Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

Özgür Özel’den Devlet Bahçeli'nin elini öpen polislere: "Sen devletin polisi olmayı yanlış anlamışsın, yanlış devletin eline sarılmışsın. Üzerinde üniformasıyla yetkisi olan birilerinin bu ülkede siyasetin küçük bir kısmının temsiline eğilmesini, el öpmesini kabul etmiyoruz."

650,598 Aufrufe • vor 2 Jahren •via X (Twitter)

10 Kommentare

Profilbild von Ülkücü Hareket
Ülkücü Hareketvor 2 Jahren

kürdistan diyen Pervin Chakar'ın önünde dombalıp elini öpenler az ötede ağlasın...

Profilbild von Ricardo BONOCCİ
Ricardo BONOCCİvor 2 Jahren

657’ye tabi devlet memurunun herhangi bir siyasi partiye üye olması yasak. El öpen, rütbesine bakılmaksızın ihraç edilmeli…

Profilbild von 🇹🇷 bu gidiş nereye 🦁
🇹🇷 bu gidiş nereye 🦁vor 2 Jahren

Devlet Bahçeli görünce kendi Eğilir el öper millete laf sallıyor

Profilbild von Ali
Alivor 2 Jahren

Küçük bir kısım dediğin parti bu ülkeyi yönetiyor! Atamın partisinin başında onun kurduğu ülkeyi bölmeye çalışan selahattin’e selam göndermeye utanmıyorsun da buna mı laf diyorsun?

Profilbild von ilaydaaa
ilaydaaavor 2 Jahren

saygıdan öptü diyenler şaka mı

Profilbild von 🇹🇷Sibel🇹🇷
🇹🇷Sibel🇹🇷vor 2 Jahren

Saygıyı herkes bilmez, bilmeyenler de boyle elestirir maalesef.

Profilbild von Halil İbrahim
Halil İbrahimvor 2 Jahren

Doğru yanlış yaptılar ayağına kapanmamalari yanlis:)

Profilbild von Akpartili Con Sinov
Akpartili Con Sinovvor 2 Jahren

Sen teröristlerin elini öpünce sıkıntı yok ama dimi. Ordunun yarısından fazlası ülkücü askerlerdir. Liderlerinin elini öpmesinde sıkıntı yok

Profilbild von 𝐒𝐞𝐫𝐝𝐚𝐫'𝐒¹⁹⁰³
𝐒𝐞𝐫𝐝𝐚𝐫'𝐒¹⁹⁰³vor 2 Jahren

Ne saygısı anlayamadım beyler.hayırdır ya ne yiyip içiyorsunuz

Profilbild von Karakaşlı
Karakaşlıvor 2 Jahren

Nokta budur

Ähnliche Videos

Adana’ da daha önce tehdit edilen, haraç istenen ve kurşunlanan bir tarım marketin önünde polis beklerken tekrar kurşunlanıyor. İstanbul’da çay ocağına bomba atıyorlar. Otoparka bomba atıyorlar. İşyeri sahiplerini arayıp haraç istiyorlar ödemeyenlerin işyerini kurşunlarken videosunu çekip yine işyeri sahiplerine gönderiyorlar. Dikkatle takip etmeye çalıştığım bu olayları artık ben karıştırmaya başladım. O kadar pervasız ve o kadar rutin hale gelmişler. Artık İstanbul’da Daltonlar, Adana, da Baygaralar çetelerini duymayan kalmadı. Bu çeteler harp silahı olan otomatik piyade tüfekleri ve el bombası gibi harp silahları kullanıyorlar. Tabanca bile demode kalmış. Terörün amacı tehdiştir. Terör örgütleri korku salıp yıldırarak siyasal amaçlarına ulaşmak için bir yol açmaya çalışırlar. Şimdi sokakları ağır harp silahları ile işgal etmiş çeteler terör yöntemleri kullanıyorlar. Ayrıca dikkat çeken önemli bir hususta bu çetelerin haraç istediği işyerleri büyük rantlar yaratabilen üretim tesisleri felan değil, gayet sıradan esnaf. Kullandıkları tetikçilerin çoğunluğunun yaşları küçük. Çoğunluğunun da MET kullandıklarını düşünüyorum. Bu harp silahları sokak çetelerinin eline nasıl geçti diye sormayacağım. Sınırın olmadığı bir yerde 10 milyonun üzerinde kaçak sığınmacının geçebildiği yerde bu silahlarda gayet rahat geçer. En ilkel devletin vazifesi can, mal ve ırz güvenliğini sağlamaktır. Bu çeteler nasıl böyle rahat palazlanabildiler. Namuslu vatandaş hayatına nasıl sağlıklı bir şekilde devam edebilir? Bunun hesabını kim verecek. Her şey gözümüzün önünde oldu. Yanlışa yanlış dediğimizde bu işler bizim işimiz değil ben işimde gücümdeyim diyen esnaf kardeşim bu ülke senin. Düşüneceksin, karşı çıkacaksın bak kapına geldiler.

Fatih Eryılmaz

12,963 Aufrufe • vor 1 Jahr

Özgür bey, genel başkan yardımcınızın çirkin üslubunu eleştirecek yerde benimsediğinizi, Zafer Partisi’ne “siyasi yankesici” dediğinizi görüyorum. CHP’nin fedakar, vatansever seçmenini cebinizde bozuk para olarak gördüğünüz için şimdi bu seçmenin Zafer Partisi’ne sempati ile bakmasından ötürü gerilmiş olacaksınız. Ben Bahçeli’nin size en ağır hakaretleri ettikten sonra yanınıza gelip “siyaseten dedim” demesi üzerine sizin verdiğiniz türden bir tepkiyi EMİN olun size karşılaşınca vermeyeceğim. İlk karşılaşmamızda cevabımı yüzünüze gereken şekilde vereceğim. Sayın Özel, "Kürtler ve Aleviler kendini eşit yurttaş hissedene kadar mücadele edeceğiz" dediniz. Özgür bey kelimesi kelimesine "Devlet Bey el yükseltti. El yükseltiyorum Devlet Bey, ben de Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tam olarak kendilerini ait hissetmeyen bütün Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletinin sahibi olmayı teklif ediyorum" dediniz. Sonra eleştiriler karşısında ezilince "Siyasi Yankesicilik" diye çemkirip duruyorsunuz. Özgür bey, siyaset konusunda temel bilgi noksanlarınız var. Bakın Özgür bey, önce Anayasa 66'ncı maddeyi okuyup "Türk Vatandaşlığı" tanımıyla eğitime başlamalısınız. Çünkü "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür." Bu tanımda etnik köken veya inanç ya da mezhep gruplarına atıf yoktur. Özgür bey anlıyor musunuz, devlet yapımız ve siyaset etnik/mezhep yapılarına göre yapılmaz! Yapmaya kalkarsanız, bölücü alanda yer alır ve Türkiye Cumhuriyetine büyük kötülük etmiş olursunuz. Bu konuda ısrarcı olursanız memleketi "Lübnan" veya "Yugoslavya" modeline sürüklersiniz. Bu model "iç savaş" ile bölünme demektir. Özgür bey, Atatürk Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletini vermedi mi de siz “Ben vereceğim” diyorsunuz. Atatürk, bütün yurttaşlarımızı devletin sahibi yapmadı mı ki, siz yapacağım diyorsunuz? Özgür bey, gerçekçi olun, siz ancak eczane kurabilirsiniz, devlet değil. Ve kimin devletini kime veriyorsunuz? Bugün yaşanan PKK terörü, Şeyh Sait ve Seyit Rıza terörünün devamıdır. Siz Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete karşı ayaklananları bile vatan haini kabul etmeyen bir siyasetçisiniz. Ve şimdi Öcalan’ın istediklerini (bana Kürtlerin istedikleri demeyin sakın) vererek Türkiye Cumhuriyetini “Kürtlerin de devleti” yapabileceğinizi düşünüyorsunuz. Özgür bey, bir yanda PKK gibi siyasi kürtçü bir terör örgütü, diğer yanda başta FETÖ olmak üzere Siyasal İslamcı terör örgütleri ulusal güvenlik için beka sorunu oluştururken, siz de etnikçi/mezhepçi anlayış ile bunu desteklerseniz, ana Muhalefet partisi olarak, terör yan yana konumlanır, beka sorununa ortak olursunuz. Hele İsrail-Gazze çatışması bölgesel bir savaşa evrilirken ve Türkiye için riskler oluşurken, siyasetin daha bilinçli ve dikkatli olması, küçük siyasi hesaplarla ulusal güvenliği riske etmemesi gerekmektedir. Özgür bey, şunu da öğrenmenizde fayda var: Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşında, etnik/mezhepçi kökenli iç ayaklanmalara karşı milletin hukukunu milletin askeri ile ve silahla korudu. ABD Mandacıları ya da İngiliz Muhipleri ile Açılım yapmaya kalkmadı! -Şimdi siz el yükseltip, Açılım gayretlerine ortak olup, bir etnik/mezhep grubuna hangi devleti vaat ediyorsunuz? Hangi hak ve yetkiyle böyle bir çağrı yapabiliyorsunuz? -Şimdi siz Atatürk'ün görmediği neyi gördünüz ki, açılıma koşar adım katılıp el yükselttiniz! -Özgür bey, mevcut anayasada olmayan hangi hakları veya ayrıcalıkları vaat ediyorsunuz ki, etnik/mezhep gurupları kendini daha eşit hissedecek! -Özgür bey, siyaset bir devlet hizmetidir. Siyaset devlet ciddiyeti ve devlet terbiyesi ile yapılır. Devlet işleri öyle mikrofonu görünce heyecana kapılıp, motivasyon için, "devlet vaat ederek" ya da gayri ciddi bir tavırla "el yükseltiyorum" diyerek yapılmaz. Son olarak, haylaz yardımcınız Zafer Partisi AKP’ye çalışıyor demiş. AKP’ye sizin nasıl görev dağılımı yaparak çalıştığınızı milletvekiliniz anlatmış. Zafer Partisi Özgür Özel CHP 🇹🇷

Ümit Özdağ

410,088 Aufrufe • vor 1 Jahr

🔴Cihat Yaycı : Ben bunu gerçekten, binlerce yıllık Türk devlet tarihinde ilk defa yaşanan bir olay olarak görüyorum. Devlete başkaldırmış, devlete isyan etmiş, 55.600 kişinin katledilmesi emrini vermiş birinden bahsediyoruz. Onun verdiği emirler ve kurduğu örgüt neticesinde 55.600 vatandaşımız şu veya bu şekilde hayatını kaybetti. Bunun yanı sıra, bu caninin kurduğu örgütle mücadele için trilyonlarca dolar harcandı. 📌Bu örgüt tamamen Siyonist bir örgüttür, bunu çok net bir şekilde ifade etmek gerekir. Bugün PKK, bu caninin ve terörist elebaşının kurduğu bir Siyonist örgüttür. Bunu yalnızca laf olsun diye söylemiyorum. Yurt dışında gerçekleştirdikleri tüm mitinglerde bu örgütün İsrail bayrağı bulunuyor. Daha dün İsrail Başbakanı Netanyahu, Güney Suriye’de bir Dürzi-Kürt otonom yönetimi kuracaklarını ve burayı kendi kontrollerine alacaklarını açıkladı. Suriye'nin güneyinin askerden arındırılarak kendilerine teslim edilmesi gerektiğini, bunun garantörünün de İsrail olacağını belirtti. 📌Bu açıklamalar gösteriyor ki, sözde "Büyük Kürdistan Projesi" aslında "Büyük İsrail Projesi"nin bir parçasıdır. Halkımızın bu gerçeği çok iyi bilmesi gerekiyor. Bu örgütün dinle, imanla hiçbir ilgisi yoktur. Marksist-Leninist ideolojiye sahip bir yapılanmadır. Ne Kur’an’la, ne Müslümanlıkla, ne de başka bir inançla alakası vardır. Tamamen Siyonizme hizmet eden, İslam düşmanı, Türk düşmanı, Türkiye Cumhuriyeti düşmanı ve Osmanlı Devleti’ne de geçmişte düşmanlık etmiş bir yapıdır. 📌Osmanlı’nın son 150 yılında, sözde "Kürt isyanları" adı altında bu tür kalkışmalar zaten vardı. Amaç, devleti bölmekti. 250 yıldır, adı Osmanlı olsun ya da Türkiye Cumhuriyeti olsun, bu toprakları parçalamak için aynı oyunlar oynanıyor. Önceki dönemlerde bu örgütlerin yerinde şeyhler, şıhlar, eşkiyalar ve çeşitli unsurlar vardı. Bunlar, İngiliz ve Siyonist oyunlarının bir parçasıydı. Osmanlı’nın parçalanmasını istediler ki İsrail devleti kurulabilsin, Türkiye Cumhuriyeti parçalanabilsin ki "Büyük İsrail" hayali gerçekleştirilebilsin. Olayın özü budur. 📌Türkiye Cumhuriyeti, bu süreçte binlerce can verdi, kan döktü, trilyonlarca para harcadı. Ancak tüm bunlara rağmen terörle mücadelede büyük bir başarı sağladı. ❗️Bugün “terörsüz bir Türkiye” zaten var. O zaman "Terörsüz Türkiye" sloganı ise yanlış bir ifadedir. İktidar, terörü bitirdiğini ifade ederken neden "Terörsüz Türkiye" diye bir slogan kullanılıyor? Eğer terör bitti deniliyorsa, bu söylem kendi kendini inkâr etmektir. 📌Daha dün Malatya’daydım. Ne terör var, ne başka bir şey. Elazığlıyım, Diyarbakır’a gitmek artık sorun değil. Türkiye’nin her yerinde devlet otoritesi tam anlamıyla sağlanmış durumda. Peki, bu durumda 26 yıldır hapiste tutulan, millet düşmanı, devlet düşmanı ve Siyonist örgüt lideri olan birine neden hala bir anlam atfediliyor? Onunla neden görüşmeler yapılıyor? 📌Bugün onun için Van ve Diyarbakır’da dev ekranlar kurulacağı, paylaşımlar yapılacağı söyleniyor. Bu çok üzücü bir durumdur. Gerçekten akıl tutulması yaşıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, terör örgütü liderine muhtaç olur mu? Ondan medet umulur mu? 📌Dem Parti gibi yapılar, Türkiye’de ayrıştırıcı bir dil kullanıyor. Mesela "Amed" gibi ifadelerle Diyarbakır’ın adını değiştirme çabasına giriyorlar. Osmanlı döneminde bile buranın adı Diyarbakır’dı, bugün de Diyarbakır’dır. "Amed" nereden çıktı? 📌Daha da vahimi, bu terörist elebaşına "Sayın" denilmesi, onun sözlerinin "Asrın Çağrısı" olarak lanse edilmesi. Türk milleti bunu nasıl kabul edebilir? Şehitlerimizin aileleri, gazilerimiz bunu nasıl kabul edebilir? Türk tarihi bunu nasıl kabul edebilir? 📌Bu, devletin tarihinde hiç olmadığı kadar küçük düşürüldüğü bir durumdur. Osmanlı Devleti bile bu kadar küçük düşürülmemiştir. Bir milletin bağımsızlığı, şehitlerinin kanıyla ve gazilerinin fedakarlıklarıyla korunur. Ancak bugün, bu kadar mücadele verilmiş bir konuda yapılanlar, milletimizin ve devletimizin onurunu zedelemektedir. 📌Yayının tamamının linki aşağıdadır; 👇👇👇

TÜRK DEGS / TURK MAGS

288,586 Aufrufe • vor 1 Jahr

Hocaların hocası Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, "Modern Manda ve İşgale Hayır" başlıklı panelimizde, tıpkı Sivas Kongresi'ndeki gibi 10 maddeden oluşan duyurumuzu okudu. Son söz olarak "Ne mutlu Türk'üm diyene!" dedi ve dakikalarca ayakta alkışlandı. Biz de tekrar ediyoruz. NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE! Duyurunun yazılı hâli de aşağıdadır. YÜCE TÜRK MİLLETİ’NE Sivas Kongresi’nin 105. Yılında aşağıda imzası olan bizler, “Mesuliyet ölümden ağırdır” diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin.” ilkesinden hareketle, Türk evladı olarak sorumluluğumuzu yerine getiriyor ve Sivas’tan Yüce Türk Milleti’ne sesleniyoruz. 1.Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi anayasamızda tarif edilen Türk Milleti’dir. Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milleti’nindir. Egemenlik ve vatan namus gibidir, ortaklık ve bölünme kabul etmez. 2.Vatan bir bütündür. Vatan; bugünkü sınırlarımız içindeki topraklar, karasularımız, denizlerdeki kıta sahanlığımız, göklerdeki hava sahamız ve Türk Milleti’nin olan ada ve adacıklarımızdır. Münhasır Ekonomik Bölgeler de vatan topraklarımız anlamındadır. Bundan dolayı Adalar (Ege) Denizi’ndeki adalarımızın işgaline sessiz kalınması kabul edilemez. 3.Son dönemde gündeme tekrar getirilen “Yeni anayasa” konusu ve “Türkiye Cumhuriyeti, Türk, Kürt, Arap, Sünni, Alevi ayrımı olmadan 85 milyonun tamamının ortak yurdu … ortak bir vatan”, ifadeleri millî egemenliğimize kasteden ifadelerdir. Öncelikle Türk, etnik bir kimlik değildir. Devletin kurucusunun ve sahibinin adıdır. Bu devletin vatandaşı olan herkes Türk’tür ve birbirine eşittir. Devletimizin eşit ve şerefli üyeleri olan vatandaşlarımız, ırklara ve mezheplere ayrıştırılamaz. Bu menzile yönelik her türlü siyasî ya da idari tasarruf millî egemenliğimize tehdittir. Karşısında da Türk Milleti’ni bulacaktır. 4.Ülke yönetiminde ve uluslararası ilişkilerde bir kişinin şahsi görüşüne ve kararlarına bağlı kalınamaz. Devletimizin gücüne zarar veren ve uluslararası siyasî vesayeti kolaylaştıran; başta hukuk denetimi olmak üzere her türlü denetimden uzak, bu hükümet sisteminden vazgeçilmelidir. 5.Fener Patrikhanesinin statüsü Lozan’da belirlenmişken, yeniden canlandırılan ekümeniklik egemenliğimiz üzerinde büyük bir tehdittir. Her geçen gün biraz daha büyütülmektedir. Derhal, Lozan Antlaşması şartlarına dönülmelidir. 6.Adalet mülkün (devletin) temelidir. Yargı, millet nezdinde güvenirliğini yitirmektedir. Adaletin yokluğuna doğru olan bu gidiş, devletin temellerini sarsacak boyuta ulaşmak üzeredir. Yargının üzerindeki siyasî vesayet son bulmalıdır. 7.Ülke ekonomisinin içinde bulunduğu kriz, bunalıma doğru yönelmektedir. Devasa boyutlara ulaşan iç ve dış borçlar, bütçe açıkları, israf, geleceğimizi ipotek eden Kamu-Özel İşbirliği projeleri, milletin omzuna yüklenen taşınamaz boyuttaki Kur Korumalı Mevduat faizleri, Varlık Fonu gibi daha nice bilinçli veya bilinçsiz yanlış kararlarla artık tahammül edilemez boyutlara ulaşmıştır. Barınma ve beslenme problemi her geçen gün büyümekte, özellikle gençlerimizin üniversite eğitimini, beden ve zihin sağlığını etkileyecek boyuta sürüklenmektedir. Gençlerimizin, geleceğe dair umutsuzlukları her geçen gün daha da artmaktadır. Yanlışlardan derhal dönülmeli ve ekonomik tedbirler alınmalıdır. 8.Türkler; insanlığa medeniyet ruhu katan büyük bir millettir. Bunun en temel sebebi, dinî anlayışlarını tarih ve devlet şuuruyla birleştirmeleridir. Ancak son zamanlarda din anlayışı, akıl ve bilim karşıtı selefi yapıda bir ideolojik anlayışa doğru evrilmektedir. Millî Eğitim ve Diyanet de buna çanak tutmakta, tarikat ve cemaatlere alan açmaya çalışmaktadır. Ülkede ciddi anlamda dinî anlayışta bunalım oluşmuştur. Bunun yıkıcı etkileri de Türk Milleti’nin akılcı din anlayışı üzerinde görülmeye başlanmıştır. Bu ideolojik tehlikeli gidişe son verilmelidir. 9.Bugün ülkemizin demografik yapısı örtülü bir istila altındadır. Dış politikada bilinçli veya bilinçsiz yanlış kararlarla, ülkemizin sınırlarını yabancılara ve yabancı kaçaklara sonuna kadar açan iktidar, “Türksüz Türkiye”ye doğru yönelmiştir. Bundan derhal dönülmelidir. 10.İnsanların duygu ve düşüncelerini ifade edebildiği sosyal medya mecralarının kapatılması ya da yavaşlatılması uygulamalarına son verilmelidir. Unutulmamalıdır ki özgürlük esas, kısıtlama istisnadır. Halkın sesini duyurabildiği sokak röportajları ve sosyal medya paylaşımları üzerinden özgürlüklerin kısıtlanması anlamına gelen soruşturmalardan ve tutuklamalardan vazgeçilmelidir. Türk Milleti’ne yönelen tehditlerin karşısında Millî Egemenlik Platformu, “Dilde, fikirde, işte birlik” şiarıyla hareket ederek, ”milletin vicdanından doğan uyanış hareketleri”nin aynı hedefe yönelmesini sağlamak amacıyla, bütün vatan sathında görüşmelere başlanması azim ve kararındadır. Ne mutlu Türk’üm diyene!..

Millî Egemenlik Platformu

99,841 Aufrufe • vor 1 Jahr

CHP Genel başkanı Özgür Özer diyor ki herkes safını belli etsin safımız belli. Ya siz safnız belli edin ya Mustafa Kemal Atatürk’ün yolunda gidin ya Mustafa Atatürk’ün askeri olun adam gibi. Ya da ikide bir Mustafa Kemal Atatürk’ün arkasına saklamayın ya da Kürtleri arkasına saklamayın. Safımız belli bizim safmız Türkiye Cumhuriyeti’nin devletidir askeri ve polisidir Türkiye Cumhuriyeti’nin başkomutan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır hatırlatayım size Sayın Özgür Özer Özgür Özel CHP Genel başkanı bu millet seni affetmeyecektir gün gelir sen de ve İstanbul il başkanı Özgür Çelik ikinizde  yargılanacaksın  Yaptığınız çağrı milleti ve polisi karşı karşıya getirdiniz  Halkı sokağa çağıran ve polislerimizin yaralanmasına sebep olan, vatandaşın huzurunu bozan, Özgür Özel ve Özgür Çelik bu iki şahıs hakkında işlem yapılacak mı. Adalet Bakanı Sn Yılmaz Tunç sayın bakanım bakanım Özgür Özel ve Özgür Çelik görevinde İvedikle uzaklaştırması gerekiyor. CHP derhal kayyum atılmalıdır.! bu iki Galyancılara suç duyurusunda bulunacağız. Özgür Özel asla sizi affetmeyeceğiz yaptığınız açıklamalar polislerimize baltayla saldırmak teşebbüs etmekten polislerimize kezzap üzerlerine atmaktan Türkiye Cumhuriyeti ikinizi de affetmeyecektir. Mersin CHP milletvekili Ali Mahir Başaran sen de bu iki kişi gibi suç ortağısınız. maksadınıza başaramayacaksınız Türkiye’nin huzurunu bozmaya asla izin vermeyeceğiz CHP ve Ekrem İmamoğlu’na Açık Çağrımızdır: Kürt Halkı Kimsenin Peçetesi, Oy Deposu Değildir! CHP ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, hakkında açılan soruşturma ve ardından gelen tutuklama kararının ardından, her zamanki siyasi manevrasına başvurarak Kürt halkını sokağa çağırmaktadır. Bu artık klasikleşmiş bir CHP taktiğidir: Sıkışınca ya Atatürk’ü kullan, ya da Kürtlerin arkasına sığın. Ancak bilesiniz ki Kürt halkı artık bu senaryolara kanmıyor. Ekrem İmamoğlu, kimlerle tatile gittiysen, paraları kimlerle akladıysan, fantezilerini kimlerle yaşadıysan, seni de onlar savunsun. Kürt halkı; kendini temsil etmeyen, değerlerine yabancı, halkla bağı olmayan bir zihniyetin peşine takılmaz. Her zaman olduğu gibi CHP, Kürtleri yalnızca seçimden seçime hatırlıyor. Kürtlerin acılarını da sevinçlerini de yalnızca siyasi kazanç için kullanıyor. Ama bu oyun bitti! Cumhurbaşkanımıza hakaret edip, devletin polisine küfredip, sonra dönüp “Kürtler neden sahip çıkmadı?” diye sormak ne cürettir? Kürt halkı artık bu ucuz siyasetin, samimiyetsiz çağrıların parçası olmayacak kadar bilinçlidir. Bu milletin evlatları artık kimin dürüst, kimin sahte olduğunu çok iyi bilmektedir. Kürt kimliği bugün Türkiye Cumhuriyeti içerisinde onurlu bir şekilde temsil edilmektedir. Kürt kökenli bakanlarımız, milletvekillerimiz, valilerimiz vardır. Eğer bugün bir Kürt, televizyonda anadilinde konuşabiliyor, görev aldığı devleti gururla temsil edebiliyorsa, bu kazanım Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Cumhur İttifakı’nın kapsayıcı iradesiyle sağlanmıştır. Kürtlerin tek umudu da, gerçek dostu da, Cumhurbaşkanımız Erdoğan ve Milliyetçi Hareket Partisi lideri Sayın Devlet Bahçeli’dir. Bu ülkenin birliğini, dirliğini ve geleceğini tehdit eden hiçbir yapıya, hiçbir çarpık zihniyete müsamaha gösterilmeyecektir. Bugün sokak çağrısı yapanlara açıkça söylüyoruz: Kürtler artık sizin oyuncağınız değil! Oy deposu değiliz! Sizi de, sizin gibi düşünenleri de çok iyi tanıyoruz. Siz kendi yandaşlarınızı, çıkar ortaklarınızı sokağa çağırın. Kürt halkı bu tezgâha gelmeyecek. Ali Yerlikaya Recep Tayyip Erdoğan Devlet Bahçeli Yılmaz TUNÇ Hakan Fidan TBMM Numan Kurtulmuş A Haber Bengü Türk Selami YILDIZ Mahmut Demirtaş Dr. İdris AKBIYIK Davut GÜL Prof. Dr. Kemal Memişoğlu Davut Gürkan Türk Polis Teşkilatı T.C. Jandarma Gn. K Tuncay Akkoyun Birol Ekici Özgür Özel Özgür Çelik Ali Mahir Başarır Muharrem İNCE CHP 🇹🇷 CHP Isparta İl Başkanlığı Baş koymuşum Türkiyem, ölürüm Türkiyem. Kürt-Türk milleti birdir, bir kalacaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene! Saygılarımla, Abdurrahim Avcıoğlu 🇹🇷

ABDURRAHİM AVCIOĞLU

17,541 Aufrufe • vor 1 Jahr

Öğretmen adının olduğu fikirlerinin yok sayıldığı sözde meslek kanunu Anayasa Mahkemesi’nde görüşülürken, meslek nöbetimizde ters kelepçeyle göz altına alınmıştık! Demokrasi adına bir utanç yaşanmıştı! Geç de olsa, 8 ay sonra bugün AYM’nin daveti üzerine sözlü görüşümüzü sunduk. Anayasa Mahkemesi’nin tarihinde bir ilk olan sözlü savunmamızda, ÖMK’nın eğitim bilimlerine ve yasaya aykırılıklarını anlattık, eğitim emekçilerinin gerçek ve haklı taleplerini ilettik. Alanlarda olduğu gibi gerekçelerimizi somut ve bilimsel dayanaklarıyla birlikte üst yargıda detaylı bir şekilde dile getirdik. Görüşmelerin başlangıcında, sözlü açıklamaların tamamının tüm taraflarca dinlenilmesini talep ettik. Ancak bu talebimiz kabul görmediği gibi Anayasa Mahkemesi önce Milli Eğitim Bakanı ve Bakanlık yetkililerini ardından Eğitim-Bir-Sen ve Türk Eğitim-Sen’i birlikte dinledi. Son olarak da Eğitim-İş ve Eğitim-Sen olarak salona aynı anda alındık, sözlü açıklamalarımızı ayrı yaptık. Temelde eğitim emekçilerine tamamına yakınının, mesleki onuruna hakaret olarak gördüğü bu garabet kanunu birilerinin savunur hale gelmesi, olumlu adım olarak görmesi, bu garabet sistemi var edenlere bizzat tek laf edemeyip kısmi eksiklikleri var iddiası ile faili başka yerde arayanları hayretle izliyoruz, kamuoyunun takdirine bırakıyoruz. Sözlü açıklamamızda özet olarak; Devlet vatandaşlarına verdiği hizmette, onların güvenini zedeleyici düzenlemeler yapamaz. Devlet hizmeti yanlış, eksik ve güven azaltıcı olamaz dedik. İyi öğretmen, kötü öğretmen gibi bir algı yaratılmaması gerektiğini, eğitim ortamlarında birlikteliğin ve çalışma barışının önemini vurguladık. Öğretmenlerin ekonomik, özlük ve sosyal sorunlarına çözüm üretmek yerine öğretmenleri birbiri ile yarıştırıp, yarışı kazananları ise kısmi maaş artışı ile ödüllendirmektedir. Kariyer basamakları uygulaması eğitim hakkının ihlaline de yol açmaktadır. Bu haliyle eğitim bilimine ve anayasaya aykırı olan, çalışma barışını bozan, öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştıran, öğretmen, öğrenci ve veliyi ayrıştıran bu kanunun iptal edilmesi gerekliliği son derece açıktır. Ancak Yüksek Mahkeme tarafından verilecek bir iptal kararında ayrıca kanun koyucuya yol gösterecek şekilde de bir gerekçeye yer verilmesi gerektiğini vurguladık. Aksi takdirde bu kanunu mesleğin onuruna bir saldırı olarak gördüğü için sınava başvurmamış ya da kanunda yer alan kriterleri sağlayamadığı gerekçesiyle ünvanlardan kaynaklanan ek ücret farkını alamayan yaklaşık 500 bine yakın kamu ve 200 bine yakın özel sektör öğretmenin telafisi mümkün olmayacak şekilde mağduriyeti söz konusu olacaktır. Hepimiz biliyoruz ki eğitimcisinin itibar görmediği bir ülkenin, eğitim sisteminin iyi olma ihtimali; eğitim sistemi iyi olmayan bir ülkenin de dünya ülkelerinden itibar görme ihtimali yoktur! Ülkemizde öğretmenlerin geçinemedikleri, saygı göremedikleri, mesleki haklarını alamadıklarını, maalesef ki kendi meslek kanunlarında bile düşüncelerinin dikkate alınmadığını görüyoruz! Öğretmenlerin sınava girmelerinin asıl sebebi de ekonomik kaygılardan kaynaklanmaktadır. Tüm öğretmenlerin ekonomik kaygıdan uzak eşit işe eşit ücret ilkesine uygun, insanca yaşayacak bir gelire sahip olmaları mesleğin gereğidir. Öğretmene sınavla uzmanlık vermek zaten bir uzmanlık mesleği olan öğretmenliği de küçük düşürmektir. Öğretmenlerin uzmanlık belgesi diplomalarıdır. Tüm dünyada başöğretmen unvanlı bir liderin kurduğu tek ülke olan Türkiye Cumhuriyetinde başöğretmen kavramını yerli yersiz kullanmak Cumhuriyet kavramlarını ve bize emanetlerini değersizleştirmek anlamına gelecektir. Bu ülkenin tek Başöğretmeni, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür! Kadem Özbay #aym #OgretmenlikMeslekKanunu #KariyerBasamakları #ogretmenesaygı

Eğitim-İş

39,875 Aufrufe • vor 3 Jahren

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli bugün yaptığı açıklamada terörist başı Öcalan'ın Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde konuşup DEM grubuna seslenmesi gerektiğini söylemiştir. Devlet Bahçeli'nin bu çağrısı Recep Tayyip Erdoğan ve Özgür Özel tarafından da desteklenmiştir. Bu çağrıya çözülme ortakları DEM, CHP, AKP'nin açık desteğinin olduğunu görüyoruz. Artık Türkiye'de Cumhur İttifakı ve CHP'den oluşan yeni adıyla Cumhur Halk Partisi vardır. Cumhur Halk Partisi, DEM'le koalisyon içerisindedir. Artık Erdoğan, Özel, Bahçeli ve Öcalan'ın el ele yürüdüklerini görüyoruz. Devlet Bahçeli'nin ‘terörist başı Öcalan TBMM'de DEM grubuna konuşsun’ ifadesi tam bir siyasal cinnettir. Devlet Bahçeli belli ki terör örgütünü hiç tanımamış. Terör örgütünün sözde başkanlık konseyi yapmış olduğu edepsiz açıklamada, ‘Savaşa biz karar veririz’ mealinde açıklamalar yaptı. Terör örgütünde terörist başı Öcalan'ın artık fiili bir otoritesi yok. Ancak kurucu olmasından kaynaklanan simgesel bir otoritesi var. Öcalan'ın ne demesini bekliyorsunuz? ‘Hadi silahlarınızı gömün, barış yapalım.’ Böyle mi demesini istiyorsunuz? Siz önce Türk milletine itiraf edin. Öcalan'a bu konuşmayı yapması için ne verdiniz? Özgür Özel, ‘El yükseltiyorum. Devlet Bey, Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tam olarak kendilerine ait hissetmeyen bütün Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sahibi olmayı teklif ediyorum’ diyor. Erdoğan'a, Bahçeli'ye, Özel'e soruyorum; Öcalan'a Türk Milletine ait olan neyi teklif ediyorsunuz? Neyi vermeye karar verdiniz? Türkiye'nin bir bölgesinin Kürdistan olmasına mı karar verdiniz? Devletin resmi dilini değiştirmeye mi karar verdiniz? Federal bir Türkiye kurmaya mı karar verdiniz? Güneydoğu'da, Doğu Anadolu'da özel bir Kürdistan kurmaya mı karar verdiniz? Öcalan size ne karşılığında ne veriyor? Bunu Türk Milletine açıklamak zorundasınız. Bu iş öyle Meclis’te yapılacak konuşmalarla halledilecek bir iş değil. Öcalan'a hangi tavizleri verdiniz? Öcalan, Suriye PKK'sı PYD'nin 140 bin kişiden oluşan yapısını dağıtacak mı? Yoksa Öcalan'a sadece Türkiye'de değil Suriye'de de mi devlet kurma izni veriyorsunuz? Öcalan'ın terör örgütünü lağvetme gücü yoktur. İlginç olan çözüm süreci faciasını bu ülkeye yaşatan AKP'nin DEM ve ardılı partilerin ve terör örgütünün aklına bile gelmeyen terörist başını Meclis’te konuşturması teklifi Türk Milliyetçiliğini temsil iddiasındaki Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli'den gelmiştir. Terörist başı Öcalan'a olmayan payeler sunmak Devlet Bahçeli'ye düşmez. Devlet Bahçeli'nin bu ifadelerinden dolayı ortaya haklı bir infial çıkmıştır. Vatanseverler, Türk Milliyetçileri derin bir hayal kırıklığı içerisindedirler. Şehitlerimiz, Gazilerimiz kendilerine hakarete uğramış hissetmektedirler. Devlet acziyet içine sokulmuştur. Türk Devleti'nin terörü durdurmak için terörist başının desteğine ihtiyacı yoktur. Bahçeli'nin bu ifadeleri, Erdoğan'ın destek açıklamaları, Özgür Özel'in destek açıklamaları terör örgütü ile can siperane mücadele eden kahraman ordumuzu, kahraman jandarmamızı ve kahraman polisimizi demoralize etmektedir. ‘Biz ne uğruna şehit oluyoruz’ sorusunu sormalarına neden olmaktadır. Türk ordusunun ve polisinin en seçkin evlatlarından 793 tanesi, jandarma ve polis özel harekat mensupları Hendek Çatışmalarında şehit düşmüşlerdi. Binlerce yaralımız vardı. Sizin siyasette yaptığınız hataların bedelini onlar aziz kanlarıyla düzeltmeye çalıştılar. Ülkemiz terörle mücadele bulunduğu konumdan daha geriye düşürülmeye çalışılmaktadır. Bahçeli böyle bir sürece alet olmaktadır. Bahçeli'nin terörist başını Meclis’te konuşturma fikri kendisine mi aittir? Yoksa yerli ve milliliği elden bırakmayan AKP tarafından mı kendisine söyletilmiştir? Bahçeli bir süre önce ‘Çok şey değişecek. İnşallah Türkiye değişmez’ demişti. Sayın Bahçeli Türkiye'yi değiştirmeye karar vermişsiniz anlaşılan. Nereye kadar değiştireceksiniz? Öcalan'a neler vereceksiniz? Türk halkına, Türk Milletine ait olan neleri Öcalan’a devretmeye karar verdiniz? Bahçeli bunu kimin söylettiğini Türk Milletine açıklamak zorundadır. Kendi fikri midir yoksa Erdoğan böyle söylediği için mi söylemiştir? Biz, Zafer Partisi olarak bu çağrıya verilen desteklere hiç şaşırmadık. Çünkü bu çağrının sahibi Bahçeli, zamanında ortağı olduğu koalisyon hükümetini bozdu ve erken seçimle AKP'yi iktidara taşıdı. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olabilmesi için Meclis oturumuna katıldı, ön ayak oldu. Parlamenter sistemden tek adam rejimine geçişin ve sonrasındaki çöküşün mimarlarından birisi oldu. Ne zaman sıkışsa AKP'nin stepnesi olduğu, koltuk değneği olduğu, destek olduğu ayakta kalmasını sağladı. Şimdi de görüyoruz ki Bahçeli, Öcalan'a koltuk değneği olmaya karar vermiş. Terörist başını Meclis’e çağırmak sadece kahraman gazilerimiz ve aziz şehitlerimize değil, büyük Türk Milletine Gazi Meclisimize ve Cumhuriyetimize hakarettir. Bu hakareti yapan kişi Devlet Bahçeli'dir. Şimdi tekrar soruyorum; Bahçeli, Erdoğan, Özel, terörist Öcalan Meclis’te konuşursa terörün bitmeyeceğini, sona ermeyeceğini bilmez mi? Bahçeli, Erdoğan, Özel, terörün arkasında Batılı emperyalist güçler olduğunu ve onların Türkiye Sevr koşullarına gelmedikçe, terörü vekil güç olarak kullanmaya devam edeceğini kestiremez mi? Bahçeli, Erdoğan ve Özel, PKK'yı Öcalan'ın yönettiğini mi zannediyorlar? Bahçeli, Erdoğan ve Özel, terör örgütü alanda yenilip silah bırakmaya zorlanmadıkça kendiliğinden silah bırakmayacağını bilmez mi? 10 yıl önceki çözüm sürecinin memlekete ne ağır maliyetler ödettiğini bilmezler mi? Dün lideri ölen FETÖ terör örgütü Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni bombalamıştı. Çok aşağılık bir eylemdi bu bombalama eylemi. Bir başka ülkenin ordusu bile bizim parlamentomuzu bombalamaz, bizim ordumuz da başka bir ülkenin parlamentosunu bombalamaz. Ama terör örgütü FETÖ, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni Gazi Meclisimizi bombalatmıştı. Şimdi Bahçeli, Öcalan’ı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin içine sokup vicdanını, manevi şahsiyetini meclisin bombalatmaya hazırlanıyor. Bahçeli Türkiye'de bozulma, çözülme ve çöküşlerin daimi işaret fişeği olarak kullanıldı. Bahçeli attığı siyasi adımlarla AKP'yi bu milletin başına musallat etti, tek adam sistemiyle parlamenter demokrasiyi değiştirdi ve şimdi Öcalan ve DEM'le işbirliği yaparak kalanı da yok etmek istiyor. Bahçeli'nin yolu yıkım yoludur. Onunla olan veya destek verenler de bu yıkıma ortaktırlar. Şimdi buradan Milliyetçi Hareket Partisi'ne gönül vermiş bütün kardeşlerime seslenmek istiyorum. Lider bildiğiniz kişinin terör seviciliği yapması sizi kızdırıyorsa, parti içindeki emeklerinizin değişik klikler tarafından keyfi menfaatlerine kurban edilmesinden bıktıysanız, sizleri Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ilkeleri ve Alparslan Türkeş’in ülküleri doğrultusunda vatan uğruna mücadele etmeye ve terörün karşısında duran, dimdik duran Zafer Partisi’ne gelmeye davet ediyorum. Gün, devletimiz, milletimiz ve bayrağımız için mücadele günüdür. Sizlere düşen bu kutlu mücadele de bizi yalnız bırakmamanız, yanımızda olmanızdır. Bu vesileyle sevgili Cumhuriyet Halk Partililere de seslenmek istiyorum. Gerçek Atatürkçülere seslenmek istiyorum; Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu devleti Öcalan'a vermeyi teklif eden Özgür Özel'in arkasından gitmeyin. Atatürk'ün kurduğu genç Cumhuriyete ihanet eden bir başka terörist başı Şeyh Said'e vatan haini diyemeyen adamlar Atatürkçü olamazlar, Atatürk'ün partisine genel başkanlık edemezler. Onun için bütün gerçek Atatürkçü Cumhuriyet Halk Partilileri Zafer Partisi'ne davet ediyorum. Sevgili AK Partililere de seslenmek istiyorum; sevgili vatansever, AKP'li kardeşlerim: PKK ile ilk müzakere sürecinde Dolmabahçe'de ulaşılan ve halka duyurulan mutabakat terörle mutabakat sürecini Haziran 2015 seçimlerinde siz oylarınızla sandığa gömerek durdurdunuz. Erdoğan'ı siz iktidardan düşürdünüz. ‘Allah devlete ve millete zeval vermesin’ diyorsunuz. Evet, Allah devlete ve millete zeval vermesin Cumhur İttifakı ve CHP şimdi devlete ve millete zeval vermeye hazırlanıyorlar. Buna izin vermeyelim sevgili kardeşlerim. Bütün vatansever AK Partilileri de Zafer Partisi'nin çatısının altına davet ediyorum. Devletimize ve milletimize zeval gelmesini birlikte engelleyelim diyorum. Biz Zafer Partisi olarak, Atatürk'ün bize emanet olan Cumhuriyeti ve devletimizi, kurucu ilkeler ve değerler ışığında ve hukuk devleti esaslarına göre korumaya oluşan tehditleri milletimize anlatmaya ve bunlara kararlılıkla karşı koymaya devam edeceğiz. Bu rezil gidişe Yunanistan'ın önünde diz çökerek Doğu Akdeniz ve Ege'de verilecek tavizlere, Kıbrıs'ta verilecek tavizlere karşı çıkıyoruz. Biz bu rezil gidişle terör örgütüne teslim olup Öcalan'a verilen tavizlere karşı çıkıyoruz. Bunun için de artık Türk milletine gitmenin zamanı geldiğini düşünüyoruz. Hodri meydan! Siz yanınıza Öcalan’ı alın, biz Türk Milletini alalım. Erken seçimde sandığa gidelim. Ne mutlu Türk’üm diyene!

Ümit Özdağ

2,268,012 Aufrufe • vor 1 Jahr

Karayılan kimi tehdit ediyor sanıyorsunuz? Aptal olmayın! Bakıyorum da herkes bir heyecan içinde. Manşetlerde Murat Karayılan denilen teröristin sözleri. Neymiş efendim? PKK elebaşı, CHP’yi tehdit etmiş. “CHP hata yaptı, Apo’nun sürecine destek vermedi, bunun bedelini öder” minvalinde zırvalamış. Sosyal medyada bir bayram havası... İktidar kanadı “Gördünüz mü, terör örgütü bile CHP’den şikayetçi” diye seviniyor; muhalif kanat ise “Bakın, biz Kandil’le araya mesafe koyduk, işte ispatı” diye göbek atıyor. Yahu siz gerçekten bu kadar saf mısınız?Yoksa numara mı yapıyorsunuz? Bunu anlamak için siyaset bilimci olmaya gerek yok, ortalama bir zeka yeterli ama maalesef ülkede o bile karaborsada. Gelin size işin aslını, o perdenin arkasında dönen dolabı bir anlatayım. Biyolojiden Siyasete: Simbiyotik Yaşam Biyolojide "simbiyotik yaşam" diye bir kavram vardır. İki farklı organizma, hayatta kalmak için birbirine muhtaçtır. Biri ölürse, diğeri de besinsiz kalır. Türkiye siyaseti yıllardır bu biyolojik yasa ile yönetiliyor. Bir tarafta "beka sorunu" diyerek koltuğunu koruyan bir iktidar bloğu... Diğer tarafta varlığını "çatışma ortamına" ve "devletin sertliğine" borçlu olan bir parti ve onun terör örgütü. Net iddia ediyorum; CHP, son dönemde ilk defa, ama gerçekten ilk defa "akıllı" bir iş yaptı. Halkın nabzını tuttu. "Ben bu kayıkçı kavgasına girmiyorum" dedi. İktidarın "Anayasa değişikliği" ve "Apo'yu Meclis'e getirme" oltasına gelmedi. Halkın gerçek gündemi olan yoksulluğa, sefalete odaklandı. Ve ne oldu biliyor musunuz? Sistem kilitlendi. Çünkü CHP, o denklemin dışına çıktığı an, hem Kandil'in hem de Ankara'daki şahinlerin elindeki oyuncak alındı. Karayılan Neden Şimdi Konuşuyor? Murat Karayılan aptal bir adam değil. Cani olabilir, katil olabilir ama 40 yıldır o dağda hayatta kalmayı başarmış bir organizasyonel zekaya sahip. Karayılan'ın CHP'yi tehdit etmesi, CHP'nin "yanlış" yaptığını değil, Kandil için "ölümcül" derecede doğru bir şey yaptığını gösterir. CHP; DEM çizgisine, yani Kandil'in ipoteğindeki siyasete teslim olmadığı an, PKK'nın Türkiye siyasetindeki manivelası kırılıyor. PKK, marjinalleşiyor. Sadece bir "güvenlik sorunu"na indirgeniyor. Siyasi bir aktör olma vasfını yitiriyor. Kandil'in karın ağrısı budur! Karayılan "Zarar görürler" derken, aslında CHP'ye değil, kendi örgütüne ve o örgütün varlığından beslenen siyasi statükoya verilecek zarardan bahsediyor. Tiyatro Bitti mi? Halk aylardır CHP’ye sahip çıkıyor dediniz ya... İşte bütün mesele bu. Türk halkı, Kürt'üyle Türk'üyle, Alevi'siyle Sünni'siyle ilk defa bu "terör parantezinden" bıkmış durumda. Millet ekmek derdinde, bunlar Apo derdinde. CHP bunu gördü. Ve o mayınlı tarlaya girmedi. Karayılan'ın sesi, işte o mayınlı tarlaya girmeyenlerin yarattığı sessizlikten duyulan rahatsızlığın sesidir. Ama asıl sorulması gereken soru şu: Bir terör örgütü elebaşı, ana muhalefet partisini tehdit ederken, devletin o "yerli ve milli" yetkilileri neden bıyık altından gülüyor? Neden kimse çıkıp "Sen kimsin de Türkiye'nin kurucu partisine ayar veriyorsun?" demiyor? Yoksa Karayılan'ın bu çıkışı, Ankara'da birilerinin de işine mi geliyor? Görünen o ki, CHP'nin "normalleşmesi" ve halkın gündemine dönmesi, sadece Kandil'in değil, Ankara'daki bazı koltuk sahiplerinin de uykularını kaçırıyor. Birde aklıma takılan bir şey var; Karayılan'ın o videodaki yaptığı lakırtı metnini Kandil kendi mi yazdı, yoksa o metin Kandil'e faksla mı gönderildi? Bir bilen cevaplarsa sevinirim... Hepimiz seviniriz!

SERKAN YILDIZ

63,938 Aufrufe • vor 7 Monaten

1⃣-) Kemalist görünümlü hesapların dünden beri X'te yaptığı şey aslında tam olarak DAEŞ propagandası. Diğer terör örgütlerinin büyük çoğunluğundan farklı olarak DAEŞ, artık eylemlerini belirgin ve sabit bir amaca yönelik gerçekleştirmiyor. Yıllardır İsrail'in ihtiyacı olduğu zamanlarda alet kutusundan çıkardığı, işi bitince tekrar yerine koyduğu bir aparat olarak varlığını sürdürüyor. Bu örgüt, devlet kurma ya da ideolojisini geniş kitlelere yayma gibi amaçlardan tamamen uzaklaşmış durumda. DAEŞ, Kendi militanları dışındaki herkesi kafir kabul eden, yalnızca Müslümanlara saldıran ve amacı İslam coğrafyasında korku yayarak İslam'a karşı bir tepki oluşturmak olan çok açık bir İsrail organizasyonu. Bu terör örgütü, Türkiye'den toprak istemiyor, rejim değiştirmek ya da siyasi bir takım taleplerinin gerçekleşmesini sağlamak gibi bir amacı da yok. Zaten bu hedefe yönelik bir propagandası ya da üzerinden siyasi talepler geliştireceği bir kitlesi de mevcut değil. Son derece içine kapalı bir hücre yapılanması ile yıllarca bekleyip İsrail'den gelen talimatla anlık olarak harekete geçiyorlar. Nitekim herkesin önceden tahmin ettiği gibi yine İsrail'in tam ihtiyaç duyduğu anda sahneye çıktılar. Belliki bu terör eylemleri marifetiyle, Suriye'deki PKK unsurlarının silah bırakmasını engellemeyi ve Türkiye'de korku yayarak İslam'a karşı bir tepki oluşturmayı hedefliyorlar. Ancak DAEŞ'in Türkiye'de yapacağı herhangi bir eylem, tek başına bir korku ortamının oluşmasına tabiiki yetmiyor. ABD, Avrupa ve hatta Avustralya'nın en büyük şehirlerinde çok daha şiddetli terör eylemlerinin yaşandığı böyle bir dönemde, Türkiye'de gerçekleştirdikleri bu tip eylemlerle amaçlarına ulaşmalarının imkansız olduğunu sanırım herkes kabul ediyordur. Bu yüzden eylemlerinin toplum üzerindeki etkisini artıracak propagandaya ve algı operasyonlarına ihtiyaç duyuyorlar. Tam bu noktada sosyal medyada FETÖ tarafından kurulan yapı yine devreye giriyor ve DAEŞ'in eylemlerinin amacına ulaşması için gereken propagandayı hayata geçiriyor. Bu örgütün övülmeye ya da sempati toplamaya değil daha fazla korku ve nefret yaymaya ihtiyacı var. Bu açıdan bakıldığında dünden beri X platformunda Kemalist görünümlü FETÖ hesaplarının kusursuz bir DAEŞ propagandası yürüttüğünü söyleyebilirim. Tam olarak DAEŞ'in yani aslında İsrail'in hedeflediği şekilde, terör eylemleri üzerinden Müslümanlara ve silahsızlanma sürecine saldırıyorlar. FETÖ yapılanmasının en aktif hesabı @BRCNYLDRM_'ın gece boyunca yaptığı paylaşımların, hem İslam'a karşı tepki oluşturmaya hem de topluma terörizm üzerinden korku vermeye yönelik olduğu son derece açık. Bu aşağıda gördüğünüz son paylaşımında DAEŞ'in Türkiye'de 500 bin hücresi olduğunu iddia ediyor. Kaynak olarak alıntıladığı hesap, Atabey Hüseyin Hakkı Kahveci isminde birisine ait. Şahıs, 2013 yılında Irak TV'sinde yayınlanan bir videoda EL KAİDE'nin böyle bir açıklama yaptığını iddia ediyor. Videoya dair hiçbir kanıt sunmadığı gibi net bir tarih ve kanal ismi de vermiyor. Bircan Yıldırım da uydurma olduğu her halinden belli olan bu saçmalığı, EL KAİDE'yi IŞİD'e çevirip kendi yalanını da ekleyerek paylaşıyor. Yani Bircan Yıldırım'ın iddiasına göre her hücrede bir kişi bile olsa en az 500 bin terörist şu an Türkiye'de gizleniyor anlamı çıkıyor. (DAEŞ'in zirve dönemindeki toplam militan sayısı bile 100 bin civarındaydı.) Alıntı yaptığı Atabey Kahveci, komplo teorileri uydurmasıyla tanınan bir sosyal medya ünlüsü. Barış Manço'nun reenkarnesinin olduğu ama devletin sakladığını, Papa'nın ziyaret sebebinin gizli bir kara büyü adasını bulmak olduğu gibi deli saçması başka iddiaları da var. (Aşağıdaki videonun devamında görebilirsiniz.) FETÖ yapılanması onun paylaşımına da RT desteği vermiş. İşte Bircan Yıldırım, bir terör saldırısının hemen sonrasında İslam'a kin kustuğu çok sayıda paylaşımla birlikte, topluma korku salmak amacıyla yanlış bilgilerle donattığı bu saçmalığı da paylaşıyor. İşte bu, örgütün Türkiye'de yaptığı bütün terör eylemlerinin amacını karşılayan net bir DAEŞ propagandası ve gözümüzün önünde gerçekleşiyor. Aynı anda harekete geçen binlerce RT hesabı da @BRCNYLDRM_ gibi hesapların topluma korku ve nefret pompaladığı bu paylaşımları organize şekilde yaymaya başlıyor. -Alttaki paylaşımda devam ediyorum-

Abese İrca

30,683 Aufrufe • vor 6 Monaten

Devletin yüksek oranda kayıt dışı ticaretten milyarlarca vergi kaybı zararı vardır.Bilinçsizce evde yapılan ve merdiven altı diye tabir edilen yerlerde yapılan alkol satışı ölümlere ve sakatlanmalara yol açtı. Artık Üç ayda bir gelen maliyet zamları ve akabinde 6 ayda bir gelen Ötv zamları sonucu alkol fiyatlarının normalin üzerinde yükselterek daha ucuz olan sentetik uyuşturucuların üretimine ve el altından satışına dolaylı yoldan katkı sağlamıştır. TUİK’in atladığı başka bir şey var Kayıt dışı içki kullanımı yani bandrolsüz satış kaçak içki yurtdışı giriş bunların kaydı olmadığı için bu verinin gerçekliği imkansız kaldıki 18 yaş altına içki satışı yasak bunun istatistiği gerçekleri yansıtmamaktadır. Kaçak içki satışlarının artarak devam ettiği herkes tarafından konuşulmakta. Dünyanın hiçbir ülkesinde bir ürünün değeri vergisinin üstünde değildir bizde bir şişe içkinin vergisi kendisinin 2-3 katı üstündedir.Alkollü içkilerden acilen Ötv kaldırılmalıdır.Bulgaristan’dan Gürcistan’dan ve Kıbrıstan gelen kaçak içkiler neredeyse her köşe başında satılmakta. Alkole uygulanan yüksek vergilerin kaçak alkol kullanımının önünü açtığı aşikardır. Bunu bilmek için ekonomist olmaya ya da sektör adına yapılacak bir ankete bile gerek yok. Tüketici çareyi evinde etil alkolden içilebilir alkol yaparak ya da merdiven altı diye tabir edilen yerlerden alkol tedarik ederek buluyor ve durumu böyle geçiştirmeye çalışıyor. Oysa tarihte örnekleri vardır: İnsanlar ispirto içmeye başlamışlardır. Kara borsa hortlamıştır. Geçen yıl en yüksek düşüş ise bira tüketiminde görüldü. Aslında bu gerçeği yansıtmamaktadır, çünkü edinilen veriler ve yapılan değerlendirmeler bandrollü ürünlerden ve vergisi peşin alınan satış üzerinden yapılmakta, oysa kaçak alkolün tutanağı olmadığı için tüketilen litre miktarı yanlış bilgidir. Devletin negatif dışsallık modeli baz alınarak, alkolü içkiler üzerinde oluşturduğu baskı ve akabinde alkol tüketimini engellemeye yönelik yüksek vergiler, bireyleri kaçak ve yasal olmayan ürünlere yönlendirmektedir. Yüksek vergi uygulaması ile bireyin kendini alkolün vereceği zararlardan koruyacağı düşüncesi, sağlık sorunları göz önünde tutularak alkollü içkilere ve bu doğrultuda tüketicilere uygulanan politikalar 21. Yüzyıl’da çok fazla anlam ifade etmediği gibi doğru sonuçlar da doğurmadığı bilinmektedir. Alkol ile mücadele, vergi artırımı, ürüne ulaşımın engellenmesi, belirli saatlerde yasaklanarak çözüme ulaşılamaz. Mücadelenin temelinde insan olduğuna göre bunun için en mantıklı çözüm yolu eğitim ve öğretimdir. Bugün ülkemizde alkolizm oranı milyonlarda birken, işsizlik ve devamında yoksulluk sınırı yüzdeler ile ifade edilmektedir. Alkol kaynaklı idari ve kamusal suçlar binler seviyesinde oranlarda belirtilirken taciz, tecavüz, kadına şiddet, uyuşturucu kullanımı, kamuda usulsüzlük vb. suçlar yüzdelik dilimler ile ifade edilmektedir. Alkol muhakkak ki sağlığa zararlıdır. Aksini iddia etmek ve savunmak cahilliktir. Buna karşın, çarpık düzenden kaynaklı tüm olan bitenin faturasının içki tüketenlere mahsup edilmesi adil değildir. Ek olarak alkolün bu denli kısıtlanması, belirli saat aralığına sıkıştırılması, reklam yasağı ve idari para cezaları ülkemizin, batı ülkeler nezdinde Orta Çağ zihniyetini temsil ettiğini göstermektedir. Zamlar kaçağı arttırdığı gibi devlete de yüksek oranda vergi kaybı yaşatıyor kaçak bu ülkede sanayileşti kaçak ülkesi bir konuma geldik kaçak sigaradan tutun kaçak işçi çalıştırmaya kadar

Özgür Aybaş

16,406 Aufrufe • vor 2 Jahren

Türk Kağanının Özellikleri ve Yönetim Anlayışı 1. Türk Kağanının Vasıfları Göktürk Kitabeleri, Türk kağanlarının liderlik özelliklerini anlamak için önemli bir kaynaktır. Bir kağanın sahip olması gereken vasıflar, hem bireysel yetkinlikleri hem de topluma karşı sorumluluklarını kapsar. Bu vasıflar şu şekilde sıralanabilir: Kut Sahibi Olma: Kağan, Allah’dan aldığı kutsal yönetim yetkisi (kut) ile liderlik yapar. Adalet Sahibi Olma: Adalet, kağanın en temel erdemlerinden biridir; halkına eşit ve hakkaniyetli davranmalıdır. Töre’yi Tesis Etme: Kağan, Türk toplumunun geleneksel hukuk sistemi olan töreyi korur ve uygular. İlin Düzenini Sağlama: Türk ilinin (devletin) huzur ve nizamını temin etmek kağanın görevidir. Milletine Hizmet Etme: Kağan, halkının refahı için çalışır ve kişisel çıkarlarını gözetmez. İstiklali Koruma: Devletin bağımsızlığını gözetir ve dış tehditlere karşı milleti korur. İhtiyaç Sahiplerine Yardım Etme: Açları doyurur, çıplakları giydirir; sosyal refahı sağlar. Strateji Sahibi Olma: Dış tehditler ve fırsatlar karşısında stratejik kararlar alır. Cesur ve Akılcı Kararlar Alma: Ani değişimlere karşı akıl ve cesaretle hareket eder. Fırsat ve Tehditleri Tespit Etme: Dış çevreyi analiz ederek doğru hamleler yapar. Geleceğe Yönelik Vizyon Sahibi Olma: Planlar yapar, kalıcı miraslar bırakır ve nesillere yol gösterir. Dönemin Şartlarına Uyum Sağlama: Zamanın gerekliliklerine göre esnek ve etkili kararlar alır. Bu vasıflar, kağanın yalnızca bir yönetici değil, aynı zamanda milletin rehberi ve koruyucusu olduğunu gösterir. Türk kağanı, liderlik görevini kişisel bir güç arzusundan ziyade ilahi bir sorumluluk olarak görür 2. Türk Yönetim Anlayışında Hâkimiyetin İlahi Temeli Türklerde hâkimiyet anlayışı, ilahi bir menşeye dayanır. Kağan, Allah’dan aldığı kut ile liderlik yapar; ancak bu yetki, halkın faydasına kullanılmazsa geri alınabilir. Göktürk Kitabeleri’ne göre, kağan “Ben liderim” diyerek lider olmaz; toplum, onda gerekli melekeleri gördükten sonra onu lider olarak kabul eder. Eğer kağan, görevlerini yerine getiremezse veya adaletsizlik yaparsa, halk nezdinde itibarını kaybeder ve kut’u Allah tarafından geri alınır. Bu durumda, yerine yeni bir kut sahibi kağan getirilir . Bu anlayış, Türklerde hükümdarlığın halk için var olduğunu ve kağanın millete hizmetle yükümlü olduğunu gösterir. 3. Türk Yönetim Mirasının Önemi Türk yönetim anlayışı, Göktürk Kitabeleri gibi yazılı kaynaklarla günümüze ulaşan kıymetli bir hazinedir. Bu miras, yalnızca geçmişin anlaşılması için değil, aynı zamanda milli hafızanın güçlendirilmesi ve liyakat sahibi liderlerin yetişmesi için de önemlidir. Göktürk Kitabeleri, Türk tarihinin en eski yazılı kaynaklarından biri olarak bu konuda temel bir rehberdir. Ayrıca, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı eseri, Türk yönetim biliminin oluşumunda önemli bir yere sahiptir. Bu eser, siyasetname türünde yazılmış ilk örneklerden biri olarak, Türk liderlik anlayışını sistemleştirir . 4. Meşveret ve Toy Geleneği Türk yönetim anlayışında “otoriter lider” kavramı, yanlış anlaşılmamalıdır. Kağan, başına buyruk kararlar alan, adaletsiz veya istişareden uzak bir lider değildir. Aksine, adalet ve meşveret (danışma), Türk yönetiminin temel taşlarındandır. Türk tarihinde meşveret, “toy” adı verilen meclislerle kurumsallaşmıştır. Toy’a kağan başkanlık eder, ancak budunun (milletin) ileri gelen beyleri, milleti temsilen söz hakkına sahiptir. Türk devletleri, otokrasi ile yönetilmesine rağmen, toy geleneği sayesinde diğer otokratik devletlerden, milletlerden ayrılır. Kağanın bir fikri, toydan onay almazsa hayata geçirilemez. Bu sistem, Türk devletlerinin tarih boyunca çok sayıda devlet kurmasının ve uzun süre ayakta kalmasının temel nedenlerinden biridir. #pazar #başkan #lider #türkler #kağan #yönetim #vizyon Abd Vurdu #dünyadüzeni #millieğitimbakanlığı #Diyanet #Siyaset

Bişr🇹🇷

103,817 Aufrufe • vor 1 Jahr

Ortadoğuyu anlamak için yüz yıl öncesine gitmek gerek. Yüz yıl önce Osmanlı devleti çoktan toprakları üzerinde hakimiyet derinliğini kaybetmişti. Fakat, Ortadoğu'ya dönen BATI ülkeleri ardı ardına kendi içlerinde YAHUDİ'LERİ devletin en tepesine oturtacak ve OSMANLI beraberinde tüm coğrafyasında TÜRK yok edilecekti. - Benjamin Disraeli (21 Aralık 1804 – 19 Nisan 1881), Britanyalı politikacı ve 19. yüzyıl'da birçok kez Birleşik Krallık başbakanı olmuş devlet adamı. Yahudi asıllıdır. Yakınlarda ... - Eski İngiltere Başbakanı Truss, "İsrail'in büyük destekçisi ve siyonist" olduğunu söyledi. - Halen ABD Dışişleri bakanı olan ve İsrail'i ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, "Bir Yahudi olarak da buradayım." dedi. TÜRK'LÜĞÜN ,BÜTÜN İSLAM COĞRAFYASININ 100 YIL önce yok etme planlarını o günün hacıları,hocaları,aşiret liderleri ile beraber yaptılar. 1906 Bulutlar Toplantısı İngiltere'de yapıldı. İki yıl süren bu toplantının tek bilgisi tarafımdan LENİNDEN ,ATATÜRK'E MÜHÜRLÜ VAGON ( DESTEK YAYINLARI) kitabımda yer alıyor. Gilistin coğrafyasında OSMANLI TÜRK ordusuna yapılan ihanetleri ise ATATÜRK'ÜN emriyle bastırılan ... ATATÜRK'ÜN YASAKLANAN KİTABIMDA ( Destek Yayınları) açıkladım. Kitabımın son sayfasında FİLİSTİN bölgesinden bir harita var. Orada iki köy ismi dikkat çekiyor. NETENYA VE TAYYİBE köyleri... Birilerinin kök adresi olan köyler... Netanyahu 'nun köyü NETENYA ... Tayyibe kısmını siz anlarsınız. Ve 2021 yılında yine DESTEK YAYINLARINDAN çıkan UYANIŞ - 3.Dünya Savaşı ve Türkiye üzerine senaryolar kitabımda... Bugün tv ekranlarında anlatılanlar ,ciddi istihbarat bilgileri eşliğinde yazdım. Bize öğretilenlerin dışında STRATEJİK bir durum var. İlk iki dünya savaşı içerik ve sonuçları açısından YAHUDİ'LER veya Siyonistler eliyle planlanıp gerçekleştirildiği açık ve net bir husus olup, O tarihte İNGİLTERE'NİN liderleri Siyonist Yahudi devlet adamlarıydı. Bugün açık ve net ABD ,İNGİLTERE,KANADA gibi ülkelerde siyasetin kontorolü yine Yahudi- Siyonistlerin elinde. Hedef planları içeriğinde ARAPLAR yüz yıl önce olduğu gibi aynı yerde bize karşı olacaklar. Halife Hafter'in sözcüsünün iki yıl önce yaptığı açıklamayı hatırlatalım... " ÇOK YAKINDA BÜTÜN DİNLER, TÜRK'LERE KARŞI SAVAŞACAK." 1.Dünya Savaşı ... Rus ve Polonya Yahudilerinin Filistin'e sürülmesinden sonra başladı. 1.Dünya Savaşı sonucu ile KUDÜS - HİRİSTİYAN / YAHUDİ birlikteliğinin eline ,MÜSLÜMANLARIN YAHUDİ VE HİRİSTİYANLARA VERDİĞİ DESTEKLE GEÇTİ. 2.Dünya Savaşı .... Hitler'in YAHUDİLERİ soykırıma tuttuğu iddiasıyla başladı ve gelişti. 2.DÜNYA SAVAŞININ EN BÜYÜK SONUCU İSE, YAHUDİ DEVLETİ ORTADOĞU'DA KURULMUŞ OLDU. DÜNYA HABER KANALLARI 3.DÜNYA SAVAŞINI duyuruyor. Bugün hiçbir şekilde bu işlere bulaşmadan yürümek gerekiyor. Yüz yıl önceyi iyi hatırlayalım. İngiliz General ALLENBY Kudüs'e girdiğinde,Filistinliler "Tanrının Oğlu geldi."diye karşıladılar. ABD, Irak’a girerken Baba Bush, Amerika işgal ordularına “Mesih’in ordusu” adını vermişti.“Haçlı ordusu.” Fransız General Franchet d’Espèrey’nin büyük bir gövde gösterisiyle, kendisinden yaklaşık 5 yüzyıl önce şehri fetheden Fatih Sultan Mehmet’e öykünerek beyaz at sırtında İstanbul’a Topkapı’dan girdi. Yeterince delil, dayanak ve tarihi belge var. TARİH APTALLAR İÇİN TEKERRÜR EDER. Unutmayalım... 1928 yılında ,Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmak için,İngilizler tarafından kurulmuş olan Müslüman Kardeşlerin aparatı olan HAMAS yapısıdır. Gerisi açık ve net tarihi kayıtlardır. Bilgilerinize... #Atabey19HHK #HüseyinHakkıKahveci #OndokuzBiziz

Atabey Hüseyin Hakkı Kahveci

66,432 Aufrufe • vor 2 Jahren

🌽Mısır ithalatı son 9 ayda 3 milyon ton gerçekleşti. Üstelik gümrüksüz! Şimdi 500 bin ton mısır ithalatı daha gerçekleşecek. Bu resmen vatana ihanettir! Eğer vatansever bir Türk iseniz şu kısa açıklamamı okuyun ve paylaşın lütfen: 🔹Tarım, milli güvenlik meselesidir. Çünkü milleti sağlıklı, kaliteli ve ucuz fiyatla besleyemezseniz hem hastalıklar hem de ekonomik sorunlar yaşanır. Sonunda da devletin bağımsızlığı tehlikeye düşer. 🔹TBMM'nin Sürdürülebilir Tarım Komisyonu için 2020 yılında bir sunum gerçekleştirdim. Bu sunumda Sürdürülebilir Tarım Modeli hakkında bilgi verdim. İsviçre Tarım Üniversitesi'nin geliştirdiği bu bilimsel model Almanya tarafından devlet politikası olarak uygulanmaktadır. Bu sayede çevre, toplum ve ekonomi boyutlarında sürdürülebilir kalkınma sağlanmaktadır. 🔹Ancak bu sunumum iktidar veya muhalefet olsun tüm siyasi partiler tarafından reddedildi! Çünkü bu çalışmalarım için hiçbir ücret istemedim ve kimse için haksız kazanç da yok! Bu proje yalnızca Türk Milletinin refahını sağladığı için reddedildi! Bugün hiçbir siyasi partinin politikaları arasında tarım veya diğer alanlarda bunun gibi bilimsel model, proje, sistem, süreç veya strateji yok. Yönetim bilimlerinin bu kavramları sadece boş laflar olarak halkı kandırmak için kullanılmaktadır. 🔹Türkiye'de tarım ve hayvancılık sektörü kasten yok ediliyor. Çiftçiye maliyetin altında fiyat veriyorlar. Bunu kabul etmeyen çiftçi zarar ediyor ve üretimi terk ediyor. Sonrada "iç talebi karşılamamız lazım" diyerek bu soruna yol açan siyasetçiler gümrüksüz ithalatla haksız kazanç sağlıyorlar. Bunları denetleyen ve yargılayan yok! 🔹Bazı utanmazlar çıkıyor "Kayıt dışı çalışıyorlar ama Afganlar ve Suriyeliler olmasa tarım ve hayvancılık biter ve millet aç kalır." diyorlar. Bu siyasetçiler alenen hukuk kurallarını çiğniyor. Ayrıca, önce halkı cahilleştirip sonra da dini inançlarını istismar ediyorlar. Bu şekilde büyük bir servet kazanıyorlar. 🔹Oysaki bu videoda paylaştığım ileri teknoloji tarım makinası sayesinde çok yüksek verimlilik sağlanabilir. Üniversitelerin bu alanlarda araştırma yapması, devletin bu projelere finansman desteği vermesi, halka arz olan şirketlerin bu şekilde gerçekçi faaliyetler ortaya koyması ve sonunda milletin refahının yükseltilmesi gerekir. Bu gördüğünüz makine milyon dolar değerinde! Sanayi şirketlerimiz bu makineleri üretmelidir. Çiftçilerimiz bu makineleri kullanmalıdır. 🔹Bütün bunlar yerine Türk Milleti nelerle kandırılıyor? SİHA, KAAN, TOGG vb. ürettik diye reklam yapılıyor ama millet Kurtuluş Savaşı döneminden farksız açlık ve sefalete mahkum edilmiş haldedir. Atatürk'ün TBMM'de konuşma yaptırdığı çiftçinin şikayeti üzerine "çiftçinin üretim için kullandığı malları haciz edilemez" şeklindeki yasal düzenleme çoktan çiğnenip geçilmiştir. 🔹Bugün üniversitelerden mezun olanlar yalnızca maaşlı bir işe girmek ya da yurt dışına kaçmak arasına sıkıştırılmıştır. Bu kasten yapıldı! 25 yılda böyle bir toplum yaratıldı. Bu sayede bütün bu gerçekler anlaşılmayacak ve bazı siyasetçiler ve iş dünyasındaki işbirlikçileri zengin olabilecekti. Oysaki Fransa, İsviçre, Hollanda, İsrail, Almanya, Amerika gibi ülkelerin tarım, hayvancılık, sanayi, ticaret vb. alanlardaki başarılarını yalnız milletin menfaatleri için yakalamak istiyorsak onların yaptığı gibi yapmalıyız. Onlar ne yapıyor? Yalnız mühendislik ile yüksek teknolojiye kavuşma çabasında değiller; finans, sürdürülebilirlik ve yönetim bilimleri alanlarında liyakatli yönetim danışmanlarının desteğine başvuruyorlar. Borsalarında bu alanlarda faaliyet gösteren şirketlere finansman desteği sunuyorlar. Bu şirketler gerçekten üretim verimliliği sağladığı için piyasa değerleri yani hisseleri yükseliyor. Türkiye'deki gibi manipülasyonla ve tamamen sanal şekilde değil!!! 🔹Ayrıca, Türkiye'de öne çıkarılan, özendirilen ve gençler için en iyi kariyer fırsatı olarak gösterilen şey nedir? Dijital seks içerikleri üretilen uygulama Onlyfans aracılığıyla ayda 200 bin Dolar kazandığından övgüyle bahsedilen kadınlar sosyal medya yayınlarında öve öve bitirilemiyor. Buna benzer şekilde yanlış bir mantıkla "üniversite okumayın, musluk tamircisi olun ve çok para kazanın" diyenler de var. Bütün bunlar kasten yapılıyor! 🔹Şimdi sizin için hazırladığım bu videodaki genç ve güzel kıza bakın! Onlyfans ile değil, milyon dolarlık makinede mısır hasadını anlatıyor. Ben Türk gençlerini böyle görmek istiyorum. Türkiye'de bunların haber yapılmasını istiyorum. İşletme, ziraat mühendisliği, makine mühendisliği vb. alanlardan mezun olan Atatürkçü gençlerin birleşip yapay zeka destekli böyle makineler üretmesini ve bunun için girişimci olup şirket kurmasını istiyorum. Bu şirketlere finans ve yönetim danışmanlığı sunmak, yatırımcı olmak ve yabancı yatırımcı finansman desteği sağlamak istiyorum. Herkese ve her şeye rağmen bunların başarılmasını istiyorum. 🔹Türk Milletine yüzlerce kez çağrıda bulundum. Gezi Parkı veya Saraçhane protestolarında sokağa dökülmek belki gerekli ama asla ve kesinlikle yeterli değildir! Pikachu paylaşımı her seferinde 50 bin beğeni getirdi. Şimdi benim bu paylaşımım yine 50 beğeni bile almayacak! Erdoğan'ın gitmesi hiçbir şeyi değiştirmeyecek. İmamoğlu'nun hapisten çıkması da öyle!!! Anlamanız gereken tek bir şey var: Bu konu partiler, siyasetçiler ve diğer her şeyin üzerinde Türk Milleti ile ilgilidir! Burada anlattıklarımı bütünsel olarak anlamadığınız ve yalnızca günü kurtarmaya çalıştığınız kişisel menfaatlerinizin peşine düştüğünüz sürece ne Türkiye ne de sizin için "daha iyi" bir gelecek olmayacak. Daha uzun yazmak istemiyorum çünkü 10 yıldır hiçbir faydası olmadı. Türkiye işgal altındadır. Vatan satılıyor. Millet köledir. Daha ötesi var mı? Çözümleri de sundum. Kitabımda, web sitemde, yayınlarımda, konferanslarımda... Lütfen bunları anlayın ve seçimleri beklemeden eyleme geçin.

Dr. İbrahim Can, CPA

21,665 Aufrufe • vor 1 Jahr

MENZİL'DE İHTİLAF NASIL BAŞLADI? Menzil, yarım asırdır gerçekleştirdiği ilim ve irşad hizmetleriyle gönüllerde yer edindi. Bu hizmetler Gavs-ı Cihan Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin sürekli üzerinde durduğu üzere; şer’i şerif, sünneti seniyye ve tasavvuf adaplarına uygun olarak yürütüldü. Gavs-ı Cihan (kuddise sirruhu) hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, çeşitli itham ve tezviratlarla anılmaya başlandı. Özellikle ilim ve irşad mekanı olan dergahlarla ilgili çeşitli iddialar ve iftiralar ortaya atıldı. Bu mekanların şahsi miras yapılmak istendiği yalanı tekrar tekrar söylendi. Bugün tezviratlara karşı hakikatleri dile getirmek, dergahların durumunu izah etmek ve “Menzil’de İhtilaf Nasıl Başladı?” sorusuna cevap bulmak için bu açıklama zaruri hale gelmiştir. Bugün yaşadığımız üzücü hadiseler, ilmi rehber edinmeyen bir iradenin tezahürüdür. Yönetme hırsı nedeniyle yıllarca biriktirilmiş öfke, ilmin rehberliğini bir kenara itmiş ve ortaya hiç kimsenin anlayamadığı ve açıklayamadığı bir tablo çıkmıştır. Sadat-ı Kiram efendilerimiz 1971 yılında Menzil’e geliyorlar. Aradan geçen yarım asırlık süreçte irşad hizmetleri nasıl bir seyir izledi? İlk yıllarda Menzil’e küçük bir cami inşaa edilmişti. Elhüseyni ailesi, uzaktan-yakından gelen misafirlerine, kendi hanelerinin mutfağından ikramlar hazırlayarak sunuyorlardı. Ziyaretçilerin sayısı arttıkça çorbahane, fırın gibi mekanlar kuruldu. Bu yıllarda başka şehirlerde dergahlar yoktu. Sofilerin sayısı arttıkça sohbet ve Hatme-i Hacegan gibi tasavvuf amellerinin yapılacağı mekanlar ihtiyaç haline gelmişti. O yıllarda iletişim ve ulaşım imkanları kısıtlıydı. Dergahlarda ilim ehli kimselerin sayısı da oldukça azdı. Bu nedenle çeşitli sorunlar yaşanıyordu. - Bazı dergahlarda ilmî, amelî ve ahlâkî konulardan çok keşif ve keramet gibi konular konuşuluyordu. - Sahih kaynak niteliği taşımayan kitaplar kaynak olarak kullanılıyordu. - Mürşid-i kâmilin, belirli sınırlarda sofilere hizmet etmesi için vekalet verdiği bazı kimseler, bu vazifeyi bir makam olarak lanse ediyor ve sofileri istismar ediyordu. - Bazı dergahlardaki görevli vekiller, birbirleriyle çekişme içine girmişti. - Birtakım kimseler dergahları ve sofileri şahsi menfaat sağlamak amacıyla kullanıyordu. - Tüm bunlar “İlimsiz tasavvuf felakete götürür.” kelamının adeta birer tezahürüydü. Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri 25 Aralık 2000 tarihinde Avrupa’dan gelen vakıf görevlilerine bir sohbet yapmıştı. Sohbet bir mektup gibi yazılı hale getirildi. Akabinde Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri, mühür mahiyetinde isminin yazılı olduğu bu mektubu Avrupa’daki ilgililere göndermişti. Bu sohbetinde Gavs-ı Cihan hazretleri vakıfların kurulmasıyla ilgili şöyle buyurmuştu: “Biz baktık, gördük ki Avrupa’da da Türkiye’de olduğu gibi adaba riayetsizlik baş göstermiştir. Yarbay yaşlandığı için bunun önüne geçemedi, geçemezdi de. Bunun önüne geçmek için biz Seyyid Mübarek’i orada vakıf kurmakla görevlendirdik. Bundan gayemiz sadece Allah’ın ve Resulullah Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) rızasını kazanmaktır” Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri aynı sohbetinde vakıf sistemin işleyişini ve önemini şöyle tarif etmişti: "Bunun için biz bu vakfı kurduk, tüzük ve emirler nasıl ise öyle hareket edeceksiniz. Kur'an Allah'a, Resulüne ve ulul emre itaat edin diyor. Seyyid Mübarek bizim emrimizdedir. O da memurlar tayin ediyor, böylece teşkilatlar oluşturuyor. Emirler böyle dağıtılıyor. Mesela iki yüz-üç yüz vekil var. Ben bir anda onların hepsine birden ulaşamam. Onlara bu şekilde yetişiliyor, talimatlar dağıtılıyor. Biz bu vakfı ancak Allah rızası için emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münker için kurduk. Adab olmazsa nispet, fuyuzat olmaz. Bu dediklerimiz olmazsa biz de siz de perişan oluruz." Sonraki 10 yılda dergahlar, zahirde ve batında bu temeller üzerine bina edildi. Rahmetli Gavsımız “Vakfı kurdum.” demeden önce “İstişare ettim” buyurmuşlardı. Dolayısıyla ülkemizin dört bir yanındaki dergahlarda istişareyle hareket edecek; ilim ve irşad hizmetlerinin daha güzel yürütülmesi adına gayret sarf edecek heyetler kuruldu. Şeriat ve adab temelleri üstünde istişare ve gayret ile yükselen dergahlar, sahih bir tasavvuf anlayışının yerleşmesini sağladı. Hizmetlerdeki gayenin irşad olduğu bilincini kalplere yerleştirdi. 20 yıl boyunca titizlikle ve büyük gayretlerle tesis edilen sistem meyvelerini veriyordu. En güzel hizmetler Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşadının son 10 yıllık bölümünde yapıldı. Rahmetli Gavsımız vakfın işleyişini nasıl tesis ediyordu? Vakfın başında kuruluşundan itibaren Gavs hazretlerinin evlatları bulunuyordu. Gavs hazretleri 30 yıllık irşadının son 20 yılında bu hizmetlerin yönetimini Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye emanet etmişti. Merhum Gavsımız mahdumu Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’yi evvela Avrupa’daki vakıfların idaresinde vazifelendirmişti. Avrupa’daki bazı dergahlarda Türkiye’dekilere benzer bazı problemler görülüyordu. Sonraki yıllarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni bu durumu şöyle ifade edecekti: “Bir tren düşünün uçuruma gidiyor. İçinde binlerce insan var. Uçuruma gittiklerini de bilmiyorlar. Onları nasıl kurtarırsınız? Tek tek ikna etmeye vaktiniz yok. Bu durumda makas değiştirirseniz ve trendeki herkesi kurtarmış olursunuz. Ama onlar bunun farkında bile olmaz.” İşte yapılan tam olarak buydu. Rahmetli Gavs hazretlerinin ilim merkezli irşad hizmetleri Avrupa’da sağlam bir itikat temeline böylece oturmuştu. Bir süre sonra Rahmetli Gavsımız Türkiye’deki vakıf yönetimini de Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye bizzat görev olarak tevdi etti. Vakıf görevini babasından alan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni tüm Türkiye’yi defalarca il il gezdi. Her işini şeffaflık ve istişare üzerine bina etti. Amaçlar güzelce anlatıldı. Böylece insanların vakfa güveni tesis edildi. Büyük hizmetler de bu şekilde mümkün oldu. Rahmetli Gavs hazretlerinin bu hizmetler konusundaki kanaati nasıldı? Merhum Gavsımız vakıfların geldiği durumdan duydukları memnuniyeti şu sözlerle ifade etmişlerdi: “İlla niyetinizi Allah rızası için yapıp bizi de ortak edin. Bizim vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor. Ama tekrar çok dikkatli olmanız gerekir. Biz çok çalıştık vakfı bu hale getirdik. Sizin de dikkatli olmanız gerekir, üzerinde duracaksınız. Niyet edin, bizim vakfımız bozulmasın. Vakıf çok güzeldir, dünya-ahiret için de çok iyidir. Hem dünya için hem ahiret için.“ “Çalışmalarınızla bize ortak olacaksınız, siz de ortak edin. İkimizin de niyeti Allah rızası için olsun.” Bu sohbetinde Gavs hazretlerinin “bizim vakfımız bozulmasın.” buyurmasının hikmeti nedir? Vakfa zarar vermek isteyenler mi vardı? O gün Gavs-ı Cihan hazretlerinin sohbetini dinleyenler vakfın neyden ya da kimden korunması gerektiğini anlayamamıştı. Ancak zaman geçtikçe o cümleler çok daha iyi anlaşıldı. Aslında bu meselenin kökü eskilere dayanıyordu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmiş olmasından rahatsızlık duyuyor ve yönetimi ele almak istiyordu. Bunun için bir gün babasına giderek vakfın yönetiminin Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile beraber kendisine verilmesini istedi. Gavs-ı Cihan hazretleri sukut etti. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni’yi yanına çağırdı. “Seyyid Saki ile birlikte vakfın yönetimini istiyormuşsunuz.” deyince Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni kendisinin bu durumdan haberi olmadığını ifade etmiş ve “Seyyid Mübarek’ten başkası yapamaz” diyerek yönetimin aynı şekilde devam etmesi gerektiğini söylemiştir. Bunun üzerine Gavs-ı Cihan hazretleri “O zaman git bunu Seyyid Saki’ye de söyle.” diyerek cevabını iletmiştir. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfın yönetimini almakla ilgili tüm çabaları ve ısrarları sonuçsuz kaldı. Vefattan sonra yaşanan gelişmelerden anlaşılan odur ki babasının bu kararlı duruşu karşında tek çaresinin vefat sonrası için hazırlıklar yapmak olduğuna kanaat getirmişti. Gavs Hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra neler yaşandı? Defin günü Menzil’de şahit olunan hadiselerin bugünle nasıl bir irtibatı var? Gavs hazretlerinin defninden sonra Menzil Külliye’sinde misafirlerin taziyeleri kabul edilmeye başlandı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, öğle namazından önce bir emrivaki ile “Ben tövbe vermeye gidiyorum” diyerek taziye alanından ayrıldı. Gavs hazretlerinin halifesi olan kardeşlerinin de kendilerine verilen irşad vazifelerini ifa etmek istediklerini duyunca öfkelendi, camideki odaya geçti. Ardından kardeşlerini de çağırdı ve bir araya geldiler. Gerçekleşen konuşmada Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “Burada tövbe vermeyin, bir müddet tövbe vermeyin.” diyerek kardeşlerinin irşad hakları üzerinde tasarrufta bulunmaya, onları engellemeye çalıştı. Bunda muvaffak olamayınca da“Ben her yerde sizden ayrılacağım.” dedi. Aynı görüşmede “Her şey babamındır.” diyerek kardeşlerinin tavırlarını öğrenmeye çalışıyordu. Kardeşleri “Şahsi bir şeyimiz yok, her şey babamızındır.” deyince detaya girmeye başladı. Bu detaylar üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni;“Bu konularda İslam hukuku ne diyorsa o olur.” diyerek daha ilk gün İslâm hukukunu işaret etmişti. Camide yapılan görüşme Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin istediği gibi gitmeyince öğle namazından sonra herkesçe malum olan o açıklamayı yapmak durumunda kaldı. Bunu bizzat yapıyor olması odadaki tavrına ters düşse de dışarıdan bakıldığında mutedil bir imaj oluşturmaktaydı. Bu mutedil görüntüden dolayı sofilerin kendisine teveccüh göstermesi pek de gerçekçi olmayan bir algının oluşmasına sebep oldu. Bir anlamda güç zehirlenmesi olarak tarif edilebilecek bu algı; tüm sofilerin her yapılan, her söylenen şeyde arkasında duracağını düşündürmüş olmalıydı. Ki, hemen ertesi gün sert söylem ve eylemler başladı. Daha önce yapılan hazırlıklar bir bir uygulanmaya başladı. Alınan koşulsuz biatlar da buna yardımcı oldu. Gavs hazretleri hayattayken ne türden hazırlıklar yapılmıştı? Bunlar nasıl hayata geçirildi? Kuşkusuz yapılan en büyük hazırlık Semerkand’ın yerine ikame edilecek yeni bir vakfın kurulmasıydı. Bu yeni vakfın ismi, Gavs-ı Cihan hazretlerinin ahirete irtihalinden 13 ay önce tescil edilmişti. İlan tarihi ve yöntemi ise defin günü oluşan algının bir tezahürüydü. Definden 1 gün sonra, Menzil ile zahiren herhangi bir ilgisi bulunmayan Ahmet Mahmut Ünlü, bu yeni vakfı sosyal medya hesabından ilan etti. İlanda bu kadar hızlı davranılması hazırlıkların daha hızlı şekilde uygulanmasını da sağlayacaktı. Gavs hazretlerinin toprağı kurumadan, yeni vakfın whatsapp grupları kuruldu. Daha ilk günlerde tüm il başkanları ilan edildi. Birkaç ay içerisinde yapılamayacak işler günler içinde yapıldı. Öyle ki “Biz zaten aylar öncesinde rabıtamızı Seyyid Saki’ye oturtmuştuk.” söylemleri dahi dile getirilir olmuştu. Ayrılıkçı sert söylemler insanlara nasıl anlatıldı? Mürşidi ahirete irtihal etmiş, gönlü yaralı sofiler adeta bir cendereye alındı. “Tasarruf ancak yaşayan mürşittedir, mürşide tam teslimiyet şarttır.” gibi tasavvufi söylemler insanların kalbi huzursuzluklarını bastırmak amacıyla kullanıldı. Öte yandan yeni mürşide koşulsuz bağlılığı güçlendirmek ve yapılan şeriatsızlıkları örtbas etmek için İslam akidesiyle bağdaşmayacak söylemler ortaya atıldı. “Bu Seyyid Saki’nin elinden tutan Allah’ın elini tutmuştur!” “Bu zat Allah’ın izniyle Efendimiz Aleyhisselam’ın himayesinde çalışıyor!” Önce anayasamız dedikleri 10 madde ilan edildi. Bu maddelerle Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşad dönemi kıyasıya eleştiriliyor, yeni vakıfla bu hatalardan dönüleceği iddia ediliyordu. Aynı metinde “Şu on yıldır yolumuzun adaplarından çok uzaklaşıldığını gördük. Gavs hazretleri üzülmesin diye sustuk.” diyorlardı. Oysa bu, gerçekle tamamen tezattı. Gerçeği bilmeyenlerin, mürşidlerine güvenmekten başka seçeneği bulunmuyordu. Nitekim bu ayrılık tasavvuf adaplarına kadar uzandı. Daha ilk günlerde kendi müntesiplerine Nakşibendi tarikatının diğer kollarının hatmelerine girmelerini de yasakladılar. Hemen ardından ise sofilerin yıllarca hizmet ettiği kurumlarla bağlarının kalmadığını ilan ettiler. Vakıftan yüz çevirdikleri halde neden ve nasıl vakıf çatısı altındaki varlıklar üzerinde hak iddia ettiler? Dile getirilen söylemlerden en serti hatta en acısı şu ifadeler olmuştur: “Gavs hazretleri öldü, vakfı onunla birlikte gömüldü.” Bu sözler kendini bilmez biri tarafından haddini aşarak söylenmiş olsa üzerinde durmaya gerek olmazdı. Fakat maalesef bu sözler Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin yaklaşımının bir tezahürü idi. Benzer bir cümle bizzat kendisi tarafından Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye söylenmiştir. Geçmişi eleştiren, yanlış bulan, alakamız yoktur diye ilanlarda bulunan bu anlayış; ne hikmetse reddettikleri kurumların mülklerinin kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu. “Kurumlarla alakamız yoktur, ama mülkleriyle alakamız vardır.” gibi trajik bir durum ortaya çıkıyordu. İlk günkü söylemleriyle bugünkü durumları arasındaki zıtlık insanlarda nasıl karşılık buluyor? “Bu dergah artık Serhendi Vakfı’na bağlandı. Dergahımızda artık kitap, dergi, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmetleri gibi hiçbir çalışma olmayacaktır. O yüzden sizi bu dergaha alamayız çünkü siz bunları yapıyorsunuz.” denilerek Semerkand gönüllüsü insanlar, yıllardır müdavimi oldukları dergahlardan atıldı. Kitaplar dergahlardan çıkarıldı; kimi yerde çöpe atıldı, kimi yerde kitap toptancılarına ve geri dönüşüm firmalarına yok pahasına satılmaya çalışıldı. Dergahlardaki tefrişata, ürünlere, değerlere el konuldu. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya çıkmış oldu. Yapılanlar sadece tefrişat, ürün ve değerlere el koymakla kalmadı. Tüm mekanlara, mümkün olan herhangi bir yolla el konulmaya çalışıldı. Bunun için kalp kırmaktan, kaba kuvvet kullanmaktan dahi geri durulmadı. Sonucunda ise -kendi ifadeleriyle- kiralık dergahların %90’ını, mülk olan dergahların %60’ını zapt ettiler. Örneğin Gavs-ı Cihan hazretlerinin sağlığında Adana’da 70’ten fazla dergah bulunuyordu. Gavs hazretlerinin vefatından sonra bu dergahların biri hariç hepsine el koydular. Kendilerinden olmayan sofilere sadece bir dergahın kalmasına dahi tahammül edemediler. Bu propagandayla merhum Gavs hazretlerini ve vakfını töhmet altına sokmaya çalışanların el koydukları bazı mülkleri satıyor olmaları ise oldukça manidardır. Örneğin Avrupa’da ilim ve irşad mekanlarına ihtiyaç çok daha fazla iken, yıllarca dergah olarak kullanılan Avrupa’daki “Ulm dergahı”, kendileri tarafından yakın zamanda satılmıştır. Aynı şekilde Gaziantep’teki derneğe ait gayrimenkul de satışa çıkarılmıştır. Bütün bunlar göstermektedir ki, mesele bir hassasiyet meselesi değildir. Hasılı öne sürdükleri tüm argümanlar, insanların akıllarını ve duygularını manipüle etmek ve böylece mülkleri ele geçirmek için ifade edilen sloganlardan ibarettir. Bazı yerler ve konularla ilgili dava açılarak mahkeme sürecinin başlatıldığını görüyoruz. Açılan bu davalar bize ne anlatıyor? Dergahların durumlarıyla ilgili ortaya çıkan bir ihtilafın aslında İslam hukukuna göre çözüme kavuşturulması gerekir. Ancak süreç maalesef; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Şeriata göre olursa şeriatla; olmazsa devletin kanunlarına göre; onunla da olmazsa orman kanunlarıyla… Mutlaka hakkım olanı alacağım.” söylemine paralel şekilde ilerlemiştir. Üstelik hakkı olduğunu söylediği şeyin sınırlarını kendisinden başkası da bilmemektedir. Bugüne kadar Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, sürecin daha kötü noktalara gitmemesi adına sükût etmişler, sofilerine de sabrı ve sükûtu tavsiye etmişlerdir. Onların birlik-beraberliği ve Gavs hazretlerinin meşrebini muhafaza etmek için ortaya koydukları bu çaba, her seferinde tam zıddı bir tutumla karşılık bulmuştur. Hukuki bir zemine yaslanmayan meselelerle ilgili hukuk önünde hak aramaya kalkışmaları net bir zarar verme çabasından ibarettir. “Bana yar olmayan kimseye olmasın”yaklaşımı onları sonunda bu hale getirmiştir. Öyle ki Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin oğlu Seyyid Yakup Elhüseyni babasından naklen Avrupa’daki dergahların Semerkand’da kalacağına gayrimüslimlerin resmi kurumlarına kalmasının daha iyi olacağını söylemekten imtina etmemiştir. Bu dergahlar kime aittir? Şahsi miras yapılıp satılmak isteniyor denmesinin nedeni nedir? İlk olarak bilinmesi gerekir ki bugüne kadar Elhüseyni ailesinin hiçbir ferdinin dergahların mülkiyetiyle ilgili bir gündemi olmamıştır. Doğal olarak hiçbir sofinin de bu konuyla ilgili bir gündemi yoktu. Herkes kardeşçe bu yapıları kullanıyor, ilim ve irşad hizmetleri tek gündem olma vasfını koruyordu. Bu konuyla ilgili ihtilaf Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dergahların yönetimini kendi uhdesine alma girişimleri ile ortaya çıkmıştır. Sürecin başında kendisine gösterilen teveccüh bunun kolay bir şekilde yapılacağı gibi bir vehme kapılmasına neden olmuştur. Dolayısıyla bu mülkler ile ilgili ilk günlerde ifade ettiği ile bugün dile getirilen “ümmetin malı” söylemi arasında ciddi tezatlar bulunmaktadır. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin defin günü kardeşleriyle yaptığı görüşmede“Her şey babamın!”demiştir. İlerleyen süreçte görevlendirilen hoca heyeti kendisine bu mülklerin durumu hakkında görüşünü sorduklarında verdiği cevap şu şekildedir:“Vakıf, şirket, dernek ne varsa miras malıdır. Ne yapılmışsa Gavs-ı Sani adına yapılmıştır.” Kendileri tarafından paylaşılan uzun görüşme kaydındaki bu ifadeler “ümmetin malı” söylemiyle taban tabana zıttır. Bu da “ümmetin malı”söylemini bir aparat olarak kullandıklarını gözler önüne sermektedir. Neticede “Bunlar ümmetin malı, biz de ümmet malının koruyucularıyız. Dolayısıyla buralar bizimdir.”gibi garip yaklaşımla hareket etmektedirler. Bu usulsüz söylem ve yöntemlerle insanların dini duyguları istismar edilmiştir. Bu dergâha gönül veren masum insanları kendi görüşlerinin fedaisi olması için açıkça yanlı ve yanlış yönlendirmişlerdir. Sofilerin akılları karıştırılmış, omuzlarına ağır bir yük yüklenmiş, gönülleri bulandırılmıştır. Yine aynı beyanlarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin konumuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır. “Gavs hazretleri zamanında tek yetkili Seyyid Mübarek’ti. Şimdi kayyum olarak orada bulunuyor. Bizim tek muhatabımız Seyyid Mübarek’tir. Çünkü her şeyi o biliyor ve her şey ondaydı. Bizi ikna edip hakkaniyetli bir şekilde paylaştırması lazım. Biz sorumlu olmuyoruz, tek sorumlu Seyyid Mübarek’tir.” Lakin başlarda kabul ettiği bu yetkiyi, çok kısa süre sonra inkar etti. Bahsettiği hakkaniyetli yaklaşımı göstermesine fırsat tanımadı. Kendi söylediklerini reddederek meseleyi daha karmaşık hale getirdi. Anlaşılan o ki, mesele hakikatin tecelli etmesi değil. Zaman içerisinde değişen söylemler, başvurulan yöntemler ve gelinen nokta bunu açıkça göstermektedir. Öyleyse mesele tam olarak nedir? Sürecin başından beri asıl niyet “her yolu mübah gören bir anlayışla” irşad mekanı olan dergahları ve bunlara bağlı olan kurumları ele geçirmektir. Çoğunda sağlanan bu hakimiyete rağmen kalanlarla ilgili de çirkin yöntemler izlenmiştir. Gavs hazretlerinin hizmetlerini Semerkand çatısı altında devam ettiren evlatları ile ilgili yalanlar, iftiralar ve karalama kampanyaları başlatılmıştır. “Ümmetin malını miras yaptınız.” gibi sloganlar ve basına manşet sipariş edercesine ağır ithamlar kullanılmıştır. Elhüseyni ailesinin fertleri bu ithamları net bir şekilde reddetmesine rağmen bu yalanlar tekrar tekrar gündeme getirilmiştir. Meselenin en dikkate şayan kısmı ise iki vakfın senedinin karşılaştırılmasında ortaya çıkmaktadır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına müteakip gelen tepkiler üzerine senette değişiklik yapıldığı ifade edildiyse de Serhendi Vakfı tarafından kurumsal bir beyanat yapılmış değildir. Semerkand Vakfı’nın vakıf senedinde ise vakfın sona ermesi durumunda varlıkların aynı amaçla hizmet eden başka bir STK’ya devredileceği belirtilmiştir. Vakıf senetleri üzerinden yapılacak bir inceleme bile şahsi miras derdinde olan tarafın hangisi olduğunu göstermeye yetecektir. Atılan iftiraların tam tersinin vuku bulmuş olması ise ibretliktir. Gavs hazretlerinden günümüze intikal eden dergahlara baktığımızda nasıl bir tablo görüyoruz? Kendilerinin ifade ettiği üzere kiralık yerlerin tamamına yakını, mülk olan dergahların ise yarısından fazlası Serhendi’nin elindedir. Geriye kalan az sayıdaki dergahta Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini sürdürmeye çalışmıştır. Ellerinde kalan az sayıdaki mekanlar sofilere yetmediğinden iki yıllık süreçte, çoğu kiralık olan, yeni dergahlar açılmıştır. Bunların toplam sayısı 1500’den fazladır. Serhendi’nin yeni dergah açmaya ihtiyaç duymadığı gibi kiralık olan dergahların bazılarını kapattığı da bilinmektedir. Hal böyle olunca bir tarafın ihtiyacından fazlasını aldığı, bir tarafın ise ihtiyaca rağmen mağdur edildiği aşikardır. Buna rağmen ele geçiremedikleri dergahlarla ilgili agresif tutumlarının hiçbir izahı olamaz. İlim ve irşad mekanı olan dergahların şer’i durumunun iki yıldır neticelenmemesinin sebebi nedir? İki yıllık süre zarfında meselenin olması gerektiği gibi İslam hukukuna göre çözülmesi için birçok yol denenmiştir. İlk olarak üç mürşidi temsilen birer molla görevlendirilmiş, konu görevli mollalar tarafından detaylıca tetkik edilmiş ve yaklaşık bir aylık çalışmanın ardından netice taraflara ilan edilmişti. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kendi görevlendirdiği molla dahil hepsinin imzaladığı bu çalışmayı kabul etmedi. Esah görüşe göre ve ittifakla varılan netice yerine tarafları olan bir meselede kendi içtihadıyla hareket edeceğini ilan etti. Bu durum ihtilafların fitneye dönüşmeden çözüleceğine dair umutları boşa çıkarmıştır. Sürecin başında Elhüseyni ailesi arasında farklı zamanlarda çeşitli görüşmeler yapılmıştır. Maalesef Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu görüşmelerde yapıcı bir tutumdan uzak bir yaklaşım sergileyerek ihtilaflı meselelerin daha karmaşık hale gelmesine sebebiyet vermiştir. Sürecin devamında ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni görüşme taleplerini dahi karşılıksız bırakmıştır. Akamete uğratılan bir diğer çözüm çabası da Gavs-ı Cihan hazretlerinin en yaşlı halifesi olan Seyda Molla Abdurrahman’ın hakemliğine başvurulmasıdır. Seyda’nın medresesinde gerçekleştirilen görüşmelerin başlarında Serhendi heyeti çeşitli bahaneler öne sürerek görüşmelerden çekilmiştir. Son olarak Gavs-ı Cihan hazretlerinin üç halifesinin hakemliğine başvurulmuş, kendilerine imzalı yetki verilmiştir. Büyüklerimiz, heyete her fırsatta “Siz bu konuda tam yetkili bir heyetsiniz. Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyye ölçüsünde ne gerekiyorsa onu yapınız.” demişlerdi. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, heyetin çalışmalarının gidişatından kaygılandığı için hakem heyetine yönelik sert söylemler ve ithamlarla birlikte herkesin önünde verdiği yetkiyi özel bir görüşmede geri almıştır. Bu nedenle hakem heyeti meseleyi çözüme kavuşturamadan köyden ayrılmak durumunda kalmıştır. Böylece tüm sofileri fitnenin son bulacağına dair umutlandıran, Menzil’e yakışır şekilde sorunların İslam hukukuna göre çözüleceği bir süreç daha akamete uğratılmıştır. Bugün hala saf bir niyetle, karlı-zararlı çıkma kaygısından uzaklaşarak İslam hukukuna başvurulsa ve hükme rıza gösterilse mesele kolayca çözülecektir. İki yıldır süren bir ihtilaf tüm çabalara rağmen çözülemiyorsa, taraflardan birinin çözüm istemediğini anlamak zor olmasa gerektir. Büyüklerimiz bu fitnenin ortadan kaldırılması için aynı çağrıyı tekrar tekrar yapmaktadır. Menzil’e yakışan ilim ve irşad hizmetleriyle anılmaktır. Büyüklerimiz müslümanların bunca sıkıntısı varken bu sıkıntılara derman olmak için çalışmak yerine yeni sıkıntıların odağı haline gelmekten hicab duymaktadırlar. Bu konuda sorumluluğu olan herkesin safi niyetle elinden gelen gayreti göstermesini talep etmektedirler. Allah Teâlâ’dan niyazımız bu fitnenin tez zamanda ortadan kalkmasıdır. Bu da meselenin İslâm hukuku temelinde ele alınmasıyla mümkündür. Zira ömrü ilim ve irşad hizmetleriyle geçmiş büyük bir zat olan Rahmetli Gavs hazretlerine ve onun evlatlarına yakışan da budur. #menzil #tarikat #tasavvuf

Menzil Yolu Teyit

92,123 Aufrufe • vor 10 Monaten

Fransa'nın Pasifik'teki sömürgesi Yeni Kaledonya'da işler karıştı. Yeni Kaledonya, aslında resmi olarak sömürge değil zira hiçbir sömürge resmen sömürge değildir. Ya kolonidir, ya "deniz aşırı topraktır" ya özerk bölgedir ya da "Tam bağımsız, faizleri tavan ama parası çöp" bir ülkedir. İşte Yeni Kaledonya bu en sondaki fenafillah mertebesine henüz ulaşamamış olan "Deniz aşırı özel bölge" sıfatında bir ülkedir. Biraz tanıyalım ve meseleler ne durumda ve ne şekilde seyredecek öngörülerimizi ve yarısı ciddi yarısı hikaye bir floodu paylaşalım. Yeni Kaledonya, 18.000 km2 bir alana sahip ve Pasifik'te bu boyutta adalar azdır. Genellikle Avustralya ve ABD arasındaki bu sahada ufak adalar vardır ve çoğunda da insan yaşamaz zira yaşamaya elverişli değildir. Bu sebepten Fransa, buralardaki adaların bir kısmını nükleer deneylerde kullanmıştır. Kaledonya'yı ise deyimi yerinde ise özel tutmuş, hiçbir nükleer deneme yapmamış, hiçbir nüklleer çöpü göndermemişlerdir. Bu ise Kaledonya'daki yerlilerin değil, orada sayıları hayli önemli derecedeki (%27) fransız kolonistlerin yüzü suyu hürmetinedir. Buradaki Fransız kolonistler, Bankaların ana çalışanları, müdürleri, burada bulunan ordunun subayları, kolluk kuvvetleri, üniversitelerdeki akademisyenlerin çoğunluğunu oluşturan gruptur. Esasen bu saydığım ve toplumun kaymağını oluşturan kısım da bu %27'nin tamamıdır. Halkın etnik çoğunluğunu oluşturan ana grup ise %40 ile Kanak yerlileridir. %40 neden çoğunluk? Derseniz, etnik çoğunluktan bahsederken eğer çok etnisiteli bir ülkede sizden daha kalabalık yüzdeye sahip olan yoksa siz %20 ile bile çoğunluk olabilirsiniz. Etnik çoğunluk demek nüfusun çoğunluğu demek değildir. Hele Kıbrıs'ın iki katı kadar büyük bir adada 270 bin nüfus, gayet az bir nüfustur ve bu kadar geniş bir adada egemen olup buradan Fransız ordusunu kovmak için km2'ye en az 100 kişilik bir nüfus yoğunluğu ve genel toplamda %60'lık bir etnik çoğunlukları olmalıdır. Şu andaki durumla sadece dünya çapında haber olurlar. Daha fazlası değil. %40'lık Kanakları takip eden %8 ve diğer %1-2-3'lük pasifik yerlileri ise bu nüfus yoğunluğu düşük adalarda egemen olacak profili sunmuyor. Zira bu iklimlerde böyle ciddi bağımsızlık savaşları nadiren olur ve istisnalar (Timor ayrılık savaşçıları gibi) Avrupa'nın desteklediği gruplar olmuştur. Yeni Kaledonya aslında kötü bir ekonomiye sahip değil. Ülkede çıkarılan nikel olduğu gibi Fransa'ya veya Çin'e gider. Fransa bunu ücretsiz alırken Çin'e gönderilenlerin parası da Kaledonya'nın %27'lik kesiminin cebine girer. Demir (1,39 Milyar Dolar), Nikel Cevheri (825 Milyon Dolar), Nikel Matlar (586 Milyon Dolar), Ham Nikel (13 Milyon Dolar) ve Uçaklar, Helikopterler ve/veya Uzay Araçları (7,23 Milyon Dolar), çoğunlukla Çin'e ihraç edilirken ki bu 1,79 Milyar Dolar eder, Güney Kore'ye (403 Milyon Dolar), Japonya'ya (334 Milyon Dolar), Tayvan'a (57,1 Milyon Dolar) ve İspanya'ya (51,4 Milyon Dolar) ihracatla Kaledonya aslında Türkiye'nin KKTC'de başaramadığı bir hikayenin başarılmış versiyonudur. Bu da Türkiye'ye ders olmalıdır zira KKTC'de daha fazlası olan doğal kaynaklara rağmen şu anda orada İsrail'e emlak satarak para kazanmaktan, kumarhane ve üniversite işletmekten başka bir ekonomi yoktur. Peki insan niçin ayaklanır? Kaledonya neden ayakta? Siz eğer etnik çoğunluğunu oluşturduğunuz ülkede hapishanelerdeki tüm mahkumların %92'sini oluştursanız, Kaledonya'da yaşayan Fransız ailelerde işsizlik %5 iken sizde %40 olsa ne derdiniz? Tabii ki hoşnutsuzluk duyardınız. İşte onlar da duyuyor. Aslında bu hoşnutsuzluk Kanaklarda hep vardı. Ülke, dünyanın en zengin 25 ülkesi arasında (ülke olmasa da) yer alsa da bu aslında bir istatistiki yanılgıdır zira coğrafyadaki yırtmaç ekolünü bilenler bizi anlayacaktır. İstatistik, yırtmaç gibidir. Göstermek istediğinizi gösterir, gizlemek istediğinizi gizler. Yeni Kaledonya'da varoşlarda yaşayanlar hep Kanak yerlileridir. Evsizler Kanak'tır. Refahtan pay alamayanlar da Kanaklardır. Nüfusları artanlar da Kanaklardır ama kapital yoksa artan nüfus zafer getirmez. Yeni Kaledonya'nın bağımsız olmak için sokaklara çıktığı bu günlerde bağımsızlıklarına kavuşmalarını pek ihtimal dahilinde görmüyorum. Toprak üzerindeki demografik hakimiyetleri, nüfus yoğunluğu azlığı gibi kriterlerle bakıldığında Fransız ordusunun ezip geçeceği bir gariban halktır bunlar. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Fransa'nın Rusya'ya karşı şahince çıkışlarına Rusya'nın bu bölgedeki bir cevabı olarak da yorumlayabiliriz ülkede olan olayları. Ancak bağımsızlık ve bağımsızlık hareketleri açısından ergenlik evresindedir bu bölge. Çünkü ateşli sokak protestoları ile başlayan hareketler, devlet kurumlarını ateşe vermek dışında bir yere varamaz. Ülkeye kaçakçılar tarafından sokulan silahlar da olmadığı için silahlı hareket çok kısıtlı kalacak ve bu da bölgedeki Fransız tugayı tarafından ezilerek etkisiz hale getirilecektir. Var sayalım bağımsız oldular yine de sömürü şekil değiştirip aynen devam edecektir. Zira bu tür ülkelerde fakir, bağımsız bile olsa zengin onu sonrasında yeniden köle etmeyi bilir. Yeryüzünde hiçbir fakir halk yoktur ki bağımsızlığını ve cehaletini aynı anda koruyabilsin. Bağımsız olan her fakir ülkenin cehaleti ile onu yeniden ve sürekli olarak ebediyen köle halinde tutabilirsin. Bu da nasıl olur? Bir bakalım. Yeni Kaledonya, sokak hareketleri, ateşli protestolar, kitlesel ayaklanma ve silahlı hareketle bağımsız oldu diyelim. Bir "milli liderleri" çıkara ve ülkeyi tıpkı şimdilerdeki Rwanda'nın idealist lideri Kagame gibi harika şekilde yönetir. Ne çıkarılan Nikel Fransa'ya gider ne de Çin ve Kore'ye satılan hammaddelerin parası Fransız bankalarına akar. Artık her şey Kaledonya içindir. Ülke kalkınır, milli bir ruh inşa edilir ama ondan sonra gelenler eski liderin mirasını eleştirip daha iyisini yapma iddiası ile ülkeye bir anda farklı bir kimlik verme yoluna giderler. Fakir ne kadar bağımsız olsa da cehaleti ile kendisini yeniden sömürge haline getirir kuralı daima işler. Fransa bir anda ülkenin liderine gaz verir ve ona "Gel seni Büyük Pasifik projesinin eş başkanı yapalım" der. Lider gazlanır ve hayalindeki Büyük Pasifik projesinin lideri olmak için boyundan büyük işlere kalkışır. Ordusunu sağa sola olmadık yerlere yollar ve bölgedeki istikrarın dibine dinamit koyar. Bu masraflı işler ekonomiyi sallarken milli gazla büyük katedraller inşa edilip birbirinden büyük Yeni kaledonya bayrakları dikilir. Maaşları ödemek için para basılırken karşılıksız paraya karşılık bulmak için ülkeye döviz gelmelidir ve bu döviz de Fransa'dan bulunur. Fransa ülkeye dövizi babasının hayrına vermeyecektir. Onu %25 faizi ile almak için verecektir. Dolayısıyla eskiden ülke zenginliklerinin %20'sini alan Fransa, bu kez de yine %20 almaya devam eder. Kalan %5 ise ülkenin başındaki "milli lider" veyahut Yeni Kaledonya'nın "dünya lideri" olan tasfiye memurunun hakkıdır. %5 tüm dünyada simsar hakkıdır. Halk ne alırsa bu %25 faizle cebindeki paranın her ay %25'ini sömürüye vermeye devam eder. Bu sömürüyle ne kadar çalışılsa da başkent Numea'daki insanın durumu asla düzelmez. Çalışanlardan daha da ucuza çalışması için ülkeye doldurulan Jawalı işçiler ucuz endüstri kollarında çalışırken liderin emriyle Kanak halkına ateş edecek bir emir kulu kitleyi de oluşturacaktır. Diğer yandan Yeni Kaledonya'nın bağımsız ve milli lideri, pasifiğin en büyük havalimanını yapmış ve bunu da paraları yurtdışında Fransız bankalarına yatıran işadamı arkadaşlarına paslamıştır bile. Havalimanının gelmeyen yolcuları için bile devlet kesesinden paralar ödenmeye devam edecektir. Görünürde havalimanı iş adamlarına ait olsa da Kaledonya liderinin oğlu oradaki en yağlı noktaları işletmektedir. Liderin oğlu, kızı, damadı ve yanında poz verdiği herkes bir yerlerin başındadır. Kızı veya oğlu da masum görünüşlü biri veya süzme saf biri de olabilir. Misal, bir yerlerinden hasta raporu alıp Yeni Kaledonya ordusunda askerliğe gitmeyip aynı hasta yerlerini kullanarak 5-6 çocuk yapmış olabilir. Sorun yoktur. Kanak yerlileri ölmek için hep hazırdır ve Büyük pasifik projesi için top yemi olmak sorun değildir. Tüm Kanak halkı bunu sorgulamaz zira halkın arasında arada bir mikrofon tutulan Fransa'da yaşayan gurbetçi Kanaklar sıklıkla milletin fukaralık acısını sulandırırlar. Bizim Fransa'da kurulu düzenimiz olmasa vallahi gelirdik yeğenim. Bak cennette yaşıyorsunuz, kıymetini bilin. Hem millet kafeteryalarda baksanıza Numea'da kafeler dopdolu madem para yok bu ülkede hiç kafeler dolu olur mu? Var ki harcıyorlar... kıymetini bilin milli liderinizin...! diyebilir. O esnada binlerce kişinin paylaştığı katolik inancın kardinali olan Kanak piskoposu lüks aracıyla sağda solda devlete itaat ve tasarruf konulu vaazlar vermektedir ve ülkenin çoğunda halkın Katolik inancına zerre kadar itimadı, güveni ve sempatisi kalmamıştır. Papaz-hatip okulu mezunları iyi görevler alırken Kanak gençlerine intihar ya da Fransa'ya gurbet seçeneği kalmıştır. Sorun değildir. Ne kadar kişi ülkeden giderse ülkedeki zenginlik o kadar az kimseye bölüneceği için kişi başına GSMH artacaktır. İnsanların büyük kısmı fakirliği de geçtik açlık sınırının altında yaşarken o esnada Kaledonya bilge lideri, dünya lideri veya Kaledonya başkanı ekstra tasarruf mesajları vermekte ve gerek kendisinin bin araçlık konvoyları gerekse eşinin lüks yaşamı gözden kaçmamaktadır. Ama sorun yoktur. Kaledonya'nın itibarı gereği Fransa'ya inat, Kaledonya lideri, Fransız cumhurbaşkanından daha iyi yaşamalıdır. Faizleri uçmuş, parası çöpten hallice olan, insanları sokakta gülümsemeden zombi gibi yürüyen ülkedeki Kanaklar da bu israf ekonomisi içerisinde katolik kardinalin de vaazlarında altını çizdiği gibi tasarruf etmeye yönlendirilir. Zenginliğin üzerinde oturan masum bir halkın bu yeni tasarruf paketleriyle, Muz yaprağı yalayıp manyok kemirmek veya Hindistan cevizi kabuğu dişlemek dışında yapacağı bir şey kalmamıştır. Artık öyle bir noktaya gelinir ki, birileri çıkıp, Fransa gelse keşke. Fransa bile bundan iyi yönetirdi diyecek kadar bağımsızlıktan, bayraktan ve Katoliklikten soğutulmuş ve cennet Yeni Kaledonya onlar için pasifik ortasında bir cehenneme dönüşmüştür. Ülkeyi kuran ilk idealist liderin inşa ettiği milli ruh böylece tüketilip hiç edilmiştir. Bu esnada, başlarda Fransa'nın gazıyla olmadık işler yapan, israf ekonomisiyle küçük ülkenin büyük ve sarsılmaz lideri yapılan yeni ulu lider ise senelerce bayraktarlığını yaptığı dini ve milli ruhun gazıyla artık kendisini daha fazla desteklemeyen Fransa'ya posta koyan açıklamalar yapar. Artık halkın hoşnutsuzluğu barizdir ve bir başka liderin geleceği de kesindir. Fransa'nın destekleri ile Kaledonya halkına alternatif gibi sunularak Numea belediye başkanlığını alan bir ittirme şahıs ile halkın hoşnutsuzluğu, Fransa'nın seçtiği bu yeni isme yönlendirilir. Bu esnada Yeni Kaledonya'nın ulu lideri, büyük başkanı senelerden beridir çoktan yurtdışına çıkarttığı yol ve havalimanlarınca akıtılan paralar ile muhalefeti de medyayı da kontrol etmeye çalışmaktadır. Trol orduları ve besleme kıtalar ile bir yanda ülkeyi senelerce yöneten ulu lider ve diğer yanda Fransa'nın seçtiği seçilmiş Numea belediye başkanının arkasında toplanmaya başlayan kitleler... halk burada tamamen etkisiz elemandır. Halkın dilinden anlayan, ona geleceği gösteren ufak milli partilere ise sandıkta köpek muamelesi çekildiği için halk da aslında sömürüye hazır ve başta belirttiğimiz cehaleti ile bağımsızlığını taşıma kabiliyetinden uzak ve tekrar tekrar sömürü olmaya namzet bir halktır. Fransa artık ülkeyi yöneten milli liderin döneminde de kar eden, ülkedeki karışıklıklarda da kar eden (paralar zaten Fransız bankalarındadır) ve bunu da kullanarak ulu lideri hizaya çeken ülkedir. Muhalefeti de kullanmakta, geleceğe yatırımı çoktan yapmaktadır. Bu esnada ulu lider de muhalefete bir jest yapıp gel Fransa'ya karşı birlik olalım ben iktidarı devrettiğimde beni ve avanemi yargılama benim başlattığım yatırımlara karşı devletin iptalini falan devreye sokma... iktidarı sana yavaş yavaş vereyim diyecektir. Zira bir saf oğul ve alsbergerli zehir gibi zeki ama asosyal damadın kendisini koruyacağından emin değildir. Çünkü liderin sadece bir oğlu ve bir damadı vardır. Bir rivayete göre bir diğer oğlu daha vardır ama aşırı asabi ve şiddet manyağı biri olduğu için kameralara çıkmaz işinde gücünde parasını kazanmaktadır.. (sonuçta hikaye ve faraziye yazıyoruz. Bob Ross gibi bu resme her saçmalığı ekleyebilirsiniz. Fırça sizin... dolayısıyla liderin metresleri, şusu busu her şeyi olabilir hatta kasetleri de) Nitekim bu görüşme sonrasında Yeni Kaledonya muhalefetinin de farklı olmadığı ve aslında hepsinin kuyruğundan Fransa'ya bağlı olduğu ortaya çıkacaktır. Ortaya çıkacak dedikse, de çoğu eğitimsiz ve sağ politikalarla devlet putuna tapmaya alıştırılmış Tropikal Kaledonya köylüsü ortaya çıkmış bir şeyi de anlama kabiliyetinde olmayacaktır. İşler böyle devam ederken Kanak yerlilerinin kaçının öldüğü, kaçının süründüğü önemli değildir. Numea'dan yola çıkan ve dünya ülkelerine gidip gelen gemilerde ne olduğu, ülkeye değil de kime ne zenginlikleri taşıdığını halk bilmeyecektir. Halk zaten ucuz palmiye yağı kuyruklarında liderlerine dua etmeye alıştırıldıkları için her sefalet içerisinde "vardır bir hikmet" diyerek hristiyan teolojisi gereği İncil'de yazdığı gibi "sana tokat atılırsa diğer yanağını uzat" demeye devam edecektir. Halkın kullanımına kapatılmış olan eski havalimanına da neyin girip çıktığı, o koca koca ambarlarda nelerin tutulduğunu halk yine bilmeyecektir ama artık avret mahalinde bir tek yaprak kalmış olan Kaledonya köylüsü, devasa Noumea havalimanına bakıp wargasm olacaklardır. Arada bakışlarını çevirdikleri devasa bayrak direklerine bakıp demlenecekleri, Okyanusunun dalgalarına, palmiye ağacının hışırtısına ölürüm Kaledonyam! şarkılarıyla kendilerini iyi hissedip yine WARgasm olacaklardır ve bu onların en temel hakkıdır. Komşu ülke FİJİ parayla oynarken Kanak ameleleri için ellerinde oynayacakları tek şey kalmıştır ama onda da fakirlik ve sefaletten dolayı mecal kalmamıştır. Zaten ülkeye doldurulan jawalı işçiler onların yerine de bunu hakkıyla yapmaktadır. Fransa'nın Büyük Pasifik projesi gazıyla girdikleri komşu adalardaki işgal ettikleri bölgeler ve oralardan gelen yerlilerin ise ülkedeki istilası bila istisna devam edecektir. Kanaklar için artık makul bir gelecek yoktur. Bağımsızlık akılsızlıkla birlikte gidecek bir kavram olmadığı için akıllanmadıkları ölçüde iyi de yaşayamayacaklarını öğrenene dek Kanaklara ne bağımsızlık ne de koloni hayatı yaramayacaktır. Artık Yeni Kaledonya'nın eski kralları veya kabile şeflerinin haşmetli savaş hikayelerini okumak, Diriliş Kaledonya, kuruluş Kaledonya, Büyük Pasifik Kaledonyası gibi filmleri izleyip en sonunda s...çış kaledonya gerçeğini tadacaklardır. İla nihaye, dünyanın bir yerinde bir Kanak okçusu ya da ciritçisinin fırlattığı ve madalya kazandığı başarılarla övünecek yahu en azından biz de büyük bir halkız diye teselli bulacaktır bu halklar... Dünyanın en rezil ülkelerinden gelen kimselerin caddelerinde insanını öldürdüğü Kaledonya yerlileri kendilerini önemli hissetmek için ya çocuklarını ya eşlerini dövecek ve travmatik bir halk olacaktır. Fakat eskiden ellerinde olan ve kendilerini %40'lık yekunu ile ülkedeki tüm etnik gruplardan da kalabalık yapan nüfus gücü de ellerinde değildir. Fakirlikleri sebebiyle üç kuruşa muhtaç olduklarından ülkelerinden mülk satın alıp yanına eşantiyon pasaport alan zengin ve şimarık FİJİ halkı, ta Fiji'deki sandıklardan Yeni Kaledonya'nın ulu lideri için oy vermektedir. Yeni Kaledonya lideri iktidardan düşmüş bile olsa bu sebepten Kaledonya anayasasının değiştirilmesini engelleyecek bir halk oyuna daima sahip olacaktır. Kanak yerlileri için artık yalayacak muz kabuğu ve kemirecek manyok da yoktur ve muhtemelen ülkelerine hakim olan laterit toprakları yiyecek ve ulu lidere katedrallerde dualar okuyup devletlerinin devamı için ekstra dualar edecek, inandıkları cenneti öbür dünyada göreceklerini sanacaklardır. Artık kurucu liderin hayatında inşa ettiği onca kurum 20-25 yıllık ulu lider iktidarında hovardaca tüketilmiş ve ülkenin kaderini kendi kaderine borçlarla ve elinde rehin tuttuğu ülke hazinesi ile bağlayan yüce liderden kurtarmak isteyen Kanak halkı yeni bir maceraya atılacaktır. Bu da kendilerini emanet edecekleri Noumea belediye başkanı şahsiyetten ve gelecekteki kayıtsız şartsız Fransa sömürüsünün devamından başka bir şey değildir. İşte Yeni Kaledonya'da olması muhtemel şeyleri gerçekle hiç alakası olmayan ve tamamen hayal ürünü, kurgu bir öngörüyle aktaralım dedik. Bunlar tabi kötü senaryo. Zaten böyle kötü bir senaryonun dünyanın hiçbir yerinde olması da söz konusu değildir. Burada yazılanlar da şu veya bu şekilde bir ülkede yaşanmamış ve hayal ürünü şeyler olduğu için bunları "darbı mesel" ve "faraziye" şeklinde ele aldık... Şimdi bu yazdıklarımızı okuyan sıradan bir Kanak bağımsızlık yanlısı bize "Yahu kardeşim sahi siz ne yaşadınız? Biz basit bir bağımsızlık istiyorduk" diyerek şaşırabilir ama biz yine de altındaki DeLorean ile Biff Tannen evreninden geçmişe gelen ve geleceği düzeltmeye çalışan Marty McFly gibi yazmış olalım da Kanaklara hayrımız dokunsun. Özetle, Yeni Kaledonya'da işler pis... Bağımsızlık denemeleri de uzun sürmeyecek. Bağımsız olsalar da daima bağımlı kalacaklar. Çare nedir? Derseniz, hasta olduğunu kabul etmeyen milletler için çare sadece bir hakarettir. Böyle büyük milletlere çare önerecek haddimiz yoktur. Kalplerimiz Yeni Kaledonya halkıyla beraber. :) Pasifiğinin dalgalarına ölürüm, Palmiye yaprağının hışırtısına ölürüm Yeni Kaledonyam!

🇹🇷🇳🇴Dr.Yüksel Hoš PhD🇧🇦

268,073 Aufrufe • vor 2 Jahren