mi bırakılacak? Bu açık bir tekelleşme. Stratejik altyapının parça parça elden çıkması. Devletin karar alma gücünü bugünden bağlayan, geleceği kilitleyen bir adım. Bugün fark edilmezse, bir gün gerçekten ihtiyaç duyulduğunda geri dönülmez bir eşiğin çoktan aşıldığı anlaşılır. İnsanların her gün kullandığı, “hepimizin” dediği bir yerin elinden alınması söz konusu. Dünyanın en kritik doğal boğazlarından birinin ulaşım hatlarını küresel finans çevrelerine devretmek açık bir egemenlik riski. Doğal tekel olan altyapının yönetimini özelleştirmek, kamusal olanın kamunun elinden alınmasıdır. Ortak hayatı, krizde hareket kabiliyetini, gelecekte “burada ben karar veririm” diyebilme hakkını satmaktır.

Kemal Büyükyüksel

15,004 views • 5 months ago

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli bugün yaptığı açıklamada terörist başı Öcalan'ın Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde konuşup DEM grubuna seslenmesi gerektiğini söylemiştir. Devlet Bahçeli'nin bu çağrısı Recep Tayyip Erdoğan ve Özgür Özel tarafından da desteklenmiştir. Bu çağrıya çözülme ortakları DEM, CHP, AKP'nin açık desteğinin olduğunu görüyoruz. Artık Türkiye'de Cumhur İttifakı ve CHP'den oluşan yeni adıyla Cumhur Halk Partisi vardır. Cumhur Halk Partisi, DEM'le koalisyon içerisindedir. Artık Erdoğan, Özel, Bahçeli ve Öcalan'ın el ele yürüdüklerini görüyoruz. Devlet Bahçeli'nin ‘terörist başı Öcalan TBMM'de DEM grubuna konuşsun’ ifadesi tam bir siyasal cinnettir. Devlet Bahçeli belli ki terör örgütünü hiç tanımamış. Terör örgütünün sözde başkanlık konseyi yapmış olduğu edepsiz açıklamada, ‘Savaşa biz karar veririz’ mealinde açıklamalar yaptı. Terör örgütünde terörist başı Öcalan'ın artık fiili bir otoritesi yok. Ancak kurucu olmasından kaynaklanan simgesel bir otoritesi var. Öcalan'ın ne demesini bekliyorsunuz? ‘Hadi silahlarınızı gömün, barış yapalım.’ Böyle mi demesini istiyorsunuz? Siz önce Türk milletine itiraf edin. Öcalan'a bu konuşmayı yapması için ne verdiniz? Özgür Özel, ‘El yükseltiyorum. Devlet Bey, Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tam olarak kendilerine ait hissetmeyen bütün Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sahibi olmayı teklif ediyorum’ diyor. Erdoğan'a, Bahçeli'ye, Özel'e soruyorum; Öcalan'a Türk Milletine ait olan neyi teklif ediyorsunuz? Neyi vermeye karar verdiniz? Türkiye'nin bir bölgesinin Kürdistan olmasına mı karar verdiniz? Devletin resmi dilini değiştirmeye mi karar verdiniz? Federal bir Türkiye kurmaya mı karar verdiniz? Güneydoğu'da, Doğu Anadolu'da özel bir Kürdistan kurmaya mı karar verdiniz? Öcalan size ne karşılığında ne veriyor? Bunu Türk Milletine açıklamak zorundasınız. Bu iş öyle Meclis’te yapılacak konuşmalarla halledilecek bir iş değil. Öcalan'a hangi tavizleri verdiniz? Öcalan, Suriye PKK'sı PYD'nin 140 bin kişiden oluşan yapısını dağıtacak mı? Yoksa Öcalan'a sadece Türkiye'de değil Suriye'de de mi devlet kurma izni veriyorsunuz? Öcalan'ın terör örgütünü lağvetme gücü yoktur. İlginç olan çözüm süreci faciasını bu ülkeye yaşatan AKP'nin DEM ve ardılı partilerin ve terör örgütünün aklına bile gelmeyen terörist başını Meclis’te konuşturması teklifi Türk Milliyetçiliğini temsil iddiasındaki Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli'den gelmiştir. Terörist başı Öcalan'a olmayan payeler sunmak Devlet Bahçeli'ye düşmez. Devlet Bahçeli'nin bu ifadelerinden dolayı ortaya haklı bir infial çıkmıştır. Vatanseverler, Türk Milliyetçileri derin bir hayal kırıklığı içerisindedirler. Şehitlerimiz, Gazilerimiz kendilerine hakarete uğramış hissetmektedirler. Devlet acziyet içine sokulmuştur. Türk Devleti'nin terörü durdurmak için terörist başının desteğine ihtiyacı yoktur. Bahçeli'nin bu ifadeleri, Erdoğan'ın destek açıklamaları, Özgür Özel'in destek açıklamaları terör örgütü ile can siperane mücadele eden kahraman ordumuzu, kahraman jandarmamızı ve kahraman polisimizi demoralize etmektedir. ‘Biz ne uğruna şehit oluyoruz’ sorusunu sormalarına neden olmaktadır. Türk ordusunun ve polisinin en seçkin evlatlarından 793 tanesi, jandarma ve polis özel harekat mensupları Hendek Çatışmalarında şehit düşmüşlerdi. Binlerce yaralımız vardı. Sizin siyasette yaptığınız hataların bedelini onlar aziz kanlarıyla düzeltmeye çalıştılar. Ülkemiz terörle mücadele bulunduğu konumdan daha geriye düşürülmeye çalışılmaktadır. Bahçeli böyle bir sürece alet olmaktadır. Bahçeli'nin terörist başını Meclis’te konuşturma fikri kendisine mi aittir? Yoksa yerli ve milliliği elden bırakmayan AKP tarafından mı kendisine söyletilmiştir? Bahçeli bir süre önce ‘Çok şey değişecek. İnşallah Türkiye değişmez’ demişti. Sayın Bahçeli Türkiye'yi değiştirmeye karar vermişsiniz anlaşılan. Nereye kadar değiştireceksiniz? Öcalan'a neler vereceksiniz? Türk halkına, Türk Milletine ait olan neleri Öcalan’a devretmeye karar verdiniz? Bahçeli bunu kimin söylettiğini Türk Milletine açıklamak zorundadır. Kendi fikri midir yoksa Erdoğan böyle söylediği için mi söylemiştir? Biz, Zafer Partisi olarak bu çağrıya verilen desteklere hiç şaşırmadık. Çünkü bu çağrının sahibi Bahçeli, zamanında ortağı olduğu koalisyon hükümetini bozdu ve erken seçimle AKP'yi iktidara taşıdı. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olabilmesi için Meclis oturumuna katıldı, ön ayak oldu. Parlamenter sistemden tek adam rejimine geçişin ve sonrasındaki çöküşün mimarlarından birisi oldu. Ne zaman sıkışsa AKP'nin stepnesi olduğu, koltuk değneği olduğu, destek olduğu ayakta kalmasını sağladı. Şimdi de görüyoruz ki Bahçeli, Öcalan'a koltuk değneği olmaya karar vermiş. Terörist başını Meclis’e çağırmak sadece kahraman gazilerimiz ve aziz şehitlerimize değil, büyük Türk Milletine Gazi Meclisimize ve Cumhuriyetimize hakarettir. Bu hakareti yapan kişi Devlet Bahçeli'dir. Şimdi tekrar soruyorum; Bahçeli, Erdoğan, Özel, terörist Öcalan Meclis’te konuşursa terörün bitmeyeceğini, sona ermeyeceğini bilmez mi? Bahçeli, Erdoğan, Özel, terörün arkasında Batılı emperyalist güçler olduğunu ve onların Türkiye Sevr koşullarına gelmedikçe, terörü vekil güç olarak kullanmaya devam edeceğini kestiremez mi? Bahçeli, Erdoğan ve Özel, PKK'yı Öcalan'ın yönettiğini mi zannediyorlar? Bahçeli, Erdoğan ve Özel, terör örgütü alanda yenilip silah bırakmaya zorlanmadıkça kendiliğinden silah bırakmayacağını bilmez mi? 10 yıl önceki çözüm sürecinin memlekete ne ağır maliyetler ödettiğini bilmezler mi? Dün lideri ölen FETÖ terör örgütü Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni bombalamıştı. Çok aşağılık bir eylemdi bu bombalama eylemi. Bir başka ülkenin ordusu bile bizim parlamentomuzu bombalamaz, bizim ordumuz da başka bir ülkenin parlamentosunu bombalamaz. Ama terör örgütü FETÖ, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni Gazi Meclisimizi bombalatmıştı. Şimdi Bahçeli, Öcalan’ı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin içine sokup vicdanını, manevi şahsiyetini meclisin bombalatmaya hazırlanıyor. Bahçeli Türkiye'de bozulma, çözülme ve çöküşlerin daimi işaret fişeği olarak kullanıldı. Bahçeli attığı siyasi adımlarla AKP'yi bu milletin başına musallat etti, tek adam sistemiyle parlamenter demokrasiyi değiştirdi ve şimdi Öcalan ve DEM'le işbirliği yaparak kalanı da yok etmek istiyor. Bahçeli'nin yolu yıkım yoludur. Onunla olan veya destek verenler de bu yıkıma ortaktırlar. Şimdi buradan Milliyetçi Hareket Partisi'ne gönül vermiş bütün kardeşlerime seslenmek istiyorum. Lider bildiğiniz kişinin terör seviciliği yapması sizi kızdırıyorsa, parti içindeki emeklerinizin değişik klikler tarafından keyfi menfaatlerine kurban edilmesinden bıktıysanız, sizleri Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ilkeleri ve Alparslan Türkeş’in ülküleri doğrultusunda vatan uğruna mücadele etmeye ve terörün karşısında duran, dimdik duran Zafer Partisi’ne gelmeye davet ediyorum. Gün, devletimiz, milletimiz ve bayrağımız için mücadele günüdür. Sizlere düşen bu kutlu mücadele de bizi yalnız bırakmamanız, yanımızda olmanızdır. Bu vesileyle sevgili Cumhuriyet Halk Partililere de seslenmek istiyorum. Gerçek Atatürkçülere seslenmek istiyorum; Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu devleti Öcalan'a vermeyi teklif eden Özgür Özel'in arkasından gitmeyin. Atatürk'ün kurduğu genç Cumhuriyete ihanet eden bir başka terörist başı Şeyh Said'e vatan haini diyemeyen adamlar Atatürkçü olamazlar, Atatürk'ün partisine genel başkanlık edemezler. Onun için bütün gerçek Atatürkçü Cumhuriyet Halk Partilileri Zafer Partisi'ne davet ediyorum. Sevgili AK Partililere de seslenmek istiyorum; sevgili vatansever, AKP'li kardeşlerim: PKK ile ilk müzakere sürecinde Dolmabahçe'de ulaşılan ve halka duyurulan mutabakat terörle mutabakat sürecini Haziran 2015 seçimlerinde siz oylarınızla sandığa gömerek durdurdunuz. Erdoğan'ı siz iktidardan düşürdünüz. ‘Allah devlete ve millete zeval vermesin’ diyorsunuz. Evet, Allah devlete ve millete zeval vermesin Cumhur İttifakı ve CHP şimdi devlete ve millete zeval vermeye hazırlanıyorlar. Buna izin vermeyelim sevgili kardeşlerim. Bütün vatansever AK Partilileri de Zafer Partisi'nin çatısının altına davet ediyorum. Devletimize ve milletimize zeval gelmesini birlikte engelleyelim diyorum. Biz Zafer Partisi olarak, Atatürk'ün bize emanet olan Cumhuriyeti ve devletimizi, kurucu ilkeler ve değerler ışığında ve hukuk devleti esaslarına göre korumaya oluşan tehditleri milletimize anlatmaya ve bunlara kararlılıkla karşı koymaya devam edeceğiz. Bu rezil gidişe Yunanistan'ın önünde diz çökerek Doğu Akdeniz ve Ege'de verilecek tavizlere, Kıbrıs'ta verilecek tavizlere karşı çıkıyoruz. Biz bu rezil gidişle terör örgütüne teslim olup Öcalan'a verilen tavizlere karşı çıkıyoruz. Bunun için de artık Türk milletine gitmenin zamanı geldiğini düşünüyoruz. Hodri meydan! Siz yanınıza Öcalan’ı alın, biz Türk Milletini alalım. Erken seçimde sandığa gidelim. Ne mutlu Türk’üm diyene!

Ümit Özdağ

2,269,046 views • 1 year ago

KAMUOYUNA AÇIKLAMAMDIR İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Cemil Tugay’ın bir televizyon programında şahsım ve temsil ettiğim siyasi irade hakkında sarf ettiği ifadeleri hayret ve üzüntüyle takip etmiş bulunmaktayım. Öncelikle şunu açıkça ifade etmek isterim ki; Ben, AK Parti Konak İlçe Başkanı olarak görevimi kişisel bir ajandayla değil, halkın hakkını, hukukunu ve güvenliğini savunma sorumluluğuyla yerine getiriyorum. Onat Tüneli çevresinde yaşayan vatandaşlarımızın yaşadığı mağduriyetleri dile getirmek, onların yanında durmak ve kaygılarını kamuoyuna taşımak benim siyasi değil, vicdani ve demokratik görevimdir. Sayın Tugay’ın şahsıma yönelik “kışkırtma”, “hakaret” ve “insanları ayaklandırma” gibi ifadeleri gerçekle bağdaşmadığı gibi, belediye başkanlığı makamının ağırlığıyla da örtüşmemektedir. Eleştiriye tahammülü olmayan, kendisini sorgulayan herkesi “tehdit” olarak gören bu anlayış demokratik olgunluktan uzaktır. Asıl sorulması gereken şudur: Vatandaşın evini boşaltmak zorunda bırakıyorsanız, bu süreci neden şeffaf, ikna edici ve sosyal sorumluluk bilinciyle yürütmediniz? İnsanların korkularını, endişelerini gidermek yerine neden hedef gösterme ve suçlama yolunu seçiyorsunuz? Atamer Mahallesi tam bir buçuk yıldır size ulaşamıyor. Biz bugün onların sesiysek, bunun sebebi sizin bir buçuk yıldır kulaklarınızı kapatmış olmanızdır. Biz olmasaydık, o mahallede insanlar “gocuk altında” sokakta kaldığı zaman mı gidecektiniz? Vatandaşın kapısını çalmak için daha ne yaşanması gerekiyordu? Ben hiçbir kamu görevlisine hakaret etmedim. Hiç kimseyi kanunsuzluğa davet etmedim. Aksine, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin iletişim eksikliğini, yönetim zafiyetini ve kriz yönetimindeki ciddi yetersizliğini dile getirdim. Eleştiri demokrasinin temelidir; eleştiriyi susturmaya çalışmak ise otoriter bir refleksin dışavurumudur. Sayın Tugay’ın suç duyurusu tehdidi siyasi acziyetin ve çaresizliğin açık göstergesidir. Bizim mücadelemiz tehditlerle değil, sandıkla, milletle ve hakikatle yürür. Eğer suç arıyorsanız, o suç mağdur vatandaşın sesini bastırmaya çalışmaktır. Ve bugün yaşanan gelişme her şeyi bir kez daha ortaya koymuştur: İzmir Büyükşehir Belediyesi, tam 1,5 yılın ardından Atamer Mahallesi mağdurlarını görüşmeye çağırmıştır. Bu adım, bizim ne kadar haklı olduğumuzu, sesimizin ne kadar doğru bir noktaya temas ettiğini tüm kamuoyuna açıkça göstermektedir. Ancak buna rağmen Sayın Cemil Tugay’ın hâlâ Atamer Mahallesi’ne gitmemekte ısrarcı olması, yurttaşın derdine sahada değil, ancak masada kulak verdiğini göstermektedir. Mağdurun kapısına gitmeden çözüm üretilemez; samimiyet böyle değil, sahada ispatlanır. İzmir halkı şundan emin olsun: Ne tehdide boyun eğerim, ne de hak arayan vatandaşın yanında durmaktan geri adım atarım. Biz siyaseti algı operasyonlarıyla değil, halkın içinde ve halk için yapıyoruz. Sayın Cemil Tugay’ı, polemik üretmek yerine sorumluluk almaya; ötekileştirici dil yerine birleştirici bir üsluba ve belediye başkanlığı makamına yakışır bir duruşa davet ediyorum. Kamuoyuna saygıyla duyururum.

Mehmet Sait Başdaş🇹🇷

75,083 views • 8 months ago

İletişim Başkanımız Sayın Fahrettin Altun'un (Fahrettin Altun), "16. Geleneksel Küresel İletişim Derneği Konferansı"ndaki konuşmalarından… ◾️Türkiye, insanlığın karşı karşıya kaldığı sorunlar karşısında pro-aktif bir tutum takınmakta ve gerek hakikat krizinin aşılması, gerekse iletişim alanındaki küresel adaletsizliğin ortadan kaldırılması için yoğun bir mücadele ortaya koymaktadır. ◾️Biz burada açık ve net bir şekilde ifade etmek isterim ki; bu mücadeleyi her şeyden önce sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın “DAHA ADİL BİR DÜNYA MÜMKÜNDÜR” diyerek yürüttüğü hak ve adalet mücadelesinden ilhamla yürütüyoruz. ◾️2018 yılında Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının ihdas edilmesi, Türkiye’nin bu konuya verdiği ehemmiyetin kurumsal bir tezahürüdür. İletişim Başkanlığının kurulmasıyla birlikte Türkiye Cumhuriyeti, iletişimi müstakil bir politika ve strateji üretim alanı olarak tayin etmiştir. ◾️Böylelikle Türkiye, bu alandaki imkânlar ve sınamalar konusunda kapsamlı stratejiler ve kamu politikaları geliştiren öncü ülkelerden birisi olmuştur. Bu strateji ve politikalarımızı Türkiye İletişim Modeli çerçevesinde hayata geçirmeye gayret ediyoruz. ◾️Türkiye İletişim Modeli, iletişim alanındaki yeni teknolojilerin; bilhassa da dijitalleşmenin yol açtığı değişimden çekinen bir aktör değil, aksine değişimi kucaklayan ve ona yön veren bir aktör olma yönündeki irademizin bir beyanıdır. Türkiye, iletişim ve medya alanında akıntıya kapılan değil akıntıya yön veren bir ülke olma çabası içindedir. Bu kapsamda biz; *Kampanya ve eğitimlerle dijital medya okuryazarlığını yaygınlaştırmaya, *7/24 esasına göre çalışan Dezenformasyon Mücadele Merkezi’miz aracılığıyla kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini temin etmeye, *CİMER gibi yenilikçi araçlarla demokratik katılımı, devlet-millet iletişimini ve müzakere kültürünü geliştirmeye, *Kriz durumlarında sıhhatli bir iletişim ve enformasyon akışını sağlamaya, *Afet iletişim süreçlerinin niteliğini güçlendirmeye, *İletişim ve medya alanındaki teknoloji ve insan kaynağı kapasitelerimizi artırmaya, *Kamu diplomasisi ve stratejik iletişimde hakikatin merkeze alındığı bir anlayışı daha da kurumsallaştırmaya, *Ulusal ve uluslararası yayıncılık faaliyetleriyle Türkiye’nin marka değerini yükseltmeye, *Terörizm, yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı, İslamofobi, nefret söylemi, iklim değişikliği gibi birçok küresel soruna dair ulusal ve uluslararası kamuoyunun duyarlılıklarını geliştirmeye, *Tüm bu alanlarda ikili ve uluslararası işbirliği mekanizmalarının ihdas edilmesine öncü olmaya çalışıyor ve birçok işbirliği gayretimizi de kararlılıkla sürdürüyoruz. ◾️Zira biz şuna inanıyoruz; Hakikat krizinin sadece bizim değil, tüm insanlığın ortak meselesi olduğuna inanıyoruz. Ortak sorunlar, ortak çözümler ister. Hakikat mücadelesi de, adalet mücadelesi de bu yüzden küresel bir işbirliğini icbar etmektedir. ◾️Türkiye olarak biz bu konudaki işbirliği girişimlerini destekliyor ve bunların derinleştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu bağlamda uluslararası platformları değerlendirmeye ve yeni uluslararası platformlar inşa etmeye gayret gösteriyoruz.

Aslan Değirmenci

24,646 views • 2 years ago

116. Türk Devleti de böyle yıkılıyor. Ey Türk evladı! Sen ümmetin mazlum çocuğuna sahip çıkıyor olduğun için değil, Fransız, Alman, İsveçli ve Avusturyalı sabaha güzel başlasın diye şu manzara ile muhatapsın. Almanya'da Klaus, kahvesini doldururken üçüncü dünya ülkelerinden kendisini korumuş olmanın güveniyle arkasına yaslansın diye muhatapsın. Danimarkalı Anders, adına Türkiye denen uzaktaki bir ülkede tüm göçmenlerin tutulduğu güveniyle bütçesinin BEŞBİNde biri kadar bir parayla belayı savdığı için muhatapsın. Yunan Yorgo, mülteci akınına uğrayıp da ülkesindeki kiralar 3 kat artmasın diye muhatapsın. Kendi ülkesini sirk haline getirme bahasına Avrupa'yı koruyan bir ülke buldukları düşüncesi ve güveni ile memnun olan ve sana müteşekkir olması gerekirken schengen vizesine bile seni layık görmeyen adamların konforu için muhatapsın. Köylere bile alınmaması gereken, sokaklara işeyen, parklarda sereserpe oturan at hırsızlarını, medeniyetsiz ve görgüsüzleri İtalyan Giovanni'den uzak tutmak, Fransız Jean-Pierre'den korumak için bu kaçaklarla muhatapsın. Sınırdan içeri her sokulan kaçak, evden içeri alınan eşkıya gibidir. Medeniyetimizin incisi şehirlerimize onları doldurmak da, evin yatak odasına kokmuş eşkıyayı getirmektir. En azından Ürdün kadar olabilirdik. Ürdün de bir Arap ülkesi. Suriyeli ile senden benden daha kardeş. Onlar bile oryantasyon (ülke kültürüne intibak ve uyum) kamplarına aldı Suriyelileri ve ondan sonra kademe kademe bıraktı belirli yerlere. Ama bu milyonlarca nüfus bize çok fazla, bu millete çok fazla, bu tarihe, bu insanlara çok fazla, çocuklarımıza, geleceğimize çok fazla. Eğer ihanet değilse kati suretle bir cehalettir bu kuralsızlık. Oysa sınırlardan içeri en fazla 200-300 bin kalifiye, nitelikli Suriyeli salınacaktı. Gerisi sadece can güvenliği sağlanarak sınır ötesinde korunmalıydı. Bangladeş kadar da mı devlet kültürümüz yok? Arakanlılar senelerdir Myanmar ile aradaki incecik bir şeritte tutuluyor. Onlar Müslüman değil mi? Al çadır kentlere, günde 2 öğün yemek ye kardeşim istediğin kadar kal çadır kentte, ya da git ülken için savaş! Sana konfor sağlama vazifem yok çünkü ben bu ülkenin seçilmiş hükümeti olarak vergi mükellefi olan halkıma karşı sorumluyum. Konfor verir, şehrine alırsan kim gider ki geri? Budur abi olay ne bunca ümmet yaygarası? Ne bunca kardeşlik gürültüsü? Azerbaycanlı Türk kardeşimiz Karabağ'da katledilirken niye almadık? Bosna Hersek soykırıma uğrarken niye almadık? Kosova? Niye? Sanki bir güç Türkiye'ye nitelikli ve Türklüğe yakın milletler göç etmesin ve demografik yapıya en azgın en hırçın toplumlar doldurulsun diye planlıyor her şeyi. Boşnakları İsveç'e, Almanya'ya, İsviçre'ye Avusturya'ya alırken onları asimile ederlerken, sana verdikleri bu tipler oluyor. Balkan müslümanları ve Ortadoğulu arasındaki kültür farkı uçurumdur biliyor adam. Biliyor ki Balkan toplumu çalışır üretir, hurra dediğinde elde pala Allahuakbar diye kafa kesmez. O sebepten iyi ve medeni olanı kendine, belayı sana sarıyor. Üstüne bir de Yunan başbakanı açıklama yapıyor, parası neyse verelim de Türkler daha fazla mülteci tutsunlar diye. Bunlara böyle konuşacak ne güven verildi? Ne söz verildi? Kim verdi? Kimin adına verdi? Ben vermedim. Veren kim? Yazıktır, günahtır. Ülke bitiyor, şehirler dolaşılmaz halde. Türkiye'yi kaçak göçmen ve mültecilerden temizleyin. Aksi hâlde Türklüğü bu topraklardan temizleyecekler. Bu lokma bizim hazmedeceğimiz bir lokma değil, bir başka bedene ait koskoca bir karkas, koskoca bir gövdedir. Bir bedende iki gövde olmaz. Bir vatanda iki millet olmaz!

Hüseyin Cimşit

1,086,323 views • 3 years ago

Oturma Eylemimiz 4. Gününde TEÇ-SEN Genel Sekreteri S.Burçin POYRAZ'IN Yaptığı Basın Açıklamasıyla Son Buldu. POYRAZ: "Ankara'dan Çalışma Bakanlığı Önünden Tüm Türkiye’ye sesleniyoruz. Bizler devlet memurları ve emeklileri olarak kendimizi kandırılmış hissediyoruz. Siz verdiğiniz sözleri yerine getirmeye biz de gerçekleşene kadar bunları istemeye mükellefiz. Sizler, Memur ve emeklinin velhasıl toplumumuzun genelinin, burada alt alta sıralasak saatler alacak sorun ve isteklerinin bir günde ve hemen çözülmesinin mümkün olmadığını söyleyebilir türlü bahaneler de ileri sürebilirsiniz. Ancak; seçimler öncesinde meydanlarda memur ve emekliye verdiğiniz sözlerin yerine getirilmemesine de bir gerekçe gösteremezsiniz. 3600 EK GÖSTERGE Seçimler olmuş üzerinden de bir buçuk yıl geçmiştir. Birinci Dereceye gelen Tüm Devlet Memurlarına 3600 Ek Gösterge verileceği ifade edilmiş düzenleme hala hayata geçirilmemiştir. Birinci dereceye gelmiş tüm memurlara sınıf ve kadro ayırımı yapılmaksızın 3600 ek gösterge sözünün yerine getirilmesini bekliyoruz. KAŞIKLA VERİLEN ÜCRET ARTIŞLARI, YAPILAN ZAMLARLA KEPÇEYLE GERİ ALINIYOR. Gelinen noktada sabit ücretlisi, memuru, emeklisi yaşanan gelir dağılımı adaletsizliğini iliklerine kadar hissediyor. Kaşıkla verilen ücret artışları, yapılan zamlarla kepçeyle geri alınıyor. Gençlerimiz eğitimlerine uygun iş bulamıyor, eğitimine uygun iş bulacakların umutları ise mülakatlar ile ellerinden alınıyor. Geriye kalan gençlerimiz ise üç harfli marketlerin üç kuruşa çalışan köleleri haline getiriliyor. " dedi. Genel Sekreterimiz S.Burçin POYRAZ açıklamasında Kamu Çalışanları için hayati öneme sahip diğer başlıklara da yer verdi: Birinci dereceye gelmiş tüm memurlara sınıf ve kadro ayırımı yapılmaksızın 3600 ek gösterge sözünün yerine getirilmesini bekliyoruz. Memurlarımıza verilen ve halihazırda 14.500 TL olan seyyanen zammın emeklilerimize de yansıtılmasını bekliyoruz. Kamu da Mülakat uygulamasının sonlandırılmasını ve bir daha geri gelmemek üzere tarihin tozlu raflarına kaldırılmasını bekliyoruz. Ayrıca; En düşük memur maaşının, yoksulluk sınırı üzerine çıkarılmasını, vergi diliminin %15’e sabitlenmesini istiyoruz. Görevde yükselme ve unvan değişikliği sınavlarının iki yılda bir merkezi olarak yapılmasını istiyoruz. 1 gün önce işe başlayanları emekli edilip,, 1 gün sonra işe başlayanların 17 yıl sonra emekli olmasını asla kabul etmiyoruz. Kademeli emeklilik sisteminin oluşturulmasını ve adaletin tesis edilmesini istiyoruz. Yardımcı hizmetler sınıfının kaldırılmasını, mevcut personelin eğitim ve kadrolarına uygun diğer hizmet sınıflarına atanmasını istiyoruz.” Emeklilerimize ve işçilerimize ödenen bayram ikramiyesinin devlet memurlarına da ödenmesini istiyoruz. 10 yıl hizmeti olan tüm devlet memurlarına,, kadrosuna ve sınıfına bakılmaksızın yeşil pasaport verilmesini istiyoruz. Devlet memurlarının yıllık izinlerinin hafta sonuna gelen kısımlarının yıllık izinden sayılmamasını istiyoruz. Öğretim Yılına hazırlık ödeneğinin ayrım gözetilmeksizin Tüm Eğitim Çalışanlarına verilmesini istiyoruz. Kamuda aşçı ve yardımcısı olarak görev yapan memurların yardımcı hizmetler sınıfından, teknik hizmetler sınıfına geçirilmesini istiyoruz. 3+1 sözleşmeli istihdam süresinin 1+1 olarak değiştirilmesini, gençlerimize yaşatılan eziyetin bir son bulmasını istiyoruz. Devlet memurlarının Fazla Mesai Ücretinin On Lira On Kuruştan, 250 liraya çıkarılmasını istiyoruz. Kamuda eğitim hizmetleri sınıfı dışında istihdam edilen ancak öğretmenlik mesleğinin tüm şartlarını taşıyan eğitim fakültesi mezunu olan öğretmenlerimizin sınıf ve öğrencilerine kavuşmasını talep ediyoruz. Banka Promosyon ücretlerinin eşitlenmesi adına ve banka promosyon ihalelerinin cumhurbaşkanlığınca merkezi olarak yapılmasını istiyoruz. Kamuda görev yapan teknisyen, tekniker. Mimar ve mühendislerimiz için “Teknik Hizmetler Meslek Kanunu”nun çıkarılmasını ve bunlara teknik sorumluluk tazminatı verilmesini istiyoruz. Şef, Şube Müdürü, Müdür Yardımcısı ve Müdür kadrolarında görev yapan yönetici personele görev ve makam tazminatı verilmesini istiyoruz. Ayrıca Kamuda yönetici pozisyonunda görev yapan şeflerimizin özel hizmet tazminatı ve ek ödeme oranlarının 40 puan artırılmasını istiyoruz. Sağlık Bakanlığı dışındaki kurumlarda görevli “Kurum Tabipleri”, “Hemşireler” ve “Diğer Sağlık Çalışanlarının” mali hakları ve ek ödemelerinin Sağlık Bakanlığındaki emsalleri ile eşitlenmesini, Veteriner Hekimlerin mali haklarının artırılmasını istiyoruz. Ticaret Bakanlığında görevli Gümrük Muhafaza ve Gümrük Muayene Memurlarına yıpranma verilmesini, rotasyonda adaletin sağlanmasını, lojman sayısının artırılmasını, fazla çalışma ücretlerinin piyasa koşullarına göre artırılmasını istiyoruz. Koruma ve Güvenlik Memurlarının mesleki itibarlarının korunması amacıyla üniformalarında düzenleme yapılmasını, özel güvenlik ibaresinin “Koruma ve Güvenlik Memuru” şeklinde düzeltilmesini istiyoruz. 4688 sayılı Kanunun mevcut halini sendikal mücadeleye uygun bulmuyor, 4688 sayılı Kanunda yapılacak düzenlemede, örgütlenme özgürlüğünün ve demokratik kuralların geçerli olduğu, dayanışma aidatı, örgütlenme barajı gibi dayatmaların olmadığı, örgütlenme engellerinin kaldırıldığı ve grev hakkının kullanılabildiği bir düzenleme yapılmasını istiyoruz. POYRAZ Açıklamasına son verirken : Devlet memurlarına Verilen sözlerin üzerinden bir buçuk yıl geçmiş ancak hala bu sözler yerine getirilmemiştir. Artık Kamu çalışanlarının siyaset kurumuna olan güveni zedelenmiş, kopma noktasına gelmiştir. Bu kopma gerçekleşmeden, mecliste devam eden bütçe görüşmelerinin hemen ardından söz verilen konular meclis gündemine taşınmalı ve acilen çözüme kavuşturulmalıdır. Bizler Kamu Birliği Konfederasyonu, Teç-Sen ve Savdes-Sen olarak memura ve emeklilerimize verilen sözler yerine getirilene kadar mücadelemize kararlılıkla devam edeceğiz. "dedi

TEÇ-SEN - Tüm Eğitim Çalışanları Sendikası

26,413 views • 1 year ago

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın AK Parti 8'inci Olağan Büyük Kongresindeki konuşmalarından... ◾️ “Terörsüz Türkiye” ideali, her kesimden vatandaşımızın yürekten desteklediği geniş tabanlı bir milli mutabakatın ifadesidir. Hiçbir demokratik ülke, terörün silahına da, siyasi örgütlenmesine de, sivil toplum görünümlü uzantılarına da tolerans gösteremez. Terörle siyaset, terörle demokrasi aynı anda bir arada bulunamaz. Bunun için “ya terör ya demokrasi” diyoruz; “ya silah ya sivil siyaset” diyoruz. ◾️ Şunun bir defa altını kalın çizgilerle tekrar çizmek mecburiyetindeyim: Türk’e de, Kürt’e de, Sünni’ye de, Alevi’ye de hiçbir faydası olmayan dış kaynaklı fitne ürünü bir literatür yığınıyla boğuşmaya vaktimiz yok. ◾️ Yeni bir dünya kurulurken, terör belası başta olmak üzere Türkiye’nin safralarından kurtulması gerekiyor. Terörün, şiddetin, silahın karanlık gölgesinin ülkemizin ve bölgemizin üzerinden tamamen çekileceği günler inşallah çok yakındır. ◾️ Türkler, Kürtler, Araplar olarak hep beraber kenetlenecek; tam 40 yıldır evlatlarımızın kanı üzerinde yükselen terör duvarını yıkıp atacağız. ◾️ Terör sorunu ortadan kalktıktan sonra, demokrasiden kalkınmaya, kardeşlikten bölgesel entegrasyona yeni bir dönemin kapıları açılacaktır. Türkiye; kronik meselelerini ve farklı toplum kesimlerinin taleplerini daha sağlıklı, daha steril bir zeminde tartışma imkânı bulacaktır. ◾️ Şu tespitin yapılması da çok ama çok önemlidir: Türkiye’nin ekonomide, dış politikada ve siyasette itici gücü demokrasidir. “İç cephe” olarak tarif ettiğimiz kardeşlik hattımızı tahkim edecek olan da, yine 85 milyonun tamamını saran kuşatıcı bir demokrasidir. ◾️ Bunun için önümüzdeki fırsatları değerlendirerek, en iyisini ümit edip en kötüsüne hazır olarak, “Terörsüz Türkiye” hedefimizi gerçekleştireceğiz. ◾️ Hiç şüphesiz bundan en çok, terör örgütünün ideolojik bahçesinde otlanıp, devletimize ve milletimize düşmanlık edenler rahatsız olacaktır. Ne yaparlarsa yapsınlar, bunun önüne geçemeyecekler. Türkiye’yi, girdiği aydınlık yoldan geri çeviremeyecekler. ◾️ Sadece bölücü terörün arkasında siper aldığı yaldızlı kavramları değil, FETÖ’yü ve 15 Temmuz gerçeğini anlayamayanlara da şunu hatırlatmak istiyorum: Pensilvanya’daki hain başının ölümü sonrasında bu örgüt, yurtdışında da çöküş ve dağılma dönemine girmiştir. ◾️ FETÖ tehdidi bertaraf edilene kadar bu hain yapıyla mücadelemiz içeride ve dışarıda kararlılıkla sürecektir. ◾️ FETÖ’yü ve 15 Temmuz kanlı darbe teşebbüsünü, AK Parti’yi yıpratma aracı haline dönüştürmek isteyenler de tarih önünde hesap vereceklerdir. ◾️ Bu vesileyle, 15 Temmuz gecesi milletimizin sokaklardaki şanlı direnişiyle kurduğu Cumhur İttifakı ortağımız MHP’ye ve onun kıymetli Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye hassaten teşekkür ediyorum. ◾️ MHP ve Sayın Bahçeli, Cumhur İttifakı çatısı altında, ülkemizin kronik tüm sorunlarının çözümünde ön açıcı, kolaylaştırıcı, destekleyici, yapıcı tavırlarıyla, Türk siyasi tarihine isimlerini şimdiden yazdırmışlardır. ◾️ Cumhur İttifakı sapasağlam olduğu sürece Türkiye güvendedir, ülkemizin bekası, milletimizin kardeşliği güvence altındadır. ◾️ Şehit kanlarıyla hamuru yoğrulan bu ittifak, inşallah uzun yıllar ülkemize ve milletimize çok daha büyük hizmetler kazandıracaktır. #AdındaAK

Fahrettin Altun

59,368 views • 1 year ago

Terör örgütü lavu olacaksa ellerindeki silahları toplayıp demir çelik fabrikasına teslim ettirip başlarında Türk ordusu gerçek vatansever bir komutanımız olup hepsine eritip demire çevirmelidir  DEM PARTİ hey heyeti cezaevindeki bebek katili 7  madde bir öneri yapmış arkadaşlar maddelerine söyleyim sizlere bir garantiluk bir ülke istemiş iki terör örgütü el ele başı Abdullah Öcalan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelip DEM Genel başkanı olarak girmeyi talep etmiş 7000 terörist cezaevlerinden çıkartmak istemiş yani demem o ki bu şehitlerin katilleri cezaevinden çıkarıp genel af olarak istemiş bu ne demek şehitlere hakaret demek resmen ölüm demek. Bir teröristlerle PKK YPG PYD PYJ gibi müzakere yapılmaz iki terör belli kırılmışken böyle bir zamanda Apo Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ne işi olacak nasıl bir faydası olacak Türkiye çok merak ediyorum 1978’den beri Türkiye Cumhuriyeti’nin devleti terörle mücadelesi başarılı bir şeklinde mücadele etmiştir ve şu anda Cudi dağında Gabar Dağı’nda hiçbiryerde sinek kadar bir terör yoktur 1978 beri dünya kadar şehit verdik eli kanlı teröristler fidan gibi askerimize polisimize mehmetçiklerimize komutanlarımızı şehit ettiler şehit olan askerimiz yeni evli nişanlı anasının karnında bebekleriyle babasız kaldılar ne için Türkiye Cumhuriyeti’nin devletin toprağına sahip çıktı diye belki de bazı bu şehit ailelerin şehit annelerin şehit eşleri şehit çocukları babaları bile görmemişler her bir şehit yavrularımın yavrularımızın babaları her biri bir kahramandır güvenli korucularımızı polisimizin askerimizin şehit verdik bu şehitlerin mükellefleri bu muydu bunu mu layık gördünüz Abdullah Öcalan teröristtir bebek katilidir asla Kürt değil Ermeni kökenli şehit ailelerin düşmanıdır  Apo’yu meclise davet etmek için mi bir Kürt olarak bir ülkücü olarak bu konuda gerçekten rahatsızız aziz Türk milletimizin aziz Kürt milletimizin Laz Çerkez Arap arnavut yani Türk bayrağın altında yaşayan kahraman şehit analarımız babalarımız çocuklarımıza evlatlarımızın bizlere soruyor ne oluyor biz bunları mı hak ediyoruz  Yakında PKK terör ör götüne laf söylesek belki bizim hakkımızda dava açarlar maalesef öyle bir hissiyat içindeyiz. Süreç:Yok! Müzakere:Yok! Pazarlık:Yok! Demokratik dönüşüm:Yok! Açılım,saçılım:Yok! Hapisteki teröristler ve Kandil’dekiler üzerinden oyun kurmak:Yok! Ya ne var? Kayıtsız şartsız örgütü lağv(YPG/PKK dahil),silah bırakmak var. Bunun dışında konuşacak bir şey yoktur. Olmamalıdır! BİR Kürt olarak Diyorum Çok merak Ediyorum bu siyasetçiler.Şehit Analari ve Babalarına ne diyecekler. Terörist başı Abdullah Öcalan’ın” TBBM DEGİL.Direk idam edilmelidir. Türkiye Şehit Asker Polis Özel Hareket. Evlatları şehit oldular. Ey siyasetçiler. Bu kadar şehit verdik. Terörist başı Apo Piçi meclise gelmek için mi. Yazık günahtır o kadar genç kardeşlerimizi şehit verdik silah arkadaşlarımız şehit oldu. Kanıma dokunuyor kabul edemiyorum iki gündür yatmadım şehit ve silah arkadaşlarım gözümüzün önüne geliyor siz siyaset yaparken biz o dağlarda PKK çatışıyorduk kar kış demeden toprağımız korumaya canımız feda ediyorduk. Abdullah Öcalan teröristtir bebek katilidir. Kürt Türk milleti birdirbir kalacaktır. Ne mutlu Kürt doğdum  Ne mutlu Müslüman oldum Ne mutlu türküm diyene Saygılarımla Abdurrahim Avcioglu 🇹🇷

ABDURRAHİM AVCIOĞLU

117,008 views • 1 year ago

Türkiyeleşme, Öcalan’ın Kemalist Kompleksinin Siyasal Adıdır Bu metni 2023’te, artık X’te (eski Twitter) erişilemeyen bir videoyu izledikten sonra kaleme almıştım. Dün o videoyu yeniden buldum; bu nedenle bu kısa yazıyı bir kez daha gözden geçirip yeniden paylaşmak istedim. Görüntülerde, Murat Karayılan ile Duran Kalkan’ın huzurunda yapılan, adeta bir “Judenrat” sahnesini andıran bu buluşmada bir komutan Kürtlükle alay ediyordu. Mardinli olduğunu söylüyor, anne ve babasının adlarını—biri Kurdê, diğeri Kurdo idi—tek tek sayıyor ve kahkahalar arasında şunu ekliyordu: “Bir de katırımız vardı; o da ‘Kürt’tü… ‘Kürtçe çifte bile atardı.’” Bu sahne, basit bir kabalık ya da münferit bir “şaka” değildir. Burada işleyen şey, Kürtlüğün insanî, tarihsel ve siyasal bir aidiyet olmaktan çıkarılıp zoolojik bir alaya, aşağı bir varoluş biçimine indirgenmesidir. Kürt kimliği, bir ulusal özneleşmenin zemini olarak değil, aşılması gereken bir “hamlık” ve utanılacak bir tortu olarak kurulmaktadır. Tam da bu noktada “kro” figürü belirir. Bir insanın kendi Kürtlüğünü—seçmediği bir dili, bir etnisiteyi, ulusal aidiyetini ve kültürel varoluşunu—başkalarına saldırmadan, kimseyi asimile etmeden, hiçbir şiddet pratiğine başvurmadan yalnızca sahiplenmesinin bu denli aşağılanması ve hor görülmesi bir rastlantı değildir. Türkiye, on binlerce Kürdü rızaları dışında söylemsel ve retorik düzeyde Türklüğün bir tahakküm ve fetih nesnesine dönüştürmüş; devlet aygıtı Kürt bedenlerini ve kimliklerini Türkçülüğün zorunlu imgesel alanı içinde yeniden biçimlendirmiştir. Bu zorunlu dönüşümün en görünür tezahürlerinden biri, Kürtlere dayatılan ve Türk ırksal üstünlüğünü simgesel biçimde ilan eden soyadlarıdır: Öztürk, Boztürk, Göktürk, Baytürk, Koçtürk, Alptürk, Karatürk, Aktürk, Ertürk, Söntürk, Kantürk, Gençtürk, Yiğittürk… Türkçülüğün bu adlandırma ve Kürt silme rejimi, yalnızca bürokratik bir kayıt meselesi değildir; daha en başından coğrafyasıyla, mekânsal düzeniyle ve siyasal alanın kurucu mantığıyla birlikte Kürt varlığını bedensel ve simgesel olarak aşağı bir konuma yerleştiren kolonyal bir şiddet biçimidir. Devletin bütün kurumları, yasaları, egemenlik dili ve anayasal düzeni, bu ülkede mutlak ve münhasır aidiyetin yalnızca Türk kimliğine ait olduğunu tekrar tekrar ilan eder. Türkçeden başka bir ana dile sahip olanın, bu siyasal düzen içinde tam anlamıyla eşit bir yurttaş ve meşru bir insan öznesi olamayacağı fikri, Kürt varlığının inkârını dahi anayasal güvenceye bağlayan bir dışlama rejimi olarak işler. Bunu aklı başında olan herkes bilir. Sanki bunlar yetmezmiş gibi, bugün Türk devleti Öcalan aracılığıyla her Kürde “Türkiyeleşme”yi telkin eden, Kürt sosyal ve kültürel varoluşunun daha önce bütünüyle tasfiye edilememiş alanlarını dahi disipline etmeye ve hizaya sokmaya çalışan yeni bir kolonizasyon dilini devreye sokmaktadır. Herkesin tanıklık ettiği şey budur: Kürtlerin yalnızca bastırılması değil, aynı zamanda kendi kendilerini inkâra zorlanmalarıdır. Fakat en sarsıcı olan şudur: Elli yıl boyunca Kürt adını siyasal alana taşıyan, yok edilmek istenen, adı anıldığında bile nefes alınamaz hale getirilmeye çalışılan bir hareketin içinden, bugün bizzat Kürtlükle alay eden ve Kürtlüğü tasfiyeyi neredeyse tarihsel bir görev gibi gören bir dil yükselmektedir. Kürt kimliğini aşağılayan, Kürdün katırını bile “Kürtçe çifte atan” bir karikatüre dönüştüren bu söylem, faşist Türkçü tahayyülün yalnızca dışarıdan dayatılması değil, içeriden yeniden üretilmesidir. Bu, Kürt’e karşı kurulan kolonyal prototipin Kürt siyasetinin içinde dahi içselleştirilmiş hale gelmesinin en çıplak göstergesidir. Öcalanperestlerin “Türkiyeleşme” siyaseti, fiilen tam bir Kırolaştırma ve kültürel kırımı derinleştiren disipliner bir kampanyadır. Buradaki Kıro, basitçe “Kürt” değil; Kürtlüğün inkârıyla “medenileştirilmesi gereken eksik-Türk” prototipinin aynı anda üretildiği kolonyal bir ara figürdür—yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan ise bu sürecin başlıca aracısı, hatta başlıca figürüdür: Kemalist devlet aklının Kürt siyasal varoluşunu yeniden biçimlendirmek üzere devreye soktuğu “baş Kıro”laştırma mekanizmasının tam merkezinde yer alır. Öcalan, Kürt’e ilişkin Kemalist tahayyülü derinlemesine içselleştirmiş bir figür olarak, hayatı boyunca Kürtleri “Kürtlükten kurtarmayı” adeta bir misyon gibi görmüş; Kürtlüğü ulusal ve siyasal bir ufuk olmaktan çıkarıp aşılması gereken bir “hamlık” olarak yeniden kodlamaya yönelmiştir. Bu iddiayı belgelendiren en çıplak ifadelerden biri, Öcalan’ın Kürt varlığını neredeyse insanlık-dışı bir ara kategoriye indirgediği şu sözleridir: “Kişilik üzerine birçok çözümlemeler yaptım. Hâlâ Kürt’ü tam yakaladığımı, çözdüğümü söyleyemem. Çünkü kendisi olmaktan epeyce uzaklaştırılmıştı. Şeklen Kürtvari gözükse de, özde başkalaşmıştı. İhanetinin boyutlarının farkında bile değildi. Ona ne insan yasaları ne de hayvan yasaları işliyordu. Adeta üçüncü bir varlık türünü oynuyordu.” (Öcalan, 2004, Bir Halkı Savunmak, s. 222). Burada Kürt, bir ulusal özne değil; ne insan ne hayvan yasalarına tâbi olmayan, “üçüncü tür” olarak kodlanan bir ham maddeye, yani Kırolaştırmanın nesnesine indirgenmektedir. Bu dil, yalnızca bir betimleme değil, Kürtlüğün siyasal statüsünü düşüren kolonyal bir epistemolojidir: Kürt varlığı, hak ve egemenlik talep eden bir ulus olmaktan çıkarılıp terbiye edilecek, dönüştürülecek bir aşağı kategoriye yerleştirilir. İşte “Kıro” figürü tam da bu ontolojik düşürmenin adıdır. Çünkü Kıro, “Türkleştirilmesi gereken Kürt”tür: hem Öcalancı söylemin hem de Kemalist tahayyülün Kürt üzerine bindirdiği prototip. Kürdü zamandışı ve parokyal bir dağ varlığına indirgeyen; dili çözülemez, kimliği belirsiz, siyasal varoluşu “ilkel” sayılan aşağı bir özne-konumu. Kıro, yalnızca bir hakaret değil, modern Türk ulus-devlet aklının Kürt’ü tanımlama biçimidir: Kürdü ulus olma kapasitesinden yoksun, kültür ve tarih taşıyamayan, medeniyetle bağdaşmayan bir “artık” olarak kodlayan kolonyal bir kategoridir. İşte Öcalan’ın Kürtlüğe yaklaşımı da tam olarak bu kolonyal prototipin içselleştirilmesi üzerinden şekillenir. Öcalan’ın Kürtleri “Kürtlükten kurtarma” girişimi, basit bir siyasal taktik değil, derin bir Kemalist kompleksin ve kolonyal/ırkçı bir mimicry rejiminin ifadesidir. Bu kompleks, Öcalan’ın kendisini Türk ulus-devlet aklının ölçütleri içinde “insan” sayılabilir bir varoluşa yaklaştırma çabasında; Kürtlüğü ise aşılması gereken bir hamlık olarak kodlamasında görünür. Burada “Kıro” figürü belirleyicidir: Kıro, eşzamanlı olarak hem Kürt varlığının inkârını hem de “tamamlanmamış,” “medenileşmemiş” bir Türk prototipini temsil eder—bir tür yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan, Türklüğü insan olmanın normu olarak kabul eder; fakat aynı zamanda bu norm karşısında kendisini ontolojik bir eksiklik içinde konumlandırır. Bu eksiklik, Lukács’ın yabancılaşma ve bütünlük kaybı bağlamında düşündüğü türden bir “eksik-totalite” hissiyle, sürekli telafi edilmesi gereken bir varlık açığına dönüşür. Mimicry, tam da bu açığın yönetimidir: taklit, asla “asıl” olamaz; fakat kolonyal düzen içinde zorunlu bir sınav gibi dayatılır. Öcalan’ın Türkiyeleşme projesi, bu nedenle, Kürt özgürleşmesinin değil, Kürt öznesinin Kırolaştırılarak devletin ontolojik ölçüsüne yaklaştırılmasının—hiçbir zaman tamamlanamayacak bir Kemalist taklidin—siyasal adıdır. Bu Kırolaştırma mantığının en açık göstergelerinden biri, Öcalan’ın Kürtleri bir ulus olarak değil, tekrar tekrar bir “olgu” olarak adlandırmasıdır. Nitekim Öcalan, Demokratik Konfederalizm’de Kürtlerden defalarca “olgu” diye söz eder (2015: 39). Bu kelime seçimi tesadüf değildir: Kürt varlığını tarihselliği, egemenlik iddiası ve siyasal özne statüsü olan bir ulus olmaktan çıkarır; üzerinde işlem yapılacak ham bir nesneye indirger. “Olgu,” burada hak talep eden bir kolektif özne değil, disipline edilecek, dönüştürülecek, Türkiyeleşme içinde eritilecek bir Kıro maddesidir. Bu nedenle “demokrasi,” “Türkleştirme” ve “Türkiyeleşme” aynı mantığın farklı adlarıdır: Kürt bir olgudur; Türk milletiyle bütünleştirilmesi, terbiye edilmesi ve “medenileştirilmesi” gerekir. Mehmet Uçum’un Öcalan’la aynı çizgide söylediği gibi, “Türk milleti birdir; Türk ve Kürtten oluşan tek bir millet vardır ve onun da tek dili Türkçedir.” Burada kast edilen tam da budur: Kürt, ancak Türklük içinde eritildiği ölçüde meşru bir varoluşa kavuşabilir. Öcalan’ın “kültürel talepleri” dahi gayrimeşru sayması, Bülent Arınç’ın 2014’te dile getirdiği “Kürtçe medeniyet dili değildir” sözleriyle aynı epistemik şiddetin farklı versiyonlarıdır. Bu söylemlerin ortak zemini açıktır: Kürt varlığını inkâr etmek, Kürtlüğü bir siyasal özne değil, terbiye edilecek bir hamlık olarak görmek ve “Kıro”yu medenileştirme kisvesi altında Kürtlüğün tasfiyesiyle uğraşmak. Aradaki tek fark şudur: Devlet aklı bunu açık ırkçı Türkçülükle yapar; Öcalan ve ona tapanlar ise kendi içselleştirilmiş Kıroluklarını genelleştirerek bütün Kürt milletini de kendileri gibi kokusu ve zamandışı bir varlık olarak tahayyül ederler. Kolonize edilmiş bir mimicry (taklitçilik)—adeta bir “ev zencisi” pozisyonu—üzerinden, Türk efendisinin haklılığını ispatlamak için Kürtler aleyhine simgesel, dilsel ve epistemik şiddete başvururlar. Kürt ulusal ısrarını “ilkel milliyetçilik,” Kürt varoluşunu “geri hamlık,” Kürt siyasal ajansını ise “kardeşlik düşmanlığı” diye damgalarlar. Türk devleti bir asırdır yapamadığını, bugün Öcalanperestler yapmaya çalışmaktadır: Kürdü “Türkiyeleştirmek,” yani fiilen Kırolaştırmak—Kürt ulusunu, kendi kendisiyle alay eden, kendi varlığını inkâra yönelen, kolonyal prototipi içeriden yeniden üreten bir aşağı özne-konumuna mahkûm etmek. Hayatını kaybeden Rêzan Javid’in annesinin feryadını asla unutmayacağım. O, PKK’nin Kürtleri kurtarmak için silaha sarıldığına hâlâ inanıyordu. Cenazede “Kürdistan bayrağına kurban olayım” diye haykırdı. İşte yeni-Kırolaşma, Türkiyeleşme adına, devletçi aklın içselleştirilmesiyle Kürtlüğü böyle imha eder: bir halkın onurunu değil, kendi kendisiyle alay etmesini siyasal ufuk hâline getirerek.

Kamal Soleimani

23,596 views • 6 months ago

Bugün konuştuğumuz mesele, sadece bir “yasak” meselesi değildir. Bugün konuştuğumuz mesele, Türkiye’de hukuk devleti var mı yok mu meselesidir. İstanbul Barosu’nun açtığı dava sonucunda, 19–23 Mart 2025 tarihleri arasında uygulanan toplantı, gösteri ve basın açıklaması yasağı hukuka aykırı bulunarak iptal edildi. Bu karar; tek cümleyle şunu söylüyor: “Genel, ölçüsüz, keyfi yasaklarla temel haklar askıya alınamaz.” Bu, sıradan bir iptal kararı değildir. Bu karar, o günlerde yaşanan birçok işlemin hukuki temelinin çöktüğünü gösterir. Hukuk devleti açısından: “Hukuka aykırı yasaktan suç üretilemez” Anayasa’nın 34. maddesi toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını güvence altına alır. Bu hak “izin”le değil, hak olarak vardır. O gün İstanbul’da yaşanan, fiilen şuydu: Kent yaşamı durduruldu, ulaşım aksadı, sokaklar kapatıldı, basın açıklaması bile “yasak” denilerek engellendi. Mahkeme, bu yaklaşımı hukuka aykırı buldu. Buradan çıkan sonuç nettir: Hukuka aykırı bir yasaktan suç çıkarılamaz. Hukuka aykırı bir işlem, başka bir hukuki işlem için “dayanak” olamaz. Bu nedenle 19 Mart ve sonrasında, bu yasağa dayanılarak başlatılan gözaltılar, soruşturmalar, adli kontroller, tutuklamalar bakımından çok ciddi bir hukuki tablo ortaya çıkmıştır. “Gözaltı oldu bitti” değildir: Tazminat ve telafi sorumluluğu var Şimdi kamuoyuna açıkça anlatmak zorundayız: Gözaltı demek yalnızca birkaç saatlik özgürlük kaybı değildir. Gözaltı; • İşe gidememek, • Sınava girememek, • Hastaneye ulaşamamak, • Uçağı/otobüsü kaçırmak, • Randevusunu, ameliyatını, tedavisini aksatmak, • Çocuğunu okuldan alamamak, • Şirket toplantısını kaçırmak, • Günlük yevmiyesini kaybetmek, • Esnafın dükkanını açamaması, • İşçinin vardiyasını kaçırması, • Öğrencinin devamsızlığa düşmesi demektir. Tüm bunlar somut zarardır. Hukuk düzeni, “özgürlüğünden ettim ama gerisi beni ilgilendirmez” demez. Bu nedenle; hukuka aykırı işlemle özgürlüğü kısıtlanan yurttaşların tazminat hakları doğar. Tazminatın iki boyutu: maddi zarar ve manevi zarar Maddi tazminat : Kaybedilen ücretler, yevmiyeler, iptal edilen biletler, kaçırılan sınav/başvuru nedeniyle doğan zararlar, avukatlık giderleri, seyahat ve konaklama giderleri… Hepsi belgelendiğinde tazmin edilebilir. Manevi tazminat: İnsan onuru, itibar, psikolojik yıkım, aile içinde ve toplum içinde “suçlu muamelesi görme”, “lekelenmeme hakkı” ihlali… Bunlar da manevi tazminatın konusudur. Çünkü burada mesele sadece para değildir. Burada mesele, devletin yurttaşa haksızlık yapıp yapmadığıdır. Özellikle gençler üzerinden yürüyen baskı mekanizması çok ağır sonuçlar doğurdu. Şunu herkes bilsin: Bir öğrenci gözaltına alındı diye; • sınavı kaçırdıysa, • devamsızlık sınırını aştıysa, • bursu kesildiyse, • yurdundan çıkarıldıysa, • disiplin soruşturması açıldıysa, • uzaklaştırma verildiyse, bunların tamamı telafi edilmesi gereken işlemlerdir. Çünkü eğitim hakkı Anayasa’nın temel güvencelerindendir. Bu ülkede, gençlerin geleceği gözaltı torbasına sığmaz. Bir gencin okuldan koparılması, bir ülkenin geleceğinin koparılmasıdır. Bu nedenle açık çağrımdır: • Gözaltı nedeniyle devamsızlığa düşürülen öğrencilerin kayıtları düzeltilmelidir. • Kaçırılan sınavlar için telafi hakkı tanınmalıdır. • “Bu olaylardan dolayı” yurttan çıkarılan öğrenciler derhal geri alınmalıdır. • Disiplin soruşturmaları “yasak vardı” gerekçesine dayanıyorsa, bu gerekçe artık yoktur; dosyalar kapanmalıdır. Çünkü mahkemenin iptal kararı, o “yasak” zeminini ortadan kaldırmıştır. Tutuklu gençler meselesi: “Dayanak çöktüyse tutukluluk da çöker” Geçen hafta tutuklanan 16 TİP’li genç için de aynı şeyi söylüyoruz: Hukuka aykırı bir yasak üzerine kurulan tutuklama, özgürlüğün değil keyfiliğin ürünüdür. Tutuklama, cezaya dönüşemez. Tutuklama, bir “gözdağı” aracı olamaz. Bu gençlerin derhal tahliye edilmesi gerekir. Bu karar, baskı siyasetinin iflasıdır Bu kararla birlikte, iktidarın yıllardır sürdürdüğü bir yöntem bir kez daha açığa çıktı: Toplumsal tepki büyüyünce; yasak koy, gözaltı yap, soruşturma aç, yıldır, korkut, dağıt… Bu anlayış demokratik değildir. Bu anlayış hukuk devleti değildir. Mahkeme kararı diyor ki: Hak ve özgürlükler genel yasaklarla askıya alınamaz. Yani aslında yargı, siyaset kurumuna şunu hatırlatıyor: Yönetmek, susturmak değildir. Devlet, yurttaşın üstüne basarak büyümez. Devlet, hukukla büyür. Buradan açık çağrıda bulunuyorum: 1. Bu dönemde açılan soruşturmalar, bu yasağa dayanıyorsa kapatılmalıdır. 2. Bu dönemde yargılanan yurttaşlar hakkında beraat verilmelidir. 3. Hukuka aykırı işlem mağdurlarının tazminat ve zarar-ziyan taleplerinin önü kesilmemelidir. 4. Öğrencilerin okul, sınav, burs, yurt, disiplin işlemleri açısından doğan mağduriyetleri iade ve telafi edilmelidir. 5. Tutuklu gençler derhal tahliye edilmelidir. Bu, bir “lütuf” değildir. Bu, hukukun emridir. Bugün şunu net söyleyelim: Demokratik tepki suç değildir. Anayasal hak kullanımı suç değildir. Hukuka aykırı yasakla, hukuk kurulamaz. Bir ülkede gençler, öğrenciler, işçiler, emekliler “hak aradı” diye cezalandırılıyorsa; orada sorun gençlerde değil, yönetim anlayışındadır. Bizim mücadelemiz, kimsenin konuşmasını engelleme mücadelesi değil; tam tersine herkesin konuşabildiği, itiraz edebildiği, hakkını arayabildiği bir Türkiye mücadelesidir. Herkesi hukuk devletine, Anayasa’ya ve temel haklara sahip çıkmaya çağırıyorum.

Av.Mahmut TANAL

13,761 views • 7 months ago

Ben Özgür Özel'in bize anlattığı Filistin politikasından hiçbir şey anlayamıyorum. Bir taraftan, "HAMAS bir terör örgütüdür" derken diğer taraftan da "Filistin meselesinde Deniz Gezmiş'in çizgisindeyiz" diyor. Deniz Gezmiş, 1969 yılında Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi isimli Marksist Leninist direniş örgütüne katılıp dört ay sonra da dönüyor. Deniz Gezmiş'in Filistin çizgisi, 4 aylık kısa bir geziden ibaret ama katıldığı FDHKC öyle değil. Özgür Özel'in gururla bahsettiği örgüt, 1974 yılında İsrail hapishanelerindeki 26 Filistinlinin serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla Ma'alot kasabasındaki bir okula baskın düzenleyip çoğunluğu çocuk 115 kişiyi rehin alıyorlar. Tıpkı HAMAS'ın 7 Ekim tarihinde yaptığı gibi amaçları esir takası yoluyla hapisteki arkadaşlarını kurtarmak. İsrail, müzakerelerin bir noktasında, okula operasyon düzenliyor ve çıkan çatışmada 22'si çocuk 25 kişi ölüyor. FDHKC, rehineleri İsrail askerlerinin öldürdüğünü, İsrail ise FDHKC'nin öldürdüğünü söylüyor ve tabiiki Batılı ülkeler bugün de olduğu gibi İsrail'in açıklamasını doğru kabul ediyorlar. Yani bugün yaşananların neredeyse aynısı 1974'te de yaşanmış. Özgür Özel, o gün FDHKC'nin söylediğine inanırken bugün ise HAMAS'a değil İsrail'in açıklamasına inanıyor. Aradaki tek fark, HAMAS'ın Müslüman, FDHKC'nin ise Marksist Leninist bir örgüt olması. İsrail'in içindeki pek çok kaynak da 7 Ekim'de İsrail'in Hannibal Protokolü'nü uyguladığını ve HAMAS'a rehine pazarlığı kozu vermemek için kendi vatandaşlarını da öldürdüğünü söylüyor. Zaten İsrail'in böyle bir protokolünün olması bile 7 Ekim'deki İsrail iddialarını tartışmalı bir hale getiriyor. İsrail, asker-sivil ayrımındaki uluslararası bütün anlaşmaları ihlal eden ve çocuklar da dahil neredeyse bütün halkını silahlandırmış, dünyada benzeri olmayan bir ülke. Bu bölgedeki terör tanımının, dünyanın diğer bölgeleri ile aynı olamayacağı ortada. Yani bütün halkını silahlandırmış işgalci bir devlet, Filistin halkını keyfince katlediyor, kanunsuzca tutuklayıp hapishanelerde işkencelere, tecavüzlere maruz bırakıyor, topraklarına, evlerine bütün uluslararası kanunları çiğneyerek el koyuyor. Buna direnen Filistinliler tek ve son çare olarak İsraillileri esir almaya kalkarsa, İsrail bu kez kendi vatandaşları da dahil herkesi öldürüp suçu da karşı tarafa atıyor. Devamında da hakim finansal ve siyasal gücünü kullanıp karşı tarafı terörist ilan ediyor. Yani bir halkın, terörist ilan edilmeden Filistin'deki işgale, tecavüzlere, işkencelere karşı koyabilmesinin herhangi bir yolu mevcut değil. Erdoğan bu durumu gördüğü için HAMAS bir terör örgütü değil, direniş örgütüdür diyor. Deniz Gezmiş'in çizgisinden giden Özgür Özel ise HAMAS bir terör örgütüdür diyerek bu korkunç denklemde İsrail'i destekliyor. İsrail çok uzun zamandır yaptığının bir soykırım olduğunu biliyor ama direnişçileri terörist ilan edecek gücü olduğu için katliamlarına devam ediyor. Yani Özgür Özel, İsrail karşıtı gibi gözükmesine rağmen aslında İsrail'in titizlikle hazırlanmış bu planına hizmet ediyor. Bir başka çelişkili durum ise Özgür Özel'in izinden gittiği Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile ilgili. Özgür Özel belliki Deniz Gezmiş'in de terörist olmadığını düşünüyor. Terörist olmayan Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu isminde Marksist Leninist bir örgüt kuruyorlar. Çaldıkları bir araba ile ABD Büyükelçiliğini tarayıp iki polisi ağır şekilde yaralıyorlar. Daha sonra 4 Amerikalıyı kaçırıp tutuklu arkadaşlarının serbest bırakılmasını talep ediyorlar. Deniz Gezmiş yakalandıktan sonra onun terörist olmayan arkadaşları, 1 Kanadalı ve 2 İngiliz teknikeri kaçırıp Deniz Gezmiş'in serbest bırakılmasını talep ediyor. Bunu yapanların başında da İsrail Başkonsolosu'nu öldürmek suçundan aranan Mahir Çayan var. Askerler, Mahir Çayan ve arkadaşlarını Kızıldere'de sıkıştırıyor ve çıkan çatışmada biri hariç hepsi ölüyor. Solcular, rehineleri askerin öldürdüğünü, askerler ise solcuların öldürdüğünü söylüyor. Bu yukarıda anlattığım ve bugün solcuların da onayladığı bu olayların hiçbirisi Özgür Özel'e göre terör eylemi değil çünkü failleri solcular. Terör eylemi sayılması için işin içinde Müslümanların olması lazım. Bunları HAMAS yapmış olsaydı terör eylemi olurdu mesela. Özgür Özel, Kızıldere'deki 3 sivilin öldürülmesi olayında Türk devletinin açıklamasına değil de sol örgütçülerin iddiasına inanıyor. Deniz Gezmiş'in arkadaşları terörist olmadığına göre, hiç sivil de öldürmemiş olmaları gerekir değil mi? Yani Özgür Özel, bu olayda devletin yalan söylediğini düşünüyor. Gazze'de ise nedense hiç sorgulamadan İsrail devletinin doğru söylediğine inanıyor. Demek ki Özgür Özel, İsrail devletini, Türk devletinden daha güvenilir buluyor. Muhtemelen kendisine sorulsa, "onlar asker değil cuntacı" diyecektir. İyi de İsrail de soykırımcı ve işgalci değil mi? Darbeciye inanmıyorsun da soykırımcıya mı inanıyorsun Özgür Özel ?

Abese İrca

39,067 views • 10 months ago

ABD'nin sömürge valisi kılıklı büyükelçisi Tom Barrack, bir yandan Türkiye'nin laik ve üniter yapısına savaş ilan ederken bir yandan da Suriye'de özerkliği ilan etmeye hazırlanıyor. Tom Barrack, ilk fırsatta ülkeden kovulması gereken son derece tehlikeli ve bölücü bir şahsiyet. Bunu anlayabilmek için son hafta içerisinde yaşanan bazı gelişmeleri incelemek gerekiyor. İlham Ahmet, PYD sözde özerk yönetiminin dış işleri bakanı. 25 Temmuz'da son derece kritik açıklamalar yaptı. İlham Ahmet, Şara ile yaptıkları görüşmeyi "Toplumdaki çok renkliliği anlayacak yeni bir Suriye inşası" olarak niteliyor. Sadece buradaki "çok renkli" kavramının bile Irak ve Lübnan'daki gibi konfesyonizmi işaret ettiğini anlamak kolay. İlham Ahmet, sözlerinin devamında sürecin "ABD arabuluculuğunda ilerlediğini" söylüyor. Yani "çok renkli" Suriye'yi esasen ABD inşa ediyor. Bununla görevlendirilen kişinin Tom Barrack olduğunu anlamak zor değil. Yani Tom Barrack bir yandan Türkiye'deki laik düzeni ve üniter yapıyı yıkmakla bir yandan da Suriye'yi çok parçalı özerk yapılara ayırmakla görevli sömürge valisidir. Bu misyonun hedefinin "böl ve yönet" olduğunu herhalde herkes kestirir. İlham Ahmet, Şara ile yapılan toplantının çıkmaza girdiğinden bahsediyor. Sebebi açık, entegrasyon meselesi... Yani özerklik... İlham Ahmet diyor ki "Entegrasyon, karşılıklı bir tanımayı gerektirmelidir. Yani Şam hükümeti de bizi tanımalı, itiraf etmeli, biz de onları kabul etmeliyiz." Yani Şara, Kürt kimliğini itiraf edecek. Burada itiraf kavramı neden kullanılmış olabilir? İtiraf bilinen ama söylenmesi istenmeyen anlamda ele alınıyor. Özetle, Şara, PYD'nin özerklik istediğini biliyor fakat bunu kabul edemiyor. Ülkesinin parçalanacağını anlıyor olmalı. İlham Ahmet sözlerinin devamında özerklik üzerindeki anlaşmazlığı açıyor. Diyor ki "Öyle gelip silahları teslim et ya da yanındaki bütün savaşçıları getir teslim et, hoşça kal, bitti gitti demekle olmaz." Burası önemli. Ahmet'e göre PYD silahları bırakamaz. Öyle ya, silahlı güç bir teminattır. Yarın ülke karışınca o silahlı güçle bağımsızlık elde etmek bile mümkün. Ahmet, kafasındaki düşünceyi aktarıyor, diyor ki: Bahsettiğimiz entegrasyon, Şam yönetiminin buradaki halkın iradesini tanıması gerektiğidir. Güvenlik açısından, bu halk kendini nasıl koruyacak? Yani ülkenin adı Suriye olacak ama Kürt özerk yönetimi olacak. Bunun silahı olacak. Kendini koruyacak. Kime karşı? Mesela yarın bir gün Şara niyeti bozup da özerkliği tanımam derse, PYD kendi ordusuyla kendisini koruyacak. Halbuki Şara, tek ordu istiyor. Tek yönetim istiyor. Entegrasyon adı altında özerkliğe pek sıcak bakmıyor. Belki sadece göstermelik bir "kimlik tanıma" ile yetinmelerini istiyor. Ama İlham Ahmet bundan şikayetçi, diyor ki: Diyorlar ki: "Bunlar bugün bu kurumlarda, biz gelip devralacağız, biz yöneteceğiz, artık bitti, sizin bir işiniz yok." Bu doğru değil. Konuşmanın devamında konu özerklik meselesine geliyor. Muhabir açıkça özerkliğin bölücülük olup olmadığını soruyor. İlham Ahmet "Eğer merkez gerçekten bu toplumun hakkını tanırsa, eşit bir şekilde yaklaşırsa, iradesine saygı gösterirse, o zaman neden ayrılsın" diyor. Buradaki merkez kavramı Şam'ı ifade ediyor. Yani Şam, Kürtlere saygılı olursa, Kürtler ayrılmak istemez diyor. Bu cümlelerin manası açık, Kürtlere özerklik verilsin, ordu verilsin, yani PYD ayrılığa karar verdiğinde bunu sağlayacak güç verilsin. Kürtler ayrılmak istemediği sürece sorun olmasın ama ayrılığa karar verdiğinde de önünde hiçbir güç duramasın. Bu talep teorik olarak ayrılma hakkı saklı tutulan özerk yönetim talebidir. Muhabir bu açıklama üzerine İlham Ahmet'e açıkça "Federal bir Suriye mi, otonomi mi, merkezi olmayan bir Suriye mi istiyorsunuz" diye soruyor. Ahmet de "merkezi devlet" modelinin iç savaşa neden olduğunu belirtip "adem-i merkeziyetçi" bir yönetim istediğini itiraf ediyor. Ardından kültür, dil, eğitim gibi konuların da adem-i merkeziyetçi olması gerektiğini ekliyor. Tüm bu açıklamalar, PYD'nin açık açık Kuzey Irak'taki gibi askeri gücü olan özerk yönetim amaçladığını kanıtlamaya yeter. Şimdi durup düşünmek lazım, İlham Ahmet'in söylediği şeyler büyük oranda Türkiye'deki açılım için de söyleniyor. Tek eksik, silahlı güç... Onun dışındaki tüm talepler neredeyse aynı... Aslında buradan şunu da anlıyoruz, Türkiye'de "demokratikleşme" adı altında sunulan paketin gittiği yer de özerklik... Neyse, geliyoruz Mazlum Abdi'ye... İlham Ahmet'ten birkaç gün sonra da o da önemli açıklamalar yapıyor. Sözlerinin başında Tom Barrack için "Suriye’nin tek elden yönetilemeyeceğini de anlamış durumda" diyor. Bu lafın manası basit. Suriye'nin adem-i merkeziyetçi bir yönetime yani özerkliğe bürünmesi gerektiğini hususunda Tom Barrack kendileriyle hemfikir. Mazlum Abdi, İlham Ahmet'in aksine silahlı bir gücün başında olduğu için daha kesin ve net konuşuyor. "Suriye’nin eski haline dönmesi imkansız" diyor. Yani özerkliği öyle veya böyle alacağından emin. Daha da ileri gidiyor. İç savaşın merkeziyetçi model nedeniyle çıktığını söylüyor ve "köklü değişimler yapılmalı" diye ekliyor. Mazlum Abdi'ye göre Suriye'de iki güç var. Biri Şam silahlı gücü diğeri de PYD gücü... Yani iki ordu var ve bunların anlaşması gerekecek. Mazlum Abdi o kadar cüretkar ki Suriye'de milliyetçi dönemin bittiğini ilan ediyor. Bunu ifade ederken de milliyetçi dönemi İslamcılığın bitirdiğini söylüyor: Suriye milliyetçilik ideolojisi üzerine kurulmuştu. Şimdi milliyetçi İslamcı bir ideolojiye geçti. Aslında bu ifadenin derin bir anlamı var. Milliyetçi modeli bitirmek için bu modeli çözmek için din faktörü oldukça cazip. Milliyetçiliği İslamcılıkla çürütürseniz, geriye Abdi'nin hayal ettiği parçalanmış ve özerk yapılara bölünmüş bitik bir ülke kalır. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Bu noktada sormak lazım, Tom Barrack, Türkiye'de "Osmanlı millet sistemi" yani dini kimliklerin tanındığı bir sistem hayal ederek aslında milliyetçi modeli yok etmeye niyetlenmiş olmuyor mu? Belli ki Mazlum Abdi gibi PYD öncüleri, ilhamlarını ABD'den ve Tom Barrack'tan alarak ilerliyor. Tüm projenin odağındaki isim olan Tom Barrack ise Suriye'de olan biten için "süreç başarılı ilerliyor" diyerek aslında Suriye'yi parçalama görevini yerine getirdiğini ifade ediyor. Ve kuklalarını övüyor: Mazlum Abdi süreci akıllı yürütüyor. Onunla gurur duyuyorum. Cümlelerinin devamında diyor ki: Mazlum Abdi, Türkiye'ye karşı tehdit oluşturmuyor... İşte kilit cümle bu. Türkiye başından beri PYD'ye karşı çıkarken ve özerkliğe müsaade etmeyeceğini söylerken şimdi nasıl oluyor da Mazlum Abdi açık açık özerkliği alacağını söylerken Türkiye'ye tehdit oluşturmamış oluyor? Orası, Tom Barrack'ın kerameti... Boşuna söylemiyoruz, memleketten kovulması gereken ilk isim Tom Barrack diye...

Con Sinov

76,061 views • 1 year ago