Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

Özgür Özel'den ABD Büyükelçisi'ne: "Ulus devletler İsrail'e tehditmiş. Ulus devlet mi bıraktınız? Coğrafyada ulus devlet, Türkiye Cumhuriyeti var, kimseye tehdit değil, hiçbir tehdite de boyun eğecek değil. Sevr'i yırtıp atanların, Lozan'ı yapanların partisi olarak bunlara pabuç bırakmayız."

11,124 Aufrufe • vor 1 Jahr •via X (Twitter)

0 Kommentare

Keine Kommentare verfügbar

Kommentare vom Original-Post werden hier angezeigt

Ähnliche Videos

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ: "6 Haziran'da Şam Büyükelçisi, Türkiye'den yaptığı açıklamada şimdiye kadar 700 bin Suriyelinin vatanlarına döndüğünü söyledi. Ancak Türkiye'ye geri dönenlerin sayısını açıklamadı. Daha önce 5 milyonu kayıtlı, 2 milyonu kayıtsız olmak üzere yaklaşık 7 milyon Suriyeli olduğu ifade ediliyordu. 700 bin kişinin döndüğü kabul edilse bile Türkiye'de hâlâ 6 milyon 300 bin Suriyeli yaşamaya devam ediyor. Daha sonra, 'Artık Suriyelilerin geri dönüşünü değil, Türkiye'ye entegrasyonunu konuşacağız' dediler. Oysa yıllarca Türk milletine, iç savaş bittiğinde Suriyelilerin ülkelerine döneceği sözü verildi. Seçim dönemlerinde de 'Göndereceğiz ama onurlarıyla göndereceğiz' denildi. Şimdi ise kalacakları söyleniyor. Seçimlerden önce 'PKK ile mücadele edeceğiz' diyorlardı, şimdi ise PKK ile müzakere ediyorlar. Bunların verdiği hiçbir söze güvenilmez. Peki, Suriyelilerin Türkiye'de kalmasıyla PKK ve Öcalan'la yürütülen müzakerelerin ne ilgisi var? Çok büyük ilgisi var. Öcalan Komisyonu dediğimiz komisyon bir rapor hazırladı. Erdoğan sürekli 'Türk, Kürt, Arap' diyerek yeni anayasadan söz etti. Burada kastedilen Araplar, Anadolu'ya getirilen ve şimdi entegre edilmek istenen Suriyeli Araplardır. Yani vatandaşlık verilecek Araplar. Bu büyük bir anlaşmadır. Bu, üniter milli devletin tasfiyesidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin milli devlet kimliğinin terk edilmesidir. Tek millet anlayışından çok uluslu bir yapıya geçiştir. Amerikan Büyükelçisi Tom Barrack'ın da benzer açıklamalar yaptığını görüyoruz. Orta Doğu'da İsrail, kendisi dışında ulus devlet istemiyor. Irak bir ulus devletti, parçalandı ve etnik temelli federal bir yapıya dönüştürüldü. Suriye bir ulus devletti, şimdi ulus devlet kimliğini yitirdi. Ve sıra Türkiye'ye geldi. Irak ve Suriye'de savaş yoluyla dönüştürülen üniter ve ulus devlet yapısını, Türkiye'de PKK ve Öcalan'la yürütülen pazarlıklar üzerinden dönüştürmek istiyorlar."

Haberiniz

37,724 Aufrufe • vor 1 Monat

BÖLGEMİZ AÇISINDAN ÇOK KIYMETLİ VE ÖNEMLİ TESPİTLER *Araplar için Baâs neyse Kürtler için de PKK odur. *PKK mümessil değil Kürtler için izale edilmesi gereken bir sorundur. *Kürt meselesini çıkmaza sokma yolunda ihdas edilmiş bir oluşumdur. Bu gerçekliğe karşı PKK'nin muhatap alınma ısrarı nedir? *Batının isteği: Ulus devlet döneminde(kemalizmin hakim kılınma süreci) geciken ve gerçekleştirilemeyen Kürdlerin sosyal dönüşümünün gerçekleştirilmesidir. Ulus devlet(kemalist zihniyet) ile elde edilemeyenler bugün Ulus örgütle Kürtler köklerinden koparılmaya çalışılıyor. *Bu çok tehlikeli bir girişimdir. Kürdler olarak daha önce dilimizden ve sosyal hayatımızdan olduk şimdi dinimizden de etmeye çalışırlar. Kürt meselesi İslam'ın siyaset üzerindeki etkisinin zayıflaması ve batı emperyalizminin farklı boyutlarda İslam dünyasına sızması ile ortaya çıkmıştır. PKK sorunu ise batının ve uzantılarının İslam'ın Kürtler üzerindeki sosyal etkisini zayıflatmak için ürettikleri bir savaş aracıdır. Açıkçası islamla yoğrulmuş ve ulus devlet sürecinde özünden uzaklaşmaya direnmiş kürtlük, PKK eli ile sosyal olarak yok edilmektedir. Bu Kürtlüğ'ün idamıdır. Dün Şeh Said Efendi idam edildi bugün Kürtlüğ'ün kendisi idam ediliyor. Kürt meselesinin PKK ile çözülmeye çalışılması dış dayatmaya boyun eğmektir. Dışarının elini güçlendirir ve PKK'ya fayda sağlar. (Pkk bu yüzden mi sistem tarafından ısrarla ayakta tutulup taltif edilmektedir?) Buradan şu sonuç çıkıyor: Nato emrinde olan dönemin İslam düşmanı Chp zihniyetli derin devleti, dindarlığından vazgeçmeyen Kürdleri cezalandırmak, Kürdleri kendilerine benzetmek ve kemalistleştirmek için Pkk'yi Kürdlerin başına musallat etmiştir. Bu görevi o dönem devlet planlamanın başında olan Yalçın Küçük bizzat yürütmüştür.

Dr. Halef YILMAZ

16,902 Aufrufe • vor 1 Jahr

Amerikan sömürge valisi kılıklı büyükelçi Tom Barrack, ulusal üniter devlet modeline ve laik anlayışa açıkça savaş açmış. Türk milletini uyutmak amacıyla habertürk'te düşük kaliteli piyes sahnelemiş. Türkiye'nin yeni Graham Fuller'i belli ki, birkaç hafta önce ettiği lafların yarattığı rahatsızlığın farkında. Bu nedenle durumunu düzeltmek ve milleti uyutmak için bir şeyler söyleme gereği hissetmiş. Bunun için de son derece "uysal" bir haber kanalı tercih etmiş. Tabi, gözü açık vatansever bir platformda rahat rahat zehir saçamayacaktı. Barrack'ın söylediklerine bakılacak olursa "Önceki sözleri yanlış anlaşılan Türk dostu büyükelçi" pozunda. Ama sözlerin detayları incelenirse önceki söylemlerini tasdiklediğini hatta gerçek amacını ortaya koyduğunu görüyoruz. Tom Barrack söze başlarken "Dünya çapında yeni bir strateji şekilleniyor" diyor. Zaten memlekete yeni bir Graham Fuller edasıyla gelmesi, yeni bir stratejinin varlığına işaret ediyor. Fuller de Sovyetlerin çöktüğü dönemde gelmişti. Cumhuriyet gazetesinde Türkiye'ye yeni bir rol biçmiş, Kemalizm'in bittiğini söylemiş, demokrasi ve İslamı bir arada yaşatacak "formülü" öve öve anlatarak siyasal dinciliğin işaret fişeğini vermiş, memlekete istikamet tayin etmişti. Sonrası malum, BOP tüm hızıyla devreye girmiş ve Gülen belası tüm memleketin başına bela edilmişti. Fuller yıllar içinde öyle veya böyle misyonunu tamamladı. Artık sıra Barrack'ta... O da cebinde yeni bir "formülle" geldi. Türkiye'nin devlet yapısı hakkında haddi olmayan açıklamalar yaptı, dini-etnik ayrımlı "millet sistemi" önerdi hatta açık açık Atatürk'ün kurduğu ulus devlet modeline savaş ilan etti. Barrack sözlerinin devamında "Ulus inşası bölgede aslında hiç kimse için işe yaramadı" diyor. Söze ortadoğu ülkelerini kastederek başlıyor fakat "hiç kimse" diyerek Türkiye'yi de kastetmiş oluyor. Yani "Ulus inşası Türkiye'de işe yaramadı" demek istiyor. Tam bir palavra. Tabi, Barrack bu sözü söylemek zorunda. Yeni bir model getirebilmesi için var olanı yıkılmaya layık göstermek zorunda. İşin tuhafı, bir Amerikalı, Türkiye'nin devlet sistemini açık açık eleştiriyor. Üstelik bunu bir Türk kanalında yapıyor. Fakat ağzının payını alamıyor. Tanzimat döneminin esintilerini hissetmemek mümkün değil. Sonuçta Barrack'ın cümlenin gittiği yer çok açık: Türkiye'de ulus devlet modeline karşı çıkıyor. Türkiye'de ulus devlet olmasın demek, çok milletli ve inançlı bir yapının yerleştirilmesi demek. Tabi bunun için de mevcut Türk vatandaşlığı tanımının yıkılması gerek. Farkında mısınız bilmem, Öcalan ve Barrack'ın çok fazla ortak yanı var. Tabi söyleşi yapan kişi, bu noktada devreye girip "Türkiye ulus devlet modeline göre şekillenmiş bir ülke, siz bu sözlerinizle Türkiye'nin de ulus inşasında başarısız olduğunu mu ima ediyorsunuz" diye sormalı. Ama soramıyor. Çünkü tanzimat dönemi gazetecilerinin büyükelçilere böyle bir soru sormaya hakkı yoktur. Söyleşinin devamında söyleşi yapan kişi Barrack'ın daha önceki "Türkiye, Osmanlı millet sistemine geri dönmeli" ve "Ulus devletler İsrail için tehdittir" sözlerine atıf yapıyor. "İnsanlar şüpheci bakıyorlar" anektodunu ekliyor ve "Gizli bir gündem mi var" diye soruyor. Bu ısmarlama soru Barrack'ı zor durumda bırakmak amacıyla sorulmuyor. Aksine, Barrack'ın bu sözleri daha önce tepki çektiği için ona milleti uyutmak adına yatıştırıcı sözler söyleme fırsatı veriliyor. Şayet yayının niyeti Barrack'ı sıkıştırmak olsaydı, yukarıda örnek verdiğim türden sorular sorardı. Nitekim Barrack bu asisti duyunca gülümsüyor ve "Hayır" diyerek yatıştırıcı sözlere başlıyor. Barrack, sözlerinin yanlış anlaşıldığını ve o sözleri aslında o şekilde söylemediğini söylüyor. Ne acı ki Türk milletinin bu ucuz laf oyunlarına kanacağını düşünüyor. Barrack, sözlerinin devamında geçmişten çıkarılan derslerden bahsediyor. Türkiye'nin cumhuriyet olarak yeniden şekillendiğinden söz ediyor. Halbuki Türkiye bir asır önce ulus devlet modeliyle ve Atatürk'ün dizaynıyla zaten şekillenmişti. Haliyle Barrack'ın bu konuya atıf yapması gerekirdi. Ama tabi o vakit yıkmak istediği yapıyı parmağıyla işaret etmiş olurdu... Neticede Barrack Atatürk dönemini ağzını bile almadan daha da geçmişe gidiyor. "Osmanlı millet sistemine" atıfta bulunuyor. Bu sistemi övüp mezhepsel bir düzen getirdiğini söylüyor. İşte burada zehiri adeta şekerli bir paketle sunuyor... Osmanlı millet sisteminde Türk milletine dayalı bir üst kimlik mevcut değil. Yani Barrack'ın hiç sevmediği ulus devlet modeli yok. Aksine millet sistemine göre her inanç kendi kimliğiyle tanınıyor. İşte Barrack'a göre bu dini kimlikler ve hatta etnik kimlikler yan yana yaşayabilirmiş. ABD bunun en güzel örneğiymiş. Bu "yan yana yaşamak" ifadesini hayata geçirmek için her birini ayrı ayrı tanımlamak ve anayasaya geçirmek gerekir ki bunun için Türk milleti tanımını çöpe atmak şarttır. Dahası inançları da kimlik olarak tanımak için laikliği de yok etmek icap eder. Barrack'ın bu sözlerinin anlamı açık... Türkiye, Osmanlı'nın parçalanmasına neden olan toplumsal düzeni terk edip Lozan'da ulus devlet modeline geçmişti. Türk üst kimliği altında tüm etnik grupları ortak bir millet olarak şekillendirmişti. Dini kimlikleri ise laiklik ilkesiyle insanların vicdanlarına bırakmış. Yalnızca Türk milleti tanımlaması yapılmış, etnik ve dini kimlik ayrımına gidilmemiş ve herkes eşit vatandaş olarak tanımlamıştı. Barrack bunların tamamına karşı çıkıyor ve hepsinin temelden değişmesini istiyor. Tıpkı Öcalan gibi. Nitekim Öcalan ve PKK'nın fesih açıklamalarında da bu alt metnin tamamı bire bir mevcuttu. Barrack, Öcalan ve PKK aynı şeyi konuşuyor. Buradan da anlaşıldığına göre Barrack, yeni çözüm sürecinde Öcalan ve PKK tezlerinin savunucusudur. Türkiye'de görevlendiriliş amacı ulusal üniter yapıyı ve laik düzeni yok etmektir. Barrack'a göre Türkiye yeniden millet sistemine dönmeli. Etnik ve dini kimlikleri tanımalı ve bunları bir arada yaşatan bir formül bulmalı. Mesela ABD'deki formül gibi... Yani Barrack Türkiye'deki laik üniter modelin yıkılması gerektiğini en naif ve dolaylı şekilde izah ediyor. Karşısındaki şahıs da "Efendim sizin bahsettiğiniz dini kimlikleri bir arada yaşatan formülün uygulanması Türkiye'deki laik düzene zıt düşmüyor mu, Osmanlı millet sisteminin hayata geçmesi için Türkiye'nin üniter modeli terk etmesi gerekmez mi, siz Türkiye'nin anayasasında bulunan değişmez ilkeleri askıya alan bir çözüm yolu mu sunuyorsunuz, bu sözleriniz Türkiye'nin iç işlerine doğrudan müdahale manasına gelmez mi, bu açıklamalarınız Öcalan ve PKK'nın fesih beyannameleriyle örtüşmüyor mu" gibi sorular sormuyor. Nasıl sorsun? O vakit Barrack, sunmak istediği zehirin üzerindeki şekeri çıkarmak ve maskesini düşürmek zorunda kalacak. Dediğim gibi, tanzimat devrinin babıali gazetecilerinin haşmetlü sefirlere böyle soru sorma hakkı yoktur. Soramazlar. Zaten soracak olsa orada işi ne? Tom Barrack, sözlerinin devamında ABD'nin ortadoğudaki geleneksel politikalarından söz ediyor. Demokrasi getiren, ülkelerde hegemon kuran geçmiş politikalar vs... Yani Türkiye'nin yönetim modeline yönelik sözlerle, ortadoğunun millet olamamış memleketlerinin harap halinin yan yana getirilerek anlatılması bile ülkemize hakaret. Bir gazetecinin bu konuşmaya karşı "Ortadoğu ülkeleri ile Türkiye'nin durumunu aynı ölçüde mi değerlendiriyorsunuz" diye sorması gerekirdi ama nerede... Son olarak sorulması gereken asıl soruyu soralım: Barrack'ın bu küstahlığına neden tahammül ediliyor?

Con Sinov

222,612 Aufrufe • vor 11 Monaten

Özgür bey, genel başkan yardımcınızın çirkin üslubunu eleştirecek yerde benimsediğinizi, Zafer Partisi’ne “siyasi yankesici” dediğinizi görüyorum. CHP’nin fedakar, vatansever seçmenini cebinizde bozuk para olarak gördüğünüz için şimdi bu seçmenin Zafer Partisi’ne sempati ile bakmasından ötürü gerilmiş olacaksınız. Ben Bahçeli’nin size en ağır hakaretleri ettikten sonra yanınıza gelip “siyaseten dedim” demesi üzerine sizin verdiğiniz türden bir tepkiyi EMİN olun size karşılaşınca vermeyeceğim. İlk karşılaşmamızda cevabımı yüzünüze gereken şekilde vereceğim. Sayın Özel, "Kürtler ve Aleviler kendini eşit yurttaş hissedene kadar mücadele edeceğiz" dediniz. Özgür bey kelimesi kelimesine "Devlet Bey el yükseltti. El yükseltiyorum Devlet Bey, ben de Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tam olarak kendilerini ait hissetmeyen bütün Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletinin sahibi olmayı teklif ediyorum" dediniz. Sonra eleştiriler karşısında ezilince "Siyasi Yankesicilik" diye çemkirip duruyorsunuz. Özgür bey, siyaset konusunda temel bilgi noksanlarınız var. Bakın Özgür bey, önce Anayasa 66'ncı maddeyi okuyup "Türk Vatandaşlığı" tanımıyla eğitime başlamalısınız. Çünkü "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür." Bu tanımda etnik köken veya inanç ya da mezhep gruplarına atıf yoktur. Özgür bey anlıyor musunuz, devlet yapımız ve siyaset etnik/mezhep yapılarına göre yapılmaz! Yapmaya kalkarsanız, bölücü alanda yer alır ve Türkiye Cumhuriyetine büyük kötülük etmiş olursunuz. Bu konuda ısrarcı olursanız memleketi "Lübnan" veya "Yugoslavya" modeline sürüklersiniz. Bu model "iç savaş" ile bölünme demektir. Özgür bey, Atatürk Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletini vermedi mi de siz “Ben vereceğim” diyorsunuz. Atatürk, bütün yurttaşlarımızı devletin sahibi yapmadı mı ki, siz yapacağım diyorsunuz? Özgür bey, gerçekçi olun, siz ancak eczane kurabilirsiniz, devlet değil. Ve kimin devletini kime veriyorsunuz? Bugün yaşanan PKK terörü, Şeyh Sait ve Seyit Rıza terörünün devamıdır. Siz Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete karşı ayaklananları bile vatan haini kabul etmeyen bir siyasetçisiniz. Ve şimdi Öcalan’ın istediklerini (bana Kürtlerin istedikleri demeyin sakın) vererek Türkiye Cumhuriyetini “Kürtlerin de devleti” yapabileceğinizi düşünüyorsunuz. Özgür bey, bir yanda PKK gibi siyasi kürtçü bir terör örgütü, diğer yanda başta FETÖ olmak üzere Siyasal İslamcı terör örgütleri ulusal güvenlik için beka sorunu oluştururken, siz de etnikçi/mezhepçi anlayış ile bunu desteklerseniz, ana Muhalefet partisi olarak, terör yan yana konumlanır, beka sorununa ortak olursunuz. Hele İsrail-Gazze çatışması bölgesel bir savaşa evrilirken ve Türkiye için riskler oluşurken, siyasetin daha bilinçli ve dikkatli olması, küçük siyasi hesaplarla ulusal güvenliği riske etmemesi gerekmektedir. Özgür bey, şunu da öğrenmenizde fayda var: Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşında, etnik/mezhepçi kökenli iç ayaklanmalara karşı milletin hukukunu milletin askeri ile ve silahla korudu. ABD Mandacıları ya da İngiliz Muhipleri ile Açılım yapmaya kalkmadı! -Şimdi siz el yükseltip, Açılım gayretlerine ortak olup, bir etnik/mezhep grubuna hangi devleti vaat ediyorsunuz? Hangi hak ve yetkiyle böyle bir çağrı yapabiliyorsunuz? -Şimdi siz Atatürk'ün görmediği neyi gördünüz ki, açılıma koşar adım katılıp el yükselttiniz! -Özgür bey, mevcut anayasada olmayan hangi hakları veya ayrıcalıkları vaat ediyorsunuz ki, etnik/mezhep gurupları kendini daha eşit hissedecek! -Özgür bey, siyaset bir devlet hizmetidir. Siyaset devlet ciddiyeti ve devlet terbiyesi ile yapılır. Devlet işleri öyle mikrofonu görünce heyecana kapılıp, motivasyon için, "devlet vaat ederek" ya da gayri ciddi bir tavırla "el yükseltiyorum" diyerek yapılmaz. Son olarak, haylaz yardımcınız Zafer Partisi AKP’ye çalışıyor demiş. AKP’ye sizin nasıl görev dağılımı yaparak çalıştığınızı milletvekiliniz anlatmış. Zafer Partisi Özgür Özel CHP 🇹🇷

Ümit Özdağ

410,160 Aufrufe • vor 1 Jahr

27 ARALIK 2025 SAAT 14:00’TE, ANITKABİR’DE ATATÜRK’ÜN HUZURUNDA, HAİNSİZ TÜRKİYE BULUŞMASINDA NASUH MAHRUKİ’NİN KONUŞMASI Türkiye’de Kürt sorunu yoktur, Türkiye’de her birimizin ayrı ayrı yaşadığı demokrasi sorunu vardır, adalet sorunu vardır, yandaşa başka, muhalefete başka işleyen hukukun önünde eşitlik sorunu vardır, üretim sorunu vardır, gelir adaletsizliği ve geçim sorunu vardır, açlık sınırının altıda asgari ücret ve emekli maaşı sorunu vardır, kalitesiz eğitim, denetimsiz devlet, hesap vermeyen hükümet, hesap vermeyen siyasiler ve bürokratlar sorunu vardır, kötü yönetilen devlet sorunu vardır. Bu sorunlar hepimizin ortak sorunlarıdır, Türk’ün de, Kürt’ün de, Laz’ın da, Çerkes’in de, Boşnak’ın da, Arnavut’un da ve Türk milletini var eden 26 etnisitenin tamamının da sorunlarıdır. Çözümü de hepimiz için ortaktır ve bir tanedir. Daha fazla demokrasi, daha fazla adalet, adil ve tarafsız yargı, hukukun önünde eşitlik, doğru enflasyon hesaplamalarıyla asgari ücret ve emekli maaşının belirlenmesidir, açlık sınırının altında kimseye maaş verilmemesidir, her ailenin en azından yoksulluk sınırının üstünde bir maaşı evine getirebilmesidir, varlıklarımızı satarak değil üretim ekonomisiyle kalkınmanın sağlanmasıdır, eğitimin parasız olması, laik ve çağdaş olmasıdır, devletin açık ve şeffaf yönetilmesi, denetlenebilmesi, devlet kurumları ve siyasilerin, bürokratların hesap verebilmesidir. Ancak Güneydoğu’da Türkiye’nin geri kalanından farklı olarak ağalık sorunu, feodal düzen sorunu vardır, devletin denetleyemediği aşiretler, tarikatlar sorunu vardır, bu düzende köylünün Cumhuriyet’in korumasına erişememesi, eşitsizlik, adaletsizlik ve haksızlığa uğrayarak mağdur edilmesi sorunu vardır. Bunların da çözümü Cumhuriyet’tir, Atatürk Türkiyesi’dir. Biz bütün dertlerimizi kendi içimizde çözeriz, her zaman çözdük, her zaman çözeriz, ölümden gayrı her şeyi çözeriz ama emperyalizmin ajanları, düşmanlarımızın işbirlikçileri etnikçi, bölücü, ayrılıkçı eli kanlı teröristleri hem de Türkiye’den parça koparma hedeflerinden hiç sapmadıklarını Meclis’te de dağda da her konuşmalarında da açıkça, gözümüze soka soka, küstahça bir de üstüne tehdit ederek dile getirdikleri halde muhatap kabul edersek iş karışır. Büyük Türk milleti buna müsaade etmez, kendi Cumhuriyeti için, kendi geleceği için, çocuklarının özgür ve başı dik yaşayabilmesi için asla müsaade edemez ve etmeyecektir. Durumdan vazife çıkararak, Büyük Kurtarıcı ve Büyük Kurucu Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün huzurunda, Anıtkabir’de buluşan büyük Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne, üniter yapısına, ulus devlete, milli egemenliğe, Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür ilkesine ve tek diline, tek milletine, tek egemenliğine sahip çıkmak için bugün burada. Burada siyasi partiler yok, her siyasi partiden yurttaşlar var, burada siyaset yok burada Türkiye Cumhuriyeti devletini ve Türk milletini iç ve dış düşmanlardan koruma kararlılığını gösteren Türk milleti var. Türkçe konuşmaktan asla vazgeçemeyiz, ana dil eğitimi zaten var ama ana dilde eğitim asla olamaz, bu konuda da kimse kelime oyunu yapmasın. Güneydoğu bölgemizde belediyelerde Kürtçe konuşulmasına da asla müsaade edilemez çünkü bölücülüktür, iki dilliliğin ilk adımıdır, Anayasa’ya aykırıdır ve sadece Türkiye’ye dönük emelleri olan emperyalizme hizmet eder. Bu konuda bir kez taviz verilirse arkası gelir. ABD, Ortadoğu’da ulus devlet istemiyor ve bunu apaçık İsrail’in güvenliği nedeniyle diye açıklıyor. Türkiye İsrail için bir tehdit değil ki, Türkiye’nin İsrail’in topraklarında gözü yok ki ama görünen o ki İsrail artık Türkiye için bir tehdit ve topraklarımızda gözü var, bunu Cumhurbaşkanı bile söyledi çünkü İsrail bu çağda akıl almaz bir şekilde yahudi şeriatının peşinden gidiyor ve dinsel fanatiklere göre vaadedilmiş topraklarına kavuşmak için konjonktürün çok uygun olduğunu düşünüyor. İsrail bu yüzden ulus devlet istemiyor ve ABD ile birlikte Türkiye’nin üniter yapısına müdahale etmeye çalışıyor. Etnikçi, ayrılıkçı, bölücü PKK’yı güçlendirmeye çalışıyor. İsrail işbirlikçisi PKK ve DEM de ulus devlet istemiyor çünkü Türkiye’nin parçalanmasını istiyorlar Kürt halkını özgürleşeceksiniz diye kandırıyorlar oysa İsrail’in ve işbirlikçilerinin kölesi olmaktan asla öteye gidemezler. PKK’nın ve DEM’in elitleri servetlerine servet, güçlerine güç katacaklar diye koca Kürt halkını İsrail’in desteğiyle kendilerine maraba yapmaya çalışıyorlar, Cumhuriyet’in yıkmaya çalıştığı ağalık düzenini kurumsallaştırmaya çalışıyorlar. Bizim bizden başka dostumuz yok, Türklerin de, Kürtlerin de ve hepimizin de bu coğrafyada kaderi ortaktır. Tek yol Atatürk’ün bizi 100 yıldır özgür ve bağımsız tutan tam bağımsız ve anti emperyalist Türkiye hedefinde birleşmektir. Bugün burada olanlar, bu hedef için buradadır. Türkiye’de Kürt sorunu yoktur. Türkiye’de PKK sorunu vardır, terör sorunu vardır, etnikçi, ayrılıkçı, bölücülük sorunu vardır. Ölüm cezasına çarptırılmış, cezası ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çevrilmiş Teröristbaşı’nın hapisten çıkarılmaya çalışılması sorunu vardır, hapisten çıkartılarak siyasi aktör yapılmaya çalışılması sorunu vardır, sanki bütün Kürtler PKK’lıymış gibi, bütün Kürtler terör destekçisiymiş gibi Teröristbaşı’nın bütün Kürtlerin lideri konumuna getirilmeye çalışılması sorunu vardır. Öcalan’ın mahkeme kararında şunlar yazar; ''..... Kurduğu silahlı terör örgütü PKK'yı, aldığı kararlar ve verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek , devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf eylemleri gerçekleştirdiği sabit görüldüğünden, eylemine uyan TCK'nun 125. maddesine göre ÖLÜM CEZASI ile Cezalandırılmasına. 2- Sanığın eylemlerinin yoğunluğu ve sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayırımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, amaç suç için işlenen vasıta suçlardan yüzlercesinin ölüm cezasını gerektirmesi, bu eylemlerin ülke için ciddi yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi'' ...... diye devam eder. Bu profesyonel katil, düşman ajanı, vatan haini teröristin ayağına Gazi Meclis'imizi götürdüler ve umut hakkından yararlanmasını istiyorlar, dahası ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası çeken Teröristbaşını çıkarıp Kürt halkının siyasi lideri olmasını hayal ediyorlar. Sanki bütün Kürtler teröristmiş, terör destekçisiymiş gibi. Büyük Türk milleti, emperyalizmin ve ele geçirilmiş yerli işbirlikçilerinin yıkıcı ve bölücü ihanet projesini mutlaka bozacak ve bir kez daha heveslerini kursaklarında bırakacaktır. Anadolu'da kimse Türk milletini yenemez. Türk milleti vatanını kimseye böldürmez, Cumhuriyeti'ni kimseye yıktırmaz ve düşmana asla teslim olmaz. Bugün, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişinin 106. Yılında, O’nun huzurunda bu kararlılığımızı hep birlikte dosta düşmana göstermek için buraya geldik. Türkiye’mizi asla kimseye böldürmeyeceğiz.

Nasuh Mahruki

56,425 Aufrufe • vor 6 Monaten

Cihat Yaycı, 1998’de yayımlanan “Türkiye’nin Kürt Meselesi” kitabını 20 maddede ve o yıllardan itibaren çözüm süreçlerinde uygulanan yöntemlerle benzerliğini anlatıyor👇 Kitap, CIA’nın eski üst düzey yetkililerinden Graham E. Fuller ile ABD’li akademisyen Henri J. Barkey tarafından yazılmış, önsözü ise eski ABD Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz tarafından kaleme alınmıştır. Türkiye için kapsamlı bir siyasal dönüşüm modeli öneren bu eserde dile getirilen birçok yaklaşımın, yıllar içinde yaşanan gelişmelerle kurduğu benzerlikler ise dikkat çekicidir. İşte Kitabın 20 Maddelik “Gizli Yol Haritası” 1.Türkiye’de bir “Kürt meselesi” olduğu tezinin kabul ettirilmesi. 2.PKK’nın terör örgütü değil “Kürt isyanı” olarak tanımlanması. 3.PKK’nın siyasal bir aktöre dönüştürülmesi. 4.PKK’ya yakın yasal bir siyasi partinin kurulması. 5.Bu partinin seçimlerle Meclis’e girerek meşruiyet kazanması. 6.Devletin PKK ile dolaylı temaslara göz yumması. 7.PKK’nın silahlı mücadeleden siyasal mücadeleye evrilmesi. 8.Örgüt mensuplarının af ve entegrasyon yoluyla sisteme kazandırılması. 9.Şiddete karışmış olanların ileriki aşamalara bırakılması. 10.Sorunun askeri değil siyasi yöntemlerle çözülmesi gerektiği söylemi. 11.Türkiye’nin ulus devlet modelinin eleştirilmesi. 12.Üniter devlet yapısının sorun olarak gösterilmesi. 13.Merkeziyetçi devlet yerine ademi merkeziyetçi yapı önerilmesi. 14.Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi (fiilen özerklik). 15.Ana dilde eğitim ve kimlik temelli kültürel haklar. 16.Kürt kimliğinin siyasal düzeyde tanınması. 17.“Kürdistan” kavramının normalleştirilmesi ve kabul ettirilmesi. 18.Meclis içinde özel komisyonlar kurularak reform raporları hazırlanması. 19.Sivil toplum, medya ve akademi aracılığıyla toplumsal algının dönüştürülmesi. 20.Son aşamada çok kimlikli, gevşek ve merkezi gücü zayıflamış yeni bir devlet modeli.

TÜRK DEGS / TURK MAGS

17,236 Aufrufe • vor 4 Monaten

Çalıştayımıza Yönelik Asılsız Suçlamalara Cevaplarımızdır! 15-16 Şubat’ta Diyarbakır’da düzenlediğimiz “Kürt Meselesine İnsani Çözüm Çalıştayı” barışçıl, sivil ve meşru bir girişimdi. Kürt meselesini hakikat temelinde, hukuki ve insani boyutlarıyla ele aldık. Ancak, Kemalist vesayetin kalıntıları ve ulus devletçi refleksleriyle hareket eden bazı çevreler, bu tartışmayı boğmak için asılsız suçlamalara sarıldılar. Bilmeyenler için tekrar edelim: Çalıştayımızda bölücülük de yoktur, hakaret de yoktur! Ama gerçekler vardır ve gerçekler, Kemalist statükoyu rahatsız etmiştir. Şimdi farklı mecralarda bir grup azınlık tarafından dile getirilen ve Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından da sözde şikayet konusu yapılan suçlamalara bakalım: 1️⃣ Anayasa’yı ihlal (TCK m. 309) suçlaması Anayasa’yı ihlal suçu, ancak cebir ve şiddet kullanılarak işlenebilir. Peki, Kürt meselesini sivil siyaset zemininde meşru yollarla konuşmak mı suç, yoksa 100 yıldır inkâr ve asimilasyon politikalarını dayatmak mı? Gerçek şu ki, bu zihniyet Kürtlerin haklarını ancak şiddetle talep etmelerini istiyor, barışçıl yolları ise tehdit olarak görüyor! 2️⃣ Halkı kin ve düşmanlığa tahrik (TCK m. 216) suçlaması Çalıştayda Türkler ve Kürtler kardeştir dedik, Diyarbakır’ın huzuru Ankara’nın huzurudur dedik. Ama belli ki bazıları kardeşlikten değil, tek tipleştirmekten yana! Bu ülkede halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden kim? Kürtçe anadilde eğitim ve öğretimi yasaklayanlar mı, Kürt varlığını inkar edenler mi? 3️⃣ Kanunlara uymamaya tahrik (TCK m. 217) suçlaması Çalıştayda “kanunlara uymamaya” değil, evrensel hukuka, müktesebatımıza ve medeniyet tasavvurumuza aykırı kanunları sorgulamaya davet ettik! Çünkü hukuksuzluk kanunlaştırılabilir ama meşrulaştırılamaz. Kemalizm’in dogmalarıyla şekillendirilmiş hukuk düzeni, toplumu baskı altında tutmayı amaçlayan bir ideolojik aparattır. Kemalist vesayetin anayasaları ve yasaları değiştirilmeden, adalet tesis edilemez! 4️⃣ Mustafa Kemal’e hakaret (5816 sayılı kanun) suçlaması; Çalıştayda Mustafa Kemal veya herhangi bir kimseye hakaret edilmemiştir. Şahıslar gündemimizde olmadığı gibi hakareti meşru bir yol ve yöntem olarak da kabul etmiyoruz. Ancak Kemalizm eleştirilmiştir. Çünkü Kemalizm, ulus devlet adına halkları yok sayan, tek dili, tek kimliği, tek ideolojiyi dayatan despotik bir anlayıştır. Bu topraklarda darbelerin, yasakların, asimilasyonun, inkâr politikalarının temeli Kemalist ideolojidir. Bu minvalde Mustafa Kemal’in arkasına sığınarak yapılan her türlü yalan, iftira ve karalamalarınızı meşrulaştıramazsınız. Kemalizm eleştirilemez bir tabu değildir. Tarihsel ve toplumsal sonuçlarıyla yüzleşilmesi gereken bir vesayet mekanizmasıdır. Bu ülkenin en büyük açmazı şudur: Gerçekleri konuşmaya çalışanlar susturulmak istenir, hukuksuzluk eleştirildiğinde ise “suç işleniyor” denir. Ama bilinmelidir ki, susmayacağız! Sonuç olarak, Kürt meselesini çözmek isteyenler değil, statükoyu korumak isteyenler asıl sorun kaynağıdır. Çalıştayımıza yönelik bu saldırılar, Kürtleri ve farklı kimlikleri inkâr eden anlayışın günümüzde hâlâ sürdüğünü göstermektedir. Ama artık bu anlayış can çekişmekte ve er yada geç çökecektir! Biz, hakikatin tarafında olmaya devam edeceğiz. Ne tek tipçi ulus devlet anlayışına ne de Kemalist vesayetin hukuk dışı dayatmalarına boyun eğmeyeceğiz! #İnsaniÇalıştay

HÜDA PAR İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Başkanlığı

11,116 Aufrufe • vor 1 Jahr

Müslüman olmadan Türk olunmazcılar bilerek veya bilmeyerek Yunan'ın Megali İdeasına ( Yeniden Roma kurma) ,Kürdistancılara ,Vatikan'a ve bilimum Türkleri Anadolu'dan kovmak ve asimile etmek isteyen Türk düşmanlarına hizmet ediyor. Yunan, planlı şekilde Batı Trakya Türklerine Müslüman Yunan diyor. Emperyalistlerin Ümmetçilik, Osmanlıcılık planları çerçevesinde, ( ABD Ankara Büyükelçisinin "Ulus devletler bizi engelliyor,Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir." )Anadolu'da Türklük şuuru kaybolursa ülkenin ismi de Turgut Özal'ın 1990larda dillendirdiği gibi Anadolu Cumhuriyeti olursa emin olun bize de Müslüman Roma vatandaşı, Müslüman Rum ,Arap ,Ermeni vs vs diyecekler. Sonrada asimile olacağız. Emperyalizmin “Türk diye bir şey yok, siz Müslüman Türksünüz planı ileride Müslümanlaşmış Ermeni, Rum, Arap ” olacaktır. Şu konu da unutulmamalıdır; Kuzey Afrika, Irak ,Suriye, Afganistan Arap değildi sonradan Araplaştı. Arap kültür emperyalizmi en tehlikeli ve sinsi emperyalizimdir. Din adı altında çok güzel asimile etmekteler. Türkler tarihin her aşamasında vardır. Ortada ne İslam, ne Yahudilik, ne de Hristiyanlık varken Türkler vardı. Türk olmak için, bir dine ihtiyacımız yok, dini, mezhebi ne olursa olsun Türk Türk'tür. Videodaki Prof'un Annesi Hıristiyan Alman, babası Çerkez , yani Türk değil ama bize Türklük dersi vermeye kalkıyor. Dr. Sadık Ahmet ,Ona ve halkına "Türk değilsiniz, Müslüman Yunan'sınız" diyenlere karşı verdiği mücadele, sadece bir kimlik mücadelesi değil; insan olma, var olma ve onurlu yaşama mücadelesiydi. Dr Ahmet Sadık 'ın mücadelesi ve sebebi kulağımıza küpe olmalı . Ne mutlu Türk'üm diyene!

KABAC 𐱅𐰇𐰼𐰰 🇹🇷

91,578 Aufrufe • vor 5 Monaten

Tarihçi Bekir Biçer Kürdistan’ın Konya Vilayeti’nde Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir toplantıda Kürdistan ve Anadolu’da “yabancı bir unsur” olan ve yabancıların uydurduğu “Türk milliyetçiliğini” anlatıyor. Osmanlı bile “Türk” olmadığı için “Türkçülük” yapanlar ya Batı’daki bazı şarkiyatçılardır ya da Rusya ve Balkanlardan İstanbul’a gelen az sayıdaki muhacirlerdir. ..:: 1. Ziya Gökalp zaten ne yaparsak yapalım “Türk milletinin” Anadolu’daki varlığını dünyaya kabul ettiremeyiz diyor. Anadolu’da kavmi “Moğol/Türk” olan çok az insan var. ..:: 2. Muhacir Yusuf Akçura da ahalisi Müslüman olan devletlerin birliğinden bahsediyor ve bunun da mümkün olmadığını söylüyor. Akçura’ya göre Osta Asya ve dünyadaki “Türkleri” birleştirmek de ahalisi Müslüman olan devletleri birleştirmekten daha zordur. ..:: 3. “Türkçülük” de şimdiki Kemalist Türkçü devlet de İngilizlerin ve kısmen de Bolşeviklerin ürünüdür. Mustafa Kemal hem İngilizler hem de Bolşeviklerle ittifak içindeydi. ..:: 4. Büyük Kürt milleti de Anadolu ve Kürdistan’da kavmi temeli olmayan ideolojik “Türk milletini” inşa etme sürecini akamete uğrattı. ..:: 5. Kavim yoksa millet de yoktur. Belli bir coğrafyada bir kavmin ekseriyet olması ve diğer kavimlerin de azınlık olarak onun etrafında birleşmesi lazım ama Anadolu’da hem “Moğol/Türk” olanların nüfusu % 10’u geçmiyor hem de burada “Türkiye” isminde bir vatan ve coğrafya yoktur. ..:: 6. Son 100 yıldaki “Türkiye Cumhuriyeti” sadece bir devlet ismidir, vatan ismi değildir. Bugünkü dünya siyasetinde İngilizlerin de Kemalistlerin de işi çok zor! Vatanı, kavmi ve coğrafyası belli olan Kürt milleti ise Fransa’daki Jakoben solculardan önce milliyet mefkuresine sahip oldular. Kürt şair ve feylesof Ehmedê Xanî (1650-1707) “Memozîn” kitabında Batılı “ulus devletçilerden” 100 yıl önce Büyük Kürdistan devleti, Farslara, Rumlara (Selçuklu) ve diğer milletlere hükmedecek bir Kürt hükümdarından bahsediyor. Osmanlı dağılırken de İstanbul’daki Kürtler, Arnavutlar ve Araplar şimdi kendilerine “Türküm” diyenlerden çok daha ateşli milliyetçilerdi. Hali berbat olan “Türkler” idi.

Arif Zêrevan

43,856 Aufrufe • vor 8 Monaten

🔥 Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı 1998 tarihinde yazılan ve sözde sürecin yol haritası olan kitabın detaylarını açıkladı: • "Türkiye askeri tedbirlerle bu sorunu çözemez." diyor ama Türkiye'nin de askeri olarak PKK'ya geçit vermediğini söylüyor. Kendiyle çelişiyor! PKK için "siz zaten yenilirsiniz, önemli olan bunu masaya çekmek" diyor. • Kitapta çözüm için, "siyasal temsil kurumsallaştırılsın. Kürtleri (Kürtlerin temsilcisi olarak PKK'yı ele alıyor) temsil eden yasal bir siyasi parti olsun. Burada amaç silahlı aktörleri siyasi arenanın içine entegre etmektir." yazıyor. • Kitapta, "PKK'ya görüşme normalleşsin. Devlet, siyasi parti temsilcisi ile silahlı yapı arasındaki görüşmeye müsaade etsin." diyor. Bakın, bugün neler görüyoruz. Bunu yazan Graham Fuller... • Kitaba göre "PKK bir sorun değil, süreç unsuru" • Kitap, "PKK mutlak düşman değil, dönüştürülmesi gereken bir siyasal gerçeklik" olarak ele alıyor. Önerilen yaklaşım şu: "PKK süreci desteklediğini ilan etsin. Ateşkes ve şiddetsizlik ilan ettiğini açıklasın ve müzakereleri meşrulaştırsın. Burada amaç PKK'yı tasfiye etmek değil sisteme entegre etmek." diyor. • Diğer bir tavsiye: "Parlementer mekanizmalar kurulsun. Komisyonlar ve reform süreci başlasın. Sürecin meclis merkezli yönetilmeli. Yerel yönetim reformlarını değerlendirsin. Komisyonun görevi, süreci yasal zemine kavuşturmaktır." • Af ve entegrasyon süreci de var kitapta. Çok enteresan. Kitap örgüt mensuplarını ikiye ayırıyor: Şiddete doğrudan katılmamış olanlar ve suçlara karışmış olanlar. Şiddete doğrudan katılmamış olanlar affedilebilir, topluma entegre edilebilir, siyasete girebilir. Suçlara karışmış olanlar sürecin ilerleyen safhalarında değerlendirilmeye alınır diyor. • Kitap ulus yapısını suçluyor; Çok uluslu kimlik yapısı olsun diyor. Öcalan da aynısını diyor. Diğer ülkelerde bu normalken, Türkiye'de bunu suç olarak görüyor. Bu kitap Öcalan yakalanıp Türkiye'ye getirilmeden önce yazılmış. Kitap adeta Öcalan'ın tutuklanacağını biliyor. Kitabı yazarlarından biri CIA Konsey Başkan Yardımcısı... FETÖ'nün de fikir babalarından. Bir diğeri de Henri Barkey. Bu da CIA bağlantılı. Morton Abramowitz ise Türkiye'de büyükelçilik yapmış biri...

Militer Enstitü

26,815 Aufrufe • vor 4 Monaten

Türkiyeleşme, Öcalan’ın Kemalist Kompleksinin Siyasal Adıdır Bu metni 2023’te, artık X’te (eski Twitter) erişilemeyen bir videoyu izledikten sonra kaleme almıştım. Dün o videoyu yeniden buldum; bu nedenle bu kısa yazıyı bir kez daha gözden geçirip yeniden paylaşmak istedim. Görüntülerde, Murat Karayılan ile Duran Kalkan’ın huzurunda yapılan, adeta bir “Judenrat” sahnesini andıran bu buluşmada bir komutan Kürtlükle alay ediyordu. Mardinli olduğunu söylüyor, anne ve babasının adlarını—biri Kurdê, diğeri Kurdo idi—tek tek sayıyor ve kahkahalar arasında şunu ekliyordu: “Bir de katırımız vardı; o da ‘Kürt’tü… ‘Kürtçe çifte bile atardı.’” Bu sahne, basit bir kabalık ya da münferit bir “şaka” değildir. Burada işleyen şey, Kürtlüğün insanî, tarihsel ve siyasal bir aidiyet olmaktan çıkarılıp zoolojik bir alaya, aşağı bir varoluş biçimine indirgenmesidir. Kürt kimliği, bir ulusal özneleşmenin zemini olarak değil, aşılması gereken bir “hamlık” ve utanılacak bir tortu olarak kurulmaktadır. Tam da bu noktada “kro” figürü belirir. Bir insanın kendi Kürtlüğünü—seçmediği bir dili, bir etnisiteyi, ulusal aidiyetini ve kültürel varoluşunu—başkalarına saldırmadan, kimseyi asimile etmeden, hiçbir şiddet pratiğine başvurmadan yalnızca sahiplenmesinin bu denli aşağılanması ve hor görülmesi bir rastlantı değildir. Türkiye, on binlerce Kürdü rızaları dışında söylemsel ve retorik düzeyde Türklüğün bir tahakküm ve fetih nesnesine dönüştürmüş; devlet aygıtı Kürt bedenlerini ve kimliklerini Türkçülüğün zorunlu imgesel alanı içinde yeniden biçimlendirmiştir. Bu zorunlu dönüşümün en görünür tezahürlerinden biri, Kürtlere dayatılan ve Türk ırksal üstünlüğünü simgesel biçimde ilan eden soyadlarıdır: Öztürk, Boztürk, Göktürk, Baytürk, Koçtürk, Alptürk, Karatürk, Aktürk, Ertürk, Söntürk, Kantürk, Gençtürk, Yiğittürk… Türkçülüğün bu adlandırma ve Kürt silme rejimi, yalnızca bürokratik bir kayıt meselesi değildir; daha en başından coğrafyasıyla, mekânsal düzeniyle ve siyasal alanın kurucu mantığıyla birlikte Kürt varlığını bedensel ve simgesel olarak aşağı bir konuma yerleştiren kolonyal bir şiddet biçimidir. Devletin bütün kurumları, yasaları, egemenlik dili ve anayasal düzeni, bu ülkede mutlak ve münhasır aidiyetin yalnızca Türk kimliğine ait olduğunu tekrar tekrar ilan eder. Türkçeden başka bir ana dile sahip olanın, bu siyasal düzen içinde tam anlamıyla eşit bir yurttaş ve meşru bir insan öznesi olamayacağı fikri, Kürt varlığının inkârını dahi anayasal güvenceye bağlayan bir dışlama rejimi olarak işler. Bunu aklı başında olan herkes bilir. Sanki bunlar yetmezmiş gibi, bugün Türk devleti Öcalan aracılığıyla her Kürde “Türkiyeleşme”yi telkin eden, Kürt sosyal ve kültürel varoluşunun daha önce bütünüyle tasfiye edilememiş alanlarını dahi disipline etmeye ve hizaya sokmaya çalışan yeni bir kolonizasyon dilini devreye sokmaktadır. Herkesin tanıklık ettiği şey budur: Kürtlerin yalnızca bastırılması değil, aynı zamanda kendi kendilerini inkâra zorlanmalarıdır. Fakat en sarsıcı olan şudur: Elli yıl boyunca Kürt adını siyasal alana taşıyan, yok edilmek istenen, adı anıldığında bile nefes alınamaz hale getirilmeye çalışılan bir hareketin içinden, bugün bizzat Kürtlükle alay eden ve Kürtlüğü tasfiyeyi neredeyse tarihsel bir görev gibi gören bir dil yükselmektedir. Kürt kimliğini aşağılayan, Kürdün katırını bile “Kürtçe çifte atan” bir karikatüre dönüştüren bu söylem, faşist Türkçü tahayyülün yalnızca dışarıdan dayatılması değil, içeriden yeniden üretilmesidir. Bu, Kürt’e karşı kurulan kolonyal prototipin Kürt siyasetinin içinde dahi içselleştirilmiş hale gelmesinin en çıplak göstergesidir. Öcalanperestlerin “Türkiyeleşme” siyaseti, fiilen tam bir Kırolaştırma ve kültürel kırımı derinleştiren disipliner bir kampanyadır. Buradaki Kıro, basitçe “Kürt” değil; Kürtlüğün inkârıyla “medenileştirilmesi gereken eksik-Türk” prototipinin aynı anda üretildiği kolonyal bir ara figürdür—yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan ise bu sürecin başlıca aracısı, hatta başlıca figürüdür: Kemalist devlet aklının Kürt siyasal varoluşunu yeniden biçimlendirmek üzere devreye soktuğu “baş Kıro”laştırma mekanizmasının tam merkezinde yer alır. Öcalan, Kürt’e ilişkin Kemalist tahayyülü derinlemesine içselleştirmiş bir figür olarak, hayatı boyunca Kürtleri “Kürtlükten kurtarmayı” adeta bir misyon gibi görmüş; Kürtlüğü ulusal ve siyasal bir ufuk olmaktan çıkarıp aşılması gereken bir “hamlık” olarak yeniden kodlamaya yönelmiştir. Bu iddiayı belgelendiren en çıplak ifadelerden biri, Öcalan’ın Kürt varlığını neredeyse insanlık-dışı bir ara kategoriye indirgediği şu sözleridir: “Kişilik üzerine birçok çözümlemeler yaptım. Hâlâ Kürt’ü tam yakaladığımı, çözdüğümü söyleyemem. Çünkü kendisi olmaktan epeyce uzaklaştırılmıştı. Şeklen Kürtvari gözükse de, özde başkalaşmıştı. İhanetinin boyutlarının farkında bile değildi. Ona ne insan yasaları ne de hayvan yasaları işliyordu. Adeta üçüncü bir varlık türünü oynuyordu.” (Öcalan, 2004, Bir Halkı Savunmak, s. 222). Burada Kürt, bir ulusal özne değil; ne insan ne hayvan yasalarına tâbi olmayan, “üçüncü tür” olarak kodlanan bir ham maddeye, yani Kırolaştırmanın nesnesine indirgenmektedir. Bu dil, yalnızca bir betimleme değil, Kürtlüğün siyasal statüsünü düşüren kolonyal bir epistemolojidir: Kürt varlığı, hak ve egemenlik talep eden bir ulus olmaktan çıkarılıp terbiye edilecek, dönüştürülecek bir aşağı kategoriye yerleştirilir. İşte “Kıro” figürü tam da bu ontolojik düşürmenin adıdır. Çünkü Kıro, “Türkleştirilmesi gereken Kürt”tür: hem Öcalancı söylemin hem de Kemalist tahayyülün Kürt üzerine bindirdiği prototip. Kürdü zamandışı ve parokyal bir dağ varlığına indirgeyen; dili çözülemez, kimliği belirsiz, siyasal varoluşu “ilkel” sayılan aşağı bir özne-konumu. Kıro, yalnızca bir hakaret değil, modern Türk ulus-devlet aklının Kürt’ü tanımlama biçimidir: Kürdü ulus olma kapasitesinden yoksun, kültür ve tarih taşıyamayan, medeniyetle bağdaşmayan bir “artık” olarak kodlayan kolonyal bir kategoridir. İşte Öcalan’ın Kürtlüğe yaklaşımı da tam olarak bu kolonyal prototipin içselleştirilmesi üzerinden şekillenir. Öcalan’ın Kürtleri “Kürtlükten kurtarma” girişimi, basit bir siyasal taktik değil, derin bir Kemalist kompleksin ve kolonyal/ırkçı bir mimicry rejiminin ifadesidir. Bu kompleks, Öcalan’ın kendisini Türk ulus-devlet aklının ölçütleri içinde “insan” sayılabilir bir varoluşa yaklaştırma çabasında; Kürtlüğü ise aşılması gereken bir hamlık olarak kodlamasında görünür. Burada “Kıro” figürü belirleyicidir: Kıro, eşzamanlı olarak hem Kürt varlığının inkârını hem de “tamamlanmamış,” “medenileşmemiş” bir Türk prototipini temsil eder—bir tür yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan, Türklüğü insan olmanın normu olarak kabul eder; fakat aynı zamanda bu norm karşısında kendisini ontolojik bir eksiklik içinde konumlandırır. Bu eksiklik, Lukács’ın yabancılaşma ve bütünlük kaybı bağlamında düşündüğü türden bir “eksik-totalite” hissiyle, sürekli telafi edilmesi gereken bir varlık açığına dönüşür. Mimicry, tam da bu açığın yönetimidir: taklit, asla “asıl” olamaz; fakat kolonyal düzen içinde zorunlu bir sınav gibi dayatılır. Öcalan’ın Türkiyeleşme projesi, bu nedenle, Kürt özgürleşmesinin değil, Kürt öznesinin Kırolaştırılarak devletin ontolojik ölçüsüne yaklaştırılmasının—hiçbir zaman tamamlanamayacak bir Kemalist taklidin—siyasal adıdır. Bu Kırolaştırma mantığının en açık göstergelerinden biri, Öcalan’ın Kürtleri bir ulus olarak değil, tekrar tekrar bir “olgu” olarak adlandırmasıdır. Nitekim Öcalan, Demokratik Konfederalizm’de Kürtlerden defalarca “olgu” diye söz eder (2015: 39). Bu kelime seçimi tesadüf değildir: Kürt varlığını tarihselliği, egemenlik iddiası ve siyasal özne statüsü olan bir ulus olmaktan çıkarır; üzerinde işlem yapılacak ham bir nesneye indirger. “Olgu,” burada hak talep eden bir kolektif özne değil, disipline edilecek, dönüştürülecek, Türkiyeleşme içinde eritilecek bir Kıro maddesidir. Bu nedenle “demokrasi,” “Türkleştirme” ve “Türkiyeleşme” aynı mantığın farklı adlarıdır: Kürt bir olgudur; Türk milletiyle bütünleştirilmesi, terbiye edilmesi ve “medenileştirilmesi” gerekir. Mehmet Uçum’un Öcalan’la aynı çizgide söylediği gibi, “Türk milleti birdir; Türk ve Kürtten oluşan tek bir millet vardır ve onun da tek dili Türkçedir.” Burada kast edilen tam da budur: Kürt, ancak Türklük içinde eritildiği ölçüde meşru bir varoluşa kavuşabilir. Öcalan’ın “kültürel talepleri” dahi gayrimeşru sayması, Bülent Arınç’ın 2014’te dile getirdiği “Kürtçe medeniyet dili değildir” sözleriyle aynı epistemik şiddetin farklı versiyonlarıdır. Bu söylemlerin ortak zemini açıktır: Kürt varlığını inkâr etmek, Kürtlüğü bir siyasal özne değil, terbiye edilecek bir hamlık olarak görmek ve “Kıro”yu medenileştirme kisvesi altında Kürtlüğün tasfiyesiyle uğraşmak. Aradaki tek fark şudur: Devlet aklı bunu açık ırkçı Türkçülükle yapar; Öcalan ve ona tapanlar ise kendi içselleştirilmiş Kıroluklarını genelleştirerek bütün Kürt milletini de kendileri gibi kokusu ve zamandışı bir varlık olarak tahayyül ederler. Kolonize edilmiş bir mimicry (taklitçilik)—adeta bir “ev zencisi” pozisyonu—üzerinden, Türk efendisinin haklılığını ispatlamak için Kürtler aleyhine simgesel, dilsel ve epistemik şiddete başvururlar. Kürt ulusal ısrarını “ilkel milliyetçilik,” Kürt varoluşunu “geri hamlık,” Kürt siyasal ajansını ise “kardeşlik düşmanlığı” diye damgalarlar. Türk devleti bir asırdır yapamadığını, bugün Öcalanperestler yapmaya çalışmaktadır: Kürdü “Türkiyeleştirmek,” yani fiilen Kırolaştırmak—Kürt ulusunu, kendi kendisiyle alay eden, kendi varlığını inkâra yönelen, kolonyal prototipi içeriden yeniden üreten bir aşağı özne-konumuna mahkûm etmek. Hayatını kaybeden Rêzan Javid’in annesinin feryadını asla unutmayacağım. O, PKK’nin Kürtleri kurtarmak için silaha sarıldığına hâlâ inanıyordu. Cenazede “Kürdistan bayrağına kurban olayım” diye haykırdı. İşte yeni-Kırolaşma, Türkiyeleşme adına, devletçi aklın içselleştirilmesiyle Kürtlüğü böyle imha eder: bir halkın onurunu değil, kendi kendisiyle alay etmesini siyasal ufuk hâline getirerek.

Kamal Soleimani

23,596 Aufrufe • vor 5 Monaten